<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Osman Atalay &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/osman-atalay/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 22 Sep 2020 14:30:50 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Osman Atalay &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Uyuşturucu Pandemisi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/uyusturucu-pandemisi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/uyusturucu-pandemisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Atalay]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Sep 2020 14:30:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[bağımlılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15815</guid>

					<description><![CDATA[Toplum kaprislidir ve iyinin olduğu kadar, sıklıkla kötünün de karşılığını verir. Ancak sessiz kalana asla bir şey vermez. Julia Quinn Pandemi sürecinde Avrupa’da ve Türkiye’de gözlemlenen en etkili bağımlılık teknoloji ve sanal kumar oldu, bu iki bağımlılığın ardından alkol ve uyuşturucu madde kullanımında artışlar gözlemlenmeye başlandı. Tutuklu ve hükümlülere gelen af sonrasında özellikle cezaevinden çıkan birçok gencimizin işsizlik problemi nedeniyle tekrar suça yöneldiklerine dair ciddi bir saptama var. Son yılların en tehlikeli uyuşturucusu olarak adlandırılan metamfetamin adlı zehir gençlerin yeni belası haline geldi. Met, ateş buz ya da kristal olarak bilinen bu uyuşturucunun kullanımı ülkemizde 10 yıl önce başladığı ve kullananların sayısının 1 milyonu geçtiği iddia ediliyor. Geçtiğimiz cuma günü bir arkadaşım, evli 3 çocuk babası olan bir dostunun 4 yıldır uyuşturucu bağımlısı olduğunu ve artık çok iyi olan ticari işini devam ettiremeyecek noktaya geldiğini anlatarak yardım istedi. Cumartesi gecesi 27 yaşında üniversite mezunu bir kardeşimiz kendisini asarak hayatına son verdi. 5 sene önce tanıştığı bonzai ve metamfetamin illetinden kurtulmak için AMATEM’e yatan kardeşimiz ailesiyle büyük bir mücadele verdiği uyuşturucuya yenik düştü. Geçtiğimiz hafta Kadıköy’den bir dostum 22 yaşındaki çocuğunun 4 yıldır bonzai kullandığını iki kez AMATEM’e yatırılmasına rağmen bir sonuç alamadıklarını çaresiz ve umutsuz bir durumda olduklarını anlatarak yardım &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Toplum kaprislidir ve iyinin olduğu kadar, sıklıkla kötünün de karşılığını verir. Ancak sessiz kalana asla bir şey vermez.</p>



<p class="has-text-align-right">Julia Quinn</p>



<p>Pandemi sürecinde Avrupa’da ve Türkiye’de gözlemlenen en etkili bağımlılık teknoloji ve sanal kumar oldu, bu iki bağımlılığın ardından alkol ve uyuşturucu madde kullanımında artışlar gözlemlenmeye başlandı.</p>



<p>Tutuklu ve hükümlülere gelen af sonrasında özellikle cezaevinden çıkan birçok gencimizin işsizlik problemi nedeniyle tekrar suça yöneldiklerine dair ciddi bir saptama var.</p>



<p>Son yılların en tehlikeli uyuşturucusu olarak adlandırılan metamfetamin adlı zehir gençlerin yeni belası haline geldi.</p>



<p>Met, ateş buz ya da kristal olarak bilinen bu uyuşturucunun kullanımı ülkemizde 10 yıl önce başladığı ve kullananların sayısının 1 milyonu geçtiği iddia ediliyor.</p>



<p>Geçtiğimiz cuma günü bir arkadaşım, evli 3 çocuk babası olan bir dostunun 4 yıldır uyuşturucu bağımlısı olduğunu ve artık çok iyi olan ticari işini devam ettiremeyecek noktaya geldiğini anlatarak yardım istedi.</p>



<p>Cumartesi gecesi 27 yaşında üniversite mezunu bir kardeşimiz kendisini asarak hayatına son verdi.</p>



<p>5 sene önce tanıştığı bonzai ve metamfetamin illetinden kurtulmak için AMATEM’e yatan kardeşimiz ailesiyle büyük bir mücadele verdiği uyuşturucuya yenik düştü.</p>



<p>Geçtiğimiz hafta Kadıköy’den bir dostum 22 yaşındaki çocuğunun 4 yıldır bonzai kullandığını iki kez AMATEM’e yatırılmasına rağmen bir sonuç alamadıklarını çaresiz ve umutsuz bir durumda olduklarını anlatarak yardım istedi.</p>



<p>İstanbul’da 2 ay önce sokaklarda uyuşturucu satanları takip eden narkotik ekiplerine Bağcılar’da silahlı saldırı düzenlenmiş ve çıkan çatışmada, saldırıda göğsünden ağır şekilde yaralanan evli bir çocuğu olan polis memuru Erkan Gökteke hayatını kaybetti bir polis memuru da yaralandı. Saldırganlardan Reyis B.’nin 75 adet suç kaydı bulunduğu öğrenildi.</p>



<p>Madde bağımlılığı ile somut mücadelemiz maalesef sadece polisiye tedbirler ile yürümektedir, bu mücadelede başarılı olmamız pek mümkün görülmüyor.</p>



<p>Kovid-19 Pandemi sürecinde 6 aydır toplumu her gün vaka, iyileşme, yoğun bakım ve ölüm verileri ile bilgilendiren bir bakanlığımız var, bu hepimize güven veriyor.</p>



<p>Alkol, kumar, teknoloji ve uyuşturucu bağımlılığının yol açtığı bireysel, toplumsal, ekonomik ve ölüm istatistik verilerini takip eden bir kurumsal örgüte ihtiyacımız var.</p>



<p>Her gün onlarca yüzlerce gencimiz zehirli madde ile tanışma riski ile karşı karşıya; önleyici mücadelede maalesef çok ama çok yetersiziz.</p>



<p>4 ila 7 milyon madde bağımlısı gencimizin olduğunu tahmin ediyoruz..</p>



<p>Ülkemizin 81 iline sirayet eden uyuşturucu pandemisine karşı aileler, AMATEM, Adli tıp komple çaresiz bir sükut içerisindeler.</p>



<p>Aileler, bağımlılar ve doktorlar AMATEM’in mevcut işleminin tek başına bir mucize evi olmadığını vurguluyor.</p>



<p>Yeni alternatif radikal arz ve talep mücadele yöntemine çok geç olmadan ihtiyacımız var.</p>



<p>Bu uyuşturucu pandemisi her gün bir canımızı alıyor.</p>



<p>YENİ ZEHİR CANLARIMIZI YAKMAYA DEVAM EDİYOR.</p>



<p>Zehir tacirlerinin 2016 yılı başlarında piyasaya sürmeye başladığı bu sentetik uyuşturucu, insanın bağışıklığını çökerterek ani ölümleri tetikliyor.</p>



<p>Amfetamin ilk kez 1887 yılında sentezlenmiş sentetik bir uyuşturucu türevidir. Ağızdan alındığında etkisi 15-20 dakika içinde başlar.</p>



<p>Amfetaminin 1933-38 yılları arasında Almanya’da işçilerin daha hızlı ve güçlü çalışmalarını sağlamak için yaygın olarak kullanıldığı görülmüştür.</p>



<p>Saldırganlığı kamçılaması sebebiyle savaş sıralarında askerlere verilmiştir.</p>



<p>Günümüzde sporculara, gece çalışanlara doping maddesi olarak kullanılmaktadır. 1930’lardan beri, şişmanlığa karşı iştah kesmek; yorgunluk ve depresyon durumlarına karşı canlılık sağlamak amacıyla kullanılmıştır.</p>



<p>Ayrıca hiperaktif adı verilen ve aşırı derece hareketli olan, çevreye uyum güçlüğü gösteren okul başarısı düşük olan çocuklara, bazı epilepsi (sar’a) tedavisinde ilaç olarak kullanıldığı bilinmektedir. Tüm bu kullanımlarda güç kazanmak, etkinlik düzeyini artırabilmek amaçlanmaktadır.</p>



<p>Amfetaminin ilk kez yoğun kullanımı 1940 yılında Almanya-Polonya savaşı sırasında olmuş. “Hitler eroini” diye de bilinir. Uyuşturucu Hitler’in emriyle askerlere cesaret vermesi, uyanık kalması ve daha fazla yürümesi için dağıtılmıştır.</p>



<p>Ancak ileriki yıllarda İngiltere ve müttefiklerin amfetamin üreten fabrikayı bombalamasıyla iş tam bir trajediye dönüşmüştür.</p>



<p>Nedeni amfetaminin bu kadar bağımlılık yaptığının ve şizofreni etkisinin bilinmemesinden ileri gelmektedir. Fabrika bombalandıktan sonra Naziler, sadece üst rütbelilere amfetamin verebilmiş, alt rütbedeki amfetamin bağımlısı askerler amfetamin bulamadığı ve şizofreni etkilerinden dolayı kendi üst rütbelilerini öldürmeye başlayınca ordu içinde kaos meydana gelmiş.</p>



<p>Türkiye’de 2013-14 yıllarında bonzainin gençler arasında hızla kullanımının yayılması ve ani ölümlerin çoğalmasıyla son iki senedir bir azalma görülürken metamfetamin, kokain ve uyarıcı uyuşturucu kimyasal yeni haplar yaygınlaşmaya başladı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/uyusturucu-pandemisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İstanbul Sözleşmesi Zafer mi, Esaret mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/istanbul-sozlesmesi-zafer-mi-esaret-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/istanbul-sozlesmesi-zafer-mi-esaret-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Atalay]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Aug 2020 07:40:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Sözleşmesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15458</guid>

					<description><![CDATA[“Adalet sivil toplumu ayakta tutan temel politikadır.” Edmund Burke  İstanbul Sözleşmesi tartışmaları AK Parti tabanında ciddi bir şekilde tartışılmaya devam ediyor. Muhalefet ile AK Parti içerisinden çıkan DEVA ve Gelecek Partisi de bu konuda AK Parti ile aynı düşünüyor.&#160; AK Parti tabanında iki zıt görüş var. Bir kesim, sözleşmeyi eleştiriyor. Türkiye’nin sözleşmeden çekilmesini ve sözleşmenin feshini, kadına yönelik şiddet başta olmak üzere bütün canlılara yönelik şiddeti önleme ve ortadan kaldırmayı hedef alan “yerli ve milli” bir yasal düzenleme yapılmasını istiyor. Sözleşmeyi savunan diğer kesim ise daha iyisi olana kadar bu sözleşmeye sahip çıkılması, kadına şiddet ve ailenin korunması önceliğini dillendirerek savunmasını yapıyor. Bu tartışmanın son nihai kararını verecek olan mecra tabiî ki Cumhurbaşkanlığı makamı olacaktır.&#160; Toplumsal sosyokültürel krizlerin, kaosların yaşandığı bir süreçten geçiyoruz. Bireysel ve kurumsal olarak hak, hukuk ile adalet çizgisini hesap ederek bir tartışma zemininin yapılması gerektiğini unutmayalım.&#160; Asıl problemimiz sözleşmenin varlığı ya da feshedilmesi değil. Bu sözleşme sonuç itibariyle ne zafer ne de esarettir. Ak Parti tabanında sivil toplum, yazar ve akademisyen çevreleri geneli İstanbul Sözleşmesinin revize edilmesi gerektiğine inanıyor. Bizim üzerinde tir tir titrediğimiz, model olarak dillere destan 500 yıllık Osmanlı medeniyet tasavvurumuzun bireysel, kurumsal ve toplumsal hayatımızdaki siyasi, ahlaki, ekonomik gerçeklik payının sorgulanması gerekiyor. Kadın &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><br>“Adalet sivil toplumu ayakta tutan temel politikadır.” Edmund Burke </p>



<p>İstanbul Sözleşmesi tartışmaları AK Parti tabanında ciddi bir şekilde tartışılmaya devam ediyor. Muhalefet ile AK Parti içerisinden çıkan DEVA ve Gelecek Partisi de bu konuda AK Parti ile aynı düşünüyor.&nbsp;</p>



<p>AK Parti tabanında iki zıt görüş var. Bir kesim, sözleşmeyi eleştiriyor. Türkiye’nin sözleşmeden çekilmesini ve sözleşmenin feshini, kadına yönelik şiddet başta olmak üzere bütün canlılara yönelik şiddeti önleme ve ortadan kaldırmayı hedef alan “yerli ve milli” bir yasal düzenleme yapılmasını istiyor.</p>



<p>Sözleşmeyi savunan diğer kesim ise daha iyisi olana kadar bu sözleşmeye sahip çıkılması, kadına şiddet ve ailenin korunması önceliğini dillendirerek savunmasını yapıyor.</p>



<p>Bu tartışmanın son nihai kararını verecek olan mecra tabiî ki Cumhurbaşkanlığı makamı olacaktır.&nbsp;</p>



<p>Toplumsal sosyokültürel krizlerin, kaosların yaşandığı bir süreçten geçiyoruz. Bireysel ve kurumsal olarak hak, hukuk ile adalet çizgisini hesap ederek bir tartışma zemininin yapılması gerektiğini unutmayalım.&nbsp;</p>



<p>Asıl problemimiz sözleşmenin varlığı ya da feshedilmesi değil. Bu sözleşme sonuç itibariyle ne zafer ne de esarettir.</p>



<p>Ak Parti tabanında sivil toplum, yazar ve akademisyen çevreleri geneli İstanbul Sözleşmesinin revize edilmesi gerektiğine inanıyor.</p>



<p>Bizim üzerinde tir tir titrediğimiz, model olarak dillere destan 500 yıllık Osmanlı medeniyet tasavvurumuzun bireysel, kurumsal ve toplumsal hayatımızdaki siyasi, ahlaki, ekonomik gerçeklik payının sorgulanması gerekiyor.</p>



<p>Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM), geçen hafta İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması yerine “rahatsızlık yaratan” maddelerde hukuki düzenleme yapılmasını önermişti.</p>



<p>KADEM’in ardından, muhafazakâr kadınların bir araya geldiği Aile ve Sosyal Araştırmalar Platformu da (ASAP), İstanbul Sözleşmesi’ne destek açıklaması yaptı.</p>



<p>AK Parti kurucularından, gazeteci Ayşe Böhürler, 1993 yılında muhafazakâr kadınlar tarafından kurulan Hazar Derneği’nin kurucusu ve başkanı Ayla Kerimoğlu ve Prof. Dr. Emel Topçu tarafından hazırlanan bildiride İstanbul Sözleşmesi için “Her metin gibi mükemmel değildir. Ancak daha iyisi olana kadar bu sözleşmeye sahip çıkılması gerekir” ifadelerine yer verildi.&nbsp;</p>



<p>Kurucular Kurulu’nda Ayla Kerimoğlu, Ayşe Bostancı, Ayşe Güney, Gülenay Pınarbaşı, Hatice Gökçe, Hatice Balin, Henim Demirhan, Sevinç Sanisoğlu, Serpil Balat, Vildan Bayraktar ve Yasemin Çoban’ın olduğu Aile ve Sosyal Araştırmalar Platformu’nun yayınladığı bildiri şöyle:</p>



<p>“Son günlerde İstanbul Sözleşmesi üzerinde gerçekleşen tartışmalar amacını hayli aşmış durumda. Sözleşme ne bütün kötülüklerin anasıdır ne de tek başına şiddet sorununu çözebilecek kabiliyettedir. Ancak kadınlara yönelik şiddetle mücadelede önemli bir adım, bir ‘dur’ çağrısıdır, bir kararlılık göstergesidir.</p>



<p>Her metin gibi mükemmel değildir. Ancak daha iyisi olana kadar bu sözleşmeye sahip çıkılması gerekir. Bugüne kadar öldürülmüş binlerce kadına bir vefa, şiddet gören kadınlara uluslararası hukuk açısından bir teminattır.”</p>



<p>ASAP, kadına yönelik şiddetin aileyi, çocuğu ve toplumu da olumsuz etkilediğini düşündüklerini açıkladı.&nbsp;</p>



<p>İstanbul Sözleşmesi’ni eleştiren ikinci bir metin de muhafazakâr hukukçu kadınlar tarafından kamuoyu ile paylaşıldı.</p>



<p>Hukukçu Kadınlar Derneği Başkanı ve İstanbul Sözleşmesi Çalışma Platformu Sözcüsü Figen Şaştım, İstanbul Sözleşmesi ile ilgili, “Sözleşmede özellikle bizleri rahatsız eden toplumsal cinsiyet eşitliği ve cinsel yönelim gibi kavramlar var. Toplumu cinsiyetsizleştirme, tamamen yepyeni bir cins ortaya koyma gayreti içerisindeler” dedi.&nbsp;</p>



<p>Sözleşme ile ilgili hazırladıkları raporu değerlendiren Şaştım, özetle şunları söyledi:&nbsp;</p>



<p>“Raporu 12 kişilik bir ekiple hazırladık. Biz bu toplumun temel dinamiklerinden olan milli ve manevi değerlerini önemsiyoruz. Raporda, bir ilahiyatçının görüşünü almaktan daha doğal bir şey olamaz. Çünkü sözleşmede toplumsal cinsiyet eşitliği kavramında, özellikle kadın ve erkek cinsini hedef alan bir yaklaşım var. İstanbul Sözleşmesi’nin hazırlamasında etkin bir grup olan feminist kesim, kadının anne rolünü iteliyor ve önemsemiyor. Bizim kendi toplumumuzda annelik rolü inkâr edilebilir mi?&nbsp;</p>



<p>Kadının ve erkeğin yaratılıştan bir takım biyolojik farklılıkları olduğunu biliyoruz. Bunu tıpçılar ya da bilim insanları kim olursa olsun reddedemez.</p>



<p>Ama İstanbul Sözleşmesi’nde özellikle bizleri rahatsız eden ‘toplumsal cinsiyet eşitliği’ ve ‘cinsel yönelim’ gibi kavramlar var.</p>



<p>Toplumu bir cinsiyetsizleştirme ve tamamen yepyeni bir cins ortaya koyma gayreti içerisindeler. Sözleşmede en çok rahatsız olunan noktalardan birisi bu konu.</p>



<p>Türkiye’nin sözleşmeden çekilmesini ve sözleşmenin feshini, kadına yönelik şiddet başta olmak üzere tüm canlılara yönelik şiddeti önleme ve ortadan kaldırmayı hedef alan yerli ve milli bir yasal düzenleme yapılmasını, başta hükümetimiz olmak üzere bütün yetkililere teklif ediyoruz.”</p>



<p>İstanbul Sözleşmesi muhafazakâr camiamızın kendi içinde ertelediği ve çok zor ittifak edeceği bir mesele haline geldi.</p>



<p>Maalesef kadına şiddet meselesi, cinsiyet eşitliği, kadının beyanı, nafaka, cinsel taciz, dağılan aileler, ensest, uyuşturucu, kumar ve alkol bağımlılığı Türkiye’nin çok gerçekçi olarak tartışamadığı her geçen gün büyüyen ciddi bir problemidir.</p>



<p>Konfüçyüs’ün&nbsp; güzel bir nasihatini paylaşmakta fayda görüyorum. “Araştırma yapıldığı zaman ancak bilgi artırılabilir; bilgi artırıldığında ancak istek samimi olabilir; istek samimi olduğunda ancak akıl ıslah edilebilir; akıl ıslah edildiğinde ancak özel yaşam iyileştirilebilir; özel yaşam iyileştirildiğinde ancak aile yapısı düzeltilebilir. Aile yapısı düzeltildiğinde ancak devlet düzen içinde yönetilebilir. Devlet düzen içinde yönetildiğinde ancak dünyada barış tesis edilebilir.”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/istanbul-sozlesmesi-zafer-mi-esaret-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Niyetimizden Sual Olmaz, Gayretimizden de Emsal Olmaz</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/niyetimizden-sual-olmaz-gayretimizden-de-emsal-olmaz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/niyetimizden-sual-olmaz-gayretimizden-de-emsal-olmaz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Atalay]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Aug 2020 07:39:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Sözleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[kadem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15369</guid>

					<description><![CDATA[“İnsanın hatalarını tartışma ve deneyim yolu ile düzeltme becerisi vardır.”  John Stuart Mill İstanbul Sözleşmesi, iki yıldır muhafazakar camiamız içerisinde tartışma konusu iken son aylarda ciddi bir kırılma sürecine doğru evriliyor. 2012’de Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren İstanbul Sözleşmesi’nin aile yapısına zarar verdiğini düşünenler, sözleşmenin yürürlükten kaldırılmasını isterken savunanlar ise bu durumun aile yapısıyla bir ilgisinin bulunmadığını söylüyor. Tartışma vakıf, cemaat, dernek, akademisyen, araştırmacı, hukukçu ve birçok kişi ile kurum arasında ciddi kırıcı bölünmelere sebep olmaya başladı. AK Parti içerisinde de gizli ve açık olarak İstanbul Sözleşmesi’ni savunan ve karşı çıkan bir hayli Bakan, vekil ve yöneticiden oluşan bir kesim var. Burada sorun İstanbul Sözleşmesi’nin aileye ve topluma zararları ya da abartıldığı konusunun kamuoyunda yeterli izahının yapılamamış olmasıdır. Kadın ve Demokrasi Derneği’nden (KADEM) İstanbul Sözleşmesi’ne açıklama geldi. KADEM yaptığı açıklamada, İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik eleştirilere 16 soruda cevap verdi. KADEM açıklamasında, “Bu sözleşmenin eşcinsel yönelimlerin meşrulaşmasına sebep olduğunu iddia etmek ise en hafif tabirle kötü niyetliliktir.”&#160; İstanbul Sözleşmesi&#160; Tam adı “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”dir.&#160; 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açılmış, 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir. İstanbul’da imzaya açılması sebebiyle bu şekilde isimlendirilmiştir. İstanbul Sözleşmesi, aslında kadınlara yönelik her &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>“İnsanın hatalarını tartışma ve deneyim yolu ile düzeltme becerisi vardır.” </em></p>



<p class="has-text-align-right"><strong>John Stuart Mill</strong></p>



<p>İstanbul Sözleşmesi, iki yıldır muhafazakar camiamız içerisinde tartışma konusu iken son aylarda ciddi bir kırılma sürecine doğru evriliyor.</p>



<p>2012’de Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren İstanbul Sözleşmesi’nin aile yapısına zarar verdiğini düşünenler, sözleşmenin yürürlükten kaldırılmasını isterken savunanlar ise bu durumun aile yapısıyla bir ilgisinin bulunmadığını söylüyor.</p>



<p>Tartışma vakıf, cemaat, dernek, akademisyen, araştırmacı, hukukçu ve birçok kişi ile kurum arasında ciddi kırıcı bölünmelere sebep olmaya başladı.</p>



<p>AK Parti içerisinde de gizli ve açık olarak İstanbul Sözleşmesi’ni savunan ve karşı çıkan bir hayli Bakan, vekil ve yöneticiden oluşan bir kesim var.</p>



<p>Burada sorun İstanbul Sözleşmesi’nin aileye ve topluma zararları ya da abartıldığı konusunun kamuoyunda yeterli izahının yapılamamış olmasıdır.</p>



<p>Kadın ve Demokrasi Derneği’nden (KADEM) İstanbul Sözleşmesi’ne açıklama geldi.</p>



<p>KADEM yaptığı açıklamada, İstanbul Sözleşmesi’ne yönelik eleştirilere 16 soruda cevap verdi.</p>



<p>KADEM açıklamasında, “Bu sözleşmenin eşcinsel yönelimlerin meşrulaşmasına sebep olduğunu iddia etmek ise en hafif tabirle kötü niyetliliktir.”&nbsp;</p>



<p>İstanbul Sözleşmesi&nbsp;</p>



<p>Tam adı “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”dir.&nbsp;</p>



<p>11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da imzaya açılmış, 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmiştir. İstanbul’da imzaya açılması sebebiyle bu şekilde isimlendirilmiştir.</p>



<p>İstanbul Sözleşmesi, aslında kadınlara yönelik her tür şiddete karşı hukuki çerçevede detaylı bir koruma sağlayan ilk uluslararası belge olduğunu iddia etmektedir ifadesiyle, KADEM’e yapılan eleştiri sahiplerini meseleyi çarpıtmakla izah etmiş oldular.</p>



<p>İstanbul Sözleşmesi›nin etkin bir şekilde uygulanmasını sağlamak amacıyla Aile Bakanlığı koordinesiyle kurulan «İstanbul Sözleşmesi›nin Etkin Uygulanması ve İzlenmesi Alt Komisyonu», Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM), Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, Kadın Dayanışma Vakfı ve Türk Kadınlar Birliği gibi sivil toplum örgütlerinden oluşuyor.&nbsp;</p>



<p>Geçtiğimiz yıl yaşanan tartışmalar sonunda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu sözleşme için “Bizim için ölçü değildir. İstanbul Sözleşmesi nas değildir” dediği iddia edilmişti.</p>



<p>Son günlerde camianın sosyal medyada etkili kalemleri arasında sert tartışmaların dozunu artırdığına şahit oluyoruz.</p>



<p>Hukukçu kimliğiyle de tanınan Star gazetesi yazarı Sibel Eraslan, İstanbul Sözleşmesi’nin uluslararası bir sözleşme olduğu için bağlayıcılığının en yüksek seviyede olduğunu hatırlatarak, “Ama bu durum yasayı tartışmamızı ve toplumumuzun ihtiyaçlarını dile getirmemizi engellemez. Sözleşmenin, aileyi koruyan bir içerikte düzenlenmesinden yanayım” derken Akit gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak, kamuoyunda İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’ni hedef aldığı yazısında,&nbsp;&nbsp;KADEM’i eleştirmesi sonucunda, AK Parti sözcüsü Ömer Çelik tarafından ciddi bir eleştiri aldı.</p>



<p>Yeni Şafak gazetesi yazarı Yusuf Kaplan ve&nbsp;<strong>AK Parti’nin kurucularından yazar, MKYK üyelerinden Ayşe Böhürler arasında yaşanan yazılı tartışma sosyal medya gruplarında hararetli bir şekilde devam ederken henüz tv ekranlarında konu tartışmaya açılmış değil.</strong></p>



<p>Sayın Yusuf Kaplan’ın;</p>



<p>“Ailenin çözülmesine yol açan Millî Eğitim, Aile Bakanlığı ve KADEM projeleri derhal durdurulmalıdır.”</p>



<p>“Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nden derhal çıkmalıdır” sözlerine birçok kişi desteğini açıklarken karşı çıkanlar da oldu.</p>



<p>Uzun zamandır KADEM’e yönelik eleştirilere Mor Çatı avukatlarından Selin Nakıpoğlu, geçtiğimiz aylarda destek vermiş, “Birçok konuda KADEM’le farklı dünya görüşlerine sahibiz ve çok noktada eleştiriyoruz. Tartışmalarla şunu gördük ki, kendi içlerinde bile olsa eşitlik diyen hiçbir yapıya tahammülleri yok. KADEM’in çevresindeki saldırılar son derece yanlış, son derece hakkaniyetsiz” demişti.</p>



<p>Geçtiğimiz ay Hukuk Vakfı Başkanı Av. Muharrem Balcı, Pınar yayınlarından İstanbul Sözleşmesi’nden insanı ve aileyi korumak adlı bir kitab çıkardı.</p>



<p>Balcı; Türkiye Cumhuriyeti için bir beka sorunu varsa, bu da İstanbul Sözleşmesi ve bileşenleridir.&nbsp;</p>



<p>Bileşenleri içinde, CEDAW, 6284 s. Kanun, TCK.daki ilgili hükümler ve içindeki kavramlardır. Toplumsal Cinsiyet, cinsel tercih, farklı aile formlarıdır.</p>



<p>28 Şubat’ın hakkından geldiğimiz gibi İstanbul Sözleşmesi’nin de bileşenlerinin de hakkından geliriz evvelAllah.</p>



<p>Niyetimizden sual olmaz,</p>



<p>Gayretimizden de emsal olmaz.&nbsp;</p>



<p>Sözleri, sorunun muhafazakar ve AK Parti camiası içerisinde ne kadar ciddi bir sürece evrildiğini göstermektedir.</p>



<p>İstanbul Sözleşmesi’nin, AK Parti ve muhafazakar camiada son yıllarda yaşanan en sert polemik konusu haline geldiğini söyleyebiliriz.&nbsp;</p>



<p>İçeride yaşanan inanç temelli sorunlar camiada derin çatlakların daha da büyümesine ve sessiz kırılmalara yol açtığını görmek lazım. Ak Parti’nin 17-25 Aralık,15 Temmuz, İstanbul yerel seçimler, DEVA ve Gelecek Partisi yoğunluğunun kendi cephesinde oluşturduğu fiziksel psikolojik yorgunluğunu yönetebilecek dingin bir iradeye ihtiyacı var.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/niyetimizden-sual-olmaz-gayretimizden-de-emsal-olmaz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Srebrenitsa’yı Unutamadan Suriye Dramını Yaşamak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/srebrenitsayi-unutamadan-suriye-dramini-yasamak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/srebrenitsayi-unutamadan-suriye-dramini-yasamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Atalay]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jul 2020 08:01:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[srebrenitza]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15140</guid>

					<description><![CDATA[“İnsan beklemeyi, umumiyetle artık bekleyecek bir şeyi kalmadığı zaman öğrenir.”&#160; Voltaire Bosna Savaşı, 1 Mart 1992’de başladı ve&#160;14 Aralık 1995’e kadar&#160;üç yıldan fazla sürdü. Bu savaş sırasında 110 bin kişi hayatını kaybederken, 2 milyon kadar insan da yerini yurdunu terk etmek zorunda kaldı. 11 Temmuz 1995’de gerçekleşen Srebrenitsa katliamının üzerinden 25 yıl geçti. 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana BM’nin gözleri önünde Avrupa’da gerçekleşmiş en büyük toplu insan kıyımı idi ve uluslararası hukuk açısından ilk kez belgelenmiş soykırım olarak ayrı bir önem taşıyor. Bu katliamı yapanların baş sorumlularından Radovan Karadziç 2008 yılında, Ratko Mladiç ise 2011 yılında adalet önüne çıktı. Boşnaklar ise 20 yıldır hâlâ kayıp olan insanlarının mezar yerlerini arıyor. Tek tesellileri bu katliamın sorumlularının bugün cezalandırılmış olmaları. En acı ve trajik yanının ise tecavüzlerin gerçekleşmesi sırasında Batı dünyasının, Avrupa’nın göbeğinde cereyan eden bu katliama&#160;seyirci kalmasıydı. İslam dünyası ise bu savaş devam ettiği müddetçe&#160;siyasi olarak bir şey yapamadı, fakat devlet ve yardım kuruluşlarıyla Bosna halkını yalnız bırakmadı. BM komutanı, 400 Hollandalı askerle birlikte Srebrenitsa’nın güvenliğinin sağlanacağının teminatını verince, 20 bin nüfuslu olan yer, 3-4 gün içerisinde 60 bine ulaştı. Çünkü BM, oranın güvenlikli bölge olduğunu dünyanın gözü önünde ilan etmişti. Buna rağmen Sırplar, 8 bin 372 Müslüman Boşnak’ı BM’nin Hollandalı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>“İnsan beklemeyi, umumiyetle artık bekleyecek bir şeyi kalmadığı zaman öğrenir.”&nbsp;</p>



<p><strong>Voltaire</strong></p>



<p>Bosna Savaşı, 1 Mart 1992’de başladı ve&nbsp;14 Aralık 1995’e kadar&nbsp;üç yıldan fazla sürdü. Bu savaş sırasında 110 bin kişi hayatını kaybederken, 2 milyon kadar insan da yerini yurdunu terk etmek zorunda kaldı.</p>



<p>11 Temmuz 1995’de gerçekleşen Srebrenitsa katliamının üzerinden 25 yıl geçti. 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana BM’nin gözleri önünde Avrupa’da gerçekleşmiş en büyük toplu insan kıyımı idi ve uluslararası hukuk açısından ilk kez belgelenmiş soykırım olarak ayrı bir önem taşıyor.</p>



<p>Bu katliamı yapanların baş sorumlularından Radovan Karadziç 2008 yılında, Ratko Mladiç ise 2011 yılında adalet önüne çıktı. Boşnaklar ise 20 yıldır hâlâ kayıp olan insanlarının mezar yerlerini arıyor. Tek tesellileri bu katliamın sorumlularının bugün cezalandırılmış olmaları.</p>



<p>En acı ve trajik yanının ise tecavüzlerin gerçekleşmesi sırasında Batı dünyasının, Avrupa’nın göbeğinde cereyan eden bu katliama&nbsp;seyirci kalmasıydı.</p>



<p>İslam dünyası ise bu savaş devam ettiği müddetçe&nbsp;siyasi olarak bir şey yapamadı, fakat devlet ve yardım kuruluşlarıyla Bosna halkını yalnız bırakmadı.</p>



<p>BM komutanı, 400 Hollandalı askerle birlikte Srebrenitsa’nın güvenliğinin sağlanacağının teminatını verince, 20 bin nüfuslu olan yer, 3-4 gün içerisinde 60 bine ulaştı. Çünkü BM, oranın güvenlikli bölge olduğunu dünyanın gözü önünde ilan etmişti.</p>



<p>Buna rağmen Sırplar, 8 bin 372 Müslüman Boşnak’ı BM’nin Hollandalı komutanının gözleri önünde bilinmeyen yerlere, dağlara, ormanlıklara götürerek katlettiler.</p>



<p>Bir hafta süren katliam sonunda Srebrenitsa’da cesetlerin kimlikleri belli olmasın diye onları parçalayarak yaklaşık 64 toplu mezarlara gömdüler.</p>



<p>Suriye’de&nbsp;2011 yılının nisan ayında başlayan iç savaş hâlâ devam etmektedir. BM’ye&nbsp;göre ölen nüfus 2015 yılının ocak ayı itibarıyla 220 bini aşmıştır. SCPR (Suriye Politik Araştırmalar Merkezi), Suriye İç Savaşı sebebiyle dolaylı ya da dolaysız olarak hayatını kaybeden toplam insan nüfusunu, 2016 yılının şubat ayı itibarıyla 470 bin olarak açıkladı.</p>



<p>Raporlara göre on binlerce gösterici, devlet hapishanelerinde hapsedildi ve bu göstericiler sistematik&nbsp;işkenceye&nbsp;ve teröre maruz bırakıldı.</p>



<p>Birleşmiş Milletler’in ve&nbsp;Uluslararası Af Örgütü’nün 2012 ve&nbsp;2013 yılında Suriye’deki soruşturmaları ve saha araştırmaları sonucunda, insan hakları ihlallerinin, işkencelerin ve savaş suçlarının büyük kısmının Baas Partisi hükûmeti tarafından yapıldığı sonucuna ulaşıldı. Rejimin&nbsp;kimyasal silahları kullandığının altı, defalarca çizildi.</p>



<p>Suriye’de Beşşar Esed rejiminin 21 Ağustos 2013’te Doğu Guta bölgesinde kimyasal silahla bin 400’ün üzerinde sivili öldürdüğü saldırının üzerinden tam&nbsp;6 yıl geçti.</p>



<p>Haziran 2017’de kimyasal silah katliamına ilişkin tanık ifadeleri ve görsellerin yer aldığı dosyayı, KSYÖ, Birleşmiş Milletler (BM) Uluslararası Bağımsız Suriye Araştırma Komisyonu ve Uluslararası Ceza Mahkemesine (UCM) teslim etti.</p>



<p>Birleşmiş Milletler ile Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü, KSYÖ ortak soruşturma misyonu (JIM), 26 Ekim 2017’de rejimi, Han Şeyhun katliamından sorumlu tuttu ve&nbsp;27 Ekim’de ilgili raporunu BMGK’ye sundu.</p>



<p>Ancak Rusya, 16 Kasım 2017’deki oturumda, JIM’in görev süresini uzatacak BMGK kararını veto ederek 17 Kasım 2017’de mekanizma araştırmalarını durdurmak zorunda kaldı.</p>



<p>JIM’in kararı, tek başına katliamın sorumlularının UCM’de yargılanmasına yetmediği için rejime henüz herhangi bir yaptırım uygulanmadı.</p>



<p>Suriyeli sığınmacıların hayatta kalma savaşı tıpkı Boşnaklar gibi hatta daha da ağır şartlarda geçmektedir.</p>



<p>Yoksulluk, hastalık, barınma, gıda ve güvenlik sorunlarıyla mücadele ederken, dünya tarafından da tamamen unutuldu ve dışlandı.</p>



<p>Varil bombaları, kimyasal silahlar, adeta kültürel etnik soykırıma tabi tutulan Suriye halkının cezaevlerinde neler yaşadığı ise henüz açıklığa kavuşturulamadı.</p>



<p>Uluslararası Af Örgütü; “Dünyanın uzun süredir tanık olduğu en kötü mülteci krizine uluslararası toplumun verdiği cevap tam anlamıyla utanç verici” diyor.</p>



<p>22 milyon nüfusun nerede ise yarısı evlerini terk etmiş vaziyette.</p>



<p>Suriye’de insanlık ve savaş suçu kapsamına giren, eşi ve benzerine 2. Dünya Savaşı’nda dahi görülmemiş katliam metotları ve araç gereçleri kullanılarak insanların katledilmesine dünya seyirci kalmaya devam ediyor.</p>



<p>Bakalım savaş bir gün sona erdiğinde Suriye’den&nbsp;kaç Srebrenitsa çıkacak!&nbsp;</p>



<p>Suriye’nin karanlık kapıları dünyaya er ya da geç açılacak işte o zaman kayıp olan yüz binlerce&nbsp;insan, cezaevlerindeki erkek ve kadınların yaşadıkları işkence, taciz ve tecavüzler ile yüzleşeceğiz.</p>



<p>2015’de&nbsp;BM Güvenlik Konseyi’ne sunulan Srebrenitsa’da yaşananları “soykırım” olarak niteleyen karar tasarısı Rusya’nın vetosu nedeniyle maalesef kabul edilmemişti. Bugün Suriye’de tanıklık ettiğimiz insanlık dramı, tıpkı Bosna’da olduğu gibi yıllar sonra tarihin en büyük utanç vesilesine sebep olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/srebrenitsayi-unutamadan-suriye-dramini-yasamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Etiyopya&#8217;yı Kimler Karıştırıyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/etiyopyayi-kimler-karistiriyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/etiyopyayi-kimler-karistiriyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Atalay]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Jul 2020 07:40:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Etiyopya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15082</guid>

					<description><![CDATA[Etiyopya’da, geçtiğimiz hafta popüler bir şarkıcının öldürülmesinden sonra başlayan çatışmalarda iki gün içinde en az 90 kişi öldü. Etiyopyalı 34 yaşındaki şarkıcı Hashalu Hundisa, geçen hafta başkent Addis Ababa’da başından vurularak öldürüldü. Seslendirdiği şarkı sözleri, genellikle Oromo etnik grubunun haklarına odaklanıyordu. Şarkıcı daha önce Etiyopya Başbakanı&#160;Hailemariam Desalegn’in istifasına yol açan protestolara da katılmıştı. Ünlü şarkıcıya düzenlenen suikastın, Oromo milliyetçilerinin İmparator Menelik hakkındaki tartışmalı sözleri ve başkentteki heykelini yıkma sözü vermelerinden birkaç gün sonra yaşanması dikkat çekiyor. İnsan Hakları İzleme Örgütü, güvenlik güçlerinin göstericilere karşı davranışını sert bir şekilde eleştirirken hükümetin protestolara verdiği tepkinin uzun zamandır tırmanan gerginliği artırdığını vurguladı. Etiyopya’da son yıllarda etnik yapıya dayalı federal sistem dolayısıyla etnik gruplar arasında gerilim günden güne büyür hale geldi. Yaklaşık 100 milyon nüfusa sahip ülkede nüfusun yaklaşık yüzde 35’ini Oromolar, yüzde 27’sini Amharalar, yüzde 6’sını da Tigraylar oluşturuyor. Ülkenin en büyük etnik grubuna ev sahipliği yapan Oromiya bölgesindeki hükümet karşıtı gösteriler 2015 yılında başladı. Nüfusun yüzde 60’ını oluşturan Oromiya ve Amhara protestoları, azınlık olan Tigray grubunun devlet içerisindeki kadroları tekelleştirdiği gerekçesiyle yapıldı. Ardından&#160;Başbakan Hailemariam Desalegn’in 2018’in şubat ayındaki istifasını beraberinde getirdi. Yeni Oromiyalı olan Başbakan Abiy Ahmed, yaptığı ilk konuşmasında, baskıcı ve ayrımcı yönetime son verme çağrısı yaptı. Görevinin ikinci yılındayken Amhara, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Etiyopya’da, geçtiğimiz hafta popüler bir şarkıcının öldürülmesinden sonra başlayan çatışmalarda iki gün içinde en az 90 kişi öldü.</p>



<p>Etiyopyalı 34 yaşındaki şarkıcı Hashalu Hundisa, geçen hafta başkent Addis Ababa’da başından vurularak öldürüldü.</p>



<p>Seslendirdiği şarkı sözleri, genellikle Oromo etnik grubunun haklarına odaklanıyordu. Şarkıcı daha önce Etiyopya Başbakanı&nbsp;Hailemariam Desalegn’in istifasına yol açan protestolara da katılmıştı.</p>



<p>Ünlü şarkıcıya düzenlenen suikastın, Oromo milliyetçilerinin İmparator Menelik hakkındaki tartışmalı sözleri ve başkentteki heykelini yıkma sözü vermelerinden birkaç gün sonra yaşanması dikkat çekiyor.</p>



<p>İnsan Hakları İzleme Örgütü, güvenlik güçlerinin göstericilere karşı davranışını sert bir şekilde eleştirirken hükümetin protestolara verdiği tepkinin uzun zamandır tırmanan gerginliği artırdığını vurguladı.</p>



<p>Etiyopya’da son yıllarda etnik yapıya dayalı federal sistem dolayısıyla etnik gruplar arasında gerilim günden güne büyür hale geldi.</p>



<p>Yaklaşık 100 milyon nüfusa sahip ülkede nüfusun yaklaşık yüzde 35’ini Oromolar, yüzde 27’sini Amharalar, yüzde 6’sını da Tigraylar oluşturuyor.</p>



<p>Ülkenin en büyük etnik grubuna ev sahipliği yapan Oromiya bölgesindeki hükümet karşıtı gösteriler 2015 yılında başladı.</p>



<p>Nüfusun yüzde 60’ını oluşturan Oromiya ve Amhara protestoları, azınlık olan Tigray grubunun devlet içerisindeki kadroları tekelleştirdiği gerekçesiyle yapıldı.</p>



<p>Ardından&nbsp;Başbakan Hailemariam Desalegn’in 2018’in şubat ayındaki istifasını beraberinde getirdi.</p>



<p>Yeni Oromiyalı olan Başbakan Abiy Ahmed, yaptığı ilk konuşmasında, baskıcı ve ayrımcı yönetime son verme çağrısı yaptı. Görevinin ikinci yılındayken Amhara, Somali, Oromiya ve Gumuz etnik grupları arasında çıkan çatışmalarda onlarca kişi hayatını kaybetti.</p>



<p>Reformlarla ülkesinin dış dünyadaki imajını yeniden itibarlı hale getiren Abiy, ülke içerisindeki etnik sorunlara gereken çözümü bulamadı.</p>



<p>Etiyopya genelinde yüzde 6’lık bir paya sahip olan Tigray&nbsp;&nbsp;ve ülkenin en büyük ikinci etnik grubu olan Amharaların elinde olan Etiyopya bürokrasisi, Abiy Ahmed’in derinleştirdiği reformlara daha fazla tahammül edemedi.</p>



<p>Göreve geldiğinden bu yana üç darbe ve suikast girişimi yaşayan Abiy Ahmed, son olarak 23 Haziran’da Amhara eyaletinde eyalet başkanına yönelik darbe girişimiyle karşılaştı.</p>



<p>Etiyopya halkı 150 yıldır&nbsp;zulüm gördüğüne inanıyor. Sadece&nbsp;Oromolular&nbsp;değil, ülkenin yüzde 99’u bu zulüm altında.&nbsp;</p>



<p>Bu zulmün kaynağı “eski zihniyetin” bir türlü kaybolmamasıdır.&nbsp;Eski zihniyet “tek etnik, tek dil, tek din, tek kültür”den&nbsp;ibarettir. Yani&nbsp;tek etnik olarak herkesin&nbsp;kendisini Amhara&nbsp;kavminden görmesini,&nbsp;Amharca&nbsp;konuşmasını,&nbsp;Ortodoks&nbsp;Hristiyanlığı&nbsp;benimsemesini&nbsp;ve herkesin hem Amhara kültürü (yöresel yemek olsun, giysiler olsun) hem Etiyopiya’da hem uluslararası alanda ülkeyi tanıtmayı içeriyor.&nbsp;</p>



<p>Bu eski zihniyet, karşısında Oromoluları buldu. Çünkü Oromolular en büyük etnik olmasından&nbsp;dolayı&nbsp;bu adaletsizliğe karşı&nbsp;yıllardır&nbsp;mücadele&nbsp;ediyordu.&nbsp;</p>



<p>2018’de Oromo halkının protestosuyla yeni&nbsp;reformist rejimi iktidara getirdi. Halkının&nbsp;iradesiyle iktidara gelen,&nbsp;Nobel ödülü sahibi Oromolu Dr. Abiy Ahmed,&nbsp;ülkenin umudu olmuştu.</p>



<p>Etiyopya’da&nbsp;başta işkence&nbsp;merkezlerini kapattı. Etiyopya’nın tarihinde ilk defa özel medyaya izin verildi. Siyasi alanda yasaklanan farklı gruplardan&nbsp;özür dileyerek ülkeye dönmelerine çağrıda bulundu. Özgürce ifade ve demokrasi alanını genişletti. Oromo halkı ve diğer Etiyopya halkı için de artık demokrasinin tepeye ulaştığı dönemdi. Farklı siyası gruplar, elitler çağrısını olumlu olarak görüp binlerce insan ülkeye döndü.</p>



<p>Fakat Abiy&nbsp;Ahmed’in, iktidara geldiği ilk altı ay içinde umut verici şeyler yapmasına rağmen, bu sefer iktidara geçici değil kalıcı olarak kalmayı&nbsp;öngörmeye&nbsp;başladı.</p>



<p>Canlı yayınlanan bir toplantıda “Annem rüyasında, benim kral olacağımı görmüş” diye dolaylı şeklinde krallığı ilan etti.</p>



<p>Uzun süre iktidara kalmasının tek yolu da “eski zihniyeti” yeniden mezardan çıkardı. Gittiği her toplantıya, eski kralları övmeyi ve benimsemeyi başladı. 50 sene sonra, kendi sarayında, eski krallar (Menelik ve Haile Sillasi) heykelleri yaptı.</p>



<p>Etnik&nbsp;federalizmi yıkma sözünde duramadı. O yüzden, Başbakan Abiy, etnik federalizmi birden yok etmenin kolay olamayacağını&nbsp;anladı.</p>



<p>Oromo halkını uyutmak&nbsp;için sözel olarak “Federalizim bu ülke için önemlidir” deyiverdi ama günden güne, hükümet federalizme değil, eski&nbsp;zihniyeti yerine getirtmeye çalışıyordu.</p>



<p>Müslümanların ve Oromoluların katili görülen, eski kraliyeti daha da övmeye başladı.&nbsp;</p>



<p>Federalizmin&nbsp;tehdit altında olduğunu düşünen&nbsp;Oromo halkı, özellikle&nbsp;Qeerroo, Abiy&nbsp;Ahmed&nbsp;ile karşı karşıya geldi.</p>



<p>Abiy hükümeti, “tek etnik, tek dil, tek din, tek kültür”&nbsp;zihniyetini yerine getirtmek için ondan önceki krallar ve komünistler gibi gün&nbsp;aşırı&nbsp;insanları öldürmeye başladı.&nbsp;</p>



<p>Hedef olarak ilk&nbsp;Oromo&nbsp;elitleri ve devrim şarkılarıyla bilinen her kimseyi hedef almaya başladı.</p>



<p>Şu ana kadar yüzlerce insan sokaklarda öldürüldü, Oromoluların evleri ateşe verildi, binlerce insan yeniden hapsedildi. Kadın ve erkekler&nbsp;tecavüze&nbsp;uğradı. Hedef eski zihniyete karşı olan herkesi yok etmektir.</p>



<p>Bu gün Etiyopya halkı uzun yıllardır yolsuzluk ve yoksulluğa direnmeye devam ederken Uluslararası Af Örgütü,&nbsp;de yaşanan olaylarda&nbsp;hükümeti&nbsp;suçlamaktadır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/etiyopyayi-kimler-karistiriyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Balkanlardaki TİKA Projeleri</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/balkanlardaki-tika-projeleri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/balkanlardaki-tika-projeleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Atalay]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Jul 2020 08:20:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Balkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[TİKA]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15059</guid>

					<description><![CDATA[“Gideceğiniz yeri bilmiyorsanız vardığınız yerin önemi yoktur.” Peter F.Drucker 1992 yılından bu yana dünyanın 4 kıtasına Türkiye olarak mağdur ve mazlum coğrafyalara insani yardım götürüyoruz. Yardıma muhtaç insanlar için Türkiye’den kalkıp kilometrelerce uzaktaki ülkelere giden bazı STK’larımızın strateji, emek ve maliyetlerindeki sonuçları görünce üzülüyorum. Sevinç ve umut vadeden kurumlarımız da var. Dünya genelindeki faaliyetlerini yakından takip etme fırsatını bulduğum TİKA ile özellikle Afrika ve Balkanlar’da çok karşılaştım. Ayakları yere basan projeleri ile diplomasimize ne kadar katkı sağladıklarını Belgrad, Bükreş, Gagavuzya, Priştina, Podgoritsa, Saraybosna, Tiran ve Üsküp’te görerek şahit oldum. Fakat dikkatimi çeken geçtiğimiz günlerde medyaya düşen “Küresel Gıda Krizine Karşı Balkanlar’a Tarımsal Diplomasi’’ haberi oldu. Dünyayı kasıp kavuran Kovid-19’un ileride ortaya çıkaracağı açlık salgını artık devletlerin öncelikli sorunu haline geldi. Balkanlar’a ve milli bünyeye yönelik çalışmalara katkı anlamında gıda güvenliğinin krize evrileceği dönemde tarımsal diplomasi çalışması daha da güçlendirilmelidir. Ulusal ekonomiye etkili biçimde katkı sunması, akraba topluluklar ile birlikte yaşadıkları devletlerde toplumun refahı da düşünülerek geçimini tarımdan sağlayan ailelere, gıda desteği ve teminine yönelik stratejik bir çalışma hayata geçirilmiş. Aslında bu proje Türkiye dahil bölge ülkelerinin gıda üretimi güvencesi için önemli olan hassas ürünlerin pozisyonlarının ne olabileceği tahminine de cevap olacaktır. STRATEJİK AKIL ÜLKE VE BÖLGE HİZMETİNDE TİKA’nın Balkanlar’da tarımsal &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>“Gideceğiniz yeri bilmiyorsanız vardığınız yerin önemi yoktur.” Peter F.Drucker</p>



<p>1992 yılından bu yana dünyanın 4 kıtasına Türkiye olarak mağdur ve mazlum coğrafyalara insani yardım götürüyoruz.</p>



<p>Yardıma muhtaç insanlar için Türkiye’den kalkıp kilometrelerce uzaktaki ülkelere giden bazı STK’larımızın strateji, emek ve maliyetlerindeki sonuçları görünce üzülüyorum.</p>



<p>Sevinç ve umut vadeden kurumlarımız da var. Dünya genelindeki faaliyetlerini yakından takip etme fırsatını bulduğum TİKA ile özellikle Afrika ve Balkanlar’da çok karşılaştım.</p>



<p>Ayakları yere basan projeleri ile diplomasimize ne kadar katkı sağladıklarını Belgrad, Bükreş, Gagavuzya, Priştina, Podgoritsa, Saraybosna, Tiran ve Üsküp’te görerek şahit oldum.</p>



<p>Fakat dikkatimi çeken geçtiğimiz günlerde medyaya düşen “Küresel Gıda Krizine Karşı Balkanlar’a Tarımsal Diplomasi’’ haberi oldu.</p>



<p>Dünyayı kasıp kavuran Kovid-19’un ileride ortaya çıkaracağı açlık salgını artık devletlerin öncelikli sorunu haline geldi.</p>



<p>Balkanlar’a ve milli bünyeye yönelik çalışmalara katkı anlamında gıda güvenliğinin krize evrileceği dönemde tarımsal diplomasi çalışması daha da güçlendirilmelidir.</p>



<p>Ulusal ekonomiye etkili biçimde katkı sunması, akraba topluluklar ile birlikte yaşadıkları devletlerde toplumun refahı da düşünülerek geçimini tarımdan sağlayan ailelere, gıda desteği ve teminine yönelik stratejik bir çalışma hayata geçirilmiş.</p>



<p>Aslında bu proje Türkiye dahil bölge ülkelerinin gıda üretimi güvencesi için önemli olan hassas ürünlerin pozisyonlarının ne olabileceği tahminine de cevap olacaktır.</p>



<p>STRATEJİK AKIL ÜLKE VE BÖLGE HİZMETİNDE</p>



<p>TİKA’nın Balkanlar’da tarımsal diplomasi çalışması açlık salgınının gündeme geldiği bu dönemde, düne kadar sahada uyguladığı projelerindeki stratejik aklın, amaç ve sonuçlarını göstermesi açısından önemlidir.</p>



<p>Bugün, Türkiye’nin 2019 yılı toplam ithalat oranlarına bakılacak olursa, 202.7 milyar dolarlık ithalatı içerisinde 12.6 milyar dolarlık payını tarımsal ürünler oluşturmaktadır.</p>



<p>Bu tarımsal ithalatın 2.7 milyar dolarlık kısmını yani yüzde 21.97’sini, Balkanlar ve Doğu Avrupa ülkelerinden yapılan tarımsal ürün ithalatı oluşturmaktadır.</p>



<p>“Balkanlara Yönelik Tarım Diplomasisi” çalışmalarının ileride ne kadar önemli olduğunu göreceğiz.</p>



<p>Batı Balkanlar’da TİKA’nın şahit olduğumuz projelerine birkaç örnek vermek gerekir.</p>



<p>Kuzey Makedonya’da 14 Türk pirinç çeşidi ile bölgede en çok kullanılan İtalyan San Andrea pirinç çeşidi deneme ekimlerini yaptı.</p>



<p>Halil Bey, Gönen, Kızıltan ve Gala gibi Türk çeşitlerinin bulunduğu 14 Türk pirinç çeşitlerini yüksek verim ve erken hasat edilebilme özellikleri ile bölgeye adapte edildi.</p>



<p>Makedon üreticiler tarafından yalnızca Yugoslavya döneminden kalma tek pirinç çeşidinin üretimi yerine, bugün Türk pirinç çeşitleri de bölgede üretiliyor.</p>



<p>Kazanan kim oldu?</p>



<p>Makedonya’daki soydaş ve akraba topluluklar ile Türkiye ve Türk müteşebbisleri oldu.</p>



<p>Türkiye zaten pirincin büyük bir kısmını Uzakdoğu ve bazı gelişmiş ülkelerden ithal etmiyor mu? Türkiye’ye Kuzey Makedonya’da da Türk pirinç çeşitlerinin üretilebileceğini gösterdi.</p>



<p>TİKA’nın Kuzey Makedonya’da Yörük Türkleri ve Makedon toplumu için uyguladığı “Arı ve Arı Ürünleri Üretimi Projesi” de toplumsal, ekonomik ve ekolojik açıdan bölgeye ekonomik katkılar sağladı.</p>



<p>Öyle ki Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından, Güney-Güney iş birliği programı çerçevesinde, New York’ta 16-19 Aralık 2008 tarihleri arasında düzenlenen “Global South Development Expo 2008” organizasyonu da dünyaya tanıtılmak üzere en iyi uygulamalardan biri olarak değerlendirildi ve dünyada en iyi örnek projeler arasında seçildi.</p>



<p>Bu proje ile dünyanın dikkati Yörük Türlerine ve Doğu Makedonya’ya çekildi.</p>



<p>Hatta 92. Oscar ödüllerinde uluslararası film ve belgesel kategorilerinde aday gösterilen ve Makedonyalı yönetmenler Tamara Kotevska ve Ljubo Stefanov tarafından çekilen Makedon Honeyland Filmi, Doğu Makedonya’da Yörük Türkü Hatice Muratova’nın hayat hikâyesini konu aldı.</p>



<p>2019 Saraybosna Film Festivali’nde seyirciden 4.85 puan alarak en iyi belgesel seçildi ve Kore’de de Uluslararası Belgesel Festivalinde büyük ödül kazandı.</p>



<p>Ayrıca neredeyse her tarımsal üründe ithalatçı pozisyonunda olan Kosova’da, akraba topluluklar için uyguladığı “Meyveciliğin Geliştirilmesi Projesi” ile ahududu üretiminde yüzde 100 üretim başarısı sağlandı.</p>



<p>Bitkisel üretimin yüzde 17’sini oluşturan meyvecilik sektöründe ahududu bugün Kosova için önemli bir ihracat kalemi artık.</p>



<p>TİKA’nın stratejik hamlesi olan “Tarım Diplomasisi” çalışması, Kovid-19 sonrası ülkemizin gıda güvencesi ve tarımsal ihracatına yönelik temel stratejisine olumlu katkı sağlanacağı düşünüldüğünde ülke ve bölge hizmetine yönelik önemi ortaya çıkıyor.</p>



<p>Bu çalışma bence, Türkiye’nin gelecekteki tarım politikalarına ilişkin önerileri de ortaya koyacak, bölgede uygulanacak tarım projeleri ve ürün çeşitliliği açısından da temel verileri destekleyecektir.</p>



<p>İçinden geçtiğimiz süreç dikkate alındığında gıda ve yaşam güvenliğimiz açısından bu hamle özel önem taşımaktadır.</p>



<p>Teşekkürler TİKA!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/balkanlardaki-tika-projeleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kosova Üzerinde AB-ABD Hesaplaşması</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kosova-uzerinde-ab-abd-hesaplasmasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kosova-uzerinde-ab-abd-hesaplasmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Atalay]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Jul 2020 07:41:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[AB]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Kosova]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15032</guid>

					<description><![CDATA[Avrupa Konseyi’nin 2011 yılına ait bir raporunda, Kosova Savaşı’nda ve sonrasında Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK) üyeleri tarafından ciddi suçların işlendiği iddia edilmişti. Uzun tartışmaların ardından 2015 yılında uluslararası özel odalı hakim ve savcılardan oluşan bir mahkeme kuruldu. Avrupa Birliği tarafından finanse edilen ve yaklaşık 500 milyon Avro tutarında mahkeme, 2015 yılında Kosova meclisinde yasallaşmıştı. Resmi statüsü Kosova yargısına bağlı bu mahkemenin görevi, 1998-2000 yıllarında bölgede işlendiği öne sürülen savaş suçlarını araştırmak ve yargılamak. Mahkeme 2019 yılının başından bu yana, eski Kosova Başbakanı Ramush Haradinaj da dahil olmak üzere yaklaşık 40 eski UÇK mensubunu ifade vermek üzere çağırmıştı. Geçtiğimiz hafta Kosova Cumhurbaşkanı Haşim Thaçi ve eski Meclis Başkanı, PDK lideri Kadri Veseli hakkında savaş suçu işlediklerine dair hazırlanan iddianamenin kamuoyu ile paylaşılmasının ardından, 27 Haziran’da ABD’de planlanan Sırbistan-Kosova görüşmelerine katılmaktan vazgeçti. Lahey’deki Kosova Özel Savcılığının, Thaçi ile Veseli’nin Kosova’daki savaşta (1998-1999) insanlığa karşı suç ve savaş suçu işlediklerine dair iddianameyi mahkemeye sunduğunu açıklaması sonrası, önce Thaçi ardından Hoti 27 Haziran’da Washington’da yapılacak diyalog süreci toplantısına katılmayacağını duyurdu. Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamada, Thaçi’nin diyalog süreci kapsamında yapılacak toplantıya katılmak üzere hareket ettiği ABD yolculuğunu yarıda kestiği ve konuyla ilgili Beyaz Saray’ın bilgilendirildiği kaydedildi. Başbakan Hoti ise sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, özel savcılık &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Avrupa Konseyi’nin 2011 yılına ait bir raporunda, Kosova Savaşı’nda ve sonrasında Kosova Kurtuluş Ordusu (UÇK) üyeleri tarafından ciddi suçların işlendiği iddia edilmişti.</p>



<p>Uzun tartışmaların ardından 2015 yılında uluslararası özel odalı hakim ve savcılardan oluşan bir mahkeme kuruldu.</p>



<p>Avrupa Birliği tarafından finanse edilen ve yaklaşık 500 milyon Avro tutarında mahkeme, 2015 yılında Kosova meclisinde yasallaşmıştı. Resmi statüsü Kosova yargısına bağlı bu mahkemenin görevi, 1998-2000 yıllarında bölgede işlendiği öne sürülen savaş suçlarını araştırmak ve yargılamak.</p>



<p>Mahkeme 2019 yılının başından bu yana, eski Kosova Başbakanı Ramush Haradinaj da dahil olmak üzere yaklaşık 40 eski UÇK mensubunu ifade vermek üzere çağırmıştı.</p>



<p>Geçtiğimiz hafta Kosova Cumhurbaşkanı Haşim Thaçi ve eski Meclis Başkanı, PDK lideri Kadri Veseli hakkında savaş suçu işlediklerine dair hazırlanan iddianamenin kamuoyu ile paylaşılmasının ardından, 27 Haziran’da ABD’de planlanan Sırbistan-Kosova görüşmelerine katılmaktan vazgeçti.</p>



<p>Lahey’deki Kosova Özel Savcılığının, Thaçi ile Veseli’nin Kosova’daki savaşta (1998-1999) insanlığa karşı suç ve savaş suçu işlediklerine dair iddianameyi mahkemeye sunduğunu açıklaması sonrası, önce Thaçi ardından Hoti 27 Haziran’da Washington’da yapılacak diyalog süreci toplantısına katılmayacağını duyurdu.</p>



<p>Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamada, Thaçi’nin diyalog süreci kapsamında yapılacak toplantıya katılmak üzere hareket ettiği ABD yolculuğunu yarıda kestiği ve konuyla ilgili Beyaz Saray’ın bilgilendirildiği kaydedildi.</p>



<p>Başbakan Hoti ise sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, özel savcılık tarafından itham edilen suçlamalar sonrasında Priştine’ye dönerek konuyla ilgilenmesi gerektiğini belirterek, ABD’nin Sırbistan-Kosova Diyaloğu Özel Temsilcisi Richard Grenell’e de Beyaz Saray’daki toplantıya katılmayacağını bildirdiğini ifade etti.</p>



<p>Grenell ise konuyla ilgili, Kosova Cumhurbaşkanının oluşan durum sonrası Washington’daki toplantıya katılamayacağını kendisine bildirdiğini belirterek, iddialarla ilgili yasal meseleler çözülene dek Thaçi’nin toplantılara katılmama kararına saygı duyduğunu kaydetti.</p>



<p>Toplantının Başbakan Hoti ile Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic’in katılımıyla gerçekleştirileceğini belirten Grenell, Hoti’nin de gitmekten vazgeçmesi üzerine herhangi bir açıklama yapmadı. Bu arada, diyalog sürecinin diğer tarafı Sırbistan’dan da henüz resmi bir açıklama gelmedi.</p>



<p>2013 yılından beri Brüksel’de devam eden Kosova-Sırbistan görüşmeleri, birçok anlaşma yapılmasına rağmen, fiili olarak sahada uygulanmada sorunlar yaşanmaktadır. Sırbistan, Kosova’yı bağımsız bir devlet tanımaktan hâlâ çok uzakta ve bu süreci AB›den mali kaynak ve vize serbestisini sağlamak için bir araç olarak görüyor. Sahada ise başta Mitroviçe olmak üzere birçok şehirde hâlâ paralel okulları, kiliseler ve idari organları mevcut.</p>



<p>Diğer yandan Kosova liderleri, Sırbistan’ın bu davranışlardan dolayı AB’nin yeterli otoriteyi kullanmadığını, Rusya müttefiki Sırbistan’a karşı müsamahakâr davrandığını ve Kosova’ya hâlâ vize serbestisi sağlanmadığı için AB’nin ikiyüzlülükle suçlamaktadır.</p>



<p>Bunun için de çıkmaza giren diyalog sürecini, ABD Başkanı Trump eski Almanya Büyükelçisi Richard Grennelli atayarak, ABD’nin himayesinde devam edeceğini açıklandı. Trump ve Grennel, iki lideri anlaşmaya imza atmak üzere Washington’a çağırarak, ABD seçimlerden önce hızlı bir şekilde süreci bitirmek istedi.</p>



<p>Ancak Kosova Diyalog Heyeti, Washington yolunda uçakta iken, Kosova Cumhurbaşkanına karşı açılan dava haberi, bir süreliğine Washington sürecini baltaladı. Zamanlamasına bakıldığında burada savcılığın iddiasının, açık bir şekilde hukuki bir karardan ziyade siyasi olduğunu açıktır.</p>



<p>Almanya başta olmak üzere Fransa ve İngiltere, Kosova-Sırbistan diyalog sürecini, ABD değil, Brüksel tarafından yürütülmesi gerektiğini düşünüyor ve Washington anlaşmasının AB’nin geleceği için de bir tehdit olarak görüyor.</p>



<p>ABD ile AB arasındaki çekişmeyi Avrupa basınında da görmek mümkün. İtalyan gazetesi İl Manifesto’da yayımlanan yazıda ise Batılı liderler eleştiriliyor. Thaçi’yi devlet adamı statüsüne yükselten “insani” savaşı destekleyen Batılı liderlere şu soru soruluyor:</p>



<p>“Şimdi, yani onun işlediği cinayetlerin ortak sorumlusu olduklarını anladıklarında hiçbir şey söylemeyecek, hiçbir şey yapmayacaklar mı? Suçlarını hâlâ örtbas etmeye devam mı edecekler?”</p>



<p>Avusturya gazetesi Der Standart‘ta çıkan değerlendirmede ise Thaçi’nin Kosovalılara çoktan ihanet ettiği görüşü hakim. Yazar Adelheia Wölfl, bağımsızlık savaşı sırasında yaptıkları nedeniyle Thaçi’nin ülkesini çoktandır, “rehin tuttuğunu” ileri sürdüğü yazısında şu görüşlere yer veriyor:</p>



<p>“Thaçi, mahkeme önüne çıkmamak için Kuzey Kosova’yı, anayasaya aykırı olmasına rağmen Sırbistan’a bırakmayı ve çokuluslu bir devlet fikrinden vazgeçmeyi bile göze alıyor. Thaçi Kosovalılara aslında çoktan ihanet etti bile.”</p>



<p>Kosova-Sırbistan arasındaki sorun aslında Avrupa ve ABD tarafından bölgesel savaşın oyunu olarak kullanılmaktadır. İki küresel gücün Kosova üzerinden hesaplaşması, Kosova halkına ve devletine iyice zarar vermektedir. Daha 20 yıl önce Miloşeviç’in sözcülüğünü yapan Sırbistan Cumhurbaşkanı Alexander Vuçiç’in ise Batılı başkentlerde barış havarisi olarak karşılanması tarihin büyük bir ironisi. Kosova siyasetçilerinin tecrübesizliği acemilikleri, kişisel hırsları, kavgaları, sonuç olarak Avrupa ve ABD’nin çıkarlarına yaramaktadır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kosova-uzerinde-ab-abd-hesaplasmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarım Bakanına Sorular</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tarim-bakanina-sorular/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tarim-bakanina-sorular/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Atalay]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Jun 2020 08:24:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[yerli tohum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14942</guid>

					<description><![CDATA[Tarım sektörümüzün en önemli sorunlarından biri, Tarım Bakanlığı yapan kişilerin büyük çoğunluğunun mesleğin içinden gelmemesi nedeniyle sektöre yönelik gerçekçi ve sağlıklı politikalar oluşturulamamasıdır. 1980 yılından sonra görev yapan&#160;Tarım Bakanları ve mesleklerine baktığımız zaman aslında yeni, radikal bir karar alma zamanının kaçınılmaz olduğunu görüyoruz. Ziraat mühendisi Prof. Dr. Sabahattin Özbek, inşaat mühendisi Hüsnü Doğan, hukukçu Lütfullah Kayalar, iktisatçı İlker Tuncay, hukukçu Necmettin Cevheri, iktisatçı Refaiddin Şahin, lise mezunu Nafiz Kurt, sosyal hizmet uzmanı İsmet Attila, ziraat mühendisi Musa Demirci, iktisatçı Mustafa Rüştü Taşar, ziraat mühendisi Mahmut Erdir, ziraat mühendisi Prof. Dr. Hüsnü Yusuf Gökalp, iktisatçı Sami Güçlü, veteriner Mehmet Mehdi Eker, ilahiyatçı, işletmeci Faruk Çelik, tıp doktoru Ahmet Eşref Fakıbaba, işletmeci/ekonomist Bekir Pakdemirli. Kamu yönetiminin yıllardır çözemediği tarım sektörüne ilişkin yapısal sorunlar, Kovid-19 salgını ile birleşince, üretici ve tüketiciyi zor günlerin beklediği aşikar. Sağlık ve Savunma&#160;Bakanlıklarının gözle görülür başarıları Türk toplumuna umut aşılamıştır. Savunma sanayisinde, İHA/SİHA ile ilgili başarılı çalışmalar yüreklere su serpmiştir. Selçuk Bayraktar ve ailesinin başarı&#160;hikayesi bu ülkenin 90 yıllık savunma, silah sanayi sorununa bir umut olmuştur. Selçuk Bayraktar’ın&#160;İHA/SİHA&#160;başarısı tesadüfi olmamıştır. Yurt içi ve yurt dışı eğitimlerini aldıktan sonra Amerika’da iken ailenin şirketi 2000’li yıllarda insansız hava araçları faaliyetlerine başlamış ve 2007 yılında da Türkiye’ye dönerek hayalleri gerçeğe çevirmek &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Tarım sektörümüzün en önemli sorunlarından biri, Tarım Bakanlığı yapan kişilerin büyük çoğunluğunun mesleğin içinden gelmemesi nedeniyle sektöre yönelik gerçekçi ve sağlıklı politikalar oluşturulamamasıdır.</p>



<p>1980 yılından sonra görev yapan&nbsp;Tarım Bakanları ve mesleklerine baktığımız zaman aslında yeni, radikal bir karar alma zamanının kaçınılmaz olduğunu görüyoruz.</p>



<p>Ziraat mühendisi Prof. Dr. Sabahattin Özbek, inşaat mühendisi Hüsnü Doğan, hukukçu Lütfullah Kayalar, iktisatçı İlker Tuncay, hukukçu Necmettin Cevheri, iktisatçı Refaiddin Şahin, lise mezunu Nafiz Kurt, sosyal hizmet uzmanı İsmet Attila, ziraat mühendisi Musa Demirci, iktisatçı Mustafa Rüştü Taşar, ziraat mühendisi Mahmut Erdir, ziraat mühendisi Prof. Dr. Hüsnü Yusuf Gökalp, iktisatçı Sami Güçlü, veteriner Mehmet Mehdi Eker, ilahiyatçı, işletmeci Faruk Çelik, tıp doktoru Ahmet Eşref Fakıbaba, işletmeci/ekonomist Bekir Pakdemirli.</p>



<p>Kamu yönetiminin yıllardır çözemediği tarım sektörüne ilişkin yapısal sorunlar, Kovid-19 salgını ile birleşince, üretici ve tüketiciyi zor günlerin beklediği aşikar.</p>



<p>Sağlık ve Savunma&nbsp;Bakanlıklarının gözle görülür başarıları Türk toplumuna umut aşılamıştır. Savunma sanayisinde, İHA/SİHA ile ilgili başarılı çalışmalar yüreklere su serpmiştir.</p>



<p>Selçuk Bayraktar ve ailesinin başarı&nbsp;hikayesi bu ülkenin 90 yıllık savunma, silah sanayi sorununa bir umut olmuştur.</p>



<p>Selçuk Bayraktar’ın&nbsp;İHA/SİHA&nbsp;başarısı tesadüfi olmamıştır. Yurt içi ve yurt dışı eğitimlerini aldıktan sonra Amerika’da iken ailenin şirketi 2000’li yıllarda insansız hava araçları faaliyetlerine başlamış ve 2007 yılında da Türkiye’ye dönerek hayalleri gerçeğe çevirmek için adımlar atmıştır.</p>



<p>Kendi ifadeleri ile kaliteli mühendislerimiz, makinaları tasarlayacak, üretecek altyapımız var. Toplumsal dönüşümü hedefliyorsanız, öncelikle kendi ekibinizle birlikte etrafınızdaki halkaları&nbsp;Milli Teknoloji Hamlesi İdeali doğrultusunda dönüştürmeniz gerekir.</p>



<p>Bu anlayış ile Güney Doğu’da 40 metrekare bir odada, 10 sene yaşayan, Zeytin Dalı Harekatında hangarlarda 4 ay yatan Selçuk Bayraktar’ın ürettiği SİHA’lar ile yapılan operasyonlar sonucunda dünyada Türkiye’ye savunma alanında süper güç denilmeye başladı.</p>



<p><strong>TARIMIN SİHASI ‘’TOHUM’’&nbsp;TÜRKİYE’NİN GIDA GÜVENCESİ</strong></p>



<p>Tarımda başarımız olmayınca, tarım yazısına başarılı örneğimiz olan İHA/SİHA’lar ile başlamak istedim.</p>



<p>Tarım Bakanı ve Bakan yardımcılarının, senenin 6 ayını&nbsp;Akdeniz, Doğu, Güney Doğu Anadolu, Ege ve Karadeniz’de köylü ve çiftçi ile&nbsp;geçirmedikten sonra Türk tarımının kalkınması kısa vadede mümkün&nbsp;olmayacaktır.</p>



<p>Tarım Bakanı rüyasında; yerli tohum ve gen kaynaklarını, kaliteli üretim ve hasadı görmedikçe, Türk tarımı, Türk milletinin yüzünü güldürmeyecektir.</p>



<p>Bugün hâlâ tohumda “Yerli Millî” olduğumuz, dışa bağımlı olmadığımız söyleniyor. Aslında parasal duruma bakınca haksız da değiller. Türkiye’nin 2019 yılı toplam ithalatı; 202,7 milyar dolar. Tohum ithalatı ise; 177,3 milyon dolar. Tohuma ödediğimiz döviz toplam ithalatımızın binde 8,7’si. Yüzde bir bile değil.</p>



<p>O zaman nasıl olsa paramız var, ithal ediyoruz, bu konuyu kapatalım dememiz mi bekleniyor acaba?</p>



<p>Yoksa tohumu, tarımı ve dünyayı bilen tarlada yatacak Selçuk Bayraktar’lara mı işi emanet edelim?</p>



<p><strong>YERLİ VE MİLLİ BAKANLIĞIMIZA&nbsp;SORULARIM VAR</strong></p>



<p>23 milyon dolarlık mısır, 10 milyon dolarlık ayçiçek, 93,8 milyon dolarlık ise sebze tohumu ithal etmişiz. Mesela bu ithal edilen sebze tohumlarından üretilen domatesin ne kadarı meşhur Ayaş Domatesi diye tüketildi?</p>



<p>Bakanlığın Tohum Tescil Sertifikasyon Merkezi Müdürlüğünün internet sitesine üşenmeden baktım, üretim izinli ve kayıtlı olmak üzere 531 adet kayıtlı buğday çeşidi var. Bu çeşitlerinden 199 tanesinin ismi yabancı, bu ne anlama geliyor?</p>



<p>Türkiye’de üretilen, kayıt altına alınan, her ortamda anavatanı Anadolu denilen buğday çeşitlerine neden yabancı isim veriliyor? Yoksa bunlar “Yerli ve Milli” değil mi?&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Bu çeşitlerin Türkiye’de üretilmesi için yurtdışında çeşidin sahibi olan şirketlere bir döviz ödemesi yapılıyor mu?&nbsp;</p>



<p>Türkiye’de üretilen ve Türk çiftçisine satılan bu tohumların her bir kilogramı için yurt dışına ayrıca döviz ödeniyor mu?&nbsp;</p>



<p>İnsan bile tohumla hayat buluyor, tohum deyince sıkıntılar da bitmiyor. 161 arpa çeşidinin 52 tanesi yabancı bu ülkede. Rakamları istediğiniz gibi oynatın.&nbsp;939 tohumculuk firmasının sadece 39 tanesi yabancı denilince, yerlilik oranı yüzde 95,74 olur.</p>



<p>İlk bakışta milli tohumculuk işte budur diyorsunuz. Ancak geri kalan 899 firma, yabancı buğday ve arpa tohumundan ne kadar üretiyor? Mısır ve ayçiçek tohumculuğunun yüzde kaçı yabancıların elinde açıklar mısınız? Tarımda rakamlar ile oynayarak kurumsal kuruluş gayelerini unutanlara seslenmek istiyorum. Yerli ve milli olduk diyerek süratle Türkiye’yi gıda güvencesizliği girdabına çekmeyin, tohumu, tarımı ve dünyayı bilen hangarda da, tarlada da yatacak elbette Selçuk Bayraktar’lar bulunur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tarim-bakanina-sorular/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Milli Tohum</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/milli-tohum/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/milli-tohum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Atalay]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 22 Jun 2020 10:48:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[tarım]]></category>
		<category><![CDATA[yohum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14923</guid>

					<description><![CDATA[“Zamanı gelmiş olan bir düşünce binlerce ordudan daha güçlüdür.”&#160;Oscar Wilde Koronavirüs konusundaki yazılarımda, yerli, milli anlayışı ile devletimizi yöneten karar vericilere, karınca kararınca bazı&#160;tespitlerde bulunmaya gayret gösteriyorum. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Hiçbir virüs Türkiye’den güçlü değildir” derken bürokrasi de bu süreçte taşın altına gövdesini koyarak destek olmalıdır. Bu hastalık bilim adamlarının ve sağlık çalışanlarının gayreti ile yakın zamanda inşallah temizlenecektir. Ülkemizin geleceği için yerli, milli tarımsal üretimimize destek olacak, gıda ve yaşam güvenliğimizi garanti altına alacak üretime endeksli proje, programlara odaklanmalıyız. Yerli hayvansal, bitkisel üretimi kim yapacak, tohumculuk politikamız var mı? Covid-19 nedeniyle dünya genelinde alt yapı da dâhil tarımsal yatırımların, nakit akışının azalacağı, şirketlerde iflasların artacağı tartışılıyor. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütünün, öngörülerinde Covid-19 virüsü nedeniyle üretimin aksayacağı, azalacağı ülkelerin tarımsal ürünlerin ticaretinde arzın azalmasıyla kısıtlamalara gideceği, ürünlerin nakliyesinin aksayacağı, kıtlık olmasa da ihtiyacımız olan tarımsal ürünlerin ithalatında sıkıntıların yaşanacağı düşünülmektedir. Türkiye’nin nüfusu, 2029 yılında 92.4 milyon, 2039 yılında 99.7 milyon olacak. Buna göre her bir bitkisel ve hayvansal üründe üretim planlaması yaptık mı? Nüfus artışına karşılık milli kaynağımız olan tarım arazileri azalmakta buğday, arpa, mısır, pamuk, ayçiçeği ve şeker pancarı gibi stratejik ürünlerin üretimi düzenli bir artış göstermemektedir. Nüfusun yaklaşık yüzde 7’si olan 5 milyon kişi, belde &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>“Zamanı gelmiş olan bir düşünce binlerce ordudan daha güçlüdür.”</em>&nbsp;Oscar Wilde</p>



<p>Koronavirüs konusundaki yazılarımda, yerli, milli anlayışı ile devletimizi yöneten karar vericilere, karınca kararınca bazı&nbsp;tespitlerde bulunmaya gayret gösteriyorum.</p>



<p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “Hiçbir virüs Türkiye’den güçlü değildir” derken bürokrasi de bu süreçte taşın altına gövdesini koyarak destek olmalıdır. Bu hastalık bilim adamlarının ve sağlık çalışanlarının gayreti ile yakın zamanda inşallah temizlenecektir.</p>



<p>Ülkemizin geleceği için yerli, milli tarımsal üretimimize destek olacak, gıda ve yaşam güvenliğimizi garanti altına alacak üretime endeksli proje, programlara odaklanmalıyız.</p>



<p>Yerli hayvansal, bitkisel üretimi kim yapacak, tohumculuk politikamız var mı?</p>



<p>Covid-19 nedeniyle dünya genelinde alt yapı da dâhil tarımsal yatırımların, nakit akışının azalacağı, şirketlerde iflasların artacağı tartışılıyor.</p>



<p>Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütünün, öngörülerinde Covid-19 virüsü nedeniyle üretimin aksayacağı, azalacağı ülkelerin tarımsal ürünlerin ticaretinde arzın azalmasıyla kısıtlamalara gideceği, ürünlerin nakliyesinin aksayacağı, kıtlık olmasa da ihtiyacımız olan tarımsal ürünlerin ithalatında sıkıntıların yaşanacağı düşünülmektedir.</p>



<p>Türkiye’nin nüfusu, 2029 yılında 92.4 milyon, 2039 yılında 99.7 milyon olacak. Buna göre her bir bitkisel ve hayvansal üründe üretim planlaması yaptık mı?</p>



<p>Nüfus artışına karşılık milli kaynağımız olan tarım arazileri azalmakta buğday, arpa, mısır, pamuk, ayçiçeği ve şeker pancarı gibi stratejik ürünlerin üretimi düzenli bir artış göstermemektedir. Nüfusun yaklaşık yüzde 7’si olan 5 milyon kişi, belde ve köylerde yaşıyor. Bu kırsal nüfus oranı her yıl düşüyor. Tarım alanları azalıyor, hayvansal ve bitkisel üründe yüzde 100 yerli kaynaklardan beslenmek için yerli, milli, hayvansal ve bitkisel üretimi kim yapacak?</p>



<p>Virüs tehdidinin başlaması ve panikle beraber raflar boşalırken fiyatlar anlamsız şekilde arttı. Tarımsal girdilerin fiyatlarında yüzde 20’den fazla artış oldu ancak bu girdilerin büyük çoğunluğu ithal olduğu için girdi sorununa yönelik planımız var mı?</p>



<p>Yerli buğday, arpa tohumu, yerli çeşit sayısı ve üretimi yabancı çeşitler karşısında azalırken yabancı buğday ve arpa tohumu üretimi artmaktadır.</p>



<p>Milli tohum üretimi olarak hangi tohumlar üretilmiş ve çiftçimiz tarafından tercih edilmiştir? Ülkemizde tohum ihtiyacını belirleyen, yönlendiren bir milli tarım ve tohumculuk politikamız var mı?</p>



<p>Özellikle buğday tohumu üretiminde sanayinin istediği kaliteyi sağladık mı?</p>



<p>2001 yılında 40.9 milyon hektar olan toplam tarım alanı, 2018’de 37.7 milyon hektara düşmüş, nadas alanları 2001 yılında 4.9 milyon hektardan 2018 yılında 3.5 milyon hektara düşmüştür.</p>



<p>Milli tarım politikası, çıkarılacak yönetmelik ve genelgeler ile kalkınma planlarından farklı olarak, temenni niteliğinde değil, tarımda yapılacakların detaylarıyla açıklandığı bir belge haline getirilmelidir.</p>



<p>Bitkisel ve hayvansal ürünlerde, kendi ülkemizde planlama ile bol ve sağlıklı üretebileceğimiz tarımsal ürünleri belirleyelim.</p>



<p>Covid-19 tarım bürokrasisine şu hedefi gösterdi: “Her ürünün üretileceği bereketli topraklara sahip ülkemizi, dışa bağımlı yapmak milli güvenlik meselesidir.”</p>



<p>TİGEM ve Tarım Kredi Kooperatiflerinin ürettiği tohum çeşitlerine baktığımızda, 1968, 1976 ve 1999 yılında kayıt altına alınan yerli, milli buğday çeşitleri halen piyasada rağbet görmektedir.</p>



<p>Yeni yerli çeşitlere rağbet olmamaktadır ancak yabancı çeşitler hızla çoğalmaktadır. Bu konuda bürokrasi taşın altına elini koymaya hazır mı?</p>



<p>Tespitlerimiz doğru ancak bu tespitler sebep değil sonuçlardır. Bu sonuçların nedenlerini ortadan kaldırıp reel, gerçekçi olarak Türk tarım ve hayvancılık bürokrasisi, ülkemizin acilen ihtiyacı olan yerli tohum ve hayvan gen kaynakları ile çeşitleri üzerinde araştırmalara başlamalıdır.</p>



<p>Türk gıda ve yaşam güvenliği geleceğimiz için projeler ve programları süratle hazırlayarak uygulamaya koymalıdır.</p>



<p><strong>SAVUNMA VE GIDA GÜVENCEMİZİN TEMİNATI VETERİNER HEKİMLER</strong></p>



<p>Veteriner Fakültelerini savunma sanayimizin bir parçası gibi görerek yeniden yapılandırmalıyız. Ülkemizde, Veteriner Fakültelerini, AB standartları dışına atarak 32’ye çıkarıp etkisiz hale getirmek, bu fakültelerde geçmişin bilgi, birikim ve tecrübesine sahip olmayan asistanlar ile kürsüler kurup&nbsp;hayvancılığı kurtarmaya çalışmak yanlıştır.</p>



<p>Viroloji kürsüleri olmayan Veteriner Fakülteleri oluşturmaya gayret sarf ederek kurumu etkisizleştirenler acaba bu ülkede farkına varmadan, Manisa’da 1982’de kurulan ilk ve tek Veteriner Kontrol Araştırma Enstitüsü ve Aşı Üretim Merkezini bize kapattırmış olmasın?!?</p>



<p>Veteriner Hekimler tarafından kuş gribi hastalığının da etkeni olan “İnfluenza” başta olmak üzere birçok virüse karşı aşı üreten bu merkez&nbsp;niçin kapatıldı?</p>



<p>Patojen ajan, bakteri ve diğer virüs çeşitlerine karşı koyan gelecekte ortaya çıkabilecek koronavirüs ailesinden 19, 20, 21 ve 22 gibi bütün türlerine karşı Veteriner Kontrol ve Viral, Bakteriyolojik ve Patojen Araştırma Merkezinin&nbsp;kurulma zamanı gelmiştir.</p>



<p>Savunma amaçlı olarak bu merkezde yapılacak olan çalışmalar, biyo-güvenliğin asli unsuru olan, halk sağlığı için gıda ve araştırma enstitülerinde,&nbsp;milli ekonomiye katkı sunmaya çalışan veteriner hekimler ve beşeri hekimler de görev almalıdır. Biz bize yeteriz meraklanma Türkiye, bu devletin her kaynağı var, yeter ki uzmanları çalışsın!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/milli-tohum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>7 Bin Müslüman İçin Tek Mezar Taşı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/7-bin-musluman-icin-tek-mezar-tasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/7-bin-musluman-icin-tek-mezar-tasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Osman Atalay]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Jun 2020 06:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Sürgün]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14886</guid>

					<description><![CDATA[Sovyet lider Stalin, 2. Dünya Savaşı sona ermek üzereyken, Kırım Tatarlarının Almanlarla işbirliği yaptığını iddia ederek sürgün emrini verdi. 18 Mayıs 1944 gecesi sadece iki saat içinde evlerinden eşyalarını dahi alamadan apar topar meydanlarda toplanan insanlar göçe zorlandı. Hayvanların taşındığı tren vagonlarına doldurulan çocuk, kadın ve erkeklerden oluşan 423 bin kişi, haftalarca açlık, susuzluk ve hastalıkla süren yolculuk yaptı. Yolculuğun sonunda 423 bin kişiden, 195 bin 371 kişi hayatını kaybetti, geri kalanlar ise Rusya topraklarına dağıtıldı. 2. Dünya Savaşı’nda, Almanlar; Doğu Avrupa’dan çekilen Rusların peşinden ilerledi. Bu sırada ise savaşa girmeyen Türkiye’de İsmet İnönü ve tek parti dönemi yılları yaşanıyordu. Dönemin meşhur Cumhuriyet gazetesi ve başyazarı Nadir Nadi, Nazizme övgüler yağdırarak Almanların yanında savaşa girilmesini savunuyordu. Dönemin Hükümeti, Kırım’da yaşayan Tatarların Alman ordusuna destek vermesini ve Nazi ordusuna kılavuzluk etmesi için bir askeri birlik kurulmasına yardımcı olur. Bu birliğe Mavi Alay adı verilir. Kırım Tatarlarının acı kaderi bu noktadan sonra başlar. 1942 yılı sonlarına doğru Almanlar bütün cephelerden yenilgiyi kabul ederek çekilmeye başlar. Bu geri çekilmede 10 binlerce Müslüman meşakkatli yolculuktan sonra Avrupa’ya gelir ve nefes aldıkları ilk yer İtalya’nın Pazulla bölgesidir. Burada fazla barınamadan Avusturya’ya göç etmek zorunda kalırlar. Avusturya’nın Karnten bölgesinde Ober Drauburg çevresinde Drau nehri kıyısında oluşturdukları &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sovyet lider Stalin, 2. Dünya Savaşı sona ermek üzereyken, Kırım Tatarlarının Almanlarla işbirliği yaptığını iddia ederek sürgün emrini verdi.</p>



<p>18 Mayıs 1944 gecesi sadece iki saat içinde evlerinden eşyalarını dahi alamadan apar topar meydanlarda toplanan insanlar göçe zorlandı.</p>



<p>Hayvanların taşındığı tren vagonlarına doldurulan çocuk, kadın ve erkeklerden oluşan 423 bin kişi, haftalarca açlık, susuzluk ve hastalıkla süren yolculuk yaptı.</p>



<p>Yolculuğun sonunda 423 bin kişiden, 195 bin 371 kişi hayatını kaybetti, geri kalanlar ise Rusya topraklarına dağıtıldı.</p>



<p>2. Dünya Savaşı’nda, Almanlar; Doğu Avrupa’dan çekilen Rusların peşinden ilerledi.</p>



<p>Bu sırada ise savaşa girmeyen Türkiye’de İsmet İnönü ve tek parti dönemi yılları yaşanıyordu.</p>



<p>Dönemin meşhur Cumhuriyet gazetesi ve başyazarı Nadir Nadi, Nazizme övgüler yağdırarak Almanların yanında savaşa girilmesini savunuyordu.</p>



<p>Dönemin Hükümeti, Kırım’da yaşayan Tatarların Alman ordusuna destek vermesini ve Nazi ordusuna kılavuzluk etmesi için bir askeri birlik kurulmasına yardımcı olur. Bu birliğe Mavi Alay adı verilir.</p>



<p>Kırım Tatarlarının acı kaderi bu noktadan sonra başlar. 1942 yılı sonlarına doğru Almanlar bütün cephelerden yenilgiyi kabul ederek çekilmeye başlar.</p>



<p>Bu geri çekilmede 10 binlerce Müslüman meşakkatli yolculuktan sonra Avrupa’ya gelir ve nefes aldıkları ilk yer İtalya’nın Pazulla bölgesidir.</p>



<p>Burada fazla barınamadan Avusturya’ya göç etmek zorunda kalırlar. Avusturya’nın Karnten bölgesinde Ober Drauburg çevresinde Drau nehri kıyısında oluşturdukları çadırlarda yaşamaya başlarlar.</p>



<p>Talihsizlik peşlerinden kovalar ve Avusturya işgalinde görevli 8. İngiliz ordusuna esir düşerler.&nbsp;</p>



<p><strong>İngilizler, 28 Mayıs 1945 yılında esir Tatarları, Sovyet Birliği’ne teslim etmek zorunda olduklarını fakat Moskova’dan öldürülmeyeceklerine ait güvence aldıklarını açıklar.</strong></p>



<p>Rus konvoyları esirleri almak için kamplara gelmeye başladığında, Kırım Tatarlarının ya Ruslara teslim olmak ya da intihar seçeneği kalmıştı.</p>



<p>1945 yılının baharında tarih çok acı bir gerçeğe şahitlik ediyordu.</p>



<p>Drau Nehri’nin azgın sularına kadınlar kocalarıyla, çocuklarıyla el ele dua ve çığlık sesleri karışımıyla atlayarak intihar ettiler.</p>



<p>Bir haftada, 3 bin insan intihar etti. 4 bin kişi ise tren vagonlarına bindirilerek, Türkiye üzerinden Rusya’ya yola çıkarıldı.</p>



<p>Trendeki Kırım Tatarları, Türkiye topraklarına girdiklerinde çok büyük bir umut içerisindeydiler.</p>



<p>Edirne’den itibaren tek umutları vagonların havalandırma pencerelerinin açılması ve bu sırada vagonlardan atlamaları sonucunda Türk yetkililerinin kendilerine yardım edeceğiydi.</p>



<p>Edirne’den Kars’a doğru tren yol almaya başladığında maalesef ne kapılar ne de pencereler açılmıştı.</p>



<p>Ankara bir yandan Rus baskısı diğer yandan son anda müttefiklerin yanında yer alabilme, saf tutma siyasetini Londra üzerinden kabul ettirme telaşındadır.&nbsp;</p>



<p>Esir Tatarların durumu ise ikinci plandadır.</p>



<p>Tren Kars’a doğru yaklaşırken, vagonlarda bulunan insanlar, muhafız askerlere, “Ne olur bizi vurun Ruslara teslim etmeyin” çığlıklarını atıyordu.</p>



<p>Ankara’dan subaylara verilen kesin emir bellidir. Tren Kars’ın Serder Abad Kızıl Çakçak baraj gölüne yaklaştığında kırılan vagon kapılarından 2 bin Kırımlı bu kez göle atlayarak intihar eder.</p>



<p>Rus sınırına gelindiğinde 2 bin kişi Rus askerlerine teslim edilir ve Türk muhafızların gözü önünde teslim alındıkları yerde hemen infazları gerçekleşir.</p>



<p>Mavi Alay’ın infazı rapor edilir ve tutanaklara geçer.</p>



<p>O gün bugündür Türkiye’de Mavi Alay hadisesi tutanakla, belgeyle açıklanmamıştır.</p>



<p>Avusturya şahitlik ettiği katliamın anısına Oberdrauburg bölgesi Irschen köyünde bir anıt inşa ettirmiştir.</p>



<p>1960 yılında Avrupa İslam Cemiyeti tarafından dikilen anıtta, Almanca olarak; “Burada 1945 yılının 28 Mayıs’ında 7 bin Kuzey Kafkasyalı, kadınları ve çocuklarıyla Sovyet otoritelerine teslim edildiler ve İslamiyet’e olan sadakatleri ile Kafkasya’nın idealine kurban gittiler.&nbsp;</p>



<p>Bu dikilen taş, binlerce isimsiz Kafkasyalı kurbanın dünyadaki 7 bin kişilik tek mezar taşıdır” yazılıdır.</p>



<p>Türkiye; Mavi Alay tutanakları ve belgesini kamuoyu ile paylaşmalı, Kars’ta da bir sembol anıt oluşturmalıdır. Bu vesileyle bir kez daha 1944 sürgününde hayatını kaybedenleri rahmetle anıyorum…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/7-bin-musluman-icin-tek-mezar-tasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
