<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mesut KARAŞAHAN &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/mesut-karasahan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 01 Aug 2018 01:48:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Mesut KARAŞAHAN &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ölü İdealler Derneği</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/olu-idealler-dernegi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/olu-idealler-dernegi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut KARAŞAHAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2018 21:12:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Birleşmiş Milletler]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2467</guid>

					<description><![CDATA[Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Komisyonu’ndan çekildiğini ilan eden ABD’nin başlıca gerekçelerinden biri İsrail’in işgal, illegal yerleşimler ve sivil katletmeye dayalı insanlık dışı politikalarının sık sık komisyon gündemine gelmesi ve eleştiri konusu yapılmasıydı. İnsan hakları, artık sahiplerinin gözünde de ölü bir idealdir. Hiçbir Kutsalı Olmayanların İktidarı Bu, modern zamanların en dramatik hikâyesi. İçinde sadece doyumsuz ve sinsi kapitalistler, işbirlikçi kompradorlar yok; bir zamanların ateşli solcuları, hızlı İslamcıları da var. Büyük anlatıların, kuramların, deklarasyonların çöküşü var. Hikâyenin başlangıcı olarak İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni alalım. İçinde bulunduğumuz 2018 yılında 70. yıldönümü kutlanacak olan Bildirge, dünya üzerinde tanınmışlık bakımından edebiyatın büyük klasikleriyle yarışacak bir konumda. Muhtemelen çevrilmediği ulusal dil yoktur. Bildirgenin giriş bölümünde, her insanın doğasında bulunan onuru ve kişilerin eşit ve ayrılmaz haklarını tanımanın, dünya üzerinde özgürlük, adalet ve barış açısından vazgeçilmez önemde olduğu belirtilir. Bildirgeye göre insanlar, akıl ve vicdan sahibi varlıklar olarak birbirlerine “kardeşlik ruhu” içinde davranmalıdır. Irk, cinsiyet, dil, din, siyasi görüş, ulusal köken&#8230; bakımından ayrımcılığa uğramaksızın herkesin hayat, özgürlük ve kişi güvenliği hakkı vardır; hiç kimse köle durumunda tutulamaz; işkenceye ve insanlık dışı, zalimce cezalandırmaya tâbi kılınamaz. 1960’larda imzaya açılıp 1970’lerde yürürlüğe giren Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi ile Ekonomik, Sosyal, Kültürel Haklar Sözleşmesi, Bildirge’ye ilişkin kapitalist ve sosyalist &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Komisyonu’ndan çekildiğini ilan eden ABD’nin başlıca gerekçelerinden biri İsrail’in işgal, illegal yerleşimler ve sivil katletmeye dayalı insanlık dışı politikalarının sık sık komisyon gündemine gelmesi ve eleştiri konusu yapılmasıydı. </strong><strong>İnsan hakları, artık sahiplerinin gözünde de ölü bir idealdir.</strong></p>
<p><strong>Hiçbir Kutsalı Olmayanların İktidarı</strong></p>
<p>Bu, modern zamanların en dramatik hikâyesi. İçinde sadece doyumsuz ve sinsi kapitalistler, işbirlikçi kompradorlar yok; bir zamanların ateşli solcuları, hızlı İslamcıları da var. Büyük anlatıların, kuramların, deklarasyonların çöküşü var.</p>
<p>Hikâyenin başlangıcı olarak İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni alalım. İçinde bulunduğumuz 2018 yılında 70. yıldönümü kutlanacak olan Bildirge, dünya üzerinde tanınmışlık bakımından edebiyatın büyük klasikleriyle yarışacak bir konumda. Muhtemelen çevrilmediği ulusal dil yoktur. Bildirgenin giriş bölümünde, her insanın doğasında bulunan onuru ve kişilerin eşit ve ayrılmaz haklarını tanımanın, dünya üzerinde özgürlük, adalet ve barış açısından vazgeçilmez önemde olduğu belirtilir. Bildirgeye göre insanlar, akıl ve vicdan sahibi varlıklar olarak birbirlerine “kardeşlik ruhu” içinde davranmalıdır. Irk, cinsiyet, dil, din, siyasi görüş, ulusal köken&#8230; bakımından ayrımcılığa uğramaksızın herkesin hayat, özgürlük ve kişi güvenliği hakkı vardır; hiç kimse köle durumunda tutulamaz; işkenceye ve insanlık dışı, zalimce cezalandırmaya tâbi kılınamaz.</p>
<p>1960’larda imzaya açılıp 1970’lerde yürürlüğe giren Kişisel ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi ile Ekonomik, Sosyal, Kültürel Haklar Sözleşmesi, Bildirge’ye ilişkin kapitalist ve sosyalist dünyalardaki yorum farkını ortaya koydu. İlkini ABD ve Batı Bloku, ikincisini Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku sahiplenirken her iki kesim bir anlamda, günahlarını kuramsal olarak, kağıt üzerinde dahi gizlemeye ihtiyaç duymadı. İkiz sözleşmeler bir bakıma materyalizmin kapitalist ve sosyalist ekolleri arasındaki ihtilafı belirginleştirdi.</p>
<p>Evrensel Bildirge, burada listelenen hak ve özgürlükleri ihlal eden hükümetler üzerinde ahlaki bir baskı kurulmasını sağlayacak bir değerler çerçevesi sağlamaktan öte bir işlev görmedi. Makyavelizmi siyasetin temeline yerleştirmiş yönetimleri dizginleme imkân ve vasıtalarından yoksundu. Atom bombasını İkinci Dünya Savaşı’na yetiştirmek için çabalayan, teslim olmak üzere olan bir Japonya’nın sivil halkı üzerinde deneyen kişilerce hazırlanmıştı Evrensel Bildirge. Yüzyıllara yayılan bir sömürgeci ve emperyalist gelenekten böyle aniden vazgeçebilir miydi Batılılar? Kalplerinde ne değişmişti? Düne kadar katledip sömürdükleri, insan-altı varlıklar olarak gördükleri başka halkları niçin kendileriyle eşit insan saymalıydılar? Kalplerinde, imanlarında ne değişmişti? Değişiklik sadece Dünya Savaşı esnasında yaşanan yıkımı izah çabasında ve omuz omuza savaştıkları sömürge askerlerine yönelik bağımsızlık vaatlerinde yaşanmıştı.</p>
<p>Hiçbir kutsalları yoktu. Bu yüzden Evrensel Bildirge hiçbir zaman inandırıcı ve bağlayıcı olmadı. İsrail’in kuruluşu ve bu süreçte yaşanan Deyr Yasin gibi katliamlar, Keşmir halkına vaat edilen referandumun bir türlü gerçekleştirilmemesi sonucu ortaya çıkan dram, Afrika’da iç savaşlar, soykırım hareketleri, açlık ve sefalet, Latin Amerika’da askeri darbeler, işkence altında ölüm vakaları, gözaltında kayıplar, yargısız infazlar, Uzak Doğu’da Vietnam halkının cephe gerisinde katledilmesi, “Portakal Sarısı Madde” ile topraklarının zehirlenmesi, Afganistan’da önce Sovyet, sonra Amerikan işgali, yakın geçmişte Irak ve Suriye’den Libya’ya kadar İslam beldelerinin Balkanlaştırılması ve tahribi… BM İnsan Hakları Komisyonu’ndan çekildiğini ilan eden ABD’nin başlıca gerekçelerinden biri İsrail’in işgal, illegal yerleşimler ve sivil katletmeye dayalı insanlık dışı politikalarının sık sık komisyon gündemine gelmesi ve eleştiri konusu yapılmasıydı. İnsan hakları, artık sahiplerinin gözünde de ölü bir idealdir.</p>
<p><strong>Batıcı Muhaliflerin Batılı Şirketlerce İstismarı</strong></p>
<p>Küresel sistemin iktidar odakları ve elitleri kendi insanlarına karşı da aynı ilkesiz ve merhametsiz tutumu gösterebilmiştir. İsveç merkezli mobilya şirketi Ikea, Doğu Almanya’daki fabrikalarında 1970’lerde ve 80’lerde siyasal mahkumları zorla çalıştırdığının ortaya çıkması üzerine 2012 yılında özür dilediğini açıkladı. Uluslararası denetim ve danışmanlık firması Ernst &amp; Young denetçileri tarafından hazırlanan ve 2012 yılında açıklanan bir rapor başka pek çok Batılı şirketin Doğu Almanya’daki mahkum çalışma kamplarında ucuz iş gücünden yararlanarak üretim yaptığını ortaya koydu.</p>
<p>Konuyla ilgili “Batı İçin Doğu Ürünleri” adıyla bir TV belgeseli hazırlayan gazeteci Anne Worst’ın araştırmasına göre, kozmetik ve ayakkabıdan tekstil ve mobilyaya, kimyasal maddeler ve petrol ürünlerinden pil ve beyaz eşyaya kadar çok farklı sektörlerde faaliyet gösteren 6.000 civarında Batılı şirket, bu sistemden yararlandı. (Ikea’nın yanı sıra Siemens, Aldi, Krupp, Mannesmann, Linde, Beiersdorf, Varta, Underberg, Quelle, Neckermann, Salamender bu şirketler arasındaydı.) Batı yanlısı oldukları için tutuklanan, mahkum edilen siyasal muhalifler, Doğu Bloku’nun sosyalist yöneticilerinin işbirliğiyle Batılı şirketler tarafından emek sömürüsüne maruz bırakılmıştı. Bugün Batı Avrupa’da ve ABD’de modern köleler olarak tutulan on binlerce göçmen işçi var. Seyahat belgelerine el konulmuş veya işverene bağlı vize sistemi nedeniyle tutsak duruma düşürülmüş bu insanlar, çok düşük ücretle tarımdan hazır giyim endüstrisine kadar pek çok sektörde ağır şartlar altında çalıştırılıyor. İngiltere, 2015 yılında “Modern Kölelik” başlığını taşıyan bir yasa çıkararak bu konudaki ayıbını gizleme yönünde önemli bir adım attı. 19. yüzyıl başlarında Fransa’nın Karayipler’deki şeker üretimini baltalamak için önce köle ticaretine son verip daha sonra kölelik kurumunu ilga eden, bu esnada köle ticaretini önleme bahanesiyle donanmasını Osmanlı karasuları dahil dünyanın dört bir yanında devriye görevine çıkaran, fakat öte yandan sömürgelerdeki ucuz iş gücü ihtiyacını karşılamak için “sözleşmeli göçmen işçi” statüsünü icat eden de aynı İngiltere’ydi.</p>
<p><strong>Bir İstihdam Kapısı Olarak Fuhuş</strong></p>
<p>BM teşkilatının resmi kuruluşu olan Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) 1998 yılında fuhuş konulu bir rapor yayımladı. Lin Lean Lim tarafından kaleme alınan ve “Seks Sektörü: Güneydoğu Asya’da Fuhşun Ekonomik ve Sosyal Temelleri” başlığını taşıyan rapor, ücretli fuhşu meşrulaştırma çabalarına akademik düzeyde bir katkı niteliğindeydi. Çalışmanın editörü Bayan Lim, ILO bünyesinde “Kadınlar için Daha Çok ve Daha İyi İşler Uluslararası Programı”nın yöneticisiydi.</p>
<p>Güneydoğu Asya ülkelerinde mali ve ekonomik krizin yaşandığı, kadınların fuhuş şebekelerine daha kolay av haline geldiği bir dönemde ILO’nun raporu, hükümetlere fuhşu meşru bir iş kolu olarak tanımalarını ve dolayısıyla fuhuş sektöründen gelecek kârlarla ekonomilerini sağlamlaştırmalarını tavsiye etti. Bir yandan fuhuş batağına saplanmış kadınların geliri vergilendirilecek diğer yandan “seks işçisi” adı altında meşru bir iş kolunda istihdam edilmiş gibi gösterilmeleri suretiyle işsizlik oranlarının daha düşük çıkması sağlanacaktı.</p>
<p>ILO raporunu hazırlayanların temel argümanı şöyleydi: Fahişelik esas itibariyle ekonomik bir faaliyettir.</p>
<p>Raporda şu ifadelere yer verildi: “Çıplak gerçek şudur ki seks sektörü, ulusal ekonomilere ve uluslararası ekonomiye iyice yerleşmiş bir ‘büyük iş’tir… Özellikle hacim ve önemi dikkate alındığında resmi duruş, ihmal etme veya tanımama şeklinde olamaz.”</p>
<p>ILO’ya hâkim mantığa göre bir şey çok kârlı ise ne kadar kirli veya karanlık bir faaliyet türü olursa olsun meşru sayılmalıdır. Örgütün araştırmacıları ve yazarları bu şekilde ekonomik yararlılığı her türlü insani ve ahlâki mülahazanın üstünde tutmuş, iyi ve kötünün, doğru ve yanlışın nihai kriteri haline getirmiş olmaktadır. Fuhşu kurumsallaştırma çabası içinde insanlığın yarısını piyasada alınıp satılabilecek eşyalara indirgeme, daha doğrusu bu yöndeki süreci takviye etme yönünde güçlü bir hamle gerçekleştirmişlerdir.</p>
<p>Bu bakımdan rapordaki bakış açısı aslında BM teşkilatının insan hakları ve kadın-erkek eşitliği idealine de aykırıdır. Kadınlara “cinsel hizmet” sunma rolünü biçmekte ve erkeklere, kadın bedeni üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunma hakkı tanımakta, bunu gerçekleştirme imkân ve yeteneğine sahip olduğunu bildirmektedir. Bir BM teşkilatı olarak ILO, BM’nin ilan ettiği İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni tekzip edebilmektedir.</p>
<p><strong>Kutsalı Olanların Davası</strong></p>
<p>Kurulu düzeni ayakta tutan mitlerden bir tanesi, mevcut durumun ezeli ve ebedi olduğuna dair oluşturduğu yanılsama ve bu yanılsamanın zihinlerimize işlenmiş olmasıdır. Batı’dan yayılan demokrasi ve insan hakları ışığı tarih öncesi çağlardan beri (yüzyıllardır) dünyayı aydınlatmaktadır ve aydınlatmaya devam edecektir. Birinci dünya halkları dışında kalanlar için bu aydınlık (!) Hiroşima ve Nagazaki sakinlerinin maruz kaldığı türden oldu. Dresden sakinleri, Hanoi sakinleri, Gazzeliler, Doğu Gutalılar… farklı zamanlarda benzer şekilde aydınlatıldı (!).</p>
<p>Batılının bir zamanlar uygarlığı yayma misyonu gibi (Rudyard Kipling’i ve Beyaz Adamın Yükü’nü hatırlayalım) demokrasi ve insan hakları iddiasını ciddiye alan halklar, askeri darbeden ambargoya kadar farklı yöntemlerle cezalandırıldı. Şili’de 1973’te sosyalist Devlet Başkanı Salvador Allende’yi deviren darbe, 2012’de Mısır’da Muhammed Mursi yönetimine karşı tekrarlandı. 2000’li yıllarda demokratik seçimlerde Hamas hareketini tercih eden Gazze halkı, İsrail’in kuşatmasına ilave olarak ABD ve Batı Avrupalı güçlerce ambargoyla cezalandırıldı. Türkiye’de Tayyip Erdoğan iktidarını devirmeye yönelik açıktan (15 Temmuz askeri darbe girişimi) veya gizli müdahaleler halen devam eden bir süreçtir.</p>
<p>Küresel sisteme kuvvet veren bir diğer unsur, bilgi kaynakları, bilgiyi elde etme ve yorumlama yöntemleri bakımından güçlü bir geleneğe sahip oluşudur. Bu bakımdan geldiği noktayı hafife almak yanlış olur. Bilginin tahakküm aracı olarak kullanılması meselesi, enerji kaynakları üzerindeki hakimiyetten modernitenin nasıl devam ettirileceğine kadar bir dizi temel konu etrafında en köklü üniversitelerde en cevval beyinlerce kim bilir kaç tane tez çalışmasına<br />
konu edilmiştir ve edilmeye devam etmektedir.</p>
<p>Dünya üzerinde sisteme muhalif sol hareketlerin Sovyetlerle birlikte çökmesi gerçekten üzücü bir gelişmedir. Bunun etkilerini Avrupa’da ve hatta İsrail’de vicdanın sesinin daha fazla kısılması biçiminde yaşamaktayız. Sovyetlerin ülke içinde muhalifleri sindirme, eleştiri ve tartışmaya kapıları kapama, ülke dışında askeri işgal, sivil katliamı ve zulüm politikalarına rağmen bu yönetimle kader birliği içine girmek dünya solunun ölümcül hatası oldu. Stalinizmin korkunç icraatlarına göz yumulurken insanlığın sorunlarına çözüm üretme yeteneği köreldi. Materyalist bakış açısı, çoğu vakada kapitalist ve liberal entelijansiyanın ürettiği kavram ve izah biçimlerine teslim olmayı kolaylaştırdı. Bugün kendisini solcu olarak tanımlayan sendika yöneticilerinden kaç tanesi ILO’nun fuhuş ve istihdam arasında kurduğu bağa itiraz edebilir? Kaç tanesi “seks işçisi” adlandırmasını, kadınlara yönelik cinsel istismarı gizlemek için icat edilmiş bir niteleme olarak reddedebilir? Daha ziyade modern dünyadan kopmamak adına, dinî/İslamî gelenekle yakın gözükmemek adına, kadın tâcirlerinin takdirle karşıladığı resmi tutumu benimser, hiçbir insani duyarlılığı olmayan bu çetelere cesaret ve meşruiyet kazandırır, onlarla aynı safta görünmekten rahatsızlık duymaz; esasen bunun farkında da değildir. Evrensel Bildirge’nin giriş bölümünde yer alan, her insanın “doğasında bulunan onur” (inherent dignity) kavramı ile bir kadını ticari ve cinsel nesne durumuna indirgemenin nasıl bağdaşabileceğini sorgulayamaz. Bu yüzden sol hareketler Amerikalı üstatlarının izinde -tabiri caizse- ölü idealler derneğinin en yeni üyeleri durumuna gelmiştir. Müslüman bu sorgulamayı yapmak zorunda, eğer derneğin son üyeleri olarak tarih yapanlar/yapma potansiyeli olanlar kategorisinden büsbütün dışlanmak istemiyorsa. Kutsalı olanlar, yeryüzünün ıslahı için büyük sorumluluklar üstlenmek zorunda. Lakin öncelikle kendi varoluşunu, evren içindeki ve Tanrı karşısındaki konumunu, hayatın anlam ve gayesini teyit etmek gerekir.</p>
<p>Pratik düzeyde şu sorudan başlanabilir: Müslümanlar olarak alâmet-i farikamız nedir? Mesela suç oranları dikkat çekici biçimde düşük bir toplum örneği ortaya koyabiliyor muyuz? Bir yabancı, Müslümanlara ait bir beldeye geldiğini, ortama hâkim olan güven ve emniyet duygusundan, düzen ve tertipten, güler yüzlü insanların sıcak, samimi, dürüst tavır ve davranışlarından, cadde ve kaldırımlarındaki bakım ve temizlikten anlayabiliyor mu?</p>
<p>İstanbul’da kış mevsiminin karlı fırtınalı günlerinde sokaklardan evsizlerin toplanıp spor salonlarında barındırılmasını müjdeli bir haber olarak takdim eden, belediyecilik adına büyük bir başarı olarak öven, fakat Müslüman bir toplumda evsizlerin nasıl var olabildiğini sorgulamayan gazetemiz… “Kabirde yakmayan kefen” satan hocaefendi… Yoksullara pahalı bir cipin aynasından bakan yeni zengin dindar… kime, İslam’ın hangi mesajını verebilir? Dünün ikna odacısı ve engizitörü, bugünün ağaçsever ve çevrecisi eski düzenin bağlılarına çevre duyarlılığı üzerinden prestij kazandırmak kimin ayıbıdır? Cenab-ı Allah’ın emanetini öncelikle Müslüman’ın sahiplenmesi gerekmez mi?<br />
Kendi geleneğinden yola çıkarak kavram ve değerler önermesi beklenen ancak şöhret ve maddi imkânların cazibesine kapılıp sisteme teslim olmuş, sistemin putlarını yüceltecek kadar sığlaşmış entelektüel, hangi zorlu ve uzun soluklu mücadeleyi göğüsleyebilir? Halk düşmanı televizyoncuyu, merhum Necmettin Erbakan’ın adını taşıyan bir vakfın çatısı altında taltif eden siyasetçi, küresel boyutlarda icra edilen bir Makyavelizme nasıl itiraz edebilir?</p>
<p>Kapitalist şeytanlara ilk taşı, kutsalı olup günahı olmayanlar atmalı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/olu-idealler-dernegi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Che Guevara Tâcirleri İçin Küba Rehberi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/che-guevara-tacirleri-icin-ku%cc%88ba-rehberi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut KARAŞAHAN]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:02:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Che Guevara]]></category>
		<category><![CDATA[Küba]]></category>
		<category><![CDATA[Mesut Karaşahan]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1805</guid>

					<description><![CDATA[Kuyruklar, Küba’daki hayatın rutin etkinlikleri. Çarşıda, pazarda, bakkalda, manavda, otobüs terminalinde, sinemada, tiyatroda… kuyrukta beklemek, ritüeli andıran bir etkinlik sanki. Hırsızlık endişesiyle marketlere sırt çantası sokulmadığı gibi müşteriler üçer dörder kişilik gruplar halinde alınıyor ve dolayısıyla yeni gelenler dışarıda kuyrukta bekletiliyor. Karanlık Havana’da ilk hissettiğimiz şey tecrit edilmişlik. İnternet yok. Daha doğrusu son derece sınırlı düzeyde. Gazete bayii yok. Uluslararası TV kanallarını izleme imkanı yok. Telefon ve SMS dışında dünya ile irtibatımız kesiliyor. Küba’da ev veya iş yerinde internet sahibi olunamıyor. Ülkenin başlıca posta ve haberleşme kurumu Etecsa, şehir ve kasabaların belli merkezlerinde kablosuz internet hizmeti sunuyor. Küba vatandaşları ve turistler bu hizmetten yararlanmak için 1-5 saatlik Etecsa kartlarından satın alıyor, üzerindeki şifre bölümünü kazıyıp uzun rakamlar dizisine ulaştıktan sonra çok düşük hızda ve sınırlı kapasitede internet erişimi elde ediyor. Kendi tecrübemden, 1 saatlik sürenin pratikte ancak 40-45 dakikalık kısmının kullanılabildiğini söyleyebilirim. Etecsa’nın wi-fi hizmeti verdiği parklarda bazen fazla kişi toplandığı için hiç kimse interneti kullanamıyor. Yoğunluk dolayısıyla bir sayfa dahi açamadan kartımızın/şifremizin ıskartaya çıktığını görmek gerçekten sinir bozucu. Saati 1-1,5 kuk’tan (4-6 TL) satılan internet kartlarından satın almak için Etecsa şubesi önündeki kuyrukta en az yarım saat beklemek gerekiyor. (Para birimine ilişkin ilginç durumu aşağıda izah edeceğiz.) Kuyruklar, Küba’daki &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kuyruklar, Küba’daki hayatın rutin etkinlikleri. Çarşıda, pazarda, bakkalda, manavda, otobüs terminalinde, sinemada, tiyatroda… kuyrukta beklemek, ritüeli andıran bir etkinlik sanki. Hırsızlık endişesiyle marketlere sırt çantası sokulmadığı gibi müşteriler üçer dörder kişilik gruplar halinde alınıyor ve dolayısıyla yeni gelenler dışarıda kuyrukta bekletiliyor.</strong></p>
<p><strong>Karanlık</strong></p>
<p>Havana’da ilk hissettiğimiz şey tecrit edilmişlik.</p>
<p>İnternet yok. Daha doğrusu son derece sınırlı düzeyde. Gazete bayii yok. Uluslararası TV kanallarını izleme imkanı yok. Telefon ve SMS dışında dünya ile irtibatımız kesiliyor.</p>
<p>Küba’da ev veya iş yerinde internet sahibi olunamıyor. Ülkenin başlıca posta ve haberleşme kurumu Etecsa, şehir ve kasabaların belli merkezlerinde kablosuz internet hizmeti sunuyor. Küba vatandaşları ve turistler bu hizmetten yararlanmak için 1-5 saatlik Etecsa kartlarından satın alıyor, üzerindeki şifre bölümünü kazıyıp uzun rakamlar dizisine ulaştıktan sonra çok düşük hızda ve sınırlı kapasitede internet erişimi elde ediyor. Kendi tecrübemden, 1 saatlik sürenin pratikte ancak 40-45 dakikalık kısmının kullanılabildiğini söyleyebilirim. Etecsa’nın wi-fi hizmeti verdiği parklarda bazen fazla kişi toplandığı için hiç kimse interneti kullanamıyor. Yoğunluk dolayısıyla bir sayfa dahi açamadan kartımızın/şifremizin ıskartaya çıktığını görmek gerçekten sinir bozucu.</p>
<p>Saati 1-1,5 kuk’tan (4-6 TL) satılan internet kartlarından satın almak için Etecsa şubesi önündeki kuyrukta en az yarım saat beklemek gerekiyor. (Para birimine ilişkin ilginç durumu aşağıda izah edeceğiz.) Kuyruklar, Küba’daki hayatın rutin etkinlikleri. Çarşıda, pazarda, bakkalda, manavda, otobüs terminalinde, sinemada, tiyatroda… kuyrukta beklemek, ritüeli andıran bir etkinlik sanki. Hırsızlık endişesiyle marketlere sırt çantası sokulmadığı gibi müşteriler üçer dörder kişilik gruplar halinde alınıyor ve dolayısıyla yeni gelenler dışarıda kuyrukta bekletiliyor. Kübalılar kuyruklarda ömür tüketiyor. Bu durum, rejimin halk için geliştirdiği bir meşguliyet biçimi olabilir mi?</p>
<p>Etecsa önündeki kuyrukta beklerken “kaynak yapanlar” sık sık tartışma çıkmasına neden oluyor. Bu arada etrafımızda “İnternet! İnternet! Beklemeden, acele internet!” diyerek dolaşan, Etecsa kartlarını iki katı fiyatla satmaya çalışan karaborsacılar dolaşıyor. Şube içine girmeyi başarıyoruz, ancak sadece oturarak bekleme ayrıcalığına kavuştuğumuzu, kuyruk sisteminin ve sıra tartışmasının devam ettiğini üzülerek gözlüyoruz. Üniformalı görevli, sırası gelenleri el kol hareketleriyle ilgili memura yönlendiriyormuş gibi yapsa da müşteriler birbirlerine karşı kabalaşma pahasına başkasının sırasını kapabiliyor. Cesaretimizin kırıldığı zamanlarda internet mücadelesini terk ediyoruz, memleketten haber başlıklarını SMS yoluyla almayı deniyoruz.</p>
<p>Trinidad (İspanyolca’da “teslis”) sokaklarında yaşlı bir adam yol kenarına oturmuş, eski gazete ve dergi satıyor. Komünist Parti yayın organı olan ve günlük olarak yayınlanan Granma’yı görüyorum. Diğeri, haftalık ve eyalet düzeyinde yayınlanan Escambray. Granma, devrim sürecinde 80 civarında savaşçıyı Küba sahillerine taşıyan tarihi yattan adını alıyor. Escambray ise Santa Clara ile Trinidad arasında uzanan dağların adı. Her iki yayın da içerik bakımından son derece cılız ve yetersiz. Ancak yine de okuyacak bir şeyler bulmuş olmak, insanı cidden heyecanlandırıyor.</p>
<p>Daha önce Havana’da parkta veya yol kenarında birkaç kişinin elinde bu yayınlardan gördüğüm halde satıldığı yerleri bulamamıştım. Sahiplerine sorduğumda abonelik yoluyla ve posta hizmetleri tarafından ulaştırıldığını söylemişlerdi. Havana’ya döndüğümde posta dağıtım noktalarını aradım; bulabildiğim bir tanesi kapalı veya gayri faal durumdaydı. Kendimi George Orwell’in 1984 adlı romanındaki Winston Smith gibi hissediyorum. Malumata, bilgiye aç; yazılı-basılı bir metin, okuyacak bir şey ihtiyacıyla kıvranıyorum.</p>
<p><strong>Aldatma</strong></p>
<p>Derken, Eski Havana’nın ünlü caddelerinden Obispo’da bir kitapçı ve bu kitapçının vitrininde 1984 romanını görüyorum. Totaliter ve otoriter siyasal sistemleri eleştiren roman, okuyucuyla alay edercesine vitrinde sergileniyor.</p>
<p>Havana Üniversitesi çevresinde, ana caddelerde, ara sokaklarda, alış veriş merkezlerinde kitapçı yok, olanların raflarında ise fazla kitap yok. Bütün şehirde görebildiğimiz birkaç dükkânda sınırlı sayıda kitap raflara dağıtılmış, boş yer kalmaması için aynı kitaplar farklı raflara mükerreren serpiştirilmiş. Plaza de Armas’taki açık kitap sergisini iki sokak öteye taşımışlar; resmi ideoloji ürünü sayılabilecek ve devrim kahramanlarını vs. anlatan kitaplar dışında fazla çeşit yok.</p>
<p>Obispo’daki kitapçının vitrin camına dünya edebiyatının önemli isimleri işlenmiş. Her birinin adında yer alan “y” ve “o” harfleri öne çıkarılmış (İspanyolca “yo”: ben). Sanırsınız ki içerisi bu yazarların kitaplarıyla dolu. Nitekim heyecanla içeri dalıyoruz, lakin çok geçmeden hiçbirinin eserinin bulunmadığını görünce esef ediyoruz.</p>
<p>Vitrinde bir afiş, Uluslararası 27. Havana Kitap Fuarı’nı müjdeliyor. 1-11 Şubat 2018 tarihleri arasında düzenlenecek olan fuarda onur konuğu olarak Çin Halk Cumhuriyeti’nin yer alacağı belirtilmiş (içimden, körler sağırlar birbirini ağırlar, diye geçiriyorum). Fuarın yeri ve ulaşım imkânları konusunda bir bilgi yok. Havana limanının doğu yakasında Cabaña (Kabanya) adlı tepede düzenleneceğini kitapçıdan öğreniyoruz. El Capitolio Nacional diye bilinen eski meclis binasının önünden servis kalkacağını söylüyor. Kitabın ve genelde yazılı materyalin geri planda olduğu bir ülkede kitap fuarının neye benzeyeceğini merak ediyoruz.</p>
<p>1 Şubat sabahı oğlum Ömer Faruk’la El Capitolio önündeyiz. Fakat kitap fuarı için ne bir servis var ne de bu konuda bilgisi olan. Taksi tutmak istiyoruz. Üstü açık taksinin sahibi bize fahiş fiyat vermek için yalan söylemeyi mi göze alıyor? Bu taksiyle limanın doğu yakasına denizin altındaki tünelden geçmelerine izin verilmediğini (bu takdirde 6-7 kuk=25-30 tl ödeyecektik), dolayısıyla bütün limanın çevresini dolanmak zorunda olduklarını ve 30 kuk’tan (120 tl) aşağı gitmediklerini filan söylüyor.</p>
<p>Hotel Inglaterra önünden kalkan Havana turistik şehir turu ile kitap fuarının düzenleneceği yere doğru yola çıkıyoruz. Cabaña’ya vardığımızda tahmin ettiğimiz gibi her türden taksinin tünelden çalışabildiği görülüyor.</p>
<p>Limanın girişinde tarihi Castillo De Los Tres Reyes Del Morro (Burnun Üç Kralı Kalesi) var. İçinde zaman zaman sergi tarzı etkinlikler düzenleniyor. Yakınındaki geniş düzlük belli ki panayır ve eğlenceye ayrılmış. Öğle saatlerinde, belki hafta içi olduğu için henüz boş. Kitap fuarını gösteren büyük bez afişlerin olduğu bir diğer tarihi yapıya, San Carlos Kalesi’ne yöneliyoruz.</p>
<p>Fakat giriş kapalı. Elinde telsiz olan görevli, fuarın henüz açılmadığını söylüyor. Boşuna gelmişiz. Yarın saat 10’da gelin, diyor. Görevliye, kocaman afişler üzerindeki 1 Şubat yazısını göstermenin anlamı yok.</p>
<p>Kitap fuarı için ikinci denememizi, daha garantili olsun diye 3 Şubat Cumartesi günü yapıyoruz. Cabaña’da otobüsten inerken gördüğümüz kalabalık, kitap fuarına ilişkin ümitlerimizi yeşertiyor.</p>
<p>Fakat o da ne? Kadın erkek, çoluk çocuk herkes eğlence panayırı için gelmiş buraya. Lunapark araçları kitap fuarının düzenlendiği alana da taşınmış. Gençler yanlarında getirdikleri büyük hoparlörlerle müzik yayını yaparak reyonlar arasında dolaşıyor (Türkiye’de kitap fuarı alanına böyle gürültüyle, sırtında veya pantolonunun arka ceplerinde hoparlörlerle girilebilir mi, girmek isteyen olur mu, diye sormadan edemiyoruz.)</p>
<p>Esasen bu bir kitap fuarı da değil. Biraz eğlence panayırı, biraz kırtasiye, biraz da çocuk ve yetişkin kitapları, tarihi kalenin farklı köşelerini doldurmuş. Yetişkinlere hitap eden raflarda devrim liderleri ve Küba üzerine bazı yayınlar, sağlık, dengeli beslenme, spor vb. konulardaki bazı kitaplar ve ara sıra dünya klasiklerinin İspanyolca çevirileri dikkatimizi çekiyor.</p>
<p>Yerel birkaç reyonun yanı sıra Çin ve Venezüella’ya ait ciddi birer kitap reyonu görüyoruz. Diğerleri ya boş ya da alakasız şeylerle dolu. Örneğin az sayıdaki yabancı katılımcılardan biri olan Birleşik Arap Emirlikleri reyonu önünde uzun bir kuyruğa rastlayınca koşup bakıyoruz ki ne görelim? Bir Arap bayan, sırada bekleyen Kübalı genç kızların tırnaklarına bedava oje sürüyor! Bitişikteki reyonlar Kübalı delikanlılarla dolu, büyük ekranlar önünde araba simülasyonu oynuyorlar!</p>
<p>Belki de en kötüsü girişte yaşadığımız olaydı: Kitap fuarına giriş bileti alırken gişede görevli bayan iki kişi için ücretin 6 kuk (24 tl) olduğunu biraz da kısık bir sesle hatırlatıp elimdeki parayı ben daha sayamadan kaptı. Sanırım 8 kuk vardı, ben üstünü isteyince 2 kuk geri verdi. Bu meblağ o an bize yüksek gelse de kendimizi içeri atma telaşıyla itiraz etmemiştik. Çıkışta Kübalı gençlere elllerindeki bileti kaç pezoya aldıklarını sorduğumuzda kandırıldığımızı anladık. İki kişi için 1 tl civarı ödemeliymişiz. Gişe yakınlarındaki bir grup polise durumu anlattık, haklısınız, dediler, üzüldüler, gidip o görevliye açıklayın, dediler. Bayanın karşısına öfkeli bir yüz ifadesiyle dikildiğimizde bizi derhal hatırladı. Gerçek bilet fiyatını öğrendiğimizi, buna razı olmayacağımızı vs. söylerken sessizce 5 kuk çıkarıp önümüze koydu. Gişeden ayrılırken, az önce konuştuğumuz polislerden birinin, iri yarı olanın, bize doğru bakmakta olduğunu fark ettik. Muhtemelen bize yardımcı olmak için ve gişe memurunun dikkatini çekecek bir görüş açısından olayı takip etmişti. Gittik, kendisine teşekkür ettik.<br />
Sonraki günlerde bir kitabın fuardan toplatıldığını Reinaldo Escobar’ın internet sitesinden öğreniyoruz. Rep müziği üzerinden hükümeti eleştiren müzisyenlerle röportajlar yer alıyormuş bu kitapta. Escobar, Küba sınırları içinde muhalif duruşunu kararlı biçimde devam ettirebilen sayılı kişilerden, www.14ymedio.com sitesinin sahibi bağımsız gazeteci, yaşlı adam.</p>
<p><strong>Kirlilik</strong></p>
<p>İçme suyu büyük sorun. Musluktan akan suyun bakteri taşıdığı ve güvenli olmadığı yolundaki duyumlarımız, bizi sürekli biçimde pet şişeyle satılan su arayışına yöneltiyor. Küçük dükkânlarda yarım litrelik şişeyi 2 kuk, yani yaklaşık 8 tl’ye satın alabiliyoruz.</p>
<p>Tuvalet, çok daha büyük sorun. Havana’da ve gidebildiğimiz diğer şehir merkezlerinde sokak ve caddelerde, parklarda (Cabaña’daki panayır yeri hariç) hiçbir yerde umumi tuvalet bulamadık. Sorduğumuz kişiler kafeterya ve restoranları işaret etti. Bu tür mekânların çevresinde sürekli tarassut halinde bulunan değnekçi ve teşrifatçılar topluluğu, cadde üzerinde en ufak bir niyet ve istikamet değişikliğinizi anında tespit edip sizi asıl hedefinizden uzak bir noktaya sevk edebiliyor! Bu tasallutun dehşet verici boyutlarda bir tekrarını, Capitolio binasının hemen arkasında bir puro fabrikasını ararken yaşadık ve alış veriş yapamadan, korku içinde hızlı adımlarla sokaktan uzaklaştık.</p>
<p>Tuvalet, ülkenin en büyük otobüs firması Viazul’un Havana terminali ve Matanzas’ın şehirlerarası terminali gibi yerlerde dahi büyük sorun. Viazul terminalinde suların akmaması, tuvalet bölmelerinin kapılarının sökülmüş olması, Matanzas’taki tuvalet kapısı üzerinde “sadece küçük tuvalete uygundur” anlamında boya fırçasıyla ve kocaman harflerle “urinar” notunun düşülmüş olması, yolu buralara düşen yabancıları iyi şeylerin beklemediğini gösteren işaretler.</p>
<p>Hava çok kirli. Havana halkı zehir soluyor. Klasik otomobillerin pek çoğunun karanlık ve feci yanını, şehir içinde yürürken fark ediyoruz. Fotoğraflarda göz dolduran, Küba turizminin cazibe unsurlarından olan eski otomobiller ve aslında kamyondan otobüse her türlü motorlu araç, egzoslarından çıkardıkları simsiyah ve kesif dumanlarla büyük bir hava kirliliğine sebep oluyor. Zorunlu periyodik muayeneye tâbi olmadığı anlaşılan bu motorlu araçlar, yakıtı yanmadan dışarı atıyor veya yağ yakıyor. Havana caddelerinde yürümek, ağır bir benzin, mazot, karbondioksit zehirlenmesine maruz kalmak demek.</p>
<p>Bu durum, taksiyle yolculuk esnasında daha da katlanılmaz bir hale gelebiliyor. Araç içine dolan zehirli ve ağır hava, insanı boğuyor, mide bulantısı ve baş dönmesine neden oluyor. Trinidad şehir merkezinden Şeker Değirmenleri Vadisi’ne taksiyle yaptığımız yolculuk bu yüzden büyük bir çileye dönüşmüştü; belli yerlerde fotoğraf çekme bahanesiyle aracı durdurarak kendimizi dışarı zor atmıştık.<br />
Havana çöplere teslim olmuş. Sokak ve caddelerde yürümek, çöpler yüzünden zorlaşıyor.</p>
<p>Miramar’daki elçilikler bölgesi ve Nuevo Vedado’daki birkaç sokak dışında çöp yığınları şehir manzarasının ayrılmaz parçası. Turistik bölge olan Eski Havana’da, Merkezi Havana’da, Çin Mahallesi’nde, El Capitolio Nacional’ın hemen arkasındaki sokaklarda, Vedado’da, Marianao’da, La Lisa’da ve güneyde Ernest Hemingway Müzesi’ne giderken geçtiğimiz semtlerde… insanlar çöp yığınları arasında yaşıyor; konteynırlardan taşmış, etrafa yayılmış, ağır kokular saçan çöplerin etrafında, yakınında oturmuş sohbet ediyor. Tropik iklime sahip ülkede çöp yığınları yazın sıcağında veya yağmur altında daha da tehlikeli ve çekilmez hale geliyor.</p>
<p>Havana Times’ta (www.havanatimes.org) konuyla ilgili Eylül 2016’da yayınlanan haber-yoruma bakılırsa çöp sorunu uzunca bir süredir devam ediyor. Toplum Sağlığı Şirketi, görevini yapmamakla suçlanıyor. Bildiğimiz kadarıyla ülkede grev hakkı yok. Fakat işi yavaşlatarak, iş yerinden bir şeyler çalıp götürerek, devlet malına zarar vererek tepki gösterme vakaları sıkça yaşanıyor. (Marketlerde hırsızlığa karşı olağanüstü önlemlerin alınması, vaktiyle devleti hedef alan bu eylem biçiminin yeni dönemde her türlü kurum ve kuruluşa karşı hatta vatandaşların birbirine yönelik taciz ve tasallutu biçiminde devam ettiğini düşündürüyor.) Çöp konteynırlarını veya tekerleklerini çalanlar, şehri saran kirliliğin başlıca failleri arasında sayılmış.</p>
<p><strong>Aspirin</strong></p>
<p>Kahvaltıda pansiyon sahibi beyefendi ve hanımefendiye Marianao ve La Lisa’yı gezmek istediğimizi söylüyoruz. Endişeyle birbirlerine bakıyorlar. Bayan bize dönüp “Havana bu değil. Eski Havana’yı görmelisiniz. Orası güzel. La Lisa ve Marianao’yu hiç tavsiye etmeyiz.” diyor.</p>
<p>Şehrin güney-batısına doğru uzanan bu iki ilçede çoğunlukla yoksul işçi kesiminin yaşadığını duymuştuk. Ev sahiplerimiz buralarda her meslekten insanın yaşadığını, nüfus yoğunluğu yüksek, sokak ve caddelerin aşırı kalabalık ve kaotik olduğunu vs. söylüyor. “Güvenlik endişesi duymalı mıyız?” diye soruyorum. “Hayır, ama peşinize takılanlara dikkat edin, sizi bir yerlere götürmelerine izin vermeyin.”</p>
<p>Bölgenin girişinde, Avenida 31 ile 100. Cadde’nin kesiştiği noktada 1940’larda inşa edilmiş bir “art deco” ürünü olan El Obelisco’yu (dikilitaş) ve etrafındaki yerleri göreceğimizi söyleyerek “izin” koparıyoruz (Küba’yı önceden çalışmış olmanın faydaları!). Fakat yoksul bölgelerine ayırdığımız gün boyunca ne dikilitaşı ne de ev sahibinin listeye eklediği diğer birkaç anıt ve yapıyı görmeye fırsat bulamayacaktık.</p>
<p>La Lisa, umduğumuzdan daha köhne bir yapılaşmaya sahip. Gün ortasında caddeleri dolduran kalabalık genç bir nüfus, işsizlik sorununu akla getiriyor. Şehir merkezinde olduğu gibi burada da motorlu araçların egsoz gazları, ortamı çekilmez hale getiriyor. Doğudan batıya uzanan Avenida 51’i terk edip ara sokaklara girdiğimizde otobüs durakları ile çöp yığınlarının birbirine karıştığı yerler karşımıza çıkıyor, çukur ve su birikintileri yüzünden sık sık karşı kaldırıma geçmek zorunda kalıyoruz.<br />
Yola bakan evlerde insanlar kapı veya pencerelerini vitrine dönüştürmüş, kimisi duvarda bir delik açmış, satacak bir şeyler yerleştirmiş, müşteri bekliyor. Hiçbir dükkânda tabela yok. Duvarlarda yakından bakılınca okunabilen açıklayıcı yazılar var. Yolda yürürken karanlık kapı ve pencerelerden içeri başınızı uzatmadıkça ne dükkânı olduğunu anlayamıyorsunuz.</p>
<p>Aynı zorluğu Trinidad’da Şeker Değirmeni Vadisi’nde yaşamıştık. Burada vaktiyle köleleri şeker kamışı plantasyonlarında çalışırken gözetlemek için inşa edilmiş kulenin ve isyan vakalarını haber vermek için kullanılan büyük çanın yanında veya yakınında hiçbir açıklayıcı nota, tabela ya da işarete rastlamadık. Hatta kulenin tepesinde karşılaştığımız, “şurada da bir kule var dediler, gidip görelim dedik” diye hasbelkader oraya gelmiş (Türkiye ve Almanya’dan) bir grup insanımıza binanın işlevini ve bölgenin kölelik tarihi bakımından önemini anlattık! En kötüsü ise, varlığını seyahat öncesi hazırlıklarımız esnasında kaydettiğimiz, fakat bir türlü yerini tespit edemediğimiz tarihi şeker kamışı presleme aracının hemen oracıkta, şimdi restoran olarak kullanılan sömürge merkez binasının arkasındaki bahçede olduğunu uzun soruşturmalar sonucu (ve ayrılmak üzereyken) öğrenmemizdi!<br />
La Lisa sokaklarındaki dükkânımsı yerlerde hediyelik eşyaların arasında domates ve soğan, oyuncakların yanı sıra tesisat malzemelerinin satışa sunulması, Obispo ve O’Reilly gibi caddelerde dahi âşina olduğumuzdan, bizi şaşırtmıyor. Bir adam, caddeye sarkan balkonunda demir parmaklıklar arkasındaki mangalda kuvvetle muhtemeldir ki domuz eti pişiriyor ve bir yandan da yoldan geçmekte olan potansiyel müşterileri göz ucuyla kolluyor. Domuz etine düşkünlük, mahalle aralarında domuz kesip satışa çıkaranlardan ve restoran menülerinde ağırlıklı bir yere sahip olmasından da anlaşılabilir. Küba’daki bu durumun tarihte İspanyol engizisyonunun bir icraatıyla alakalı olabileceği şeklinde bir izah girişimi hatırlıyorum (çünkü 1492’den sonra din değiştirmeye zorlanan Endülüs Müslümanlarına engizisyon tarafından sofrada domuz eti dayatılmıştı).</p>
<p>Baş ağrısı için aspirin bulma ümidiyle eczane arayışımız, bizi Avenida 51 üzerinde bulunan bölgenin merkez eczanesine yöneltiyor. Dışarıdan bakıldığında binanın eczane olduğuna dair hiçbir belirti yok. Burayı, farklı kaynaklardan kırpıntıları birleştirerek oluşturduğumuz ayrıntılı harita üzerinde daha önceden belirlediğimiz için bulmakta güçlük çekmiyoruz. (Google Maps, Wikimapia vb. internet harita sistemlerinde sokak ve cadde adları belirtilmemiş kaç şehir veya ülke vardır acaba?) Kapı önüne gelip yakından bakılınca camın iç kısmına yerleştirilmiş bir tabelada “La Lisa Eczanesi” yazısını görüyoruz.</p>
<p>İçeri girdiğimizde büyük bir hayal kırılığı… Raflar boş veya sınırlı sayıda ilaç mevcut. Her yerde olduğu gibi derhal kuyruğa giriyoruz. 15-20 dakika sonra sıradaki genç bayana aspirin için beklediğimizi söyleyince nezaket gösteriyor ve bizzat gidip görevliye soruyor. Cevap olumsuz. Aspirin yok. İlçe merkez eczanesinden eli boş çıkıyoruz.</p>
<p>Yol kenarında zehir soluma pahasına dinlenirken, sırtında, çantasında, pantolon arka ceplerinde taşıdığı hoparlörlerle müzik yayını yapmakta olan gençler geçiyor. Popüler kültürün bitip tükenmek bilmez yeknesak ritmik parçaları eşliğinde dans ederek yürüyorlar. Havana’nın merkezinde, üniversite çevresinde, III. Carlos AVM civarında ve diğer şehirlerde de gördüğümüz, Harlem’in siyahi kültürünü hatırlatan bu durum, gençliğin sorunlardan kaçış için pop müziğe sığındığını ve uyuşturucu ölçeğindeki bağımlılığın devrim ideolojisiyle çelişmediğini düşündürüyor.</p>
<p><strong>Bahşiş</strong></p>
<p>Küba’da iki farklı para birimi geçerli. Ülke yakın geçmişte dünya turizmine açılırken değersiz olan “nasyonal pezo”nun (cup) yanı sıra turistlerin kullanmak zorunda olduğu “konvertibıl pezo”yu (cuc) tedavüle koymuş. Nasyonal pezo üzerinde Jose Marti’den Ernesto Guevara’ya kadar ulusal kahramanların resimleri yar alırken, “kuk” diye telaffuz edilen değerli paraların üzerinde ülkedeki tarihi ve turistik bina ve yerlerin resimleri yer alıyor. 1 kuk, 0.8 Avro civarında bir değere sahip (veya 1 Avro = 1,2 kuk); cup ile karşılaştırırsak 1 kuk, 24 cup ediyor.</p>
<p>Yeni para birimi, ülkede hızla zenginleşen yeni bir sınıfın da habercisi. Özellikle turizm sektörüne yatırım yapanlar, turistlerle irtibata geçmeyi sağlayan işlerde çalışanlar, kuk’a ulaşabiliyor. Cebine kuk koyabilmek demek, sınıf atlamak demek. Mesleğinde ilerlemiş bir doktorun maaşı 50-55 kuk. Turistlere hizmet eden bir taksici bu parayı bazen bir günde kazanabiliyor.</p>
<p>Kuk’a ulaşma imkanı sağlayan meslekler, en muteber işler sayılıyor. Taksiciliğin yanı sıra otel, pansiyon (casa particular), restoran ve turizm acentası işletmeciliği, müzisyenlik, garsonluk, değnekçilik, seyyar satıcılık… devlet memurluğuna göre çok daha cazip meslekler. İşsiz nüfusun önemli bir kısmı çalgıcı veya değnekçi olarak sokaklarda istihdam edilmiş. Son yıllarda pansiyonculukta patlama yaşanıyor. Evinin bir köşesini veya eski bir binayı restore ettirerek pansiyona dönüştürenler hızla çoğalmış. Bazı kişiler ortaklaşa restorasyona girişmiş ve sonuçta aynı binanın içinde farklı isimler altında birden fazla pansiyon ortaya çıkmış. Bazı kişiler kendi çapında ticarete yönelmiş. Bakkal dükkânları ve marketler son 4-5 yılın ürünü. Kübalı, esnaflığı öğreniyor.</p>
<p>Pansiyon sahipleri, turistlerden mümkün olan her yolla para almanın çabası içinde. Muhteva olarak standardı olmayan kahvaltılar standart bir ücretle, kişi başı 5 kuk’a hazırlanıyor. Taksi çağıracak olursanız, hediyelik eşya, hele puro ve kahve gibi ürünlerden satın alma niyetinizi belli ederseniz pansiyon sahibi çoğu zaman müdahale ediyor, aracı olmaya çalışıyor veya ürünü bizzat getirip size pazarlıyor.</p>
<p>Pansiyon sahiplerinin tutumunu, ülkede hızla büyüyen bir bahşiş ekonomisinin uzantısı olarak görmek gerek. Taksiciler, sokak müzisyenleri, restoranlar etrafında ve turistik mahallerde kümelenen değnekçiler, hatta hasbelkader adres sorduğumuz kişilerden bazıları bahşiş vermemizi bekliyor. Bahşiş demek, “kuk” demek. Taksiciler, bahşiş bırakmamız için, para üstü vermeyi ufak çaplı bir törene dönüştürüyor; sunulan hizmetten memnun kalmasak bile sonunda pes edip bahşiş adı altında fiyatı katlayan bir meblağ bırakmaya razı oluyoruz. Müzedeki görevliler yanımıza yaklaşıp bir şeyler anlatmaya başlıyor. Anlayıp anlamadığımıza, dinleyip dinlemediğimize bakmaksızın yapılan bu konuşmanın ardından bizden talep edilecek şey belli.</p>
<p>Plaza de Armas’taki restoranda hesabı ödemek için beklerken yanı başımdaki garsonlar, kim bilir hangi nedenden dolayı, müşterileri hiçe sayarak birbiriyle kavga ediyor, bağırıp çağırıyor; bu kişilere bahşiş bırakmak zorunda kaldığım için esef ediyorum.</p>
<p><strong>Değişim</strong></p>
<p>Küba toplumu süratle katmanlaşan, belki kastlaşan bir yapıya evriliyor. Bir yanda yeni zenginler sınıfı, diğer yanda rejimin onlarca yıllık ihmalinin kurbanı yoksullar. III. Carlos AVM’de ve elçilikler semti Miramar’ın supermercado’sunda bir doktorun maaşını tek bir alışverişte tüketim maddesine dönüştürüp poşetlere doldurmuş Kübalılar görüyoruz. La Lisa ile Miramar arasında uçurum var. Hatta orta halli bir semt olan Nuevo Vedado, birkaç km batıdaki La Lisa’yla iki farklı ülke gibi.</p>
<p>Turistler uzak bir dünyadan gelen, imkân sahibi kişiler. Küba’yı değişime zorluyorlar. Fotoğraf çekerken cadde ortasında bizi uyararak varlığını hissettirmeye çalışan, yeni durumu henüz kabullenememiş (ve muhtemelen “devrimi savunma komiteleri” mensubu) gençlerin, Jose Marti’nin duvardaki bir sözünü kaydetmek isterken binadan hızla fırlayıp önümüze çıkan devlet memuru yaşlı bayanın çabası beyhude. Ülke turizme açılırken, üstelik en kaba biçimde “turist sağma” ortamları hazırlanırken bunun kapalı bir sistemi de değişime zorlayacağı, bilinme, tanınma ve tartışılma süreçlerine tâbi kılacağı tahmin edilmeliydi.</p>
<p>Eski Havana’da gecenin ilerleyen saatlerinde turistik caddelerin köşe başlarında seyyar satıcıların yerini kadın, erkek veya eşcinsel, ücretli fuhuş arayışındaki kişiler alıyor. Kuzey Avrupalı kadınların siyahi gençlerle el ele yürüdüğü görülüyor. Bir Avrupa başkentinden aktarmalı olarak gelirken uçakta çok sayıda yalnız bayana rastlamamızın nedeni bu muydu?</p>
<p>Havana’nın doğusunda eşcinsellere tahsis edilmiş plajların varlığını öğreniyoruz tur operatörlerine yakın kişilerden. Anlaşılan, ülkeye döviz getirdiği sürece resmi ideolojiye, komünizme, Che Guevara’nın hâtırasına ya da mirasına aykırı sayılmıyor bu yeni politika.</p>
<p>Reinaldo Escobar, 2016’da verdiği bir röportajda ülkenin köklü bir paradigma değişikliğinden geçtiğini söylemiş. 1965’te Komünist Parti’nin ilk daimi komitesi kurulduğunda burada yer alan yüz kişiden sekiz tanesi hâlâ hayatta ve görevde, diyor. Çoğunun yaşı seksen civarında olan bu kişiler arasında hâlâ bakanlık yapan da var. Sorunlara çözüm üretmekten âciz ve aslında biyolojik ömürlerinin sınırına gelmiş olan bu kişilerin gözden kaybolmasını bekleyen bir oportünist sınıf mevcut. İlk fırsatta önemli mevkilere gelmenin planlarını yapıyor bu gruptakiler. Escobar’a göre pek çok general ve bakan bu yeni kuşağa mensuptur. Kendi çocuklarını dünyanın en iyi üniversitelerinde okutabilen bu kişiler günün birinde şirket yöneticisi veya iş adamı olmak istiyor. Bunun için siyasal sistemin değişmesi gerek. Küba, kendi elitleri arasından bir Boris Yeltsin veya Mikhail Gorbaçov’un çıkmasını bekliyor.</p>
<p>Havana sokaklarında Amerika Birleşik Devletleri bayrağından yapılmış elbise, eşarp, tişört, şort veya pantolon giymiş pek çok kişi, genç yaşlı, kadın erkek Kübalı dikkatimizi çekiyor. Başka şehirlerde de rastladığımız bu durum, Obama dönemindeki yumuşama politikasının ürünü olsa gerek. Fakat zihniyet olarak çok daha geniş bir kesim, Amerikan kapitalizmine teslim olmaya hazır gibi.</p>
<p>Kapitalizme her türlü inanç ve ideolojiden ulaşılabilir. Çünkü insanın en temel güdülerine hitap ediyor, dünya cenneti vaat ediyor. Komünizm aynı cenneti kollektif örgütlenme yoluyla, merkezi planlamayla, bireysel olanı bastırarak, lider ve ideolojiyi kutsallaştırarak… başarmayı denedi. Her iki sistem materyalizm ortak paydasında buluşabildiğine göre komünizmden Amerikan sistemine geçiş çok daha kısa bir yoldan, çok daha hızlı ve ani olursa şaşırmamalı.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
