<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Oğuz ALTIN &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/oguz-altin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 07 Aug 2026 16:10:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.7</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Oğuz ALTIN &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Hakan, Hamse?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hakan-hamse/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hakan-hamse/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz ALTIN]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Aug 2026 16:08:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Irak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20214</guid>

					<description><![CDATA[Bir yanlışlık olmasın 5 anlaşma değil miydi? Hakan, hamse… Irak Başbakanı’nın Ankara ziyareti sırasında düzenlenen imza töreninde yaşanan kısa bir diyalog. Bu durum aslında Orta Doğu’daki güç mücadelesinin görünmeyen yönünü ortaya koyuyor. Ziyaret sırasında imzalanması beklenen anlaşmalardan birinin imzalanmaması üzerine Sayın Cumhurbaşkanımız 5 anlaşma imzalanması gerektiğini hatırlatıyor. Irak Başbakanı da  Ulaştırma Bakanı’na neden imzalamadığını soruyor ve  Bakanın, “Size WhatsApp’tan gönderdim. İran Dışişleri değerlendirmenizi tekrar gözden geçirin diyor.” şeklindeki cevabı, salondaki kameralara da yansıyor. Bu diyalog, İran’ın uzun yıllardır Irak’ın karar alma mekanizmaları üzerindeki etkisini göstermesi bakımından apaçık bir örnek oluyor. Bununla birlikte Orta Doğu’da sessiz ama derin bir güç değişimi de yaşanıyor. Gündem çoğu zaman Gazze, nükleer müzakereler veya İsrail-İran gerilimi üzerinden okunuyor. Oysa asıl dönüşüm, Irak ve Suriye hattında şekilleniyor. Uzun yıllardır bölgesel nüfuzunu bu coğrafyada kurduğu vekil aktörler ve lojistik koridorlar üzerinden sürdüren İran, bugün bu stratejisini her zamankinden daha ağır bir baskı altında yürütmeye çalışıyor. İran’ın Irak üzerinden Suriye’ye, oradan da Lübnan’a uzanan kara koridoru yalnızca bir ikmal hattı değildir. Bu hat, Tahran’ın bölgesel caydırıcılık anlayışının temelini oluşturmaktadır. Ancak son dönemde sınır güvenliğinin sıkılaştırılması, kaçak silah sevkiyatlarına yönelik operasyonlar ve bölgesel aktörlerin değişen güvenlik politikaları, bu koridorun artık eskisi kadar rahat işletilemediğini göstermektedir. Peki İran neden eski &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir yanlışlık olmasın 5 anlaşma değil miydi?</p>
<p>Hakan, hamse…</p>
<p>Irak Başbakanı’nın Ankara ziyareti sırasında düzenlenen imza töreninde yaşanan kısa bir diyalog. Bu durum aslında Orta Doğu’daki güç mücadelesinin görünmeyen yönünü ortaya koyuyor. Ziyaret sırasında imzalanması beklenen anlaşmalardan birinin imzalanmaması üzerine Sayın Cumhurbaşkanımız 5 anlaşma imzalanması gerektiğini hatırlatıyor. Irak Başbakanı da  Ulaştırma Bakanı’na neden imzalamadığını soruyor ve  Bakanın, “Size WhatsApp’tan gönderdim. İran Dışişleri değerlendirmenizi tekrar gözden geçirin diyor.” şeklindeki cevabı, salondaki kameralara da yansıyor. Bu diyalog, İran’ın uzun yıllardır Irak’ın karar alma mekanizmaları üzerindeki etkisini göstermesi bakımından apaçık bir örnek oluyor.</p>
<p>Bununla birlikte Orta Doğu’da sessiz ama derin bir güç değişimi de yaşanıyor. Gündem çoğu zaman Gazze, nükleer müzakereler veya İsrail-İran gerilimi üzerinden okunuyor. Oysa asıl dönüşüm, Irak ve Suriye hattında şekilleniyor. Uzun yıllardır bölgesel nüfuzunu bu coğrafyada kurduğu vekil aktörler ve lojistik koridorlar üzerinden sürdüren İran, bugün bu stratejisini her zamankinden daha ağır bir baskı altında yürütmeye çalışıyor.</p>
<p>İran’ın Irak üzerinden Suriye’ye, oradan da Lübnan’a uzanan kara koridoru yalnızca bir ikmal hattı değildir. Bu hat, Tahran’ın bölgesel caydırıcılık anlayışının temelini oluşturmaktadır. Ancak son dönemde sınır güvenliğinin sıkılaştırılması, kaçak silah sevkiyatlarına yönelik operasyonlar ve bölgesel aktörlerin değişen güvenlik politikaları, bu koridorun artık eskisi kadar rahat işletilemediğini göstermektedir.</p>
<p>Peki İran neden eski hareket serbestisini kaybediyor? Bunun tek bir nedeni yok. Son yıllarda İsrail ve ABD’nin İran’a ait askerî altyapıya, silah depolarına ve lojistik hatlara yönelik düzenli operasyonları, Tahran’ın bölgedeki hareket alanını önemli ölçüde daralttı. Bunun yanında Suriye’de yaşanan siyasi dönüşüm, İran’ın uzun yıllar boyunca oluşturduğu nüfuz mekanizmalarını yeniden şekillendirmek zorunda bıraktı. Irak’ta merkezi yönetimin sınır güvenliğini artırması ve Türkiye ile gelişen güvenlik iş birliği de kara koridorunun eskisi kadar rahat işletilememesine neden oluyor. Lübnan’da Hizbullah’ın son dönemde yaşadığı askerî ve siyasi yıpranma ise İran’ın Doğu Akdeniz’e uzanan caydırıcılık zincirini zayıflatan bir diğer önemli unsur olarak öne çıkıyor.</p>
<p>Bütün bu gelişmeler, İran’ın onlarca yıl boyunca inşa ettiği “Direniş Ekseni” stratejisinin ilk kez aynı anda birden fazla cephede baskı altında kalmasına yol açmaktadır. Bugün Tahran’ın karşı karşıya olduğu temel sorun askerî kapasitesinin tamamen zayıflaması değildir. Asıl sorun, bu kapasiteyi Irak, Suriye ve Lübnan hattı boyunca etkili şekilde kullanmasını sağlayan  ağın giderek aşınmasıdır.</p>
<p>Bu tabloyu yalnızca “İran güç kaybediyor” şeklinde okumak eksik olacaktır. Asıl soru şudur: Ortaya çıkan yeni dengeyi kim şekillendirecek?</p>
<p>Bu noktada Türkiye’nin son yıllarda attığı adımlar dikkat çekmektedir. Irak ile geliştirilen güvenlik iş birliği, PKK’ya karşı artan koordinasyon, enerji alanındaki yeni anlaşmalar, TPAO’nun Kerkük ve çevresindeki petrol sahalarında üstlendiği rol, günlük 750 bin varil Irak petrolününTürkiyeye taşınmasına yönelik planlar, petrolün Türkiye’de işlenmesine ilişkin projeler Kalkınma yolu projesi ile birlikte değerlendirildiğinde Ankara’nın Irak politikasının güvenlik ekseninin ötesine geçtiği görülmektedir. Türkiye artık enerji, ulaştırma ve ekonomik entegrasyon süreçlerinde de etkisini artırmaya çalışan bir bölgesel güç görünümündedir.</p>
<p>Suriye’de yaşanan gelişmeler de Türkiye’nin bölgesel ağırlığını artırmaktadır. Güvenlik alanındaki etkinliği ve sahadaki varlığı, Ankara’yı yeni dengelerin önemli aktörlerinden biri hâline getirmektedir.</p>
<p>Elbette bu gelişmeler, İran’ın bölgedeki etkisini tamamen kaybettiği anlamına gelmemektedir. İran, askerî kapasitesi, siyasi ilişkileri ve bölgesel ortaklarıyla hâlâ Orta Doğu’nun en önemli güç merkezlerinden biridir. Ancak mevcut gelişmeler, Tahran’ın uzun yıllardır benimsediği güvenlik stratejisinin ciddi bir uyum sürecine girdiğini göstermektedir.</p>
<p>Önümüzdeki yıllarda Orta Doğu’nun geleceğini belirleyecek temel mesele, hangi ülkenin daha güçlü olduğu değil; değişen şartlara hangi aktörün daha hızlı uyum sağlayabildiği olacaktır. Güvenlik, enerji, ticaret ve diplomasi artık birbirinden ayrı alanlar değildir. Bölgesel etkinlik, bu dört unsurun birlikte yönetilebilmesine bağlıdır.</p>
<p>Orta Doğu’da yeni bir dönem başlıyor. Bu dönemin kazananı yalnızca askerî gücü yüksek olan değil; değişen dengeleri doğru okuyarak bunu kalıcı stratejik kazanımlara dönüştürebilen aktör olacaktır. Çünkü bugün bölgede yaşanan mücadele yalnızca sınırlar üzerinde değil; enerji koridorları, ticaret yolları ve nüfuz alanları üzerinde verilmektedir. Türkiye’nin önündeki asıl sınav ise askerî kazanımlarını diplomatik, ekonomik ve stratejik üstünlüğe dönüştürebilmesidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hakan-hamse/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>II. Mahmut’tan NATO’ya: Türkiye’nin İki Yüzyıllık Güvenlik Jeopolitiği</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ii-mahmuttan-natoya-turkiyenin-iki-yuzyillik-guvenlik-jeopolitigi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ii-mahmuttan-natoya-turkiyenin-iki-yuzyillik-guvenlik-jeopolitigi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz ALTIN]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 08 Jul 2026 12:08:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Nato]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[silah]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20163</guid>

					<description><![CDATA[Uluslararası ilişkiler literatüründe Türkiye’nin NATO üyeliği çoğunlukla 1952 yılında başlayan bir güvenlik tercihi olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, Soğuk Savaş’ın güvenlik dinamiklerini açıklamak bakımından önemli olmakla birlikte, Türkiye’nin Batı güvenlik mimarisiyle kurduğu ilişkinin tarihsel arka planını yeterince ortaya koymamaktadır. Türkiye’nin NATO içerisindeki konumunu doğru değerlendirebilmek için, Cumhuriyet döneminin ötesine geçerek Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyılda karşı karşıya kaldığı jeopolitik dönüşümü incelemek gerekmektedir. Devletlerin dış politika tercihleri çoğu zaman ideolojik yönelimlerden ziyade jeopolitik zorunluluklar tarafından şekillenir. Coğrafya değişmediği sürece güvenlik kaygıları da büyük ölçüde süreklilik gösterir. Bu nedenle Türkiye’nin günümüzde NATO içerisindeki stratejik rolü, yaklaşık iki yüzyıl önce Osmanlı Devleti’nin Rusya karşısında geliştirdiği güvenlik arayışından bağımsız değerlendirilemez. I. Türkiye’nin Batı Güvenlik Mimarisiyle İlk Teması: II. Mahmut Dönemi ve Jeopolitik Dönüşüm Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyıldaki dış politika dönüşümünün temelinde, uluslararası güç dengelerindeki değişim ve özellikle Rusya İmparatorluğu’nun artan baskısı yer almaktadır. XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren Karadeniz’in kuzeyinde üstünlük sağlayan Rusya, askerî gücünün yanında diplomatik araçlarla da Osmanlı Devleti üzerindeki etkisini artırmaya başlamıştır. Bu sürecin hukuki zemini 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması ile oluşmuştur. Antlaşma, Rusya’ya Osmanlı ülkesindeki Ortodoks tebaanın durumuna ilişkin diplomatik girişimlerde bulunma imkânı sağlamış; bu durum ilerleyen yıllarda Rus dış politikasının Osmanlı iç siyasetindeki nüfuzunu genişletmek için kullandığı önemli araçlardan biri &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uluslararası ilişkiler literatüründe Türkiye’nin NATO üyeliği çoğunlukla 1952 yılında başlayan bir güvenlik tercihi olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşım, Soğuk Savaş’ın güvenlik dinamiklerini açıklamak bakımından önemli olmakla birlikte, Türkiye’nin Batı güvenlik mimarisiyle kurduğu ilişkinin tarihsel arka planını yeterince ortaya koymamaktadır. Türkiye’nin NATO içerisindeki konumunu doğru değerlendirebilmek için, Cumhuriyet döneminin ötesine geçerek Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyılda karşı karşıya kaldığı jeopolitik dönüşümü incelemek gerekmektedir.</p>
<p>Devletlerin dış politika tercihleri çoğu zaman ideolojik yönelimlerden ziyade jeopolitik zorunluluklar tarafından şekillenir. Coğrafya değişmediği sürece güvenlik kaygıları da büyük ölçüde süreklilik gösterir. Bu nedenle Türkiye’nin günümüzde NATO içerisindeki stratejik rolü, yaklaşık iki yüzyıl önce Osmanlı Devleti’nin Rusya karşısında geliştirdiği güvenlik arayışından bağımsız değerlendirilemez.</p>
<p><strong><em>I. Türkiye’nin Batı Güvenlik Mimarisiyle İlk Teması: II. Mahmut Dönemi ve Jeopolitik Dönüşüm</em></strong></p>
<p>Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyıldaki dış politika dönüşümünün temelinde, uluslararası güç dengelerindeki değişim ve özellikle Rusya İmparatorluğu’nun artan baskısı yer almaktadır. XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren Karadeniz’in kuzeyinde üstünlük sağlayan Rusya, askerî gücünün yanında diplomatik araçlarla da Osmanlı Devleti üzerindeki etkisini artırmaya başlamıştır.</p>
<p>Bu sürecin hukuki zemini 1774 tarihli Küçük Kaynarca Antlaşması ile oluşmuştur. Antlaşma, Rusya’ya Osmanlı ülkesindeki Ortodoks tebaanın durumuna ilişkin diplomatik girişimlerde bulunma imkânı sağlamış; bu durum ilerleyen yıllarda Rus dış politikasının Osmanlı iç siyasetindeki nüfuzunu genişletmek için kullandığı önemli araçlardan biri hâline gelmiştir.</p>
<p>II. Mahmut’un tahta çıktığı 1808 yılında Osmanlı Devleti, hem iç isyanlarla hem de kuzeyden gelen Rus baskısıyla karşı karşıyaydı. Balkanlar’da yükselen milliyetçilik hareketleri, Mora İsyanı ve Rusya’nın Ortodoks topluluklar üzerindeki etkisini artırması, İstanbul’un güvenlik algısını köklü biçimde değiştirmiştir. Devlet açısından temel mesele artık yalnızca sınırların korunması değil, imparatorluğun siyasal bütünlüğünün sürdürülebilmesiydi.</p>
<p>1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında imzalanan Edirne Antlaşması, Osmanlı Devleti’nin Rusya’yı tek başına dengelemesinin giderek zorlaştığını ortaya koymuştur. Ardından Mısır Meselesi’nin patlak vermesi ve Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın ilerleyişi karşısında Rus desteğine başvurulması, 1833 tarihli Hünkâr İskelesi Antlaşması’nı beraberinde getirmiştir. Kısa vadede güvenlik sağlayan bu gelişme, uzun vadede Rus nüfuzunun artmasına ve Boğazlar meselesinin Avrupa güç dengelerinin merkezine yerleşmesine neden olmuştur.</p>
<p>Bu gelişmeler, Osmanlı yönetimini güvenlik politikasını yeniden tanımlamaya yöneltmiştir. Devlet, Rusya’yı yalnızca askerî güçle dengelemenin mümkün olmadığını görerek İngiltere başta olmak üzere Batılı devletlerle daha yakın ilişkiler geliştirmeye başlamıştır. 1838 tarihli Balta Limanı Ticaret Antlaşması da yalnızca ekonomik sonuçlarıyla değil, Osmanlı’nın Batı ile kurduğu stratejik yakınlaşmanın önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p>II. Mahmut döneminde şekillenen bu güvenlik anlayışı, Osmanlı Devleti’nin Batı ittifak sistemine doğrudan katıldığı anlamına gelmemektedir. Bununla birlikte devlet, güvenliğini uluslararası güç dengeleri ve ittifak ilişkileri üzerinden sağlamaya yönelik yeni bir stratejik yönelim benimsemiştir. XIX. yüzyıl boyunca gelişen bu yaklaşım, Cumhuriyet döneminde farklı kurumlar ve farklı aktörler üzerinden devam etmiş; 1952 yılında NATO üyeliğiyle kurumsal bir çerçeve kazanmıştır. Bu yönüyle Türkiye’nin NATO içerisindeki stratejik konumu, ani bir dış politika değişikliğinin değil, yaklaşık iki yüzyıldır devam eden güvenlik jeopolitiğinin doğal sonucudur.</p>
<p><strong><em>II. Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Güvenlik Arayışı ve Batı İttifakına Kurumsal Entegrasyon</em></strong></p>
<p>Cumhuriyet’in ilanı, Osmanlı Devleti’nin son döneminde şekillenmeye başlayan güvenlik anlayışını ortadan kaldırmamış; değişen uluslararası sistem içerisinde yeniden yorumlamıştır. Yeni Türk Devleti, dış politikasını egemenlik, bağımsızlık ve uluslararası meşruiyet ilkeleri üzerine inşa ederken, güvenlik stratejisini de bölgesel denge ve diplomasi temelinde şekillendirmiştir.</p>
<p>Cumhuriyet’in ilk yıllarında temel öncelik, Lozan Antlaşması ile kurulan uluslararası statünün korunması ve genç devletin kurumsal yapısının güçlendirilmesiydi. “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi doğrultusunda izlenen dış politika, pasiflikten ziyade dönemin şartlarına uygun ihtiyatlı bir güvenlik stratejisini yansıtmaktaydı. Bu dönemde Türkiye, bölgesel iş birliklerini destekleyerek çevresinde istikrar kuşağı oluşturmayı hedeflemiştir.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı sonrasında uluslararası sistemin iki kutuplu yapıya dönüşmesi, Türkiye’nin güvenlik ortamını köklü biçimde değiştirmiştir. Sovyetler Birliği’nin Boğazlar rejimine ilişkin talepleri ve Türkiye’nin doğu sınırlarına yönelik iddiaları, Ankara’nın güvenlik önceliklerini yeniden şekillendirmiştir. Böylece XIX. yüzyılda Çarlık Rusyası karşısında ortaya çıkan güvenlik baskısı, farklı bir uluslararası sistem içerisinde yeniden hissedilmiştir.</p>
<p>Bu gelişmeler karşısında Türkiye, güvenliğini uluslararası ittifaklar aracılığıyla güçlendirme yolunu tercih etmiştir. Truman Doktrini ve Marshall Planı ile başlayan Batı ile yakınlaşma süreci, 1952 yılında NATO üyeliğiyle kurumsal bir nitelik kazanmıştır. NATO üyeliği, yalnızca Sovyet tehdidine karşı alınmış kısa vadeli bir güvenlik tedbiri olarak değil, Osmanlı Devleti’nin son döneminde şekillenmeye başlayan  denge stratejisinin Cumhuriyet dönemindeki kurumsal devamı olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p>Soğuk Savaş boyunca Türkiye’nin NATO içerisindeki stratejik değeri; Türk Boğazları üzerindeki egemenliği, Sovyetler Birliği’nin güney kanadındaki konumu ve Balkanlar, Kafkasya ile Orta Doğu arasında oluşturduğu jeopolitik köprüden kaynaklanmıştır. Kore Savaşı’nda gösterdiği askerî performans ve İttifak’ın güneydoğu kanadına sağladığı katkılar, Türkiye’nin yalnızca güvenlik tüketen değil, güvenlik üreten bir müttefik olduğunu ortaya koymuştur.</p>
<p>Dolayısıyla Cumhuriyet döneminin güvenlik politikası, Osmanlı’dan kopuşu temsil eden yeni bir stratejik yönelimden ziyade, değişen uluslararası koşullara uyarlanmış tarihsel bir sürekliliği ifade etmektedir. Bu süreklilik, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte yeni sınamalarla karşılaşacak; ancak Türkiye’nin jeopolitik önemini ortadan kaldırmak yerine, farklı güvenlik dinamikleri içerisinde yeniden tanımlayacaktır.</p>
<p><strong><em>III. Soğuk Savaş Sonrası Dönemde Türkiye’nin Değişmeyen Jeopolitiği</em></strong></p>
<p>1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte uluslararası sistem iki kutuplu yapıdan tek kutuplu bir düzene evrilmiş, bu dönüşüm NATO’nun geleceği ve Türkiye’nin İttifak içerisindeki stratejik konumu hakkında yeni tartışmaları beraberinde getirmiştir. Dönemin yaygın değerlendirmelerinden biri, Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla Türkiye’nin jeostratejik öneminin de azalacağı yönündeydi. Ancak sonraki gelişmeler bu öngörünün gerçekleşmediğini göstermiştir.</p>
<p>Soğuk Savaş’ın sona ermesi tehditleri ortadan kaldırmamış, yalnızca güvenlik risklerinin niteliğini değiştirmiştir. Etnik çatışmalar, uluslararası terörizm, düzensiz göç, enerji arz güvenliği, siber tehditler ve bölgesel istikrarsızlıklar, güvenlik gündeminin yeni başlıkları hâline gelirken NATO da kolektif savunmanın yanında kriz yönetimi ve bölgesel istikrara odaklanan daha geniş bir güvenlik anlayışı geliştirmiştir.</p>
<p>Türkiye açısından değişmeyen temel unsur ise coğrafya olmuştur. Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’nun kesişim noktasındaki konumu; Yugoslavya’nın dağılması, Kafkasya’daki çatışmalar, Irak ve Suriye’deki istikrarsızlık ile Doğu Akdeniz’deki enerji rekabeti gibi gelişmeler karşısında Türkiye’nin stratejik değerini korumasını sağlamıştır. Bu süreçte Türkiye, Bosna-Hersek, Kosova ve Afganistan başta olmak üzere NATO’nun çeşitli operasyonlarına aktif katkı sağlayarak yalnızca güvenlik talep eden değil, güvenlik üreten bir müttefik olduğunu ortaya koymuştur.</p>
<p>Bununla birlikte Soğuk Savaş sonrası dönemde Türkiye ile NATO arasında terörle mücadele, Orta Doğu politikaları ve savunma sanayii gibi alanlarda zaman zaman görüş ayrılıkları yaşanmıştır. Ancak bu farklılıklar, Türkiye’nin İttifak içerisindeki stratejik önemini azaltmamış; aksine değişen güvenlik ortamında Türkiye’nin jeopolitik konumunun vazgeçilmezliğini daha görünür hâle getirmiştir.</p>
<p>24 Şubat 2022 tarihinde başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı, Avrupa güvenlik mimarisinde Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana yaşanan en önemli kırılmalardan biri olmuştur. Karadeniz yeniden Avrupa güvenliğinin merkezine yerleşirken, Türkiye’nin tarihsel olarak sahip olduğu jeostratejik konum da yeniden ön plana çıkmıştır. Yaklaşık iki yüzyıl önce Osmanlı Devleti’ni Batılı güçlerle güvenlik eksenli iş birliğine yönelten Rusya kaynaklı baskı, farklı uluslararası koşullar altında benzer bir jeopolitik etki üretmiştir.</p>
<p>Savaş sürecinde Türkiye, NATO üyeliğinin gerektirdiği yükümlülükleri yerine getirirken Rusya ile diplomatik iletişim kanallarını da açık tutmuştur. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin uygulanması, tahıl koridoru girişimi ve taraflar arasında yürütülen diplomatik temaslar, Türkiye’nin yalnızca askerî kapasitesiyle değil, diplomatik etkinliğiyle de bölgesel güvenliğe katkı sağlayabildiğini göstermiştir</p>
<p>Bununla birlikte</p>
<p>Savunma sanayii ve Türkiye’nin NATO içindeki rolünde ayrı bir başlık olarak incelenmelidir</p>
<p>Son yirmi yılda Türkiye, NATO içinde sadece askerî personel sağlayan bir ülke olmaktan çıktı; aynı zamanda savunma teknolojisi geliştiren ve ihraç eden bir aktöre dönüştü. Bu durum NATO açısından üç nedenle önemlidir:</p>
<ul>
<li>İttifakın askerî kapasitesine katkı: Türkiye’nin geliştirdiği insansız hava araçları, zırhlı araçlar, mühimmat ve deniz platformları, NATO ülkelerinin de ilgisini çekmektedir.</li>
<li>Lojistik ve üretim kapasitesi: Avrupa’nın savunma üretimini artırmaya çalıştığı bir dönemde Türkiye, üretim altyapısıyla önemli bir ortak olabilir.</li>
<li>Operasyonel tecrübe: Türkiye’nin terörle mücadele, sınır güvenliği ve farklı coğrafyalardaki operasyonlardan edindiği deneyim, NATO açısından değerli bir bilgi birikimi sunmaktadır.</li>
</ul>
<p>Dolayısıyla, NATO’nun Türkiye’ye yaklaşımını yalnızca coğrafya üzerinden değil, askerî ve teknolojik kapasite üzerinden de değerlendirmek mümkündür.</p>
<p>Ayrıca</p>
<p>Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve NATO–Rusya dengesi de ayrı bir başlık olmayı haketmektedir</p>
<p>Montrö Boğazlar Sözleşmesi Türkiye’ye Türk Boğazları üzerinde önemli yetkiler tanımaktadır. Özellikle savaş zamanında veya Türkiye’nin kendisini savaş tehdidi altında hissettiği durumlarda, savaş gemilerinin Boğazlardan geçişine ilişkin hükümler büyük stratejik önem taşır.</p>
<p>Rusya-Ukrayna Savaşı’nın başlamasının ardından Türkiye’nin Montrö hükümlerini uygulaması, hem Rusya’nın hem de NATO ülkelerinin Karadeniz’e ilave savaş gemisi göndermesini sınırlayan bir denge oluşturdu. Bu nedenle Montrö:</p>
<ul>
<li>Karadeniz’in büyük güç rekabetinin tamamen kontrolden çıkmasını önleyen önemli bir hukukî çerçeve işlevi gördü.</li>
<li>Türkiye’yi sadece Boğazların sahibi değil, aynı zamanda Karadeniz güvenlik dengesinin uygulayıcısı konumuna taşıdı.</li>
<li>NATO açısından Türkiye’nin stratejik önemini bir kez daha görünür hâle getirdi.</li>
</ul>
<p>Bu nedenle Montrö, yalnızca tarihî bir antlaşma değil; günümüzde de Türkiye’nin NATO ve Rusya arasında denge kurabilmesini sağlayan temel araçlardan biridir.</p>
<p>Dolayısıyla Soğuk Savaş sonrası dönemde yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin stratejik değerinin belirli bir tehdide değil, bulunduğu coğrafyanın kalıcı jeopolitiğine dayandığını ortaya koymuştur. Yaklaşan NATO Liderler Zirvesi de bu tarihsel sürekliliğin güncel yansımalarının değerlendirileceği önemli platformlardan biri niteliğindedir. Türkiye’nin zirvede dile getireceği öncelikler, yalnızca mevcut krizlere verilen kısa vadeli tepkiler değil; iki yüzyılı aşan güvenlik tecrübesinin günümüz şartlarına uyarlanmış doğal uzantısı olarak değerlendirilmelidir.</p>
<p><strong><em>IV. Yaklaşan NATO Liderler Zirvesi Bağlamında Türkiye’nin Stratejik Öncelikleri</em></strong></p>
<p>Yaklaşan NATO Liderler Zirvesi, Türkiye açısından yalnızca mevcut güvenlik sorunlarının değerlendirileceği bir toplantı değil, aynı zamanda değişen bölgesel güvenlik ortamında ulusal önceliklerin müttefiklerle paylaşılacağı önemli bir platformdur. Türkiye’nin zirvede öne çıkaracağı başlıklar; Karadeniz ve Güney Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Levant ile NATO’nun kurumsal kapasitesinin güçlendirilmesi olmak üzere üç temel eksende değerlendirilebilir.</p>
<p><strong>Karadeniz ve Güney Kafkasya</strong></p>
<p>Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Karadeniz, Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisinin en hassas bölgelerinden biri hâline gelmiştir. Deniz ulaştırmasının güvenliği, enerji nakil hatlarının korunması ve artan askerî hareketlilik, Türkiye’nin güvenlik algısını doğrudan etkilemektedir. Son dönemde Türk ticaret gemilerine yönelik saldırılar ile Azerbaycan’dan Türkiye’ye dönüş görevi sırasında Gürcistan’da meydana gelen Türk askerî nakliye uçağı kazası, Karadeniz-Kafkasya hattındaki güvenlik risklerinin Türkiye açısından daha yakından değerlendirilmesine yol açmıştır. Her ne kadar bu olayların nedenleri farklı değerlendirmelere konu olsa da, ortaya çıkan tablo Türkiye’nin bölgeye ilişkin tehdit algısını güçlendirmiştir.</p>
<p>Karadeniz güvenliği, Türkiye açısından Güney Kafkasya’dan ayrı düşünülemez. Ermenistan ile yürütülen normalleşme süreci ve Zengezur Koridoru’nun açılması ihtimali, Türkiye’nin Azerbaycan ve Türk dünyasıyla kara bağlantısını güçlendirecek, enerji ve ulaştırma koridorlarına yeni bir stratejik boyut kazandıracaktır. Bununla birlikte bu gelişme, İran ve Rusya’nın bölgesel dengelerini de etkileme potansiyeline sahiptir. Bu nedenle Türkiye’nin, Karadeniz’in güvenliği kadar Güney Kafkasya’da ulaştırma ve enerji koridorlarının güvenliğine yönelik uluslararası desteği de öncelikli gündem maddeleri arasında değerlendirmesi beklenebilir.</p>
<p><strong>Doğu Akdeniz ve Levant</strong></p>
<p>Türkiye açısından Doğu Akdeniz; enerji kaynakları, deniz yetki alanları ve Kıbrıs meselesinin kesiştiği stratejik bir güvenlik havzasıdır. Ankara, Kıbrıs Türk halkının adanın doğal kaynakları üzerinde eşit haklara sahip olduğu tezini sürdürmekte ve bu haklar gözetilmeden oluşturulacak herhangi bir enerji düzeninin kalıcı istikrar sağlayamayacağını savunmaktadır.</p>
<p>Doğu Akdeniz güvenliği, Gazze ve Suriye’deki gelişmelerden bağımsız değerlendirilemez. Gazze’de yaşanan insani kriz ile yeniden yapılanma süreci, bölgesel istikrar açısından önem taşırken; Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunması ve ülkenin güneyindeki istikrarsızlığın giderilmesi de Türkiye’nin güvenlik öncelikleri arasında yer almaktadır. Bu çerçevede Türkiye’nin, Gazze’nin yeniden imarına yönelik uluslararası çabaların desteklenmesini, insani yardım mekanizmalarının güçlendirilmesini ve Suriye’de bölgesel istikrarı destekleyen ortak politikaların geliştirilmesini gündeme getirmesi muhtemeldir.</p>
<p><strong>NATO’nun Kurumsal Kapasitesinin Güçlendirilmesi</strong></p>
<p>Bölgesel krizlerin yanı sıra hibrit tehditler, siber saldırılar, kritik altyapının korunması ve deniz güvenliği gibi yeni riskler, NATO’nun kurumsal kapasitesinin güçlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Bu kapsamda Türkiye; istihbarat paylaşımının geliştirilmesi, savunma sanayii alanındaki iş birliklerinin artırılması, teknoloji transferinin teşvik edilmesi ve NATO’nun güneydoğu kanadına yönelik planlamaların güçlendirilmesini destekleyebilir.</p>
<p>Irak’taki güvenlik meseleleri büyük ölçüde Türkiye ile Irak arasında yürütülen ikili mekanizmalar çerçevesinde ele alınmaktadır. Yıllardan beri Türkiye Irak konusunu uluslararası arenadan uzak tutmuş ve burada bir hareket serbestiyesi kazanmıştır. Benzer şekilde Ege Denizi’nde Türkiye ile Yunanistan arasında sürdürülen diyalog süreci dikkate alındığında krizin soğutulması Türkiye’nin lehinedir zira zamanla Türkiye güçlenmekte Yunanistan ittifak arayışlarında tavizler vermektedir. bu iki başlığın zirvenin temel gündem maddeleri arasında yer alması beklenmemektedir.</p>
<p>Sonuç olarak Türkiye’nin yaklaşan NATO Liderler Zirvesi’nde ön plana çıkaracağı başlıklar, yeni kriz alanları oluşturmayı değil; Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan güvenlik kuşağının güçlendirilmesini hedeflemektedir. Bu yaklaşım, yalnızca Türkiye’nin ulusal güvenliğine değil, NATO’nun kolektif savunma kapasitesine de katkı sağlayabilecek bütüncül bir stratejik perspektif sunmaktadır.</p>
<p><strong>Sonuç Yerine</strong></p>
<p>Türkiye’nin NATO içerisindeki stratejik konumu, yalnızca 1952 yılında başlayan bir ittifak ilişkisinin sonucu değildir. Bu konum, II. Mahmut döneminden itibaren şekillenen ve yaklaşık iki yüzyıldır jeopolitiğin yön verdiği güvenlik anlayışının kurumsal devamıdır. Bugün Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’nun kesişim noktasında bulunan Türkiye, yalnızca NATO’nun güvenliğine katkı sunan bir müttefik değil, aynı zamanda İttifak’ın güneydoğu kanadının güvenliği ve Avrupa-Atlantik istikrarı açısından vazgeçilmez bir stratejik aktördür. Bu nedenle Türkiye’nin yaklaşan NATO Liderler Zirvesi’nde dile getireceği önceliklerin önemli ölçüde NATO’nun kolektif güvenlik çıkarlarıyla örtüştüğü değerlendirilebilir. Türkiye’nin bu önceliklerine verilecek destek, yalnızca müttefik dayanışmasının bir göstergesi değil, aynı zamanda İttifak’ın değişen güvenlik ortamına uyum sağlama kapasitesini güçlendirecek stratejik bir tercih olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ii-mahmuttan-natoya-turkiyenin-iki-yuzyillik-guvenlik-jeopolitigi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tahıl Koridoru, III. Dünya Savaşı Sebebi mi…?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tahil-koridoru-iii-dunya-savasi-sebebi-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tahil-koridoru-iii-dunya-savasi-sebebi-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz ALTIN]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Jul 2023 11:58:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Gıda]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Tahıl]]></category>
		<category><![CDATA[Ukrayna]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18830</guid>

					<description><![CDATA[Uzun süre aranızda olamadığım için en derin özürlerimin kabulünü değerli okurlarımızdan istirham ediyorum. Bu haftadan sonra yine her hafta gündemi değerlendirmeye devam edeceğiz. Geçtiğimiz haftanın en önemli gündemi bana kalırsa tahıl koridoru anlaşmasıydı. Tahıl koridoru anlaşmasının uzatılmaması ile ilgili Rusya’nın verdiği karar bugün gündemde kendine çok yer bulmasa da yakın zamanda sonuçları itibariyle bize 17 Temmuz ve öncesinde yaşananları hatırlatacak. ‘Tahıl koridoru anlaşması’ neydi önce onu bir hatırlayalım. Rusya’nın Ukrayna’yı yok etme hayaliyle giriştiği savaşta Karadeniz’deki ticaret yolları da tabi ki etkilendi. Ukrayna en büyük ihraç kalemi olan tahılı bu nedenle alıcılara ulaştıramadı. Ancak Türkiye’nin arabuluculuk rolü ile Karadeniz’de savaş devam ederken Ukrayna tahılının alıcılarına ulaştırılması için BM garantörlüğünde bir anlaşma imzalandı. Biz bu kadar biliyoruz. Halbuki imzalanan metnin devamında Rus tahılının da aynı yöntemle bir koridordan güvenli nakli ve Rus Tarım Bankasının tekrar swift sistemine dahil edilmesi de vardı. Altı aylık bir süre için imzalanan anlaşmanın yürürlük süresi dolduğunda Türkiye’nin özel çabasıyla altı ay daha uzatıldı. Ancak bu bir yıllık sürede sadece Ukrayna tarafına dair maddeler yerine getirildi. Rus tarafı diğer maddelerin de uygulanması talebini aylardır dile getiriyordu. Bu konuda hakkını savunabilmek adına anlaşmanın yürürlüğünün sona ereceği 17 Temmuz gününe kadar da sürenin uzatılacağına dair bir açıklama yapmadı. Nispeten &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Uzun süre aranızda olamadığım için en derin özürlerimin kabulünü değerli okurlarımızdan istirham ediyorum. Bu haftadan sonra yine her hafta gündemi değerlendirmeye devam edeceğiz.</p>



<p><br>Geçtiğimiz haftanın en önemli gündemi bana kalırsa tahıl koridoru anlaşmasıydı. Tahıl koridoru anlaşmasının uzatılmaması ile ilgili Rusya’nın verdiği karar bugün gündemde kendine çok yer bulmasa da yakın zamanda sonuçları itibariyle bize 17 Temmuz ve öncesinde yaşananları hatırlatacak.</p>



<p><br>‘Tahıl koridoru anlaşması’ neydi önce onu bir hatırlayalım. Rusya’nın Ukrayna’yı yok etme hayaliyle giriştiği savaşta Karadeniz’deki ticaret yolları da tabi ki etkilendi. Ukrayna en büyük ihraç kalemi olan tahılı bu nedenle alıcılara ulaştıramadı. Ancak Türkiye’nin arabuluculuk rolü ile Karadeniz’de savaş devam ederken Ukrayna tahılının alıcılarına ulaştırılması için BM garantörlüğünde bir anlaşma imzalandı. Biz bu kadar biliyoruz. Halbuki imzalanan metnin devamında Rus tahılının da aynı yöntemle bir koridordan güvenli nakli ve Rus Tarım Bankasının tekrar swift sistemine dahil edilmesi de vardı. Altı aylık bir süre için imzalanan anlaşmanın yürürlük süresi dolduğunda Türkiye’nin özel çabasıyla altı ay daha uzatıldı. Ancak bu bir yıllık sürede sadece Ukrayna tarafına dair maddeler yerine getirildi. Rus tarafı diğer maddelerin de uygulanması talebini aylardır dile getiriyordu. Bu konuda hakkını savunabilmek adına anlaşmanın yürürlüğünün sona ereceği 17 Temmuz gününe kadar da sürenin uzatılacağına dair bir açıklama yapmadı. Nispeten ‘diğer maddeler uygulanmazsa anlaşmadan çekiliriz’ demesine rağmen yine Türkiye’nin bir omuz vermesiyle anlaşmanın devam edeceği düşünülüyordu.<br></p>



<p>Ukrayna tahılının en büyük alıcısı Çin. Çin, Ukrayna’da Belçika büyüklüğünde bir alanda tarım yapıyor. Buna rağmen anlaşmanın durumu hala muallakta iken ABD tarafından sert bir açıklama geldi. ‘Rusya anlaşmayı uzatmazsa sonuçlarına katlanır’ minvalinde ki bu söylem şaşırtıcı gelmişti. Anlaşmanın mimarı olan Türkiye ise bu konuda ne açıklama, ne telefon, ne resmi ziyaret hiçbir girişimde bulunmadı. Eylem bir yana bir söylem bile geliştirmedi. Hâlbuki Türkiye de Ukrayna tahılının ciddi bir kısmının alıcısı konumunda. Finali de Ukrayna kendi yaptı. Önce Kırım Platformunun 3. Toplantısı hazırlıkları kapsamında (ki okuyucularımız hatırlar bu konuda yazmıştık) uzmanlar grubunu 18 -19 Temmuz’da toplanacağını ardından da Ağustos ayında devlet başkanları düzeyinde Kiev’de 3. Kırım Platformu’nun icra edileceğini açıkladı. Sonra da Rusya’nın kararını açıklayacağı 17 Temmuz tarihinden bir gün önce Rusya’nın can damarı Kırım Köprüsünü vurdu. Geçen yıl ekim ayında da Kırım köprüsünü vurmuştu. Savaşın gidişatını doğrudan etkilemese bile psikolojik olarak Rusya’yı çok yıpratıyor.<br></p>



<p>Rus tarafı tüm bunlardan sonra tabi ki anlaşmadan çekildiğini açıkladı ama yine de ‘şartlar oluşursa hızlıca döneriz anlaşmaya’ gibi yumuşak ifadeler de vardı açıklamasında. Ukrayna tarafından bu açıklamaya cevap gecikmedi. Zelensky anında eski retorikle ‘gelişmemiş ülkelerin tahıl ihtiyacı Kremlin’in keyfiyetine bırakılacak kadar önemsiz değil’ gibi bir mesaj yayınladı. Hâlbuki anlaşmanın yürürlükte olduğu bir yıl boyunca Ukrayna limanlarından çıkan tahılın yüzde iki kadarı gelişmemiş ülkelere gitmişti. Ayrıca Rusya’nın anlaşmanın diğer kısmının uygulamasıyla ilgili taleplerine bu süreçte hiç değinilmedi bile.<br></p>



<p><strong>Rusya’nın büyük çıkmazı…</strong><br>Konu Türkiye olarak bizi buraya kadar anlaşmadaki arabulucu rolümüz ve alacağımız tahıl kadar ilgilendiriyordu ancak bundan sonraki süreç Türkiye’yi bizzat içine çekebilir. Nedenleri ile açıklayalım. Ukrayna limanlarından anlaşma olmaksızın tahıl sevk etmeye çalışırlarsa ne olur? Rusya’nın önünde iki seçenek olur; ya bu sevkiyata müdahale etmez ki bu durumda büyük bir güç kaybeder. Anlaşmaya ihtiyaç olmadığı tescillenmiş olur ve Karadeniz’in efendisi rolünü Türkiye’ye devreder. Ya da ticaret gemilerini vurabilir ki bu seçeneğin dezavantajı çok daha fazla. ABD’nin I. Cihan Harbine girmesine sebep olan olay tam da buydu. Ticaret gemileri Almanlar tarafından vurulunca savaşa dâhil olmuştu ve o gemiler de zaten vurulmak için çıkmıştı. Bu olay savaşın gidişatını da tersine çevirdi. Bununla birlikte tüm dünyaya yapılan algıya göre az gelişmiş ülkeleri açlığa mahkûm eden kişi olarak Putin iyice şeytanlaşır. Zaten Ukrayna’dan kaçırılan çocuklar sebebiyle Lahey’de hakkında çıkan yakalama kararı sebebiyle BRİCS toplantısına bile gidemedi. Üzerine bir de bu imajı eklemek istemez. Ticaret gemisine bir füze fırlattığını varsaysak bile sonrasında bu ticaret gemilerine refakat etme bahanesiyle NATO Türkiye ve bilumum ülke savaş gemileri Karadeniz’de cirit atabilir. Zaten bu kararı vermemek için 18 Temmuz’dan itibaren Odesa Limanını vurmaya başladı ancak bunun da devamlılığı yok. Limanı çalışamaz halde tutması için savaşın sıklet merkezini oraya kaydırması gerekir. Tüm bu senaryolara gerek kalmasın diye Rusya, Ukrayna limanlarına giden ticaret gemilerinin tamamını hedef ilan etti. Karşılığında da Ukrayna Rusya’nın işgal altıda tuttuğu Kırım limanları dâhil Rus limanlarına giden gemileri hedef ilan etti. Savaş şimdiden ticari alana kaydı. Mevcut durum itibarı ile Rusya açısından çıkmaz sokak.<br></p>



<p><strong>Türkiye, Karadeniz’de tek söz sahibi olabilir…</strong><br>Türkiye açısından durumu değerlendirdiğimizde Türkiye her senaryoda müdahildir. Karadeniz şimdiden ısındı. Karadeniz’deki bu gerginlik bize olumsuz yansır. Montrö sebebiyle Karadeniz’e kıyısı olmayan ülke savaş gemilerine boğazları sadece 21 günlüğüne kullanım izni veriyoruz ama dünyanın büyük kısmını ilgilendiren bu gıda problemi üzerimizde baskı oluşturur. Türk donanması eşlik etsin desek yine Rusya’yla karşı karşıya gelme riski var. Bu defa da NATO-Rusya savaşına sebep olur. III. Cihan Harbini başlatmış oluruz. Tüm bu seçenekler dışında bu tahılın yüzde 50’ye varan oranda alıcısı olan Çin, Rusya ile yapacağı ikili anlaşma ile sevk etmek istese bile problemin merkezinde boğazlar sebebiyle yine Türkiye kalır. Problem sadece Rusya’nın değil Karadeniz’e kıyısı olan tüm ülkelerin çıkmazına dönüştü. Bir süre gözümüz kulağımız orda olacak.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tahil-koridoru-iii-dunya-savasi-sebebi-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suriye Operasyonu Nereye Doğru Gidiyor…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/suriye-operasyonu-nereye-dogru-gidiyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/suriye-operasyonu-nereye-dogru-gidiyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz ALTIN]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Dec 2022 14:38:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[PKK]]></category>
		<category><![CDATA[PYD]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18585</guid>

					<description><![CDATA[Milli Savunma Bakanlığının 20 Kasım gecesi ‘’hesap zamanı’’ etiketiyle başlattığı ‘Pençe-Kılıç Hava Harekatı’ tüm dünya gündeminde yer aldı. Bu harekatın emrini ise Cumhurbaşkanı Erdoğan, Endonezya dönüşü uçakta verdi. 17 Mart tarihli “yeni doğalgaz rotası beş benzemezi bir araya getirdi’’ başlıklı yazımda aslında Suriye operasyonuna ilişkin öngörülerimi ifade etmiştim. Öncelikle genel kanının aksine, operasyonun kararının İstiklal Caddesindeki patlamadan sonra alındığını düşünmüyorum. Daha önce de yazdığım gibi Türkiye uzun zamandır bu operasyonu planlıyordu. Şartların tam olarak oluşması, doğru diplomasinin alan açması gibi gereklilikleri tamamlandıktan sonra operasyon başladı. Burada şartlardan kastımız tabi ki ‘İstiklal Caddesindeki bombalı eylem’ değil.&#160; Bu eylemin operasyon yapabilmek için devletçe düzenlendiğini düşünmek akıl tutulmasından ziyade ihanetle ancak tanımlanabilir. Türkiye’nin, terör operasyonu yapmak için böyle bir sebebe ihtiyaç duymayacağı aşikar. &#160;‘Zeytindalı’ veya ‘Barış Pınarı’ operasyonları öncesi taksimde bomba mı patladı? &#160;Terörle mücadele için ihtiyacımız olan tek şey var o da iradedir. Operasyon zaten planlıydı ancak neden bugün yapıldığı sorusuna verilecek cevabı aramak burada daha doğru olur. &#160;Seçilen zamanın taksim patlamasıyla ilgisi olmadığını Suriye’deki diğer taraflar açısından açıklayalım. Rusya geçtiğimiz haftalarda, &#160;işgal ettiği Herson şehrinden çekildi. Gün gelecek Kırım’dan da çekilecek o ayrı bir yazının konusu ama Herson’dan çekilmesini bir işaret olarak düşünmeliyiz. Rusya Herson’dan çekilerek kuvvet tasarrufu, sıklet merkezi prensibine &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Milli Savunma Bakanlığının 20 Kasım gecesi ‘’hesap zamanı’’ etiketiyle başlattığı ‘Pençe-Kılıç Hava Harekatı’ tüm dünya gündeminde yer aldı. Bu harekatın emrini ise Cumhurbaşkanı Erdoğan, Endonezya dönüşü uçakta verdi.</p>



<p>17 Mart tarihli “yeni doğalgaz rotası beş benzemezi bir araya getirdi’’ başlıklı yazımda aslında Suriye operasyonuna ilişkin öngörülerimi ifade etmiştim. Öncelikle genel kanının aksine, operasyonun kararının İstiklal Caddesindeki patlamadan sonra alındığını düşünmüyorum. Daha önce de yazdığım gibi Türkiye uzun zamandır bu operasyonu planlıyordu. Şartların tam olarak oluşması, doğru diplomasinin alan açması gibi gereklilikleri tamamlandıktan sonra operasyon başladı. Burada şartlardan kastımız tabi ki ‘İstiklal Caddesindeki bombalı eylem’ değil.&nbsp; Bu eylemin operasyon yapabilmek için devletçe düzenlendiğini düşünmek akıl tutulmasından ziyade ihanetle ancak tanımlanabilir. Türkiye’nin, terör operasyonu yapmak için böyle bir sebebe ihtiyaç duymayacağı aşikar. &nbsp;‘Zeytindalı’ veya ‘Barış Pınarı’ operasyonları öncesi taksimde bomba mı patladı? &nbsp;Terörle mücadele için ihtiyacımız olan tek şey var o da iradedir. Operasyon zaten planlıydı ancak neden bugün yapıldığı sorusuna verilecek cevabı aramak burada daha doğru olur. &nbsp;Seçilen zamanın taksim patlamasıyla ilgisi olmadığını Suriye’deki diğer taraflar açısından açıklayalım.</p>



<p>Rusya geçtiğimiz haftalarda, &nbsp;işgal ettiği Herson şehrinden çekildi. Gün gelecek Kırım’dan da çekilecek o ayrı bir yazının konusu ama Herson’dan çekilmesini bir işaret olarak düşünmeliyiz. Rusya Herson’dan çekilerek kuvvet tasarrufu, sıklet merkezi prensibine göre hareket edeceğini gösterdi. Bu demek oluyor ki bir merkezde kuvvetini toplayacak ve orası savaşın sıklet merkezi olacak (ki bence burası Kırım).&nbsp; Bunun için de diğer cephelerden kuvvet tasarrufu yapacak. &nbsp;Kuvvet tasarrufu yapabilmek için Suriye’den bir kısım askerini zaten çekmişti, zamanla biraz daha çekilecek. Rusya’nın ardından Suriye’de anafor gibi bir boşluk oluşacak. Bu operasyon o boşluğu Rusya çekilmeden doldurma operasyonudur. &nbsp;Sonuçta Putin için terk edeceği bu alanı Türkiye’ye bırakmak ABD’ye bırakmaktan daha rasyonel bir çözümdür. Bu sayede Ukrayna savaşında Türkiye’nin tarafsızlığını elde etmiş olur.&nbsp; Türkiye’nin operasyonu öncesi hava sahasını açmasının sebebi budur. Ayrıca operasyon yapılan bölgelerin de çoğunlukla Rusya’nın kontrolünde bulunan yerler olması bu tezi güçlendiriyor.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Batı cephesinden de Türkiye’deki terör sevicilerin beklentisini karşılayacak bir tepki gelmedi. ABD sadece&nbsp; ‘Türkiye kendini savunuyor’ minvalinde bir açıklama yaptı. Bunun sebebi de Türkiye’nin, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliğini veto etme hakkını saklı tutuyor olmasıdır. Türkiye, bu ülkelerin teröre verdiği destek yüzünden NATO üyeliklerini engelleme kartını elinde tutuyorken, onlar açısından Türkiye’nin terörle mücadelesine tepki göstermek doğru bir seçim olmazdı. İstiklaldeki patlamadan birkaç gün önce İsveç başbakanı Ankara’daydı ve İsveç parlamentosu da aynı günlerde yeni terörle mücadele yasasını görüşüyordu.</p>



<p>Suriye hükümeti Türkiye’nin daha önceki operasyonlarını işgal, içişlerine müdahale gibi sebeplerle BM ye taşıyordu ancak bu kez bu konuda bir adım atmadı. Bu güne kadar Suriye’nin,&nbsp; BM’deki Türkiye aleyhine bütün tezlerine Rusya ile birlikte batı da destek veriyordu, ancak Ukrayna’daki durum ve NATO’daki veto hakkı sebebiyle ilk defa batının da Rusya ve Suriye hükümeti aleyhinde, Türkiye’nin yanında olması ihtimali belirdi. Böylece BM nezdinde Türkiye’nin yapacağı operasyon bir zemine oturabilirdi.</p>



<p>Diğer yandan sayın cumhurbaşkanının operasyon öncesi iki önemli görüşmesi oldu. Bunlardan biri Mısır devlet başkanı Sisi ile görüşmesiydi. Türkiye medyasında sıkça dile getirilen deniz anlaşmaları tezinin aksine bu görüşmenin Suriye ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Mısır ve Yunanistan zaten münhasır ekonomik bölge anlaşması yaptı. Bu anlaşmadan feragat edip Türkiye ile yeni bir anlaşma yapması imkânsız. &nbsp;Mısır ve Suriye’nin 1958’de birleşerek ‘Birleşik Arap Cumhuriyeti’ni kurduğunu Suriye’nin 1961 yılındaki darbeden sonra mısırdan ayrıldığını hatırlamak bu iki ülkenin birbirine ne kadar yakın olduğu konusunda bize fikir verir.&nbsp; Bu temas, Türkiye’nin Suriye’de daha uzun vadeli planlarının olduğuna dair bir işaret olarak algılanmalı. Bir diğer önemli görüşme ise İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz’ın Türkiye ziyaretiydi. Sayın Cumhurbaşkanımızın da kabulüne çıktığı ziyaret sonrası Gantz, Türkiye’yi savunma alanında ve tüm bölgenin istikrarını sağlamada küresel bir aktör olarak gördüğünü söyledi. &nbsp;Bu görüşmenin de Suriye ile ilgili olduğunu düşünüyorum. &nbsp;ziyaret edenin savunma bakanı olması zaten başlı başına bir anlam ifade ediyor. &nbsp;Daha önceki yazılarımda belirttiğim üzere ilerleyen zamanda Şam ile İsrail arasında kalan Dera-Süveda bölgesine de İsrail’in bir operasyon düzenleyeceğini düşünüyorum. O yüzden İsrail savunma bakanının Türkiye’nin muhtemel operasyonu ile ilgili Ankara’ya geldiğini ve ziyaret sonrası yapılan açıklamalardan da bu konuda hemfikir olduğumuzu anlıyorum.</p>



<p>Esad ile görüşme konusu son dönemde çok gündemde olduğu için bu konudaki düşüncemizi de belirtelim. Kurtuluş savaşında İzmir’de Türk ordusu yunanlıları denize döktükten sonra Atatürk’ün emriyle kuzeye doğru bir harekata başlar. Çanakkale önlerine geldiğinde İngilizlerle karşılaşır. Bunun üzerine Mudanya mütarekesi düzenlenir. Mudanya mütarekesine Yunanlılar davet edilmez.&nbsp; Zaten Yunanistan’ı temsilen İngiltere masadadır. Şimdi de Esad ile görüşmenin bir getirisi, katkısı, gereği yoktur. Zira kendisi karar verici konumda bile değildir. Suriye’de muhatabınız Esad’ı temsilen Rusya’dır. &nbsp;Bugün Esad’ı mağdur gösterenler babası Hafız Esad’ın yıllarca PKK ve Abdullah Öcalan’ı beka vadisinde besleyip büyüttüğünü hatırlamıyorlar mı acaba? Rusya’nın çekilirken Esad’a bırakacağı miras Türkiye ile diyalog kapısını açmış olmasıdır. Esad ile görüşme fikrinin temeli de Rusya’nın bu konudaki talebidir. Türkiye’nin uzun vadede Suriye’de muhatabı da Esad olmayacaktır. Tüm bu gelişmelerden anladığımız üzere Türkiye geniş kapsamlı bir harekâtı uzun süredir planlamaktadır.&nbsp; Hava harekâtında seçilen bölgelere bakınca tahminimizden de büyük bir alanı kapsayacak bu harekât sonrasında da bölgede kalıcı olacaktır. Suriye topraklarına barış Türk ordusu eliyle gelecektir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/suriye-operasyonu-nereye-dogru-gidiyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sarı Deniz Köpürecek Gibi…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sari-deniz-kopurecek-gibi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sari-deniz-kopurecek-gibi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz ALTIN]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 14 Nov 2022 07:01:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[birleşik krallık]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18569</guid>

					<description><![CDATA[Rushi Sunak’ın İngiltere Başbakanı olmasıyla gözümüzü hafif ABD’ye çevirmek çok da komplo teorisi olmaz sanırım. Rushi Sunak ile ABD’nin ne alakası var. Hatta bunun geçmiş Papalardan II. Jean Paul ile ne bağlantısı var. Rushi Sunak ve ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in alt kıtada taşları yerinden oynatacağı fikri ne kadar uç bir fikir ya da ne kadar olası bir fikir bunları konuşacağız. Sesli düşünme diye bir tabir var, daha çok gençlerin kullandığı. Bu hafta ben de biraz öyle yapacağım. Sesli düşünüp bunları da sizinle paylaşacağım. Ancak elbette bunu yaparken temelsiz komplo teorilerinden ziyade elle tutulur nedenlerle anlatmaya çalışacağım. Liz Truss’un Başbakanlık koltuğuna henüz oturmuşken ani ve sebepsiz istifası bana geçmişteki bir olayı hatırlattı. 1978 yılında Papa VI. Pavlus öldükten sonra Albino Luciani yeni papa olarak seçilmişti. &#160;İtalyan Papa, seçildikten 33 gün sonra yatağında ölü olarak bulundu. Vatikan yetkilileri Papa’nın bir önceki gece kalp krizinden öldüğünü açıkladılar ancak ölüm nedenini tespit etmek için otopsi yapılamadı. Papa’nın şüpheli ölümü birçok komplo teorisine ve söylentiye sebep oldu. Sonrasında bu konuda kitaplar yazıldı, filmler yapıldı. O günlerde toz dumanın ortasında Vatikan tarihinde bir ilk gerçekleşti. 455 yıl sonra Vatikan dışından bir isim Papa olarak seçildi. Polonyalı Karol Josef Wojtyla sürpriz bir şekilde yeni Papa olarak &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Rushi Sunak’ın İngiltere Başbakanı olmasıyla gözümüzü hafif ABD’ye çevirmek çok da komplo teorisi olmaz sanırım. Rushi Sunak ile ABD’nin ne alakası var. Hatta bunun geçmiş Papalardan II. Jean Paul ile ne bağlantısı var. Rushi Sunak ve ABD Başkan Yardımcısı Kamala Harris’in alt kıtada taşları yerinden oynatacağı fikri ne kadar uç bir fikir ya da ne kadar olası bir fikir bunları konuşacağız.</p>



<p>Sesli düşünme diye bir tabir var, daha çok gençlerin kullandığı. Bu hafta ben de biraz öyle yapacağım. Sesli düşünüp bunları da sizinle paylaşacağım. Ancak elbette bunu yaparken temelsiz komplo teorilerinden ziyade elle tutulur nedenlerle anlatmaya çalışacağım.</p>



<p>Liz Truss’un Başbakanlık koltuğuna henüz oturmuşken ani ve sebepsiz istifası bana geçmişteki bir olayı hatırlattı.</p>



<p>1978 yılında Papa VI. Pavlus öldükten sonra Albino Luciani yeni papa olarak seçilmişti. &nbsp;İtalyan Papa, seçildikten 33 gün sonra yatağında ölü olarak bulundu. Vatikan yetkilileri Papa’nın bir önceki gece kalp krizinden öldüğünü açıkladılar ancak ölüm nedenini tespit etmek için otopsi yapılamadı. Papa’nın şüpheli ölümü birçok komplo teorisine ve söylentiye sebep oldu. Sonrasında bu konuda kitaplar yazıldı, filmler yapıldı. O günlerde toz dumanın ortasında Vatikan tarihinde bir ilk gerçekleşti. 455 yıl sonra Vatikan dışından bir isim Papa olarak seçildi. Polonyalı Karol Josef Wojtyla sürpriz bir şekilde yeni Papa olarak ilan edildi. Kendisine Papalık ismi olarak selefinden esinlendiği ‘II. Ioannes Paulus’ Türkçe olarak ‘II. Yuhanna Pavlus’ ismini seçti. Bilinen yaygın adıyla II. Jean Paul.</p>



<p>Vatikan teamüllerine aykırı bu seçimde benim dikkatinizi çekmek istediğim konu bu değil. Daha başka bir açıdan bakarak Papa’nın Polonyalı olması ve bunun devamında olanlar. Polonya katı Katolik bir inanca sahiptir. Polonyalı bir ismin Katoliklerin dünya üzerindeki en büyük temsilciliğine seçilmiş olması SSCB çatısı altındaki Ortodoks Polonya halkı ve tüm Katolikler için en azından mezhep üzerinden bir kimlik tespitidir. Zira Papa’nın yadsınamaz desteğiyle Berlin Duvarı yıkıldı. İki Katolik Almanya birleşti. Yine II. Jean Paul döneminde Polonya bağımsızlığını ilan etti. Varşova Paktı dağıldı. &nbsp;SSCB’nin dağılmasında Papa’nın oynadığı rolü bugün kimse reddetmiyor. Papa II. Jean Paul’e olan sempati o dönem Polonya halkında bir isyanı ateşledi ve bu ateş SSCB’nin dağılmasına kadar sürdü. Papa II. Jean Paul’e suikast girişiminin de bir Türk vatandaşı tarafından gerçekleştirilmiş olması ayrıca düşündürücü.</p>



<p>Liz Truss, İngiltere’nin Tretcher’den sonra ikinci Demir Leydi’si olmak iddiasıyla göreve gelmişti ancak tam 45 gün sonra istifa etti. Truss’un ani istifasına dair tartışmalar sıcakken beklenmedik bir şekilde Hint kökenli bir isim Başbakanlık koltuğuna oturdu. Rushi SUNAK’ın İngiltere Başbakanı olmasını demokrasi kültürüyle açıklamaya çalışsak da İngiltere tarihinde ilk defa yaşanan bir durumun bir alt metin okumasına ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum.</p>



<p>ABD’de yapılan son Başkanlık seçiminde ABD Başkan Yardımcılığına yine bir Hint kökenli isim olan Kamala Harris seçilmişti. Başkan Joe Biden’ın sağlık durumuna dair iddialar ve ortalıkta dolaşan yaşlılık videolarından sonra belki de görevi bırakması ve Kamala Harris’in yeni Başkan olması ihtimali gündeme gelebilir. ABD medyasının her gün Biden’ın sağlık sorunlarını haber yapması tesadüf değildir. İngiltere’den sonra ABD Başkanlık koltuğuna da Hint kökenli bir isim oturursa biraz ilginç olabilir.</p>



<p>Obama’nın Başkan seçilmesi Afrika’da birçok ülkede resmi kutlamalara sebep olmuştu. Obama sempatisi, Afrika kıtasında krediler ve kiraladığı limanlar yoluyla kendisine alan açan Çin’in karşısında hayli iş görmüştü. ABD Afrika açılımını Obama döneminde gerçekleştirdi.</p>



<p>İngiltere Başbakanının ve ‘şimdilik’ ABD Başkan Yardımcısının Hint kökenli olması bir anlam ifade ediyor olmalı. Neden Hindistan? Sorusuna cevap arayalım. Hindistan Cumhuriyeti dünyanın en büyük yedinci coğrafi alanına sahip ve Çin’den sonra en büyük nüfusuna sahip ikinci ülkesidir. Çin’in uyguladığı nüfus politikası sayesinde birkaç yıl içinde Hindistan nüfusu Çin’i geçmiş olacaktır. Hindistan 1947 yılında İngiltere’den bağımsızlığını kazanmış, 1956 yılında ise Pakistan Hindistan’dan ayrılarak bağımsızlık ilan etmiştir. Aralarında yıllardır çözülemeyen ‘Keşmir sorunu’ bulunmaktadır.&nbsp; Hindistan ile Çin arasında da bir sınır problemi bulunmaktadır. Bir sınır taşının 3-5 km yer değiştirmesi ile çözülecek basit bir sınır problemi de değil. Çin ’Güney Tibet’ olarak adlandırdığı 90 bin kilometrekare alanı Hindistan’dan istemektedir. Hintliler ise 38 bin kilometrekare ‘Aksai Chin’ olarak adlandırdıkları bir alanın Çin tarafından işgal edildiğini iddia etmektedir. 2020 yılında taraflar sınır sorunları nedeniyle savaşın eşiğine gelmişti.</p>



<p>Aslında turpun büyüğü heybede duruyor. &nbsp;Çin ihtiyacı olan enerjiyi güvenle ülkesine ulaştırabilmek ve ticari güvenliğini sağlayabilmek için Hint denizine açılma ihtiyacı duymaktadır. Bu amaçla 2017 yılında müttefiki Pakistan’dan Gwadar Limanını kiralamış ve Kuşak Yol projesine dâhil etmiştir. Kuşak Yol projesinin deniz güzergâhının başlangıç noktası olan Gwadar Limanı, Çin’in Avrupa hatta Orta ve Güney Amerika’ya ulaşımı için kilit rol oynamaktadır. Hindistan açısından ise Çin askerlerinin Hint Okyanusuna (sarı deniz) çıkması Hindistan’ın buradaki egemenliğini kaybetmek anlamına gelmektedir. Hindistan bu kiralama işine şiddetle karşı çıkmaktadır. Çin’in Hint Okyanusuna bir başka çıkış noktası da Myanmar yani Burma ülkesinin Arakan eyaletinde bulunan limandır. Bir dönem Çin’in Arakanlı Müslümanlara yaptığı işkencenin Batı tarafından gündemde tutulmasının sebebi de tabi ki Müslüman topluma veya insan haklarına gösterdikleri ilgi değildir. Çin’in Hint okyanusuna erişimini engellemek çabasıdır. &nbsp;Aynı şekilde Uygur Türklerinin haklı mücadelesinin de Batı’da karşılık görmesinin sebebi Çin’in dünyaya açılan karayolu bağlantısının kritik noktası olmasındandır. Tabi ki bunlar ‘Çin masumdur’ anlamına gelmez. Çin kendi amaçlarına ulaşmak için hem Arakanlı Müslümanlara hem de Uygur Türklerine işkence etmektedir, Batı ise sadece bu durumdan nemalanabildiği için bu işkenceleri gündemde tutmaktadır.</p>



<p>Batı’nın Hindistan’ı Çin’e karşı baskı aracı olarak kullanmak istediğini, Çin yayılmacılığını engelleme politikasını Hindistan ile yürütmeyi amaçladığını düşünüyorum. Kamala Harris ve Rushi Sunak’ın yakın gelecekte Çin’in enerjisini tüketeceği ‘Hindistan krizinin’ mimarları olacağını düşünüyorum. Bu iki isimden birinin Hindistan’a ilk ziyaretini ve arkasından oluşturulacak kamuoyunu da ayrıca merak ediyorum. Hindistan Çin’i tehdit olmaktan çıkarmak için Batı dünyasının vekâletini üstlenebilir. &nbsp;Çin’in dünyaya açılmasının ilk basamağı olan Pakistan bu savaşın başlangıç noktası olabilir. Keşmir özelinde Batı destekli Hindistan’a karşı Pakistan bu mücadeleyi sürdüremez ve Keşmir sorunu Hindistan lehine sonuçlanırsa Hindistan’ın başkaca taleplerinin olacağı da açıktır. Bu talepler listesi belki de bugün bağımsız bir devlet olarak müttefikimiz olan Pakistan ve Bangladeş’in tekrar Hindistan egemenliğine girmesine kadar uzanıyor olabilir. Alt kıtada kelimenin tam anlamıyla taşlar yerinden oynayabilir. Beklemeye, izlemeye, yorumlamaya devam edeceğiz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sari-deniz-kopurecek-gibi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kerç Köprüsü…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kerc-koprusu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kerc-koprusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz ALTIN]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 Nov 2022 12:32:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Ukrayna]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18546</guid>

					<description><![CDATA[Ukrayna-Rusya savaşı bugün hala sahada ve masada devam ediyor. Rusya’nın enerji pazarlıkları, ekonomi tedbirleri savaşın seyrini etkilerken, ABD ve AB, şuana dek bir ülkeye yapılan en büyük savaş yardımını yaparak toplamda 100 milyar dolarlık yardımı Ukrayna’ya gönderdi. Savaş sadece iki ülke arasında değil, çeşitli şart ve koşullarda bölge ülkelerini ve hatta dünya ülkelerini dolaylı olarak etkilemeye devam ediyor. Bugüne baktığımızda ortada 8 aydır süren bir savaş var. Bu yazımızda ben size 8 aylık savaşın aslında 8 yıl önce nasıl başladığını ve bugüne gelindiğini etraflıca anlatacağım. Rusya Ukrayna savaşı aslında şubat ayında başlamadı. 2014 yılına kadar Ukrayna, Rusya’ya bağlı bağımlı bir devletti. 2014 yılında halkın demokrasi ve bağımsızlık talepleri daha fazla bastırılamayınca Rusya,&#160; Ukrayna iç politikasından Kırım’ı da yanına alarak uzaklaştı. Uzaklaşırken de Donbass bölgesinde istikrarsız bir durum yarattı. Daha sonra Rus toprağı ilan ettiği Kırım ile anakarayı bağlayan bir köprü inşa etti ‘Kerç Köprüsü’. Bugünkü savaş aslında temelleri 8 yıl önce atılmış olan o savaştır. 2022 Şubatında bu mücadele konvansiyonel bir savaşa dönüştü. Kuvvet farklarına bakınca Putin dâhil herkes kısa sürede Ukrayna’nın mağlup olacağını ve hatta haritadan silineceğini söylerken gelinen noktada Ukrayna savaşı kazanıyor. Şubat ayında Putin’in tabiriyle özel askeri operasyon başladığında İngiltere ve kısıtlı kabiliyetleriyle Polonya dışında Ukrayna’ya açık &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ukrayna-Rusya savaşı bugün hala sahada ve masada devam ediyor. Rusya’nın enerji pazarlıkları, ekonomi tedbirleri savaşın seyrini etkilerken, ABD ve AB, şuana dek bir ülkeye yapılan en büyük savaş yardımını yaparak toplamda 100 milyar dolarlık yardımı Ukrayna’ya gönderdi. Savaş sadece iki ülke arasında değil, çeşitli şart ve koşullarda bölge ülkelerini ve hatta dünya ülkelerini dolaylı olarak etkilemeye devam ediyor.</p>



<p>Bugüne baktığımızda ortada 8 aydır süren bir savaş var. Bu yazımızda ben size 8 aylık savaşın aslında 8 yıl önce nasıl başladığını ve bugüne gelindiğini etraflıca anlatacağım.</p>



<p>Rusya Ukrayna savaşı aslında şubat ayında başlamadı. 2014 yılına kadar Ukrayna, Rusya’ya bağlı bağımlı bir devletti. 2014 yılında halkın demokrasi ve bağımsızlık talepleri daha fazla bastırılamayınca Rusya,&nbsp; Ukrayna iç politikasından Kırım’ı da yanına alarak uzaklaştı. Uzaklaşırken de Donbass bölgesinde istikrarsız bir durum yarattı. Daha sonra Rus toprağı ilan ettiği Kırım ile anakarayı bağlayan bir köprü inşa etti ‘Kerç Köprüsü’. Bugünkü savaş aslında temelleri 8 yıl önce atılmış olan o savaştır. 2022 Şubatında bu mücadele konvansiyonel bir savaşa dönüştü. Kuvvet farklarına bakınca Putin dâhil herkes kısa sürede Ukrayna’nın mağlup olacağını ve hatta haritadan silineceğini söylerken gelinen noktada Ukrayna savaşı kazanıyor. Şubat ayında Putin’in tabiriyle özel askeri operasyon başladığında İngiltere ve kısıtlı kabiliyetleriyle Polonya dışında Ukrayna’ya açık destek veren ülke yoktu. Birçok ülke aktif bir tarafsızlık sergiliyor bir yandan Rusya’yı kınarken bir yandan da Ukrayna’ya destek vermekten imtina ediyordu. Ukrayna’ya askeri yardım götüren İngiliz uçakları Alman hava sahasını kullanmadan Kiev’e uçuyordu.&nbsp; ABD öncülüğünde başlayan yaptırım furyası bu aktif tarafsızlar için ilaç oldu. Herkes sırayla yaptırım kervanına katılıyor Rusya için her günyeni bir şeyler yasaklı olarak tabir ediliyordu. Rusya açısından bu kısa vadede sürdürülebilir bir durumdu. Ne de olsa Avrupa enerjide yüzde 40’lara varan bir oranda Rusya’ya bağımlıydı. Hatta Putin, Macron ile görüşmesinden sonra bunu açıkça dile getirdi ve ‘Ukrayna için bir Nükleer güç olan Rusya’yı karşınıza almak ve enerji fiyatlarını yükseltmek ister misiniz’ diye Avrupa halklarına seslendi. Rusya bu zamana kadar hedeflerine ulaşıp Ukrayna’yı yok etseydi bu plan tutardı. Bugün Avrupa Ukrayna&#8217;nın arkasından yas tutar ama ucuza Rus gazını almak için de sıraya girerdi. Ukrayna direnişi arttıkça Avrupa da enerji için başka kaynaklar aradı. Yine ABD öncülüğünde Avrupa’ya taşınan kaya gazı yani LNG Rus gazına alternatif hale geldi. Bugün Avrupa’nın Rus gazına bağımlılığı yüzde 7,5 seviyesinde.</p>



<p><strong>Rusya’nın çarlık hayali suya mı düştü…</strong></p>



<p>Rusya, şubat ayında ‘Ukrayna diye bir ülke yok’ söylemiyle başlayan, Kiev ve tüm Ukrayna’yı Rus topraklarına katarak post modern bir çarlık hayali kurarken eldeki bulgurdan olma noktasına geldi. Kiev’i işgal planı tutmayınca Odessa’yı kuşatarak Moldova’daki Transdinyester ile birleştirip Avrupa’nın içlerine kadar uzanan bir Rus hattı inşasını hayal etti. Odessa kuşatması da hüsranla sonuçlanınca askeri ve lojistik olarak önemli gördüğü yılan adasından da çekilmek zorunda kaldı ve hedef küçülttü. Bu kadar askeri stratejik kaybın üstüne Pirus zaferi bile olsa küçük bir başarı hikâyesine tutunmak isteyen Putin, ikisi istikrarsızlaşmış olan dört şehri sahte referandumlarla topraklarına katarak bu kazanımını nükleer şemsiye altında korumayı planladı. Ancak Kerç Köprüsü’nün patlatılması 2014 yılında işgal ettiği Kırım’ı kaybetme riskini su yüzüne çıkardı. Kırım’ın anakarayla bağlantısının kesilmesi riski bile büyük bir kargaşaya sebep oldu. &nbsp;Kırım’da baş gösteren istikrarsız durum bir yana Herson savunmasının başarısız olmasıyla ikmal yollarının da tehlikeye girmesi Putin’i endişeye ve acele kararlar almaya zorladı. İşte tam bu noktada bence bu güne kadarki en büyük hatasını yaptı ve kendi sonunu hazırlayan bir karar verdi.&nbsp; Kırım’ın dokunulmazlığına vurgu yapıp savaşı kaybetse bile Kırım’ı pazarlık konusu yapmayacağını göstermek için Ukrayna&#8217;nın başkent dahil diğer şehirlerindeki sivil yerleşim bölgelerine elindeki sınırlı füze stokuna rağmen füze saldırısı düzenledi. Bu füzelerden biri de Alman büyükelçiliğine isabet etti. Füze saldırıları iki durumu netleştirdi birincisi Tüm başarısızlığına rağmen hala potansiyeli olan bir Rusya ve Rus olgusu çaresizce füzeye sarılan, sivil halkı katleden umutsuz bir Rusya görünümüne dönüştü. Daha da önemlisi Rusya’nın yenilmesi için can atan ama bunu hem politik sebeplerle dile getiremeyen hem de yükselen enerji fiyatları nedeniyle Ukrayna’ya olan desteğini iç kamuoyuna kabul ettiremeyecek Avrupa devletlerine Ukrayna’ya açık ve sınırsız destek verebilmek için bir fırsat sundu. Ardından bu hatasında da ısrar ederek İran yapımı kamikaze dronlarla Kiev’e saldırı gerçekleştirdi. Böylece batı açısından sevimsiz görülen İran rejimi de Rusya ile birlikte meşru bir sebeple hedefe oturtuldu. Savaşın başladığı günden beri tarafsız kalan İsrail bile bu meşru sebebe dayanarak Ukrayna’ya askeri yardımda bulunacağını açıkladı.</p>



<p>&nbsp;Ukrayna açık bir şekilde 2014 öncesi sınırlara dönmek istiyor. Rusya ise Rus toprağı etiketi vurduğu Herson’u daha bir hafta geçmeden kaybediyor ve her gün nükleer tehdidini hatırlatıyor. Sanıyorum ki bu durumda Putin, çarlık hayalleriyle tamamen zıt biçimde Rus tarihine toprak kaybeden lider olarak geçmemek için çaresizce her yolu deneyecek. Bunlardan ilki daha önce çeşitli bölgelerde başarıyla uyguladığı hibrit savaş formatına geri dönmek.&nbsp; Alelacele ilan edilen ve sosyolojik bir travmayla sonuçlanan seferberlik ilanı hibrit savaşa hazırlık için zaman kazanmak amacıyla tasarlandı. Zaten etnik Rus olmayan acemi askerlerin eğitimsiz ve hatta teçhizatsız bir şekilde muharebe alanına gönderilmeleri bu tezi doğruluyor.&nbsp; Putin’in seferberlik ilanı sonrası üç günlük eğitimle sahaya sürdüğü acemi askerleri bir süre direnebilirlerse doğuya çekilip orada sağlam bir savunma hattı kurup tutunmayı sonrasında da tekrar hibrit savaş formatında uzun bir süre dünya kamuoyunu oyalamayı amaçlıyor. Herson’un geri alınmasıyla psikolojik üstünlüğün Ukrayna tarafına geçtiği ve Ukrayna&#8217;nın artık Batı’nın sınırsız desteğine de sahip olduğu düşünülürse yakın zamanda Rusya’nın yenilgisinin sonuçlarını konuşmaya başlamamız ihtimal dâhilindedir.</p>



<p><strong>Rusya’nın referandum ilanı müttefiki ülkeler içinde tehdide dönüşür…</strong></p>



<p>Siyasi açıdan da Rusya sahte referandumlarla elde ettiği bu şehirleri zaten elde tutamaz. Rusya’nın müttefik saydığı pasif tarafsız ülkeler Çin, Hindistan, Kazakistan ve Türkiye bu referandumları tanımayacağını ilan etti. Avrupa’daki en yakın müttefiki Sırbistan bile referandumları tanımadı. Zira böyle bir referandum yöntemiyle Ukrayna’nın toprak kaybını meşrulaştırmak,&nbsp; Sırbistan ve hatta Türkiye için büyük riskler barındırır. Bir süre sonra aynı yöntemle Voyvodina bölgesi Macaristan’a bağlanmak isterse veya Sancak bölgesi bağımsızlık talep ederse Sırbistan bunları kabul etmek zorunda kalabilir. Böylece iç savaşın eşiğindeki İran ve yıllardır iç savaşta ülkesini harap etmiş Suriye yönetimi dışında siyasi açıdan müttefiki kalmayan Rusya ordusunun elde edemediği başarıyı siyasal olarak elde etmek için, en azından hibrit savaş için ihtiyacı olan zamanı kazanmak amacıyla bazı ülkelerin tarafsızlığına ihtiyaç duyar hale geldi.</p>



<p>Konuyu biraz daha açalım, sahada ordusunun başaramadığını önce doğal gaz kartını kullanarak başarmak istedi. Avrupa, özellikle Almanya bu sopa ile mücadele için bir yol bulunca bu kez tahıl krizi krizi patlak verdi. Açıkçası önce Batı’yı mahrum bıraktığı enerji kaynakları sebebiyle sonrasında da açlıkla tehdit etti. Ancak bu iki tehdit bir siyasi kazanımdan çok çaresiz bir yalnızlığa itince bu kez nükleer kartını daha inandırıcı bir şekilde tekrar açtı. Kamuoyunda yine kasten oluşturulan yanlış bir algı var şöyle ki, Putin’in yanında bir çanta var içinde de nükleer tuşu var Putin bastığı anda dünyayı yok eder. Bu konuya da açıklık getirelim; Rusya’nın nükleer silah kullanması için işletmek zorunda olduğu bir prosedür var. Putin’e gelmeden önce birçok makam buna onay vermek durumunda ayrıca nükleer başlıklarını da İskender tarzı füzelere monte edebilmek için en az bir hafta kadar hazırlık süresine ihtiyacı var. Bu hazırlık süresi sebebiyle nükleer hareketliliği ABD tarafından izlenip tespit edilebilir durumda. Bu noktada devreye giren ABD ve NATO’nun Nükleer tehdidin karşılığını bulacağını söylemesi önemliydi.</p>



<p>Nükleer bomba tehlikesi Batı tarafından kabul görüp Ukrayna’ya destek sekteye uğrasaydı Rusya ajandasını gerçekleştirmek için kimseye ihtiyaç duymayacaktı ancak tehdit ile bir kazanım elde edemeyen Putin Astana Zirvesi’nde tavır değiştirdi. Astana Zirvesi süresince ‘Ukrayna’ kelimesini hiç ağzına almadı. Bu aslında sahadaki yenilgiyi kabul ediş biçimidir. Tacikistan Devlet Başkanının Putin’in yüzüne söylediği sert sözler ve Kazakistan ile birlikte diğer Türk Cumhuriyetlerinin vatandaşlarına Rus seferberlik ilanına uymama çağrıları da bu ülkelerin Rusya’nın başarısızlığını kabul ediş biçimiydi. Putin’in Astana Zirvesi’nde yaptığı Türkiye’yi bir gaz dağıtım merkezi olarak tanıttığı konuşma ve o konuşmanın kasten yanlış çevirilerle sosyal medyada dolaşan kısımları ise Türkiye’nin pasif tarafsızlığını satın alma çabaları. Neredeyse Türkiye’ye Rus doğal gazına ortaklık teklif ettiği o konuşma ile Türkiye’ye bir yem uzatıyor. Uygulanabilirliği neredeyse hiç olmayan bu projeye bel bağlayan Putinistler de her gün algı yapıyorlar. Türkiye’yi Rus gazının dağıtım merkezi yapacak boru hattını inşa edebilecek teknolojiye sahip tüm şirketler Batı kaynaklı ve yaptırımlar sebebiyle de bu hattın inşası mümkün değil. Ayrıca Avrupa zaten Rus gazına bağımlılığını azalttı ve Rusya Avrupa’daki pazarını da neredeyse kaybetti. &nbsp;Hal böyleyken inşası mümkün olmayan hat ile alıcısı olmayan gazı Avrupa’ya taşımak hayali gerçekçi görünmüyor. Ancak Türkiye halen arabuluculuk, diplomasi gibi terimlerin içleri boşaltılmış haliyle oyalanıyor.</p>



<p><strong>Diplomasi, diplomatik bir çözüme ihtiyaç duyar…</strong></p>



<p>Diplomasi, diplomatik bir çözüme ulaşmak isteyen iki taraf ve sonucunda da diplomatik bir çözüme ihtiyaç duyar. Mevcut durumda siz arabulucu olsanız bile Ukrayna’nın eski Sovyet İmparatorluğuna katılması hedefiyle yola çıkmış Putin’e bu yanlışı diplomatik bir dille anlatamazsınız. Bunu ancak güçlü ve savaşı kazanmış bir pozisyonda kabul ettirebilirsiniz. Sizo diplomasi masasına oturduğunuzda Rusya ABD’ye rakip bir süper güç değil, askeri gücü kırılmış, Belarus’tan eski Sovyet tanklarını getirip kullanmaya çalışan, İran’dan kamikaze dron, Kuzey Kore’den mühimmat alan; sanayisi, ekonomisi iflas etmiş konumda olursa ancak barışı ve geri çekilmeyi konuşabilirsiniz. Yoksa bu durum II. Dünya Savaşı’nın sonunda Berlin işgal edilmişken Hitler ile Stalin arasında arabuluculuk yapmaya çalışmak gibi saçma olur.</p>



<p><strong>Türkiye, bölgesel güç…</strong></p>



<p>Daha önceki yazılarımızda değinmiştik Doğu Akdeniz’den çıkarılacak gazın Avrupa’ya ulaştırılmasında Türkiye kilit ülke. Türkiye zaten İsrail ile anlaşarak Afrodit yataklarından Putin’in verdiğinden çok daha fazlasını kazanabilir. Bununla birlikte Ukrayna’da devam eden savaş sebebiyle kara bağlantısı sekteye uğrayan Asya-Avrupa arasında, Kafkasya ile Avrupa arasında coğrafi konumu sebebiyle kilit olan ülke yine Türkiye. Zengezur koridorunun açılması bu konuda bize büyük bir avantaj sağlıyor. Hal böyleyken Rusya’nın bize verdiği rüşvete ihtiyacımız yok. Bizim yapmamız gereken çok daha önemli işler var. Türk devletlerini Rusya sonrası döneme hazırlamalıyız. Onlarla daha yakın ilişkiler kurup askeri, politik, ekonomik altyapılarını güçlendirmeliyiz. Bir yandan da dilde birliği sağlamak için çalıştaylar düzenlemeliyiz. Bölgeden Rus gölgesi kalkmak üzereyken enerjimizi Azerbaycan’ın Karabağ’daki kazanımlarını korumasında yardımcı olmaya, diğer Türk cumhuriyetlerinin yeni kazanımlar elde etmesine öncülük etmeye harcamalıyız. İran’ın bu istikrarsız durumunda güney Azerbaycanlı 25 milyon Türk’ün, Irak’ta Türkmenlerin durumuyla ilgilenmeliyiz. Balkanlarda, Akdeniz’de Müslüman toplumun dertleriyle hemhal olmalıyız. Gelecek zaten bizim.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kerc-koprusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Irak’ta Yıkılma Sancısı…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/irakta-yikilma-sancisi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/irakta-yikilma-sancisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz ALTIN]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Aug 2022 13:24:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Irak]]></category>
		<category><![CDATA[politika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18413</guid>

					<description><![CDATA[Irak’ta son günlerde önemli olaylar yaşanıyor. Ülkede bir türlü huzuru ve istikrarı yakalayamayan Irak’ta, dün ülkenin siyasi liderleri krize çözüm için toplandı. Başbakan Mustafa el-Kazımi’nin çağrısı üzerine hükümet sarayında toplanan siyasi parti liderleri erken seçime gidilmesi konusunda anlaştı. Toplantıya, Sadr Grubu katılmazken, Birleşmiş Milletler (BM) Irak Misyon Temsilcisi Jeanine Hennis-Plasschaert ile Cumhurbaşkanı Berhem Salih katıldı. Irak Başbakanlığı tarafından yapılan yazılı açıklamada, toplantıya katılan tüm tarafların ülkenin çıkarını ön planda tutarak huzur ve istikrarın sağlanması konusunda hemfikir oldukları vurgulandı. Tarafların erken seçime gidilmesinin olağanüstü bir durum olmadığı ve siyasi kriz çıkmaza girdiğinde seçime gidilmesinin iyi bir çözüm olduğuna katıldığı aktarılan açıklamada, tarafların, siyasi krizi aşmak için toplantıya katılmayan Sadr Grubu’na ulusal diyalog çağrısında bulunduğu ifade edildi. Sadr Grubu ve Koordinasyon Grubu’nun karşılıklı protestolarıysa 27 Temmuz’dan beri sürüyor. Irak ile ilgili son gelişmeleri verdikten sonra bu işin alt metnini okumakta fayda var. Hal böyleyken ‘Irak kıyametin eşiğinde’ diyebiliriz. Irak Devleti yıkılma sancıları çekiyor. Irak’ta son yapılan seçimlerin üzerinden 9 ay geçmesine rağmen hala hükümet kurulamadı. Bu Saddam devrildiğinden beri en uzun süre. Seçimlerde en yüksek oyu alan Mukteda es Sadr yanlıları protesto eylemlerine devam ediyor. En son Irak’ın en güvenli bölgesi yeşil bölgeye de protestocular girdi ve yabancı ülke elçiliklerinin önünde de &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Irak’ta son günlerde önemli olaylar yaşanıyor. Ülkede bir türlü huzuru ve istikrarı yakalayamayan Irak’ta, dün ülkenin siyasi liderleri krize çözüm için toplandı.</p>



<p>Başbakan Mustafa el-Kazımi’nin çağrısı üzerine hükümet sarayında toplanan siyasi parti liderleri erken seçime gidilmesi konusunda anlaştı. Toplantıya, Sadr Grubu katılmazken, Birleşmiş Milletler (BM) Irak Misyon Temsilcisi Jeanine Hennis-Plasschaert ile Cumhurbaşkanı Berhem Salih katıldı. Irak Başbakanlığı tarafından yapılan yazılı açıklamada, toplantıya katılan tüm tarafların ülkenin çıkarını ön planda tutarak huzur ve istikrarın sağlanması konusunda hemfikir oldukları vurgulandı. Tarafların erken seçime gidilmesinin olağanüstü bir durum olmadığı ve siyasi kriz çıkmaza girdiğinde seçime gidilmesinin iyi bir çözüm olduğuna katıldığı aktarılan açıklamada, tarafların, siyasi krizi aşmak için toplantıya katılmayan Sadr Grubu’na ulusal diyalog çağrısında bulunduğu ifade edildi. Sadr Grubu ve Koordinasyon Grubu’nun karşılıklı protestolarıysa 27 Temmuz’dan beri sürüyor.</p>



<p>Irak ile ilgili son gelişmeleri verdikten sonra bu işin alt metnini okumakta fayda var. Hal böyleyken ‘Irak kıyametin eşiğinde’ diyebiliriz.</p>



<p>Irak Devleti yıkılma sancıları çekiyor. Irak’ta son yapılan seçimlerin üzerinden 9 ay geçmesine rağmen hala hükümet kurulamadı. Bu Saddam devrildiğinden beri en uzun süre. Seçimlerde en yüksek oyu alan Mukteda es Sadr yanlıları protesto eylemlerine devam ediyor. En son Irak’ın en güvenli bölgesi yeşil bölgeye de protestocular girdi ve yabancı ülke elçiliklerinin önünde de eylem yaptılar, buna karşılık İran destekli Şii koalisyonunun da sokağa çıkma çağrısı oldu ancak sonra iptal ettiler.</p>



<p>Zaten Irak batı tarafından verilen narkozla müddeti uzatılmış bir devlet idi, fişinin çekilmesiyle bugün yıkıma doğru hızla gidiyor. Irak, Suriye, Ürdün… Bu ülkeler zaten Bahreyn kadar da devlet değillerdi. Birinci dünya savaşında İngilizler, Şerif Hüseyin’e Osmanlı aleyhinde isyan başlatması karşılığında Hicaz hükümdarlığını vaat etti ancak savaş bitince birleşik bir Arap devletinin kurulmaması için bu vaaadlerinden geri adım attılar. Yine de hem Arap dünyasını bölmek hem de Şerif Hüseyin’e mükafatını vermek için bu temelsiz devletleri (Irak, Suriye, Ürdün) oluşturdular ve Şerif Hüseyin’in çocuklarına altın tepsilerde ikram ettiler.&nbsp; Hatta o kadar ki Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal önce Suriye Kralı ilan edildi; bu sırada Irak’ı İngilizler kendileri yönetmeye çalıştılar hem Suriye’de Faysal’a karşı isyan hem de Irak’ta İngilizlere karşı isyan olunca Faysal’ı Suriye’den alıp Irak’a Kral tayin ettiler. 1958 yılına kadar da Faysal ve oğulları İngilizlerin desteği ile tahtta kaldılar. &nbsp;Şerif Hüseyin’in diğer oğlu Abdullah da Osmanlıya ihanetinin mükafatını Ürdün Kralı olarak tayin edilmesiyle almıştı. Günümüzde halen Ürdün krallığı I. Abdullah’ın hanedanlığında süregelmektedir. &nbsp;Soğuk savaş dönemi bu zorlama krallar, İran Şahı ile birlikte Sovyet tehdidine karşı ABD ile uyumlu çalıştıkları için de Batı tarafından desteklenip koltuklarında kaldılar. &nbsp;</p>



<p>Bu arada ülkemizde çok bilinmeyen ilginç bir bilgiyi paylaşalım; Irak, 1935’te bağımsızlığının ilan ettiğinde oluşturulan ilk anayasası meclislerinde Türkçe ve Arapça olarak kabul edildi. Anayasalarına göre Türkçe resmi dil olarak kabul ediliyordu. Aslında Türk ve Araplardan oluşan melez bir devletti.</p>



<p>Ancak soğuk savaş devam ederken SSCB, o dönem komünist partinin yöneticiliği kadrosunda bulunan ve sonra 1964 yılında devlet başkanı koltuğuna oturacak olan Leonid Brejnev’in fikir babası olduğu ilerde ‘’Brejnev Doktrini’’&nbsp; adıyla anılacak olan yeni bir doktrine geçti. Brejnev doktrini SSCB’nin genişlemesini öngörüyordu Gorbaçov’a kadar SSCB devlet başkanlarının uygulamaya devam edeceği bu doktrin Mısır, Türkiye Irak, İran ve Suriye’de komünist veya komünizmle yakın çalışacak hükümetleri iktidara taşımayı hedefliyordu. &nbsp;Kruschev döneminde yumuşak güç kullanarak daha sonra Brejnev döneminde sert bir şekilde komünizmin yayılmasını amaçlıyordu. Sovyet genişleme politikasına karşılık ABD’de 5 Ocak 1957 tarihinde ‘Eisenhover Doktrini’ni açıkladı. Eisenhover Doktrini,&nbsp; Ortadoğu ülkelerine askeri ve ekonomik yardımlar yaparak komünizmin yayılmasını engelleme planıydı. Brejnev Doktrinin surda açtığı ilk gedik Mısır’da SSCB kredisiyle inşa edilen Avsan Barajı oldu. Batı’nın kuklası sözde krallar nasıl bir tepki vereceklerini bilemediler.&nbsp; Türkiye’nin sanayileşme tarihinde dönüm noktası olan Seydişehir alüminyum fabrikası aynı dönemde SSCB desteğiyle açılmıştır. Geçtiğimiz aylarda vefat eden Rus politikacı Jirinovski’nın bu konuda ‘müttefik olduğunuz Batı, sizin kola kutusunu yapmanıza bile izin vermezken biz Seydişehir Aliminyum tesislerini yaptık’ diye sitem etmişliği de vardır.</p>



<p>Konumuza dönecek olursak o tarihte henüz adı konmamış olan Brejnev Doktrini, Irak’ta 14 Temmuz 1958’de bir darbeye sebep oldu. &nbsp;Kral II. Faysal, prens Abdullah ve Başbakan Nuri es- Said, darbeciler tarafından idam edildi. Cesetleri günlerce sokaklarda gezdirildi. İdam edilen dönemin Irak Başbakanı Nuri es Said yani Nuri Said Paşa Türk kökenli eski bir Osmanlı subayı idi. &nbsp;Türkiye ile yakın ilişkiler kurmaktan yanaydı. &nbsp;Darbenin başındaki isim olan Tuğgeneral Abdulkerim Kasım,&nbsp; ilk iş olarak Ürdün ile 6 ay önce imzalanmış olan Haşimi Arap Federasyonuna son verdi. Ardından da Sovyet genişlemesine karşı cephe konumunda olan ve Türkiye’nin de imzacısı olduğu Bağdat Pakt’ından çekildi. Darbeden sonra dönemin CIA direktörü Allen Dulles Ürdün, Suudi Arabistan ve Türkiye’de zincirleme bir reaksiyonla hükümetlerin düşeceği endişelerini Dışişleri Bakanı Eisenhover’a iletmişti. &nbsp;14 Temmuz darbesinden sonra Irak SSCB ile yakın ilişkiler kurmaya başladı.&nbsp; Bölgenin bir diğer yapay devleti Suriye’de de1963 yılında ‘8 Mart Devrimi’ olarak adlandırılan bir darbe oldu. (1960 yılında Türkiye de darbe oldu ve 1979 yılında da İran devrimi oldu.) Her iki ülkede de bu darbelerden sonra zamanla azınlık yönetimleri iş başına geldi. Böylece millet olma bilinci de yok edildi. &nbsp;Nüfusu çoğunlukla Şii olan Irak’ta Sünni Saddam Hüseyin, nüfusu çoğunlukla Sünni olan Suriye’de ise Nusayri Hafız Esad devlet başkanlığı koltuklarına oturdular. Mevcut durum hayatın olağan akışıyla o kadar uyumsuzdu ki Saddam Hüseyin kendini Babil Kralı olarak lanse ediyor. Babil Krallığının mirasına sahip çıkmaya çalışıyordu. Ancak ortada ne yaşayan bir Babilli vardı ne de mevcut halkın Babil ile bir ilgisi. Sırf bu sebeple kabinesinde Babil’i hatırlatacak tek Süryani isim olan Taha Yasin Ramazana Dışişleri Bakanlığı görevi veriyordu. İlginç bir bilgi daha II. Körfez Savaşı sonrası Saddam Hüseyin, bakanları ve Baas partisinin tüm yöneticileri yargılandı ve idam dahil çeşitli cezalara çarptırıldı sadece Taha Yasin Ramazan Papa’nın ricası ile ceza almadı.</p>



<p>Soğuk savaş sonrası Rusya için II. Brejnev dönemi de Putin dönemidir. Ancak ilkinden farklı olarak bu dönemde hem kutuplar hem de ilişkiler eskisi kadar açık ve net değil. Çok kutuplu bu dönemde Putin Suriye ve Irak’a el attı. Dünya düzeninden dışlanmış Batı tarafından misyonu tamamlanmış Saddam Hüseyin’e sahip çıktı. Hatta Saddam sonrası bile İran destekli Şii gruplarla ırak’ta söz sahibi oldu. Koltuğu çok sağlam olmayan Esad hanedanlığı da Suriye iç savaşına kadar dengeli bir politika takip etmeye çalışıyordu ancak 2011’den sonra Putin’in atanmış bir valisi konumunda.&nbsp; Günümüzdeki meselelerin çözümsüz kalmasının başka bir sebebi de çok kutuplu bu bölgede çıkarların aidiyetinizle çakışmasıdır. Batı ile ittifak halinde olan NATO üyesi Türkiye, Suriye ve ırakta Batı tarafından engellenirken Batının muhalifi olan İran, Suriye ve Irak politikalarında Batı ile uyumludur. Daha doğrusu uyumlu idi. Bu güne kadar uyum içerisinde narkoz ile hayatta tuttukları Irak Devleti üzerinde artık anlaşamıyorlar. Bu güne kadarki uyumu şöyle örnekleyelim; IŞID, Bağdat üzerine yürürken birçok paramiliter yapı inşa edildi. İran tarafından kurulan ve desteklenen Kasım Süleymani’ye bağlı olan Haşdi Şabi, IŞID ile mücadelede takdir edilip meşruiyet kazanırken (ki şu anda Irak’ı yönetiyor) Iraklı Türkmenler tarafından kurulan ve IŞID ile mücadele eden Haşdi vatani, Irak Devleti ve Batı tarafından düşman veya terörist ilan ediliyor. ABD operasyon yapıp Saddam’ı indiriyor. Ama sonra yönetimi İran’a bırakıp çekiliyor. 2003’ten beri Irak’ı fiili olarak İran tarafından atanan kukla yöneticiler idare ediyordu. Ancak bugün Sadr grubunun çağrısıyla başlayan eylemler gösteriyor ki denge değişti.</p>



<p>Seçimlerde en yüksek oyu alan Mukteda es Sadr 329 sandalyeli mecliste 73 milletvekili çıkarttı. Buna karşılık İran yanlılarının oluşturduğu, başını eski Başbakan Nuri el Maliki’nin çektiği koalisyon grubu 17 milletvekili çıkartabildi. İran yanlısı koalisyon grubunun seçimlere yaptığı itiraz da kabul edilmeyince Sadr grubunu, Kürt ve Sünni Arap muhaliflerle birlikte İran’ı dışlayacak bir hükümet kuracakları iddiasıyla engellemeye çalıştılar. İnanması güç ama bunu açıkça deklare ettiler. Bağımsız bir ülkenin eski başbakanı başka bir bağımsız ülkenin çıkarları için kendi halkını veya yıllarca başbakanlığını yaptığı ülkesini suçladı.&nbsp; İran destekli Şii koalisyonu Irak’ta hükümetin kurulması için ilk adım olan Kuzey Irak Federal Kürt Bölgesi Başkanının seçilmesini engelledi. &nbsp;Mukteda es Sadr da tepki olarak kendi milletvekillerine meclisi terk etmesi çağrısında bulundu. Sadr grubunun hükümet kurması engellenince onlar da tüm siyasi, bürokratik sistemi felç ettiler. Bu durumda İran’dan kurtulma devriminin kalan son ayağı sokak eylemleri de Sadr’ın bizzat çağrısıyla başladı. Sadr yanlıları barışçıl bir şekilde oturma eylemlerine başladılar. Eş zamanlı olarak ta Irak’lı Türkmenler anadilde eğitimin engellenmesi sebebiyle sokaklara çıktılar. Silahlı gücü ve halk desteği olan Mukteda es Sadr yıllardır Irak devletinin ensesine yapışmış olan İran’ı söküp atıyor.&nbsp; Sadr grubu ve başını eski başbakan Nuri el Maliki’nin çektiği İran destekli Şii koalisyonu arasındaki yeni değil. Eski Başbakan Maliki, Sadr grubunun Mehdi Ordusu adındaki birliklerini silahsızlandırmaya çalışmıştı ama o dönem ülkenin üçte biri IŞID tarafından işgal edilince Sadr, Barış Tugayları isimli yeni birliklerini kurdu ve güçlendirdi. Sadr, zaman zaman Batı ile uyumlu olarak Irak’ı İran’ın uydu devletine çevren Şii koalisyon grubuna karşı da sesini yükseltti.&nbsp; &nbsp;Bu süreçte Irak’ın mevcut yönetimi Türkiye’yi oyun dışı bırakmak için Zaho (kürt bölgesi) ya düzenlenen ve 2’si çocuk 9 kişinin öldüğü saldırıyı Türkiye üzerine yıkmaya çalıştı. Türkiye hemen reddetti ve adres olarak PKK’yı gösterdi.&nbsp; Saldırı sonrası Irak’ta bir günlük yas ilan edildi, beyaz saraydan Almanya’ya kadar ilgili ilgisiz herkes Türkiye’yi suçlayan açıklamalar yaptı. Irak, Ankara’daki maslahatgüzarını geri çağırdı. Bağdat Türk Büyükelçiliği önünde protesto gösterileri düzenlendi ve tüm dünyaya canlı yayınlandı. Yurtiçinde de hemen HDP açıklama yaptı ve ‘bu olay 2. Roboskidir’ dedi. Buna karşın Dışişleri Bakanımız sakin bir üslupla suçlamaları reddetti ve gelin birlikte araştıralım dedi.</p>



<p>Tüm bu gelişmelerden anladığımız üzere Irak’ta batı İran ittifakı artık sona ermiştir. Rusya, Ukrayna bataklığında boğulurken, İran Batı çıkar ortaklığı yıkılmışken bölge Türkiye’nin iradesiyle yeniden şekillenecektir. Bugünkü gaz sıkışmasının arkasında bu yeni yapılanma öncesi Türkiye’nin bölgedeki nüfuzunu azaltma telaşı ve muhtemel bir askeri operasyonu engelleme çabası vardır ancak Türkiye doğru adımları kararlı bir şekilde atmaktadır. Çünkü herkes çok iyi biliyor ki Türk ordusu girdiği bölgeden çıkarken arkasında devlet bırakır. (örnek KKTC) &nbsp;Türk ordusu revizyonisttir, kurucu ordudur. Bugün syces-picot mantığıyla kurulmuş olan ve çoktan miadını doldurmuş bu yapay devletler üzerinde tarihi kültürel bağları ve akrabalık ilişkileri sebebiyle en çok söz sahibi olan ülke Türkiye’dir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/irakta-yikilma-sancisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’de Sıkı Pazarlık…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/turkiyede-siki-pazarlik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/turkiyede-siki-pazarlik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz ALTIN]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Mar 2022 12:27:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Ukrayna]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18187</guid>

					<description><![CDATA[Rusya ve Ukrayna arasındaki savaşta bir ayı geride bıraktık. Konu sıcaklığını korurken taraflardan daha olumlu sinyaller alınmaya başlandı. Buna rağmen hala bıçak sırtı denilebilecek bir durumda bekleyiş de sürüyor. Diplomasi ayağının güçlü bir şekilde sürdürülüyor olması iki ülke halkları için de dünya kamuoyu için de bir umut olarak görülebilir. Tam da bu durumda Türkiye başından beri üzerine düşenin fazlasıyla tarafları sağduyuya ve diplomasiye davet ederek önemli bir misyon da üstlendi. Gelinen noktada taraflar Türkiye’de buluşmaya karar verdi. İki ülkenin müzakere heyetleri Türkiye’ye gelerek, İstanbul&#8217;da Cumhurbaşkanlığı Dolmabahçe Çalışma Ofisi&#8217;nde bir araya geldi. Bilindiği üzere heyetlerin bu dördüncü yüz yüze görüşmeleriydi. İlki Ukrayna ile Belarus sınırında Çernobil bölgesine yakın yerde gerçekleşti. İkinci ve üçüncü yüz yüze görüşme ise Polonya ile Belarus sınırına yakın Beloveş yerleşim birimi yakınında gerçekleşti. Ardından müzakereler video konferans yoluyla devam etti. Hemen hemen birer hafta arayla gerçekleşen yüz yüze görüşmelerde bir sonuç alınamazken tarafsızlık ilkesi konusunda da endişeler zaten vardı. Nihayetinde tarafların Türkiye’de buluşma kararı her iki taraf için de bir güven çatısı oluşturdu. Ve tüm dünya gözlerini Türkiye’ye çevirdi. Bu defa başka bir barış havası vardı. Türkiye’nin garantör ülke olması yönündeki istekler de bu güveni tazeledi. Ukrayna Devlet Başkanı Zelensky, zaten seçildiği günden beri Türkiye ile ilişkilerini &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Rusya ve Ukrayna arasındaki savaşta bir ayı geride bıraktık. Konu sıcaklığını korurken taraflardan daha olumlu sinyaller alınmaya başlandı. Buna rağmen hala bıçak sırtı denilebilecek bir durumda bekleyiş de sürüyor. Diplomasi ayağının güçlü bir şekilde sürdürülüyor olması iki ülke halkları için de dünya kamuoyu için de bir umut olarak görülebilir.</p>



<p>Tam da bu durumda Türkiye başından beri üzerine düşenin fazlasıyla tarafları sağduyuya ve diplomasiye davet ederek önemli bir misyon da üstlendi. Gelinen noktada taraflar Türkiye’de buluşmaya karar verdi. İki ülkenin müzakere heyetleri Türkiye’ye gelerek, İstanbul&#8217;da Cumhurbaşkanlığı Dolmabahçe Çalışma Ofisi&#8217;nde bir araya geldi. Bilindiği üzere heyetlerin bu dördüncü yüz yüze görüşmeleriydi. İlki Ukrayna ile Belarus sınırında Çernobil bölgesine yakın yerde gerçekleşti. İkinci ve üçüncü yüz yüze görüşme ise Polonya ile Belarus sınırına yakın Beloveş yerleşim birimi yakınında gerçekleşti. Ardından müzakereler video konferans yoluyla devam etti.</p>



<p>Hemen hemen birer hafta arayla gerçekleşen yüz yüze görüşmelerde bir sonuç alınamazken tarafsızlık ilkesi konusunda da endişeler zaten vardı. Nihayetinde tarafların Türkiye’de buluşma kararı her iki taraf için de bir güven çatısı oluşturdu. Ve tüm dünya gözlerini Türkiye’ye çevirdi. Bu defa başka bir barış havası vardı. Türkiye’nin garantör ülke olması yönündeki istekler de bu güveni tazeledi.</p>



<p>Ukrayna Devlet Başkanı Zelensky, zaten seçildiği günden beri Türkiye ile ilişkilerini güçlendirmek Kırım konusunda ortak hareket edebilmek için büyük çaba harcıyordu. Rusya ile gerginliğin başladığı günden itibaren de Türkiye’yi hem ateşkes görüşmelerinin bir parçası hem de sonrasında da garantör ülke olarak görmek istiyordu. Rusya ise formaliteden ibaret olan bu görüşmeler için Belarus veya Belgrad’ı tercih ediyordu ancak sahadaki büyük kayıplarından sonra ateşkes görüşmeleri için İstanbul’u kabul etmek zorunluluk haline geldi.</p>



<p>Heyetlere ve görüşmelere baktığımızda bazı tahminlerde bulunmak zor değil. Mesela Rusya heyetinin Başkanı olan Medinsky, Putin’in danışmanı ve ayrıca Putin’e de çok yakın bir isim. Aslında Rusya’nın Ukrayna politikasının da mimarıdır. Heyette olmamasına rağmen iki tarafın da kabul ettiği diğer bir ismin Rus oligark Abramovich olması bazılarına anlamsız gelecektir ama Abramovich, Ukrayna Devlet Başkanı Zelensky gibi Yahudi’dir. Bununla birlikte o da Putin’e yakın bir isimdir ve Ukrayna’da ciddi yatırımları olan bir işadamıdır. Putin onurlu bir çıkışa ne kadar ihtiyacı olduğunu Abramovich’i bu görüşmelere dâhil etmesiyle göstermiştir. Ukrayna heyetinin Başkanı olan Raznikov ise bu ateşkes görüşmelerini her zaman formalite olarak gören Rus heyetine karşı kıyafetiyle, duruşuyla tavizsiz tavrıyla mesaj vermektedir. Her zaman görüşme öncesi ve sonrası sosyal medyadan yayınladığı askeri kıyafetli silahlı fotoğrafları görüşmelerde takım elbise giymeyip yarı askeri kıyafetlerle gelmesi her an savaşa devam etmeye hazır olduğunu, savaşmaktan imtina etmediğine dair mesaj olarak yorumlanabilir.</p>



<p>Toplantının içeriğine ve sonuçlarına gelecek olursak. Aslında ortaya çıkan bir sonuç yok. Kısa vadede de bir anlaşma imzalanacağını düşünmüyorum. Bu görüşmede her iki tarafta birbirlerine tekliflerini ilettiler. Anlatılanların aksine ‘Rusya istediğine ulaştı’ diye bir sonuç yok. Zaten öyle olsaydı Putin bu teklifi kabul eder ve kendi deyimiyle özel askeri operasyonu sonlandırırdı. Bu algının oluşmasına sebep olan madde Ukrayna&#8217;nın NATO’ya üyelik başvurusunu geri çekeceği maddesi ama işin aslı öyle değil. Ukrayna zaten yıllardır NATO’nun kapısında bekliyor ve önüne çıkarılan engel NATO sözleşmesinin meşhur 5’inci maddesi. Bu maddeye göre imzacı ülkelerden birinin taraf olduğu savaşa NATO bir bütün halinde müdahil olmak zorunda. Kırım ve Donbass dolayısıyla Ukrayna zaten işgal altındaydı. Bu da demek oluyor ki Ukrayna NATO’ya kabul edildiği gün NATO ve Rusya savaş halinde olur. Zelensky NATO liderler zirvesine telekonferansla bağlanıp yaptığı konuşmasında benzer şeyleri söylemişti. 1994 yılında Budapeşte’de imzalanan anlaşmayı örnek gösterdi. Budapeşte Anlaşmasına göre Ukrayna elindeki SSCB’den kalma nükleer başlıkları Rusya’ya teslim edecek, Rusya ise Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne saygı duyacak ve saldırmayacaktı. ‘Budapeşte Anlaşması’na rağmen Rusya 2014’te Kırım’ı işgal etti. Zelensky ayakta alkışlanan konuşmasında daha da ileri giderek ‘siz henüz 5’inci maddeyi test etmediniz yani hiçbir üye ülke için savaşmadınız ancak biz bağımsızlığımız, değerlerimiz ve sizin de güvenliğiniz için savaşıyoruz’ dedi. Devamında ‘bundan sonra asla Ukrayna ordusu NATO standartlarını karşılamıyor demeyin. Bizim standardımız sahada görüldü. Siz ise daha kendinizi ispat etmediniz’ dedi. Daha önceki yazılarımda belirttiğim üzere Ukrayna coğrafyasında bundan sonra NATO değil, doğrudan Amerika’nın etkisini göreceğiz. Bugün Türkiye’deki ve Rusya’daki Putinistlere zafer naraları attıran madde bunu destekliyor. Ukrayna hiçbir askeri ittifakta yer almamayı teklif ediyor. Yani hem zaten kabul edilmediği NATO’dan vazgeçiyor hem de Rusya’nın güdümünde olan ‘Kollektif Güvenlik Örgütü’ne ve benzerlerine de girmeyeceğini belirtiyor. Ancak burada çok önemli bir ayrıntı var. Ukrayna bu anlaşmaya garantör olarak içinde Türkiye’nin de bulunduğu Amerika’dan İsrail’e kadar on ülkenin daha imza atmasını istiyor. Bu garantör ülkelerin ateşkes bozulursa üç gün içinde askeri müdahale de bulunmasını talep ediyor. Esasında Rusya’nın ateşkesi bozması halinde kendi askeri ittifakını oluşturmuş oluyor. Ukrayna tarafına bugüne kadar silah ve gaz veren ülkeleri ateşkes bozulması halinde sahaya çekmek istiyor. Bu madde ilerde Amerika’nın Rusya’ya müdahalesi için ve Ukrayna coğrafyasında bulunması için fırsat sunacaktır. Nasıl ki Esed’in davetiyle Suriye’de bulunan Rus askeri meşru görünüyorsa Zelensky’nin davetiyle hem de Rusya’nın da imzaladığı anlaşma gereği Ukrayna’da bulunan Amerikan askeri de meşru olacaktır. Bir kısım analist bunu Ukrayna’nın egemenliğinden feragat etmesi olarak yorumlasa da Ukrayna, ABD şemsiyesi altında yeni bir Güney Kore, Japonya olmak istiyor diye okumak daha doğru olur diye düşünüyorum. Ukrayna bu şartları savaş öncesi kabul etse bugün bu savaş olmazdı diye yorumlayanlara da şunu hatırlatmak isterim ki, Putin 21 Şubat’ta yaptığı konuşmasında ‘Ukrayna diye bir devlet yok, hiç de var olmadı’ diyor. Rusya’nın bu savaşı başlatmasının sebebi Ukrayna’nın varlığıydı. Başka sebepler arayıp masumlaştırmaya gerek yok.</p>



<p>Ukrayna, Kırım ve Donbass konusunda da savaş öncesi duruma dönülmesini teklif ediyor. 15 yıl boyunca bu bölgeleri askeri operasyonla geri kazanmaya çalışmayacağını taahhüt ediyor. Yine Rusya istediğini aldı diye yorumlanan bu teklifte Rusya açısından büyük handikaplar var. Donetsk ve Luhansk sözde halk cumhuriyetlerinin bağımsızlığını tanımış olan Rusya, buraları tekrar tartışmalı bölgeler olarak kabul etmiş olur. Savaş öncesi Donbass bölgesinin yüzde 40’ına ancak sahip olan bu toksik devletler bugün yüzde 70-80’e varan oranlarda toprak elde ettiler. Buralardan tekrar çıkmaları, 15 yıl boyunca Minsk Protokolü benzeri bir yapıyla müzakerelere başlamaları, belirsiz statülerini devam ettirmeleri hem ciddi bir prestij kaybı hem de kendi gelecekleri açısından intihar olur. Bu maddenin kabul edilme ihtimaline karşın bu sözde devletlerin yöneticileri bir an önce Rusya’ya bağlanmak isteyecekler. Ukrayna ordusu da buraları anlaşma öncesi yıpratmak isteyecektir. Bu günden sonra savaşın sıklet merkezinin Donbass olacağını söylemek doğru olur. Kırım için ise 15 yıl askeri operasyon düzenlenmemesi ve statüsünün belirsiz kalması durumu Rusya açısından çok büyük bir tavizdir. Kabul edeceklerini sanmıyorum. Zira Rusya yasalarına göre de Kırım Rus toprağıdır. Kendi toprak bütünlüğünü ve egemenliğini tartışmaya açmış olur. Ayrıca bu bölgeler 15 yıl Ukrayna operasyon yapmayacaksa Rusya da yapmayacak ve bu maddenin ihlali halinde garantör ülkeler askeri müdahalede bulunacak. Bu maddenin kabulü Rusya için yenilginin kabulü demektir. Zaten Medinsky de ‘Kırım konusunda farklı düşünüyoruz’ dedi.</p>



<p>Yine kamuoyunda çokça tartışılan referandum konusuna da açıklık getirelim. Ukrayna bu teklifleri önce referanduma götürmeyi ardından kendi meclisinde oylanmasını müteakip yürürlüğe girmesini teklif ediyor. Rusya açısından ise Kırım ve Donbass’ta önceden Rusya lehine sonuçlanmış bir referandum var zaten. Rus tarafının bunu kabul etmesi bu güne kadar kazandıklarında da vazgeçmesi anlamına gelecektir. Ayrıca referandum sonucunda veya meclis oylamasında Ukrayna tarafı anlaşmayı reddedebilir. Referandum konusu Rusya açısından Ukrayna’daki varlığını belirsizliğe sürükleyen bir adım olacaktır. Zaten Ukrayna anayasasına göre de işgal devam ederken referandum yapılamaz yani referandum yapılabilmesi için Rusya’nın Ukrayna’nın tamamından askerlerini çekmesi gerekir.</p>



<p>Rusya tarafından görüşmeyi incelemek için yine Putin’in 21 Şubat’taki konuşmasıyla başlayalım. ‘Ukrayna diye bir ülke yok, Ukrayna halkını Neonazi yönetimi olan Zelensky’den kurtarmak için geliyoruz, Ukrayna yabancı ülkelerin büyükelçiliklerinden yönetiliyor’ söylemlerinden başlayarak bu 37 günde gelinen nokta içler acısı. Hükümet değişikliği taleplerinden hatta Ukrayna ordusuna yaptığı darbe çağrısından sonra Putin ve Zelensky görüşmesi için yeşil ışık yakıyoruz. Dışişleri Bakanlarının da olduğu 4’lü formatta görüşebilirler noktasına hatta onurlu bir çıkış noktasına geldi. Bundan başka Kiev çevresinde ve Çernihiv’de hiçbir başarı gösterememiş ve Ukrayna ordusu tarafından kuşatılmış olan birliklerini görüşmeler devam ederken güven artırmaya yönelik olarak geri çekeceğini açıkladı ki geri çekilme mi yeniden konumlandırma mı orası da şüpheli.</p>



<p>Yaptırımlar nedeniyle ekonomik zorluklar içerisindeyken sahada da çok büyük kayıplar verdi. Bunun yanında İsrail ve Türkiye öncülüğünde başlayan yeni doğalgaz rotası çalışmaları Rusya’nın Avrupa pazarını kaybetmesine yol açıyor. İlerde yaptırımlar kalksa bile Avrupa’ya gaz satamaması sebebiyle Rus ekonomisi savaş öncesi günlerine dönmeyecektir. Rusya her ne kadar kendi kamuoyuna ‘hedeflerimize ulaştık’ diye propaganda yapsa da Ukrayna’daki en büyük hedefi olan devletin varlığını sonlandırmaya yaklaşamadı bile. Zaman Rusya lehine işlemiyor günden güne kayıpları artıyor. Güncel durumu doğru analiz etmezse de bu hal egemenliğini tehdit eden noktaya gelecektir.</p>



<p>Rusya, NATO üyesi ülkelerden yaptırımlara katılmayan tek ülke olan Türkiye’ye ve Türkiye’nin arabuluculuğuna muhtaçtır. Ukrayna ise hem Kırım konusundaki tezlerine zemin bulabilmek hem de kendi güvenliğini sağlayabilmek için garantör olarak Türkiye’ye muhtaçtır. Avrupa’nın tamamının oyun dışı kaldığı toplantıyı takip ederken Cumhurbaşkanımızın kısa bir konuşma yapması hatta öncesinde iki tarafın delegasyonu tarafından uzunca bir süre ayakta alkışlanması bana Falih Rıfkı Atay’ın Zeytindağı kitabında yazdığı bir cümleyi hatırlattı. ‘Türk, harpte kullanılmış, destanlaştırılmış sulhta ise bırakılmıştır.’ Bugün sulh arayışı için tüm dünyanın Türkiye’den başka çaresinin olmaması bu düşüncenin nasıl tersine döndüğünün de bir tablosudur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/turkiyede-siki-pazarlik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rusya’nın Ayakta Kalması Neden Önemli…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/rusyanin-ayakta-kalmasi-neden-onemli/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/rusyanin-ayakta-kalmasi-neden-onemli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz ALTIN]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 24 Mar 2022 10:28:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Ukrayna]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18180</guid>

					<description><![CDATA[Ukrayna ile Rusya arasında devam etmekte olan savaş gün geçtikçe bana 1939 yılındaki Fin-Rus savaşını anımsatıyor. Dünyada büyük bir kırılmanın kilometre taşı olduğunu düşündüğüm bu savaşın günümüz Ukrayna-Rusya savaşı ile sebepleri, sonuçları ve oluş şekli bakımından birçok benzerlikler taşıdığını düşünüyorum. Finlandiya, eski adıyla Finlandiya Büyük Prensliği, 1809 yılında İsveç’ten ayrılıp Rusya’ya bağlı özerk bir yönetim olarak yüzyıldan fazla bir süre Rus egemenliği altında yaşadı. 1917 yılında Bolşevik İhtilali’nin gerçekleşmesinin akabinde bağımsızlığını ilan ederek Rusya’dan ayrıldı. Bağımsızlığını kazanmasının ardından Finlandiya’da bir de iç savaş patlak verdi. Sovyet devriminden etkilenen ve SSCB ile yakın ilişkide olmak isteyen, Kızıl Ordu ile Nazilerden etkilenen Beyaz Ordu arasında geçen savaşı Beyaz Ordu kazandı ve yönetimi ele aldı. &#160;Bu durum Stalin’i oldukça endişelendirdi. Zira Finlandiya sınırıyla o zamanki adıyla Leningrad (St. Petersburg) arasındaki mesafe sadece 32 kilometreydi. Leningrad’ın güvenliği için bu bölgeyi demilitarize edip silahsızlandırmak isteyen Stalin,&#160; önce bu bölgeyi Finlilerden kiralamak, sonra da satın almak için girişimlerde bulunsa da bu önerilerin hiçbirisi Fin yönetimi tarafından kabul edilmedi. Finlandiya’nın uzlaşmaz tavrı karşısında Stalin için savaştan başka seçenek kalmamıştı. Daha sonra Finlandiya Devlet Başkanı olacak olan dönemin Genelkurmay Başkanı Carl Gustaf Emil Mannerheim, bu savaşı öngörmüş olacak ki iki ülke arasında saldırmazlık paktı imzalanmasına rağmen bir savunma &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ukrayna ile Rusya arasında devam etmekte olan savaş gün geçtikçe bana 1939 yılındaki Fin-Rus savaşını anımsatıyor. Dünyada büyük bir kırılmanın kilometre taşı olduğunu düşündüğüm bu savaşın günümüz Ukrayna-Rusya savaşı ile sebepleri, sonuçları ve oluş şekli bakımından birçok benzerlikler taşıdığını düşünüyorum.</p>



<p>Finlandiya, eski adıyla Finlandiya Büyük Prensliği, 1809 yılında İsveç’ten ayrılıp Rusya’ya bağlı özerk bir yönetim olarak yüzyıldan fazla bir süre Rus egemenliği altında yaşadı. 1917 yılında Bolşevik İhtilali’nin gerçekleşmesinin akabinde bağımsızlığını ilan ederek Rusya’dan ayrıldı. Bağımsızlığını kazanmasının ardından Finlandiya’da bir de iç savaş patlak verdi. Sovyet devriminden etkilenen ve SSCB ile yakın ilişkide olmak isteyen, Kızıl Ordu ile Nazilerden etkilenen Beyaz Ordu arasında geçen savaşı Beyaz Ordu kazandı ve yönetimi ele aldı. &nbsp;Bu durum Stalin’i oldukça endişelendirdi. Zira Finlandiya sınırıyla o zamanki adıyla Leningrad (St. Petersburg) arasındaki mesafe sadece 32 kilometreydi. Leningrad’ın güvenliği için bu bölgeyi demilitarize edip silahsızlandırmak isteyen Stalin,&nbsp; önce bu bölgeyi Finlilerden kiralamak, sonra da satın almak için girişimlerde bulunsa da bu önerilerin hiçbirisi Fin yönetimi tarafından kabul edilmedi. Finlandiya’nın uzlaşmaz tavrı karşısında Stalin için savaştan başka seçenek kalmamıştı. Daha sonra Finlandiya Devlet Başkanı olacak olan dönemin Genelkurmay Başkanı Carl Gustaf Emil Mannerheim, bu savaşı öngörmüş olacak ki iki ülke arasında saldırmazlık paktı imzalanmasına rağmen bir savunma hattı inşa ettirmişti. ‘Mannerheim Hattı’ olarak bilinen bu hat, II. Dünya Savaşının Majino Hattından sonraki en önemli savunma hattıydı.</p>



<p>Sovyetler Birliği, II. Dünya Savaşı’nın başlamasının ve Almanların Polonya’yı işgalinden iki ay sonra saldırmazlık paktının geçersiz olduğunu deklare edip 30 Kasım 1939’da Finlandiya’ya savaş ilan etmeksizin saldırdı. Literatüre ‘Kış Savaşı’ olarak geçen bu savaşa Kızıl Ordu yaklaşık 750 bin kişilik&nbsp; bir kuvvetle (savaş süresince takviyelerle bu mevcudunun 1 milyona kadar çıktığı düşünülmekte), Finlandiya ise 337 bin kişilik bir kuvvetle (ancak sadece 250 bin tüfekle) katıldı. Savaşın başlangıcında Kızıl Ordu’nun 154 tankına karşı Finlandiya’nın 10 tankı varken savaşın sonunda ise Kızıl ordunun 6541 tank, 1651 zırhlı aracına karşılık Finlandiya’nın İngilizlerden aldığı 32 Vickers tankına silah monte etmesiyle 42 tankı vardı. Bugün Ukrayna’da olduğu gibi Ruslar Finlandiya’ya birden çok cepheden taarruza geçti. Kızıl Ordu’nun ikmal hatlarını keserek Rus birliklerini ikmal olanaklarından yoksun bırakan Finler kısa sürede bu saldırıları durdurdu. 90 bin kadın savaşçıdan oluşan Fin kayakçı birlikleri Kızıl Orduya büyük zayiatlar verdiriyordu. Kızıl Ordu, küçük bir ilçe olan Rautu’yu (bugünkü Sosnovo) ancak savaş ilan ettikten 1 ay sonra 25 Aralık&#8217;ta alabildi. &nbsp;İki ülkenin askeri kabiliyetleri arasındaki fark dolayısıyla en fazla 2 haftada biteceğine inanılan savaş 3 ay 1 hafta 5 gün sürdü.&nbsp; Savaşın sonunda Sovyetler Birliği tüm toprak taleplerini karşılamıştı ama yaklaşık 350 bin kişi kayıp vermişlerdi.</p>



<p>Bu savaş sebebiyle Milletler Cemiyetinden atılan SSCB’ye ABD tarafından da havacılık teknolojisi tedarik yasağı getirildi. Bu SSCB’nin havacılık sektörüne büyük darbeydi. Sovyetler Birliği için diğer bir olumsuz sonucu Kızıl Ordu&#8217;nun zayıflığının onaylanması oldu. Konvansiyonel bir savaşta Kızıl Ordu’nun lojistik destek sağlamakta başarısız olduğu görüldü. En önemli sonucu ise Almanlarda tüm zafiyetleri ortaya çıkan Kızıl Ordu’ya karşı savaşma fikri oluştu.</p>



<p>Tıpkı Fin-Rus savaşında olduğu gibi Rusya’nın Ukrayna işgali için de tarafların kuvvet farklarına bakarak Ukrayna’nın çok kısa sürede teslim olacağı algısı oluşsa da bugün savaşın başlamasının üzerinden bir aydan fazla süre geçmiş durumda. Yedek askerlerini zorla sözleşme imzalatarak savaşa gönderen Rusya, Karadeniz kıyısındaki küçük bir şehir olan Maripol’ü bile alamadı. Hatta Rusya’nın Donetsk-Luhansk’ta mevzi kaybedip geri çekildiğine dair haberler bile var. Rusya, yaklaşık 10 yıl süren Afganistan işgalindeki toplam asker kaybı kadar Ukrayna’da bir ayda kayıp verdi. Rus ordusunun operasyona katılan birliklerinin yaklaşık 1/6’sı savaş dışı kaldı. Hava unsurlarını neredeyse hiç kullanamadı. Onlarca helikopteri daha havalanmadan pistte imha olurken yüzlerce tank ve zırhlı araç yollarda imha edildi. Lojistik destek sağlayamadığı için yakıtı bitip terk edilen araçlar Ukraynalıların eline geçti.&nbsp; Hatta öyle ki terk edilen Rus tanklarını traktörlerle çekip götüren Ukrayna çiftçileri artık neredeyse bir tank tugayına sahip oldu. Böylelikle Rusların askeri zafiyetleri tekrar ortaya döküldü. Aslında Esed’in davetiyle Suriye’ye müdahale ettiğinde de bir kısmı açığa çıkmıştı. Ukrayna biraz da bunun pratiğe dökülmüş hali oldu.</p>



<p>Rus ekonomisi benzeri görülmemiş yaptırımlar sebebiyle çok zorda. Ayrıca Rusya savaşta ölen asker sayısından çok savaş karşıtı vatandaşını kendi ülkesinde hapse atmak zorunda kaldı.&nbsp;Nihayetinde Ukrayna’da savaş öncesi taleplerini karşılasa bile dünyanın en büyük 2. Ordusu olan Rus ordusu caydırıcılığını yitirmiş oldu.</p>



<p>Bu durum aslında bölgede Rusya ile anlaşmazlıkları, rahatsızlıkları bulunan ülkelerin tamamını kafasını kaldırmaya teşvik etti. Özbekistan Dış İşleri Bakanı geçtiğimiz hafta Donetsk ve Luhansk sözde halk cumhuriyetlerini tanımadığını, Ukrayna’nın toprak bütünlüğüne saygılı olduğunu açıklarken Kazakistan ise Putin’in asker gönderme talebini reddetti. Polonya Cumhurbaşkanı sosyal medyadan ‘Rusya, Suriye’den birliklerini çekiyor, Türkiye için bu bir sinyal’ diye paylaşım yaptı. Bir adım sonrasında da bu devletlerin tamamı kendi hedeflerini realize etme kaygısında olacaktır. Türkiye de aynı şekilde hedeflerini realize etmeye çalışarak, Suriye’de alan açmayı ve Batı ittifakı ile pazarlık yaparak 12 adaları çözmeyi isteyecektir. Nihayetinde Misak-ı Milli sınırlarına ulaşmak isteyecektir.</p>



<p><strong>‘Putin’i kızdırmayalım’ tezi çöktü…</strong></p>



<p>Mevcut duruma dönecek olursak Türkiye II. Dünya Savaşı’nda olduğu gibi tarafsız bir konumda kalmaya gayret ediyor ama II. Dünya savaşından sonra Stalin, tarafsız olan Türkiye’den de toprak talebinde bulundu, boğazlar üzerinde hak talep etti. Aynı şekilde İran II. Dünya Savaşı’nda tarafsızlığını ilan etmesine rağmen savaş devam ederken kuzeyden Sovyetler, güneyden de İngilizler tarafından işgal edildi. Hatta Sovyetler savaş sonrasında da ülkeyi terk etmeyerek ayrılıkçı Kürt hareketlerini destekledi. Bunun sonucunda da 1946 yılında tarafsız İran topraklarında Mahabad Cumhuriyeti adında bir Kürt devleti kuruldu.1947 yılında Sovyetlerin İran’dan çekilmesiyle İran bu devletin varlığını sonlandırdı. (O dönemde Mahabad Cumhuriyeti’nin Savaş Bakanı da Mesud Barzani’nin babası olan Mustafa Barzani idi). Bu sebeple ‘tarafsız kalmalıyız’, ‘en iyisi tarafsızlık’, ‘sakın Putin’i kızdırmayalım’ tezlerinin pratikte karşılığı yoktur. Batı’nın vekaletiyle Ukrayna ile Rusya arasında gerçekleşen bu savaşta kimse tarafsızlığa saygı duymayacaktır. Esasen Rusya Ukrayna arasında diplomatik bir çözümün, taraflardan birinin hedeflerine ulaşmadan mümkün olamayacağını tüm dünya gibi biz de biliyoruz ancak bu arabuluculuk çabamız oldukça önemli ve bizim için bu çabanın bir sebebi var.</p>



<p><strong>Türkiye, Türki Cumhuriyetlerine şemsiye olmalı…</strong></p>



<p>Biz biraz da milliyetçi bir bakış açısıyla bu savaşa ve sonuçlarına Rusya’nın hinterlandındaki ülkelerin bağımsızlıkları olarak okuyoruz. Buradan yaptığımız çıkarımla da Türk dünyası üzerinden Rusya’nın gölgesi kalkacak diyoruz. Ancak Rusya’nın bu kadar hızlı kaybetmesi bu hinterlanda sahip olmak isteyen diğer bir bölgesel güç olan Çin’in de iştahını kabartacaktır. 1939 yılında Fin savaşı başladığında Nazi Almanya’sı ile SSCB arasında saldırmazlık paktı ve ittifak vardı ama 22 Haziran 1941’de Almanya Rusya’ya savaş ilan etti. Bu günkü duruma bakarak Rusya ve Çin arasında sağlam bir ittifak var diye düşünmek bu açıdan hata olur. Ayrıca Çin’in bu bölgedeki nüfuzunu sadece askeri operasyonlarla artırmaya çalışacağını düşünmek de hata olur. Bunu yapabilmesi için elinde birçok enstrüman var. Ekonomik olarak, yüksek oranda Çin’den bu ülkelere göçler sağlayarak, Bu ülkeleri borçlandırarak da bu hedeflerine ulaşabilir. &nbsp;Hatırlatmak isterim ki Çin Ukrayna’da çok büyük araziler kiralamıştı ve tarım yapıyordu. Çin’in Ukrayna’da kiraladığı arazilerin büyüklüğü Belçika’nın yüzölçümünden fazlaydı. Bu istikrarsız durumda daha yakınındaki tarım alanlarında egemen olmak istememesi için bir sebep yoktur. Çok yakın zamanda Moğolistan’dan başlayarak bu güne kadar Rus hegemonyasında olan devletlerin tamamı bir güven bunalımına düşecektir, Bu duruma Batı ve Çin çok hazırlıklı görünüyor, Türkiye ise hazırlık evresi bitene kadar kaosu ertelemek için çaba göstermeli. Türkiye’nin burada yapması gereken Rusya beklenen de hızlı düşerken bölgedeki Türk Cumhuriyetlerine bir şemsiye olabilmek. Rusya sonrası boşluğu akrabalık, kültür, dil, din bağlarını kullanarak doldurmak. Bu hedefe ulaşana kadar Rusya’yı ayakta tutabilmek önemli. Freni patlamış bu araçtan herkes atlamışken en azından direksiyonu iki tur çevirip daha kolay bir rotadan daha yavaş yuvarlanmasını sağlamak.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/rusyanin-ayakta-kalmasi-neden-onemli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Doğalgaz Rotası, Beş Benzemezi Bir Araya Getirdi…</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yeni-dogalgaz-rotasi-bes-benzemezi-bir-araya-getirdi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yeni-dogalgaz-rotasi-bes-benzemezi-bir-araya-getirdi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Oğuz ALTIN]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Mar 2022 10:20:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Ukrayna]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18168</guid>

					<description><![CDATA[Rusya&#8217;nın Ukrayna işgali sürerken, Türkiye&#8217;nin arabuluculuğu  sayesinde iki ülkenin Dış İşleri Bakanları  savaşın başlangıcından bu yana ilk kez Antalya&#8217;da geçtiğimiz hafta bir araya geldi.  Hem Rusya hem Ukrayna ile siyasi, ekonomik ve askeri açıdan yakın ilişkileri olan Türkiye, bu durumdan en çok etkilenecek ülke olması sebebiyle de kayıtsız kalması beklenemezdi. Ancak Türkiye&#8217;nin  bu çabalarının altında savaşın sona ermesi, kalıcı barışın sağlanmasının yanı sıra başka amaçlar da olduğunu düşünüyorum. Ukrayna’yı işgal teşebbüsü ile adeta tüm dünyadan izole edilen Rusya’ya, Avrupa ve ABD tarafından bir dizi ağır ekonomik yaptırımlar uygulandı. Rusya ise bu ekonomik ve siyasi yaptırımlara karşı tüm dünyaya hazırlıklı olduğu imajını vermeye devam ediyor. Aslında Rusya’nın bu yaptırımların çok uzun süremeyeceğine dair bir inanç taşımasının sebebi de Avrupa’nın enerji tedarikçisi konumunda olması. Zira Avrupa’nın ihtiyacı olan doğalgazın yüzde 40’ı Rusya tarafından sağlanmakta. Avrupa&#8217;nın Rus doğalgazına olan bu bağlılığı savaşın başlangıcında Rusya&#8217;nın Ukrayna işgaline top yekûn tepki gösterilmesine engel oluyordu. Bilhassa doğalgaz ihtiyacının yüzde 50’den fazlasını Rusya’dan karşılayan Almanya’nın bu durumdan en çok etkilenecek ülke olduğunu da burada hatırlatalım. Ne yazık ki bu durum Rusya’ya pervasızca komşularını tehdit ve işgal etme serbestîsi sağlıyordu. Hatta&#160; savaşın ilk günlerinde Rusya Dış İşleri Bakanı Lavrov, ‘Avrupa’da doğalgaz fiyatları artacak bizden başka bir alternatifiniz de &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Rusya&#8217;nın Ukrayna işgali sürerken, Türkiye&#8217;nin arabuluculuğu  sayesinde iki ülkenin Dış İşleri Bakanları  savaşın başlangıcından bu yana ilk kez Antalya&#8217;da geçtiğimiz hafta bir araya geldi.  Hem Rusya hem Ukrayna ile siyasi, ekonomik ve askeri açıdan yakın ilişkileri olan Türkiye, bu durumdan en çok etkilenecek ülke olması sebebiyle de kayıtsız kalması beklenemezdi. Ancak Türkiye&#8217;nin  bu çabalarının altında savaşın sona ermesi, kalıcı barışın sağlanmasının yanı sıra başka amaçlar da olduğunu düşünüyorum.</p>



<p>Ukrayna’yı işgal teşebbüsü ile adeta tüm dünyadan izole edilen Rusya’ya, Avrupa ve ABD tarafından bir dizi ağır ekonomik yaptırımlar uygulandı. Rusya ise bu ekonomik ve siyasi yaptırımlara karşı tüm dünyaya hazırlıklı olduğu imajını vermeye devam ediyor. Aslında Rusya’nın bu yaptırımların çok uzun süremeyeceğine dair bir inanç taşımasının sebebi de Avrupa’nın enerji tedarikçisi konumunda olması. Zira Avrupa’nın ihtiyacı olan doğalgazın yüzde 40’ı Rusya tarafından sağlanmakta. Avrupa&#8217;nın Rus doğalgazına olan bu bağlılığı savaşın başlangıcında Rusya&#8217;nın Ukrayna işgaline top yekûn tepki gösterilmesine engel oluyordu. Bilhassa doğalgaz ihtiyacının yüzde 50’den fazlasını Rusya’dan karşılayan Almanya’nın bu durumdan en çok etkilenecek ülke olduğunu da burada hatırlatalım. Ne yazık ki bu durum Rusya’ya pervasızca komşularını tehdit ve işgal etme serbestîsi sağlıyordu. Hatta&nbsp; savaşın ilk günlerinde Rusya Dış İşleri Bakanı Lavrov, ‘Avrupa’da doğalgaz fiyatları artacak bizden başka bir alternatifiniz de yok’ diye tehditler&nbsp; dahi savurdu.&nbsp; Bu koşullarda Rusya’nın doğalgaz ve petrol kartı son günlerde sıkça dillendirdiği Nükleer kartından daha çok kapı açıyordu.</p>



<p><strong>Rusya’nın yeni doğalgaz rotası endişesi…</strong></p>



<p>ABD’nin bu kozu Rusya’nın elinden almak için Rusya’dan ithal edilen petrol ve doğalgaza ambargo koyması ile dengeler bir anda değişti.&nbsp; Amerika Başkanı Biden, artan petrol fiyatlarına da dikkat çekerek bunun için bazı tedbirlerin alınacağını açıkladı. Avrupa Birliği enerji bakanları da petrol fiyatlarının rekor üstüne rekor kırması neticesinde alternatif enerji kaynakları arayışına giriştiler.&nbsp; Bu noktada Rus doğalgazına alternatif olarak Avrupa&#8217;nın ikinci doğalgaz tedarikçisi olan Norveç&#8217;i düşünseler de Norveç zaten maksimum arzda doğalgaz verdiğini, kapasitenin artırılmasının mümkün olmadığını ve Rus doğalgazına alternatif olamayacaklarını belirtti. Bir diğer alternatif olan Nükleer enerjiye de Almanya, İngiltere, Belçika ve Fransa sıcak bakmadı. Bu enerji krizinin ortasında Amerika fırsattan istifade, Avrupa devletlerini en büyük tedarikçisi olduğu sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) kullanımına yönlendirdi. Bunun üzerine ‘Kuzey Akım 2’ projesini yaptırımlar sebebiyle durdurma kararı alan Almanya kısa vadede çözüm için (LNG)’ye yöneleceğini açıkladı. Hatırlarsanız Almanya Başbakanı mecliste yaptığı konuşmada enerji politikalarının sadece ekonomi ve iklim için değil artık güvenlik bakımından da kritik olduğunu söylemişti. ABD,&nbsp; Avrupa ve İngiltere’ye LNG son geçen yılın üç katından fazla&nbsp; satsa da LNG altyapısı kurmak hem çok maliyetli olacak hem de uzun bir zaman alacaktır. Ayrıca LNG’nin üretim ve taşıma kapasitesi de sınırlı.</p>



<p>Mevcut doğalgaz krizini kısa vadede aşmak için ihtiyaç duyulacak diğer ülke ise Azerbaycan. Zira&nbsp; Avrupa&#8217;ya doğal gaz tedarik eden Azerbaycan, 2019 yılında ‘Trans Anadolu Doğalgaz Boru Hattı’ (TANAP) ve ‘Trans Adriyatik Doğalgaz Boru Hattı’ (TAP) projelerinin birleşmesiyle Avrupa&#8217;nın ihtiyacı olan doğalgazın bir kısmını karşılayacak durumda. Yakın zamanda İran ve Venezuela da yasaklı olmasına rağmen doğalgaz ve petrol arzını karşılayabileceğini açıkladı ve ABD tarafından da bu taleplere yeşil ışık yakıldı. Bu ülkeler petrol üretimini artırır ve yaptırımların bazılarından kurtulur.&nbsp; Ancak bu çözümler&nbsp; Arap ülkelerinin de katkısıyla kısa vadede petrol fiyatlarını düşürüp arzı karşılasa da daha kalıcı bir çözüme ihtiyaç olacak.&nbsp; İşte bu çözüm için adres Türkiye. Geçtiğimiz haftaki yoğun diplomatik temasları bu açıdan okuyalım.</p>



<p>Hatay’dan başlayarak Gazze şeridine kadar uzanan ve Kıbrıs Adasını da kaplayan Levant bölgesinde zengin doğalgaz yatakları keşfedildi ve bunların çok kısa sürede çıkarılacağı belirtildi. Avrupa’nın özellikle de Almanya’nın Rus doğal gazına bağımlılığını sonlandırabilmek ve bu bölgeden çıkarılan doğalgazı Avrupa’ya sevk edebilmek için ABD öncülüğünde ‘Eastmed’&nbsp;(Eastern Mediterranean Pipeline) isimli bir boru hattı projesi geliştirdi. Ancak projenin çok maliyetli&nbsp; olması, çevreci olmaması ve Türkiye&#8217;nin projeden dışlanması sebebiyle ABD projeden çekildi ve diğer ortakların da çekilmesini tavsiye etti.&nbsp;Yunanistan’da sırtımızdan bıçaklandık manşetleri atılırken ABD çekilmesinin sebebini üç başlıkta açıkladı;<strong><em></em></strong></p>



<p>1- Proje çok maliyetli&nbsp;</p>



<p>2- Proje çevreci değil</p>



<p>3- Türkiye’nin projeden dışlanmasıyla oluşan gerginlik</p>



<p>Proje başlarken de çok maliyetli olduğu ve çevreci olmadığı biliniyordu. Buradaki asıl sebep Türkiye’nin dâhil olmaması. Projenin en büyük destekçisi ABD olsa da çıkarılan doğalgazı satacak olan ülke&nbsp; İsrail.&nbsp; ABD’nin projeden çekildiğini açıklamasının hemen ardından İsrail Türkiye ilişkilerinin normalleşeceği yönünde bir beklenti oluştu. Cumhurbaşkanımız Arnavutluk ziyareti sonrası havaalanında yaptığı açıklamada bu konuya değinmiş, buradan çıkan gazı Türkiye üzerinden taşımaktan başka bir yol olmadığını ifade etmiş, şartları konuşalım demişti. İşte tam bu noktada bu ziyaretler gerçekleşiyor.</p>



<p><strong>Doğalgaz rotasının kilit ülkesi Türkiye…</strong></p>



<p>Türkiye’ye Cumhurbaşkanlığı seviyesinde son ziyareti gerçekleştiren dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Haim Herzog’tan tam 14 yıl sonra oğlu İsaac Herzog&nbsp; böyle üst seviye bir hazırlıkla geldi ve diplomatik bir maratonu başlattı?&nbsp; Aslında Cumhurbaşkanımız bu ziyaretin gerçekleşeceğini ve hatta içeriğini de yine Arnavutluk dönüşü havaalanında açıklamıştı. İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’un ziyaretiyle başlayan trafik, Yunanistan başbakanı Miçotakis’in ziyareti ve finalde Almanya Başbakanı Olaf Scholz’un gelişi ile sonlandı. Bu ziyaretleri sırasıyla haritada işaretlediğimizde bile bir yol haritası çıkarabiliyoruz. Bu ziyaretlerdeki ayrıntılar da ayrıca bir anlam taşıyor. İsrail Cumhurbaşkanının Türkiye’ye geldiği uçak bu ziyaret için önceden hazırlanmış. Uçak üzerine Türkçe İbranice ve İngilizce&nbsp; ‘barış, işbirliği ve gelecek’ yazılmış. Uçağın arka kısmında Ayasofya Camiine ve Galata Kulesine ait çizimler yer alıyor. Uçağın durmasıyla pilot hızlıca Türkiye ve İsrail bayraklarını çıkartıyor. Konuk Cumhurbaşkanı görüşme sonrası Neve Şalom Sinegogu tarafından düzenlenen özel bir ayine katıldı ve sosyal medya hesabından da ‘Türkiye ve İsrail dostluğu için dualar okuduk’ diye açıklama yaptı. İsrail tarafının bu görüşmeden çıkacak sonuçlara çok önem verdiği aşikâr. Görüşmenin ardından yapılan açıklamalarda enerji konusunda işbirliği de maddelerden biri. Buraya kadar ki süreçten anlıyoruz ki, Avrupa gaz sancısı çekerken İsrail çıkarttığı gazı Avrupa’ya satmak isterken, ABD Avrupa’yı Rus gazına olan bağımlılığından kurtarmak isterken düğüm Türkiye’de çözülecek.</p>



<p><strong>Yeni doğalgaz rotasında Suriye çıkmazı…</strong></p>



<p>Bu düğümü çözebilmek için önümüzde iki seçenek var. İlki karadan yapılacak bir boru hattıyla Suriye üzerinden Türkiye’ye oradan da Avrupa’ya ulaştırmak. Ancak bunun için Suriye’deki mevcut durumun güncellenmesi gerekir. Zira Suriye’nin kıyı bölgelerinden geçireceğiniz boru hattı Rusya kontrolündeki iki limandan geçmek zorunda. Tartus ve Lazkiye. Ayrıca Suriye Rejimi de zaten Rusya demek. &nbsp;Rusya’ya olan bağımlılığı bitirmek için yine Rusya kontrolündeki bölgeden boru hattı geçirmezsiniz. Aslında Cumhurbaşkanımız bugün çok atıf yaptığımız konuşmanın devamında bu sorun için de bir çözüm sunmuştu. “Şu anda Rusya, Suriye’ye desteği çekmiş olsa Esed’in ayakta duracak hali yok. Esed, şu anda Rusya’dan aldığı destekle ayakta duruyor.” Burada önümüzdeki günlerde bazı gelişmeler yaşanabilir. Rusya’nın Ukrayna’da adeta çamura saplanmasıyla Batı Suriye’deki kolunu kesmek isteyebilir. Zaten Ukrayna’daki bataklıktan çıkmak için Suriye’den savaşçı götüreceğini açıklamasıyla oradaki konumu biraz güç kaybetti.&nbsp;Ukrayna işgali başlamadan bu günleri gören Esed, Rusya’nın olası çekilmesi durumunda yem olmamak için genel af çıkarttı. Rusya sonrası için kendince hazırlık yaptı.&nbsp;Ukrayna’da durumun biraz netleşmesiyle Dera-Suveyda bölgesine (Şam’ın güneyinden Golan tepelerine kadar olan bölge) İsrail bir ‘özel askeri operasyon’ (Putin savaş yerine ısrarla bu tanımı kullandığı için ben de öyle yazdım) düzenleyebilir. Zira bölgede yaşayan Dürziler de zaten İsrail bayrağı altında özerk veya yarı özerk yaşamayı tercih edebilirler. Dürzi halkının lideri konumunda bulunan Lübnanlı siyasetçi Velid Canbolat geçtiğimiz yıl Esed ile görüşüp barış mesajları vermiş olsa da uzun süredir Esed’e sıkı muhalefet olduğu da bilinmekte.</p>



<p>Bununla birlikte ABD Eastmed’ten Türkiye lehine çekilirken Türkiye, Suriye kartını mutlaka gündeme getirmiştir. En azından ABD kontrolündeki bölgelerde nüfuzunu artırmak isteyecek, bunun için mevcut durumun güncellenmesini isteyecektir. Bu güncelleme özel askeri operasyonları da içerebilir. Son dönemde de nispeten sakin giden durum biraz ivme kazandı. Yıllardır ortada olmayan DAEŞ, Kuzeyde güvenliği ABD destekli Kürtler tarafından sağlanan bir hapishaneye saldırı&nbsp; düzenledi. Haseke’de yer yer çatışmalar başladı. Bu bölgelerde yaşayan muhalifler de Türk bayrağı altında yaşamayı tercih edeceklerdir. Tabi burada Rusya’nın Ukrayna’daki özel askeri operasyonunu haklı gören Putinistler bize tepki göstereceklerdir ama olsun Rusya’nın swiftten çıkarılmasıyla artık ödemelerinde aksama olacağını düşünerek seslerini daha az duyacağımızı umuyorum. Esed Rusya’nın çekilmesinden sonra, ikna edilmezse, muhtemelen bir Avrupa ülkesine büyük ihtimal de İngiltere’ye kaçabilir (neden Rusya değil diye sorusunu sonraki yazıda açıklayalım)</p>



<p><strong>Kıbrıs’ta dengeler lehimize değişebilir…</strong></p>



<p>İkinci seçenek de Güney Kıbrıs Rum Kesimi ve KKTC üzerinden geçirilecek bir hatla Türkiye’ye ulaştırmak. Sanıyorum bu seçenek biraz daha öne çıkıyor. Tam bu noktada Türkiye’nin buradaki talebi bu diplomasi trafiğini hızlandırıyor. KKTC üzerinden geçirilecek boru hattı KKTC’nin tanınması şartıyla ancak kabul edilebilir. Böylece belki de Kıbrıs sorunu da çözüme kavuşmuş olacaktır. Yunanistan Başbakanının ziyaretine de bu açıdan bakabiliriz. Mutlaka ki birçok konu bu ziyarette gündeme gelmiştir ancak ABD’nin Eastmed’ten çekilmesiyle zaten Yunanistan kaybedenler kulübünde yerini almıştı. Şu sıralar artık zararın neresinden dönersek kardır anlayışıyla hareket ediyor. Geçen hafta ülkemizi ziyaret eden Almanya Başbakanı Olaf Scholz bu ürünün alıcısı konumundaki hedef ülke ama Kosova Cumhurbaşkanı’nın ziyareti yeni boru hattının rotasını da açığa çıkarmış oluyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yeni-dogalgaz-rotasi-bes-benzemezi-bir-araya-getirdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
