<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Pınar YUMRUTAŞ &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/pinar-yumrutas/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 31 Jan 2018 21:31:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Pınar YUMRUTAŞ &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Türkiye’de Sivil Havacılık Girişimleri ve Nuri Demirağ</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/turkiyede-sivil-havacilik-girisimleri-ve-nuri-demirag/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Pınar YUMRUTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:22:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Havacılık]]></category>
		<category><![CDATA[Nuri Demirağ]]></category>
		<category><![CDATA[Pınar Yumrutaş]]></category>
		<category><![CDATA[Sivil Havacılık]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1575</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye de sivil havacılığın kurucusu olması, seri üretim anlamında ilk Türk uçaklarının imalatı, ilk yerli sigara kâğıdı olan Türk Zaferi’nin ve yine ilk yerli paraşütün üretimi, İstanbul Boğazı’na köprü yapılması girişimi, Keban’a büyük bir baraj yapılması fikri, pilotlar yetiştiren Gök Okulu açılması, şehir ve köy planlarını ilk defa profesyonel anlamda hazırlaması, İstanbul’daki büyük hal binasının inşası ve çok partili rejimin ilk muhalefet partisini kurması gibi projeleriyle Türkiye’nin kalkınma sürecine katkıda bulunmaya çalıştı. ‘’Benden bu millet için bir şey istiyorsanız en mükemmelini istemelisiniz. Mademki bir millet tayyaresiz yaşayamaz öyleyse bu yaşama vasıtasını başkalarının lütfundan beklememeliyiz. Ben bu uçakların fabrikasını yapmaya talibim.’’ sözleri Nuri Demirağ’ın zengin ve hayırsever bir iş adamı olmanın ötesinde kalkınmakta olan ülkesine sağlayacağı büyük yatırımları düşünen bir isim olduğunun göstergesidir. Bilindiği üzere dönemin şartları bir hayli zorluydu. Bir yanda Cihan Harbi’nin kaçınılmaz mirası olan yokluk mücadelesi diğer yanda ise emekleme evresini geçip koşmaya mecbur yeni cumhuriyete içten dıştan mütemadiyen çelme takılması. İşte her çağda bize tanıdık gelen bu gerçekliğe rağmen Nuri Demirağ, ülkesinin gelişmesini sağlamak ve dışa bağımlılığına bir son vermek için elindeki her türlü gücü devlete sunacağını ifade etmiş fakat tahmin edileceği gibi çok geçmeden dış güçlerin tesiriyle bir anda sesi kısılıp, nefesi kesilmiştir. Bir kısım yöneticilerin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye de sivil havacılığın kurucusu olması, seri üretim anlamında ilk Türk uçaklarının imalatı, ilk yerli sigara kâğıdı olan Türk Zaferi’nin ve yine ilk yerli paraşütün üretimi, İstanbul Boğazı’na köprü yapılması girişimi, Keban’a büyük bir baraj yapılması fikri, pilotlar yetiştiren Gök Okulu açılması, şehir ve köy planlarını ilk defa profesyonel anlamda hazırlaması, İstanbul’daki büyük hal binasının inşası ve çok partili rejimin ilk muhalefet partisini kurması gibi projeleriyle Türkiye’nin kalkınma sürecine katkıda bulunmaya çalıştı.</strong></p>
<p><strong>‘’Benden bu millet için bir şey istiyorsanız en mükemmelini istemelisiniz. Mademki bir millet tayyaresiz yaşayamaz öyleyse bu yaşama vasıtasını başkalarının lütfundan beklememeliyiz. Ben bu uçakların fabrikasını yapmaya talibim.’’</strong> sözleri Nuri Demirağ’ın zengin ve hayırsever bir iş adamı olmanın ötesinde kalkınmakta olan ülkesine sağlayacağı büyük yatırımları düşünen bir isim olduğunun göstergesidir. Bilindiği üzere dönemin şartları bir hayli zorluydu. Bir yanda Cihan Harbi’nin kaçınılmaz mirası olan yokluk mücadelesi diğer yanda ise emekleme evresini geçip koşmaya mecbur yeni cumhuriyete içten dıştan mütemadiyen çelme takılması.</p>
<p>İşte her çağda bize tanıdık gelen bu gerçekliğe rağmen Nuri Demirağ, ülkesinin gelişmesini sağlamak ve dışa bağımlılığına bir son vermek için elindeki her türlü gücü devlete sunacağını ifade etmiş fakat tahmin edileceği gibi çok geçmeden dış güçlerin tesiriyle bir anda sesi kısılıp, nefesi kesilmiştir. Bir kısım yöneticilerin azizliğine uğramış ve hayal kırıklığı kaçınılmaz olmuştur. İşte böyle bahtsız bir dosyadır Türkiye’de uçak yapım girişimi ve Nuri Demirağ’ın nihayete erdirilmeyen projesi.</p>
<p>Milliyet gazetesinin 14.11.1957 tarihli sayısının ölüm ilanları ekinde ‘’2. Cihan Harbi’nden sonra Türkiye’de ilk muhalefet partisi olan Milli Kalkınma Partisi kurucusu ve lideri, Türkiye’ de şahsi teşebbüsle sivil havacılığın kurucusu, sabık Sivas mebusu‘’ diye takdim edilen rahmetli Nuri Demirağ’ın hayatına şöyle bir göz atalım isterseniz.</p>
<p>1886 yılında Sivas’ın Divriği ilçesinde dünyaya geldi. Babası Mühürzade Ömer Bey’i küçük yaşta kaybettiği için annesi Ayşe Hanım tarafından büyütülmüş. Devam ettiği Divriği Rüştiye Mektebi’nde gösterdiği üstün başarıdan ötürü okulunda kendisine bazı eğitsel ve idari görevler verilmişti. Daha sonra memurluk sınavlarını kazanarak Ziraat Bankası’nın Kangal ve akabinde Koçgiri şubelerinde memurluk yapmış. 1910’da Beyoğlu Gelirler Müdürlüğü’ne maliye memuru olarak atanınca hayatının İstanbul penceresi açılmış. Dönemin soy isimlendirmesine göre Mühürzade Nuri Bey genç yaşına rağmen maliyenin seçkin kademelerinde devletine hizmet etmiş ve 1918’de maliye müfettişi olmuştur. Mesude Hanım’la hayatını birleştiren Nuri Bey’in Galip ve Kayı Alp adında iki oğlu; Mefkure, Şukufe, Süveyda, Süheyla, Gülbahar ve Turan Melek adlarında altı kızı dünyaya geldi. Beyoğlu’nda görev yaptığı dönemde maliye müfettişliğinden istifa etmiş ve ticarete atılmaya karar vermiştir. Her ne kadar devletin memurluğunu yaptığı dönemlerde de görevini layıkıyla yerine getirdiği bilinse de ticari hayat dahil olması ülkemiz adına daha güçlü bir kazanım olmuştur.</p>
<p>Gazi Mustafa Kemal’in “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkma” idealini hayata geçirmeye müteşebbis böyle bir insanın, mesnetsiz sayılabilecek birtakım gerekçelerle devre dışı bırakılması, akıllara zarar bir akıbet, hala tam manasıyla cevap bulamayan bir sorular silsilesidir. Bu talihsiz tutumun altında yatan sebepler araştırıldığında tespitler Nuri Demirağ ‘ın kızı Mefkure Azak’ın verdiği bir demeçte dile getirdiği ‘’  “En büyük engel İsmet İnönü ve çevresiydi. ‘Nuri Demirağ parlar da benim yerime geçer.’ diye endişelenirdi. Bu yüzden tüm işlerine engel olmaya çalıştılar. Uçak fabrikasının en iyi çalıştığı zamanlarda İran’dan, Irak’tan uçak siparişi geliyordu. Ancak yakarız yine de kesinlikle sattırmayız diyorlardı.”sözlerinde yoğunlaşmak galiba bu sorulara verilecek cevaplar için bir başlangıç noktası olabilir.</p>
<p>Nuri Demirağ’ın hizmetleri uçak fabrikası açmakla sınırlı değildi elbette. Memuriyeti bıraktıktan sonra ticari manada deneyimlerinin başlangıcı olan Türk Zaferi adını verdiği ilk yerli sigara kâğıdını üretmesiydi. Nuri Bey 1918’de işi devralana kadar sigara kâğıdı yabancıların elindeydi. Bu sebepledir ki halk milli duygularla ürüne yoğun ilgi göstermiş ve Demirağ’ın ilk girişimi olmasına rağmen bundan ciddi manada bir kazanç elde etmişti. Nuri Bey ticari başarılarıyla güçlendikçe farklı alanlarda da varlık göstermeye devam etti. Demiryolları ağını büyütme projesi bunlardan biriydi. Yeni kurulan cumhuriyet öncelikle ulaşım meselesini halletmeliydi ki ülke ticari faaliyetlere hız verip bir an önce ayağa kalkabilsin. Atatürk’ün emriyle demiryolu ağlarının genişletilmesi çalışmalarına başlandı. Nuri Demirağ, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları inşaatının ilk müteahhitlerindendi. Aslen mühendis olan kardeşi Abdurrahman Naci Bey de demiryolu inşası projesinde Nuri Bey’in ortağı olmuştur. Samsun- Erzurum, Sivas- Erzurum ve Afyon- Dinar hattını türlü zorluklara rağmen zamanında tamamladı. Toplamda Türkiye’nin 10 bin km’lik demiryolu ağının 1250 km’lik kısmının inşasını üstlendi. Yurdu demir ağlarla örmenin bir nişanesi olarak Nuri Bey ve kardeşi Abdurrahman Bey’e Atatürk tarafından 1934 yılında Demirağ soyadı verilmiştir.</p>
<p>Demiryolu yapımına ek olarak bazı büyük inşaat projelerine de girişen Nuri Bey, Haliç’te İstanbul Hal Binası, Karabük Demir- Çelik Tesisleri, İzmit Selüloz, Sivas Çimento, Bursa Merinos Tesisleri, Eceabat Havalimanı yapımlarını da üstlenmişti. Uçak fabrikasının kapatılmasından çok önce başlamıştı aslında Nuri Bey’in engellenmesi. San Fransisco’daki Golden Gate köprüsünden ilham alarak 1931 senesinde İstanbul Boğazı’na bir köprü yapma kararı aldı. Golden Gate’i inşa eden firmayla anlaşıp yurtdışından uzmanlar getirtti. Tam da her şey tamam uygulamaya koyalım derken yine bazı güçler devreye girdi ve Demirağ’ın çabaları boşa gitti. Evet her türlü hazırlığı tamamlanmış proje dönemin cumhurbaşkanı Atatürk’e sunuldu ve oldukça beğenildi. Ancak gelgelelim dönemin hükümeti projeye onay vermediği için bu dosya da ne yazık ki açılmadan kapanmış oldu.</p>
<p>Nuri Demirağ havacılıkla ilgili çalışmalarına 1936 yılında başladı. Öncelikle Beşiktaş semtinde Barbaros Hayrettin İskelesi’nin yanında Tayyare Etüt Atölyesi’ni hayata geçirdi. Bu uçak atölyesi bir süre sonra büyük bir fabrikaya dönüştü. Aslında ilk tayyare fabrikasını memleketi Divriği’de kurmayı planlamıştı ama dönemin şartlarını hesaba katmış olmalı ki İstanbul’da bir deneme atölyesiyle işe başlamayı daha akılcı bulmuştu. Avrupa’dan Amerika’dan lisans alıp kopya uçaklar yapmak yerine Türk tipi yerli uçak üretmenin önemine ve havacılıkta yol kat etmenin yeni cumhuriyet için elzem olması hassasiyetine inandığı için maddi manevi tüm gücünü havacılık sektörüne seferber etmekten de çekinmemişti Nuri Demirağ. Çünkü Batı’dan lisansı verilen uçaklar modası geçmiş uçaklardı. Son teknoloji olanları ise sır gibi saklanıyordu. Öyle ya ne Avrupa ne de Amerika kendi teknolojilerini bize sunup da gücümüze güç katacak değillerdi ya? İşte Nuri Bey bunun ayrımına varacak ferasette bir iş adamı olduğundan vazgeçmiyor, çabalıyordu.</p>
<p>Atölyede üretime başladıktan sonra Yeşilköy’deki Elmaspaşa Çiftliği’ni satın alarak bugünkü adıyla uluslararası İstanbul Atatürk Havaalanı’nın ilk şekli olan uçak pistine dönüştürdü. Devasa alan Avrupa’da dönemin en büyük havalimanı olan Amsterdam Havalimanı ile yarışır durumdaydı. Fabrikada üretilen uçak ve planörlerin çizimlerini Türkiye’nin ilk uçak mühendislerinden olan Selahattin Reşit Alan yapmıştır. 1936’da ilk tek motorlu uçağımız olan Nu. D-36 üretildi. Nu. D-38 yolcu uçağı dünya standartlarında A sınıf kategorisinde ün yapmıştı.</p>
<p>Nuri Bey’in ilk yerli paraşütü üretmesi de bu yıllara rastlar. Tabii fabrikanın kurulması pistin açılması ve üretime başlanması Türkiye’de havacılık sektörünün daha profesyonel olarak devamını sağlamasına yetmeyecekti. Nuri Demirağ bu işe de ivedilikle el attı ve ilk olarak Divriği’de bir Gök Ortaokulu inşa ettirdi. Öğrencilere havacılığı sevdirebilmek ve onları geleceğe hazırlamak için tüm imkânlarını seferber etmişti yine. Tüm bu uğraşıların ülkenin çıkarlarına tam anlamıyla hizmet edebilmesi için tek koşul kalmıştı. Türk pilotlar yetiştirmek. Yeşilköy’deki pistin bulunduğu araziye bir Gök Okulu açıldı. Okul, 1943 yılına değin 290 pilot yetiştirerek en azından bu alanda emeklerin boşa gitmesini engellemiş oldu. Hatta Nuri Bey’in oğlu Galip Demirağ bu okulun ilk mezunlarındandır ve 1941 yılında Türk imalatı olan ilk yerli uçağımızı İstanbul’dan Divriği’ye uçuran Türk pilotumuzdur kendisi.</p>
<p>Fabrika, ilk uçak siparişini 1938’de Türk Hava Kurumu’ndan aldı. Ama ne yazık ki uçak fabrikası için yolun sonu diyebileceğimiz talihsiz bir vaka yaşandı o yıl. Mühendis Selahattin Reşit Alan 1938’de Nu. D-36 uçağıyla piste iniş yaparken çevredeki hayvanlar alana girmesin diye açılan hendeği fark etmeyince uçak düştü ve Resit Alan bu kazada maalesef hayatını kaybetti. Bu üzücü hadiseyle Nuri Bey bir bilim adamını dahası arkadaşını kaybetmenin yanında daha ağır faturalar ödemek zorunda kalmıştır. Kazadan sonra THK siparişi iptal etmiştir. Demirağ, THK ile mahkemelik olmuş fakat dava THK lehine sonuçlanınca Nuri Bey’in mücadelesi sonuçsuz kalmıştır. Mahkeme sonrası İspanya, İran ve Irak’tan alınan siparişler iptal edilerek uçakların yurt dışına satılmaması için bir de kanun çıkartılmıştır. Sanki bu elim akıbetin fırsatı kollanıyormuşçasına yerli uçakların üretimini durdurmak yanında elde kalan uçaklar da hurdacıya satılmak suretiyle yok edilmiştir.</p>
<p>Nuri Demirağ olanlara rağmen pes etmeyi kendine yakıştırmayacak ve mücadeleye devam edecekti. Hükümete ve cumhurbaşkanına mektuplar yazarak bu yanlıştan bir an önce dönülmesi gerektiğini defalarca dile getirmesine rağmen kendisine hiçbir surette olumlu bir dönüş olmamış ve çıkarılan manidar kanunlar sebebiyle bir türlü sipariş alamayan Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yerli uçak fabrikası 1950 yılında tamamen kapatılmıştır. Milli bir güce ulaşmaya çalıştığımız hemen her dönemde ideallerimize ulaşmaya bir adım kala mutlaka önümüze çekilen setleri düşünürsek eğer, o şartlarda çok bile yaşamış Nuri Demirağ’ın uçak fabrikası girişimi. 1923 yılında Vecihi Hürkuş’un Yunanlılardan savaş ganimeti olarak elde edilen parçaları kullanarak imal ettiği ilk Türk uçağımız olan VECİHİ K-VI ödüllendirileceği yerde izinsiz uçuş yaptığı gerekçesiyle mucidine ceza getirmiştir. Üstelik bu cezanın havacılıktan pek de anlamayan bir heyet tarafından, başarılı ve idealist bir pilotumuz olan Vecihi Hürkuş’a yöneltildiğini göz önünde bulundurursak Nuri Demirağ’ın hayal kırıklığının bu anlamda şaşırtıcı olmadığını da anlarız.</p>
<p>Atatürk’ün emriyle 1925 yılında kurulan Türk Tayyare Cemiyeti ile başlayan sivil havacılık faaliyetlerinin Nuri Demirağ’ın girişimleriyle hızlandığı bir dönem bu şekilde son bulmasaydı şüphe yok ki şimdi havacılık sektöründe çok daha ileri bir konumda olurduk. İşte Nuri Bey de böyle düşünmüş olmalı ki yaşadığı haksızlığı sineye çekmektense bundan bir ders çıkarıp Türkiye’deki adalet kavramının gelişebilmesi için mevcut tek partili yönetimden çok partili hayata geçilmesi gerektiğine vurgu yapmış ve böylelikle siyasete atılmıştır. 1945 yılında Türkiye’de çok partili rejimin ilk muhalefet partisi olan Milli Kalkınma Partisi’ni kurmuştur. Sadece ekonomik ve teknolojik alanlarda değil siyaset alanında da demokrasinin geliştirilmesi açısından öncülük ettiği söylenebilir.</p>
<p>Demirağ, yeni partisiyle 1946 seçimlerinde meclise giremedi. Ancak 1954 yılında adaylığını demokrat partiden koydu ve Sivas mebusu olarak meclise dahil oldu. Yarım bıraktırılan kalkınma hayallerini meclis çatısı altında ortaya koymak adına üç yıl boyunca çalıştı. 13 Kasım 1957’de vefat etti. Türkiye de sivil havacılığın kurucusu olması, seri üretim anlamında ilk Türk uçaklarının imalatı, ilk yerli sigara kâğıdı olan Türk Zaferi’nin ve yine ilk yerli paraşütün üretimi, İstanbul Boğazı’na köprü yapılması girişimi, Keban’a büyük bir baraj yapılması fikri, pilotlar yetiştiren Gök Okulu açılması, şehir ve köy planlarını ilk defa profesyonel anlamda hazırlaması, İstanbul’daki büyük hal binasının inşası ve çok partili rejimin ilk muhalefet partisini kurması gibi projeleriyle Türkiye’nin kalkınma sürecine katkıda bulunmaya çalıştı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nobel: Ödül mü, Siyasal Lütûf mu?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/nobel-odul-mu-siyasal-lutuf-mu/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Pınar YUMRUTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 Dec 2017 07:30:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[3. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Aralık 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Nobel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1344</guid>

					<description><![CDATA[İlki 1901 senesinde Fransız şair ve yazar Sully Prudhomme’ye verilen Nobel edebiyat ödüllerinin tarihçesine şöyle bir göz attığımızda ödülün Fransa başta olmak üzere ekseriyetle Avrupa ülkeleri ve Musevi kökenli yazar ve sanatçılar arasında altın günü misali dolaştırıldığına ve işin ilginç yanı bir asrı geçkin bir zaman dilimine rağmen İslam ülkelerinden yalnızca Mısır ve Türkiye’ye birer kez lutfedildiğine şahit oluyoruz. İlki 1901 senesinde Fransız şair ve yazar Sully Prudhomme’ye verilen Nobel edebiyat ödüllerinin tarihçesine şöyle bir göz attığımızda ödülün Fransa başta olmak üzere ekseriyetle Avrupa ülkeleri ve Musevi kökenli yazar ve sanatçılar arasında altın günü misali dolaştırıldığına ve işin ilginç yanı bir asrı geçkin bir zaman dilimine rağmen İslam ülkelerinden yalnızca Mısır ve Türkiye’ye birer kez lutfedildiğine şahit oluyoruz. Peki biraz daha detaylı incelemek gerekirse, hatırı sayılır bir kitle tarafından dünyanın en elit taltifi olarak kabul edilen Nobel ödülleri aslında nedir, ne değildir? Nobel ödülleri, 1895 yılından itibaren her yıl İsveç Akademisi tarafından takdim edilen ve adını taşıdığı Alfred Nobel’in vasiyetine binaen sahiplerine dağıtılan ödüllerdir. Her yıl 10 Aralık’a denk getirilme sebebi ise bu tarihin A. Nobel’in ölüm yıldönümü olması. Genel itibariyle fizik, kimya, fizyoloji, tıp, ekonomi ve elbette ki barış ve edebiyat alanlarını kapsar. Her ödülün alanına uygun olarak oluşturulmuş &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İlki 1901 senesinde Fransız şair ve yazar Sully Prudhomme’ye verilen Nobel edebiyat ödüllerinin tarihçesine şöyle bir göz attığımızda ödülün Fransa başta olmak üzere ekseriyetle Avrupa ülkeleri ve Musevi kökenli yazar ve sanatçılar arasında altın günü misali dolaştırıldığına ve işin ilginç yanı bir asrı geçkin bir zaman dilimine rağmen İslam ülkelerinden yalnızca Mısır ve Türkiye’ye birer kez<br />
lutfedildiğine şahit oluyoruz.</strong></p>
<p>İlki 1901 senesinde Fransız şair ve yazar Sully Prudhomme’ye verilen Nobel edebiyat ödüllerinin tarihçesine şöyle bir göz attığımızda ödülün Fransa başta olmak üzere ekseriyetle Avrupa ülkeleri ve Musevi kökenli yazar ve sanatçılar arasında altın günü misali dolaştırıldığına ve işin ilginç yanı bir asrı geçkin bir zaman dilimine rağmen İslam ülkelerinden yalnızca Mısır ve Türkiye’ye birer kez lutfedildiğine şahit oluyoruz.  Peki biraz daha detaylı incelemek gerekirse, hatırı sayılır bir kitle tarafından dünyanın en elit taltifi olarak kabul edilen Nobel ödülleri aslında nedir, ne değildir? </p>
<p>Nobel ödülleri, 1895 yılından itibaren her yıl İsveç Akademisi tarafından takdim edilen ve adını taşıdığı Alfred Nobel’in vasiyetine binaen sahiplerine dağıtılan ödüllerdir. Her yıl 10 Aralık’a denk getirilme sebebi ise bu tarihin A. Nobel’in ölüm yıldönümü olması. </p>
<p>Genel itibariyle fizik, kimya, fizyoloji, tıp, ekonomi ve elbette ki barış ve edebiyat alanlarını kapsar. Her ödülün alanına uygun olarak oluşturulmuş ayrı bir komitesi mevcuttur. Gurur vesilemiz Prof. Dr. Aziz Sancar Hocamız fizik alanında Nobel ödülünü kazandığında madalyasını İsveç Kralı Carl Gustaft’tan teslim almıştır. Edebiyat ödüllerini ise Norveç Nobel komitesi vermektedir. Alfred Nobel’in “bir idealist eğilimi en farklı şekilde ifade eden yazara verilmesi” ilkesi göz önünde bulundurularak adaylar belirlenir ve kurul, dalında en yetkin bulduğu kişiyi madalya ve ödülle taçlandırır. İşte bu rutinde devam etmektedir Nobel ödüllendirme sistemi. Pek tabii pozitif bilim alanlarının belli kollarında doğrudan çığır açan buluşlar veya çalışmalar baz alındığı için hata payı yok denecek kadar az. Hatta insanlık adına herhangi bir ayrım yapmaksızın fayda sağlayan bu kişilere mevcut ödüller az bile zannımca. </p>
<p>Şimdi diyebilirsiniz ki, Alfred Nobel dinamiti bularak savaşlarda on binlerce masum insanın da ölümüne sebep olmuş. Başka bir tabirle yok yere icat çıkarmış. İnsanlığa fayda bunun neresinde acep?  Aslında bu, olaya hangi pencereden baktığınızla alakalı.  Aldığımız ufak bir ilacın bile pek çok yan etkisinin olduğunu düşünürsek, suçun aslında o maddede değil kullanan kişinin hatasında yattığını görebiliriz. Zaten bilindiği üzere Alfred Nobel icadının kötü amaçlarla kullanılmaya başlamasından duyduğu vicdani rahatsızlığı gidermek veyahut da ‘örtmek’ amacıyla bu ödül törenini vasiyet etmiştir. Yani daha doğrusu tevatürler bu yönde.</p>
<p>Buraya kadar bakıldığında garip bir durum yok. Lakin iş gelip de Nobel barış ve edebiyat ödüllerine dayandığında çorbaya düşen sinek misali mide bulandırıcı ve bir o denli ironik ödüllendirmeler de gözümüzden kaçmıyor elbet. </p>
<p>Barış ödülüne 1935’te Mussolini, 1939’da Hitler ve 1945’te Stalin’in aday gösterilmesine nasıl bir yorum yapsak bilemedim şimdi? Görünen o ki Nobel komitesinin ve İsveç Akademisi’nin üzerinde bazı siyasi otoritelerin baskısı var. Aslında biz bu duruma hiç de yabancı değiliz. Bizde Orhan Pamuk’a Nobel Edebiyat Ödülü’nün aslında hangi gerekçeyle verildiğini hatırlamayanımız yoktur. Bu sebeptendir ki malum mevzuya girmeyi şahsen lüzumsuz görüyorum. Böylesine saygın kabul edilen bir ödülün takdiminde daha tarafsız davranılması ve ülkelerin milli hassasiyetlerine daha titiz yaklaşılması gerekmez miydi? Beklentimiz en azından şimdiden sonra bu yönde azami bir çaba sarf edilmesi. Çünkü olması gereken de bu değil mi? Ancak bir konuya açıklık getirmek gerekirse, bugüne değin Nobel edebiyat ödülünü kazanan tüm yazarlar için hak etmedikleri halde ödüllendirildiler dersek bu da haksızlık olur elbette. </p>
<p>Eserleriyle ve başlattıkları edebi akımlarla okurlara çoğu kez özgün ve evrensel bir bakış açısı katan, hemen her milletten kendisine güçlü bir okuyucu kitlesi oluşturan büyük ve deha yazın adamları da var ödül alanlar arasında. Ernest Hemingway bunlardan biri. Ünlü yazar 1954 yılında klasik kabul edilen İhtiyar Adam ve Deniz  adını taşıyan eseriyle Nobel ödülüne uygun görülmüş. Yazarlığı bir yana tam bir fikir babası Hemingway. Bir diğer ünlü yazar Albert Camus de bu ödüle hak kazanan en genç yazar unvanını taşır.  Düşünür yanı ağır basan yazarlardan Jean Paul Sartre’ın Nobel edebiyat ödülüyle imtihanı ise ayrı bir yazı konusu. Sartre 1964 yılında ödülü geri çevirmiş. Gerekçe olarak da resmi herhangi bir ödülü kabul etmesinin prensiplerine aykırı bir durum teşkil ettiğini öne sürmüştür. Pek tabii ödülü reddedişinin arkasında başka sebeplerin olduğuna dair söylentiler de mevcut. Bunların dayanağı da bizzat yazarın kendi açıklamaları. Bir keresinde: “İmzamı Jean Paul Sartre olarak atmam, imzamı Nobel ödülü sahibi Jean Paul Sartre olarak atmam ile aynı şey değil.” ifadesini kullanarak ödüle bakış açısını vurgulamış yazar. Bir diğer röportajında ise: “Politika ile aramda bağ olduğu için burjuva kurumu benim geçmiş hatalarımın üstünü örtmek istedi. İşte bunun için bana Nobel ödülünü verdiler.” diyerek Nobel komitesinin arka planını bir nebze olsun deşifre etmiştir Sartre. Aslına baktığımızda ödülün siyasi ayağını Mısırlı yazar Necip Mahfuz’un bilhassa tercih edilmesinde de görebiliriz. Eserlerinde umumiyetle Mısır halkının inişli çıkışlı yaşantısını, halkının maruz kaldığı acıları, sıkıntıları ve daha insanca yaşamak adına ne gibi beklentileri olduğunu çekinmeden ele almış yazar.<br />
Kendi hayatında da siyasi eğilimleri bakımından ciddi değişimler yaşamış olsa bile edebi yönden çok güçlü bir yazın adamı. Çocukluk yılları Mısır’ın bağımsızlığını kazandığı döneme denk geldiğinden olacak ki ilkin milliyetçi çevrelere yakın durmuş. Ancak milli çevrelerin sol kanadıyla kendi bakış açısı taban tabana zıtlaşınca daha farklı yol ayrımlarında bulmuştur kendini. </p>
<p>En nihayetinde The Children of Gebelaawi (Mahallemizin Çocukları) romanıyla muhafazakar halkın kendisine antipati duymasına sebep olunca, İslam dünyasının otoritesi kabul edilen El-Ezher Üniversitesi’nin bazı yaptırımlarından payını almıştır. Velhasıl-ı kelam, işin bu noktası “Nasıl oldu da yıllar sonra bir Mısırlı yazar Nobel edebiyat ödülüne layık görüldü” sorusunun en makul cevabı sanırım. Genel görüş bu yönde belki ama ben Necip Mahfuz’un eserlerinin aslında Ortadoğu’nun geçmişini anlamak, irdelemek ve elde ettiğimiz çıkarımlarla söz konusu coğrafyanın geleceğine şekil vermek açısından büyük bir imkân olduğunu düşünüyorum. Kahire Üçlemesi’nin itinayla incelenmesi neticesinde Mısır’ın siyasi ve toplumsal gidişatının sembollere dökülüşüne şahit olmak mümkündür. İşte bu sebepten denilebilir ki aslında Necip Mahfuz Nobel’i değil, Nobel, Necip Mahfuz’u kazanmıştır. Ancak yazarın bu artıları, Nobel Edebiyat Ödülleri’nin sahiplerini bulmak konusundaki genel eksilerini yok edemez. Öyle ya “Doğru ya da yanlış, haklı ya da haksız fark etmez; bir şekilde ülkene muhalif ol ve ödülü kap!” mantalitesi ağır basmakta.</p>
<p>Umulur ki insanlığın algısı,  medenileşme çizgisine hakiki manada ulaşınca bu gibi ötekileştirmelerin aslen sonuçsuz kalmaya mahkum olduğunu idrak edip hakkı, hak edene teslim eder. </p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gerçekler Zaman Aşımına Uğrar mı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gercekler-zaman-asimina-ugrar-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gercekler-zaman-asimina-ugrar-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Pınar YUMRUTAŞ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Oct 2017 20:35:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[1. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ekim 2017]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/_demo/?p=1088</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Ortaçağ&#8221; denilince hemen her seferinde manasız yasaklar çerçevesine hapsedilen masum halklarla yeniliğe dair ne varsa ilmi, dini ve en mühimi de bilimsel adımları yok sayan hatta mucidini acımasızca cezalandıran tümden bozuk zihniyet geliyor aklıma. Aynı dönemde İslam coğrafyasına baktığımızda ise bu etkinin tersine döndüğünü; dinin bilimsel gelişmelere adeta kucak açtığını görürüz. Harizmi, Abdülhamid İbn-i Türk, Farabi, İbn-i Sina, Ömer Hayyam gibi sayısız değerli alim yetişmiştir. Söz konusu bilim insanları matematik, felsefe, astronomi, edebiyat ve tıp alanlarında büyük keşifler yapmış, Türklerin de içinde bulunduğu İslam alemi ciddi ilerleme kaydetmiştir. Bu icatların Batı’ya bir şekilde intikali Avrupa’yı ortaçağın dipsiz kuyularından çekerek bugünkü gelişim piramidinin temel taşlarını döşemiştir&#8230; Devamı Yörünge Dergisi 1. Sayısında (Ekim/2017)]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>&#8220;Ortaçağ&#8221; denilince hemen her seferinde manasız yasaklar çerçevesine hapsedilen masum halklarla yeniliğe dair ne varsa ilmi, dini ve en mühimi de bilimsel adımları yok sayan hatta mucidini acımasızca cezalandıran tümden bozuk zihniyet geliyor aklıma.</strong></p>
<p>Aynı dönemde İslam coğrafyasına baktığımızda ise bu etkinin tersine döndüğünü; dinin bilimsel gelişmelere adeta kucak açtığını görürüz. Harizmi, Abdülhamid İbn-i Türk, Farabi, İbn-i Sina, Ömer Hayyam gibi sayısız değerli alim yetişmiştir. Söz konusu bilim insanları matematik, felsefe, astronomi, edebiyat ve tıp alanlarında büyük keşifler yapmış, Türklerin de içinde bulunduğu İslam alemi ciddi ilerleme kaydetmiştir. Bu icatların Batı’ya bir şekilde intikali Avrupa’yı ortaçağın dipsiz kuyularından çekerek bugünkü gelişim piramidinin temel taşlarını döşemiştir&#8230;</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 1. Sayısında (Ekim/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gercekler-zaman-asimina-ugrar-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
