<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mehmet Erdoğan &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/mehmet-erdogan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 18 Jan 2022 15:43:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Mehmet Erdoğan &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sezai Karakoç’un Düşüncesi, İnsan ve Müslüman Olmanın Sorumluluğuna Bir Davettir</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sezai-karakocun-dusuncesi-insan-ve-musluman-olmanin-sorumluluguna-bir-davettir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sezai-karakocun-dusuncesi-insan-ve-musluman-olmanin-sorumluluguna-bir-davettir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Jan 2022 09:41:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Sezai KArakoç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18033</guid>

					<description><![CDATA[– Sezai Karakoç’la ilgili bir kitabınız yayımlandı. Kitap raflarda yerini aldı ve okuyucuya ulaşacak kadar zaman geçti. Okuyucunun kitabınıza ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Olumlu ya da olumsuz ne gibi tepkiler aldınız? – Kitabı satın alan okuyucunun ne düşündüğünü bilemiyorum. Sosyal medya denilen olguyla da bilinçli olarak ilgilenmiyorum. Gazete ve dergilerde ise neredeyse yok gibi. Dolayısıyla bu mecralarda nasıl görüldüğünü bilemeyeceğim. İlgi bağlamında beni asıl üzen şey şu: Tanıdığım herkesi kitaptan bir şekilde haberdar ettim. Bazı arkadaşlarım da ta telif aşamasında olaydan haberdardı. Yirmi otuz sene önce olsaydı inanılmaz ses getirirdi bu çalışma. Ancak bugün üç beş kadim dostumun dışında hiç kimse ilgi göstermedi kitaba. Sadece benim kitabımla ilgili değil, genelde kitap, düşünce, eleştiri, farklı yorum hayatımızdan çıkıp gitmiş. İnsanlar kendi gölgelerinden korkuyorlar. Akademik camiadan söz etmiyorum, onları zaten hayatım boyunca ciddîye almadım. Eskiden bir araya geldiğimizde mangalda kül bırakmayan, onu bunu eleştiren, hiçbir şeyi beğenmeyen, lâf ile dünyaya nizamat vermeye kalkanlar var ya bu kitap, benim gözümde onların ipliğini pazara çıkardı ve samimiyetsizliklerini ortaya serdi. Bu kişilerin “şeytanî ilgisizlikleri” üzerine çok şey söyleyebilirim ama bu durumdan sonra bunu yapmayacağım. Onları kendi hâllerinde bırakıp seyretmek daha anlamlı ve ibretli geliyor bana. Bu sebeple biz işimize odaklanmalıyız. Kim ne demiş, ne yapmış çok &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>– Sezai Karakoç’la ilgili bir kitabınız yayımlandı. Kitap raflarda yerini aldı ve okuyucuya ulaşacak kadar zaman geçti. Okuyucunun kitabınıza ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz? Olumlu ya da olumsuz ne gibi tepkiler aldınız?</em></p>



<p>– Kitabı satın alan okuyucunun ne düşündüğünü bilemiyorum. Sosyal medya denilen olguyla da bilinçli olarak ilgilenmiyorum. Gazete ve dergilerde ise neredeyse yok gibi. Dolayısıyla bu mecralarda nasıl görüldüğünü bilemeyeceğim. İlgi bağlamında beni asıl üzen şey şu: Tanıdığım herkesi kitaptan bir şekilde haberdar ettim. Bazı arkadaşlarım da ta telif aşamasında olaydan haberdardı. Yirmi otuz sene önce olsaydı inanılmaz ses getirirdi bu çalışma. Ancak bugün üç beş kadim dostumun dışında hiç kimse ilgi göstermedi kitaba. Sadece benim kitabımla ilgili değil, genelde kitap, düşünce, eleştiri, farklı yorum hayatımızdan çıkıp gitmiş. İnsanlar kendi gölgelerinden korkuyorlar. Akademik camiadan söz etmiyorum, onları zaten hayatım boyunca ciddîye almadım. Eskiden bir araya geldiğimizde mangalda kül bırakmayan, onu bunu eleştiren, hiçbir şeyi beğenmeyen, lâf ile dünyaya nizamat vermeye kalkanlar var ya bu kitap, benim gözümde onların ipliğini pazara çıkardı ve samimiyetsizliklerini ortaya serdi. Bu kişilerin “şeytanî ilgisizlikleri” üzerine çok şey söyleyebilirim ama bu durumdan sonra bunu yapmayacağım. Onları kendi hâllerinde bırakıp seyretmek daha anlamlı ve ibretli geliyor bana. Bu sebeple biz işimize odaklanmalıyız. Kim ne demiş, ne yapmış çok önemli değil. Gün doğmadan neler doğar! Her kitabın bir kaderi vardır; biz istesek de istemesek de onu yaşayacaktır. Hiçbir şey inandığımız şeyleri yapmaya engel olmamalı ve haricî moral bozuklukları edinip de mücadeleden vazgeçmemeliyiz. “Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer inanıyorsanız mutlaka siz üstün geleceksiniz.” (Âl-i İmran suresi 139. ayet) Ben, bütün kalbimle buna inanıyorum.</p>



<p><em>– Son yıllarda kültür ve edebiyat hayatı dibe vurdu. Bunu neyle açıklıyorsunuz?</em></p>



<p>– Kuşkusuz bunun birçok sebebi vardır ama bizce asıl sebep siyasal iktidarların basiretsizliğidir. Bu konuda iktidar sahiplerince zaman zaman öz eleştiri mahiyetinde sarf edilen sözlerin hiçbir anlamı ve değeri yoktur. Bir ülkenin kültür hayatını sloganlarla yönetemezsiniz. Siz, sloganların büyüsüne kapılıp giderken altınızı boşaltırlar, anlamazsınız bile. İşte eseriniz ortadadır. Bina, tablet, internet, bedava kitap, uzaktan eğitim vs. tamam da muhteva denilen bir şey yok mu? Hani uğrunda ölmeye can attığımız davamız nerede? Evet, sabır bir güçtür fakat sabır, basiretsizliğin mazereti olursa zillettir. Siyasal iktidar ne yapsın, biraz da bizde olmalı, diyemeyiz. Neyin heyecanını yaşarsanız/yaşatmak isterseniz ona ulaşırsınız. Siyasal iktidar muhtevayı küçümsedi. Suyu başka tarafa akıttı. Muhtevada ısrar edenleri eski kafalılıkla suçladı. Sonra ortaya çıkan ucubeyi kendisi de tanıyamaz oldu. Tabiî iş işten geçti artık. Köprünün altından çok sular aktı. Dibe vurmadan, bütün kapılar kapanmadan yeni bir kapı açılmaz. Dua edelim de Allah bize merhamet etsin ve ilâhî tokadı yemeden yolumuzu bulabilelim. Bugün kültür ve edebiyat hayatımızdaki yoksulluk ve yoksunluktan ziyade kaybolan inanç değerlerimizi, ahlâkımızı, kişiliğimizi ve dava şuurumuzu konuşmalıyız. Kaygılarımızın merkezinde bunlar olmalı. Milletçe zor günler bekliyor bizi; çok zor günler!</p>



<p><em>– Peki, ne yapmalıyız?</em></p>



<p>– Bugünkü siyasal iktidarın en büyük eseri gençleri olmayan bir ülke inşa etmiş olmasıdır. Gençlik bir istatistik veri veya çocuklukla olgunluk arasında sosyolojik bir grup değildir. Gençlik bir varlıktır. Eğer bir ülkenin gençleri varsa geleceği de vardır. Gençlik adam yerine konulduğunda var olur ve nefes alır. Bugünkü siyasal iktidarın sahipleri zamanında gençliğini öyle ya da böyle yaşamıştı, oralardan bugünlere geldiler. Acaba onların öz çocukları kendileri gibi bir gençlik yaşadı mı? Neden yaşayamadı? Eksik olan şey neydi? Eksik olan terk ettiğimiz ilgilerdi. Sorun, terk ettiğimiz ilgilerin yerine koyduklarımızdır. İktidar sahiplerinin bunu görmesini beklemek safdillik olur. Onların gözleri artık perdelenmiştir. Büyüklerin, önceki kuşakların görevi iktidarlardan bağımsız olarak gençleri keşfedip sahaya çekmektir. Gençleri toparlamalıdır. Sonra onları kendileriyle baş başa bırakmalıdır. Helâl süt emmiş gençlik kendi yolunu bulur. Bu sebeple bu ülkenin önce gençleri bir araya gelmelidir. Sorunların çözümü gençlerdedir. Gençler olarak Anadolu’nun küçük kasaba ve şehirlerinde küçük gruplar hâlinde bir araya gelip meselelerimizi yeniden konuşmalıyız. Büyük şehirlerden, büyük merkezlerden fayda yok; insanların üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi. Veya büyük şehirlerin küçük ve az bozulmuş mahallelerinde aynı şeyi yapmaya çalışmalıyız. Bir zamanlar Anadolu’daki kitapçı dükkânları, gençlik dergileri, küçük sohbet mekânları ülkenin gidişatını ve hayatını değiştirmişti. Müthiş bir aşk, enerji, samimiyet, dayanışma ve ilgi yoğunluğu vardı buralarda. Günümüzde vitrindeki birçok kişi buralardan geçmiştir. Bu tür mahfilleri yeniden canlandırmak, dava ateşini yakmaya çalışmak ve yüz yüze gelip konuşmak lâzım. Sanal ateşlemeler saman alevi gibidir, daha çok anlık sonuç almak isteyenlerin işine yarar. Bizim davamız sabır, çile ve aşkla yoğrulmalıdır.</p>



<p>Edebiyat, kitap, dergi, sohbet, çay, bölüşülen simitler, selâm, musafaha, ezan sesleri, cemaatle namaz vb. kaybettiğimiz güzellikleri ve değerleri birer birer geri kazanmalıyız. Bunlar olmadan dava olmaz, dava olmadan mücadele olmaz, mücadele olmadan da tek millet, tek bayrak, tek vatan ve tek devlet olmaz. Ben böyle düşünüyorum.</p>



<p><em>– Günümüzde gençlerin ilgisini çekecek cemaat ve topluluklar da kalmadı. Bir çatı kuruluş olmadan bu işler nasıl olacak?</em></p>



<p>– Çatı kuruluş denilen şeyin bir cemaat veya yapı olması gerekmiyor. Ortak değerler, ortak meseleler ve aynı hedefe yönelik ortak mücadeleler bir çatı kuruluş görevi icra eder. Türkiye’de cemaat ve yapılar, fikir ve mücadelenin yasak olduğu ya da geri plânda kaldığı dönemlerde palazlandılar. Bir yerde fikir, aksiyon ve mücadele varsa orada cemaat denilen yapılanma tarzları olmaz. Bizde cemaat tek tipçiliktir; düşünmeyeceksin, gözünü kapatıp itaat edeceksin çünkü en iyisini ağabeyler ve büyükler bilir!</p>



<p>Sezai Karakoç’un dinî grup ve cemaatlere bakışı çok açıktır: “Kendilerine ‘cemaat’ adını veren birçok grup ortaya çıkmıştır ki bunlar da medeniyetimizin ne uzak geçmişinin ne de yakın geçmişinin değerlerini kabul etmektedirler. Bunlar, sadece bağlı oldukları bir kişiyi aşırı yücelterek İslâm için çalışmış tüm büyükleri silip süpürme boş gururu ve sevdasına kaptırmışlardır kendilerini. Elbette ki bunların da sonu yoktur. Ancak belki genç nesilleri bir süre şaşırtıp hakikî bir formasyona ermelerini engelleyebilir ve geciktirebilirler.” (<em>Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi III</em>)</p>



<p>İddia ediyorum ki Türkiye’de İslâmî düşünce ve hareketin gelişmesinin önündeki en büyük engel bu tür dinî grup ve cemaatlerdir. Türkiye’de hemen hemen bütün dinî grup ve oluşumların nihaî amacı İslâm davası değil, devlet kurumlarına sızarak onu içeriden ele geçirmek, siyasî ve ekonomik rant elde etmektir. Onlara göre buna ulaşmak için legal ve illegal bütün yollar mubahtır. Biz, cemaatten ülkemiz bağlamında sadece cami cemaatini anlamalıyız. Camiye namaza gelen ve bunu şiar edinen herkes kardeşimizdir. Cami cemaatinin dışında cemaat görünümlü diğer hareketler istismar ve çıkar örgütleridir. Bir de azınlık cemaatleri vardır. Aslında bunlar biraz da onlara benziyor. Millet nazarında 15 Temmuz 2016’da meydana gelen darbe girişimi tecrübesinden sonra bu tür yapıların var olma şansı kalmamıştır artık. Ellerindeki imkân ve güçlerle belli bir süre daha varlıklarını sürdürebilirler belki ama yeni nesilleri ikna edip kendilerine çekmeleri çok zordur. Bu sebeple gençlik üzerine başka ayartıcı oyunlar kurgulanıyor/kurgulanacak. Bunları da bozmanın yolu, dediğimiz gibi kaybettiğimiz güzellikleri ve değerleri birer birer geri kazanmaktır. Bir araya gelmek, birlikte olmak, meselelerimizi kendimiz konuşmak ve bütün Müslümanların dertleriyle hemhâl olmaktır. Bu coğrafyada yaşamanın elbette bir bedeli olacaktır. Bin yıldır bedel ödeye ödeye bugünlere geldik. Düşman uyumadı ve pes etmedi. Biz de uyumayacağız ve pes etmeyeceğiz. Bugüne kadar hep biz kazandık, bundan sonra da inşallah kazanan biz olacağız.</p>



<p><em>– Kitabınızın bir yerinde “Nefsini esaretten kurtaramayan kendini bir davaya adayamaz. Bir davası olmayanın da verdiği mücadele beyhudedir, böyle bir mücadelenin sonu ise felâkettir. Nice büyük iddialarla yola çıkan, belli bir yere gelen ve kendini dev aynasında gören kişilerin akıbeti hep yıkım olmuştur. Sözde başarılar ve makamlar, hem kendilerine tuzak olmuş hem de beklenti ve umutları boşa çıkarmakla, zamanı ve imkânları israf etmekle başkalarının ve kendilerinden sonrakilerin haklarına tecavüz etmişlerdir. Böyle kişiler, kaçamayacakları ağır bir hesapla karşılaşacaklardır.” diyorsunuz. Burada “Sözde başarılar ve makamlar, hem kendilerine tuzak olmuş hem de beklenti ve umutları boşa çıkarmakla, zamanı ve imkânları israf etmekle başkalarının ve kendilerinden sonrakilerin haklarına tecavüz etmişlerdir.” cümlesi ürpertici geldi bana. Bu şekilde düşünmeye hangi örnekler sevk etti sizi?</em></p>



<p>– Bu cümleler, Sezai Karakoç’un düşünce ve yorum ufkunda gezinirken zihnimizde şekilleniverdi. Onun bakışıyla yaşadıklarınızı ve tanıklıklarınızı değerlendirdiğinizde bu sonuca ulaşıyorsunuz. Geldiği makam ve mevkileri kendi başarısı olarak gören insanlar ne zavallıdır! Bir gün onları kaybettiğinde dünyaları yıkılacaktır. Oysa makam ve mevkiler hizmet için vardır. Bugün var, yarın yoktur. Zamanı, imkânları, fırsatları doğru değerlendiremeyenler sadece kendilerine zarar vermekle kalmıyorlar, başkalarına ve gelecek nesillere de zarar veriyorlar. Bu, bir vebal ve zulümdür. Bunun için bütün imkân ve fırsatları kendi tatminsizliğine harcayanların geleceğe dair söz söyleme hakları yoktur. Geleceğe dair söz söyleyenler ancak kendini aşabilenlerdir. Bu sebeple Sezai Karakoç’un öngörüleri bizim için son derece kıymetlidir.</p>



<p><em>– Kitabınızın başka bir yerinde “Sezai Karakoç’un kavramlar dünyasında gezinip de ruh dünyasına giremeyen bazı siyasetçi ve yazarların temel sorunu samimiyet ve kendi değerlerine içeriden değil, karşıdan, eklektik ve sentezci bir yerden bakmalarıdır. Medeniyet kavramı sadece bir kıyas kıstası değil, aynı zamanda ve her şeyden önce bir inanç ve gelecek perspektifidir. Bu çerçevede samimiyeti ve derinliği kıyaslamalardan çok iman ve Müslümanca duruş ortaya koyar. Samimî ve yalın bir reddediş, zengin gerekçeli ama bulanık karşı oluştan çok daha hayırlıdır. Bu sebeple İslâm medeniyeti ve İslâm milleti üzerine söz söylemek isteyenler önce arı duru bir bakış açısına sahip olmalıdır. Aklından ya da karnından değil, kalbinden konuşmalıdır. Yapacağı tasvirlerden ziyade teşhisler, tanımlamalar ve teklifler şarkiyatçılardan farklı tezgâhların ürünü olduğunu göstermelidir. Yoksa Batıyı eleştirirken Batı ahlâkının ikiyüzlülüğüne düşmekten kimse koruyamaz onları. Meşrutiyet aydını işte böyle bir şeydi.” diyorsunuz. Kimleri kastediyorsunuz, açar mısınız?</em></p>



<p>– Elbette açarım. Ahmet Davutoğlu, Yasin Aktay ve İbrahim Kalın gibi kişileri kastediyorum. Bunlar, Sezai Karakoç’u okumuş gibi yapıp da onu okumayan ve dolayısıyla anlamayan kişilerdir. Bunların medeniyet babaları Şerif Mardin’dir. İslâm medeniyetine ve Osmanlı Devletine Şerif Mardin’in baktığı yerden bakarlar. Durdukları yer İslâm ve Müslümanların birliği meselesi değildir. Medeniyeti bir kültür hâdisesi olarak değerlendirirler. İslâm soslu şarkiyatçı bir bakışları vardır! Bunlar, Şerif Mardin’in “mahalle baskısı” dediği şeyin aksülâmelleridir. Bu zihniyet, Türkiye’de Meşrutiyet aydını tipinin son versiyonudur. Üst üste koyamadan ve yan yana dizerek konuşurlar, anlatırlar. Çok şey bilirler ama temel meselelerin hiçbirinde berrak ve samimî düşüncelere sahip değildirler. Örnek mi istiyorsunuz? Onların gözünde Batı karşısında Müslümanların yeri neresidir? İslâm milleti, İslâm ülkesi, İslâm medeniyeti ve İslâm devleti ne demektir? Dünya Müslümanlarını tek devlet çatısı altında nasıl birleştirebiliriz? Bu konularda ne düşündüklerini anlayan ve bilen var mı? Bunlar, Müslümanların meselelerine kalpleriyle yaklaşamazlar. Zira kalplerinde başka şeyler vardır. Şerif Mardin gibiler de bunların meşruiyet zaafları üzerinden projelerini uygular. Bu yüzden o paragrafta bunlar betimlenmektedir. Bunları iyi tanımak ve cilâlı sözlerine aldanmamak gerekir. Çünkü bunlar, ağacı kemiren kurt gibidir!</p>



<p><em>– Kitabınızla ilgili sizinle yapılan bir söyleşide “Şimdi anlıyorum ki üstadın şiirine verdiğimiz değeri düşüncesinden esirgeyerek ona haksızlık etmişiz. Benim gözümde mütefekkir Sezai Karakoç, şair Sezai Karakoç’tan daha büyüktür artık.” diyorsunuz. (“Sezai Karakoç, Çözüm Odaklı Düşünen Bir Aydındır”, www.yorungedergi.com, 17 Eylül 2021.) Ne oldu da düşünceniz bu şekilde değişti?</em></p>



<p>– Sezai Karakoç’un ileriye bakan yönü, düşünce ufukları, düşünce karakteri ve öngörüleri üzerine bir şeyler yazmaya karar verip bütün kitaplarını baştan sona okuyunca ve daha da önemlisi bütün konuşmalarını sırayla dinleyince (Yüce Diriliş Partisinin internet sitesinde yer alan toplam 250 saat civarındaki 198 konuşma) böyle bir düşünceye vardım. Genel olarak da Sezai Karakoç şair kimliğiyle tanınıyordu. Bu, mütefekkir Sezai Karakoç’a bir haksızlıktı. Bunu fark ettikten sonra sebebini anlamak zor olmadı. Çünkü her düşünce bir sorumluluğa davettir. Sezai Karakoç’un düşüncesi sıradan sorumluluklar içermiyor; insan ve Müslüman olmanın sorumluluğuna davet ediyor bizi. Bunun ne kadar ağır bir yük olduğunu tahayyül edemezsiniz. Dinî, felsefî, siyasî, ekonomik ve kültürel anlamda çok ağır bir yüktür bu. Böyle olunca üstadın şair tarafıyla ilgilenmek işimize/kolayımıza geliyor; sorumluluktan kaçıyoruz. Sorumluluklarımızdan kaça kaça dünyayı kendimize dar ediyoruz. Oysa sorumluluk sahibi olmak, sorumluluklarımızı yüklenmek varoluşumuzun gayesini ortaya koymaktır. Allah’a kul olmak, Müslümanlara kardeş olmak ve insanlarla barış içinde olmaktır. Kimliğini bulamayan veya yitirenler ve kişiliksizleşenler temelde sorumluluktan kaçanlardır. Sorumluluk sahibi olmak insanı kimlik ve kişilik sahibi yapar. Sezai Karakoç, düşüncesiyle bizi meselelerimize sahip çıkmaya, doğru yerde durmaya ve Müslümanların birliği için gece gündüz çalışmaya davet ediyor. Bu davete icabet etmek bir görevdir.</p>



<p><em>– Günümüz şiirini takip edebiliyor musunuz? Bunu şunun için soruyorum: Sezai Karakoç’un şiiriyle günümüzde yazılan şiir arasındaki makas ne kadar açıldı veya Sezai Karakoç’un şiiri günümüz şairlerince izleniyor mu?</em></p>



<p>– Günümüz şiirini kısmen takip edebiliyorum. Daha doğrusu hepsini değil, önemsediğim bazı şairler üzerinden takip etmeye çalışıyorum diyeyim. Dolayısıyla onunla ilgili belli bir kanaatim var ancak bütünü hakkında konuşamam. Öte yandan bir metin şiir katına çıkmışsa o artık eskimez. İlgiler değişebilir çünkü onlar görecedir fakat şiir değerini hiçbir zaman kaybetmez. Sezai Karakoç’un çoğu şiiri zaman duvarını aşmayı başarmıştır. Güzelim Türkçe, konuşulup yazıldıkça bunlar okunmaya devam edecektir. Evet, Sezai Karakoç’un şiiriyle günümüzde yazılan şiir arasındaki makas açılmıştır ve gün geçtikçe daha da açılacaktır. Bu doğaldır ve taraflar için bir nakısa değildir. Zaman değişiyor, insan değişiyor, şartlar değişiyor, sorunlar değişiyor, bakış açıları değişiyor, bunlara ve daha birçok şeye bağlı olarak elbette şiir de değişecek. Önemli olan şiir değişirken değerini koruyabiliyor mu? Bütün mesele budur. Sezai Karakoç’un şiirinin arkasında insan ve medeniyet var. Medeniyet unsuru şiirin damarlarında kan olup dolaşırsa o şiir uzun ömürlü olur. Salt insan unsuru, zaman ve bireysel tecrübe bu bağlamda şiiri çağlar ötesine taşımaya yetmeyebilir. Bunun çok az istisnası vardır. Doğudan Ömer Hayyam ve Batıdan William Shakespeare gibi şairler bu istisnaya örnek gösterilebilir. Bunlar, bireysel tecrübeyi medeniyet unsuruna tam yaklaştırdığı ya da medeniyet değerlerini kişiselleştirmeyi ustalıkla başardığı için böyle bir özelliğe sahipler. Biçim, biçem ve izlek açısından toptan/genel bakıldığında Sezai Karakoç’un şiiri günümüze göre kısmen mevzi kaybetmiştir denilebilir. Ancak günümüz şairi bir edebiyat mühendisi tavrıyla değil de salt bir şiir olarak onun şiirine yaklaştığında inanılmaz derecede öğretici, besleyici ve etkileyici bulacaktır onu. Zira Sezai Karakoç’un şiirinde insan tamdır. Geçici ve görece olan hususlar aşılmış, zaman kuşatılmış, sorumluluklar yüklenmiş, şuur kuşanılmış, değerler manzumesi yerli yerine oturtulmuş, söz açık ve yalın, coşku kıvamında vs. Daha ne olsun? Biçim değişse de, tarz farklılaşsa da, konular çeşitlense de insanın hayat karşısındaki konumu hep aynıdır. Günümüz şiiri, güncel değere sahip olduğu için önemlidir ama şiir her zaman hatta çoğu zaman güncele hitap etmez. Onu da alır, başka şeyleri de alır, kendi zamanına katar ve insanlığa sunar. Öyleyse şiiri değişen yönleri üzerinden değil de hiçbir zaman değişmeyecek olan yönleri üzerinden konuşmalıyız. Böyle yaparsak günümüz şiirine katkımız olur, böyle yaparsak eskimeyen şiirimizle aramıza mesafe koymamış oluruz.</p>



<p><em>– Son olarak Anadolu’da çıkan kültür ve edebiyat dergilerini takip edebiliyor musunuz? Bunlarla ilgili düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?</em></p>



<p>– Maalesef eskisi kadar takip edemiyorum. İtiraf etmeliyim ki sebep ne olursa olsun suç bendedir. Üstelik zamanında ben de böyle bir dergi çıkarıp yönetmiş ve bu tür bazı dergilere öncülük etmiş birisi olarak bugün Anadolu’da çıkan kültür ve edebiyat dergilerini takip edemez hâle gelmişsem bu, gerçekten üzüntü verici bir durumdur. Bunu anlamaya çalışmak için kafa patlatmak gerekmez, mazeret üretip işin içinden çıkmaya çalışmak da tam manasıyla batmaktır. Hele nostalji yaparak konunun üzerinden geçmek son derece yanlıştır ve umutsuzluğa yol açar. Durum ortadadır ve yapılması gereken bellidir. Nerede kalmıştık, demeliyiz.</p>



<p>Bu bağlamda bir zamanlar, özellikle Kahramanmaraş, Bursa, Konya, Adana, Kayseri, Erzurum, Trabzon ve Rize’de çıkan dergileri özenle takip ederdim. Sonra onların bir kısmı kapandı, çıkan yenilerini ise takip edemedim. Ancak Anadolu’dan bir dergi haberi aldım mı hemen heyecanlanıyorum. Orada geleceğe dair güzelliklerin yeşereceğini düşünüyorum. Aklıma Cemal Süreya’nın otuz küsur sene önce bizim çıkardığımız dergiyle ilgili ve onun üzerinden söyledikleri geliyor: “<em>Ayane</em> dergisinin 4. sayısı geldi. Yönetim yeri Rize’de, yazışma adresi Ankara’da olan bu küçük yayın organını seviyorum. Özellikle şiirde savsız bir kıpırtı içinde. Yazılmakta olan şiiri temel almıyor, ondan kaçmıyor da. Nuri Pakdil’in <em>Edebiyat’</em>ını anımsatıyor biraz. Taşra dergisi değil ama yerel yetenekleri değerlendirmeye çalışıyor. Bu tür küçük dergilerin çoğalması edebiyatımızın altından nicedir kaymakta olan alt yapıyı yerine getirir umudundayım.” (Cemal Süreya, <em>999. Gün: Üstü Kalsın,</em> Broy Yayınları, 1991.) Alt yapı meselesinin ciddiyetini ta o yıllarda gören büyük usta, meselenin çözümü için de Anadolu’da çıkan dergileri işaret etmiş olması çok anlamlıdır. Bugün biz, sorunların çözümü gençlerde diyorsak, gençler olarak Anadolu’nun küçük kasaba ve şehirlerinde küçük gruplar hâlinde bir araya gelip meselelerimizi yeniden konuşmalıyız diyorsak aslında aynı şeyleri söylüyoruz. Aklın yolu birdir. Bu milletin hangi konuda olursa olsun darda kaldığında gideceği yer Anadolu’dur. Ne varsa Anadolu’da vardır. Bunun için sizin çıkardığınız dergi gibi dergilerin çoğalmasını, uzun ömürlü olmasını ve gençlere mektep olmasını diliyorum. Anadolu’dan ayağa kalkmak ve Anadolu’dan çoğalmak gerekiyor.</p>



<p>NOT: Üstat Sezai Karakoç, 16 Kasım 2021’de İstanbul’da yalnız yaşadığı evinde 88 yaşında vefat etti. Cenazesi, Şehzadebaşı Camii haziresine defnedildi. Allah rahmet eylesin. Şaban Abak, 26 Kasım 2021’de Twitter’dan “Üstat Sezai Karakoç’un vefatından hemen sonra odasına girip yanında diz çökerek Yasin-i Şerif okumak nasip oldu. Masasında gözlüğü, ilâçları ve okuduğu son kitaplardan Mehmet Erdoğan’ın <em>Sezai Karakoç’un Düşünce Ufukları</em> kitabı vardı.” bilgisini paylaştı. Onu bir daha göremeyeceğim için son derece mahzun oldum.</p>



<p><em>Söyleşi:</em> Mehmet Oğuzhan Çağlar<br><em>Şahsiyet Mecmua,</em> S. 9, 14 Ocak 2022</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sezai-karakocun-dusuncesi-insan-ve-musluman-olmanin-sorumluluguna-bir-davettir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sezai Karakoç, Çözüm Odaklı Düşünen Bir Aydındır</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sezai-karakoc-cozum-odakli-dusunen-bir-aydindir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sezai-karakoc-cozum-odakli-dusunen-bir-aydindir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Nov 2021 08:00:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Sezai KArakoç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=17711</guid>

					<description><![CDATA[Söyleşi: Ömer Erdoğan – Sezai Karakoç’un Düşünce Ufukları kitabınız nasıl doğdu? Söyleşimize kitabın doğuş hikâyesiyle başlayalım isterseniz. – Önce kitap okuma yöntemimden söz edeyim. Yıllardır sürdürdüğüm üç basamaklı bir okuma yöntemim var. Birinci basamakta okumam gereken yeni aldığım kitaplar yer alır. İkinci basamakta önemsediğim bazı yazarların bütün eserlerini sırayla, külliyat hâlinde okurum. Üçüncü basamakta üzerinde çalıştığım konuyla ilgili kitaplar bulunur. Yaş ilerledikçe birinci basamaktakilere ayırdığım zaman azaldı. Üçüncü basamaktakiler bugüne kadar her zaman ağırlığını ve yerini korumuştur. Son yıllarda külliyat hâlinde okumalara ağırlık vermeye başladım. Külliyat hâlinde okuduğum yazarlar iki elin parmaklarını geçmez. Bunlardan bazılarını sadece bir kez okumakla yetinmişimdir. Sezai Karakoç gibi bazılarını ise birkaç kez okuma ihtiyacı hissetmişimdir. Külliyat hâlinde okuduğum yazarların bir kitabı her zaman çantamda, masamın üzerinde yani elimin altındadır. Bazen bir makale okur kapatırım. Aradan belli bir zaman geçer bir veya iki makale daha okurum. O anda konuştuğum uygun olan her kişiyle okuduğumu paylaşır, tartışır ve yeniden yorumlarım. Külliyat hâlinde okuduğum bazı yazarlar benim için gerçekten bir hazine hükmündedir. Doğrudan veya dolaylı güncel meselelere ışık tutarlar. İşte Sezai Karakoç’u bu şekilde okurken Sütun’da Anayasa Mahkemesiyle ilgili, Kıbrıs ve Afrika’yla ilgili ilginç yorumlara rastladım. Bunlar üzerinde düşünmeye, akıl yürütmeye başladım. Üstadın beslendiği kaynaklar, yöntemi ve üslûbunu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Söyleşi:</em> Ömer Erdoğan</p>



<p>– Sezai Karakoç’un Düşünce Ufukları <em>kitabınız nasıl doğdu? Söyleşimize kitabın doğuş hikâyesiyle başlayalım isterseniz.</em></p>



<p>– Önce kitap okuma yöntemimden söz edeyim. Yıllardır sürdürdüğüm üç basamaklı bir okuma yöntemim var. Birinci basamakta okumam gereken yeni aldığım kitaplar yer alır. İkinci basamakta önemsediğim bazı yazarların bütün eserlerini sırayla, külliyat hâlinde okurum. Üçüncü basamakta üzerinde çalıştığım konuyla ilgili kitaplar bulunur. Yaş ilerledikçe birinci basamaktakilere ayırdığım zaman azaldı. Üçüncü basamaktakiler bugüne kadar her zaman ağırlığını ve yerini korumuştur. Son yıllarda külliyat hâlinde okumalara ağırlık vermeye başladım.</p>



<figure class="wp-block-image size-large is-resized"><img decoding="async" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/09/1-664x1024.jpg" alt="" class="wp-image-17712" width="294" height="453" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/09/1-664x1024.jpg 664w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/09/1-195x300.jpg 195w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/09/1-768x1184.jpg 768w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/09/1-996x1536.jpg 996w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/09/1-1328x2048.jpg 1328w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/09/1-scaled.jpg 1660w" sizes="(max-width: 294px) 100vw, 294px" /></figure>



<p>Külliyat hâlinde okuduğum yazarlar iki elin parmaklarını geçmez. Bunlardan bazılarını sadece bir kez okumakla yetinmişimdir. Sezai Karakoç gibi bazılarını ise birkaç kez okuma ihtiyacı hissetmişimdir. Külliyat hâlinde okuduğum yazarların bir kitabı her zaman çantamda, masamın üzerinde yani elimin altındadır. Bazen bir makale okur kapatırım. Aradan belli bir zaman geçer bir veya iki makale daha okurum. O anda konuştuğum uygun olan her kişiyle okuduğumu paylaşır, tartışır ve yeniden yorumlarım. Külliyat hâlinde okuduğum bazı yazarlar benim için gerçekten bir hazine hükmündedir. Doğrudan veya dolaylı güncel meselelere ışık tutarlar. İşte Sezai Karakoç’u bu şekilde okurken <em>Sütun’</em>da Anayasa Mahkemesiyle ilgili, Kıbrıs ve Afrika’yla ilgili ilginç yorumlara rastladım. Bunlar üzerinde düşünmeye, akıl yürütmeye başladım. Üstadın beslendiği kaynaklar, yöntemi ve üslûbunu anlamaya çalışırken konu kafamda şekillenmeye başladı. Sezai Karakoç’un ileriye bakan yönü, düşünce ufukları, düşünce karakteri ve öngörüleri üzerine bir şeyler yazmaya karar verdim. Şiiri hakkında yazmıştım ama düşüncesi üzerine durmamıştım. Şimdi anlıyorum ki üstadın şiirine verdiğimiz değeri düşüncesinden esirgeyerek ona haksızlık etmişiz. Benim gözümde mütefekkir Sezai Karakoç, şair Sezai Karakoç’tan daha büyüktür artık. <em>Sütun’</em>u okumayı bıraktım, tekrar başa döndüm; ilk kitaptan, <em>Ruhun Dirilişi’</em>nden yeniden başladım. Bu gözle Sezai Karakoç’un bütün kitaplarını yavaş yavaş ve üzerinde dura dura tekrar okudum. Aldığım notları kendi içinde gruplandırdım ve oturup yazmaya başladım. Önemli bulduğum bazı tespit ve öngörülerini arkadaşlarımla paylaşıp tartıştım. Bu paylaşımlardan birinde aziz dostum Şaban Abak, kitaplar yetmez, üstadın konuşmalarını da dinlemelisin dedi. Üstadın konuşmalara verdiği önemi bizzat onun sözleriyle aktardı. Bir iki seçme konuşmayı dinlemeye karar verdim. Dinledikçe bir hazinenin içine düştüğümü anladım. Bu defa onları da sırayla dinledim. Yüce Diriliş Partisinin internet sitesinde yer alan 198 konuşmayı (toplam 250 saat civarında) dikkatle ve notlar alarak dinledim. Konuşmaları dinlemek çok yorucu oldu, kimisi sağlıklı kaydedilmemişti. Günde üç dört konuşma ancak dinleyebiliyordum. Kulaklıkla dinlemek daha yorucuydu. Sabah namazının akabinde dinlemeye başlıyordum. Bu iş aylarca sürdü. Farklılıkları, istikrarı varsa çelişkileri tespit edebilmek için bazen okuduğum yazıları tekrar okumak ve bazı konuşmaları ikinci defa dinlemek zorunda kaldım. Sonra Yüce Diriliş Partisinin internet sitesindeki bütün metinleri; basın bildirileri, mesajlar ve mektupları birer birer okudum. Böylece bir seneye yakın bir zaman Sezai Karakoç’la yatıp kalktım. Salgın döneminde eve kapanma stresi yaşamadım diyebilirim. Yoğun bir meşguliyet içindeydim çünkü. İnanarak, keyif alarak ve öğrenerek çalıştım. Ahmet Hamdi Tanpınar’la ilgili çalışmamdan daha oylumlu bir eser ortaya çıktı. Bunun için ayrıca mutluyum.</p>



<p><em>– Sezai Karakoç’ta sizi en çok ne şaşırttı?</em></p>



<p>– Sezai Karakoç’u tekrar okumalarımda her zaman yenilenmişimdir. Bu bazen düşüncede, bazen bakış açısında, bazen de üslûpta olmuştur. Bu defa özel bir dikkatle okuduğum için bazı konularda gerçekten çok farklı buldum onu. Birine kısaca değineyim. Biz Türkler ne deriz; İslâm ülkelerinin liderliği en çok bize yakışır hatta bu bizim hakkımızdır çünkü yiğit düştüğü yerden kalkar. Bunun aksini düşünene rastlamadım. Ancak Sezai Karakoç, Pakistan’ı İslâm ülkelerinin liderliğine daha lâyık görür. Bu, inanılmaz bir şey! Sadece hedefi düşünen, aşağılık kompleksinden uzak, gerçekten Müslümanca bir düşünce. İslâm ülkelerinin hiçbirinde böyle düşünebilen bir aydın olduğunu sanmıyorum. 5 Ocak 2008 tarihli konuşmasında şöyle diyor:</p>



<p>“Pakistan, İslâm ülkelerinin birliğinde birinci derecede rol oynaması gereken ülkedir. Nüfusu, stratejik konumu, nükleer gücü, sömürge dönemi tecrübesi vs. yönünden buna uygundur. Bu bakımdan birinci derecede İslâm birliği önderliği Pakistan’a düşüyor. Bizim ise Osmanlıdan kalan bir miras ve hakkımız var fakat biz, Batıya fazla yaslandığımız için, fazla Batılılaştığımız için bu özelliğimiz körleşmiş. Üstelik nüfusumuz daha az, Batının çok daha gözü önündeyiz, çok fazla kontrolündeyiz, fazla Batılılaşmış bir entelijansiyamız var. Bu sebeplerle objektif bakıldığı zaman bu önderlik, İslâm birliği önderliği Pakistan’a düşüyor. Ne yazık ki Pakistan, konumunu idrak edemedi, bunun önemini düşünemedi. Hâlbuki İslâm birliği önderliğine soyunsaydı içindeki olaylar daha küçülecek, ortadan kalkacaktı. Bir memleket içine kapanırsa içindeki hâdiseler büyür, dışa dönük atılımlar yaparsa bunlar küçülür ve onları daha kolay bastırır.”</p>



<p>Bu sözleri uzun uzun düşündüm. Fikrî ve siyasî bütün bildiklerimi muhasebe ettim. Şöyle bir kanaate vardım: Üstadın dışında önümüze koyduğumuz diğer büyüklerimiz bu temel meselede neden sağlıklı düşünememişler? Sorun nedir ve nerededir? Şüphesiz sorun kendimizdedir. Ufkumuz dar ve düşüncemiz kısırdır. Üstat, Müslümanların birliği söz konusu olduğunda en küçük bir zaaf taşımadan konuşabilen ve böyle olduğu için konuştukları değerli olan büyük bir mütefekkirdir.</p>



<p><em>– Sezai Karakoç’u Mehmet Âkif, Nurettin Topçu, Necip Fazıl ve İsmet Özel’le kıyaslıyorsunuz. Bu kıyaslamada biraz abartı yok mu?</em></p>



<p>– Kıyas, bir şeyi doğru anlamak için başvurulan en sağlam ve güvenilir yöntemlerden biridir. En eski ve en yaygın yöntemdir. Hatta ilâhî bir yöntemdir. <em>Kur’an-ı Kerim</em> kıyaslarıyla da mucize bir kitaptır. Bu sebeple Sezai Karakoç’un durduğu yeri anlamak için ben de yer yer bu yöntemi kullanma ihtiyacı hissettim. Onu söz konusu şair ve yazarlarla bütün cepheleriyle değil de ele aldığım konu üzerinden kıyasladım. Ayrıca İslâm yorumunda bazı âlimlerle de kıyasladım. Bütün bunlar kısmîdir. Sadece ele alınan konu açısından değil, daha başka konular açısından da onu başkalarıyla kıyaslamak mümkündür. Çünkü ilgilendiği her konunun hakkını vermiş bir kişidir o.</p>



<p>Sezai Karakoç, İslâm davasına ve Müslümanların birliği meselesine gerçekten farklı bakar. Kendinden öncekiler, içinde bulundukları şartlar sebebiyle bazı zaafları aşamamışlar ve boşlukları kapatamamışlardı. Kendinden sonrakilerin ise başka sorunları vardı. Meselâ Mehmet Âkif, bu yolda yer yer umutsuzluğa kapılır ve hayalleri kesintiye uğrar. Necip Fazıl’ın ise bütün davası ve mücadelesi Türkiye üzerine kuruludur. İslâm dünyasına dair göz dolduran bir vizyon ortaya koyamaz. Nurettin Topçu ve İsmet Özel’de bireysel yön ağır basar. Nurettin Topçu, insanın kurtuluşunun peşindedir. Bireyin iç dünyasını, ahlâkını ve eğitimini önceler. İsmet Özel, özgürlük ve güvenlik meselesi der. Bunları daha çok birey üzerinden ele alır. Toplum, millet, İslâm dünyası ikinci veya geri plândadır. Sezai Karakoç ise İslâm davası ve Müslümanların birliği derken bireysel / toplumsal bütün sorunları eğitim, kültür, sanat ve siyaset bunun içinden ele alır. Onun insanının kaygıları yoktur, inancı ve mücadelesi vardır. Sezai Karakoç’la İslâm düşüncesi âdeta başlangıç dönemine ve bu dönemin saflığına döner. <em>Kur’an-ı Kerim</em> yeniden inmiş gibi algılanır. Kendini yeni bir tarihin başlangıcında konuşlandırır. Hayatını Müslümanların birliğine adar. <em>Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı II’</em>de bunu şöyle ifade eder:</p>



<p>“Bin yıllık ömrüm olsa, ömrüm boyunca konuşmam ve yazmam nasibimde varsa hep Müslümanların birleşmesinden, bir araya gelip şuurlu birliklerini oluşturmalarından bahsederim. Bundan bıkmam ve yılmam. Çünkü bundan daha büyük bir dava bilmiyorum. Tüm faaliyetim, İslâm’ın bir savunması ve bu savunmanın özü de Müslümanların uyanıp dirilmeleri, birleşmeleri ve kendilerini dış âleme karşı koruma gücüne ermeleri yönündedir zaten.”</p>



<p>Sezai Karakoç’un büyüklüğü kendinden öncekiler, çağdaşları ve kendinden sonrakilerle kıyaslandığında daha iyi anlaşılıyor. Öncekiler ve çağdaşlarının durumu zaman faktörü yönünden izah edilebilir ama kendinden sonrakilerle aradaki mesafenin bu kadar açık olması trajik bir durumdur. Sezai Karakoç, temelde hep aynı şeyleri söylüyor, elli sene öncesiyle bugünü arasında pek bir fark yok. Mesafeyi geri kalarak açan sonradan gelenler olmuştur. Kaybeden ve geri kalan sonradan gelenlerdir. Esasında kaybeden Türkiye ve Müslümanlardır.</p>



<p><em>– Kitabınızın bir yerinde “Sezai Karakoç, bütün yazılarında ortaya koyduğu her soruna karşı bir de çözüm yolu gösterir. Yorumladığı hiçbir sorunu çözümsüz bırakmaz. Daha doğrusu o, çözüm odaklı düşünen bir aydındır.” diyorsunuz. Bununla onun temel bir özelliğine mi yoksa diğer düşünür ve yazarlardan farkına mı işaret ediyorsunuz?</em></p>



<p>– Ondaki bu temel özellik giderek onun farkı olmuş olur. Yazılarını ve konuşmalarını baştan sona sırayla okuyup dinlediğinizde bunu daha açık görürsünüz. Üstadın zihin dünyasında bir mesele çözümüyle birlikte oluşur. Önce meseleyle karşılaşıp sonra çözümünü aramaz. Tarihsel ve güncel olaylara ve gelişmelere bakarken, onları yorumlarken karşılaştığı yanlışlıkları, çarpıklıkları ve haksızlıkları tespit etmekle yetinmez, meselenin kaynağına iner ve dolayısıyla çözümünü de ele alır yani olaylara bütünsel bakar. Mehmet Âkif ve Necip Fazıl da meselelere aşağı yukarı böyle bakar. Ancak onlarda sorunun tasvirine ayrılan zaman çözümünde o yoğunlukta değil. Çözüme daha kestirmeden giderler. Böyle olunca bazen çözümler uygulanamaz olur, biraz havada ve uzakta kalır. Nurettin Topçu, metodik düşündüğü için genellikle sorunları sıraya koyar ve birbirine bağlar. Onda işin başından başlarsınız fakat bir türlü yol alamazsınız. Bazen bir meselenin içinde boğulursunuz, bazen de ulaşılmaz derecede uzağına düşersiniz. İsmet Özel’de ise sorunları bir düzene, bir sıraya koyamazsınız; karmaşık ve iç içedirler. Bu yüzden çözümler de üst üste oturmaz ve çoğu zaman parçalı öz eleştiri gibi durur. Düşünürsünüz, ince hesaplar yaparsınız fakat taşı kaldırıp atamazsınız veya yerine koyamazsınız. Sezai Karakoç’ta her şey bir düzen ve sistem içinde birbirine bağlıdır ve esası da hiçbir zaman kaçırmazsınız. Onda düzen ve sistem esasın daha iyi anlaşılması için vardır. Esası hiçbir şey gölgelemez ve ötelemez. Niyet, eylem ve hedef aynı doğrultudadır. Gez göz arpacık gibi. Ayrıca esas, hiyerarşik bir olgu değildir; tektir, bütün yansımaları ve ayrıntıları ona götürür. Örnek mi? Bu dört yazarın devlet fikrine bakmak yeterlidir. Devlet sorunu, sorunun kaynağı ve çözümü Sezai Karakoç’ta ne derece yalınsa diğerlerinde o derece müphemdir. Ona göre devlet, İslâm’ın altıncı şartı hükmündedir ve Peygamber Efendimizin her çağda ihya edilmesi gereken en büyük sünnetidir. Başka söze gerek yok, fark bu işte.</p>



<p><em>– Sezai Karakoç’un siyaset anlayışı ve bazı siyasî görüşleri üzerine kitabınızda bir bölüm var. İnsanlar onu çoğu zaman bir partinin genel başkanı olarak görmüyor, şair ve düşünür tarafı ağır basıyor. Ne diyorsunuz?</em></p>



<p>– Evet, böyle genel bir düşünce var ama yanlış bir düşüncedir bu. Sezai Karakoç’un siyaset anlayışı yeterince bilinmiyor ya da küçümseniyor. Maalesef Türkiye onu tanımıyor. Tanıdığını zannedenler de bir iki şiirine takılıp kalıyor, onu bundan ibaret sanıyorlar. Oysa Sezai Karakoç, şiiriyle, düşüncesiyle ve siyasetiyle bir bütündür. Bu çalışmam sırasında gördüm ki onun asıl misyonu siyasettir.</p>



<p>Sezai Karakoç, bir siyasî liderdir, Yüce Diriliş Partisinin Genel Başkanıdır. Gelgelelim o, siyasetin ne içinde ne dışında, ne uzağında ne yakınında ve asıl anlamıyla tam merkezinde olan bir yazar ve düşünürdür. Her yazdığının siyasî bir anlamı vardır fakat yazdıklarıyla salt siyasî amaç gütmez. Siyaset onda bazen araç, bazen sebep, bazen de neticedir. Ona göre hem ilim hem sanat hem de irfan tarafı olan siyaset, her şeyden önce bir ahlâktır ve ahlâk, siyasetin temel sorunudur. Siyaseti, devleti yönetecek kadroların yetişmesi için bir vasıta olarak görür. Amaç, devleti yönetecek, onu tehlikelere karşı koruyacak ve geleceğe taşıyacak kadroların yetişmesidir. Büyük devlet adamları, kadrolaşmanın önemini kavramış ve bunun gereğini yapmış kahramanlardır. Kadrosunu yetiştiremeyen devlet adamları tarih ve millet nazarında vazifesini eksik yapmış demektir. Bu konuda yarım asır önce şöyle der:</p>



<p>“Milletinin kritik dönemlerinde başa geçmiş devlet adamları bir kadro yetiştirmiş olamamanın acısını eninde sonunda çok büyük bir şiddetle idrak ederler. Halk ne kadar kendisini tutarsa tutsun gerçek bir kadrodan mahrum devlet adamları bu eksikliği çok pahalıya öderler. Halka dayanma, askıda kalmamalı ve cesur adımlarla müesseseleştirilmelidir. Modern devlet adamının hisarları ve surları aydın insanlardan örülü iç içe gelişen bir kadrodur. Elbet en büyük halka, halk halkasıdır. Ama bu en büyük halka ile merkez noktası olan devlet adamının arasındaki boşluğu, bir yüzü o devlet adamına dönük, öbür yüzü halka dönük ve iç yüzü de Hakka dönük aydınlar kadrosu doldurmazsa, halk halkasını devlet adamından koparan, hem devlete, devlet adamına hem halka düşman ikiyüzlü bir şeytanî kadro doldurur.” (<em>Sütun</em>)</p>



<p>Bir şair ve yazar olarak siyasette kadronun önemini bu sözlerle anlatırken önünde sadece DP örneği vardı. Sonraki tecrübeler meselâ ANAP, RP ve AK Parti tecrübesi yaşanmamıştı. Bizce bu sözlerin güncel yorumu şudur:</p>



<p>Son yarım asırda Türk siyasetinde ufuk açan ve iz bırakan bütün siyasî lider ve devlet adamları, bu konuda anlaşılmaz bir basiret bağlanması yaşamış ve hâlen yaşamaktadır. Hiçbiri kendinden öncekilerin akıbetinden ders çıkaramamıştır ve aynı hataları tekrarlayıp durmaktadır. Türkiye’de son yarım asırda “iç içe gelişen bir kadro” anlayışına sahip yani birbirini yemeyen ve inkâr etmeyen, üst üste koyan bir kadro ile “ikiyüzlü bir şeytanî kadro” anlayışından uzak yani açık sözlü, kendinden başkasını da düşünen, hakkı teslim eden, gerçekleri çarpıtıp gizlemeyen, ahlâk ve şahsiyet sahibi bir kadroyu maalesef hiçbir devlet adamı yetiştirememiştir. Değil iktidar değişikliklerinde, aynı iktidar içindeki görev değişikliklerinde bile “ikiyüzlü bir şeytanî kadro” çok az istisnayla hep var olmuş ve var olmaya devam etmektedir. Bu tür görev değişikliklerinde yaşanan bencillik, kibir ve inkâr psikolojisinin derinlerde ahlâk, terbiye, erdem, fazilet, fikir, kültür ve ideal yoksunluğuna işaret etmiş olmasının da kimseyi rahatsız etmemesi ayrıca vahim bir durumdur. Uzun çabalar sonucu elde edilen kazanımlar bir çırpıda çöpe atılabiliyor, insanlar muhalefet cephesinin ayartmasına itiliyor, böylece nefsiyle inancı arasında bir krize, bir çatışmaya ve bir tercihe sürükleniyor. Bu bir zulümdür ve buna gerek yoktur. Çok basit ve insanî bir yöntemle kazanıma dönüşebilecek bayrak değişimi meselesi dağılmalara, küskünlüklere, kişilik kaymalarına yol açmamalıdır. Neticede bu olay, ülkenin yetişmiş insan kaynağına karşı bir ihanet olarak görülmelidir. Peki, neden böyle oluyor? Belki bunun psikolojik, sosyolojik, ekonomik, tarihî ve siyasî birçok sebebi vardır ama bizce en temel sebep ahlâkîdir.</p>



<p><em>– Siyasî partilere ve onların liderlerine nasıl bakıyor?</em></p>



<p>– Sezai Karakoç, yakın dönem Türk siyasî tarihini ilkeler ve temel politikalar üzerinden değerlendirir. Günlük tartışmalara ve polemiklere girmez. Çoğu zaman kişileri de anmaz. Genel olarak olayları ve gelişmeleri, iç politika konularını dünyadaki gelişmelerle bağlantılı yorumlar. Çözüm önerilerini de İslâm’a ve İslâm medeniyetinin tarihsel tecrübesine dayandırır.</p>



<p>Ona göre DP’nin en büyük hatası anayasayı değiştirmemesidir. Zaten DP, bir fikrin ve idealin partisi değildi. Adnan Menderes halkın bağrından gelmiyor; DP’yi CHP’den ayrılanlar kurmuş yani Adnan Menderes dışarıdan destekli gelmiş, halkın inançlarına saygı göstermiş, ona hizmet etmeye çalışmış ama başkaları getirdiği için halk ona tam güvenmemiş, tam kendinden görmediği için de idam sürecinde sessiz kalmış, olayı seyretmiş, topa girmemiş ve işin bu raddeye varacağını da tahmin edememiş.</p>



<p>Süleyman Demirel’e ise anlaşılabilir mesafeli bir tavrı vardır. Onu solla sağ arasında gidip gelen ve kalıcı politikaları olmayan, günü kurtarma çabasında biri olarak görür. Siyasî hayatı boyunca bir kadro kuramamıştır. Yani Süleyman Demirel de bir fikir ve idealden gelmez.</p>



<p>Sezai Karakoç, başlangıçta Millî Görüş hareketinin içinde yer alır ve hareketin yayın organı olan <em>Millî Gazete’</em>de bir müddet yazar. Hareketin temel politik söylemlerine fikirleri ve yazılarıyla destek olur. Parti yöneticileri, onun yazılarında dile getirdiği görüş ve tekliflerden istifade eder. Ancak CHP-MSP koalisyonuna karşı çıkar ve Necmettin Erbakan’ı eleştirir. Millî Görüş hareketinin lider kültü etrafında sürü psikolojisine evrilmeye başladığını görünce buna karşı tavır alır ve bu mecradan uzaklaşır.</p>



<p>Sezai Karakoç’un Necmettin Erbakan’a yönelttiği en ağır eleştiri onun bütün söylemlerinin aksine İslâm birliği için çalışmamış olmasıdır. Onun böyle bir ideali ve düşüncesi olmamıştır. Meselâ D-8 bir İslâm birliği değildir; ekonomik bir kuruluştur. İslâm dünyasına dair söylemleri ve Batıya yönelik eleştirilerini hamaset olarak niteler. İktidar ortağı ve başbakan olduğu dönemlerde söylemleri doğrultusunda herhangi bir adım atmamıştır. Atılan bazı adımlar ise ya göstermelik veya başka amaca matuftur. İslâm ülkelerinin lider ve temsilcileriyle kurulan ilişkiler bir ideale değil, daha çok iç politik hesaplara dayanır.</p>



<p>Turgut Özal’ı da Batıcı politikaları dolayısıyla eleştirir. Dönemini anarşi ve terör açısından barış değil, bir mütareke dönemi olarak vasıflandırır. Farklı düşünce ve eğilimleri birleştirme çabasını yapay bulur. Ekonomi ve kültür hayatında büyük hasarlara yol açmıştır. Çıkışı bir fikir ve ideal temeline dayanmadığı için o da yıkılmış ve partisi dağılıp gitmiştir.</p>



<p>İsmet İnönü ve Bülent Ecevit onda sanki yok hükmündedir. CHP vardır ama o da tamamen olumsuz bir unsurdur.</p>



<p><em>– Ya AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan?</em></p>



<p>– AK Parti’ye gelince onu ana hedefleri ve yöntemleri bakımından; İslâm davası ve Müslümanların birliği ideali yönünden ince ayar eleştirir. Bu dönemde yapılan iyi ve güzel şeylerin ana hedefe götürücü nitelikte olmadığı, ahlâkî ve kültürel yozlaşmanın giderek arttığı ve bu sebeple AK Parti’nin de iz bırakmadan unutulup gideceği düşüncesindedir. Eleştirileri büyük ölçüde uyarı niteliğindedir. Tabiî Recep Tayyip Erdoğan’ı, Necmettin Erbakan’ın siyaset okulundan yetişmiş olması dolayısıyla fikir ve ideal yönünden de eleştirir ve bir fikrî kadrosunun olmadığını söyler. Fikir, ideal ve yöntem bakımından DP, AP, MSP, ANAP, RP ve AK Parti’yi temelde birbirinin devamı ve uzantısı olarak görür.</p>



<p>Mısır’da Muhammed Mursî’nin başına gelecekleri önceden görür ve AK Parti Hükûmetini uyarır. Bu tarihten sonra Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti eleştirileri yumuşamaya ve öz eleştirel bir nitelik kazanmaya başlar. Tabiî 15 Temmuz 2016’da meydana gelen darbe girişimiyle kartlar yeniden karılır ve oyun yeniden başlar.</p>



<p><em>– Diriliş düşüncesi ve hareketi nasıl partileşti?</em></p>



<p>– Önce 26 Mart 1990’da Diriliş Partisi kuruldu. Bu parti, aralıksız iki dönem genel seçimlere katılmadığı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından 18 Şubat 1997’de kapatıldı. Bundan on yıl sonra 16 Nisan 2007’de Yüce Diriliş Partisi kuruldu. Sezai Karakoç, her iki partinin genel başkanıdır.</p>



<p>Bizce Sezai Karakoç’un diriliş düşüncesi ve hareketini bir siyasal partiye dönüştürme girişimi daha çok düşüncelerini geniş kitlelere duyurabilme arzusundan kaynaklanır. Amaç günlük siyaset yapmak değil, aydın kadrolar marifetiyle iç ve dış meseleler hakkında halkı şuurlandırmaya çalışmaktır. Onun için parti bir imkân ve fırsattır. Partiyi düşüncelerini yaymak için bir araç olarak gördüğünü kendisi de ifade eder: “İster dernek deyin ister vakıf deyin ister parti deyin, kelimenin önemi yok, mühim olan bir araya geliştir&#8230;” (<em>Çıkış Yolu II</em>) Diriliş düşüncesinin dernek ve vakıf yoluyla değil de parti yoluyla kendini ifade etmeye çalışmasında kuşkusuz partilerin daha geniş imkânlara sahip olmasının yanında liderinin diğer siyasî liderlerle eşit statüye sahip olma düşünce ve hesabının da bir rolü vardır. Bu durum, diriliş hareketinin liderine düşünce ve eleştirilerini daha rahat ve eşitçe dile getirme imkânı sağlamaktadır. Yani diriliş düşüncesinin partileşmesi bir anlamda eleştirel hak elde etmek içindir. Yoksa siyasî liderleri ve onların düşünce ve politikalarını bu kadar rahat eleştirmek her zaman mümkün olmayabilir.</p>



<p>Nihaî amaç Türkiye’den başlamak üzere Müslümanların birliği ve İslâm dünyasının kurtuluşu ise parti bir vasıtadır. Bu amaca ulaşmak için birçok vasıta birden kullanılmalıdır. Diriliş düşüncesi de önce dergi olarak ortaya çıkmış ve sonra partileşme sürecine girmiştir. Diriliş Partisi, konuşmalarında sıkça ifade ettiği gibi bir aydın hareketidir.</p>



<p>Sezai Karakoç, konuşmalarında sık sık partisinin dört kavramı kendine hedef aldığını söyler: Bunlar İslâm milleti, İslâm ülkesi, İslâm medeniyeti ve İslâm devletidir. Bu tek millet, tek ülke, tek medeniyet ve tek devlet demektir. Onun “rabia”sı budur. Onun nazarında bu kavramlardan mahrum olan hareketler, İslâmî hareket değildir. Bu kavramlarla bir hareket yürüyorsa o, İslâm hareketidir. Elbette bu kavramlar çatı kavramlardır, amaç Müslümanların birliğidir. Çağımızda Müslümanların temel sorunu budur. Biz inanıyoruz ki İslâm âleminde bir gün mutlaka büyük İslâm devleti kurulacaktır. Bunun tesisi için çalışmalıyız. Tek kişi kalsak da bunun için çalışmalıyız. (5 Haziran 2019 tarihli konuşması)</p>



<p>Türkiye’de Müslüman aydınların Sezai Karakoç’u anladığını ya da anlamak için samimî bir çaba içinde olduğunu düşünmüyoruz. Çoğu kez başka bir dünyadan ve zamandan konuşuyor muamelesi yapılıyor ona. Onu anlamak bir sorumluluğu gerektiriyor çünkü. Sorumluluk duygusu ise Müslüman aydının henüz bulamadığı yitiğidir. Cumhuriyet döneminde bu ülkenin aydınları elini taşın altına koymadan konuşur, mangalda kül bırakmaz, zora gelmez, iş yapmaya sıra gelince de mazeret bulmada ustadır. Sezai Karakoç, bunu bildiği için önce aydınlar uyanmalıdır, demiştir.</p>



<p>Sezai Karakoç, siyasetle ilgili başta koymuş olduğu temel ilkelere sonuna kadar sadık kalır: “Politikacının, devlet adamının, ahlâk erinin, kısacası aksiyoncunun ileride iyilikle anılacak olanı, güçlü fakat haksız kuvvetlerin köleliğini yaparak günlük başarılar sağlayanı değil, millet ülküsünü sezeni, hedefinden hiç şaşmayanı, geçmişi tam değerlendireni, geleceği iyi göreni, şimdiki zamanın iğvalarına kapılmayanı, ihtiraslarını dizginleyeni, millet düşmanlarının sürekli faaliyetine sarsılmaz bir iradeyle karşı koyanıdır.” der. (<em>Sütun</em>)</p>



<p>Neticede diriliş siyaseti, diriliş düşüncesinin tabiî bir hareketidir. Her ne kadar iktidar olmak hedefiyle yola çıkılmışsa da öncelikli amaç iktidar olmak değil, iktidarları etkilemektir. Diriliş Partisinin reel misyonu budur.</p>



<p><em>– Kitabınızda “Sezai Karakoç ve Nurculuk” başlıklı ilginç bir bölüm var. Bu konu nasıl dikkatinizi çekti?</em></p>



<p>– Böyle bir konu başlangıçta aklımda yoktu. Okurken dikkatimi çekti. Baktım Sezai Karakoç <em>İslâmın Dirilişi’</em>nde bir iki cümleyle Nurculuktan söz ediyor. Bu kitap yüzünden hakkında çeşitli davalar açılmış, yargılanmış ve mahkûm olmuş, bir süre gözden uzak yaşamış ve 1974’teki af kanunundan yararlanarak beraat etmiş. Sonra birkaç yerde daha Nurculuğu sadece anıp geçiyor. Olayın üzerinde yoğunlaştım. İlgili yazıları tekrar okudum ve konu üzerinde düşündüm. Bazı arkadaşlarla konuyu tekrar tekrar tartıştım. Neticede olgunlaşan kanaatlerimi yazmaya karar verdim.</p>



<p>Sezai Karakoç bu konuda hiç çalışılmamıştı. Yazacaklarım ilk olacaktı. Açıkçası yaptığım işin bir “mühendislik” olarak değerlendirilmesinden korkuyordum. Bölümü yazıp bitirdiğimde yakın arkadaşlarımla paylaştım. Onların görüşlerini; ilâve, çıkarma ve düzeltme tekliflerini büyük bir dikkatle değerlendirdim.</p>



<p>Bu bölümü Sezai Karakoç’un yakın çevresinde ve hizmetinde bulunan arkadaşlara da sundum. Onların görüşleri benim için çok önemliydi. Onlardan çok güzel geri dönüşler aldım. Onlar vasıtasıyla üstada bir miktar kitap arz ettim. Üstadın çalışmayı genelde beğendiği, bu bölümü önemsediği, kapalı kalan ve yanlış anlaşılan bir konunun bu vesileyle açıklığa kavuştuğunu söylediği bilgisini aldım. O sırada yanında bulunanlara okumaları için kitaplardan vermiş. Bu benim için yeterliydi. Neticede üstadı üzecek bir şey yapmamıştım ve yaptığım iş de doğruydu.</p>



<p>Sezai Karakoç, Said Nursî (Sait Okur) ve Nurculuk konusuna başlangıçta gösterdiği ilgiyi sonradan göstermez. Bunun doğru anlaşılması lâzım. Birincisi Said Nursî’yi dikkatle okumamıştır, ikincisi onu yakından tanımaz ve onunla ilgili ilk bilgileri daha çok çevresinde bulunan Said Nursî sempatizanlarının anlattıklarından ibarettir. Üçüncüsü ve önemlisi Said Nursî, 1940-1960’lı yıllarda Türkiye’nin bir gerçekliğiydi. Komünizme karşı milliyetçi oluşum ve refleksler gibi dinî bir çıkıştı. Hedefinde sadece komünizm ve dinsizlik yoktu; lâiklik uygulamaları dolayısıyla devleti de karşısına almıştı. Dinî bir dille komünizmle mücadele ettiği için milliyetçi-Müslüman gençliğin ilgisini çekiyordu. Etkisi arttıkça ve takipçilerinin sayısı çoğaldıkça devleti rahatsız eden derin bir siyaset gütmeye başlamıştı. Şahsiyet ve ilişkiler dünyası açısından herkesin meçhulüydü. Necip Fazıl ve Sezai Karakoç gibi İslâm mefkûresinin mücadelesini veren aydın ve yazarların dikkatini komünizmle mücadelesiyle çekmişti. Onlar, devlet karşısında Said Nursî’yi komünizmle mücadelesi sebebiyle savunmuşlardı. Risale-i Nur için açılan davaları ve bu davalardaki tutuklamaları haksız bularak olayı fikir ve inanç hürriyeti bağlamında ele almışlardı. Gün ışığına çıkmayan siyasî hesaplarını o yılların hercümerç atmosferinde görmeleri elbette ki kolay değildi. Sonraki yıllarda her şeyi görür ve büyük bir ilgisizlikle konuyu gündeminden çıkarır. Çıkarır ama konu üzerinden Müslüman toplumu rahatsız edecek polemiklere de malzeme vermez. Zaten dinî grup ve cemaatlere bakışı açık ve kesindir:</p>



<p>“Kendilerine ‘cemaat’ adını veren birçok grup ortaya çıkmıştır ki bunlar da medeniyetimizin ne uzak geçmişinin ne de yakın geçmişinin değerlerini kabul etmektedirler. Bunlar, sadece bağlı oldukları bir kişiyi aşırı yücelterek İslâm için çalışmış tüm büyükleri silip süpürme boş gururu ve sevdasına kaptırmışlardır kendilerini. Elbette ki bunların da sonu yoktur. Ancak belki genç nesilleri bir süre şaşırtıp hakikî bir formasyona ermelerini engelleyebilir ve geciktirebilirler.” (<em>Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi III</em>)</p>



<p><em>– Sezai Karakoç’un Kürt sorunuyla ilgili düşünce ve önerileri de ilginçtir.</em></p>



<p>– Doğru. Konuyla ilgili hem bilgilendiriyor hem de çok ciddî çözüm önerileri sunuyor. Konuyu tarihsel, sosyolojik, hukukî ve siyasî cepheleriyle birlikte bir bütün olarak ele alır. Cumhuriyetin kuruluşunu ve Lozan Barış Antlaşmasını sorgular.</p>



<p>Kısacası mesele Kürt meselesi değildir, mesele devletin devlet olma meselesidir. Devletin 1923’te olağanüstü şartlarda edindiği ilkelerin artık yaşamadığını görüp kendini kökten yenilemesi lâzımdır. Bu kökten yenilemede ilkeler İslâm milleti, İslâm ülkesi, İslâm medeniyeti ve İslâm devleti olmalıdır. (3 Kasım 2007 tarihli konuşması)</p>



<p>Başka bir konuşmasında “Aslında mesele ne Güneydoğu sorunu ne Kürt sorunudur; mesele devletle millet sorunudur. Milletle devlet uyuşmadığı zaman birçok problemler çıkar. Devlet, milletin devleti olması lâzım, milletin benimsemesi lâzım devleti. Yani devlet, milletin devleti olmadığı takdirde çok büyük sorunlar çıkar. Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne toplum içindeki problemlerimizin kaynağı devletin milletin devleti olamaması sorunudur. (Bu sebeple) 1923’te kurulan devletin âdeta yeniden kuruluyormuşçasına gözden geçirilmesi gerekir.” der. (27 Nisan 2013 tarihli konuşması)</p>



<p>“Cumhuriyet denilen hâdise geçmişe bir tepkidir. Bu yanlıştır ve giderek bizi küçültmüştür. Bulunduğumuz yerde küçük devlet olarak yaşamak imkânı yoktur. Burada büyük devlet olmak zorunluluğu vardır. Bizans büyük devletti, Osmanlı büyük devletti. Eğer biz, yeniden büyük devlet olamazsak burada ayakta duramayız.” (2 Kasım 2013 tarihli konuşması)</p>



<p>Neticede Kürt meselesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin var olma ve yaşama meselesidir. Amaç onun parçalanmasıdır. Olaya geniş açıdan bakmak gerekir. Bu bölgede küçük ve sunî devletlerin ayakta kalma şansı yoktur. Zamanında, Osmanlı Devletinin parçalanmasından sonra onun yerine Türkleri, Kürtleri, Arapları ve Farsları içine alan bir federasyon kurulmalıydı. İşgalci güçlere karşı güç birliği şarttır. Bu kurulamadığı müddetçe bölgenin sorunları köklü bir şekilde çözülemez. Bu sebeple bugün halkı Müslüman olan devletler harekete geçmeli, birleşmeli ve bir yapı kurmalıdır. Batıya karşı birlik olmak için İslâm Konferansı Teşkilâtı (bugünkü adı İslâm İşbirliği Teşkilâtı) bir İslâm Birleşmiş Milletleri hâline getirilmelidir. Bütün İslâm ülkeleri buna üye olmalıdır. Bunun da Türkiye, İran, Pakistan, Suudi Arabistan, Mısır ve Endonezya’dan oluşan bir Güvenlik Konseyi olmalıdır. Bunların yanında bir de NATO gibi bir askerî birlik kurulmalıdır. Aynı şekilde bir ekonomik ve kültürel birlik de kurulmalıdır. Bunlardan sonra hedef Avrupa Birliği gibi bir İslâm birliği yani büyük bir İslâm devleti kurmak olmalıdır. Müslümanlar Batıya karşı ancak böyle ayakta kalabilirler. Kürt meselesi de o zaman kökünden çözülmüş olur. Böyle bir düşüncenin öncüsü aydınlar olmalıdır. Onlar bu fikri bütün Müslümanlar arasında yaymalıdır. (10 Kasım 2007 tarihli konuşması)</p>



<p>Sezai Karakoç’un düşünüşüne göre Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu, Filistin sorunu ve Batı Trakya sorunu gibi sorunlar yoktur. Tek sorun vardır o da İslâm ülkesi ve milletinin parçalanmışlık sorunudur. Sorunlara yaklaşırken esası kaçırmak konuyu anlaşılmaz hâle getirir ve çözümden uzaklaştırır. Öyleyse onun büyük bir İslâm devleti kurma fikri bıçak kemiğe dayanmadan ve iş işten geçmeden kemal-i ciddiyetle masaya yatırılmalıdır.</p>



<p><em>– Son olarak Sezai Karakoç üzerine yapılan çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?</em></p>



<p>– Sezai Karakoç üzerine yapılan çalışmaların büyük bir kısmını gördüm diyebilirim. Bazı dergilerin Sezai Karakoç özel sayılarını da inceledim. Sezai Karakoç’la arasına mesafe koyanlar ne yaparsa yapsınlar onun çekim alanının dışına çıkamıyorlar. Ne Necip Fazıl’a davrandıkları gibi toptan reddedebiliyorlar onu ne de İsmet Özel’de olduğu gibi kendilerinden bir parça görebiliyorlar onda. Ne tam hazmedebiliyorlar ne de tam görmezden gelebiliyorlar. İlkesiz, kararsız ve nasipsiz bir şekilde uzaktan takip ediyorlar onu.</p>



<p>Sezai Karakoç’u üstat kabul edenlerin yazdıklarına gelince bunların büyük çoğunluğu ya kuru akademik çalışmalar ya da gençlik çağında yazılmış duygusal ve hamasî denemelerden ibarettir. İlişkiler ve hatıralar üzerinden yazılanlarda ise hiçbir derinlik yoktur. Mahremiyete saygı anlayışıyla hatıralar eksik ve yüzeysel anlatılmıştır. Fikir namına serdedilen yorumlar da son derece sathîdir. Geriye kalan çok az sayıdaki çalışma onu anlamada işe yarayabilecek niteliktedir. Meselâ Ebubekir Eroğlu’nun <em>Sezai Karakoç’un Şiiri</em> (Bürde Yayınları, 1981), üstadın şiir dünyasını anlatan önemli ve öncü bir kitaptır. (Bu kitabın ikinci ve yeni bir baskısının yapılmaması ise manidardır!) Turan Karataş’ın <em>Doğu’nun Yedinci Oğlu Sezai Karakoç</em> (Kaknüs Yayınları, 1998) ile Münire Kevser Baş’ın <em>Diriliş Taşları / Sezai Karakoç’un Düşünce ve Sanatında Temel Kavramlar</em> (Lotus Yayınevi, 2008) adlı akademik çalışmaları ve bunların türevleri, üstadın şiirini anlamanın önündeki en büyük engeldir. Basit bir sayım döküm ve tasnife dayanan bu çalışmalarda Sezai Karakoç’un şiirini hem çağı içinde (tarihsel) hem edebiyatımızdaki yeri bağlamında (geleneksel) hem de kendi bütünlüğü içinde (analitik) anlamada dişe dokunan ve işe yarayabilecek bir hüküm cümlesi bulamazsınız. Böylesi çalışmaların tuhaf bir şekilde herkese uyan basmakalıp bir dili, üslûbu ve yöntemi vardır. Bir öznellik nitelikleri yoktur. Öznellik taşımadığı için de nesnellik değerleri yoktur. Bizce Sezai Karakoç, şiiri ve düşüncesiyle hâlâ bakir bir konudur. Yeni nesiller, geçmişin ve akademik camianın hastalıklı, arızalı ve kifayetsiz bakışlarından uzak durarak onu yeniden keşfetmelidir.</p>



<p>Konumuz Sezai Karakoç’un düşünce dünyası olduğu için çalışmamızda onun sanat ürünü olan eserlerini, poetik yazılarını ve çevirilerini kapsam dışında tuttuk. Fakat kendi bağlamlarında onlarda da ileriye dönük müthiş açılım ve hamleler gördük. Çok önemli bulduğum birine kısaca değineyim: Malûm olduğu üzere Sezai Karakoç, İkinci Yeninin önde gelen şairlerinden biridir hatta ilk öncüsü sayılır. İkinci Yeni tecrübesinden sonra yani <em>Diriliş</em> dergisinin ikinci dönem çıkmaya başladığı 1966’dan itibaren bu anlayışın dışında bir “Diriliş Şiiri” arayışına girer ve şiiriyle de bunun kısmen örneklerini vermeye çalışır. Dönem dönem çıkan <em>Diriliş</em> dergisinin dönem başlarındaki teorik / çerçeve yazıları ile İslâm dünyasının uyanışını konu ettiği bazı yazılarında edebiyata ve şairin sorumluluğuna değinirken bunun işaretlerine rastlarız. Daha sonra “Kendini Arayan Şiir: Şiirimiz I-III” başlıklı yazılarıyla bu arayışın tarihsel gerekçesini ve başka arayış denemelerinin neden sonuçsuz kaldığını anlatarak çıkış yolunu gösterir. (<em>Edebiyat Yazıları II</em>) Gelgelelim Sezai Karakoç üzerine yazılan hemen her yazı ve kitapta bir kısır tartışma olarak onun İkinci Yeniyle olan ilişkisi meselesine yer verilmesine rağmen hiç kimse böyle bir arayışa girdiğini fark etmemiştir bile. Muhtemelen o, İkinci Yeninin misyonunu tamamladığını ve şiirde yeni bir atılıma ihtiyaç olduğunu düşünmüştür. Zira değişen insan ve toplum şartları bunu gerektiriyordu. Zaten bu dönemde İkinci Yeninin diğer bazı öncü şairleri de toplumcu şiire doğru meyletmeye başlamıştı. Belki bu arayışla şiirinin yatağını Mehmet Âkif’e bağlamak istiyordu; onun kurtuluş hareketinin şiirini yazdığı gibi bir diriliş hareketinin şiirini yazmak istiyordu. Elbette İkinci Yeniden farklı bir şiir olacaktı bu. Ne var ki 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra bu arayışını askıya aldı veya diriliş hareketini yoluna koymayı önceledi. Bizce üstadın bu şiir arayışını fark eden ve kendi şiir çizgisini bu yöne çeviren sadece Cahit Zarifoğlu olmuştur. Onun <em>Korku ve Yakarış’</em>taki şiirlerini bir de bu gözle okumak gerekir. Afganistan teması ona yeni bir kapı açmış ve Sezai Karakoç’un ne yapmak istediğini anlamıştır. Aslında <em>Mavera</em> dergisinde yayımlanan “Okuyucularla” bölümündeki değerlendirme notlarının satır aralarında bunun ipuçları mevcuttur. Ne diyelim; arayışın kemal şartları henüz oluşmamış olabilir ama içinde yaşadığımız zaman dilimi diriliş hareketlerine gebedir ve şiir de buna dâhildir. Netice olarak onun düşüncesini anlamayan şiirini, şiirine nüfuz edemeyen de düşüncesini anlayamaz.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><img loading="lazy" decoding="async" width="360" height="281" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/09/2.jpg" alt="" class="wp-image-17713" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/09/2.jpg 360w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2021/09/2-300x234.jpg 300w" sizes="(max-width: 360px) 100vw, 360px" /></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sezai-karakoc-cozum-odakli-dusunen-bir-aydindir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk&#8217;ü Doğru Anlamak Sorunu Üzerine</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ataturku-dogru-anlamak-sorunu-uzerine/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ataturku-dogru-anlamak-sorunu-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jun 2020 07:08:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14717</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk elbette eleştirilmez değildir. Ancak onu eleştirirken samimî, insaflı ve gerçekçi olmak gerekir. Türkiye’nin kuruluşunun 100. yılı olan 2023’e yaklaşırken hâlâ Atatürk üzerinde soğukkanlılıkla yazılıp çizilememesi ciddî bir sorun olarak karşımızda duruyor.Türkiye’nin her alanda normalleşmesi için bu sorunun da çözülmesi lâzım. Bizce bu sorunun çözülmesi önce taraflara bir bütün olarak yaklaşılmasına, sonra tarafların ileri sürdüğü tezlerin soğukkanlılıkla ve açık yüreklilikle tartışılıp değerlendirilmesine bağlıdır. Tıpkı Ermeni meselesinin çözümü için devletin önerdiği ortak tarih komisyonu gibi zamanlı zamansız gündeme getirilen ve kafa karışıklığına sebep olan bu sorunun çözümü için de bir komisyon kurulmasını öneriyoruz. 1915-1917 yıllarında Osmanlı Devletinin topraklarında herkes gibi Ermenilerin de yaşadığı olayların sonradan siyasî bir sorun olarak ısıtıp ısıtılıp dünyanın gündeminde tutulmasına karşı Türkiye’nin, içinde Türk, Ermeni ve uluslararası tarihçilerin yer alacağı bir ortak tarih komisyonu kurulması çağrısı gibi bu sorunun çözümü için de bütün tarafların temsil edileceği akademisyen, araştırmacı ve yazarlardan oluşacak bir komisyon kurulmasını öneriyoruz. Elbette Türkiye’yi rahatlatacak böyle bir komisyonun bağımsız ve rahat çalışabilmesi için önce yasal desteğin sağlanması zorunludur. Şüphesiz bu komisyon ortaya tek görüş koymayacak. Zaten sosyal olaylar tek görüş ve perspektifle yorumlanamaz. Görüş farklılıklarının bir zenginlik olabilmesi için yaklaşım yönteminin ve temel bakış açısının temelde aynı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk elbette eleştirilmez değildir. Ancak onu eleştirirken samimî, insaflı ve gerçekçi olmak gerekir. Türkiye’nin kuruluşunun 100. yılı olan 2023’e yaklaşırken hâlâ Atatürk üzerinde soğukkanlılıkla yazılıp çizilememesi ciddî bir sorun olarak karşımızda duruyor.<br>Türkiye’nin her alanda normalleşmesi için bu sorunun da çözülmesi lâzım. Bizce bu sorunun çözülmesi önce taraflara bir bütün olarak yaklaşılmasına, sonra tarafların ileri sürdüğü tezlerin soğukkanlılıkla ve açık yüreklilikle tartışılıp değerlendirilmesine bağlıdır. Tıpkı Ermeni meselesinin çözümü için devletin önerdiği ortak tarih komisyonu gibi zamanlı zamansız gündeme getirilen ve kafa karışıklığına sebep olan bu sorunun çözümü için de bir komisyon kurulmasını öneriyoruz. 1915-1917 yıllarında Osmanlı Devletinin topraklarında herkes gibi Ermenilerin de yaşadığı olayların sonradan siyasî bir sorun olarak ısıtıp ısıtılıp dünyanın gündeminde tutulmasına karşı Türkiye’nin, içinde Türk, Ermeni ve uluslararası tarihçilerin yer alacağı bir ortak tarih komisyonu kurulması çağrısı gibi bu sorunun çözümü için de bütün tarafların temsil edileceği akademisyen, araştırmacı ve yazarlardan oluşacak bir komisyon kurulmasını öneriyoruz. Elbette Türkiye’yi rahatlatacak böyle bir komisyonun bağımsız ve rahat çalışabilmesi için önce yasal desteğin sağlanması zorunludur. Şüphesiz bu komisyon ortaya tek görüş koymayacak. Zaten sosyal olaylar tek görüş ve perspektifle yorumlanamaz. Görüş farklılıklarının bir zenginlik olabilmesi için yaklaşım yönteminin ve temel bakış açısının temelde aynı olması gerekir. Komisyon, bilinmeyenlerin aydınlatılmasına ve tarihin doğru anlaşılmasına yardımcı olacak yöntemi ve bakış açısını ortaya koyacak. Böylece gerilim, çatışma ve konu üzerinden kutuplaşma ortamı dağılacak ve toplumda özgür düşüncenin önü açılarak Atatürk, sevabıyla günahıyla, doğrusuyla yanlışıyla ve başarısıyla başarısızlığıyla bir “tabu” ve “günah keçisi” olmaktan çıkacak ve tarihteki “gerçek” yerini alacaktır. Bu, hem Atatürk’e hem ülkemize ve hem de kendimize karşı tarihî bir görevimizdir. Bizce bu bağlamda aşağıdaki konular ele alınıp tartışılmalıdır:</p>



<ol class="wp-block-list"><li>Malûm olduğu üzere Atatürk eleştirisi / karalaması İslâmcı kesimin uzun yıllar yegâne sermayesi olmuştur. Atatürk konusunda bu kesim, yeri geldiğinde sol-sosyalist çevreleri referans göstermekten geri durmamıştır. Bunlar arasında öne çıkan isimler olarak Sait Okur (Said Nursî), Necip Fazıl Kısakürek, Kadir Mısıroğlu, Mehmet Şevket Eygi, Nuri Pakdil, Sadık Albayrak, Abdurrahman Dilipak, Mehmet Doğan, Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylân ve Mustafa Armağan gibi isimleri saymak mümkündür. Düşük profil isimleri saymaya gerek yoktur. Bunlar ve benzerleri, ana hatlarıyla Atatürk’ün Osmanlıya ihanet ettiğini, hilâfeti kaldırarak Türkiye’nin İslâm dünyasıyla bağını kestiğini, Lozan Sulh Muahedenamesinin bir ihanet olduğunu, inkılâplarla ülkeyi ve milleti geçmişinden kopardığını; din eğitimini yasaklayarak, ezanı ve salâyı Türkçe okutarak ve Kur’an-ı Kerim’in Arap harfleriyle yazılmasına engel olarak dinsizliğin önünü açtığını vb. ileri sürüp Atatürk’ü eleştirip durmuştur. Bu alanda koca bir külliyat / literatür oluşmuştur. Müslüman gençlik; İmam-Hatipliler, Yüksek İslâmlılar, İlâhiyatlılar ve Diyanet camiası bunlardan etkilenmiş / beslenmiştir. Darbe dönemlerinde darbeciler Atatürkçülük yaparken İslâmcı kesim de doğal bir tepki olarak bu zeminde anti-Atatürkçülük yapmıştır.</li><li>Sonra İslâmcı kesim daha da ileri giderek Atatürk eleştirisini biçimsel olarak da sürdürmüştür. Zorunlu olarak Atatürk’ten söz edilmesi gerekiyorsa Gazi Mustafa Kemal denmiş, Atatürk denilmemiştir. Kurumlarda fotoğrafını kullanmak gerekiyorsa kalpaklı olanı tercih edilmiş yani Osmanlı köklerine vurgu yapılmaya çalışılmıştır. İstiklâl Marşı’na, Türk Bayrağına uzun zaman mesafeli durulmuş ve Türk kelimesi kullanılmaktan imtina edilmiştir. Hatta lâik ve Atatürkçü kesimin cenaze namazını kılmamaya çaba gösterilmiştir.</li><li>Esasında Atatürk, bizzat kendi döneminde eleştirilmiştir: Ali Şükrü Beyin, Hüseyin Avni Ulaş’ın yani Birinci Meclisteki İkinci Grup mebuslarının eleştirisi, Mehmet Âkif ve Hasan Basri Çantay gibi âlim / aydın zevatın sessiz eleştirileri, Rıza Nur’un belden aşağıya vuran eleştirileri, Kâzım Karabekir, Fevzi Çakmak, Ali Fuat Cebesoy ve Ali İhsan Sabis Paşalar gibi askerî erkânın eleştirisi… Bunlar, daha anlaşılabilir türden eleştiriler gibi geliyor bize. Gerekçeleri daha makul sanki. İsmet İnönü’nün Atatürk eleştirisini ise yeterince bilmiyoruz / bilemiyoruz. Ancak aralarında bir şeyler olduğu kesindir. Zira İnönü, Atatürk’ün sağlığında Başbakanlıktan azledilmiş, yerine Celâl Bayar Başbakan olmuştu. Atatürk’ün son döneminde Başbakan Celâl Bayar’dı. İnönü döneminde Atatürk’ün resminin paradan kaldırıldığını biliyoruz. Bunlar sıradan şeyler olmasa gerektir.</li><li>Marksist-sosyalist kesimin Atatürk eleştirisi ise tamamen ideolojiktir. Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Sadun Aren, A. Nihat Sargın, Mihri Belli ve Sencer Divitçioğlu; yaşayanlardan Mete Tunçay, Korkut Boratav ve Murat Belge gibi isimleri sayabiliriz. Bu kesim, sistemli, bilinçli ve bilimsel tarzda Atatürk eleştirisi yapmaya çalışmıştır. Çünkü Atatürk’ü sosyalizmin önünde büyük bir engel görmüşlerdir. 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra bu kesimin alt kuşakları olan bir grup akademisyen ve gazeteci, Ermeni ve Kürt meselesi üzerinden Atatürk, devlet ve ordu eleştirilerini yoğunlaştırarak sürdürmüştür. Eleştirileri Batıda karşılık bulan ve Batı medyası tarafından desteklenen tuzu kuru bu çevre, Türk siyasî hayatına her zaman külfet olmuştur. Müslüman camia da önüne arkasına bakmaksızın, doğrusunu yanlışını tartmaksızın bu kesim ve çevrenin eleştirilerinden sonuna kadar beslenmiş ve faydalanmıştır.</li><li>Bir de ideolojik Atatürkçüler vardır. Sırtını devlete, askere, sermayeye ve medyaya dayayan ve oradan Atatürkçülük yapanlar, lâikliği amansızca savunanlar. Atatürk’ü putlaştıranlar. Atatürk üzerinden siyaset yapanlar ve rant devşirenler! İlginçtir İslâmcı kesimle bu kesim yıllarca birbirini besleyip durmuştur.</li><li>Arada kalan ve Atatürk gerçeğini gören; yanlışını yanlış, doğrusunu doğru kabul edip devlet-millet-vatan için gerçek önemini kavrayan bir avuç aydın, az sayıda bürokrat ve asker, sağduyulu geniş halk kitlesi maalesef sesini duyuramamıştır. Cılız bir ses olarak arada kalmışlar, anlaşılmamışlar yahut da diğerlerince hafife alınmışlardır.</li><li>Tarihsel seyre genel olarak bakıldığında Türkiye’de Atatürk eleştirisi / karalamasının arkasında bir “İngiliz parmağı” olduğu görülmektedir. Bizce Atatürk muhaliflerinin İngiliz / ABD dostu olması tesadüf değildir. Sonra İngiltere merkezli belge servisleri… Atatürk’ü eleştirirken esasında altı oyulmak istenen Türk devletidir. Orta Doğu’yu karıştıran, ABD’yi ve İsrail’i yöneten ama kendini göstermeyen o meşhur “İngiliz parmağı”! Geniş cepheli bir Atatürk düşmanlığı, kesinlikle İngiliz siyasetinin bir ürünü olsa gerektir. Bu arada Norveç’te Kasım 2017’de düzenlenen NATO tatbikatında karşıt kuvvet ülke liderlerinin fotoğrafları arasına Atatürk’ün ve karşıt kuvvet liderlerini destekleyenler arasına Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yer alması bir tesadüf eseri olamaz.</li><li>15 Temmuz 2016’da meydana gelen darbe girişiminin devlet-millet dayanışmasıyla etkisiz hâle getirilmesi, Türkiye üzerinde kurgulanan birçok oyunun bozulmasına yol açmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, darbe girişiminden sonraki hemen her konuşmasında “rabia” vurgusunu (tek millet, tek bayrak, tek vatan ve tek devlet) tekrarlamıştır. Ardından Cumhuriyetin kurucu değerlerini öne çıkarmıştır. Son olarak da 2017 yılındaki 10 Kasım konuşmasında “Atatürk’ü sadece anmakla kalmamalı, anlamaya da çalışmalıyız.” demiştir. Bu da bize yeni bir Atatürk algısıyla karşı karşıya olduğumuzu ya da ilk defa Atatürk konusunda toplum olarak bir normalleşme süreci yaşamaya başladığımızı göstermektedir. Müslüman camiayı uyandıran, ideolojik Atatürkçüleri boşa çıkaran ve Marksist-sosyalist kesimi deşifre eden bir çıkıştır bu. Bu yaklaşımın sulandırılmadan sürdürülmesi gerekir. Çünkü bu yaklaşımı sulandıranlar asla masum olamaz. Türkiye’de ilk defa devlet-millet bütünleşmesi bu denli derinden gerçekleşmektedir. Zira Türkiye’nin bugünkü şartlarda böyle bir bütünleşmeye her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır.</li><li>Malûm olduğu üzere Türkiye, Fırat Kalkanı Harekâtı (2016), Zeytin Dalı Harekâtı (2018), Pençe Harekâtı (2019), Barış Pınarı Harekâtı (2019) ve Bahar Kalkanı Harekâtıyla (2020) sınırlarının ötesinde, Suriye ve Irak topraklarında kendine yönelik tehditlere askerî gücüyle güçlü ve sonuç alıcı bir müdahalede bulunmuş ve bu mücadele hâlen bütün cephelerde devam etmektedir. 2019’da Libya ile imzaladığı mutabakat muhtıralarla Akdeniz’de oynanmak istenen oyunları bozmuş ve Doğu Akdeniz’de Türk arama ve sondaj gemilerinin güvenliğini garanti altına almıştır. ABD ve İsrail’in nihaî anlamda Türkiye’yi hedef alan Orta Doğu’daki yeni parçalama ve paylaşım politikalarına karşı oyunları bozan güçlü bir direnç göstermiştir. PKK / KCK / PYD-YPG, FETÖ / PDY ve DAİŞ ile DHKP-C gibi terör örgütlerine yönelik içeride ve dışarıda etkin bir mücadele ortaya koymuştur. Bütün bunları yaparken müttefiki saydığı / bildiği ülkeler âdeta olayı dışarıdan seyretmiş; kimse Türkiye’nin yanında yer almamış, üstelik terörle mücadelesini insan hakları üzerinden insafsızca eleştirmiş, teröristleri korumuş ve kollamış; onlara lojistik ve siyasî destek sağlamıştır. Böylece Türkiye’yi yalnızlaştırmak ve haklı mücadelesinde zaafa uğratmak istemişlerdir. Hatta Türkiye, Yunanistan gibi eski tehdit cephelerinin tahrikleriyle yeniden karşılaşmaya başlamıştır. Millî Mücadeleden bu yana hiç olmadığı kadar bir güvenlik ve beka sorunuyla karşı karşıya gelmiştir. Bu bağlamda Türkiye, Atatürk’ün formüle ettiği “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesini âdeta yeniden keşfetmiş ve uygulamaya koymuştur. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Atatürk’ü hedef gösterip onun üzerinden Türk Silâhlı Kuvvetlerini yıpratmak ve bu yolla Türkiye’yi zayıflatmak isteyen cepheye karşı ortaya koymuş olduğu yeni Atatürk algısıyla oyunları bozan bir yaklaşım sergilemiş ve Türkiye’nin ciddî bir güvenlik ve beka sorunuyla karşı karşıya olduğunu, bunun için millet olarak birlik ve beraberliğin önemini kavrayıp devlete sahip çıkmak gerektiğini geniş toplum kitlelerine anlatmaya başlamıştır. Artık millet, terör örgütleriyle mücadelenin bir savunma hattı olduğunu, ülkenin etnik gerçekliğini, milletin dinî duygu ve kültürel farklılıklarını yani millî ve manevî değerlerini istismar ederek ülkesini zayıflatmak ve sonunda yıkmak isteyen cepheye karşı topyekûn bir uyanış yaşamaya başlamıştır. Bütün toplumda millet ve devlet varlıklarımıza karşı yeni ve güçlü bir hassasiyet gelişmiştir. Bu anlayışla Anayasa değişikliği yapılmış, hükûmet sistemi değiştirilmiş ve seçimler gerçekleştirilmiştir. Türkiye, vesayet girdabından kurtularak anlayışını ve kadrolarını yenileme yoluna girmiştir. Ekonomisini, ticaretini, kalkınmasını ve savunma sanayiini elden geçirmeye çalışmaktadır. Eğitim ve kültür alanlarındaki eksik ve ihmallerini görmüştür. Büyük tarih sahibi büyük bir millet ve büyük bir devlet olduğuna inanmış ve bunu dünyaya göstermiştir. Mazlum milletlerin umudu olmayı bir kez daha hak etmiştir.</li><li>Türkiye’nin yeni tip&nbsp;koronavirüs (Covid-19) salgınına karşı içte ve dışta gösterdiği büyük başarıyla siyasette ve uluslararası ilişkilerde yaşadığı tıkanıklıkları aşmada yakaladığı tarihî bir fırsatın eşiğindeyken bu konular üzerinde soğukkanlılıkla ve açık yüreklilikle konuşmaya değmez mi? Zira insanlık, yeni tip&nbsp;koronavirüs (Covid-19) salgınından sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı; bütün dengeler, sınırlar ve düzenlerin değişeceği, her şeyin yeniden kurulup şekilleneceği bir dünyaya adım atmak üzeredir. Bundan böyle dünyada bir taraftan dijitalleşme hızlanırken bir taraftan da toprağa, aileye ve dine bağlı bir hayat önemini artıracak; beslenme, barınma, iletişim, eğitim, savunma ve şehirleşme düzeni yeniden şekillenecektir. Zevkler, alışkanlıklar, değerler, anlayışlar ve hedefler değişecek; bilim ve teknoloji, ekonomi ve ticaret, savaşlar ve çatışmalar artık başka şekillerde icra edilecektir. Eski dünyada giderek yalnızlaşan insan, belki yeniden kendini keşfetme imkânına kavuşacaktır. Kendisiyle, çevresiyle, varlıkla, tabiatla ve yaratıcıyla barışacak, gerçek şahsiyet sahibi olacaktır. Bu umudun önünü tıkayan bütün safraların artık kesinlikle atılması gerekmektedir.<br>Bu sebeple 2023’e yaklaşırken Atatürk’ü kısır tartışmaların konusu olmaktan çıkarmalı ve kutuplaşmaya teşne çevrelere malzeme etmemeliyiz. Onu doğru anlamaya, istismar etmemeye, verdiği mücadeleyi kavramaya, tasavvur ettiği hedefleri daha ileriye götürmeye, büyük düşünmeye ve gerçekçi olmaya çalışmalıyız. Önümüze gelen tarihî fırsatları bu defa da gölgemizle savaşarak kaçırmamalıyız. Bu hataya geçen yüzyılda birkaç kez düştük, artık bu yüzyılda tekrar düşmemeliyiz.</li></ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ataturku-dogru-anlamak-sorunu-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarih İstikbaldir ve Covid-19 Sonrası Yeni Dünya</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tarih-istikbaldir-ve-covid-19-sonrasi-yeni-dunya/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tarih-istikbaldir-ve-covid-19-sonrasi-yeni-dunya/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Apr 2020 10:13:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[23 nisan]]></category>
		<category><![CDATA[corona]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=13964</guid>

					<description><![CDATA[Tarih, bir milletin hem ilmihâli hem de istikbalidir. Ana karakteri süreklilik ve değişim olan böyle bir olgu için herhangi bir başlangıçtan veya kesintiden söz edilemez çünkü o, bir bütünler manzumesidir. Tarihe sadece değişim cephesinden bakarsak yabancılaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalırız. Aynı şekilde süreklilik cephesini öne çıkarırsak yenilenme ve gelişmenin önünü tıkarız. Bu sebeple tarihi, her iki cepheden birlikte okumak gerekir. Böyle bir okuma, bize hayata dair değer yargıları kazandırır. Bununla yaşadığımız zamanı anlamaya ve hayatımızı şekillendirmeye çalışırız. Böylece yeni bir değişimin ve sürekliliğin zeminini hazırlar, istikbale açılma imkânı bulmuş oluruz. Tarih ilmiyle iştigal edenler, yaptıkları işin kuram ve yöntemini bugünün bakış açısıyla şekillendirir. Onlar, istikbal için kendilerinin ve yaptıkları işin tarihî bir malzeme olacağının şuurundadır. Tarihe ideolojik perspektiften bakanlar onu bütünüyle kavrayamaz. Çünkü tarih, hayat gibi canlı ve karmaşık bir olgudur. Duygular, düşünceler, arzular, ihtiyaçlar hep iç içe ve birbirine bağlıdır. Yine tarihe dinlerin terminolojisiyle yaklaşanlar da bu karmaşıklığı yeterince kavrayamaz. Çünkü inanç kriterleri kabul ve ret üzerine kuruludur. Oysa tarih, kabul ve ret yaklaşımıyla anlaşılamaz. Onun bütünlüğünü parçaladığınız zaman, elinizdeki parçalar değerini büyük ölçüde kaybeder. Tarih için doğrular ve yanlışlar yoktur. Sebepler, olaylar ve sonuçlar vardır. Bunlar, öncesiyle ve sonrasıyla hep birbirine bağlıdır. İçlerinden birini çekerek gerçeği göremezsiniz. Sebepleri &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tarih, bir milletin hem ilmihâli hem de istikbalidir. Ana karakteri süreklilik ve değişim olan böyle bir olgu için herhangi bir başlangıçtan veya kesintiden söz edilemez çünkü o, bir bütünler manzumesidir.</p>
<p>Tarihe sadece değişim cephesinden bakarsak yabancılaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalırız. Aynı şekilde süreklilik cephesini öne çıkarırsak yenilenme ve gelişmenin önünü tıkarız. Bu sebeple tarihi, her iki cepheden birlikte okumak gerekir. Böyle bir okuma, bize hayata dair değer yargıları kazandırır. Bununla yaşadığımız zamanı anlamaya ve hayatımızı şekillendirmeye çalışırız. Böylece yeni bir değişimin ve sürekliliğin zeminini hazırlar, istikbale açılma imkânı bulmuş oluruz.</p>
<p>Tarih ilmiyle iştigal edenler, yaptıkları işin kuram ve yöntemini bugünün bakış açısıyla şekillendirir. Onlar, istikbal için kendilerinin ve yaptıkları işin tarihî bir malzeme olacağının şuurundadır. Tarihe ideolojik perspektiften bakanlar onu bütünüyle kavrayamaz. Çünkü tarih, hayat gibi canlı ve karmaşık bir olgudur. Duygular, düşünceler, arzular, ihtiyaçlar hep iç içe ve birbirine bağlıdır. Yine tarihe dinlerin terminolojisiyle yaklaşanlar da bu karmaşıklığı yeterince kavrayamaz. Çünkü inanç kriterleri kabul ve ret üzerine kuruludur. Oysa tarih, kabul ve ret yaklaşımıyla anlaşılamaz. Onun bütünlüğünü parçaladığınız zaman, elinizdeki parçalar değerini büyük ölçüde kaybeder.</p>
<p>Tarih için doğrular ve yanlışlar yoktur. Sebepler, olaylar ve sonuçlar vardır. Bunlar, öncesiyle ve sonrasıyla hep birbirine bağlıdır. İçlerinden birini çekerek gerçeği göremezsiniz. Sebepleri anlamaya, olayları bilmeye ve sonuçları değerlendirmeye mecbursunuz. Bütün bunları bir tek yöntemle başarmak da mümkün değildir. Anlamak, bilmek ve değerlendirmek için ayrı ayrı ama birbiriyle bağlantılı yöntemler kullanmak durumundasınız. Tarih, millet şuurunun hayat bulduğu en sahih alandır. Millet olma şuuru ise dil şuuruyla ortaya çıkar. Ait olduğu bütün içinde kendini anlama ve ifade etme, sonra da istikbale açılma gayreti, tarihin bize sağladığı bir imkândır.</p>
<p>Tarih, sosyal bilimlerin bir kolu olduğu ve yazana/okuyana göre farklı algılandığı için gerçeklik tarafı tartışmalı kabul edilir. Çünkü tarihin sunduğu bilgi, tecrübeye dayalı öznel bir bilgidir. Diğer taraftan o, yaşanmış bir gerçektir. O hâlde tarihin gerçekliği nesnel ve pozitif değerlerle sınırlandırılabilecek türden bir olay değildir. Onun gerçekliği, değişkenlik ve süreklilik karakterinde aranmalıdır. Esasında yaşanmış bir hayatı sonradan okumaya/anlamaya çalışmak da yeni bir hayat kurma girişiminden başka bir şey değildir. İşte tarihî birikimleri değerlendirmenin önemi burada ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>***</p>
<p>Osmanlı Devleti, Tanzimat Döneminde içinde bulunmuş olduğu askerî, ekonomik ve siyasî şartlar sebebiyle Batıyla, Batının dünya görüşüyle ve değerler sistemiyle ciddî bir şekilde yüzleşir, böylece Batıyı yeniden tanıma ve kendi durumunu anlama sürecine girer.</p>
<p>Bu dönemde Osmanlıdan Batıya, Batıdan İslâm’a medeniyetler çatışması ekseninde geliştirilen eleştiriler ve yorumlar, ilmî ve fikrî birçok eserin ortaya çıkmasını sağlar. Bugünden bakıldığında, o dönemde kaleme alınan eserlerin üslûp ve muhteva açısından belli bir seviyeyi temsil ettikleri ve hâlâ kıymetini korudukları görülecektir. Taraflarca hemen her konu ele alınmış, birbirini etkileyen ve birbirinin ufkunu açan çalışmalar ortaya konulmuştur. Aynı şekilde Cumhuriyetin ilk çeyrek yüzyılında yeni bir dünya görüşünün tesisi amacıyla Türk dili, tarihi ve kültürünün özgünlüğü, yeni kurumlar, kalkınma düşüncesi, çağdaşlaşma gibi alanlarda ilmin ve fikrin ürünü birçok çalışmanın yapıldığı bilinmektedir. Türk ilim, düşünce ve irfan hayatının vazgeçilmez temel taşlarından olan bu verimlerin günümüze aktarılması, değerlendirilmesi ve üzerinde tartışılması, müelliflerinin genç nesillere tanıtılması ülkemizin geleceği açısından stratejik bir önem taşımaktadır.</p>
<p>Türkiye, İslâm dünyasında Batıyla doğrudan yüzleşebilecek donanıma sahip tek ülkedir. İslâm dünyası siyasal, ekonomik ve kültürel birçok sebeple XIX. yüzyılın ikinci yarısıyla XX. yüzyılın ilk yarısında Batıyla bir şekilde karşı karşıya geldi. Batı, bu dünyaya vadettiklerinin karşılığında onların özgürlüklerine el koydu. Bu durum Müslüman toplumların ciddî tepkilerine yol açtı. Dinî hareketler kendilerine böyle bir zeminden çıkış yolu aradılar. Mısır, Cezayir, Suriye, Irak, İran, Pakistan, Afganistan, Hindistan gibi ülkelerde Batıya karşı duyulan tepki, kısa zamanda dinî ihya ve direniş hareketine dönüştü.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşından sonra İslâm ülkelerinin büyük bir çoğunluğu siyasal bağımsızlıklarına kavuştu. Ancak bu defa Soğuk Savaş Dönemi başladı ve siyasal bağımsızlığına kavuşan her İslâm ülkesi, ekonomik yönden Batının sömürgesi hâline geldi. Bu sebeple İslâm ülkelerinde yönetici kesimle halk arasında gitgide büyüyen bir uçurum oluştu. Yönetici kadrolar, kitleleri elde tutabilmek için baskılarını yoğunlaştırırken halk da direniş gücünü artırdı. Bu bağlamda Türkiye, hiçbir zaman Batının bir sömürgesi olmadı. İstiklâl Savaşını kendi imkânlarıyla ve Batıya rağmen kazanıp demokrasiye geçti. Ekonomik alanda büyük sorunları olsa da yine kendi ayakları üzerinde durmasını bildi. Bir taraftan tarihî sürekliliğe sahip bir misyonu ve devlet anlayışını, diğer taraftan da çağa uygun bir değişimi ve bunun gereklerini yerine getirmeyi başardı.</p>
<p>İslâm dünyası hiçbir zaman Türkiye’nin yaşadığını yaşamadı, belki başka şeyler yaşadı. Onlar, tarihî süreklilik açısından ciddî bir devlet tecrübesine sahip olmadıklarından hızlı bir şekilde sömürgeleştirildi. Batıyla doğrudan yüzleşemedikleri için de değişim olgusunu zamanında göremedi ve çağdaş dünyanın gerisinde kaldılar. Durum bu olunca kitleler, ister istemez tepki ideolojileri üretmeye başladı. İşte dinî ihya ve direniş hareketleri böyle bir sürecin eseri olarak ortaya çıktı.</p>
<p>Türkiye 1960’lı yıllardan sonra İslâm ülkeleriyle ilişkilerini yeniden geliştirme dönemine girdi. Devletler arası ilişkiler, toplumların kültürel olarak birbirlerini etkilemelerini sağladı. Meselâ bu yıllarda, İslâm ülkelerindeki dinî ihya hareketlerinin temel eserleri hızlı bir şekilde Türkçeye tercüme edildi. Bir taraftan Batıdan, diğer taraftan İslâm ülkelerinden yapılan tercümeler, yeni nesil Türk okuyucusuna Türkiye’nin farklılığını ve birikimlerini unutturdu. Batı, tarihî sürekliliğimizi tehdit eden bir değişim öneriyordu. İslâm ülkeleri ise çağdaş dünyaya karşı geleneksel bir direniş ve tepki içindeydi. Bu iki telkin arasında kalmış Türkiye’ye nasıl bir rol biçilmeliydi?</p>
<p>Türkiye bugün, hâlâ bu konuda bir ikilem içindedir. Bir taraftan tarihî süreklilik anlayışını, diğer taraftan değişim arzusunu sağlam bir zemine oturtmuş sayılmaz. Toplumların doğru tecrübelerden mahrum kalması onları, yanlış tecrübelerin kucağına iter. Çünkü toplumsal hayat, herhangi bir kesinti veya boşluk kabul etmez bir süreçtir. Yıllardır Avrupa Birliğine girme çabası içinde olan Türkiye’nin beklentileri bir gün gerçekleşirse acaba dinî, tarihî ve kültürel alanlarda ne gibi sorunlar yaşayacağı ve bunlara karşı hangi önlemlerin alınması gerektiği üzerinde yeterince kafa yorulmuş mudur? Ne yazık ki Türkiye, Batıdaki oluşumlara teklif sunan değil, Batıdan gelen tekliflere tepki veren bir konumda olmayı sürdürmektedir. Oysa Türkiye’nin tarihî ve coğrafî konumu, dünyanın gidişini etkileyebilecek bir güce sahiptir. Ne var ki o, her alanda olduğu gibi bu alanda da herhangi bir hazırlık içinde değildir ve gününü kurtarmakla meşguldür.</p>
<p>Meselâ Türkiye, komşusu olduğu ülkelerin dillerine ve kültürlerine karşı bilgisizliğini ve kayıtsızlığını devam ettirmektedir. Aynı şekilde Batı ilâhiyatı, modern çağlar boyunca İslâm hakkında belli bir yetkinliğe ulaşırken İslâm dünyasını etkileyip yönlendirmişti. Ancak Türkiye, Batıdaki bu çalışmaların bütününe sadece misyonerlik faaliyetleri çerçevesinden bakmayı tercih etmiş ve bir öz eleştiri yapma ihtiyacı duymamıştı. Bugün Batıda, dünya çapında İslâm’ı ve Müslümanların sorunlarını bilen ilim adamları varken Türkiye’de, Hristiyanlığı ve Yahudiliği, o dinlerin sıradan müntesipleri kadar bilen kaç ilim adamı vardır? Türkiye, bu yetersiz hâliyle Avrupa Birliğine girerse sorunlarına yeni sorunlar ekleyecek ve umduğunu bulamayacaktır.</p>
<p>Direniş ve tepki ideolojilerinin tasallutundan kurtulmak ve çağdaş dünyada kendimize ait özgün bir yer edinmek istiyorsak ülkemizin tarihî birikimlerini, özellikle Tanzimattan Cumhuriyete arayışlar devri birikimlerini doğru okumak ve iyi değerlendirmek zorundayız.</p>
<p>Evet, tarih bir milletin hem ilmihâli hem de istikbalidir. İstikbali yakalamak için bu ilmihâli değişim ve süreklilik karakteriyle doğru okumak her aydının aslî görevi olmalıdır.</p>
<p>Yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgınından sonra belli ki dünya eskisi gibi olmayacak; bütün dengeler, sınırlar ve düzenler değişecek, her şey yeniden kurulup şekillenecek. Bu süreci zamanında ve doğru okuyanlar kazanacak. Bundan böyle dünyada bir taraftan dijitalleşme hızlanırken bir taraftan da toprağa, aileye ve dine bağlı bir hayat önemini artıracak; beslenme, barınma, iletişim, eğitim, savunma ve şehirleşme düzeni yeniden şekillenecek. Zevkler, alışkanlıklar, değerler anlayışlar ve hedefler değişecek; bilim ve teknoloji, ekonomi ve ticaret, savaşlar ve çatışmalar artık başka şekillerde icra edilecek. Eski dünyada giderek yalnızlaşan insan, belki yeniden kendini keşfetme imkânına kavuşacak. Kendisiyle, çevresiyle, varlıkla, tabiatla ve yaratıcıyla barışacak, şahsiyet sahibi olacak. Bunu umuyor ve bunun için dua ediyoruz. Bütün kalbimizle inanıyoruz ki her zorluğun yanında bir kolaylık vardır. (İnşirah suresi) Yeter ki Rabbimize yönelelim, yalnız ona kulluk edelim ve yalnız ondan yardım isteyelim. Şüphesiz o, bizi doğru yola iletecektir. (Fatiha suresi)</p>
<p>Mehmet Erdoğan</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tarih-istikbaldir-ve-covid-19-sonrasi-yeni-dunya/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlim Adamı ve Şeyh: M. Esad COŞAN</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ilim-adami-ve-seyh-m-esad-cosan/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ilim-adami-ve-seyh-m-esad-cosan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:14:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[İlim Adamı]]></category>
		<category><![CDATA[İz Bırakanlar]]></category>
		<category><![CDATA[M Esad Coşan]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1557</guid>

					<description><![CDATA[M. Esad Coşan Hoca, her şeyden önce bir ilim adamıydı. Doçentlik tezi olarak hazırlamış olduğu Hacı Bektaş Velî, Makalât isimli çalışması, bugün ilim dünyasının itibar etmiş olduğu güvenilir çalışmalardan biridir. Çeşitli ilmî makalelerinin yanında yüzlerce fikrî makalesi yayımlanmış ve bunlar kitaplaştırılmıştır. Prof. Dr. M. Esad Coşan ve damadı Prof. Dr. Ali Yücel Uyarel, 4 Şubat 2001 Pazar günü Avustralya’da geçirmiş olduğu elim bir trafik kazası sonucu hayatını kaybetti. M. Esad Coşan Hocayı ilk defa merhum Mehmet Zahit Kotku Hocanın ölümünden bir iki yıl sonra, üniversiteye giriş imtihanı için gittiğim İstanbul’da, İskenderpaşa Camiindeki mutat sohbetlerinden birinde görmüş ve dinlemiştim. İnsanı kuşatan bir üslûbu vardı. Ayrıca o yılların en seviyeli edebiyat dergilerinden biri olan Mavera dergisinin de iyi bir okuyucusu sayılırdım. Mayıs 1981, 54. sayısında merhum Mehmet Âkif İnan’ın Halil Necatioğlu (M. Esad Coşan Hocanın müstear adı) ile tasavvuf üzerine yapılmış ve tasavvufu sağlam temeller üzerine inşa eden muhkem bir konuşması yer almıştı. M. Esad Coşan Hocayı böyle tanımıştım. 1984 yılının sonbaharında, daha önce birkaç defa gelmiş olduğum Ankara’ya, bu defa İlâhiyat Fakültesi’nde okumak üzere gelmiştim. Keçiören-Kalaba’da, M. Esad Coşan Hocaya bağlı cemaat evlerinden birinde bir dönem kalmış ve ikinci dönemin başında uyum sağlayamadığım gerekçesiyle uzaklaştırılmıştım. Hoca, o yıllarda İlâhiyat Fakültesi’nde Türk-İslâm &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>M. Esad Coşan Hoca, her şeyden önce bir ilim adamıydı. Doçentlik tezi olarak hazırlamış olduğu Hacı Bektaş Velî, Makalât isimli çalışması, bugün ilim dünyasının itibar etmiş olduğu güvenilir çalışmalardan biridir. Çeşitli ilmî makalelerinin yanında yüzlerce fikrî makalesi yayımlanmış ve bunlar kitaplaştırılmıştır.</strong></p>
<p>Prof. Dr. M. Esad Coşan ve damadı Prof. Dr. Ali Yücel Uyarel, 4 Şubat 2001 Pazar günü Avustralya’da geçirmiş olduğu elim bir trafik kazası sonucu hayatını kaybetti.</p>
<p>M. Esad Coşan Hocayı ilk defa merhum Mehmet Zahit Kotku Hocanın ölümünden bir iki yıl sonra, üniversiteye giriş imtihanı için gittiğim İstanbul’da, İskenderpaşa Camiindeki mutat sohbetlerinden birinde görmüş ve dinlemiştim. İnsanı kuşatan bir üslûbu vardı. Ayrıca o yılların en seviyeli edebiyat dergilerinden biri olan Mavera dergisinin de iyi bir okuyucusu sayılırdım. Mayıs 1981, 54. sayısında merhum Mehmet Âkif İnan’ın Halil Necatioğlu (M. Esad Coşan Hocanın müstear adı) ile tasavvuf üzerine yapılmış ve tasavvufu sağlam temeller üzerine inşa eden muhkem bir konuşması yer almıştı. M. Esad Coşan Hocayı böyle tanımıştım. 1984 yılının sonbaharında, daha önce birkaç defa gelmiş olduğum Ankara’ya, bu defa İlâhiyat Fakültesi’nde okumak üzere gelmiştim. Keçiören-Kalaba’da, M. Esad Coşan Hocaya bağlı cemaat evlerinden birinde bir dönem kalmış ve ikinci dönemin başında uyum sağlayamadığım gerekçesiyle uzaklaştırılmıştım. Hoca, o yıllarda İlâhiyat Fakültesi’nde Türk-İslâm Edebiyatı derslerine giriyordu. Biz derslerine yetişemedik. 1987 yılında kendi isteğiyle emekli olmuş ve ardından da Ankara’dan ayrılmıştı. Aynı yılın Aralık ayı olmalıydı. Bir gün hocanın fakültedeki odasına gitmiş, elini öpmüş, kendimi tanıtmıştım. Kendisiyle sanat ve edebiyatın mahiyeti üzerine bir konuşma yapmak istediğimi, uygun görürlerse yapacağımız konuşmayı yayımlatacağımı söylemiştim. Birkaç gün sonra elimde bir teyp ve sorular tekrar hocanın odasındayım. Sorulara baktı; beğendiğini ve edebiyata olan ilgimi sürdürmem gerektiğini söyledikten sonra cevaplara geçti. Konuşmayı teybe kaydettim. Gidip deşifre edecek ve hocanın tashihine sunacaktım. Araya yarıyıl tatili girmiş ve tatil dönüşü de kaldığım evden uzaklaştırılmıştım.</p>
<p>1985 yılının Şubat veya Mart ayı olmalı, konuşmanın metnini yine fakültedeki odasına götürüp kendilerine takdim etmiştim. Bir iki gün sonra uğrayıp alabileceğimi söylemişti. Odasından çıkarken, cemaat evinden şimdi adını unuttuğum beni tanıyan biriyle kapıda karşılaştım; hocanın yanına giriyordu. Sonra iki üç defa uğramama rağmen konuşma metnini bir türlü hocadan alamadım. Anlaşılan kapıda karşılaştığım o kişi, benimle ilgili hocaya bir şeyler söylemiş olmalıydı. O konuşma böylece yok olup gitti. Ses kaydı bende olmasına rağmen, hocanın rızası dışında tekrar deşifre edip yayımlatmayı doğrusu ahlâkî bulmadım. Bendeki kayıt da zaman içinde kaybolup gitti. Hatırladığım kadarıyla hoca, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’un sanatı temellendiren düşünceleriyle ilgili değişik şeyler söylemiş ve onların sanat yorumuna dinî bir eleştiri getirmişti. Hassan b. Sabit’ten örnekler vererek sanatı, doğrudan dinin emrinde görüyordu.</p>
<p>1980’li yılların özellikle ilk yarısı, M. Esad Coşan Hocanın öncülüğünde İslâm mecmuasının yüz binlerin üzerinde sattığı, İlim ve Sanat, Kadın ve Aile gibi nitelikli dergilerin yayımlandığı yıllar olmuştur.</p>
<p>Müslüman gençlik bu dergilerin çevresindeydi. Kuruluşuna öncülük etmiş olduğu Hakyol Vakfı, taşra kökenli üniversite öğrencilerinin barındığı önemli yerlerden biriydi. O yıllarda M. Esad Coşan Hocanın çok yakınında olan ve dergilerde aktif görev yapan bazı gençlerin, daha sonra Necmettin Erbakan Hocayla yaşanılan ihtilâfta karşı tarafta olduklarını görünce doğrusu hayret etmemiştim. Çünkü kitlelerin eğitilmesi ve yönlendirilmesinde görev alacak insanların kişiliği ve karakterini tanımada, Müslüman cemaatlerin ne derece tecrübesiz olduğunu o yıllarda bizzat müşahede etmiştim. Bir taraftan Allah rızası, hizmet, bağlılık vs. gibi kavramlarla gençliğin duyguları istismar ediliyor, diğer taraftan fırsatçılar, ortalıkta cirit atıyordu. İnsana, istikbal vadeden gençlere yeterince değer verilip yatırım yapılmıyordu. Bundan dolayı 1980’li yıllarda Müslüman cemaatler, yükseliş ve düşüşü çok hızlı, hatta iç içe yaşadı. Çünkü insana değil, şartlara bağlı bir yükselişti onlarınki; şartlar değişince hemen düşüş başlıyordu. Giderek entelektüel güçlerini ve toplum üzerindeki tesirlerini de kaybettiler; âdeta uzak durulması gereken birer “odak” hâline geldiler! Bugün artık bu dergilerin hiçbiri çıkmıyor. Cemaatin Akra FM isimli radyo deneyimi ile Sağduyu isimli günlük gazete girişimi çeşitli engellerle karşılaştı ve beklenilen ilgiyi görmedi. Merhum Mehmet Zahit Kotku ve M. Esad Coşan Hocanın eserlerinin yayımlandığı Seha Neşriyat da eski gücünü kaybetmiş durumdadır. Yakın çevresinden gördüğü vefasızlıklar ve Türkiye’nin antidemokratik şartları, gün geçtikçe üzüyor ve sıkıntıya sokuyordu onu. Biraz da bu sebeplerle Avustralya’ya “hicret” etti. Belki de yeni bir çevre ve mekân arayışıydı bu ama cemaatin insan kalitesi gün geçtikçe düşüyordu.</p>
<p>M. Esad Coşan Hoca, her şeyden önce bir ilim adamıydı. Doçentlik tezi olarak hazırlamış olduğu Hacı Bektaş Velî, Makalât isimli çalışması, bugün ilim dünyasının itibar etmiş olduğu güvenilir çalışmalardan biridir. Çeşitli ilmî makalelerinin yanında yüzlerce fikrî makalesi yayımlanmış ve bunlar kitaplaştırılmıştır. Bir sohbet halkası vardı; insan yetiştirir ve gönülleri aydınlatırdı. Sağlam bir miras devralmıştı. Ne var ki bu mirası yeterince kullanabildiği söylenemez. Birtakım teşebbüslerinin akamete uğraması, hareket alanını büyük ölçüde daraltmıştır. Bu yüzden son yıllarda, yurt dışındaki etkisi Türkiye üzerindeki etkisinden daha fazla olmuştur.</p>
<p>M. Esad Coşan Hocanın bağlı bulunduğu tasavvuf anlayışının şahsım üzerinde de müspet ve öğretici tesirleri olmuştur. O yıllarda aynı tasavvuf yolunun Trabzon kolunu temsil eden Ahmet Yaşar Hocanın elini öpmüş, sohbetlerinden istifade etmiştim. Fakat tasavvufa olan ilgim uzun sürmedi; sadece fikir boyutunda devam edip geldi. Prof. Dr. M. Esad Coşan Hoca hizmete koşarken geçirmiş olduğu elim bir trafik kazası sonucunda ahiret yurduna hicret etti. Tıpkı damadı ve halifesi olduğu Mehmet Zahit Kotku Hoca gibi sevenlerinin gönüllerinde yaşayacak ve her zaman rahmetle anılacaktır.</p>
<p>Cenazesi Avustralya’dan Türkiye’ye getirildi. Süleymaniye Camii haziresinde defnedilmesiyle ilgili kararnameyi Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in onaylamaması üzerine 9 Şubat 2001 Cuma günü Eyüp Mezarlığına defnedildi. Şairin dediği gibi, “Her ölüm erken ölümdür” belki; ama M. Esad Coşan Hocanın ölümü gerçekten erken oldu. Bilgi ve tecrübesiyle ülkesine, ülkesinin insanlarına, İslâm âlemine ve bütün insanlığa tam hizmet edebilecek bir çağdaydı. Makamı cennet olsun.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ilim-adami-ve-seyh-m-esad-cosan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Düşünce Klâsiği : &#8220;Doğu ve Batı Arasında İslâm&#8221;</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-dusunce-klasigi-dogu-ve-bati-arasinda-islam/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:12:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[batı]]></category>
		<category><![CDATA[doğu]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1456</guid>

					<description><![CDATA[Aliya İzzetbegoviç (1925-2003), örnek mücadelesiyle geçen yüzyıla damgasını vurmuş bir siyaset ve devlet adamıdır. Ayrıca siyasî kimliğinin yanında düşünce adamı kimliğiyle, özellikle Doğu ve Batı Arasında İslâm adlı eseriyle XX. yüzyıl İslâm düşüncesinde önemli bir yere sahiptir. (Doğu ve Batı Arasında İslâm, çev. Salih Şaban, Nehir Yayınları, 1992.) Eski Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç ile ilgili Siyasî Hafıza / Eski Türkiye’den Yeni Türkiye’ye (1996-2016) adlı kitabımızda (Kopernik Kitap) iki not ve iki fotoğraf yer almaktadır. Notlardan biri “Aliya İzzetbegoviç, Bosna-Hersek’te Dayton Antlaşması (14 Aralık 1995) sonrası yapılan ilk seçimde Boşnak, Hırvat ve Sırp temsilcilerden oluşan üçlü Cumhurbaşkanlık Konseyine seçildi ve başkanlığı üstlendi. (14 Eylül 1996)” ve diğeri “Sevenleri ve halkının ‘bilge kral’ dediği eski Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç vefat etti. (19 Ekim 2003)” şeklinde kaydedilmiştir. Fotoğraflardan biri Aliya İzzetbegoviç’in karlı bir havada sırtında paltosu ve başında beresi olduğu hâlde ellerini açmış dua eden o meşhur fotoğrafı, diğeri ise yağmurlu bir havada cenaze namazı kılınırken merhum Necmettin Erbakan Hocanın saf tutmuş fotoğrafıdır. Allah, ikisine de rahmet eylesin ve mekânları cennet olsun. Aliya İzzetbegoviç (1925-2003), örnek mücadelesiyle geçen yüzyıla damgasını vurmuş bir siyaset ve devlet adamıdır. Ayrıca siyasî kimliğinin yanında düşünce adamı kimliğiyle, özellikle Doğu ve Batı Arasında İslâm adlı eseriyle XX. yüzyıl &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Aliya İzzetbegoviç (1925-2003), örnek mücadelesiyle geçen yüzyıla damgasını vurmuş bir siyaset ve devlet adamıdır. Ayrıca siyasî kimliğinin yanında düşünce adamı kimliğiyle, özellikle Doğu ve Batı Arasında İslâm adlı eseriyle XX. yüzyıl İslâm düşüncesinde önemli bir yere sahiptir. (Doğu ve Batı Arasında İslâm, çev. Salih Şaban, Nehir Yayınları, 1992.)</strong></p>
<p>Eski Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç ile ilgili Siyasî Hafıza / Eski Türkiye’den Yeni Türkiye’ye (1996-2016) adlı kitabımızda (Kopernik Kitap) iki not ve iki fotoğraf yer almaktadır. Notlardan biri “Aliya İzzetbegoviç, Bosna-Hersek’te Dayton Antlaşması (14 Aralık 1995) sonrası yapılan ilk seçimde Boşnak, Hırvat ve Sırp temsilcilerden oluşan üçlü Cumhurbaşkanlık Konseyine seçildi ve başkanlığı üstlendi. (14 Eylül 1996)” ve diğeri “Sevenleri ve halkının ‘bilge kral’ dediği eski Bosna-Hersek Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç vefat etti. (19 Ekim 2003)” şeklinde kaydedilmiştir. Fotoğraflardan biri Aliya İzzetbegoviç’in karlı bir havada sırtında paltosu ve başında beresi olduğu hâlde ellerini açmış dua eden o meşhur fotoğrafı, diğeri ise yağmurlu bir havada cenaze namazı kılınırken merhum Necmettin Erbakan Hocanın saf tutmuş fotoğrafıdır. Allah, ikisine de rahmet eylesin ve mekânları cennet olsun.</p>
<p>Aliya İzzetbegoviç (1925-2003), örnek mücadelesiyle geçen yüzyıla damgasını vurmuş bir siyaset ve devlet adamıdır. Ayrıca siyasî kimliğinin yanında düşünce adamı kimliğiyle, özellikle Doğu ve Batı Arasında İslâm adlı eseriyle XX. yüzyıl İslâm düşüncesinde önemli bir yere sahiptir. (Doğu ve Batı Arasında İslâm, çev. Salih Şaban, Nehir Yayınları, 1992.) Osmanlı Devletinin Balkanlardaki dinî, sosyal, kültürel ve ekonomik hayata etkileri kolay kolay yok edilemez niteliktedir. Bosna-Hersek ve Aliya İzzetbegoviç olgusu bunun somut bir göstergesidir. Balkanlarda, tarihten bugüne kendine özgü bir düşünce ve hayat tarzı devam edip gelmektedir. Bunu bölgenin jeopolitik konumuyla açıklamak yeterli değildir. Bölge insanının arada kalmışlık psikolojisi dinî, sosyal, kültürel, ekonomik ve hatta siyasal hayata derinden yansımaktadır. Bu durum, olumsuz sonuçlara zemin hazırladığı gibi çok olumlu gelişmeleri de beslemektedir. Aliya İzzetbegoviç örneğinde bunun olumlu yönünü görmek mümkündür. O, iki dünya arasında kalmadan hem doğulu gibi hisseden, hem de batılı gibi düşünen gerçek bir aydındır.</p>
<p>Yugoslavya mahkemelerinde “Ben her zaman ülkemi sevdim ve severim. Fakat otorite söz konusu olunca hiçbir otoriteyi hiçbir zaman sevmem. Otoriteye sadece riayet edebilirim, çünkü ben, bütün sevgimi özgürlüğe adadım.” sözleriyle kendini savunan Aliya İzzetbegoviç, özgürlükçü mücadelesinde kaderci değildir. Mücadelesini inanç ve kararlılıkla sürdürmüş, hedeflerine ulaşmayı başarmıştır. Diğer taraftan modernleşme tarihi boyunca Türk ilim adamı ve sanatçısının yakalayamadığı diyalektik çizgiyi, batılı meslektaşlarından daha ileriye götürmüştür. Bu bağlamda Doğu ve Batı Arasında İslâm tefekkür ürünü bir eserdir. İçinde din, ahlâk, ilim ve sanata dair yeni ve ileri düşünceler vardır.</p>
<p>“Kur’an’ın yegâne hakikî tefsiri hayat olabilir ve bildiğimiz gibi Hz. Muhammed’in hayatı tam buydu.” Burada Kur’an’la hayat arasında kurmuş olduğu bağla geleneksel İslâm düşüncesinden ayrılmaktadır. O, İslâm’a hayatın içinden bakar; yaşayan ve yaşanılan İslâm’ı esas alır. İnanç konularında ise geleneksel düşünceden ayrılmaz. Hatta geleneksel yaklaşım biçimine daha etkili ve felsefî bir yorum getirir. Bu çerçevede kader konusuna bakışı ilginçtir: “Teslimiyet insanın bir bütün olarak dünyaya ve kendi faaliyetinin neticelerine karşı iç tutumudur. Allah’ın iradesine teslimiyet, insanların iradesine karşı bağımsızlık demektir. Allah’a itaat insana itaati meneder. Bu, insan ile Allah arasında ve dolayısıyla insan ile insan arasında yeni bir münasebet teşkil etmektedir. Onun için kaderi kabul etmek, kendini en büyük ölçüde hür hissetmektir. Bu öyle bir hürriyettir ki kaderi yerine getirmekle, onunla ahenk içinde olmakla kazanılır. Mücadelemizi insanî ve makul kılan, ona telkin ve huzur damgasını vuran, her şeyin akıbetinin elimizde olmadığı kanaatidir. Bize ait olan gayret etmek, uğraşmaktır; netice ise Allah’ın elindedir. (…) Ey teslimiyet, senin adın İslâm’dır!”</p>
<p>Aliya İzzetbegoviç’in din ve ahlâk anlayışı, doğu ve batı düşüncesini özümsediğini gösterir. Ona göre “İlmin ilerlemesi ne kadar büyük ve göze çarpar olursa olsun, ahlâk ve dini fuzulî ve lüzumsuz kılamaz. Zira ilim, insanlara yaşamalarının ne şekilde olması icap ettiğini öğretmez ve herhangi bir değer ölçüsü göstermez. Din olmasaydı biyolojik hayatı insanî hayatın seviyesine çıkaran bu değerler, meçhul ve anlaşılmaz kalırdı. Çünkü din, daha ulvî bir başka âlemin mahiyeti hakkında ‘bilgi’, ahlâk ise manası hakkında ‘bilgi’dir.” Ayrıca “Ahlâk, isteklere ve davranış kaidelerine tahvil edilmiş dindir ya da başka bir ifadeyle, insanın istekli davranışı veya Allah’ın varlığı gerçeğine uygun bir şekilde diğer insanlara karşı tavrıdır.”</p>
<p>“İnsan, yaptığı değil, her şeyden önce istediği, meylettiği şeydir.”, “Ahlâk istektir, hareket tarzı değil.” veya “Kâmil, günahsız olmak insanî değildir. Bilâkis günah işlemek ve tövbe etmek insana daha yakındır, daha insanîdir.” tarzındaki düşüncelerinde olduğu gibi insana bakışında batılı hümanist/mistik kültürün izleri görülür.</p>
<p>Sanata bakışı varoluşçu felsefeye yakındır. Ancak din, ahlâk ve sanat arasında kurmuş olduğu ilişkiyle hem batılı hem de geleneksel İslâm düşüncesinden ayrılır. “Gerçekten her sanat eseri, ona ait olmadığımız, içinden neşet etmediğimiz, içine ‘atıldığımız’ bir dünya hakkında bir haber, bir intiba mahiyetindedir. Sanat, ‘vatan hasreti’ veya ‘hatırlama’dır.” “Sanat, dünyaya karşı tabiî bir muhalefet içindedir ve (&#8230;) ilme karşıdır. Bu, esas itibarıyla dinî bir muhalefettir. Din, ahlâk ve sanat daha yaratılış fiili ile zuhur eden aynı şecerenin dallarıdır.” İlimle sanatı, âdeta batıyla doğuyu kıyaslar gibi ele alır. Düşünce dünyasında ilim batının aklını, sanat ise doğunun irfan ve hikmetini temsil eder: “Bir sanat eseri daima sanatkârın şahsiyetine bağlıdır. Yaratma olarak, ‘insanın yapıtı’ olarak bir sanat eseri bir ruhun ürünüdür ve bu vasfıyla bölünemez bir fiildir. İlimde ise ilim adamlarının müşterek bir çalışma, bir iş birliği, bir küme çalışması yapmaları mümkündür. Çünkü ilmin konusu teferruattan müteşekkildir ve tahlile, ayırmaya, bölmeye tâbi tutulmaktadır. Bütün ilim, başlangıcından bugüne kadar sırf ilâvelerden -hemen hemen mekanik manada- ibarettir. Hâlbuki sanatta böyle bir şey mümkün değildir.”</p>
<p>“İlim nerede olursa olsun hep aynı, mutabık, hareketsiz ve sabit olan şeyleri keşfeder; sanat ise ‘durmadan yeniden vücuda gelmek’ demektir. Sanayiye (ki tatbik edilen ilim demektir) mahsus olan seridir; hâlbuki sanata mahsus olan orijinaldir.”</p>
<p>“İlim keşfeder, sanat yaratır. İlmin keşfettiği uzak bir yıldızın ışığı, bundan evvel de vardı. Sanatın bizi aniden aydınlatan ışığı ise sanatın kendisi tarafından o anda yaratılmış oluyor. Sanat olmadan o ışık asla meydana gelemez. İlim mevcut olanla uğraşmaktadır; sanat vücuda gelmenin kendisidir.” “İlim doğruyu ifade eder, sanat ise hakikate uygun olanı.”</p>
<p>Dilin ilim ve sanat için değeri üzerine söyledikleri; ilmin sınırları, sanatın niteliği ve dilin gücünü göstermesi açısından önemlidir: “Ne kadar derin ve kompleks olursa olsun ilim, lisanın yetersizliğini hiçbir zaman hissetmemiştir. Sanat ise bilâkis dâhilî, manevî bu temayülü yüzünden daima başka türlü, ‘lisan üstü’ vasıtaları aramıştır. Lisanın kendisi ‘beynin eli’dir, beyin ise bedenî varlığımızın, fâniliğimizin bir parçasıdır.</p>
<p>İnsanî tecrübenin devamının vasıtası olan yazı ile birleşen söz, ilmin en güçlü cihazı olmuştur. Çünkü yazı lisana, lisan ise düşünceye uygundur. Her üçü de zekâ kalıbına göre yaratılmış ve aynı zamanda ruhun bir hareketini ifade için tamamen elverişsiz, bunu yapmaktan hemen hemen âcizdir.”</p>
<p>“İlim adamları sadece kendi devrelerine, şairlerse bütün zamanlara aittirler.” “Sanat bilgi değil, idraktir. Ama akıl ve tahsil vasıtasıyla değil; gönül, sevgi ve ruh sadeliği ile.”</p>
<p>Sevenleri ve halkının “bilge kral” dediği Bosna-Hersek’in efsane lideri Aliya İzzetbegoviç, gerçekten kişiliği, düşünce dünyası ve mücadelesiyle Balkanların son Osmanlısıydı! Bu yüzden kitapları, Türkçede bir çatı altında topluca yayımlanmayı ve yeni nesiller tarafından tekrar tekrar okunmayı fazlasıyla hak ediyor.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsmet Özel’i Tenkit Vakti Geldi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ismet-ozeli-tenkit-vakti-geldi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Erdoğan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Nov 2017 15:35:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[2. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet Özel]]></category>
		<category><![CDATA[Kasım 2017]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1210</guid>

					<description><![CDATA[Bedel ödemeden itibar devşirmek! Çağımızın genel hastalığı. Belli bir süre mümkündür belki, ancak uzun soluklu olanı görülmemiştir. Sünnetullaha aykırıdır çünkü. Evet, İsmet Özel neden çevresine faydalı bir şair ve yazar, bir düşünce adamı olamadı / olamıyor? Bu sorunun cevabını buralarda aramak gerekiyor belki. Çünkü o, bir yere değil hep kendine çağırmaktadır. İsmet ÖZEL ve Martin BUBER Martin Buber, 1878-1965 yılları arasında yaşamış ve çağdaş siyonizmin kurulmasına öncülük etmiş Yahudi asıllı Alman bir düşünürdür. Varoluşçuluk akımına Tanrı sorunundan kaynaklanan bir görüşle yaklaşır. Ona göre insan, kendi özünü yine kendisi yaratan bir varlıktır. “Ben” ile “varoluş” arasında bir ayrılmazlık vardır. Bu yüzden insanı var olmadan önce tanımlama ve niteleme imkânı yoktur. Martin Buber, bir tür dinsel varoluşçuluk üzerine kurduğu diyalog felsefesiyle ilgili görüşlerini özlü ve özgün bir biçimde Ben ve Sen adlı eserinde ortaya koydu. İnsan ile evren arasındaki varlık ilişkisinin kaynaklarını araştırdı. Ona göre insan-varlık bağlantısı iki özden oluşan bir bütündür. Birincisi “Ben-O”, ikincisi “Ben-Sen”dir. “Ben” kendi kendine var olamaz; “O” ve “Sen” ile bir bütünlük içinde var olabilir. Bu varoluş bir bağlantıdır. İnsan ancak “Sen”de “Ben” olabilir. “Ben”, bir insanın karşısında “Sen” olarak vardır. Yani “Ben” “Sen”dedir. Bu varoluş biçimi nesnenin nesnede bulunması anlamına gelmez. Tanrı “sonsuz Sen” niteliğinde bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bedel ödemeden itibar devşirmek! Çağımızın genel hastalığı. Belli bir süre mümkündür belki, ancak uzun soluklu olanı görülmemiştir. Sünnetullaha aykırıdır çünkü. Evet, İsmet Özel neden çevresine faydalı bir şair ve yazar, bir düşünce adamı olamadı / olamıyor? Bu sorunun cevabını buralarda aramak gerekiyor belki. Çünkü o, bir yere değil hep kendine çağırmaktadır.</strong></p>
<p><strong>İsmet ÖZEL ve Martin BUBER</strong></p>
<p>Martin Buber, 1878-1965 yılları arasında yaşamış ve çağdaş siyonizmin kurulmasına öncülük etmiş Yahudi asıllı Alman bir düşünürdür. Varoluşçuluk akımına Tanrı sorunundan kaynaklanan bir görüşle yaklaşır. Ona göre insan, kendi özünü yine kendisi yaratan bir varlıktır. “Ben” ile “varoluş” arasında bir ayrılmazlık vardır. Bu yüzden insanı var olmadan önce tanımlama ve niteleme imkânı yoktur.</p>
<p>Martin Buber, bir tür dinsel varoluşçuluk üzerine kurduğu diyalog felsefesiyle ilgili görüşlerini özlü ve özgün bir biçimde Ben ve Sen adlı eserinde ortaya koydu. İnsan ile evren arasındaki varlık ilişkisinin kaynaklarını araştırdı. Ona göre insan-varlık bağlantısı iki özden oluşan bir bütündür. Birincisi “Ben-O”, ikincisi “Ben-Sen”dir. “Ben” kendi kendine var olamaz; “O” ve “Sen” ile bir bütünlük içinde var olabilir.</p>
<p>Bu varoluş bir bağlantıdır. İnsan ancak “Sen”de “Ben” olabilir. “Ben”, bir insanın karşısında “Sen” olarak vardır. Yani “Ben” “Sen”dedir. Bu varoluş biçimi nesnenin nesnede bulunması anlamına gelmez. Tanrı “sonsuz Sen” niteliğinde bir varlıktır ve “Ben” ile karşı karşıyadır. Bu sebeple bu iki varlık birbirini gerektirir. Öte yandan “Sen” ile “O” da iki varlık türü olarak birbirini gerektirir ve karşı karşıyadır. “Ben” ile “Sen” doğrudan doğruya birbirinin karşı-varlığıdır. “Sen” ile “O” ise ancak nesne evreninde karşı karşıyadır. (Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi, C. 3, Anadolu Yayıncılık, 1983.)</p>
<p>Martin Buber’in 1923’te Almanca olarak kaleme aldığı söz konusu eseri (Ich und Du), ilk defa (Ayşe) İnci Palsay tarafından Ben ve Sen adıyla Türkçeye çevrilmiş ve Kitâbiyât yayınları arasında neşredilmişti (Nisan 2003). Görmemişim. Aynı çevirinin gözden geçirilmiş ikinci baskısı ise Kopernik Kitaptan çıktı (Mayıs 2017). Ben ve Sen’i bu baskısından okuma imkânı buldum. Türk okuru, dar bir çevrenin dışında Martin Buber’i tanımıyor. Bunun üç önemli sebebi var sanırım: Birincisi Türkçeye çok geç çevrilmiş, ikincisi ağır ve felsefî bir dili var, üçüncüsü de iyi bir siyonist. Böyle olunca Martin Buber ve düşüncesi, Türkiye’de geniş okur kitleleri tarafından yeterince tanınmamış oldu.</p>
<p><strong>(Martin Buber-İsmet Özel ilişkisi)</strong></p>
<p>Şimdi Martin Buber’in Ben ve Sen’ini okurken zihnimde İsmet Özel’in bir makalesi, daha doğrusu bir tebliği canlandı. Onu da bulup okudum. Ardından İsmet Özel-Martin Buber ilişkisi üzerine düşündüklerimi yazmak istedim. İsmet Özel’in söz konusu makalesi, İslâmî İlimler Araştırma Vakfı Yayınları arasında Bilgi, Bilim ve İslâm adıyla neşredilen (İstanbul 1987) bir derleme kitapta yer alıyor.</p>
<p>Makale, vakfın 1984’te düzenlediği bir seminerde “Bilimin Dünyasından Bilginin Dünyasına” başlığıyla tebliğ olarak sunulmuş. İsmet Özel’in tebliğdeki tezi bilim ve bilgi kavramları arasında yapılan bir ayrıma dayanıyor. Ona göre bilimin dünyası XVII. yüzyıldan itibaren bilginin dünyasını yıkarak önce Avrupa’dan başlamak üzere adım adım bütün dünyada onun yerine hâkimiyet kurmuştur. Daha sonra bilgi ve bilim kavramlarını bilme eyleminde özne ve nesne alanında sergilediği özel tavırları açısından tahlil eden İsmet Özel, tercihini bilgi lehine ortaya koymakta ve yaşamakta olduğumuz bilimin dünyasından bilginin dünyasına geçmenin mümkün olduğunu söylemektedir. Bu da ancak din ve/veya sanatla olabilecek bir husustur.</p>
<p><strong><em>Devamı Yörünge Dergisi 2. Sayısında (Kasım/2017)</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
