<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mesut Akdağ &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/mesut-akdag/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 14 Apr 2021 13:40:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Mesut Akdağ &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Beklenen Misafir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/beklenen-misafir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/beklenen-misafir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 14 Apr 2021 13:40:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[oruç]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17107</guid>

					<description><![CDATA[Şehirde büyük bir hazırlık var. Herkesi bir telaş sarmış ki sormayın gitsin. Evler baştan aşağıya temizleniyor. Hanımlar mutfağı yiyeceklerle doldurup taşırıyor. Erkekler ise, kimileri işten izin alıyor, kimileri iş çıkışlarını erkene alıyor. Bütün ev halkı ile cümbür cemaat akşam yemeğini yemek için hepsi evlerine erkenden geliyor. Çarşı-Pazar hareketleniyor. Esnaflar vitrinlerini yeni ürünlerle donatıyor. Tezgahlarını al benili hale getiriyorlar. Dükkanlarını erken açıp geç kapatıyorlar. Halk, çarşı-pazarı dolduruyor, zannedersin ki alış-veriş çılgınlığı başlamış. Kollar poşetleri taşımaktan bitap düşmüş. Neredeyse poşetlerin ağırlığından kollar uzadı uzayacak. Şehir yönetimi ise, mesai saat çizelgelerini değiştiriyor. Mesaileri geç başlatıp erkene alıyorlar. Anlayacağınız şehirde, komple bir hazırlık, bir telaş, bir heyecan. Tüm bunlar gelecek bir misafir için. Evet, bir misafir için şehir baştan aşağıya idarecileri, halkı, esnafı ve çoluk çocuğu tümünde bir hazırlık, bir heyecan, bir telaş alabildiğine almış başını gitmiş. Öyle bir hazırlık ki, şehir, sil baştan yeni kurallar, yeni düzen, sıfırdan bir hayat kuruluyor ve hayata başlanıyor. Bir misafir için bunca hazırlık da neyin nesi? Bu misafir, öyle sıradan birisi değil. Haşmetli, ulu, zengin, merhamet sahibi, cömert, müşfik, ve yanında da kendisi gibi ve o özelliklerini tamamlayan birçok yardımcıları var. Senede bir defa gelir, bir ay durur ve şehri her bakımından zenginleştirir ve bereketlendirir gider. Bu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Şehirde büyük bir hazırlık var. Herkesi bir telaş sarmış ki sormayın gitsin. Evler baştan aşağıya temizleniyor. Hanımlar mutfağı yiyeceklerle doldurup taşırıyor. Erkekler ise, kimileri işten izin alıyor, kimileri iş çıkışlarını erkene alıyor. Bütün ev halkı ile cümbür cemaat akşam yemeğini yemek için hepsi evlerine erkenden geliyor. Çarşı-Pazar hareketleniyor. Esnaflar vitrinlerini yeni ürünlerle donatıyor. Tezgahlarını al benili hale getiriyorlar. Dükkanlarını erken açıp geç kapatıyorlar. Halk, çarşı-pazarı dolduruyor, zannedersin ki alış-veriş çılgınlığı başlamış. Kollar poşetleri taşımaktan bitap düşmüş. Neredeyse poşetlerin ağırlığından kollar uzadı uzayacak. Şehir yönetimi ise, mesai saat çizelgelerini değiştiriyor. Mesaileri geç başlatıp erkene alıyorlar.</p>



<p><br>Anlayacağınız şehirde, komple bir hazırlık, bir telaş, bir heyecan. Tüm bunlar gelecek bir misafir için. Evet, bir misafir için şehir baştan aşağıya idarecileri, halkı, esnafı ve çoluk çocuğu tümünde bir hazırlık, bir heyecan, bir telaş alabildiğine almış başını gitmiş. Öyle bir hazırlık ki, şehir, sil baştan yeni kurallar, yeni düzen, sıfırdan bir hayat kuruluyor ve hayata başlanıyor. Bir misafir için bunca hazırlık da neyin nesi?</p>



<p>Bu misafir, öyle sıradan birisi değil. Haşmetli, ulu, zengin, merhamet sahibi, cömert, müşfik, ve yanında da kendisi gibi ve o özelliklerini tamamlayan birçok yardımcıları var. Senede bir defa gelir, bir ay durur ve şehri her bakımından zenginleştirir ve bereketlendirir gider. Bu bir ay süresince, o şehirde kendisi ve yaverleri ile birlikte evlere konuk olurlar. Ağırlandıkları evlere cömertliklerinden o ev halkına hediyeler, ikramlar bırakarak giderler. Ev bereketlenir. 11 aylık ihtiyaç karşılanır. Çarşıdaki tüm esnafa uğrayarak vitrin ve tezgahlardaki tüm malları alıp çarşıyı pazarı bereketlendirir.<br>Evet, tüm hazırlıklar tamam. Dört gözle merhamet ve ikram sahibi misafiri bekliyorlar. Fakat şehir kendisini nasıl karşılayacak, nasıl hazırlıklar yapıyorlar ve nasıl bekliyorlar öğrenmek için misafir gelmeden yaverlerini gizlice gönderiyor. Ayrıca kendisinden önce habercilerini gönderiyor. Gelmem yakındır hazırlığınızı yapın diye.</p>



<p><br>Bu misafir dünyada ne kadar şehir varsa hepsine yardımcıları ile birlikte uğrar misafir olur. Maalesef bazı şehirler misafirin kıymetini bilmezler bırakın hazırlığı geldiğinde de hiç oralı olmazlar bile. Misafir gelmiş gitmiş hiç haberi olmazlar. O misafirin maddi ve manevi bereketlerinden hissedar olamadan hayatlarını sürdürür giderler. Bu misafirin değerini anlamak ilk önce onu karşılamaktan ve ziyaretine hazırlık yapmaktan geçer. Ne kadar iyi hazırlanırsak ve ne kadar güzel karşılarsak misafirimizin o kadar değerini, kıymetini anlarız ve kendisinden o kadar istifade ederiz, bereketleniriz ve nasipleniriz.</p>



<p><br>Peki, kim bu misafir ve yardımcıları? Zenginliği cömertliği nereden geliyor? Bitmek tükenmek bilmeyen hazinesinin kaynağı ne? Cömertliğini, merhametini tamamlayan yardımcıları kim? Bütün bunları benim gibi sizler de merak ettiniz değil mi?</p>



<p><br>Hepimizin merak ettiği, konuk olduğu mekanları bereketlendiren, feyizlendiren misafir; içinde bin aydan daha hayırlı bir gecenin bulunduğu, oruç ibadetinin farz kılındığı, hayırlı bir işin farz mesabesinde olduğu, farzın da 70 kat sevabının verildiği, sabır hasletini barındırdığı, kendisine sabredenlerin mükafatı cennet olduğu, rızıkların arttırıldığı, bol bol yardım ve ihsana giriftar olunduğu, başı rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennem azabından azad olunan, on bir ayın sultanı adıyla, şanıyla Ramazan ayıdır.<br>Ramazan gelir gelmesine fakat, kimilerine rahmetini, bereketini bırakarak, günahlarının affedilmesine vesile olarak gider. Kimilerine de uğrar fakat bereketini, rahmetini yağmur çiselemesi gibi günahtan yaralı gönüllere merhem olmadan çekip gider. Kimilerine de hiç uğramadan, hiç bereketini, ihsanını bulaştırmadan çekip gider.</p>



<p><br>Ramazandan istifade etmenin en önemli yolu, başta hazırlanmak. Ramazan daha beden şehrimizi ziyaret etmeden O’nun gelişine maddi ve manevi hazırlık yapmalıyız. Maddi hazırlık, çarşı-pazar dolaşılarak evimizi iftariyelerle donatmak değildir. Bedenimizi Ramazan’a alıştırmak için Recep ve Şaban aylarında oruç tutabiliriz. İşlerimize Ramazan’ın geldiğini yansıtmalıyız. Artık dünya işlerini bir kenara bırakıp ahirete yoğunlaşmalıyız. Bu sebeple İzin alabiliyorsak alalım. Alamıyorsak da iş çıkışlarımızı İftarda evimizde olabilecek şekilde düzenleyelim. İftarı ailece aşmanın huzurunu mutluluğunu yaşayalım.</p>



<p><br>Manevi hazırlık ise, her şeyden önce kendimizi masivadan uzaklaştırmaya gayret etmeliyiz. Günahlardan kaçabildiğimiz kadar kaçmalıyız. Mü’minlerin süsü takva elbisesini giyerek başta tüm kötü işlerden, kötü ahlaktan, fiillerden kendimizi imtina etmeliyiz. Bol bol sevap, hayır hasenat işlemeliyiz. Hasılı ramazan gelmeden kendimize çekidüzen vermeliyiz. Ramazan’ın ruhaniyetine kendi ruhumuzu hazırlamalıyız.</p>



<p><br>Bu hazırlıkları Ramazan’ın gelmeden önce haberci olarak gönderdiği Recep ve Şaban aylarında yapmalıyız. Bu aylarda ne kadar çok hazırlanırsak Ramazan bize hoş gelir ve biz de hoşça karşılarız.</p>



<p><br>En başta bereket, merhamet sahibi bir misafirin bir şehre ziyarete geleceğinden bahşetmiştik. Bu sebeple tüm şehir halkı büyük bir hazırlığın içine girdiğini ifade etmiştik. Genelde bu hazırlıklar çarşı-pazar ve ev merkezliydi.</p>



<p><br>Bildiğiniz gibi o haşmetli bereketli misafir Ramazan, şehir insan, çarşı-pazar alışverişi de iftar ve sahur alışverişleridir.</p>



<p><br>Ramazan rahmetiyle bereketiyle bizlerin beden şehrine ziyaret ediyor. Şehir nasıl halk ve birçok birimlerden, yapılardan oluşuyorsa insan da birçok azalardan oluşuyor. Her bir organı ayrı bir birimdir. Ramazan da her organımız için ibadet vardır. Bu sebeple ramazana sadece mutfak olarak hazırlık değil tüm beden ve azalarımızla hazırlık yapıp karşılayalım ve ramazanı öyle tüm ruhumuzla veda edelim vesselam.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/beklenen-misafir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Büyük Misafir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/buyuk-misafir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/buyuk-misafir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Apr 2021 09:35:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[oruç]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17098</guid>

					<description><![CDATA[Sıcağın en şiddetli, en hararetli olduğu öğle saatleri idi. Öğle sıcağı arttıkça artmış insanın beynini fokurdatıp hararetleri zirveye çıkarmıştı.Kendi kendine söyleniyordu. ‘tam zamanını buldun dışarı çıkacak. Bu sıcak vakitte çarşıya mı gelinir? Kaç defa söyledim büyük misafir gelmeden hazırlığını yap diye. Sallandın sallandın, misafir geldi kapına çattı. Misafiri ağırlamak için şimdi susuzluktan dudağın çatlamış, dilin pörsürmüş, bir karış sallanır vaziyette çarşıyı gez bakalım. Bu sana müstahaktır. Böyle daha nice sözlerle kendine kızıyor. Misafire hazırlığa geç kaldığı için hayıflanıyordu. Bu çektiği eziyete rağmen misafir için yapılan hazırlıklardaki çekilen sıkıntılardan, zevk ve tadına doyulmaz bir lezzet alıyordu. Bu misafir için her şeye katlanılınır. Çünkü misafirin, onun kalbinde müstesna bir yeri vardı. Bu misafir kimdi ki böylesine önemli ve değerli? Tüm sıkıntılar, ıstırap huzura dönüşüyor. Bu misafirin kim olduğunu ileride öğrenebiliriz.Böyle can sıkıcı sıcak havada dışarıda olmanın kızgınlığı, fakat güzel bir iş yapmanın sevincini yaşamak arasında bir haldeyken Mehmet Efendinin baharat dükkânının önünde buldu kendini. Ne zamandan beri gelmemişti buraya. O çeşit çeşit baharatların kokusu burnunun direğini kırıyordu. Susuz olduğu kadar açtı da. Açlık kokulara karşı, bilhassa yemek kokularına karşı daha duyarlı yapar insanı. Eee, hürmetli misafiri var. Tabi ki bu misafiri şanına layıkıyla ağırlamak gerekir. Yemekler, çorbalar, tatlılar yapılacak. Misafirin onuruna büyük &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Sıcağın en şiddetli, en hararetli olduğu öğle saatleri idi. Öğle sıcağı arttıkça artmış insanın beynini fokurdatıp hararetleri zirveye çıkarmıştı.<br>Kendi kendine söyleniyordu. ‘tam zamanını buldun dışarı çıkacak. Bu sıcak vakitte çarşıya mı gelinir? Kaç defa söyledim büyük misafir gelmeden hazırlığını yap diye. Sallandın sallandın, misafir geldi kapına çattı. Misafiri ağırlamak için şimdi susuzluktan dudağın çatlamış, dilin pörsürmüş, bir karış sallanır vaziyette çarşıyı gez bakalım. Bu sana müstahaktır. Böyle daha nice sözlerle kendine kızıyor. Misafire hazırlığa geç kaldığı için hayıflanıyordu.</p>



<p><br>Bu çektiği eziyete rağmen misafir için yapılan hazırlıklardaki çekilen sıkıntılardan, zevk ve tadına doyulmaz bir lezzet alıyordu. Bu misafir için her şeye katlanılınır. Çünkü misafirin, onun kalbinde müstesna bir yeri vardı. Bu misafir kimdi ki böylesine önemli ve değerli? Tüm sıkıntılar, ıstırap huzura dönüşüyor. Bu misafirin kim olduğunu ileride öğrenebiliriz.<br>Böyle can sıkıcı sıcak havada dışarıda olmanın kızgınlığı, fakat güzel bir iş yapmanın sevincini yaşamak arasında bir haldeyken Mehmet Efendinin baharat dükkânının önünde buldu kendini. Ne zamandan beri gelmemişti buraya. O çeşit çeşit baharatların kokusu burnunun direğini kırıyordu. Susuz olduğu kadar açtı da. Açlık kokulara karşı, bilhassa yemek kokularına karşı daha duyarlı yapar insanı.</p>



<p><br>Eee, hürmetli misafiri var. Tabi ki bu misafiri şanına layıkıyla ağırlamak gerekir. Yemekler, çorbalar, tatlılar yapılacak. Misafirin onuruna büyük sofralar kurulacak, eş-dost ve akrabalar çağrılacak ve hep birlikte yenilip içilecek.<br></p>



<p>Attar Mehmet efendinin sevecen ve sıcak sesi o güzel hayal sislerini bir anda dağıttı.</p>



<p><br>Ooo! Hoş geldin. Şerefler verdiniz. Ne zamanlardır neredeydiniz a dostum? Özlettiniz kendinizi. Gel gel bir sarılayım bir hasret giderelim şöylece.<br>Bu samimi karşılamayla dükkâna girer. Mehmet Efendi<br>Hangi rüzgâr attı? Bu sürpriz ziyareti neye borçluyuz? Geldin de ne iyi ettin gönlümüzü sürur eyledin. Sahi ne sebeple çıktınız bu sıcakta? Sizin hiç âdetiniz değildi böyle sıcak havada çarşıya çıkıp alışveriş yapmak. Maşallah nerdeyse çarşıyı satın almışsınız.</p>



<p><br>Baya uzun zamandan beri görmediği arkadaşının görme sevinci, biraz onun âdeti dışında alışverişe çıkmasının hayretiyle soruları peş peşe sıraladı.<br>Hiç sorma azizim. Hanemize, yuvamıza büyük ve ihtiramlı bir misafir geldi de onu hoşça ağırlamak için.</p>



<p><br>İyi ama, kendini baya harap etmişsiniz. Sıcaktan bitap düşmüşsünüz. İçinizin yangınlığı yüzünüze aksetmiş. Ben size soğuk bir şeyler söyleyeyim. Buz gibi bir ayran ısmarlayayım da biraz hararetiniz gitsin.<br>O bitkin halinden beklenmedik bir çevik hareketle ellerini hayır dercesine kaldırıp ‘Teşekkür ederim bir şey içmeyceğim’ dedi.<br>Onun bu ani çıkışına bir anlam vermeyen hatta şaşıran Mehmet Efendi:<br>Ne misafiriymiş bu? Sizi böyle aç, susuz bırakıyor. Kim ki bu misafir onun uğruna böyle eziyetler çekiyorsunuz? Adı, şanı neymiş bu misafirin?<br>Bu misafir öyle bildiğimiz misafirlerden değil. Senede bir kere gelir gönüllerimizi, evlerimizi, sokakalarımızı bir ay şenlendirir. Her kese aynı zamanda gelir ve gider. Sahi size gelmedi mi?</p>



<p><br>Mehmet Efendi hayreti bir kat daha da artarak şaşkın şaşkın arkadaşına bakıp titrek sesle, ‘ne ne herkese mi uğruyor. Bana uğramadı. Kim bu?’ der.<br>Bu büyük ve merhametli misafir Ramazan A…</p>



<p><br>Daha sözlerini tamamlayamadan Mehmet Efendi sözünü keser. ‘Tamam tamam’ der. Başını eğer. Mahcup, ramazandan bi haber olmanın utancıyla söyleyecek hiçbir şey bulamayarak başı önde eğik öyle uzun zaman kalakaldı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/buyuk-misafir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sorumluluk</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sorumluluk/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sorumluluk/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Apr 2021 07:35:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Sorumluluk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17082</guid>

					<description><![CDATA[İnsan İkrar Adalet ve Kemal Merhaleleriİnsan denilen varlık “Ete kemiğe büründüm Yunus olarak göründüm” Yunus Emre&#8217;nin dediği gibi hayat anaforu denizine girerek ete kemiğe bürünür ve insan olarak varlık alemine dahil olur. İlk önce doğar ve hayata gözlerini açar bu gözlerini açmakla artık hayat mecrasına girmiş olur. Bu mecrada onu bekleyen merhaleler olacaktır. Bu merhaleleri hayatın kendine sunduğu tecrübelerle öğrenecektir. Tatbikî hayata göz açması öğrenmeye de adım atması demektir. Kendisine ilk öğretecekler etrafında olan yakınları annesi babası sevdikleridir. Hayatı ve hayatta lazım olacak şeyleri ilk onlardan öğrenir. Acaba sadece hayat sahibi olması insan olması için yeterli olur mu? Bu hayat yolculuğunda birçok evrelerden, devrelerden ve dönemlerden geçecektir. Bu evrelerden geçerken hallerden hallere geçer tabiri caizse ezilir büzülür, evrilir çevrilir sonunda et kemik kılıfı, insan olarak büyük bir merhaleye erer. İnsanın bu geçirdiği evreleri sırasıyla şöyle sıralayabiliriz; can, güç, ikrar, adalet, kemal. Şimdi bunlar nedir diye soracaksınız. Bunlar insanın hayata adım attıktan sonra ki manevi yolculuğu ve bu yolculuğundaki manevi durakları ve terakkiyatıdır. İnsan doğar can sahibi olur can sorumluluktur, yaşamaktır, çalışmaktır ve düşünmektir. Canın en büyük belirtisi nefestir. Kişi canla hayat sahibi olur ve nefes ile hayatını devam ettirir ve canı olduğundan haberdar olur. Can hayatın başlangıcı olduğu gibi hayatın &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İnsan İkrar Adalet ve Kemal Merhaleleri<br>İnsan denilen varlık “Ete kemiğe büründüm Yunus olarak göründüm” Yunus Emre&#8217;nin dediği gibi hayat anaforu denizine girerek ete kemiğe bürünür ve insan olarak varlık alemine dahil olur. İlk önce doğar ve hayata gözlerini açar bu gözlerini açmakla artık hayat mecrasına girmiş olur. Bu mecrada onu bekleyen merhaleler olacaktır. Bu merhaleleri hayatın kendine sunduğu tecrübelerle öğrenecektir. Tatbikî hayata göz açması öğrenmeye de adım atması demektir. Kendisine ilk öğretecekler etrafında olan yakınları annesi babası sevdikleridir. Hayatı ve hayatta lazım olacak şeyleri ilk onlardan öğrenir.<br></p>



<p>Acaba sadece hayat sahibi olması insan olması için yeterli olur mu? Bu hayat yolculuğunda birçok evrelerden, devrelerden ve dönemlerden geçecektir. Bu evrelerden geçerken hallerden hallere geçer tabiri caizse ezilir büzülür, evrilir çevrilir sonunda et kemik kılıfı, insan olarak büyük bir merhaleye erer. İnsanın bu geçirdiği evreleri sırasıyla şöyle sıralayabiliriz; can, güç, ikrar, adalet, kemal. Şimdi bunlar nedir diye soracaksınız. Bunlar insanın hayata adım attıktan sonra ki manevi yolculuğu ve bu yolculuğundaki manevi durakları ve terakkiyatıdır.</p>



<p><br>İnsan doğar can sahibi olur can sorumluluktur, yaşamaktır, çalışmaktır ve düşünmektir. Canın en büyük belirtisi nefestir. Kişi canla hayat sahibi olur ve nefes ile hayatını devam ettirir ve canı olduğundan haberdar olur. Can hayatın başlangıcı olduğu gibi hayatın devamını sağlar. Can et ve kemik yığının mana kazanmasıdır. Can olmazsa bedeninin, organlarının ve duyu organları göz, kulak dil, kalbin hiçbir işlevi ve yükümlülüğü olmaz. Bu sebeple insanın uzuvlarının ve kendisini insan olarak mana ifade edebilmesi için önce hayat sahibi olması gerekir. Hayatın da en önemli kaynağı candır. İnsan can ile hayata tutunur ve canla hayatını şuurlu bir şekilde devam ettirir.</p>



<p><br>İnsan hayata can sahibi olarak ilk gözlerini açtığında tamamen zayıf, aciz ve güçsüz bir varlıktır. Hayatını idame ettirebilecek güce sahip değildir. Annesine ve çevresinde ki insanlara muhtaçtır. Günler geçtikçe maddi ve manevi güçlere sahip olur. Günden güne büyüyerek bedeni gelişir. Önce emekler, ayakları üzerinde durmaya başlar ve yürümeye başlar. Yavaş yavaş dünya hayatında ayakları üzerinde durmaya başlar. Bedeni geliştikçe aklı ve öğrenme gücü de gelişir. Bu sayede hayata dair yeni yeni deneyimler kazanır. İnsanın can sahibi olup bedene gelişmesi ve hayata dair bir şeyler öğrenmeye başlaması ikinci evresi güç kazanmasıdır.</p>



<p><br>Hayat, canla birlikte devam eder demiştik. Hayatın canla birlikte devamı esnasında insan güç kuvvet sahibi olarak Allah’ın kendisine lütfettiği aklı ve bazı yetenekleri ile bir şeyler üretmeye başlar. Tabi bu faaliyetleri ikrar evresinde yapar. İkrar karar verme yetisidir. İnsan her ne yaparsa yapsın günlük hayatında en basitinden yürümeyi, oturmayı, herhangi bir iş yaparken, bir arkadaşına selam verirken, işinde çalışmaya başlarken ve daha nice hayatının tümünde yaptığı işleri karar vererek yapar. Karaları ya iyiliğe ya da kötülüğe iletir. Bir insanın başına gelenler, güzellikler, kötülükler, belalar, zarar ziyanlar ve mutluluklar hep aldığı kararlar neticesinde yaptığı fiillerden kaynaklanmaktadır. Eğer doğru zamanda, doğru yerde, doğru karar verirse verdiği karar onu güzel bir sonuca ulaştırır. Kararlarını doğru vermeyip hatalar yaparsa sonuç onun için pek de iyi olmaz. “Sen onlara sırf Allah’ın lütfettiği merhamet sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onların bağışlanmasını dile, iş hakkında onlara danış, karar verince de Allah’a güven, doğrusu Allah kendisine güvenenleri sever.” (Âl-i İmrân 3/159) ayetinde anlaşılacağı üzere karalarımız insanlarla olan ilişkilerimizi etkiliyor. Aynı zamanda çok düşünüp sık eleyip sık dokuduktan sonra verdiğimiz karaları da ne olursa olsun yerine getirmek için Allah’a tevekkül ederek var gücümüzle çalışacağız. İnsan kararlarını doğru ve hatasız verebilmesi için dördüncü evresi adalet merhalesine geçmesi gerekir.</p>



<p><br>Adalet, can, güç ve ikrar melekelerini birleştirerek bir şeyi eksiksiz ve noksansız olarak en uyumlu ve dengeli bir şekilde yapmaktır. Adaletli bir kimse gücünü yerli yerinde kullanır. Aldığı kararlarda da istikamet üzerine olur. Adalet, insanın alacağı karalarda ve gücünü kullanmasında etkin rol oynar hatta tam etki eder. Adalet haktır. Hak ise Allah’ın emir ve yasaklarıdır. Kısacası dinimizdir. Adalet dinimiz İslam’ı tam yaşamaktır. Adaletten yoksun olan kişi dilsiz ve sağır bir işe yaramayan kimseler gibidir. “Yine Allah şu iki insanı örnek veriyor: Biri dilsizdir, elinden hiçbir şey gelmez, efendisinin sırtında yüktür, onu nereye gönderse yararlı bir sonuçla gelmez. Şimdi bununla adaleti emreden ve kendisi de dosdoğru yolda bulunan kimse bir olur mu?” (Nahl 16/76) karalarında ve davranışlarında adil olan bir kimse artık insanlığın son evresi olan kemalata ulaşır.</p>



<p><br>Kemal evresi veya insanın kemal sıfatı ahsen-ı takvim en mükemmel, en güzel biçimde yaratılış makamına ve derecesine yükselmesi demektir. “Şüphesiz biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır.” (Tin 95/4) İnsan ahsen-i takvime çıkarsa beşerilikten insanlığa geçmiş olur. İnsanın beşer olma özelliği nefsine, hevasına ve arzularına mağlup olup gücünü ve kararlarını adaletten yoksun olarak kullanarak dini vecibeleri yerine getirmemesidir. Bu durumda da “Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik” (Tin 95/5) ayetinde olduğu gibi en aşağı mertebeye iner.</p>



<p><br>İnsan doğar hayata adım atar, hayat canla hüviyet kazanır ve güçle hayatiyetini devam ettirir. Gücünü aldığı kararlarla kullanır. Kararlarını da adaletiyle alması gerekir. Eğer hayatını can bedenini adaletle bezeyip gücünü kararlarındaki istikametle yaparsa kemalata erer ve ebede namzet olur. Can, güç, ikrar, kemal işte bunlar insanların evreleridir. Bu evrelerde Hak üzere olduğunda insan-ı kâmil olur. Ölümlü olan bu dünyada kendi geçip gitse dahi ismi ve eserleri ebede kadar yaşar. Ahirette de cennette ebedi bir hayat sahibi olur vesselam.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sorumluluk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>En Değerli Şan Berat</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/en-degerli-san-berat/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/en-degerli-san-berat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Mar 2021 12:41:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Kandil]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17027</guid>

					<description><![CDATA[Eski zamanlarda fukaranın biri memleketi için dinlenmeden, usanmadan çalışır. Dağ, taş, dere, tepe yürür. Olmaz denileni oldurur, buradan hiçbir şekilde ekin çıkmaz, ot bile bitmez denilen çorak mı çorak, susuz mu susuz bir memleketi kanal yaparak uzaklardan su getirip ekilir hale getirir. Garibanlıktan kırılan halk bu sayede hayvanlarını otlatabilecek, ekin ekerek karınlarını doyurabilecek hale gelirler. Bunu duyan padişah bu çalışkan ve azimli fukaraya bir Berat-ı Hümayun vererek O çölden yeşil ovaya çevirdiği arazilerin mülkiyetini ona verir. Artık fukara değil memleketin beyi olur. Cenabı Allah bir ayet-i kerimelerinde “İnsan ancak çabasının sonucunu elde eder. Ve çabasının karşılığı ileride mutlaka görülecektir. Sonra kendisine karşılığı tastamam verilecektir.” (Necm 53/39-41) buyurmaktadır. Hiçbir şeyin zayi olmadığı Allah katında, insan gerek dünya gerekse ahiret için ne kadar çalışırsa onun karşılığını elbet alacaktır. Tabii ki dünya için çalışmasını da Allah rızası için yaparsa ve ahiretini de tastamam samimiyet ve ihlas ile yaparsa Cenab-ı Allah bu kuluna kulluk beratını yani Cenneti verecektir. Berat, bir buluştan, bir haktan yararlanmak için devletçe verilen belge, patent, Osmanlı Devleti&#8217;nde bir göreve atanan, aylık bağlanan, şan, nişan veya ayrıcalık verilen kimseler için çıkarılan padişah buyruğu manalarına gelmektedir. Devlet veya padişahtan berat alan bir kimse büyük ihsanlara erer. Beratı almak onu hakketmekle olur. Yukarıdaki &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><br>Eski zamanlarda fukaranın biri memleketi için dinlenmeden, usanmadan çalışır. Dağ, taş, dere, tepe yürür. Olmaz denileni oldurur, buradan hiçbir şekilde ekin çıkmaz, ot bile bitmez denilen çorak mı çorak, susuz mu susuz bir memleketi kanal yaparak uzaklardan su getirip ekilir hale getirir. Garibanlıktan kırılan halk bu sayede hayvanlarını otlatabilecek, ekin ekerek karınlarını doyurabilecek hale gelirler. Bunu duyan padişah bu çalışkan ve azimli fukaraya bir Berat-ı Hümayun vererek O çölden yeşil ovaya çevirdiği arazilerin mülkiyetini ona verir. Artık fukara değil memleketin beyi olur. Cenabı Allah bir ayet-i kerimelerinde “İnsan ancak çabasının sonucunu elde eder. Ve çabasının karşılığı ileride mutlaka görülecektir. Sonra kendisine karşılığı tastamam verilecektir.” (Necm 53/39-41) buyurmaktadır. Hiçbir şeyin zayi olmadığı Allah katında, insan gerek dünya gerekse ahiret için ne kadar çalışırsa onun karşılığını elbet alacaktır. Tabii ki dünya için çalışmasını da Allah rızası için yaparsa ve ahiretini de tastamam samimiyet ve ihlas ile yaparsa Cenab-ı Allah bu kuluna kulluk beratını yani Cenneti verecektir.</p>



<p><br>Berat, bir buluştan, bir haktan yararlanmak için devletçe verilen belge, patent, Osmanlı Devleti&#8217;nde bir göreve atanan, aylık bağlanan, şan, nişan veya ayrıcalık verilen kimseler için çıkarılan padişah buyruğu manalarına gelmektedir. Devlet veya padişahtan berat alan bir kimse büyük ihsanlara erer. Beratı almak onu hakketmekle olur. Yukarıdaki hikayemizde olduğu gibi devletine ve milletine mühim ve çok önemli bir hizmette bulunması gerekir. Nesiller geçse de gayretle ve azimle çalışarak unutulmayacak hizmetlerinin karşılığı olarak devlet başkanından, padişahından alınan berat bir nevi dokunulmazlıktır. Her nereye giderse beratını gösterdiği zaman itibar görür. Büyük ölçüde dünyasını kurtarıp rahata ve huzura erer. Fakat bunu elde etmek için çok çalışmış, sıkıntılar çekmiştir.</p>



<p><br>Dünyada, dünya için fedakârca çalışmanın karşılığı alınıyorsa ahiret için de çalışmanın mutlaka karşılığı alınacaktır. Bir müminin kazanacağı en değerli şan ve nişan beratı kuşkusuz cehennemden azad edilip cennete girmesidir. Tabi bu beratı yani cenneti kazanmak ta kulluk görevlerini yerine getirmek için azm-ı gayret içinde olunmalıdır. Bilhassa peygamberimizin (SAS) “Şâbanın ortasında gece ibadet ediniz, gündüz oruç tutunuz. Allah o gece güneşin batmasıyla dünya semasında tecelli eder ve fecir doğana kadar, ‘Yok mu benden af isteyen onu affedeyim, yok mu benden rızık isteyen ona rızık vereyim, yok mu bir musibete uğrayan ona âfiyet vereyim, yok mu şöyle, yok mu böyle! Der” (İbn Mâce, “İḳāmetü’ṣ-ṣalât”, 191). Buyurduğu hadiste belirtilen şabanın 15. gecesi berat gecesidir. Bu gece Kadir gecesinden sonra en değerli, faziletli gecedir. Af ve mağfiretin doruğa çıktığı ve bizim üzerimize Allah’ın rahmetinin sağnak sağnak yağdığı gecedir. “Allah Teâlâ -rahmetiyle- Şâbanın on beşinci gecesi dünya semasında tecelli eder ve Kelb kabilesi koyunlarının kılları sayısından daha fazla kişiyi bağışlar” buyurduğu rivayet edilmiştir (Tirmizî, “Ṣavm”, 39; İbn Mâce, “İḳāmetü’ṣ-ṣalât”, 191). Berat gecesinin faziletleri saymakla bitmez. Bu geceyi ne kadar ihya edersek, ibadet ve taatla geçirirsek cennet beratımızı almayı hak edebiliriz.</p>



<p><br>Diğer bir rivayete göre de “Hâ-mîm. Aydınlatan kitaba yemin olsun. Biz onu mübarek bir gecede indirdik; biz daima uyarmaktayız.” (Duhan 44/1-3) Alimler, Duhan suresinin bu ilk ayetleri Berat gecesine işaret ettiği kanaatindedirler. Bu takdirde Kur’an’ın tamamının Berat gecesi levh-i mahfûzdan dünya semasına indiği, Kadir gecesinde de âyetlerin peyderpey inmeye başladığı şeklinde bir yorum ortaya çıkmaktadır. Nitekim bazı müfessirler bu görüşü benimsemişlerdir (bk. Elmalılı, V, 4293-4295). Ayrıca bir kısım âlimlerin, kıblenin Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’dan Mekke’deki Kâbe istikametine çevrilmesinin hicretin ikinci yılında Berat gecesinde vuku bulduğunu kabul etmeleri de geceye ayrı bir önem kazandırmaktadır.</p>



<p><br>Berat gecesinin özelliklerinden birisi de blr insanın bir yıllık kaderi yani gelecek Berat gecesine kadar ne yiyeceğine içeceğine, hastalığından sağlığına, hayatta kalıp kalmayacağına kadar her şeyin yazıldığı gecedir. İbni Abbas&#8217;tan rivayet edildiğine göre, Duhan suresinin “Hikmetli işlerin birbirinden ayırt edilmesi” manasındaki ayeti şu şekilde cereyan etmektedir:</p>



<p><br>Bu seneden gelecek seneye kadar meydana gelecek olayların hepsi ayrı ayrı melekler tarafından defterlere yazılır. Rızıklar, eceller, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğumlar hep bu esnada kaydedilir. O yılki hacıların sayısı bile bu devrede takdir olunur. Herkesin ve her şeyin o sene içindeki mukadderatı kaydedilir.<br>Berat, bir insanın Bu dünyada ve ahirette ulaşabileceği en değerli şan, rütbe ve ödüldür. Berat gecemizi değerlendirelim, hem dünya hem de ahiret beratlarımızı alalım, bu gece yazılacak belaları da sadakalarımızla ve tövbelerimizle hayırlara çevirelim.<br></p>



<p>Berat gecemiz mübarek olsun, hayırlara vesile olsun inşallah.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/en-degerli-san-berat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Niçin Ceza</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/nicin-ceza/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/nicin-ceza/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Mar 2021 07:52:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Fıtrat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17024</guid>

					<description><![CDATA[Mahkûm elbisesi giyerek hapse düşmek veya para cezasına çarptırılarak emek emek kazandığımız paraları istemeye istemeye hayıflanarak cezamızı ödemek herhalde bu dünyada olmamasını istediğimiz şeylerin başında gelse gerek. Sosyal hayatımızda, iş hayatımızda ve vatandaşı olduğumuz ve üzerinde yaşadığımız devletin kendine özgü kuralları vardır. Bu kurallar yazılı ve sözlüdür. İçinde bulunduğumuz toplumun kendine göre töreleri vardır. Bu adet ve göreneklerin yaptırım gücü bazen yazılı kanunlardan daha etkilidir. Bunların etkili olmasında sebep olmasındaki en büyük etken “ayıp” kavramadır. Kişi eğer töreye muhalif bir iş, amel yaparsa toplum bu hareketini ayıplayarak kınar. Kişiyi, toplumdan öteleştirmeye kadar varırlar. Eee böyle olunca insan, töreye, adet ve göreneklere uymak zorunda kalır.Yazılı kanunlar ise devletin, toplumun yararına yazılmış, genelde insan merkezli olmayıp bir otarite oluşturmak için yapılmış kanunlardır. Yazılı kuralların sözlü kanunların yanında daha az tesirli olmasının sebebi maddi ve geçici olmasından olabilir. Yazılı kanuna göre bir suçun karşılığında hapis cezası aldığın zaman günün birinde çıkarsın. Bir zaman sonra insanlar senin hapiste yattığını unuturlar. Her nerede olursak olalım, nerede yaşarsak yaşayalım bizi yöneten, yönlendiren, kısıtlayan, müeyyideleriyle bazı haklara sahip olduğumuz ve bazı haklardan da mahrum kaldığımız kanunlar ve kurallar vardır. Kanunlar ve kontrol mekanizması veya yaptırım gücü cezalardır. Kanunlar ne kadar caydırıcı, ağır ve güçlü olurlarsa olsunlar ceza &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Mahkûm elbisesi giyerek hapse düşmek veya para cezasına çarptırılarak emek emek kazandığımız paraları istemeye istemeye hayıflanarak cezamızı ödemek herhalde bu dünyada olmamasını istediğimiz şeylerin başında gelse gerek. Sosyal hayatımızda, iş hayatımızda ve vatandaşı olduğumuz ve üzerinde yaşadığımız devletin kendine özgü kuralları vardır. Bu kurallar yazılı ve sözlüdür. İçinde bulunduğumuz toplumun kendine göre töreleri vardır. Bu adet ve göreneklerin yaptırım gücü bazen yazılı kanunlardan daha etkilidir. Bunların etkili olmasında sebep olmasındaki en büyük etken “ayıp” kavramadır. Kişi eğer töreye muhalif bir iş, amel yaparsa toplum bu hareketini ayıplayarak kınar. Kişiyi, toplumdan öteleştirmeye kadar varırlar. Eee böyle olunca insan, töreye, adet ve göreneklere uymak zorunda kalır.<br>Yazılı kanunlar ise devletin, toplumun yararına yazılmış, genelde insan merkezli olmayıp bir otarite oluşturmak için yapılmış kanunlardır. Yazılı kuralların sözlü kanunların yanında daha az tesirli olmasının sebebi maddi ve geçici olmasından olabilir. Yazılı kanuna göre bir suçun karşılığında hapis cezası aldığın zaman günün birinde çıkarsın. Bir zaman sonra insanlar senin hapiste yattığını unuturlar.<br></p>



<p>Her nerede olursak olalım, nerede yaşarsak yaşayalım bizi yöneten, yönlendiren, kısıtlayan, müeyyideleriyle bazı haklara sahip olduğumuz ve bazı haklardan da mahrum kaldığımız kanunlar ve kurallar vardır. Kanunlar ve kontrol mekanizması veya yaptırım gücü cezalardır. Kanunlar ne kadar caydırıcı, ağır ve güçlü olurlarsa olsunlar ceza uygulanmazsa kurallara bağlılık görülmez. En hafif bir kural ihlalinde göz yummayıp anında kişiye ceza verilirse orada kuralların caydırcılığı ve kanunlar vasıtasıyla kazanılmak istenen toplumdaki adalet, huzur sağlanmış olunur.<br></p>



<p>Dünya hayatımızın her anında ve her biriminde uyulması gereken yazılı ve sözlü kanunlar olurken tabii ki dini hayatımızda uymamız gereken bir dizi kanunların olması normaldir ve olması da lazımdır. Nasıl günlük hayatımızdaki kanunlara uymak zorunluluğumuz var ve bunlara uymazsak cezai müeyyideleri var elbette dini kuralların da bir ceza-mükâfat karşılığı olacaktır.<br></p>



<p>Allah Kur’an’da birçok yerde bizi ceza ile korkutur(uyarır) Peygamberimiz de (S.A.S.) ben apaçık bir uyarıcıyım der. Birçok ayette de biz seni ancak uyarıcı olarak gönderdik der. “Biz, seni ancak bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.” (Furkan 25/56). Evet ceza yani Cenab-ı Allah bizleri azap ile cehennem ile uyarıyor veya korkutuyor. Günahlara karşılık cehennemle uyarırken sevap işlendiğinde de cennetle müjdeliyor.<br></p>



<p>İyi ve kötü hareketlerimizin mutlaka hem bu dünyada hem de ahirette bir karşılığını göreceğiz. Maalesef, bu dünya hayatında karşılaştığımız Allah’ın lütuf ve cezalarını yaptığımız iyilik ve kötülüklerden olduğunun farkına varamıyoruz. Bu dünya bir imtihan olduğu için iyiliklerimizin karşılığı olarak Allah’ın bir İkram-ı İlahi olarak verdiği lütufları kendimizden, kötülükleri de Allah’tan biliyoruz. Böylece Allah’ın bizi niçin birçok ayetinde cehennemle korkuttuğunu, uyardığını ve dünya hayatında da belalar ile cezalandırdığını anlayamıyoruz. Büyüklerimiz de biz çocukken yaramazlıklarımıza ve suçlarımıza ceza verirlerdi. Tabi ki bu genelde dayak oluyordu. Evet bir suç, günah, kabahat, hata işlendiğinde bir ceza da gündeme geliyor. Peki bu ceza neyin nesi, genelde bununla korkutuluyoruz? Gerek devlet gerek toplum gerekse de Allah’ın bizi cezalandırmaları devletin, toplumun ve bizlerin menfaati icabıdır.<br></p>



<p>“Ey inananlar! Allah&#8217;tan sakınırsanız, O size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir, kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah büyük, bol nimet sahibidir.” (Enfal 8/29) ayet-i şerifinden anlaşılacağı üzere cezalar bizleri eğitmek ve öğretmek için yani iyi ile kötüyü ayırt etmemiz için. İşlediğimiz bir günahın kötü olduğunu Allah&#8217;ın bize ceza vermesi ile anlarız. Bir davranışımızın toplum ve büyüklerimiz nezdinde beğenilmiyorsa ve cezaya çarptırılıyorsak o davranışımızın kötü olduğunu anlıyoruz. “Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar, kendileri zâlim idiler.” (Zuhruf 43/76) ayetinden anlaşılacağı üzere nasıl devlet ve toplum menfaat için cezalar veriyor. Kimseye zulüm yapılmıyor aynı şekilde Rahman ve Rahim olan Allah kullarına zulüm için ceza vermiyor onların iyiliğini istediği ve iyi ile kötünün anlaşılması için ceza veriyor. Günah işleyen ancak kendi kendine zulüm yapmış oluyor.<br></p>



<p>Sözün kısası cezalar bizlerin öğrenmede en büyük fonksiyonumuzdur.<br>Şu soru aklımıza gelmektedir. Sözlü kuralların bir para ve hapis cezası olmamasına rağmen yaptırım gücü çok etkiliyken Allah bizleri ebedi bir cehennemle ikaz etmesine rağmen niçin yaptırım gücü azdır?<br>Toplum içinde yaşayan kişi topluma karşı yaptığı bir hatanın cezasını kınanarak hemen görür. Allah’ın yasakladığı bir günahı işlediğinde ise cezaya hemen çarptırılmaz. Cehennem öldükten sonra olacağı için gözden ırak olan gönülden de ırak olur sözünden iktibasla cehennemi görmediği için cehennemi kendisinden çok uzakta görür. Bu sebepten dolayı topluma karşı kurallara uymaya dikkat eder fakat günah işlememeye özen göstermez.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/nicin-ceza/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zorla Güzellik Olur</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/zorla-guzellik-olur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/zorla-guzellik-olur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Mar 2021 12:02:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Arkadaşlık]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17010</guid>

					<description><![CDATA[Bir arkadaşı ile karşılaşır, arkadaşı selam vererek hal hatır sorar.-Selamünaleyküm-Ve aleykümselam-Nasılsın? Ne var ne yok?-İyiyiz demek adetten olmuş, ben de iyiyim diyeyim, işte o kadar.-Hayırdır. Pek sitemkarsın? -Nasıl sitem etmem ki, hayatta bin bir güçlükle ve dertlerle mücadele ederek yaşayıp gidiyoruz. Yani anlayacağın ne iyiyim ne de hayattan bir beklentim var. Her gün ayrı bir dert ayrı bir problem çıkıyor. Tam bunları düzeltip rahat bir nefes alacağım derken yeni sıkıntılar geliyor peşi sıra. İşte bu sebepten adetten iyiyim diyorum ama içim tam tersine hüzün içinde. -Ooo! Sen daha fırtına kopmadan gemileri batırmışsın arkadaşım. -Benim her gün içimde ne fırtınalar kopuyor biliyor musun? Her gün bu fırtınalarda ki dalgalarla boğuşmaktan artık ne gücüm kaldı ne de takatim.Bu sözlere karşısındaki gülmeye başlar. Arkadaşının kendisine gülmesine bozulur. -Niye gülüyorsun. Tabii senin rahatın iyi, işlerin güçlerin yolunda. Ne dert ne tasa var. Gülersin tabii, derdin olmayınca dertlinin halinden anlamazsın.Arkadaşı gülüşüne devam ederek sağ elini yan tarafa doğru açtı ohooo der gibi salladı ve başını da iki yana hayır manasında sallayarak konuşmasına başladı. -Bu dünyada bir senin mi derdin var? “Herkesin kendine göre bir derdi vardır.” Sözünü hiç duymadın galiba. Bu dünyada dertsiz insan yoktur. Atalarımız “Dışı seni yakar içi beni yakar” demişler. Dışarıdan mutlu, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bir arkadaşı ile karşılaşır, arkadaşı selam vererek hal hatır sorar.<br>-Selamünaleyküm<br>-Ve aleykümselam<br>-Nasılsın? Ne var ne yok?<br>-İyiyiz demek adetten olmuş, ben de iyiyim diyeyim, işte o kadar.<br>-Hayırdır. Pek sitemkarsın?<br></p>



<p>-Nasıl sitem etmem ki, hayatta bin bir güçlükle ve dertlerle mücadele ederek yaşayıp gidiyoruz. Yani anlayacağın ne iyiyim ne de hayattan bir beklentim var. Her gün ayrı bir dert ayrı bir problem çıkıyor. Tam bunları düzeltip rahat bir nefes alacağım derken yeni sıkıntılar geliyor peşi sıra. İşte bu sebepten adetten iyiyim diyorum ama içim tam tersine hüzün içinde.<br></p>



<p>-Ooo! Sen daha fırtına kopmadan gemileri batırmışsın arkadaşım.<br></p>



<p>-Benim her gün içimde ne fırtınalar kopuyor biliyor musun? Her gün bu fırtınalarda ki dalgalarla boğuşmaktan artık ne gücüm kaldı ne de takatim.<br>Bu sözlere karşısındaki gülmeye başlar. Arkadaşının kendisine gülmesine bozulur.<br></p>



<p>-Niye gülüyorsun. Tabii senin rahatın iyi, işlerin güçlerin yolunda. Ne dert ne tasa var. Gülersin tabii, derdin olmayınca dertlinin halinden anlamazsın.<br>Arkadaşı gülüşüne devam ederek sağ elini yan tarafa doğru açtı ohooo der gibi salladı ve başını da iki yana hayır manasında sallayarak konuşmasına başladı.<br></p>



<p>-Bu dünyada bir senin mi derdin var? “Herkesin kendine göre bir derdi vardır.” Sözünü hiç duymadın galiba. Bu dünyada dertsiz insan yoktur. Atalarımız “Dışı seni yakar içi beni yakar” demişler. Dışarıdan mutlu, rahat görünen insanların hepsinin bir derdi vardır. Vardır var olmasına amma kimileri hayatın sunduğu fırsatları yakalamaya çalışırlar, kimileri “Hayata nasıl bakarsan öyle görürsün” sözünden ilhamla hayatın güzelliklerini görmeye çalışarak huzuru bulurlar, kimileri “Bu da geçer ya hu” sözüne istinaden dertlerin mutlaka bir gün biteceğini düşünürler ve dertlerine aldırış etmezler, kimileri de “Güzel gören güzel düşünür” sözünün hikmetini kendilerine düstur edinerek her olayın güzel tarafına bakarak hayatın güzelliklerini yakalarlar, kimileri de sahabelerin köpek iskeletini pis görmesine rağmen Peygamberimizin (SAS) o iskeletteki kafatasında bulunan dişlerinin güzelliğini görmesini örnek alarak daima ne kadar kötü olursa olsun mutlaka bir yerde bir güzellik vardır diyerek kötülüğün içindeki güzellikleri çıkarmaya çalışırlar, kimileri de İnşirah suresinde ki “Demek ki zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Evet, doğrusu her güçlüğün yanında bir kolaylık var.” ayetine bakarak her zorluğun, her musibetin, her güçlüğün içinde ve beraberinde mutlaka bir kolaylığın olduğunu bilirler ve o kolaylığı yakalamaya çalışırlar, kimileri de yine “Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” ayetine dayanarak kötülüklerin hissetmeseler de kendileri için güzel, gerçekte faydalı ve güzel olduğunu düşünerek o dertlere, sıkıntılara sabrederek üstesinden gelir ve hayatın tadına varırlar.<br></p>



<p>Evet, hayat dediğin zorluklarla, meşakketlerle doludur. Eğer bunlar olmazsa hayatın ne anlamını bilirsin ne de tadına varabilirsin. Şimdi diyeceksin<br></p>



<p>-Bu hayatın zorluğu bize ne gibi fayda sağlar, hayatın anlamını nasıl anlamamıza yardımcı olur?<br></p>



<p>-Baltanın iyi kesmesi için bilenmesi gerekir. Bilenmeden keskin olamaz ve koca koca kütükleri kesemez. Tabi bilenmesi için de çarka tutulması gerekir. Baltayı çarkta bir güzel keskinleştirirsin. Anlayacağın baya bir hırpalarsın. Fakat balta, balta olma özelliğini bu çark ve örselenmesi sayesinde elde eder. Hayattaki bela, musibet ve zorluklar bizi çark gibi örseleyerek biler. Şimdiki meşakketlerimiz gelecekteki daha zor zahmetlere karşı dayanmamızı ve üstesinden gelmemizi qsağlar. Yaşadığımız zorluklar bize güç, kuvvet, sabır, metanet, tecrübe kazandırarak bizi biler ve önümüze çıkan dağ gibi engelleri bir vuruşla yıkmamızı sağlar.<br></p>



<p>Bu hayatı daha iyi yaşamamız için Allah bizi zorlar. Bize dertler, musibetler verir. Bu belalar bizlere direnç, azim ve sabır aşılar. Böylece hayatın olumsuzluklarını yılmadan, yıkılmadan ortadan kaldırma gücüne ve kudretine sahip oluruz. Ne kadar “Zorla güzellik olmaz “deseler de “Zorla güzellik olur.”<br></p>



<p>Şimdi, sende olan ne kadar bela ve güçlük varsa sabrederek onların içindeki güzellikleri fark edebilir ve o güzelliklerle iyi olabilirsin.<br>Nasılsın sorusuna canı gönülden iyiyim diyerek cevap verirsen yaratılış gayemiz olan şükrü yerine getirmiş olursun. Şükrü yerine getirince de olduğun halden memnun olursun. Böylece ne halde olursan ol mesut ve bahtiyar bir hayatın olur.<br></p>



<p>Arkadaşını kelimesi kelimesine dinledikten sonra<br></p>



<p>-Çok güzel anlattın teşekkür ederim. Ata sözlerimiz, Peygamberimiz (SAS) ve Yüce Kitabımız Kur’andaki ayetler ile örnek vererek zorluğun hayatımıza güzellik ve renk kattığını çok iyi anladım. Bundan sonra zorluklara, bela ve musibetlere şikayet edeceğime onlara alışmaya ve onların içindeki güzellikleri fark edip yakalayarak yaşadığım her andan lezzet almaya çalışacağım ve mesut bir hayat süreceğim. Teşekkür ederim.<br></p>



<p>Arkadaşı tekrar sorar<br></p>



<p>-Eee, şimdi nasılsın bakalım?<br></p>



<p>(Gülümser, arkadaşına çok samimi bakarak) Elhamdülillah her halime, çok iyiyim.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/zorla-guzellik-olur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Geçilmez Denildi Geçilmedi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gecilmez-denildi-gecilmedi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gecilmez-denildi-gecilmedi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 Mar 2021 13:58:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[18 mart]]></category>
		<category><![CDATA[Asker]]></category>
		<category><![CDATA[Şehit]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16979</guid>

					<description><![CDATA[Bir milletin kaderini yazmak için dostu düşmanı, yakını uzağı, güçlüsü zayıfı ve dünya üzerinde ne kadar şeytani fikirlere sahip olan sömürü dünyasındaki asalak gibi tüm dünyayı sömüren devletler, milletler toplanmış gelmişler, hasta adam Osmanlı’nın boğazına çöreklenmişler. Zamanın en büyük, yenilmez armada olarak gördükleri donanma ordusu ile Osmanlı’nın en nazik bölgesi Çanakkale Boğazına gemilerini demirlemişler.Bir tarafta tüm gücünü yitirmiş, imkansızlıklar içinde çırpınan, büyük bir borç batağında boğulan Osmanlı Devleti ordusu, bir tarafta dünyanın en güçlü devletleri vardı. Bu dünyanın en büyük devletlerin başını çeken üzerine güneş batmayan imparatorluk İngiltere idi. Bu devletlerin meydana getirdiği ordu ve donanma karşısındakinin korkudan dizlerinin bağını çözdürecek şekilde korku salıyorlardı. Tam bir orantısız güç olmasına rağmen Osmanlı ordusunda tam bir sükunet ve metanet hakimdi. İngiliz ve diğer devletlerin askerlerinde ise kendilerine güven, gurur vardı. Boğazı ellerini kollarını sallayarak, gemilerine hiçbir müdahale edilemeden Çanakkale Boğazını rahatlıkla geçip ikindi çayını İstanbul sahillerinde içeceklerinden emindiler. Osmanlı askerlerinin cesaretine hayran olunmayacak gibi değildi. Bu cesareti imanlarından ve vatan sevgisinden aldıklarına şüphe yoktu. Bu iman gücünü “Bir kısım insanlar, müminlere: «Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!» dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve «Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!» dediler.” (Âl-i İmrân 3/173) ayetinden &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bir milletin kaderini yazmak için dostu düşmanı, yakını uzağı, güçlüsü zayıfı ve dünya üzerinde ne kadar şeytani fikirlere sahip olan sömürü dünyasındaki asalak gibi tüm dünyayı sömüren devletler, milletler toplanmış gelmişler, hasta adam Osmanlı’nın boğazına çöreklenmişler. Zamanın en büyük, yenilmez armada olarak gördükleri donanma ordusu ile Osmanlı’nın en nazik bölgesi Çanakkale Boğazına gemilerini demirlemişler.<br>Bir tarafta tüm gücünü yitirmiş, imkansızlıklar içinde çırpınan, büyük bir borç batağında boğulan Osmanlı Devleti ordusu, bir tarafta dünyanın en güçlü devletleri vardı. Bu dünyanın en büyük devletlerin başını çeken üzerine güneş batmayan imparatorluk İngiltere idi. Bu devletlerin meydana getirdiği ordu ve donanma karşısındakinin korkudan dizlerinin bağını çözdürecek şekilde korku salıyorlardı. Tam bir orantısız güç olmasına rağmen Osmanlı ordusunda tam bir sükunet ve metanet hakimdi. İngiliz ve diğer devletlerin askerlerinde ise kendilerine güven, gurur vardı. Boğazı ellerini kollarını sallayarak, gemilerine hiçbir müdahale edilemeden Çanakkale Boğazını rahatlıkla geçip ikindi çayını İstanbul sahillerinde içeceklerinden emindiler.<br></p>



<p>Osmanlı askerlerinin cesaretine hayran olunmayacak gibi değildi. Bu cesareti imanlarından ve vatan sevgisinden aldıklarına şüphe yoktu. Bu iman gücünü “Bir kısım insanlar, müminlere: «Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!» dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve «Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!» dediler.” (Âl-i İmrân 3/173) ayetinden almaktaydılar. Onlar, Allah’a tam bir teslimiyetle tevekkül ettiler; “Allah bize vekildir koruyucudur O ne güzel vekildir koruyucudur.” Dediler. Cenab-ı Hakk da onların bu tevekkülüne karşılık “O ağacın altında sana yeminle bağlılık söz verirlerken bu müminlerden Allah razı olmuştur; onların gönüllerinde olanı bilmiş, onlara huzur ve güven vermiş, pek yakın bir fetihle ve elde edecekleri birçok ganimetle de kendilerini ödüllendirmiştir. Allah izzet ve hikmet sahibidir.” (el-Feth 48/18-19) ayetinde anlatılan Hudeybiye’de sahabe efendilerimizin silahsız olmalarına rağmen imani duruşlarıyla ve kenetlenmeleriyle Mekkeli müşriklerini bir anlaşma yapmak zorunda bıraktıkları ve Hudeybiye zaferini kazanmalarına sebep olan kalplerine inen sekineyi Çanakkale ordusunun kalbine de indirmiş ve kalplerinde cesaret, yüreklerinde zafer inancı yerleşmişti. “Vatan sevgisi imandandır.” Hadisinden ilham alarak imanları vatan ve millet aşkı ile dolup taşırıyordu. Her bir Osmanlı askeri en yüksek rütbelisinden en alt erine kadar hep birlikte şehitlerin efendisi olan Hz. Hamza’nın cesaretine sahip olmuşlardı. Hz. Hamza Bedir Savaşı’nda kendilerinden kat kat üstün olan Mekkeli müşrikleri görünce “Ben gözümün gördüğünden asla korkmam.” Dediği gibi onlar da bu korkusuzluğa, gözü pekliğe ve imana ermişlerdi. “Biz gözümüzün gördüğünden korkmayız. Geldilerse görecekleri de var, onların zırhlı donanmaları, üstün silahları ve çok sayıda askerleri varsa bizim de Allah’ımız var ve gelen yanar dağı misali ateş olsa da iman dolu göğsümüzle söndürürüz Allah’ın izniyle.” Diyorlardı. Kendilerini düşmanları ne kadar güçlü olursa olsun, silah bakımından ne kadar üstün olurlarsa olsunlar “Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sizlersiniz.” (Âl-i İmrân 3/139) Ayet-i kerimesi ile düşmanlarından üstün görüyorlardı. Bu sebeple o koskoca ordu karşısında dik ve onurla duruyorlardı. İşte, Çanakkale ruhu böyle kalplere ilmek ilmek işlenerek her bir askerimiz yenilmez aslanlara dönüştüler.<br></p>



<p>Çanakkale savaşı tarihe sıradan bir savaş olarak yazılacak bir savaş değildir. Çanakkale, savaştan hatta destandan öte insan havsalasının alamayacağı olağan üstülüklerin yaşandığı bir var olma mücadelesidir. Çanakkale Geçilmez denildi geçilmedi. Çanakkale tarihi kalemle mürekkeple yazılmadı. Çanakkale tarihi mürekkebi kan, kalemi süngüler ile yazıldı. Çanakkale topraklarına nice vatan evlatları sere serpe serildiler nice fidanlar daha baharı görmeden toprağa düşüp gittiler. Çanakkale olmazların olduğu, imkansızlıkların imkana dönüştüğü, fedakarlıkların yaşandığı, tükenen ümitlerin yeşerdiği savaş değil bir diriliş, var oluşun şahlanışıdır.<br></p>



<p>Ne muazzam ne sapasağlam sarsılmaz bir kale<br>Bütün alem devletleri birleşse de alınmaz kale<br>Çepeçevre sarılmış dönmüş hilal kara bir hale<br>Yiğidim Mehmed’im pervasız geçmez halden hale</p>



<p>Dünya gelmiş boğazlamaya aldırmaz bu hale<br>Sanki bir çelik bir duvar şaşırır alem bu hale<br>Bilir, canını verir çünkü en son bu kale<br>Tarihin kanla yazıldığı son kale ey Çanakkale<br></p>



<p>Görüldüğü üzere bir milleti tarihe gömmek için salyalarını akıta akıta gelen gemi sğrükeri Çanakkale Boğazının haşin sularına kendileri gömülmüştür. Tüm milletin yani Müslüman ümmetinin, Türkün, Kürdün, Arabın, Acemin, Arnavut&#8217;un tek yürek atarak birlik ve beraberliği neticesinde onca ateş kusan gemilerin saldırılarını siper ettikleri göğüsleriyle püskürtmüşlerdir. Güya tarihe şanlı bir zafer yazacaktılar. Mamafih tarihe kendilerinin hezimetlerini yazdılar.<br></p>



<p>Evet, Çanakkale şahlanışı ve destanı, birlik beraberliğiyle, Kınalı Hasanlarıyla, Yahya Çavuşlarıyla, Mehmet Çavuşlarıyla, Seyit Onbaşılarıyla, Nezehat Onbaşılarıyla, Nusret Mayın Gemisiyle, çocuk askerleri ve daha nice meçhul kahramanlarıyla tarihimizin altın sayfalarına yazılmıştır.<br>Çanakkale ve tüm şehitlerimize ithaf olunur. Allah onların ruhlarını şad eylesin. Bize emanet ettikleri bu vatanı sahip çıkmamızı Allah bizlere nasip etsin.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gecilmez-denildi-gecilmedi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayat Bize Ne Verir?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hayat-bize-ne-verir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hayat-bize-ne-verir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Mar 2021 10:02:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Amaç]]></category>
		<category><![CDATA[Hedef]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16954</guid>

					<description><![CDATA[Gözlerimizi dünyaya ilk açtığımız andan itibaren hayattan hep bekleriz. Bize o sonsuz gücünden, engin zenginliğinden vermesini bekleriz. Umutlarımızın, hülyalarımızın, arzularımızın olmasını, gerçek olup hiç pürüzsüz bir yaşantı bekleriz hayattan. Hayat biz olmadan vardı bizden sonra da olacak. Bizden öncekilere hayat cömertçe lütuflarda bulunduğu gibi bizlere de ve bizden sonrakilere de büyük ihsanlar bahşedecektir. Hayatın en büyük ihsan-ı şahanesi nefestir. Nefes; bizlerin hayatta olduğumuzun en büyük nişanıdır. Nefes aldığımız müddetçe hayatta varız demektir. Fakat bu hayatta yaşarken nefeslerimizde bazen daralma, bazen genişleme olur, bazen de zorla veya rahatlıkla nefes alıp veririz. Yani her zaman iyi, güzel, tüm istediklerimiz istediğimiz an olmuyor. Hayat bizlere iyi davranırken kötü de davranabiliyor. Öyleyse hayat bu dünyada bize ne verir? Sen hayattan ne istersen onu verir. Peki ne isteyeceğiz? İlk önce biz hayatı ve kendimizi öğreneceğiz. Hayat ve biz, ikimiz de Allah’ın yarattığı varlığız. İkimiz de Allah’ın emrinde, tasarrufunda varlıklarız. Öyleyse biz hayata değil onun ve bizlerin yaratıcısı Allah’a yöneleceğiz. Hayat sadece bir sebep ve perdelerle örülmüş bir yaşantıdır. Demek ki bize ihsanlar Allah’ın bir lütf-u keremidir. Biz nasıl yaşarsak hayatta bize onu sunar. Kurallar, evet kurallar. Her yerin kendine özgü kuralı vardır. Bir iş yerinin, bir köyün, bir devletin, bir kurumun vs. Yani hayat olan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Gözlerimizi dünyaya ilk açtığımız andan itibaren hayattan hep bekleriz. Bize o sonsuz gücünden, engin zenginliğinden vermesini bekleriz. Umutlarımızın, hülyalarımızın, arzularımızın olmasını, gerçek olup hiç pürüzsüz bir yaşantı bekleriz hayattan.<br></p>



<p>Hayat biz olmadan vardı bizden sonra da olacak. Bizden öncekilere hayat cömertçe lütuflarda bulunduğu gibi bizlere de ve bizden sonrakilere de büyük ihsanlar bahşedecektir.<br></p>



<p>Hayatın en büyük ihsan-ı şahanesi nefestir. Nefes; bizlerin hayatta olduğumuzun en büyük nişanıdır. Nefes aldığımız müddetçe hayatta varız demektir. Fakat bu hayatta yaşarken nefeslerimizde bazen daralma, bazen genişleme olur, bazen de zorla veya rahatlıkla nefes alıp veririz. Yani her zaman iyi, güzel, tüm istediklerimiz istediğimiz an olmuyor. Hayat bizlere iyi davranırken kötü de davranabiliyor.<br></p>



<p>Öyleyse hayat bu dünyada bize ne verir? Sen hayattan ne istersen onu verir. Peki ne isteyeceğiz?<br></p>



<p>İlk önce biz hayatı ve kendimizi öğreneceğiz. Hayat ve biz, ikimiz de Allah’ın yarattığı varlığız. İkimiz de Allah’ın emrinde, tasarrufunda varlıklarız. Öyleyse biz hayata değil onun ve bizlerin yaratıcısı Allah’a yöneleceğiz. Hayat sadece bir sebep ve perdelerle örülmüş bir yaşantıdır. Demek ki bize ihsanlar Allah’ın bir lütf-u keremidir. Biz nasıl yaşarsak hayatta bize onu sunar.<br></p>



<p>Kurallar, evet kurallar. Her yerin kendine özgü kuralı vardır. Bir iş yerinin, bir köyün, bir devletin, bir kurumun vs. Yani hayat olan ve insan olan her yerde bir kurallar hiyerarşisi vardır. İnsan yaşadığı veya ait olduğu toplum veya kurumda bu kurallara uyduğu müddetçe bulunduğu yere uyumlu ve daha huzurlu, mutlu ve kendine güveni tam bir şekilde hayatını sürdürür. Eğer kurallara tam bir intizam içinde uyarsa hayallerini gerçekleştirebilir, arzularına ulaşabilir. Neticede hayattan her istediğini alabilir. Hatta beraber yaşadığı insanlar ve kurumdan ödüller de alabilir. Bu da onun huzurunu arttırır.<br></p>



<p>İnsan, gözlerini ilk açtığı andan itibaren hayatla tanışır ve ikisi sıkı, ayrılmaz dost olurlar. Tabi ki iki kişinin olduğu yerde mutlaka bir kurallar zinciri olacaktır. Hayat ve insan arasındaki kuralı da tek ve en büyük kural koyucu olan Allah koyacak. İnsan da bu kurala uyacak. Hayat ise insanın kurala uyduğu oranda ona lütuf ve ihsan kapılarını açacak. Kısacası hayat bize bir şey vermez. Biz hayattan alırız. İyilikler ve kötülükler bizim tasarruflarımızın ve amellerimizin, düşüncelerimizin neticesidir.<br></p>



<p>Herkese yaptığının karşılığı tam olarak verilir. Allah, onların yaptıklarını en iyi bilendir. Zumer, 39/70 Hiçbir günahkâr, başkasının günah yükünü yüklenmez. İnsan için ancak çalıştığı vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir. Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir. Şüphesiz en son varış Rabbinedir. Necm, 53/38-42<br>Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir. (Ey Muhammed!) Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter. Nisa, 4/79</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hayat-bize-ne-verir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan Niçin Evlenir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/insan-nicin-evlenir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/insan-nicin-evlenir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Mar 2021 10:03:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16917</guid>

					<description><![CDATA[İnsanlar, şu fani dünyada farklı farklı memleketlerde, ayrı milletlere, çeşitli yörelere, farklı cinsiyetlere sahiptir. Farklı memleketlerde ayrı milletlere sahip ve farklı cins bir erkek bir dişiliği olan insanlar bir araya gelip evlenerek bu farklılıkları ortadan kaldırırlar. Daha önce hiç birbirini tanımayan bir dişi ve erkek çift bazı sebepler (görücü usulü, iş yerinde beraber çalışma, aynı okulda okumak gibi vasıtalar) ile tanışıyorlar, birbirlerini seviyorlar ve iyi günde, kötü günde, sağlıkta, hastalıkta hep beraber olacaklarına ve ancak ölüm ayırıncaya kadar hayat arkadaşı olacaklarına dair birbirlerine söz vererek hayatlarını birleştiriyorlar. Bu erkek ve dişi olan ayrı cinsiyete sahip çift evlenerek bir aile kurarlar. Böylece ayrı cinsten kadın adam diye nitelendirilmez, karı koca olarak nitelendirilir. İki bedende bir can, iki kalbin bir attığı kalbe dönüşürler, farklı yolda yürürken bir yolda aynı adımları atar hale gelirler, bir elmanın iki yarısı olurlar. Hasılı hayatı her şeyi ile paylaşacakları bir yuva sahibi olurlar.Bu yeni yuvanın sahibi olan ailenin iki tarafı yani kız ve erkek tarafı daha önce birbirlerinden hiç haberdar değilken birbirlerini tanımamışken hatta aynı şehirde, aynı belde ve mahallede oturdukları halde varlıklarından bihaber yaşarlarken evlilik vasıtası ile birbirlerini tanırlar ve hısım akraba olurlar. Böylece yeni dostluklar ve güzel yaşantılar meydana gelir. Bu evlilik bağından doğan akrabalıklar &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İnsanlar, şu fani dünyada farklı farklı memleketlerde, ayrı milletlere, çeşitli yörelere, farklı cinsiyetlere sahiptir. Farklı memleketlerde ayrı milletlere sahip ve farklı cins bir erkek bir dişiliği olan insanlar bir araya gelip evlenerek bu farklılıkları ortadan kaldırırlar. Daha önce hiç birbirini tanımayan bir dişi ve erkek çift bazı sebepler (görücü usulü, iş yerinde beraber çalışma, aynı okulda okumak gibi vasıtalar) ile tanışıyorlar, birbirlerini seviyorlar ve iyi günde, kötü günde, sağlıkta, hastalıkta hep beraber olacaklarına ve ancak ölüm ayırıncaya kadar hayat arkadaşı olacaklarına dair birbirlerine söz vererek hayatlarını birleştiriyorlar. Bu erkek ve dişi olan ayrı cinsiyete sahip çift evlenerek bir aile kurarlar. Böylece ayrı cinsten kadın adam diye nitelendirilmez, karı koca olarak nitelendirilir. İki bedende bir can, iki kalbin bir attığı kalbe dönüşürler, farklı yolda yürürken bir yolda aynı adımları atar hale gelirler, bir elmanın iki yarısı olurlar. Hasılı hayatı her şeyi ile paylaşacakları bir yuva sahibi olurlar.<br>Bu yeni yuvanın sahibi olan ailenin iki tarafı yani kız ve erkek tarafı daha önce birbirlerinden hiç haberdar değilken birbirlerini tanımamışken hatta aynı şehirde, aynı belde ve mahallede oturdukları halde varlıklarından bihaber yaşarlarken evlilik vasıtası ile birbirlerini tanırlar ve hısım akraba olurlar. Böylece yeni dostluklar ve güzel yaşantılar meydana gelir. Bu evlilik bağından doğan akrabalıklar uzun soluklu olarak sıcak ve samimi ilişkilerle devam edip gider. Maalesef kimi aile ve akrabalık müessesi de kısa olup kavgalarla hatta cinayetlerle hitam bulur.<br></p>



<p>Her evlilik sonsuza dek sevgi ve muhabbetle devam etmesi için yapılır. Her evlilik delicesine sevgi ve aşk ile kurulurken ne acı ki, birbirlerini kopmaz bir bağla severlerken her nasılsa birden karı koca ve akrabalar kız ve erke tarafı birbirlerine amansız bir düşman oluverirler. Öyle düşmanlık ki cinayet işlemeye varıncaya kadar kin ve nefretle evliliklerini sona erdiriyorlar.<br>Şimdi, bizi düşündürmesi gereken durum, büyük mutluluklarla sevgiyle muhabbetle birleştirilen hayatlar, nasıl oluyor da büyük nefretle, kinle, düşmanlıkla, o kadar yaşanan güzellikler unutulup hatırları bile çöpe atılan değersiz görülerek hatta cinayetlerle son buluyor?<br></p>



<p>Bu soru, genelde her boşanan çifte soruluyor. “Hiç o yaşadıklarınızın hatırı yok mu? Biraz birbirinizi idare etseydiniz ya. Halbuki başlangıçta ne kadar da mutluydunuz.” Böyle ortamı yumuşatmak için söylenen sözlere karşılık olarak her iki kız ve erkek tarafı öyle sözler sarf ediyorlar ki, karşı tarafa kin, nefret ve iftira kusuyorlar. Hangi tarafı dinlersen onlar masum karşı taraf dünyanın en geçimsiz, en kötü insanlarıdır.<br></p>



<p>İşin bu raddeye gelmesinin en büyük nedenlerinden birisi, Cenab-ı Allah&#8217;ın bir ayetini unutmamızdandır. &#8220;Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık, Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir, her şeyden haberdardır.&#8221; (Hucurât; 13)<br>Bu ayette Allah’ın bizleri bir erkek bir dişi olarak yarattığını bunu da birbirimizle tanışmamız için farklı kabilelerden ırklardan milletlerden yarattığını bildiriyor. Bu farklılıklar, millet, boy sop bizlerin tanış olması içinmiş. Ayette anahtar kelime ve vurgulanmak ve bize ders verilmek istenen tema tanış olmak kelimesi ve manasıdır. Tanış olmayı en güzel şekilde Yunus emre anlatıyor.<br></p>



<p>Gelin tanış olalım<br>İşi kolay kılalım<br>Sevelim sevilelim<br>Dünyaya kimse kalmaz<br></p>



<p>Tanış olmak demek, kişiyi tanımak, birbirini sevmek, paylaşmak, iyi ilişkilerde bulunmak demektir. Kişi tanıdığı insanla konuşur, muhabbet eder, dost olur, samimi ilişkilerde bulunur. Tanımadığı insandan hep çekinir. Çünkü, nasıl bir yapıya sahip, dürüst mü, düzenbaz mı, mülayim mi, sert mi sorularının cevaplarını bulmak için o kişiden uzak durur. Kolay kılmak ise tanış olup birbirimizle güzel ilişkilerde bulunmamız için bütün ayrılıkları, kinleri, kötülükleri, düşmanlıkları, art niyetleri, peşin hükümleri, yargıları ortadan kaldırmak imiş.<br></p>



<p>İnsanların yaratılış gayelerinden biri olan bu dünya hayatımızda barış ve esenlikle yaşamak için birbirimizle tanışık bir hayat yaşamamızı bize salık veren bu ayeti tam anlayamadığımızdan kavgalar düşmanlıklar ve boşanmalar yaşanmaktadır.<br>Hucurat suresinin 13. Ayetini kalplerimize ve dimağlarımıza yerleştirelim ve mesajını idrak ederek evliliğin hikmetini anlayalım. Böylece evlilik çatısını yıkmayalım.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/insan-nicin-evlenir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Keşfedilmemiş Ganimet</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kesfedilmemis-ganimet/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kesfedilmemis-ganimet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mesut Akdağ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Feb 2021 15:07:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[ömür]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16858</guid>

					<description><![CDATA[Hayat, ömür, zaman iç içe girmiş insanın varlığını devam ettiren ve ayrılmaz parçası olan üç unsurdur. Esasında üçü de birdir, fakat birbirine bağlı aynı zamanda ayrı ayrı kavramlardır. Önce, hayat var olmuştur. Hayata ömür düşer, ömür de zamanla birlikte devam ettirir hayatiyetini. Hayat, ömür ve zaman üç saç ayağı gibidir. Üçü de birbirine girmiş halde bir bütün olmuşlardır. Biri olmadı mı diğerlerinin de olması düşünülemez. Yalnız ömür, hayat ve zamandan farklılık arz edebilir. Farklı olabilir, çünkü; her varlığın kendine has bir ömrü vardır. Bir varlık dünyaya gelir hayat sahibi olur. Hayatını belirlenmiş zaman aralığında devam ettirir. Sonra belirlenmiş zamanı bitince hayata veda eder. Bir canlının dünyaya geliş ve gidiş arasındaki geçen süreye ömür deriz. Her bir canlının bir ömrü vardır. Gelir, ömrünü tamamlayınca gider. Hayat ve zaman devam ettikçe içlerinde nice ömürler sürüp gidecek ve bu hal kıyamete kadar hayat, zaman ve ömür bütünleşmiş olarak devam edecektir. Bu bütünleşmiş üçlünün başı hayattır. Hayat olmazsa ömür olmaz, zamanın da en önemli özelliği olan ölçülebilirliği bir anlam ifade etmez. Hayat, elle tutulur, gözle görülür bir nesne veya varlık değildir. O bizzat varlıkları içinde barındıran ve sürekliliği ile altıncı duyumuz olan his ile idrak edilebilen bir mefhumdur. Hayatı tarif etmeye çalışsak tam manası &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hayat, ömür, zaman iç içe girmiş insanın varlığını devam ettiren ve ayrılmaz parçası olan üç unsurdur. Esasında üçü de birdir, fakat birbirine bağlı aynı zamanda ayrı ayrı kavramlardır. Önce, hayat var olmuştur. Hayata ömür düşer, ömür de zamanla birlikte devam ettirir hayatiyetini. Hayat, ömür ve zaman üç saç ayağı gibidir. Üçü de birbirine girmiş halde bir bütün olmuşlardır. Biri olmadı mı diğerlerinin de olması düşünülemez. Yalnız ömür, hayat ve zamandan farklılık arz edebilir. Farklı olabilir, çünkü; her varlığın kendine has bir ömrü vardır. Bir varlık dünyaya gelir hayat sahibi olur. Hayatını belirlenmiş zaman aralığında devam ettirir. Sonra belirlenmiş zamanı bitince hayata veda eder. Bir canlının dünyaya geliş ve gidiş arasındaki geçen süreye ömür deriz. Her bir canlının bir ömrü vardır. Gelir, ömrünü tamamlayınca gider. Hayat ve zaman devam ettikçe içlerinde nice ömürler sürüp gidecek ve bu hal kıyamete kadar hayat, zaman ve ömür bütünleşmiş olarak devam edecektir.</p>



<p><br>Bu bütünleşmiş üçlünün başı hayattır. Hayat olmazsa ömür olmaz, zamanın da en önemli özelliği olan ölçülebilirliği bir anlam ifade etmez. Hayat, elle tutulur, gözle görülür bir nesne veya varlık değildir. O bizzat varlıkları içinde barındıran ve sürekliliği ile altıncı duyumuz olan his ile idrak edilebilen bir mefhumdur. Hayatı tarif etmeye çalışsak tam manası ile tarif edemeyiz. Hayat tüm alemlerin başlangıcı ve sonu, varlıklara can veren ve yaşamlarını idame ettiren en önemli hayatiyete sahip bir olgudur. Görüldüğü üzere hayatı yine hayat ile tarif ediyoruz. Fakat asıl hayat sahibi olan ve hayatı yaratan Cenab-ı Halık’a yöneldiğimizde ve sığındığımızda hayatı anlayabiliriz. Çünkü, gerçek hayat sahibi ve hayatı yaratan O’dur. O öyle bir hayat sahibidir ki var olmak ve can taşımak için hiçbir şeye muhtaç değildir. Bizim yaşantımızdaki muhtaç olduğumuz yeme-içme, giyinme gibi en küçüğünden en büyüğüne kadar ihtiyaç duyulan şeylere Allah muhtaç değildir. Bilakis biz tüm muhtaçlığımızla Allah’a muhtacız. Hayat Allah’tan sudur eder yani Allah, Hayat ismi ile hayatı yaratır. Böylece bizler can buluruz ve ömür denen hayat zamanımızı sürdürür gideriz vesselam.</p>



<p><br>Hayat Allah’ın bize lütfettiği en büyük nimetlerden birisidir (En büyük nimet imandır). Hayat, iki kısma ayrılır. Cenab-ı Erhamerrahimîn ilk yarattığı ve kıyamete kadar hatta ahirette ebedi olacak olan tüm canlı varlıkları kapsayan hayat. İkincisi ise, hayat içindeki varlıkların sürdürdükleri bireysel ömürleridir. Her bir canlının kendine ait bir hayatı ve hayatın bağlı olduğu bir zamanı vardır. Hayat ömürle biçimlenir, zamanla anlam kazanır.</p>



<p><br>Ömür ve zamana gelince bu ikisi, hayatın içinde birbirinden ayrılmaz iki parçanın bir bütün halidir. Her canlının bir ömrü vardır. Ömür ise zamana kayıtlanmıştır. Vakti geldiğinde can bulup bir bedene girerek hayata adım atmış olur. Ve böylece ömür başlar. Canlının hayatındaki zaman ilerledikçe ömür de geri sayarak tükenir dakika dakika, saniye saniye. Bir bakmışsın vakit gelmiş ömre biçilen zaman tükenmiş. Böylelikle canlının hayatı, zamanı ve ömrü sona ermiş.</p>



<p><br>Şimdi gelelim asıl meseleye, keşfedilmemiş ganimete. Esasında hepimiz biliyoruz, yazıyoruz, çiziyoruz. Hayatımızın en büyük hazinesi diyoruz. Önemi hakkında ve bizim için ne kadar büyük bir değere haiz olduğu, hayatımızın telafisi olmayan nimeti olduğu hakkında, binlerce gerek hikayeler gerekse nasihatler yazmışız. Bu kadar bizim için öneme sahip olan ömürdür. Ömür ve ömrümüzün devam ettiği zamanın her bir dakikası ve saniyesi sahip olduğumuz en büyük hazinedir. Bunu çok iyi bildiğimiz halde ya farkına varamıyoruz ya da kıymetini tam olarak idrak edemiyoruz. Bu sebeple zamanımızı boş yere harcıyor ve ömrümüzü heba ediyoruz.</p>



<p><br>Ömür, hayata gizlenmiş, hayat da zamana bağlanmıştır. Zaman, telafisi olmayan bir hengamedir. Kur&#8217;an’da Allah birçok sureye Duha, Fecr, leyl, Asr ve Felak gibi zamana yemin ederek başlar. Hatta yemin ile başlayan bu zaman kavramları surelere isim olmuştur. Cenab-ı Mevla zamanın her konumuna sabah, gece, gündüz, güneşin doğuşu vb. atıflarda bulunmuş ve yemin etmiştir. Zamanın her durumunu Kur’an işliyor ve yemin ediyorsa zaman, bizim için hayatımızın en değerli hazinesidir. Her bir geçmiş zaman yitirilmiş bir hazinedir. Ömrümüzdeki gelecek zaman ise keşfedilmemiş ganimetlerdir. Zaman hiç durmadan ilerlerler. İlerledikçe hayat ve ömür için saatin yelkovan ve akrepleri geriye gider. Kar, damla damla eridiği gibi ömür ve hayat, saniye saniye zamanını tüketir.</p>



<p><br>Görüldüğü üzere yaşadığımız her bir an mücevherdir. Eğer bu geçen zaman zarfında geleceğimize yönelik yatırımlar yapmazsak yani bu mücevheri har vurup harman savurarak elimizden kaçırırsak, zamanın girdaplarında kaybedersek geleceğimiz olan ganimeti keşfedemeyiz. Maalesef ihtiyarlayınca ve bilhassa hesap gününde keşkeleri yaşarız.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kesfedilmemis-ganimet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
