<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mehmet BELENKUYU &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/mehmet-belenkuyu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 20 Jul 2026 15:18:21 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Mehmet BELENKUYU &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Deniz Göktaş ve Sanat Görünümlü Hicivde Son Nokta</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/deniz-goktas-ve-sanat-gorunumlu-hicivde-son-nokta/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/deniz-goktas-ve-sanat-gorunumlu-hicivde-son-nokta/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet BELENKUYU]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Jul 2026 15:18:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20185</guid>

					<description><![CDATA[Stand-up’çı İmran Deniz Göktaş’ın “tutuklanmasına neden olan gösterisi”ni, video paylaşım platformundan izledim. Bu tür olaylarda birinci elden kendim karar vermeyi ve “Nedir bu olayın içyüzü?” sorusunu, sosyal medya ve haber siteleri yerine, kendim cevaplamayı tercih ederim. Sanatın sosyopolitik yönünü ve etkilerini çok uzun yıllardır araştırırım. Ancak son yıllarda, bu tür faaliyetlerin internet erişimine açılmasından sonra, toplumun kısmen yoksul kesimleri de dahil , daha geniş halk kitlelerine ulaşması, konuyu daha da önemli hale getirdi. Eskiden Haldun Taner veya Ferhan Şensoy’un oyunları veya sistem eleştirileri, sadece sahnede izleyenleri etkiler ve ilgilendirir iken, şu an bu oyun ve gösteriler, en muhafazakar ailelerin gözlerinden sakındığı çocukların ekranına düşmeye başladı. Dolayısıyla üretilen her ürün için, zaman ve çevre sınırı kalktı. Üstelik o dönemlerde ne kadar muhalif olursa olsun, hicivde bir sınır ve az da olsa sanat, mizah kaygısı görülebilir iken, günümüzde artık bunlar büyük oranda gündemden kalktı, çalışmalar ucuzladı. İş neredeyse tamamen sokak ağzına döndü.  Hatta son dönemde, konu başlığımız olan gerek Deniz Göktaş ve diğer yeni nesil komedyenler, gerekse bazı sinemacılar (Şafak Sezer vb) küfürlü, sınırsız ve patavatsız diyaloglara, sanki bir şeyin rüştünü ispatlayacak bir kurtarıcı gibi sarılıyorlar. Muhtemelen başkasına saygı temelli oto sansürü kaldırarak, daha samimi olduklarını düşünüyorlar. Bahse konu şahıs Deniz Göktaş, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Stand-up’çı İmran Deniz Göktaş’ın “tutuklanmasına neden olan gösterisi”ni, video paylaşım platformundan izledim. Bu tür olaylarda birinci elden kendim karar vermeyi ve “Nedir bu olayın içyüzü?” sorusunu, sosyal medya ve haber siteleri yerine, kendim cevaplamayı tercih ederim.</p>
<p>Sanatın sosyopolitik yönünü ve etkilerini çok uzun yıllardır araştırırım. Ancak son yıllarda, bu tür faaliyetlerin internet erişimine açılmasından sonra, toplumun kısmen yoksul kesimleri de dahil , daha geniş halk kitlelerine ulaşması, konuyu daha da önemli hale getirdi.</p>
<p>Eskiden Haldun Taner veya Ferhan Şensoy’un oyunları veya sistem eleştirileri, sadece sahnede izleyenleri etkiler ve ilgilendirir iken, şu an bu oyun ve gösteriler, en muhafazakar ailelerin gözlerinden sakındığı çocukların ekranına düşmeye başladı.</p>
<p>Dolayısıyla üretilen her ürün için, zaman ve çevre sınırı kalktı. Üstelik o dönemlerde ne kadar muhalif olursa olsun, hicivde bir sınır ve az da olsa sanat, mizah kaygısı görülebilir iken, günümüzde artık bunlar büyük oranda gündemden kalktı, çalışmalar ucuzladı. İş neredeyse tamamen sokak ağzına döndü.  Hatta son dönemde, konu başlığımız olan gerek Deniz Göktaş ve diğer yeni nesil komedyenler, gerekse bazı sinemacılar (Şafak Sezer vb) küfürlü, sınırsız ve patavatsız diyaloglara, sanki bir şeyin rüştünü ispatlayacak bir kurtarıcı gibi sarılıyorlar. Muhtemelen başkasına saygı temelli oto sansürü kaldırarak, daha samimi olduklarını düşünüyorlar.</p>
<p>Bahse konu şahıs Deniz Göktaş,  Alevi kökenlerini, sol bir ailede ve muhafazakar değerlere çocukluğundan itibaren mesafeli yetiştirildiğini ısrarla görünür hale getirmeye çalışan, ODTÜ psikoloji mezunu bir kişi.</p>
<p>Gösteri baştan sona, politik ve kendi dünya görüşü dışında kim varsa tamamen alaya alma üzerine kurulmuş. Eleştirilerden, dindarlar, milliyetçiler, Celal Şengör, İlber Ortaylı, Alperen Şengün, kurban kesen dede, haşemaya benzer kıyafetle denize girdiği için dalgıçlar, Kuran, Allah, kot giymeyen muhafazakar gençler, herkes nasibini almış. Özenilen gruplar ise muhafazakar ailelerin seküler çocukları ile batıda sınır tanımadan yaşayan serseriler, alkolikler, bağımlılar.</p>
<p>Vatanseverlik Yunanistan’ı eleştirmek yerine, Türk birasının Alman birasından daha iyi olduğuna evrilmiş. Yunanistan’ı eleştirip de savaş çıkarmanın alemi yokmuş ama pasaportu da varmış, neden Amerika’da yaşamasınmış? Gezi olaylarında kendilerine yardım etmeyen esnafı boykot edecek kadar solcu, ama imkan verilirse ABD’de yaşamayı tercih edecek kadar dünya vatandaşı.</p>
<p>Gösteri sadece bununla kalmıyor, psikoloji eğitiminin verdiği özgüvenle bütün uyuşturucuları, cinselliği, “pişman olunacak her şeyi denemenin sakıncasının olmadığı” gibi, izleyenleri gayri ahlaki ne varsa, ona özendirmeyi de içeriyor. NY metrosunda bir erkeğin gösterilmemesi gereken yerlerini göstermesini, buna kimsenin dönüp bakmamasını, bir gelişmişlik örneği olarak sunuyor.</p>
<p>Sonuç olarak, ister sanat, ister bilim, ister haber, ister konser, ister miting; ne görünümünde olursa olsun, gelecek tehlikelerden ailenizi koruyun.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/deniz-goktas-ve-sanat-gorunumlu-hicivde-son-nokta/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tam Bağımsızlık Sürecinde Neredeyiz?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tam-bagimsizlik-surecinde-neredeyiz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tam-bagimsizlik-surecinde-neredeyiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet BELENKUYU]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Jun 2026 15:51:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20147</guid>

					<description><![CDATA[Bir “tarihte bugün” bilgisi olarak, “Adana Elektrik Şirketi”nin 1939 yılında devletleştirildiğini okuyunca, Cumhuriyetin ilk yıllarının devletçi ve milli ekonomi anlayışına göre “Bu şirket bu tarihe kadar neden devletleştirilmedi?” sorusu aklımıza geliyor. Sorunun cevabı için araştırmaya başlayınca sadece bu şirket değil, yabancı sermayeli olan onlarca yabancı kuruluşun Cumhuriyetin başından 1940’lara kadar faaliyetini sürdürdüğünü görüyoruz. Şimdi önce bu firmalara bakalım ve sonra kanaatimizi ve fikirlerimizi paylaşalım. Cumhuriyetin ilk yıllarında çalışmalarına devam eden yabancı şirketler: Demiryolu Şirketleri ve Bağlantılı Limanlar Anadolu Demiryolları ve Haydarpaşa Liman Şirketi (1928): Alman sermayeli bu dev hat ve stratejik liman, cumhuriyetin ilk büyük kamulaştırma hamlesidir. Mersin-Tarsus-Adana Demiryolu Şirketi (1929): İngiliz ve Fransız ortaklı bu hat, Çukurova tarım ürünlerinin limana taşınması açısından kritik öneme sahipti. Mudanya-Bursa Demiryolu Şirketi (1931): Fransız sermayeli hat sembolik bir bedelle devralınmıştır. İzmir-Kasaba (Turgutlu) ve Uzantıları Demiryolu Şirketi (1934): Fransız imtiyazındaki bu hat Ege bölgesinin iç kısımlarını birbirine bağlıyordu. İzmir-Aydın Demiryolu Şirketi (1935): Anadolu&#8217;nun ilk demiryolu hattı olan bu hat, İngilizlerin elinden satın alınmıştır. Şark Demiryolları (1937): Rumeli ve Trakya hattını işleten bu Fransız/Avusturya ortaklı şirket, Avrupa bağlantısını millîleştirmek adına devralınmıştır. Dağıtım Şirketleri (Elektrik, Su, Gaz ve Tramvay) Şehirlerin altyapı hizmetlerini yürüten ve tekel konumunda olan yabancı şirketler kamu yararı ve fiyat denetimi amacıyla belediyelere &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bir “tarihte bugün” bilgisi olarak, “Adana Elektrik Şirketi”nin 1939 yılında devletleştirildiğini okuyunca, Cumhuriyetin ilk yıllarının devletçi ve milli ekonomi anlayışına göre “Bu şirket bu tarihe kadar neden devletleştirilmedi?” sorusu aklımıza geliyor.</p>
<p>Sorunun cevabı için araştırmaya başlayınca sadece bu şirket değil, yabancı sermayeli olan onlarca yabancı kuruluşun Cumhuriyetin başından 1940’lara kadar faaliyetini sürdürdüğünü görüyoruz.</p>
<p>Şimdi önce bu firmalara bakalım ve sonra kanaatimizi ve fikirlerimizi paylaşalım.</p>
<p><strong>Cumhuriyetin ilk yıllarında çalışmalarına devam eden yabancı şirketler:</strong></p>
<ul>
<li><strong><em>Demiryolu Şirketleri ve Bağlantılı Limanlar</em></strong></li>
</ul>
<ol>
<li><strong>Anadolu Demiryolları ve Haydarpaşa Liman Şirketi (1928):</strong> Alman sermayeli bu dev hat ve stratejik liman, cumhuriyetin ilk büyük kamulaştırma hamlesidir.</li>
<li><strong>Mersin-Tarsus-Adana Demiryolu Şirketi (1929):</strong> İngiliz ve Fransız ortaklı bu hat, Çukurova tarım ürünlerinin limana taşınması açısından kritik öneme sahipti.</li>
<li><strong>Mudanya-Bursa Demiryolu Şirketi (1931):</strong> Fransız sermayeli hat sembolik bir bedelle devralınmıştır.</li>
<li><strong>İzmir-Kasaba (Turgutlu) ve Uzantıları Demiryolu Şirketi (1934):</strong> Fransız imtiyazındaki bu hat Ege bölgesinin iç kısımlarını birbirine bağlıyordu.</li>
<li><strong>İzmir-Aydın Demiryolu Şirketi (1935):</strong> Anadolu&#8217;nun ilk demiryolu hattı olan bu hat, İngilizlerin elinden satın alınmıştır.</li>
<li><strong>Şark Demiryolları (1937):</strong> Rumeli ve Trakya hattını işleten bu Fransız/Avusturya ortaklı şirket, Avrupa bağlantısını millîleştirmek adına devralınmıştır.</li>
</ol>
<ul>
<li><strong><em>Dağıtım Şirketleri (Elektrik, Su, Gaz ve Tramvay)</em></strong></li>
</ul>
<p>Şehirlerin altyapı hizmetlerini yürüten ve tekel konumunda olan yabancı şirketler kamu yararı ve fiyat denetimi amacıyla belediyelere veya ilgili devlet kurumlarına devredilmiştir:</p>
<ol>
<li><strong>İstanbul Elektrik, Tramvay ve Tünel Şirketleri (1938-1939):</strong> Belçika ve Fransız sermayeli bu dev altyapı ağı satın alınarak bugünkü İETT&#8217;nin temeli atılmıştır.</li>
<li><strong>İstanbul Türk Anonim Su Şirketi (1933):</strong> İstanbul’un su dağıtımını yürüten Fransız şirketi feshedilerek İstanbul Belediyesi’ne devredilmiştir.</li>
<li><strong>İzmir Tramvay ve Elektrik Şirketi ile İzmir Suları Şirketi:</strong> Belçika ortaklı bu altyapı şirketleri de batı Anadolu’nun en büyük dağıtım ağları olarak kamulaştırılmıştır.</li>
<li><strong>Bursa Elektrik Şirketi (1939):</strong> İlk olarak Fransızlar tarafından kurulan, ardından İtalyan Marelli firmasına geçen şirket Adana Elektrik ile aynı dönemde millîleştirilmiştir.</li>
<li><strong>Ankara Elektrik ve Havagazı İşletmesi:</strong> Başkentin altyapısını elinde bulunduran yabancı imtiyazlar satın alınmıştır.</li>
</ol>
<ul>
<li><strong><em>Liman, Rıhtım ve Denizcilik İşletmeleri</em></strong></li>
</ul>
<ol>
<li><strong>İzmir Rıhtım Şirketi (1933):</strong> Fransızların elindeki rıhtım imtiyazı satın alınarak liman ticareti millîleştirilmiştir.</li>
<li><strong>İstanbul Rıhtım, Dok ve Tersaneler Şirketi:</strong> Boğaz trafiği ve liman hizmetlerindeki yabancı imtiyazlara son verilmiştir.</li>
<li><strong>Kabotaj Kanunu (1926):</strong> Doğrudan bir şirketin satın alınması olmasa da, Türk karasularında gemi işletme hakkını tamamen yabancılardan alıp Türk bayraklı gemilere devrederek denizcilikte millîleşmenin en büyük adımı olmuştur.</li>
</ol>
<p><strong> </strong></p>
<ul>
<li><strong><em>Maden Şirketleri ve Endüstriyel Tesisler</em></strong></li>
</ul>
<ol>
<li><strong>Ereğli Kömür Şirketi (1937-1940):</strong> Zonguldak havzasında kömür üretimi yapan Fransız sermayeli şirket, &#8220;Füzyon Kanunu&#8221; ile tamamen devletleştirilmiş ve Etibank bünyesine katılmıştır.</li>
<li><strong>Keçiborlu Kükürt Madeni (1932):</strong> Fransızların elindeki işletme imtiyazı iptal edilerek sanayinin ham madde ihtiyacı için devlet eline alınmıştır.</li>
<li><strong>Balya &#8211; Karaaydın Linyit ve Kurşun Madenleri:</strong> Fransız ortaklı şirketler zaman içinde kamulaştırılmıştır.</li>
</ol>
<p><strong> </strong></p>
<ul>
<li><strong><em>İletişim Şirketleri</em></strong></li>
</ul>
<ol>
<li><strong>İstanbul Telefon Şirketi (1936):</strong> İngiliz sermayeli (Anglo-French) bu şirket satın alınarak dönemin Nafia Vekaleti’ne (Bayındırlık Bakanlığı) bağlı Telefon Müdürlüğü’ne devredilmiştir. (1)</li>
</ol>
<p><strong>*****</strong></p>
<p>Listeyi görünce aklımıza şu temel soru geliyor: <strong><em>“Askeri zafer kazanmış tam bağımsız bir devlet, neden 17 yıl boyunca kendi kaynaklarını yabancıların işletmesine izin verdi?”</em></strong></p>
<p>Bu soru sorulduğunda, birkaç ihtimal söz konusu:</p>
<ol>
<li><strong>Uluslararası hukuk, </strong></li>
<li><strong>Lozan Antlaşması&#8217;nın getirdiği ekonomik bağlayıcılıklar. </strong></li>
<li><strong>Mali sıkıntılar.</strong></li>
</ol>
<p>Aslında, birinci ve ikinci madde birbiriyle bağlantılı. “Bağımsızlık Belgemiz” kabul edilen Lozan, kendi içinde çok sıkıntılar barındırıyor:</p>
<p>Lozan&#8217;a göre Türkiye, Osmanlı döneminde yabancı devletlerle yapılmış olan imtiyaz sözleşmelerine (demiryolları, elektrik, su imtiyazları) sadık kalmayı taahhüt etti. Uluslararası hukuka göre bir şirkete el koyduğunuz an, o devletler (İngiltere, Fransa, Belçika) bunu savaş sebebi sayabilir veya uluslararası mahkemelerde Türkiye&#8217;yi tamamen bloke edebilirdi. Şirketleri devralmanın tek yolu, paralarını kuruşu kuruşuna ödeyerek (satın alma hakkı da sözleşmelerde genellikle belirli yıllara bağlanmıştı! ) satın almaktı.</p>
<p>Diğer taraftan bu kuruluşları işletecek teknik personel de yeterli değildi. Daha sonra 1929 ekonomik buhranıyla birlikte, bu kuruluşlar da görevlerini tam yapmaz hale geldiler. Bununla birlikte Osmanlıdan devralınan borçlar da vardı.</p>
<p>Yani Cumhuriyetin kurucu iradesinde söz sahibi olanlar, anlaşılıyor ki Batılı devletlere şunu da diyememişler: “<strong>Bakın biz Osmanlıyı tanımıyoruz, hanedanı sınır dışı ettik, onların hukuki normlarını, kültürel kalıplarını reddettik. Siz bizi meşru hükümet sayıyorsanız, biz neden onların borçlarını ödüyoruz?”</strong></p>
<p>Demek ki batının derdi<strong> günümüz Suudi Arabistan veya Avrupalı örneklerde olduğu gibi, başta kral, sultan ya da sistemin Cumhuriyet olup cumhurbaşkanı olması değil, </strong>kendi çıkarları.</p>
<p>Yani aslında savaş meydanında kazanmış görünürken, ülke kaynaklarının işletilmesinde yabancıların varlığından hiç de şikayetçi olunmamış, hatta 29 buhranı olup bu şirketler güç kaybetmese, işletilmesine devam edilmesine pek ses çıkarılmamış. Diğer taraftan bu kuruluşların tamamı da Osmanlı dönemine ait değil. Konuyu gündemimize taşıyan Adana Elektrik Şirketi 1929 da faaliyete başlamış.</p>
<p>Burada kabaca, kuşbakışı baktığımızda görünen şu:</p>
<p>“Evet, size kağıt üzerinde bağımsızlığınızı veriyoruz ama yasalar, ekonomik sistem ve bazı kültürel ve sosyal inkılaplar bizim istediğimiz gibi düzenlenecek.”</p>
<p>Dönem gelişmelerinden küresel çapta haberi olmayan okuyucularımıza hatırlatalım ki, 20. yy başlarında kurulan Türkiye dahil devletlerin çoğu, batılıların bu şartlarını kabul ettiler. Özellikle İran ve Mısır’da batılıların işlettiği yeraltı kaynaklarına “millileştirme” adına yapılan her müdahale, kanlı devrimlerle, batılı işbirlikçi ordularla bastırıldı ya da İran’da olduğu gibi şahlık ve cumhuriyet arasında rejim değişiklikleri gitti geldi.</p>
<p>Biz hatta aslında bu maden konusuna tam dahil olduk mu emin değiliz. Madenlerimizin gerçek durumu ve işletilmesinin askeri darbelere etkisi var mı? Altın, petrol, bor, krom ve diğer madenlerin rezervleri gerçekten bu kadar mı?</p>
<p>Ana konuya dönecek olursak, 50 sonrası dönem için şikayet edilen “ABD baskısı, uluslararası emperyalizm, kamu kaynaklarının özel sermaye ve yabacılara verilmesi durumu”, aslında Osmanlıdan beri çok da kesintiye uğramamış. Mesele “bu doğrudur ve yanlıştır”dan çok, gerçekleri herkesin kendi çıkarları doğrultusunda manipüle etmesi. Bir dönemi “Asr-ı Saadet” haline getirip kutsallaştırma, taraftarlarına huzur verse de gün gelir adaletin ve tarihin süzgecine takılır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<ul>
<li><em>(Listeler YZ desteği ile oluşturulmuş olup, ana konuyu – yani bu sürede yabacı şirketlerin varlığı ve etkinliği sürdürdüğü- etkilemeyeceği için maddeler tek tek incelenmemiştir.)</em></li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong><em>Mehmet BELENKUYU</em></strong></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tam-bagimsizlik-surecinde-neredeyiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kan Sosisi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kan-sosisi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kan-sosisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet BELENKUYU]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 May 2026 08:48:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Gıda]]></category>
		<category><![CDATA[Haram]]></category>
		<category><![CDATA[Helal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20141</guid>

					<description><![CDATA[Son zamanlarda çok sayıda genç sosyal medya ünlüsünün, gittikleri ülkelerin mutfak alışkanlıkları ve sokak yemekleriyle ilgili videolar paylaştıklarını görüyoruz. İşin tabiatı gereği, çoğunluğu genç yaşta olan bu arkadaşlar, her yemeği tatma ve fikrini bizimle paylaşma peşinde. Zayıflayan manevi değerler, bu kişilerin yeme alışkanlıklarında hassasiyet göstermediğine işaret ediyor. Ancak her ne kadar beğeni ve para peşinde koşan bu arkadaşlar, bu tür seyirlik “tatma” videoları çekse de, toplumların çoğu yeme içme alışkanlıklarını kolayca değiştiremezler. Bunun ekonomik durum, belirli çevrede yaşama zorunluluğu gibi farklı nedenleri olsa da, esas neden inanç ve onun oluşturduğu geleneklerdir. Öyle ki “Domuz eti yemiyor ama haram yiyor!” diye, Müslüman geleneklerini ve hayat tarzını alaya alan yeni nesil ateist ve deist şahıslar bile, kendilerinin din tarafından oluşturulan nasıl bir ekosistem ile kuşatıldıklarının farkında değillerdir. Ülkemize gelen ziyaretçilerinin pek hoşlanmadıkları “kokoreç”, onlar için ne derece kabul edilemez ve “midelerinin kaldırmayacağı” bir yemek ise, onların yaptıkları ve rahatlıkla tükettikleri bazı yemekleri ise bizim hayal etmemiz bile mümkün değildir. Bu konuların nedense bu ülkeleri ziyaret eden veya orada yaşayan Müslüman çevrelerce, kültür ve din ilişkisi bakımından ele alınıp, yeni nesle işin aslının anlatıldığı kanaatinde değilim. Belki Türkçe dışında ABD ve İngiltere’de yaşayan Arap, Hint, Pakistan asıllı Müslümanlarca ele alınmıştır, bunu bilemiyoruz. Bu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Son zamanlarda çok sayıda genç sosyal medya ünlüsünün, gittikleri ülkelerin mutfak alışkanlıkları ve sokak yemekleriyle ilgili videolar paylaştıklarını görüyoruz. İşin tabiatı gereği, çoğunluğu genç yaşta olan bu arkadaşlar, her yemeği tatma ve fikrini bizimle paylaşma peşinde.</p>
<p>Zayıflayan manevi değerler, bu kişilerin yeme alışkanlıklarında hassasiyet göstermediğine işaret ediyor. Ancak her ne kadar beğeni ve para peşinde koşan bu arkadaşlar, bu tür seyirlik “tatma” videoları çekse de, toplumların çoğu yeme içme alışkanlıklarını kolayca değiştiremezler. Bunun ekonomik durum, belirli çevrede yaşama zorunluluğu gibi farklı nedenleri olsa da, esas neden inanç ve onun oluşturduğu geleneklerdir.</p>
<p>Öyle ki “Domuz eti yemiyor ama haram yiyor!” diye, Müslüman geleneklerini ve hayat tarzını alaya alan yeni nesil ateist ve deist şahıslar bile, kendilerinin din tarafından oluşturulan nasıl bir ekosistem ile kuşatıldıklarının farkında değillerdir.</p>
<p>Ülkemize gelen ziyaretçilerinin pek hoşlanmadıkları “kokoreç”, onlar için ne derece kabul edilemez ve “midelerinin kaldırmayacağı” bir yemek ise, onların yaptıkları ve rahatlıkla tükettikleri bazı yemekleri ise bizim hayal etmemiz bile mümkün değildir.</p>
<p>Bu konuların nedense bu ülkeleri ziyaret eden veya orada yaşayan Müslüman çevrelerce, kültür ve din ilişkisi bakımından ele alınıp, yeni nesle işin aslının anlatıldığı kanaatinde değilim. Belki Türkçe dışında ABD ve İngiltere’de yaşayan Arap, Hint, Pakistan asıllı Müslümanlarca ele alınmıştır, bunu bilemiyoruz.</p>
<p>Bu neden önemli? Bu ayrımın farkına varamayan kuşaklar, kendilerini onlar gibi sandıklarından, bunu dert edinmiyorlar. Ancak artık tamamen onlara benzediklerinden, kendi dinlerinden ve geleneklerinden de fayda görmüyorlar. Sonunda bir arada kalmışlık, tükenmişlik ve kendilerinden nefrete varıyorlar.</p>
<p>Sonra da “Biz ne ara bu hale geldik?” diye yakınırken, “Zaten ne haldeydik ki bu hale geldik?” diye sormamız gerekiyor.</p>
<p>*****</p>
<p><strong>Şimdi örneklerle ne demek istediğimiz daha açık anlatalım.</strong></p>
<p><em>Önce İngiltere ve Birleşik Krallık’ın geleneksel yemeği, <strong>Black Pudding (Kan Sosisi)’den </strong>bahsedelim. </em></p>
<p>Temel maddesi taze domuz kanı olan bu besin, arpa, yulaf ezmesi veya ekmek kırıntıları gibi dolgu malzemeleriyle ve bolca iç yağı ile karıştırılıp bağırsağa doldurulur ve haşlanır. Ayrıca karabiber, karanfil, tarçın ve kekik gibi kuvvetli baharatlarla aromalandırılır ki kanın yoğun tadı dengelensin. Servis edilmeden önce genellikle dilimlenir ve tavada veya ızgarada dışı hafif çıtırlaşana kadar kızartılır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Almanların geleneksel yemeklerinden olan <strong>Leberwurst (Karaciğer Ezmesi / Sosisi) de </strong>benzer içeriktedir.</em></p>
<p>Genellikle domuz karaciğeri veya dana karaciğeri, belirli oranda et ve yağ (karaciğerin acılığını kırmak ve sürülebilir bir kıvam elde etmek için) soğan, mercanköşk, hardal yeşil karabiber gibi baharatla yapılan, bıçakla kesilebilen ve ekmeğe sürülebilir şekilde iki kıvamı olan bir yemektir.</p>
<p>Neden diğer yemekle aynı kategoride ele aldık? Çünkü kesimde kan, İslam ve Yahudilikte olduğu gibi tam olarak akıtılmadığından, karaciğer de kanın yoğun bulunduğu bir organ olmasından, bu yemek de oldukça kanlıdır.</p>
<p>Kan ve sakatat içeren dünyadaki farklı yemeklerin bir kısmını da sıralayalım:</p>
<p>İspanya ve Latin Amerika: Morcilla,</p>
<p>İskoçya: Haggis,</p>
<p>Güney Kore: Sundae (Soondae),</p>
<p>Fransa: Boudin Noir,</p>
<p>Filipinler: Dinuguan,</p>
<p>Doğu Avrupa (Polonya): Kaszanka.</p>
<p>Bunların tamamına yakını domuz eti ve kanı yoğunluklu yiyecekleridir. <strong>Zaten dünyada en çok tüketilen et, domuz etidir.</strong></p>
<p>Kısmen detayını verdiğimiz her iki yemek ve Avrupa veya uzak doğudaki benzer yemekler, bizim damak tadımıza uymaz. Neden? Çünkü İslam’da ve Yahudilikte kan kesinlikle yasaklanmıştır. Bu emir yüzyıllarca süren uygulamalarla gelenek haline dönüşmüş, bu toplumda yaşayan herkesin damak tadını oluşturmuştur. Bu nedenle inancı zayıf olsun, kuvvetli olsun hemen herkes, hatta Ortadoğu’daki ve Afrika’daki bazı Hıristiyan toplulukları bile bu kültürü benimsemişlerdir.</p>
<p>*****</p>
<p>Şimdi bu geleneğin kökeni olan Tevrat ve Kur’an’daki dini metinlere bakalım. Kanın haram olduğunu kabul eden Tevrat metinleri ile Kur’anda yer alan emirler çok benzerdir. Sonuçta ikisi de aynı kaynaktan geldiği için benzerlikler normaldir.</p>
<p><strong><em>Tevrat’ta kanın haram kılması:</em></strong></p>
<p><strong>Levililer 17:10-11: </strong><em>&#8220;İsrail halkından ya da aranızda yaşayan yabancılardan kim herhangi bir kan yerse, ona öfkeyle bakacağım ve halkımın arasından atacağım. Çünkü canlılara yaşam veren kandır&#8230;&#8221;</em></p>
<p><strong>Yasanın Tekrarı (Deuteronomy) 12:23: </strong><em>&#8220;Ancak kanı yememeye kesin kararlı olun. Çünkü kan candır, etle birlikte canı yememelisiniz.&#8221;</em></p>
<p>Yaratılış (Genesis) 9:4: (Nuh tufanından sonraki ilk yasaklardan biri) <em>&#8220;Ancak içinde canı, yani kanı olan eti yemeyeceksiniz.&#8221;</em></p>
<p>Yahudiler uzun sürgün hayatları boyunca, azınlık psikolojisi gereği Tevrat’ın hükümlerine sıkı sıkı sarılmak durumunda kaldılar ve bu hükümlere dayalı bir hayat tarzı geliştirdiler. Dinine bağlı olan Yahudiler kılık kıyafetleri dahil, her halleriyle kendilerini belli ederken, diğerleri de geleneklerine bağlı kaldılar. Ancak bugün söz sahibi olan Siyonist Yahudiler, mevcut Tevrat’ın kendilerini haklı çıkaracak yönlerini öne çıkararak ve farklı inançları harmanlayarak oldukça başkalaştılar. <em></p>
<p></em></p>
<p><em>Kur’an’da haram kılınan et, kan ve kurbanla ilgili hükümler:</em></p>
<p>Bakara Suresi, 173. Ayet</p>
<p><em>&#8220;Allah size ancak leşi, kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur kalırsa, (başkasının hakkına) saldırmadan ve sınırı aşmadan (bunlardan yemesinde) kendisine bir günah yoktur. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.&#8221;</em></p>
<p><strong>Mâide Suresi, 3. Ayet</strong></p>
<p><em>&#8220;Ölmüş hayvan, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan; (henüz canı çıkmamışken kestikleriniz hariç) boğulmuş, darbe almış, yüksekten düşmüş, boynuzlanmış ve yırtıcı hayvan tarafından parçalanmış hayvanlar ile dikili taşlar üzerinde boğazlanan hayvanlar ve fal oklarıyla kısmet aramanız size haram kılındı. ….. Kim şiddetli açlık durumunda zorda kalırsa, günaha meydan vermeksizin (haram etlerden yiyebilir). Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.&#8221;</em></p>
<p><strong>En’âm Suresi, 145. Ayet</strong></p>
<p><em>&#8220;De ki: &#8216;Bana vahyolunanlar içinde, yiyen bir kimsenin yiyeceği şeyler arasında, ölü hayvan eti, dökülmüş kan, domuz eti -ki o şüphesiz pistir- veya Allah’tan başkası adına bir fısk olarak boğazlanmış hayvandan başka, haram kılınmış bir şey bulamıyorum.&#8217; Bununla beraber kim mecbur kalırsa, (başkasının hakkına) tecavüz etmemek ve sınırı aşmamak kaydıyla (yiyebilir). Şüphesiz Rabbin çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.&#8221;</em></p>
<p>İşte bugün Müslüman toplumların yeme alışkanlıklarını düzenleyen, bireylerin çoğunun neden hangi tür yiyeceklerden hoşlanıp, nelerden nefret etmelerini sağlayan Kur&#8217;an-<em>ı Kerim’deki</em> temel metinler bunlardır.</p>
<p>Kur&#8217;an’dan ve İslam geleneğinden uzaklaştıkça, bozulmalar ve yabancılara benzemeler ve “Bize ne oldu?” ve “Biz ne zaman bu hale geldik?” soruları artacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kan-sosisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cahil, Şaşkın, Şükürsüz</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cahil-saskin-sukursuz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cahil-saskin-sukursuz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet BELENKUYU]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 06 Mar 2026 13:31:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[şükür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20112</guid>

					<description><![CDATA[Başlıkta tanımlanan kim dersiniz? Modern insan. Çünkü içinde bulunduğu konum ve konforun şuurunda değil. Bugün ucuzluğu ile bilinen ulusal marketlere gittiğinde veya semt pazarına uğradığında alabileceğin ürün çeşitliliği, geçmişte padişahların ulaşamayacağı derecede. Evindeki doğalgaz, giydiğin giysiler, sahip olduğun binek araçları veya toplu taşıma araçları, tarihte olmadığı kadar insanoğlunun lehine. Peki sana gelen / verilen bu rahatlığın, konforun arka planını hiç düşündün mü? Aldığın en ucuz telefonun arkasında onlarca mühendis, yüzlerce çalışan var. O telefonda yer alan metal ve petrokimya ürünleri, çipler için birçok insan emek vermiş. Çok sayıda Çinli, Tayvanlı işçinin emeği üzerine, gemilerle onlarca tayfanın emeğiyle aylarca yolculuk yapıp, ülkene gelmiş ve dağıtım noktalarından markete kadar taşınmış. Aldığın o tropikal meyveyi yine yoksul çiftçiler ve işçiler üretmiş, fabrikalarda işlenip paketlenmiş ve çeşitli nakliye araçları ile marketlerdeki raflara gelmiş. Evinde ocağında, kombinde kullandığın doğalgaz, Sibirya’nın steplerinde, İran’ın çöllerinde yine onlarca, yüzlerce işçinin emeği ile çıkarılıyor, boru hatlarıyla, tankerle taşınıyor, gece gündüz acil müdahale için nöbet bekleyen insanlar yardımıyla sana ulaşıyor. Aldığın o küçük kutudaki ton balığı, adını bilmediğin denizlerde, adını bilmediğin balıkçıların emekleriyle hazırlanıp, paketleme, nakliye işlerini yapan yüzlerce çalışan tarafından sana ulaştırılıyor. Ve medya sana o telefon markasının sahibinin, o gemilerin armatörlerinin, o doğalgaz devlerinin sahibi milyarderlerin hayatını servis &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Başlıkta tanımlanan kim dersiniz?</p>
<p>Modern insan. Çünkü içinde bulunduğu konum ve konforun şuurunda değil.</p>
<p>Bugün ucuzluğu ile bilinen ulusal marketlere gittiğinde veya semt pazarına uğradığında alabileceğin ürün çeşitliliği, geçmişte padişahların ulaşamayacağı derecede. Evindeki doğalgaz, giydiğin giysiler, sahip olduğun binek araçları veya toplu taşıma araçları, tarihte olmadığı kadar insanoğlunun lehine.</p>
<p>Peki sana gelen / verilen bu rahatlığın, konforun arka planını hiç düşündün mü?</p>
<p>Aldığın en ucuz telefonun arkasında onlarca mühendis, yüzlerce çalışan var. O telefonda yer alan metal ve petrokimya ürünleri, çipler için birçok insan emek vermiş. Çok sayıda Çinli, Tayvanlı işçinin emeği üzerine, gemilerle onlarca tayfanın emeğiyle aylarca yolculuk yapıp, ülkene gelmiş ve dağıtım noktalarından markete kadar taşınmış.</p>
<p>Aldığın o tropikal meyveyi yine yoksul çiftçiler ve işçiler üretmiş, fabrikalarda işlenip paketlenmiş ve çeşitli nakliye araçları ile marketlerdeki raflara gelmiş.</p>
<p>Evinde ocağında, kombinde kullandığın doğalgaz, Sibirya’nın steplerinde, İran’ın çöllerinde yine onlarca, yüzlerce işçinin emeği ile çıkarılıyor, boru hatlarıyla, tankerle taşınıyor, gece gündüz acil müdahale için nöbet bekleyen insanlar yardımıyla sana ulaşıyor.</p>
<p>Aldığın o küçük kutudaki ton balığı, adını bilmediğin denizlerde, adını bilmediğin balıkçıların emekleriyle hazırlanıp, paketleme, nakliye işlerini yapan yüzlerce çalışan tarafından sana ulaştırılıyor.</p>
<p>Ve medya sana o telefon markasının sahibinin, o gemilerin armatörlerinin, o doğalgaz devlerinin sahibi milyarderlerin hayatını servis ettiği ve sürekli gelişmiş ülkelerin azınlıkta olan lüksünü gösterdiği için, sen içinde bulunduğun, rahatın konforun farkında değilsin.</p>
<p>Medyanın ve inançsızların pompaladıkları maddeye tapınma ve tüketim çılgınlığında, hırsından gözün bir şeyi görmüyor. Daha da rahat ve konforlu yaşamak hakkın değil mi? Elbette hakkın. Daha çok çalış, üret ve sahip ol. Ama medyanın sana gösterdiği, milyarderlerin, uyuşturucu baronlarının, borsa spekülatörlerinin o lüks hayatına ahlaklı ve kolay yoldan ulaşamayacağını bil.</p>
<p>Ve yine önce sağlıklı olduğun için ve sana verilen bunca nimet için bir şükret, bu kadar kör ve nankör olma. Sonra çalışmaya, adaletsizlikleri ortadan kaldırmaya ve iyilikleri yaymak için mücadeleye devam et.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cahil-saskin-sukursuz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Muhafazakâr Seçmen İçin Saptırıcılar: Masonluk, Kemalizm, Dış Güçler</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/muhafazakar-secmen-icin-saptiricilar-masonluk-kemalizm-dis-gucler/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/muhafazakar-secmen-icin-saptiricilar-masonluk-kemalizm-dis-gucler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet BELENKUYU]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Oct 2024 12:47:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19176</guid>

					<description><![CDATA[Siyaset hem muhalefeti hem de kendi seçmenini kontrol altında tutmayı gerektiren bir kurumdur. Bunu sağlamak için bazen düşmanları net olarak göstermek gerekirken, bazen bulanık göstermek, bazen de düşman üretmek gerekebilir. Bu gerçeklik, siyaset ahlâk kavramıyla kısıtlanmayacak biçimde sağ &#8211; sol, liberal &#8211; muhafazakâr anlayış fark etmeyecek biçimde gerekli bir durumdur. Seçmen ne kadar kendi partisinden bunu beklemese bile, çoğu zaman farkına bile varmadan bu tuzağa çekilmiştir. Belli bir siyasi başarı elde etmiş partiler &#8211; siz buna iktidar nimeti deyin – artık seçmenin/halkın çıkarından çok, partinin geleceğini ülkenin geleceği ile eşdeğer görüp, parti çıkarı ile halkın çıkarını eşitlerler. Artık ayakta/iktidarda kalmak için bütün yollar mubah olmuştur. Bunun için bütün bürokratik yapılar, sendikalar, odalar ve sivil toplum kuruluşlarının güvenilirliği, partiyle ilişkisine bağlıdır. Bu yazdıklarımızdan mevcut iktidar partisi veya Kuzey Kore gibi diktatörlük aklınıza gelmesin. Bu genel olarak böyledir. Bunu engelleyecek tek şey, yönetici konumundaki bireylerin ahlaki ve vicdani durumudur. Seçmenin bu konuda yapabileceği bir şey oktur. &#160;Türkiye’de 1950’lerden itibaren, 70 yıldan fazla genel olarak sağ / muhafazakâr hükümetler iktidardadır. (Bürokrasi ve kültürel alanda sol/Kemalist yapının iktidarı hiç bırakmadığını burada belirtmekte fayda var.)&#160; Bu hükümetlerin ideolojik söylemlerindeki vaatleri, genelde tarihi ve dini ihtiyaçların karşılanması iken, iktidara gelince gerçekleşenler, ekonomik, sosyal ve kültürel alandaki &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Siyaset hem muhalefeti hem de kendi seçmenini kontrol altında tutmayı gerektiren bir kurumdur. Bunu sağlamak için bazen düşmanları net olarak göstermek gerekirken, bazen bulanık göstermek, bazen de düşman üretmek gerekebilir. Bu gerçeklik, siyaset ahlâk kavramıyla kısıtlanmayacak biçimde sağ &#8211; sol, liberal &#8211; muhafazakâr anlayış fark etmeyecek biçimde gerekli bir durumdur. Seçmen ne kadar kendi partisinden bunu beklemese bile, çoğu zaman farkına bile varmadan bu tuzağa çekilmiştir. Belli bir siyasi başarı elde etmiş partiler &#8211; siz buna iktidar nimeti deyin – artık seçmenin/halkın çıkarından çok, partinin geleceğini ülkenin geleceği ile eşdeğer görüp, parti çıkarı ile halkın çıkarını eşitlerler. Artık ayakta/iktidarda kalmak için bütün yollar mubah olmuştur. Bunun için bütün bürokratik yapılar, sendikalar, odalar ve sivil toplum kuruluşlarının güvenilirliği, partiyle ilişkisine bağlıdır.</p>



<p>Bu yazdıklarımızdan mevcut iktidar partisi veya Kuzey Kore gibi diktatörlük aklınıza gelmesin. Bu genel olarak böyledir. Bunu engelleyecek tek şey, yönetici konumundaki bireylerin ahlaki ve vicdani durumudur. Seçmenin bu konuda yapabileceği bir şey oktur.</p>



<p>&nbsp;Türkiye’de 1950’lerden itibaren, 70 yıldan fazla genel olarak sağ / muhafazakâr hükümetler iktidardadır. (Bürokrasi ve kültürel alanda sol/Kemalist yapının iktidarı hiç bırakmadığını burada belirtmekte fayda var.)&nbsp; Bu hükümetlerin ideolojik söylemlerindeki vaatleri, genelde tarihi ve dini ihtiyaçların karşılanması iken, iktidara gelince gerçekleşenler, ekonomik, sosyal ve kültürel alandaki iyileştirmeler, kapitalist bakış açısı ile tam bir uyum halinde olmuştur.</p>



<p>Hükümetler mevcut icraatları (sosyal hayattaki görece iyileştirmeler, yol, su, eğitim ve sağlık vs.) ile merkez seçmeni tam olarak tatmin etmese de, sonradan eklenen geniş yığınların oylarını alarak, kendi iktidarlarını sürdürmeyi başarmışlardır. İdeolojik olarak dindar ve milliyetçi kesim ise iktidardan beklentisini sürekli diri tutmuş ve fakat bir türlü o asrı saadete ulaşamamıştır.</p>



<p>Yine ülkemizdeki Menderes, Demirel ve Özal çizgisinden günümüze sağ/muhafazakar iktidarlar, &nbsp;sürekli bu vaatleri önde tutmuş, fakat devletin temel ideolojik yapısından da uzaklaşmamışlardır. Seçmen her dönemde verilen sınırlı paylarla umudunu korumuştur. Ezanın asli şeklinde okunması, Kur’an Kursu ve İmam Hatip Liselerinin açılması, kamuda başörtülü çalışanlara izin verilmesi, Ayasofya’nın açılması vb.</p>



<p>Bu değişiklikler iktidarlar açısından seçmene olduğundan daha büyük kazanımlar olarak sunulmuş, her seçim döneminde adeta onların gözüne sokulmuştur. Oysa faiz düzeni ve bankacılık sistemi, alkol, sigara ve uyuşturucu sistemi, yasal olarak izin verilen kumar ve fuhuş sistemi, rüşvet, adam kayırma, gerek din dışından, gerekse cemaat ve tarikatlar eliyle yapılan din istismarı ara vermeden devam etmiştir ve devam etmektedir.</p>



<p>Bu konular gündeme gelince işte yazımızın başlığı öne çıkmaktadır: “Bunlar, masonların (Siyonizm, rotary, lions, kabala, Levanten, Sabetayizm), Kemalistlerin (laik, seküler, beyaz Türkler, sol, Atatürk milliyetçiliği, ateizm, deizm, derin devlet) ve dış güçlerin (ABD, İsrail, İngiliz, Siyonizm, küresel sistem, petrol)&nbsp; işidir.”</p>



<p>Bu gibi durumlarda hemen hükümete yakın kaynaklar ve basın, bu konuları öne çıkarır ve seçmen bunlara karşı, yeniden “dini ve milli” bir temel anlayış çerçevesinde bir araya getirilir ve iktidarlar sürer gider. Burada iki soru ile karşı karşıyayız:</p>



<ol class="wp-block-list">
<li>Yukarıda sayılan tehlikeler, gerçekte hiç yok mudur?</li>



<li>Muhafazakâr bir hükümet, gerçekten bu saptırıcıları kendi seçmeninin üzerinde kullanır mı?</li>
</ol>



<p>Aslında birinci maddede bahsedilen saptırıcılar gerçekten vardır. Sol kesimin ve günümüz lümpen gençliğinin ve sosyal medyada söz sahibi olanların söylediklerinin aksine, bu tehlikeler vardır ve oldukça ciddidir. Her biri çok geniş konular olduğu için tek tek ele almak bu yazının konusu değildir. Bunun doğruluğunu hükümetlerin uluslararası konularda vereceği kararlarda muhalefetin tutumuna, uluslararası siyasi bir meselede, (Filistin, Ermeni sorunu vb) veya çok uluslu şirketler veya bankacılık sistemi ile ilgili kararlarda, dünya devletlerinin tutumlarına bakarak bu tehlikelerin varlığını test edebilirsiniz.</p>



<p>Esas önemli olan ikinci maddeye gelirsek, maalesef bu da gerçektir. Hükümetler Demirel’den günümüze dini ve milli argümanları kullanmışlar, ne zaman adalet sistemi, yoksulluk, ekonomik sistem veya kültürel yozlaşmadan bahsedilse, hemen dış güçler, derin devlet veya uzlaşmaz muhalefet bahane edilerek konu saptırılmıştır.</p>



<p>Bunda seçmenin -konu hakkındaki- cehaleti, medya ve kültürel alanlardaki bilgisizliği, yöneticilere aşırı güveni, devletin kutsallaştırılması ve sendika veya sivil toplum olarak örgütlü mücadeleyi bilmeyişi onu kullanışlı hale getirmektedir.</p>



<p>Son 23 yılda ise muhafazakâr seçmenin “Artık iktidar olduk.” rehaveti, bürokratik ve devlet sisteminin işleyişini kavrayamayışı, modern ekonomik yapı, endüstriyel işleyiş ve uluslararası siyasi ve ticari düzen hakkındaki bilgi yetersizliği, sosyal medya, bilişim sistemleri, sinema ve eğlence dünyası hakkındaki eksiklikleri, sistemi sorgulamasını engellemiştir.</p>



<p>Bu konularda kısmen daha donanımlı olan Fetö yapılanması, muhafazakâr seçmeni etkilemiş, onların desteğini almış fakat iktidarın geldiği kanal ile (Milli Görüş) tam uyum halinde olmadığı için bilinen olaylar patlak vermiştir. Muhafazakâr seçmen, özelde dindar kitleler, hem iktidarın saptırıcıları ve hem de modern dünyanın devasa baskısından kurtulup doğruyu bulabilecek mi? Bunu zaman gösterecek.</p>



<p>======<br>NOT: Saptırıcılar her kesim için söz konusudur. Mesela Türkiye’de sol kesim için farklı kavramlar ve durumlar saptırıcı olarak öne çıkarılır. Sol ve seküler toplum, ne zaman dinin asli yapısı, geleneksel ahlaki yapılar ve tarihimiz hakkında sorgulama yapmak istese; hemen cemaatler ve tarikatler, Işid gibi gayri İslami yapılar, Ortaçağ Avrupası, Arap dünyası ve Müslüman olduğu bilinen Afrika ülkelerinin yoksulluğu öne çıkarılır. Yine Hıristiyanlık, Yahudilik ya da Budizm’in yanlışları ile İslam’ın esasları özdeşleştirilerek, dinler aynileştirilmekte, onların dini ciddi olarak sorgulamaları engellenmektedir.</p>



<p></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/muhafazakar-secmen-icin-saptiricilar-masonluk-kemalizm-dis-gucler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mahsusa: Trablusgarb</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/mahsusa-trablusgarb/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/mahsusa-trablusgarb/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet BELENKUYU]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2024 15:06:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Dizi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19125</guid>

					<description><![CDATA[TRT dijital platformu Tabii&#8217;de (1) 29 Ekim &#8211; 22 Aralık 2023 tarihleri arasında yayınlanan Mahsusa Trablusgarb (2) dizisinin 4. bölümünden alınmış ve Fetih Suresi’nden bir bölümün yer aldığı klip, TRT tarafından internette paylaşılmış. (3) Klip, dinine bağlı her Müslümanı mutlu edecek bir kesit. Peki dizi için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Mahsusa her ne kadar isim olarak Türk istihbaratının temeli &#8220;Teşkilatı Mahsusa&#8221;yı hatırlatsa da, aslında dizide aralarında İstihbarat Teşkilatı’nın efsane ismi Kuşçubaşı Eşref&#8217;in de olduğu bir grup Osmanlı subayının, Trablusgarp Savaşı’nda (1911-12) (4) farklı yollarla Trablusgarp’a gidip yerel halkı teşkilatlandırarak, İtalyan işgaline karşı verdikleri mücadele anlatılıyor. Kurmay Albay Neşet’in Trablus’ta, Kurmay Binbaşı Enver’in Bingazi’de, Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal’in Derne’de Osmanlı birliklerine komuta etmeleri, Şehzade Osman Fuad Efendi, Senusi şeyhi Ahmed eş-Şerif es-Senusi ve Ömer Muhtar’ın da bu savaşa destekleri konu ediliyor. Dizi, Enver Bey, Mustafa Kemal, Nuri Bey, Fethi Bey, Çerkes asıllı Osmanlı subayı ve İttihat ve Terakki&#8217;nin fedailerinden Yakup Cemil ve Kuşçubaşı Eşref’in, Mısır ve farklı yollardan Trablusgarb’a ulaşması ile başlıyor, kara savaşlarının en can alıcı noktasında sona eriyor. Ama tarihi olarak Balkan Savaşı’nın başlamasıyla Osmanlı Devleti, İtalya ile barış antlaşması imzalamak zorunda kalıyor ve Trablugarp Vilayeti kaybediliyor. Tabi Trablusgarp Savaşı, aslında dizide ele alınan cephelerden çok daha geniş bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>TRT dijital platformu Tabii&#8217;de (1) 29 Ekim &#8211; 22 Aralık 2023 tarihleri arasında yayınlanan Mahsusa Trablusgarb (2) dizisinin 4. bölümünden alınmış ve Fetih Suresi’nden bir bölümün yer aldığı klip, TRT tarafından internette paylaşılmış. (3) Klip, dinine bağlı her Müslümanı mutlu edecek bir kesit. Peki dizi için aynı şeyi söyleyebilir miyiz?</p>



<p>Mahsusa her ne kadar isim olarak Türk istihbaratının temeli &#8220;Teşkilatı Mahsusa&#8221;yı hatırlatsa da, aslında dizide aralarında İstihbarat Teşkilatı’nın efsane ismi Kuşçubaşı Eşref&#8217;in de olduğu bir grup Osmanlı subayının, Trablusgarp Savaşı’nda (1911-12) (4) farklı yollarla Trablusgarp’a gidip yerel halkı teşkilatlandırarak, İtalyan işgaline karşı verdikleri mücadele anlatılıyor. Kurmay Albay Neşet’in Trablus’ta, Kurmay Binbaşı Enver’in Bingazi’de, Kurmay Binbaşı Mustafa Kemal’in Derne’de Osmanlı birliklerine komuta etmeleri, Şehzade Osman Fuad Efendi, Senusi şeyhi Ahmed eş-Şerif es-Senusi ve Ömer Muhtar’ın da bu savaşa destekleri konu ediliyor.</p>



<p>Dizi, Enver Bey, Mustafa Kemal, Nuri Bey, Fethi Bey, Çerkes asıllı Osmanlı subayı ve İttihat ve Terakki&#8217;nin fedailerinden Yakup Cemil ve Kuşçubaşı Eşref’in, Mısır ve farklı yollardan Trablusgarb’a ulaşması ile başlıyor, kara savaşlarının en can alıcı noktasında sona eriyor. Ama tarihi olarak Balkan Savaşı’nın başlamasıyla Osmanlı Devleti, İtalya ile barış antlaşması imzalamak zorunda kalıyor ve Trablugarp Vilayeti kaybediliyor.</p>



<p>Tabi Trablusgarp Savaşı, aslında dizide ele alınan cephelerden çok daha geniş bir alanda, Beyrut’tan Çanakkale’ye ve Rodos’a kadar yayılıyor. Hatta bir bölümde Sadrazam Kamil Paşa’nın, Rodos’un kurtarılmasına öncelik verilmesi ve Meclis-i Mabusan’daki tartışmalara yer veriliyor. Ahmed Muhtar Paşa, Kâmil Paşa ve Şeyhülislam Cemaleddin Efendi savaşa karşı tavır alırken, Talat Bey, Enver Bey’in tarafında yer alıyor.</p>



<p>Normalde Balkan Savaşları öncesinde, Osmanlı’nın Kuzey Afrika ve Adalar denizindeki Oniki adayı kaybettiğimiz ve sonunda büyük bir yenilgiye uğradığımız Trablusgarp Savaşı’nın, başarılarla dolu bir bölümü diziye taşınmış. Bu yapım da aynen Çanakkale Savaşı gibi, Plevne savunması gibi, başarılı cephelerden güç alma ve bir kahraman çıkarma girişimi olarak görünüyor.</p>



<p>Bazı Senusi, Tuareg ve Sudan gelenekleri, Fransız gazetecinin Osmanlılara yardımı, ihanetler ve ümmet bütünlüğü gibi konularla süslenmiş olsa da, günün sonunda “İttihat ve Terakki teşkilatlanması ve Mustafa Kemal miti oluşturma çabaları” diziye hakim ruhu veriyor. Dizinin ortalarında Mustafa Kemal, “Allâhü ekber” diye savaşa giderken, son bölümde gerçekte nerede ve hangi savaşta söylediğini bilemediğimiz “Ya İstiklal Ya Ölüm” diyerek düşman üzerine yürüyor.</p>



<p>Dizinin başlarında İzzeddin el-Kassam, Enver Paşa ve ekibini kurtarıyor. Burada senaristler güncel Filistin meselesine bir gönderme yapmayı uygun görüyor. (5) TRT’nin tarihi dizilerdeki başarısını yadsıyamayız ama özellikle yakın dönem dizilerinin, değişen konjonktüre göre renk değiştirdiğini de unutmamak gerekiyor.</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p>(1) https://www.tabii.com/detail/155609/mahsusa<br>(2) https://tr.wikipedia.org/wiki/Mahsusa:_Trablusgarb<br>(3) https://www.youtube.com/watch?v=dYdYls5sKQk<br>(4) https://tr.wikipedia.org/wiki/Trablusgarp_Sava%C5%9F%C4%B1 https://islamansiklopedisi.org.tr/trablusgarp-savasi<br>(5) https://www.aa.com.tr/tr/kultur/mahsusa-dizisi-bugun-yasanan-olaylara-mercek-tutmayi-amacliyor/3072575</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/mahsusa-trablusgarb/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeniden Refah Bir Proje mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yeniden-refah-bir-proje-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yeniden-refah-bir-proje-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet BELENKUYU]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Apr 2024 08:04:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Erbakan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19111</guid>

					<description><![CDATA[Bu soruyu soranlara dikkat edin! 2024 Yerel Seçimleri sonrasında, sosyal medyada bazı çevreler, YRP&#8217;nin &#8220;AKP&#8217;nin yerine iktidara hazırlanan siyasi bir proje&#8221; olduğunu iddia ediyorlar… Bu iddianın gerçekliğini test etmek için, hemen doğru soruları soralım. Öncelikle bu iddiayı kimler dillendiriyor? Görüldüğü kadarıyla fanatik Ak Partililer, FETÖ mensupları ve yeni bir dini muhalefetten çekinen sol çevreler. Birinci grupta olanlara, aslında mevcut AKP yapısından nemalananlar ve kurulu düzenin değişmesini istemeyenler diyebiliriz. Çünkü normalde adil ve ölçülü muhalefet her zaman iktidarı güçlendirir. Fakat kendi yapısında problem görmeyenler muhalefet istemezler. Çünkü ciddi bir muhalefet onların çürük yapılarını ortaya çıkaracaktır. Bu nedenle bu grubun argümanları “belli bir kesimin (sağ muhafazakar) oylarının bölünmesi, ülkeyi kaosa sürükleyebilir, koalisyon hükümetlerine mecbur bırakabilir, bunlar da mevcut kazanımları (!) kaybetmemize neden olabilir. O nedenle Yeniden Refah girişimi çok tehlikelidir, hatta vatan hainliğiyle eşdeğerdir.” Burada dikkat edilmesi gereken daha önce benzer şeyler, ‘Milli Görüş geleneğinden gelen veya sağ muhafazakar muhalefet’ için de söylenmiş ve bu seçmende yankı bulmuş, oy kayıpları iktidar için bir tehlike oluşturmamıştır. Bunda bu partilerin hataları da etkili olmuştur. İşte AKP çevreleri / taraftarları, bu tehlikeyi göze alarak Yeniden Refah’ı bir proje olarak görme /gösterme çabasına girmişlerdir. Bunun için şu vb soruları sorup, taraftarlarını koruma çabasına girmişlerdir. “Neden Yeniden &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bu soruyu soranlara dikkat edin!</p>



<p>2024 Yerel Seçimleri sonrasında, sosyal medyada bazı çevreler, YRP&#8217;nin &#8220;AKP&#8217;nin yerine iktidara hazırlanan siyasi bir proje&#8221; olduğunu iddia ediyorlar… Bu iddianın gerçekliğini test etmek için, hemen doğru soruları soralım.</p>



<p>Öncelikle bu iddiayı kimler dillendiriyor? Görüldüğü kadarıyla fanatik Ak Partililer, FETÖ mensupları ve yeni bir dini muhalefetten çekinen sol çevreler.</p>



<p>Birinci grupta olanlara, aslında mevcut AKP yapısından nemalananlar ve kurulu düzenin değişmesini istemeyenler diyebiliriz. Çünkü normalde adil ve ölçülü muhalefet her zaman iktidarı güçlendirir. Fakat kendi yapısında problem görmeyenler muhalefet istemezler. Çünkü ciddi bir muhalefet onların çürük yapılarını ortaya çıkaracaktır. Bu nedenle bu grubun argümanları “belli bir kesimin (sağ muhafazakar) oylarının bölünmesi, ülkeyi kaosa sürükleyebilir, koalisyon hükümetlerine mecbur bırakabilir, bunlar da mevcut kazanımları (!) kaybetmemize neden olabilir. O nedenle Yeniden Refah girişimi çok tehlikelidir, hatta vatan hainliğiyle eşdeğerdir.” Burada dikkat edilmesi gereken daha önce benzer şeyler, ‘Milli Görüş geleneğinden gelen veya sağ muhafazakar muhalefet’ için de söylenmiş ve bu seçmende yankı bulmuş, oy kayıpları iktidar için bir tehlike oluşturmamıştır. Bunda bu partilerin hataları da etkili olmuştur.</p>



<p>İşte AKP çevreleri / taraftarları, bu tehlikeyi göze alarak Yeniden Refah’ı bir proje olarak görme /gösterme çabasına girmişlerdir. Bunun için şu vb soruları sorup, taraftarlarını koruma çabasına girmişlerdir. “Neden Yeniden Refah Partisi, oy alma potansiyeli daha yüksek olduğu halde Erzurum’dan aday çıkarmamış da, kazanma ihtimali olmadığı halde İstanbul’dan Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday göstermiştir?”</p>



<p>Bu soru araştırma derdi olmayan, kendi seçmenine göre gayet mantıklı sorudur ve YRP’nin proje olduğuna ikna edecek bir delildir. Sonra soruyu soran cevabını verince, taşlar yerine oturur: “Çünkü İstanbul’da Mevcut Büyükşehir Belediye Başkanı’nın partisi CHP, YRP’yi desteklemektedir.” Bunu destekleyecek İstanbul ve Bursa’dan görüntüler de elde edilmiştir. “O halde YRP projedir.”</p>



<p>Diğer iddialara geçmeden bu konuyu irdeleyelim. Öncelikle Erzurum’dan aday gösterilememesinin(!) nedeni parti tarafından açıklanmış, İl Seçim Kurulu ve bir parti yetkilisinin bu sonuca neden olduğu bildirilmiştir.</p>



<p>Bundan daha önemlisi ise Ak Parti’nin kuruluşudur. Yani Refah Partisi’nden kopuşu ve iktidar oluş serüveni, bu günkü durumu andırmaktadır. Seçmen mevcut partilerden beklentilerini alamayınca AK Parti’yi tercih etmiştir. Bugün Ak Partililerin YRP hakkındaki iddiaları, o gün Ak Parti hakkında söylenmiştir. Ki bu durum, diğer iddia sahiplerinin komplo benzeri görüşlerini desteklemektedir. Onlara göre “AKP nasıl o zaman ABD’nin ve Küresel güçlerin eliyle iktidara geldiyse, şimdi yine onlar YRP’yi Ak Parti yerine hazırlıyor” demektedirler.</p>



<p>Şimdi Ak Partililerin iddiasına göre halk, kendilerine oy vermeye mecburdur ve memleket menfaati için bu şarttır. Bu mantık doğru ise, o zaman Erdoğan ve arkadaşları da Refah Partisinden ayrılarak memleket menfaatine aykırı davranmışlardır.</p>



<p>FETÖ çevrelerinin karşı olmasının nedeni zaten bellidir, Milli Görüş geleneği onların anlayışına terstir. Bu nedenle yukarıda açıklanan rol değişikliği tezini savunmaktadırlar ki, yeni bir Milli Görüş ekolü iktidar olmasın.</p>



<p>Son görüş sahibi sol çevrelerin neden öyle söylediklerine baktığımızda, aslında durum açıktır. Tam Erdoğan sarsılmış, yıkılmak üzere iken, yeni bir Milli Görüş ekolü / sağ / İslami görüşün yeniden filizlenmesi onlar için ciddi tehlikedir. Bu nedenle Fatih Erbakan ciddiye alınacak bir figür değildir. Ak Parti oylarını bölecek kadar desteklenmeli fakat fazlasına müsaade edilmemelidir. O nedenle onlar da “YRP’nin iktidar için Batı tarafından parlatıldığı” tezine destek verebilirler.</p>



<p>Peki bu durumda İslami hassasiyeti bariz olan seçmen, kafasını nasıl bu kargaşadan arındırmalıdır?</p>



<p>Şu an AKP düşmanlığı, küskünlüğü, beklediğini alamayıp ayrılan veya YRP’de ışık görüp oraya kayanların dışında, YRP’ye verenlerin önemli bir kısmının kafası nettir. Bu işin bu kadrolarla ve bu kurallarla gitmesi mümkün değildir. Ya Ak Parti ciddi adımlar atmalıdır, ya da siyaset sahnesindeki rolünü tamamlamaya razı olmalıdır. Bu nedenle YRP tercih edilmiştir.</p>



<p>Fakat burada hala AKP’ye oy veren önemli bir memnuniyetsiz kesim vardır ve genel seçimin belirleyicisi ekonomik ve siyasi rahatsızlıklardan çok onların oyları olacaktır. Bunların bir kısmı bu seçimde sandığa gitmemiştir. Bir kısmı yerel adayları dikkate alarak, başka partiye de oy vermiş olabilir.</p>



<p>Bu belirsizliği iki tutum giderecektir. AKP ve YRP’nin doğru adımları. Hangi parti tutarlı, açık ve halkın hassasiyetlerine yakın bir politika uygularsa o kazanacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yeniden-refah-bir-proje-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Büyük İhmaller, Büyük Felaketler, Büyük Acılar</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/buyuk-ihmaller-buyuk-felaketler-buyuk-acilar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/buyuk-ihmaller-buyuk-felaketler-buyuk-acilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet BELENKUYU]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Feb 2024 07:50:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[afet]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18955</guid>

					<description><![CDATA[21. Yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarında, 2023’te, ülkemiz Kahramanmaraş merkezli iki büyük deprem felaketi yaşadı.(1) &#160;Resmi kayıtlara göre 50 binden fazla insanımız vefat etti. Yüce Allah’ın takdiri ile meydana gelen deprem hadisesinde, gözle görülen ihmaller sonucu can ve mal kayıplarımız felaketin büyüklüğünü etkiledi. Yüce Allahın takdiri ile o gün o saatte, o bölgelerde o deprem olacaktı. Deprem bölgelerinin meskun mahal olup olmaması, üzerinde yaşayan insanların, diğer canlıların, bitkilerin, su kaynaklarının varlığı veya yokluğu, ne kadarının sonunun ne olacağı hususu, din adamları, yerbilimciler ve siyasetçilerden önce Yüce Allah’ın bilgisi dahilindeydi ve takdir edilen oldu. Bugün her an dünyanın değişik yerlerinde yüksek şiddette depremler yaşanmakta, ancak insan nüfusunun azlığı veya yokluğu nedeniyle gündemimizde yer almamaktadır. (2) İnsanoğlu kendisine verilen akıl ve bilgi birikimi sayesinde, muhtemel yer kabuğu hareketlerini tanımlayarak, deprem haritalarını çıkarmış ve belirli periyotlarda bunların oluşabileceğini öngörür hale gelmiş iken, gerekli tedbirleri almamış olması kendisinin bir ihmali, bir hatasıdır. Yüce Allah geçmişte açık uyarılara rağmen, kendisinin bizim dünyada uymamız için koyduğu itikadi, toplumsal, biyolojik ve fiziksel yasalarına uymada gösterilen ihmallerde, bizlere hastalıklar, savaşlar, sel felaketleri, depremler ve yangınlarla yaptığımız hataların sonucunu acı bir şekilde tattırmıştır. Kur’an-ı Kerim’de ve diğer ilahi kitaplarda, tarihi kaynaklarda, efsanelerde bu tür büyük felaketlere ve acılara, insanlık tarihi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>21. Yüzyılın ilk çeyreğinin sonlarında, 2023’te, ülkemiz Kahramanmaraş merkezli iki büyük deprem felaketi yaşadı.(1) &nbsp;Resmi kayıtlara göre 50 binden fazla insanımız vefat etti. Yüce Allah’ın takdiri ile meydana gelen deprem hadisesinde, gözle görülen ihmaller sonucu can ve mal kayıplarımız felaketin büyüklüğünü etkiledi.</p>



<p>Yüce Allahın takdiri ile o gün o saatte, o bölgelerde o deprem olacaktı. Deprem bölgelerinin meskun mahal olup olmaması, üzerinde yaşayan insanların, diğer canlıların, bitkilerin, su kaynaklarının varlığı veya yokluğu, ne kadarının sonunun ne olacağı hususu, din adamları, yerbilimciler ve siyasetçilerden önce Yüce Allah’ın bilgisi dahilindeydi ve takdir edilen oldu.</p>



<p>Bugün her an dünyanın değişik yerlerinde yüksek şiddette depremler yaşanmakta, ancak insan nüfusunun azlığı veya yokluğu nedeniyle gündemimizde yer almamaktadır. (2) İnsanoğlu kendisine verilen akıl ve bilgi birikimi sayesinde, muhtemel yer kabuğu hareketlerini tanımlayarak, deprem haritalarını çıkarmış ve belirli periyotlarda bunların oluşabileceğini öngörür hale gelmiş iken, gerekli tedbirleri almamış olması kendisinin bir ihmali, bir hatasıdır.</p>



<p>Yüce Allah geçmişte açık uyarılara rağmen, kendisinin bizim dünyada uymamız için koyduğu itikadi, toplumsal, biyolojik ve fiziksel yasalarına uymada gösterilen ihmallerde, bizlere hastalıklar, savaşlar, sel felaketleri, depremler ve yangınlarla yaptığımız hataların sonucunu acı bir şekilde tattırmıştır.</p>



<p>Kur’an-ı Kerim’de ve diğer ilahi kitaplarda, tarihi kaynaklarda, efsanelerde bu tür büyük felaketlere ve acılara, insanlık tarihi boyunca düçar olduğumuz bildirilmektedir. İnsanoğlu bu tür felaketleri ve acıları yaşamasına rağmen, gerek ferdi olarak mal, şöhret, dünya sevgisi gibi nedenlerle nefislerine, gerekse içtimai olarak idarecilerinin makam sevdası, iktidar hırsı ve adaletsizliklerinin ağır basması sonucu mütemadiyen aynı hataları yapmaya devam etmekte ve aynı sonuçlarla karşılaşmaktadır.</p>



<p>Allah-ü Teâla’nın elçileri bütün bu hatalar konusunda bizleri uyarmış, sonucunun dünya ve ahrette hüsran olacağını bildirmişlerdir. Buna rağmen insanoğlu fert ve cemiyet olarak nefsine uymuş ve cezayı hak etmiştir.</p>



<p>Burada üzerinde duracağımız mesele, tabiatta cereyan eden biyolojik ve fiziki hadiselerin sonucu meydana gelen felaketler ve onlar için alacağımız tedbirlerden çok, manevi ve toplumsal hayatımızda oluşan, devam eden ve onların yıkımlarına neden olacak ihmal ve felaketlerin neden olacağı acılar olacaktır.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;*****</p>



<p>Yukarıda da temas edildiği üzere, kendi tarihimizde meydana gelen toplumsal hadiselerin çoğunu tam olarak tahlil etmemiş/edememiş, görmemiz gerekenleri göz ardı etmiş, bunun sonucu da yapılması gerekenleri ihmal etmiş ve devamında yine büyük acılarla karşılamışız.</p>



<p>Tarihimizde yaşadığımız iki büyük savaşı ele alarak, sonuçlarını yukarıda çizmeye çalıştığımız bakış açısından değerlendirmeye çalışalım.</p>



<p>Birincisi “93 Harbi” (3) olarak bilinen ve yaklaşık bir yıl süren Osmanlı &#8211; Rus Savaşı’dır. Bu savaş bütün açıklığı ile anlaşılmadan ve alınacak dersler, ders olarak okutulmadan, sadece başarılı cepheler ve savunmalar öne çıkarılarak, gerçekler göz ardı edilerek, sonuçların tahliline dayalı politikalar üretilmeden ve uygulanmadan geçen her gün, ülkemiz ve ümmet adına kayıptır.</p>



<p>Bu savaşta, liyakatsizlik, ihanet, tedbirsizlik, ağır can ve mal kaybı, askeri ve siyasi başarısızlık, yüz binleri aşan mülteci sorunu, soykırım, savaşa ve siyasete dinlerin ve mezheplerin etkisi, toplumsal kırılmalar, halkta ve siyasi erkanda panik vb. pek çok alınacak dersler vardır.</p>



<p>Özetle 93 Harbi dediğimiz büyük hadise şöyledir:</p>



<p>Osmanlı Devleti’nin devam eden güç kaybından yararlanmak isteyen Rusya ve Batı Avrupa ülkeleri, Osmanlı Devleti&#8217;nde yaşayan Hıristiyanların, insan haklarının çiğnendiği konusunu bahane ederek, Osmanlı’dan toprak talebinde bulunmuşlardı. Bunun reddi üzerine Rusya, Osmanlıya savaş açarak, Balkan cephesinde Romanya’nın kuzey sınırından İstanbul Yeşilköy’e kadar, Kafkas cephesinde ise Erzurum’a kadar ilerleyerek bizi ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Savaşın sonunda Ayastefanos (Yeşilköy) antlaşması imzalanmak zorunda kalınmış, ancak Batı Avrupa ülkelerinin (özellikle İngiltere’nin) bu antlaşmanın şartlarından hoşnut kalmamaları sonucu, bu antlaşma geçerliliğini yitirmiş ve yeniden imzalanan&nbsp;Berlin Antlaşması&nbsp;ile&nbsp;Osmanlı Devleti yok olmaktan dönmüştür. Bununla beraber savaşın sonunda, çok fazla toprak kaybetmiş, savaş tazminatı ödemek zorunda kalmış ve Balkanlardaki nüfuzunu önemli ölçüde yitirmiştir.</p>



<p>Savaş sonucu Balkanların ve Kafkasya’nın demografik ve dini yapısı değişmiş, pek çok balkan ülkesinin tarihi şekillenmiştir. Balkanlar’da Romanya ve Sırbistan bağımsız, Bosna-Hersek imtiyazlı bir devlet olarak varlıklarını sürdürürken, Kafkasya’da Batum, Kars, Ardahan Ruslara verilmiştir. Daha ilginci, bize vereceği siyasi destek için Kıbrıs’ın yönetimi geçici olarak İngiltere’ye verilmiş ve maalesef İngiltere Kıbrıs’ı daha sonra bize iade etmemiştir.</p>



<p>Şimdi Türk – İslam tarihinde meydana gelen bu elim hadiselerde yurtlarından edilen yüz binlerce Müslümanın, şehit ve sürgün edilmesinde, sorumlular kimlerdir? Bu büyük felaket ve acının sonunda gerekli dersler alınmış mıdır?</p>



<p>Bu sorunun cevabını ikinci savaş olan 1. Dünya Savaşı’ndaki (4) benzer hadiseleri özetledikten sonra verelim.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>1. Dünya Savaşı, 1914-1918 yılları arasında dünyanın çeşitli kıtalarında birçok devletin iki gruba ayrılarak yapılan, Osmanlı Devleti’nin de katılmak zorunda kaldığı savaştır. Bu savaşta Osmanlı Devleti, İttifak Devletleri grubunda yer aldığı için, savaşın sonunda yenilen taraf olarak yine büyük kayıplar vermiştir.&nbsp;</p>



<p>1. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti, &nbsp;Çanakkale, Kafkasya, Balkan, Galiçya,&nbsp; Hicaz &#8211; Yemen, Sina &#8211; Filistin, Irak cephelerinde savaşmıştır. Savaştan sonra Osmanlı Devleti, Balkanlardan sonra Irak, Hicaz, Filistin ve Suriye topraklarını kaybetmiş, iyice küçülmüştür. Bu savaşta da, dinin etkisi olmasına rağmen, daha çok siyasi ve ekonomik nedenler etkili olmuş, sonuçları da ona göre şekillenmiş, ancak dini bir kurum olan halifelik gücünü yitirmiş, İngilizlerin Müslüman topraklarda dinin gücünü kırması ve yerel halkları milliyetçilik saikiyle kışkırtması sonucu, milliyete dayalı çok sayıda küçük devletçik oluşturulmuştur. Yine göçler, sürgünler, acılar yaşanmış ve tesiri onlarca yıl sürmüştür.</p>



<p>*****</p>



<p>Yukarıdaki sorumuza dönecek olursak, bu büyük felaketlerin ve acıların sorumluları kimlerdir? Hadi 1. Dünya savaşı bir miktar bizim kontrolümüzün dışında iken, 93 Harbi başlayana kadar, ulema ve devlet erkanı ne yapmıştır? Neden bu felaketler tahmin edilememiştir? Tahmin edildi ise neden tedbir alınmamıştır?</p>



<p>Aslında Osmanlı devlet adamları yapmaya çalıştıkları ıslahat, tanzimat ve diğer bütün iyileştirme hareketlerinde, çok farklı yöntemlerle gidişatı düzeltmeye çalışmışlardır. Ancak bu çözüm arayışları, meseleler dallanıp budaklanıp, topluma zarar vermeye başladığında başlamıştır. Hem önceden tedbir alınmamış ve pek çok ihmal söz konusudur, hem de çözüm ya farklı alanlarda, (askeri alan) aranmış, ya da ağır vergiler veya ağır cezalar verilerek çok katı yöntemler uygulanmıştır.</p>



<p>Bu durumda yöneticiler ile halk arasında bağlar kopmuş, bu güvensiz ortamda savaşlar arka arkaya gelmiş ve devlet bir daha kendine gelememiştir. Halk ise yokluk içinde, yüzyıllarca o cepheden bu cepheye sürülmüş, sırf dininin kurtuluşu saikiyle, nerdeyse her aileden birden fazla şehit vererek, devletin ayakta kalması için uğraşmıştır.</p>



<p>Osmanlıya ve halifeliğe bel bağlayan nice uzak beldelerde Müslüman halk, İngilizlerin, Fransızların, Rusların ve daha başka küffarın zulmüne maruz kalmıştır. &nbsp;&nbsp;Merhum Osman Yüksel Serdengeçti’nin “İmparatorluğa Mersiye” (5) şiirinde sorduğu gibi, “biz neyledik o koskoca elleri?”&nbsp; Önceleri haritamızı kendimiz çizer iken, sonradan bizim topraklarımız cetvelle bölüştürülmüş, İslam’ın tesirini yitirdiği bazı beldelerde, camilerimiz yosun tutmuş, minarelerimiz boynu bükük kalmıştır.</p>



<p>Ayasofya Camii kapalı iken, camiinin açılmasını isteyen Müslümanların fazla telaş ettiğini, “Nasıl olsa Ayasofya’nın bundan sonra kilise olacak hali yok ya!” diye laf edenlere Merhum Necmettin Erbakan, yüzyıllarca varlığını sürdüren Endülüs Emevi Devleti’nin (711- 1090) (6) bugün yerinde yeller estiğini, camilerin yerini kiliselerin aldığını hatırlatmıştır. İstanbul’un ve diğer İslam beldelerinin de her an aynı tehlike ile karşı karşıya olduğuna işaret etmiştir.</p>



<p>*****</p>



<p>Bütün bu hadiseler ışığında günümüze bakacak olursak, Osmanlı’dan yüz yıl sonra Müslümanların durumu kontrollü bir izinle, İmparatorluğun merkezinde nispeten iyi iken İslam coğrafyası, sahipsiz, başıbozuk, birbirinden habersiz, kopuk, her biri yerel ve kendini düşünen küçük emirlikler ve devletçikler halinde, kendi inanç, kültür ve medeniyetinden uzak ve habersiz yaşamaktadır.</p>



<p>Memleketimizde halkımız, son gayretlerle kendi gibi düşündüğü sandığı insanları başa getirmeye çalışmış, fakat mevcut durumda da bir asır önceki gibi büyük ihmaller ve büyük hatalar tekrar edilmektedir. Korkarız ki Yüce Allah’ın toplumsal yasalarına uyulmadığı sürece, yine büyük felaketler ve büyük acılar yaşanacaktır.</p>



<p>Maalesef karar vericilerimiz tarafından ekonomik, siyasi ve kültürel tedbirler alınmamaktadır. Kültürel yozlaşmayı, yoksulluğu, adaletsizliği ve ahlaksızlığı önleyici tedbirleri almada yapılacak her ihmal, bize felaket ve acı olarak geri dönecektir.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Bir misal olarak, kültür ve milli şuur oluşturma cihetinden uygulamalara bakarsak, yapmamız gerekenler ortadadır. Öncelikle tarihimiz şuurlu bir şekilde gençliğimize öğretilmemektedir. Ne yazık ki, hatırlattığımız tarihi olaylar ve genel olarak tarih öğretiminde, İslam tarihi ve Cumhuriyet öncesi dönemler ve olaylara yeterli önem verilmeyip, gerekli dersler çıkarılmamaktadır. Plevne Savunması, Çanakkale veya Kût&#8217;ül-Amârezaferleri kadar, Kafkas cephesinde, Yemen’de, Filistin’de yenildiğimiz; Çanakkale zaferine rağmen, Balkanlar, Hindistan, Mısır gibi nispeten uzak beldeler değil, &nbsp;İstanbul’un, Adana’nın, İskenderun ve pek çok şu an ülkemiz hududu dahilindeki illerin İngilizlerce işgal edildiği,&nbsp; o İngilizlerin bugün uluslararası camiada yine bizim tekerimize taş koymaya çalıştığı anlatılmalıdır.&nbsp;</p>



<p>Öğrencilerimiz sekiz yıl okula devam ettikten sonra, ortaokul sonunda, sadece İnkılap Tarihi’nden sorumlu tutulmaktadır. 14 yaşına kadar temeli oluşmuş kişiliği, sonra nasıl tekrar İslam’dan ve İslam tarihinden haberdar edebiliriz? Biz onları kendi tarihimizden uzak tutarken, gençlerimizi internet ve film platformlarından, putperest tarihleri ballandıra ballandıra anlatan Vikinglerden, Romalılara yabancı kültürlerin bombardımanına terk etmiş oluyoruz.</p>



<p>Bu şuursuzlukla yetişen nesil, yabancı kültürler karşısında ezik, silik ve özgüven mahrumu kişilikler ile dış dünyaya hayran ve emirlerini yapmaya hazır hale geliyor. Devletin yaptığı bu ihmaller yetmiyor, aileler geçim kaygısı omuzlarında, süregelen bilgisizliğin de etkisi ile gençleri kendi haline bırakıyor veya ne yapacağını bilemiyor.</p>



<p>Bu durumda yapılacak şey, bu gidişatın farkında olan, yöneticilerin, eğitimcilerin ve din alimlerinin ortak bir çalışma ile önce şerleri ortadan kaldırmak, sonra yerine hayırlı davranışları ikame etmek suretiyle, yeni bir toplum oluşturmak için harekete geçmeleridir.&nbsp;</p>



<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>



<ol class="wp-block-list"><li>https://tr.wikipedia.org/wiki/ 2023_Kahramanmaraş_depremleri</li><li>https://earthquake.usgs.gov/earthquakes/map</li><li>Miladi: (1877-1878) https://tr.wikipedia.org/wiki/93_Harbi, &nbsp;&nbsp;&nbsp;<br>https://islamansiklopedisi.org.tr/doksanuc-harbi&nbsp;</li><li>https://tr.wikipedia.org/wiki/I._Dünya_Savaşı &nbsp;https://islamansiklopedisi.org.tr/birinci-dunya-savasi</li><li>https://www.antoloji.com/imparatorluga-mersiye-siiri/</li><li>https://islamansiklopedisi.org.tr/endulus</li></ol>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/buyuk-ihmaller-buyuk-felaketler-buyuk-acilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaşayan Kölelik</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yasayan-kolelik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yasayan-kolelik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet BELENKUYU]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Sep 2022 06:57:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[iş]]></category>
		<category><![CDATA[işçi]]></category>
		<category><![CDATA[patron]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18435</guid>

					<description><![CDATA[İnsanları bulunduğu konumdan razı etme ve motive etmenin çok farklı yöntemleri vardır. Unvan ve&#160; kıyafet/üniforma ve bunların başında gelir. (1) Her unvan aslında bir salahiyet /yetki içerir. Ama bu yetki unvana göre sınırlıdır. Bir memurun makamı, rütbesi ne kadar yüksek olursa olsun, sonunda bir yetki sınırı vardır. Bu açıdan bakınca, bir memleketin en ücra kasabasındaki bir belediye işçisi ile genelkurmay başkanı veya herhangi bir bakan arasında özgürlük bakımından bir fark yoktur. Sadece ikinci grup, emrindeki diğer çalışanların isteklerini yerine getirdiklerini görünce mutlu olur ve nispeten refah seviyesi yüksektir. Onun yerine sınırlı arazisinde, kendi emeği ile ürününü kaldırıp geçimini sağlayan çiftçi ile aldığı üç beş parça alet, edavatı tahta bir bavulda satan çerçi daha özgürdür. Fakat bu özgür insanlar, çevre ve diğer etkileyici güçler tarafından, sürekli devletin veya büyük şirketlerin çalışanı olmak övüldüğü ve özendirildiği için kendilerini mutlu hissetmezler.&#160; Gücünü daha üst rütbeden ve unvandan alan özel kıyafetli/üniformalı köleler, tarih boyunca daha az yetkili köleler ile bağımsız yaşamak isteyen insanların, küçük çiftçi ve esnafın üzerine ağır vergiler koyarak, onların yükselmesini ve büyümesini engellemiştir. İşin ilginç yanı ise bu çiftçiler büyüyünce “toprak ağasına/senyörlere”, esnaf da burjuvaziye dönüşerek, yönetimle işbirliği yapmak veya yönetimi ele geçirme suretiyle, daha önce nereden geldiğini unutarak, yoksul ve &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İnsanları bulunduğu konumdan razı etme ve motive etmenin çok farklı yöntemleri vardır. Unvan ve&nbsp; kıyafet/üniforma ve bunların başında gelir. (1) Her unvan aslında bir salahiyet /yetki içerir. Ama bu yetki unvana göre sınırlıdır. Bir memurun makamı, rütbesi ne kadar yüksek olursa olsun, sonunda bir yetki sınırı vardır. Bu açıdan bakınca, bir memleketin en ücra kasabasındaki bir belediye işçisi ile genelkurmay başkanı veya herhangi bir bakan arasında özgürlük bakımından bir fark yoktur. Sadece ikinci grup, emrindeki diğer çalışanların isteklerini yerine getirdiklerini görünce mutlu olur ve nispeten refah seviyesi yüksektir. Onun yerine sınırlı arazisinde, kendi emeği ile ürününü kaldırıp geçimini sağlayan çiftçi ile aldığı üç beş parça alet, edavatı tahta bir bavulda satan çerçi daha özgürdür. Fakat bu özgür insanlar, çevre ve diğer etkileyici güçler tarafından, sürekli devletin veya büyük şirketlerin çalışanı olmak övüldüğü ve özendirildiği için kendilerini mutlu hissetmezler.&nbsp; Gücünü daha üst rütbeden ve unvandan alan özel kıyafetli/üniformalı köleler, tarih boyunca daha az yetkili köleler ile bağımsız yaşamak isteyen insanların, küçük çiftçi ve esnafın üzerine ağır vergiler koyarak, onların yükselmesini ve büyümesini engellemiştir. İşin ilginç yanı ise bu çiftçiler büyüyünce “toprak ağasına/senyörlere”, esnaf da burjuvaziye dönüşerek, yönetimle işbirliği yapmak veya yönetimi ele geçirme suretiyle, daha önce nereden geldiğini unutarak, yoksul ve sahipsiz insanları ezme yoluna gitmişlerdir.</p>



<p>O halde bu tehlikeli çarkı kıracak yol var mıdır? <strong>Yani yoksul ve güçsüz kimseler, daha sonra bu eleştirdikleri iktidar ve serveti elde ettiklerinde, bunların bir leviathana dönüşmesi engellenebilir mi?</strong></p>



<p>****</p>



<p>Çoğunluğu kölelerden oluştuğu halde, birey olarak bulunduğu konumdan memnun olan, hatta düzenin bozulmaması için canla başla çalışan insanlardan kurulu bu toplum, köle kelimesi kullanılmadan nasıl köleleştiriliyor?</p>



<p>Ta Aristo’dan günümüze köleliği doğal kabul edenler ve kabul etmeyenler arasında tartışmalar sürse de, yaşanan hayatta kölelik şekil değiştirerek devam etmiştir.(2) Günümüzde insan kaçakçılığı modern köleliğin bir türü olarak görülmekte ve kölelik benzer birkaç alanla sınırlandırılmaktadır. (3) &nbsp;Oysa kölelik çok daha geniş, gönüllü veya gönülsüz, alabildiğine çeşitli isim ve uygulamalar yoluyla devam etmektedir.</p>



<p>İnsanlar şekil ve isim değişikliğine aldanarak, ömürlerinin belli süresini köle olarak geçirmeye razı olmaktadırlar. Kişiler önce “düzenli” diye, düşük ücretle çalışmaya teşvik edilerek işe alınmakta, sonra aldıkları ücretle ömür boyu ödeyemeyeceği şekilde borçlandırılmakta, kredi ve faiz sistemi ile ölmeye yakın, hatta ölünceye kadar borçlu olduğu kurum ve kişilere çalıştırılmaktadırlar.</p>



<p>Kredi-faiz-emeklilik-sigorta sarmalı bir tarafa, insanlar devletlere veya uluslararası “köklü” şirketlere “hizmet edebilmek” için, mesleki okullara, kurslara, seminerlere, eğitimlere katılmakta, bu eğitimler sonucu giyilen üniformaların veya taşıdıkları rozet ve kimliklerin güvencesi ile kendilerini hür kimseler olarak hissetmektedirler.</p>



<p>Bir ülkenin vatandaşı, bir şirketin çalışanı, bir ordunun askeri, bir okulun mezunu hatta bir takımın taraftarı olmak, onlara kendilerini mutlu hissetmeleri için sürülen bir parmak bal olarak yetmektedir. Hatta bir ülkenin vatandaşlığını almak için akıl almaz mücadelelere girmek; devlet güvencesinde çalışabilmek için rüşvet vermek, torpil yaptırmak ve ahlaki normları çiğnemek; o çok uluslu şirketin çalışanı olmak için aşırı zor veya küçük düşürücü sınav ve yarışmalara girerek, nispeten rahat ve ömür boyu sürecek bir köleliği kabul etmektedirler.</p>



<p>Burada İsmet Özel’in “En iyi uşaklar en iyi okullarda yetişir.” sözünü hatırlıyor ve dünyan en iyi üniversitelerinden mezun olan kimselerin çoğunun, bağımsız iş yapmak yerine, çokuluslu şirketlerde önce sıradan ve alt basamaklarda, daha sonra orta ve üst basamaklarda çalışmaya razı olduklarını görmekteyiz.</p>



<p>Aynı zamanda spor okulları için yapılan kurs ve eğitimlerden sonra kurulan pazarlarda, oyuncular kulüpler arasında alınıp satılmakta, sporu yapamayacak yaşa gelince de sektörden çıkarılmakta, çok azı antrenör, spor yazarı veya yorumcu olarak kalırken, sonraları çoğunun adı sanı duyulmamaktadır.</p>



<p>Benzer bir uygulama fotomodel ve manken ajansları ve reklam dünyası için de geçerlidir. Pek çok genç kız ve erkek, onur kırıcı seçmelerden sonra girdikleri sektörde, belli yaşa kadar, güzelliklerinin ve performanslarının son sınırına kadar sömürülmekte, sonra sektörün dışına çıkarılmaktadırlar. (4)</p>



<p>Eskiden normal çarşılarda kurulan köle pazarları bugün plazalarda, kongre merkezlerinde, statlarda en çok da internette kurulmaktadır. Oyuncu, manken ajansları, fuhuş sektörleri bir tarafa, aracı kabul etmeden kendinizi pazarlayacağınız profesyonel iş ve işçi bulma siteleri en iyi köle pazarlarıdır. Bu açıdan bakarsanız adını kolaylıkla hatırlayacağınız bu profesyonel sitelerin sahipleri de günümüz köle tüccarlarıdır. Bireyden para almasa bile, elde ettiği reklam gelirleri ve insanların kişisel verilerini değerlendirerek, uluslararası sömürüye aracılık etmektedirler.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Ama esas kölelik diğer alanlarda, sanayi ve hizmet sektöründe “asgari ücret” diye “işverenler ve hükümetlerin işbirliği” ile çalışanın sınıf atlamasını engelleyecek şekilde belirlenmiş ücretle çalışanlar arasında hüküm sürmektedir. Hal böyle iken işçi hakları söz konusu olunca sermaye sahipleri, ellerindeki medya gücü sayesinde işçi ve sendikaları devlete yönlendirmekte, kendilerine zerrece toz kondurmamaktadırlar.</p>



<p>Günümüz dünyasında sistemin bütün okulları, medyası, siyasi ve kültürel yapıları, vatandaşları bu çarkı korumaya, her bireyi bulunduğu konumdan memnun olması için ikna etmeye ayarlanmıştır.&nbsp; Gelişmiş olarak sınıflanan ülkeler diğerlerine göre daha adil (ücretlendirme ve hak arama konularında) ve sınıflar arası geçirgenliğe ve görece sınıf atlamaya izin veriyormuş gibi görünürler. Ama üst sermaye sahipleri ve belirli örgütlenmeleri ifşa edecek gelişmeler olursa, geçişler net bir şekilde engellenir. Bunun böyle olmadığını göstermek için de geri kalmış ülkelerin yoksul aileleri, aşk hikayeleri, beklenmedik ilahi yardımlar ile avutulurken, gelişmiş ülkelerde sıfırdan başlamış ve zirveye tırmanmış iş adamlarının hikayeleri müthiş sinema filmleri ve çok satan kitaplarla idolleştirilir. Gerçekte en alt kesimden zirveye tırmanan kişiler, milyonda kaçtır? Bu göz kamaştırıcı hikayeler, yoksul halka umut vermekten ve oldukları durumdan memnun olmayanlara “önünüzde engel yok, sen de yapabilirsin” masalını anlatmaktan başka bir şey değildir.</p>



<p>Bu masallara inandırılan bireyler daha önceden topraklarını satarak taşındıkları şehirlerde, çoğu kirada, bir kısmı da evi olsa bile mevcut işinden başka iş yapamaz hale getirilmiş, kullandığı her şey belli ücrete tabi olduğundan geçimini sürdürmek için mevcut köleliğe razı olmak durumunda kalmışlardır.</p>



<p>İşverenler veya devlet, çalışanlara bulundukları şartları o kadar güzel gösterir ki, aile yardımı, çocuk yardımı, kira yardımı, düşük faizli kredi, bireysel emeklilik gibi bir grup düşük “yardımcıkları” devleştirerek toplumun beynine sokarlar. İşveren ve üst düzey bürokratların bir öğünde harcadıkları, çalışanların bir aylık, çocuk, aile ve kira yardımından daha fazla olduğu halde, bunu haber bültenlerinde günlerce tartışırlar, sonra da sendika şemsiyesi altında kazanılmış hak gibi göstererek kamuoyuna açıklarlar ki, işçilerin birikmiş öfkesi aylar veya yıllar boyu ötelensinler. Çalışanlar da aralarında bunu gündem yapıp günlerce tartışırlar, hesaplar yaparlar. Herhangi bir taksiti kapatabilecek olmanın huzurunu yaşarlar.</p>



<p>Ülkenin üniversitelerinde görevli memurları (öğretim görevlileri) televizyonlarda, verilen maaş ve mali yardımların yeterliliğinden ve ülkenin genel ekonomik durumunun gidişatından olumlu bahsederek, halkın memnun olmasını sağlama görevini yerine getirirler. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>****</p>



<p>Oysa bunca savaşa, yoksulluğa, kıtlığa ve göçlere rağmen ülkeleri yönetenler, demokrasi oyununun final seçim sahnesiyle başa gelenler değil, belli zengin ve aristokrat aileler ile onların uluslararası destekçileri ile bunlarla işbirliği halinde olan, uyuşturucu, insan ve silah ticareti yapan mafyatik yapılardır. Öyle ya, nasıl oluyor da Japon Yakuzası ile Rus oligarkları, Meksika uyuşturucu baronları ve Amerikan tröstleri ile petrol şeyhleri bir araya gelerek bu çarkı döndürüyorlar? “O mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir servet (ve güç) hâline gelmesin…” (5) diye ayetle uyarılan Müslüman zenginler, inançsız Çinli zenginler, Katolik Latin Amerika veya Protestan Avrupa geleneğinden gelen Güney Amerikalı ve Avrupalı zenginler, ortak çıkarlarında neden suspus olup işlerini gerek nazikçe, gerekirse en acımasız bir şekilde devam ettiriyorlar?</p>



<p>Çünkü karşılarında organize bir güç yok. Tarihin çoğu döneminde ve günümüzde, paranın kurduğu ve yönettiği çıkar ilişkisi, diğer bağlardan hep daha güçlü olmuştur. İnsan yoksullaşıp ekmek derdine düşünce, diğer değerler anlamını kaybediyor. Bu sermaye sahipleri, bilime, medyaya, askeri güce ve devlet aygıtına sahip olduklarından, köleleri önce durumlarını kabul etmeye zorluyorlar, sonra daha da kötüye gitmekle korkutuyorlar. “Beterin beteri vardır” ve “gelen gideni aratır” gibi sözler ile gelenekleri, dini ve ahlak kurallarını kendi çıkarlarına göre sistematize ediyorlar. Sinema, diğer sanat dalları ve okullar ile ikna edemediklerini polisiye, askeri ve adli yöntemlerle hizaya getiriyorlar. (6) Ve bu çark devam edip gidiyor. (7)</p>



<p>Pekiyi bu ikinci çarkı kırmak mümkün mü? <strong>Yani güçlenince Leviathana dönüşmeden varlığını sürdürecek yeni yönetim sistemi, yüzyılların getirdiği aristokrat aileler ve büyük sermaye gruplarının çarkını kırabilir mi? Yani dünya ölçeğinde, adil bir düzen kurulur mu?<br><br></strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>



<p>(1) Bir süre önce otogarda yürürken, yanımdan gri iş elbiseli/üniformalı bir adam geçti. İlk bakışta belediye işçisi zannetmişken, arkasında bildiğimiz polis, bekçi üniformalarından tanıdığımız yazı tipi ile ve büyük harflerle yazılmış “TAŞIYICI” yazısını gördüm. Bu da ne? Sinema dünyasının zihnimize çaktığı, Jason Statham’ın canlandırdığı “Taşıyıcı” filmleri aklıma geldi aniden. O filmlerin kahramanı taşıyıcı tam olarak hamalı ifade etmeyip, kurye veya nakliyeci anlamına kullanılmış olsa bile bu gördüğüm adam, bildiğimiz HAMAL’dı. Sırtında semeri, elinde urganı olmasa da öyleydi. Görülen o ki, modern kapitalizm, hamala “Taşıyıcı” diyerek işi normalleştirip, kelimeyi cilalayarak, kişinin psikolojik olarak rahatlamasını sağlıyordu.</p>



<p>(2) Aristoteles, Devlet, Köleler ve Vatandaşlık, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/876312</p>



<p>(3) Bu alanlar, insan ticareti, çocuk işçiliği, çocuk askerler, zorunlu askerlik, zorunlu evlilik, fuhuş vb.</p>



<p>(4) Bu konuda best model yarışmalarındaki rezaletlerin uzun süre tartışıldığını unutmayalım.</p>



<p>(5) Kur’an-ı Kerim, Haşr Sûresi(59) 7. Ayet</p>



<p>(6) Hindistan’da yoksul bir Müslüman çocuğun, olağanüstü tesadüfler ile “Kim Milyoner Olmak İster?” yarışmasını kazanışını ele alan  “Milyoner” (Slumdog Millionaire) filmi, kapitalizmin az gelişmiş ülkelere umut dağıtmasını anlatan en iyi örnektir. (Bu konuda ayrı bir çalışmamız olduğundan detaya girmedik.) https://tr.wikipedia.org/wiki/Milyoner_(film) </p>



<p>(7) Bu yazı, başka bir yazımızla doğrudan bağlantılıdır. https://www.yorungedergi.com/2021/02/korku-toplumu/</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yasayan-kolelik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sosyal Medya Bahçesinde Zehirli Çiçekler!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sosyal-medya-bahcesinde-zehirli-cicekler/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sosyal-medya-bahcesinde-zehirli-cicekler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet BELENKUYU]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Aug 2022 12:02:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18393</guid>

					<description><![CDATA[Bugünlerde insanların çoğu sosyal medya bahçesinde gönlünce dolaşıyor. Her türlü çiçekle, böcekle haşarat ile karşılaşıyor. Bazılarına bakılınca zararlı olduğu açıkça belli iken, bazıları güzel görünümleri ardında zehirli fikirler saklıyor. Çiçeğin, rengi, kokusu güzel görünebiliyor ama zehirli de olabiliyor. O zaman ikram ettiğiniz kimseyi, manen yaralıyor veya öldürüyorsunuz. Bu durum en çok, daha önce bir yazımızda belirttiğimiz gibi (1) Müslümanların içerik üretimde yetersiz olmasının yanında iyi niyetli davranıp, önüne konulan materyal, fikir ve eserleri tam olarak değerlendirmeden, sosyal medyanın rüzgârına kapılarak paylaşmasından kaynaklanmaktadır. Bu ne demek? Zahiren çok güzel ve faydalı gibi görünen bazı sözler ve bilgiler, aslında İslam itikadına ve ahlak anlayışına ters olduğu halde, ilk anda böyle değilmiş gibi görünüyor. Bu paylaşımlar genelde dolaylı yoldan eleştiri getiriyor. Yani, “biz İslam’a, dine karşıyız!” diyemeyenler, ya bir ibadeti hedef alıyorlar ya da Müslümanların olumsuz bir tutumunu öne çıkararak, dine ve Müslümanlara güveni sarsmaya çalışıyorlar. Hayvan sevgisini bahane ederek kurban kesmenin, kul hakkı yemeyi ve oruç yemeyi benzeştirerek oruç tutmanın, kalp temizliğini bahane ederek ibadet etmenin, Arapların veya İslam dünyasının geri kalmışlığını bahane ederek İslam tarihinin ve İslam mirasının önemsiz olduğunu temellendirmeye ve ispat etmeye çalışıyorlar. Bunu yaparken de “Yüce İslam’ın yanında olduklarını, dinin bu yobaz ve cahillere bırakılmaması gerektiği” gibi ifadelerle &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bugünlerde insanların çoğu sosyal medya bahçesinde gönlünce dolaşıyor. Her türlü çiçekle, böcekle haşarat ile karşılaşıyor. Bazılarına bakılınca zararlı olduğu açıkça belli iken, bazıları güzel görünümleri ardında zehirli fikirler saklıyor. Çiçeğin, rengi, kokusu güzel görünebiliyor ama zehirli de olabiliyor. O zaman ikram ettiğiniz kimseyi, manen yaralıyor veya öldürüyorsunuz.</p>



<p>Bu durum en çok, daha önce bir yazımızda belirttiğimiz gibi (1) Müslümanların içerik üretimde yetersiz olmasının yanında iyi niyetli davranıp, önüne konulan materyal, fikir ve eserleri tam olarak değerlendirmeden, sosyal medyanın rüzgârına kapılarak paylaşmasından kaynaklanmaktadır.</p>



<p>Bu ne demek? Zahiren çok güzel ve faydalı gibi görünen bazı sözler ve bilgiler, aslında İslam itikadına ve ahlak anlayışına ters olduğu halde, ilk anda böyle değilmiş gibi görünüyor. Bu paylaşımlar genelde dolaylı yoldan eleştiri getiriyor. Yani, “biz İslam’a, dine karşıyız!” diyemeyenler, ya bir ibadeti hedef alıyorlar ya da Müslümanların olumsuz bir tutumunu öne çıkararak, dine ve Müslümanlara güveni sarsmaya çalışıyorlar. Hayvan sevgisini bahane ederek kurban kesmenin, kul hakkı yemeyi ve oruç yemeyi benzeştirerek oruç tutmanın, kalp temizliğini bahane ederek ibadet etmenin, Arapların veya İslam dünyasının geri kalmışlığını bahane ederek İslam tarihinin ve İslam mirasının önemsiz olduğunu temellendirmeye ve ispat etmeye çalışıyorlar. Bunu yaparken de “Yüce İslam’ın yanında olduklarını, dinin bu yobaz ve cahillere bırakılmaması gerektiği” gibi ifadelerle de dinin aslı olan Kur’an’dan ve sünnetten uzak, hayali ve bencil dinlerini pazarlamaktan da kaçınmıyorlar.</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p>Bu konu ile birkaç örnek vererek birini açıklayalım.<br>“Asıl oruç, kul hakkı yememektir ve on iki ay tutulur.” (Bilinmiyor)<br>“Senin orucun yemek vakitlerini değiştirmekten ibarettir.” (Ali Şeriati)<br>“Bir kimse ile münasebete girmek için, kendisinin ibadetine bakmayın. Dirhem ve dinar ile olan münasebetine bakın.” (Hz. Ömer r.a) (2)<br>“Dindarlığınızı Tanrı&#8217;ya gösterin. Bana insanlığınız lazım.” (Friedrich Nietzsche)</p>



<p>Bu sözler ilk bakışta güzel görünse de, dikkatli incelendiğinde arka planında, Müslümanları birkaç şeyle itham etmek ve küçük görmek vardır. “Asıl oruç” denilerek İslam’ın emrettiği oruç küçümsenmekte, sanki oruç tutanlar kul hakkı yemeye devam ediyormuş gibi zan altında bırakılmaktadır.</p>



<p>Para ile bağı fazla, mal düşkünlüğü olanın, namaz kılsa da oruç tutsa da bunun bir önemi olmadığı iddia edilmektedir. Evet, namaz ve diğer ibadetlerin ahlakımızı düzeltmesi dinin önemli işlevlerinden biridir. Ancak henüz bu sonuca ulaşamamış her kişiyi de küçük görüp aşağılamak, bu durumdan hareketle ibadetleri küçük görmek de adil bir davranış değildir.</p>



<p>Burada acı olan şey, Müslümanlar arasında bile yanlışlarımızı düzeltmede Kur’an-ı Kerim’e ve hadislere itibar etmeyip, bu tür ortalıkta kimin söylediği belli olmayan sözlere veyahut dine değer vermeyen ya da karşı olanların söylediklerine itibar etmemizdir. Bu tür ifadelerin önemli bir kesimi inançsız düşünür, sanatçı veya eleştirmenlerden gelirken, diğer bölümü ise oryantalistlerin yıllardır seslendirdiği amaçlı tezlerden kaynaklanmaktadır. Oysa yüce Allah Kur’an’da, namaz ve kurban konusunda olduğu gibi bizi yanlışlarımız konusunda açıkça uyarmaktadır. (3)</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p>Şimdi bu sözlerden biri olan Alman düşürür Friedrich Nietzsche’nin yukarıda alıntıladığımız “Dindarlığınızı Tanrı&#8217;ya gösterin. Bana insanlığınız lazım.” (3) sözünü dikkatlice tahlil edelim ve bunu alelade kullanarak kime hizmet ettiğimiz ve hangi sonuçlara ulaşmaya katkıda bulunduğumuza bakalım.</p>



<p>Bu söz öncelikle deistlerin ve ateistlerin dini sosyal hayattan soyutlamak için kullandıkları önemli bir argümandır.</p>



<p>Bu ifade, tahrif edilmiş veya ilahi olmayan dinler ya da dini sadece gösteriş için yaşayanlar dikkate alındığında ve ilk bakışta doğru görünüyor olsa bile, bize göre yanlıştır. Neden?</p>



<p>Önce her iki bölüm dikkate alınırsa, bu sözden “dindarlığınız sizin insan olduğunuzu göstermez, bana özellikle insanlığınızı göstermeniz lazım.” anlamı çıkıyor. Yani “dindarlıkla insanlığın doğrudan bağlantısı yoktur, dindar olmadan da insan olunur. Hatta buna gerek yoktur, onu yani dindarlığınızı tanrıya gösterin, bana ne sizin dindarlığınızdan, beni ilgilendirmiyor demek” isteniyor. Yani dolaylı yoldan din küçümseniyor, din işe yaramaz bir şeydir deniyor. Oysa insanları en çok da insanlığa çağıran öğretiler dinlerdir.</p>



<p>Diğer yandan din sosyal hayatta görünmesin o sizin tanrınızla sizin aranızda kalsın.</p>



<p>Yani “sizin ibadetinizi, görmek istemiyoruz. Hatta bizim görmediğimiz yerde yaparsanız bizi de mutlu etmiş olursunuz.&#8221; demek isteniyor ve sık sık “Din Allah ile kul arasındadır, kimseyi ilgilendirmez.” iddiası tekrarlanıp duruyor. Bu ifadeler hemen bütün dinlere ters olduğu gibi, İslam’a da tamamen aykırıdır.</p>



<p>Yüce Allah şayet dini kişi ile kendi arasında yaşanılan bir olgu kılsaydı, cemaatle yapılan hiçbir ibadet ile kardeşlik ve yardımlaşma hukukunu ilgilendiren zekat, sadaka, selamlaşma, akraba ziyareti gibi ibadetleri farz kılmazdı.</p>



<p>Biz bunların hepsini Allah için yapıyoruz ama Nietzsche gibi düşünenler kusura bakmasın ama görünüyor. Yani onlar istedi diye gizleyemeyiz, gösteriş için yapmayacağımız gibi başkası istedi diye açıktan yapılması gerekli ibadetler gizleyemeyiz. (Cuma namazı gibi)</p>



<p>Şu da bilinmelidir ki, dinin doğal görünürlüğü ile gösteriş dindarlığının başka başka olduğunun farkındayız ve gösteriş dindarlığına zaten dinin kendisinin karşı çıktığının bilincindeyiz. Bugün ne bu sözü söyleyen Nietzsche ne de bunu sıkça dillendiren kesimlerin, sadece gösterişçi dindarları kastetmediği, bütün dindarları kastettiği ortadadır. Bu nedenle varsa hatalarımızı ve kendi öz eleştirimizi, Nietzsche&#8217;nin tahrif edilmiş Hıristiyanlıktan mülhemle dine karşı oluşturduğu bakış açısıyla değil, kendi öz kaynak ve dinamiklerimizle dile getirmeliyiz ve hatalarımızı düzeltme yoluna gitmeliyiz.</p>



<hr class="wp-block-separator"/>



<p>Unutmamamız gereken diğer bir husus ise bugün geleneksel ve sosyal medyada gündeme getirilen kavramlar her kullanıcı için aynı şeyi ifade etmiyor. Ahlak, adalet, demokrasi, vatanseverlik, özgürlük gibi kavramlar, hemen hemen her kullanıcı için başka anlamlar içeriyor. Bu nedenle sosyal medyada paylaşılan ifadeler kullanıcının kimliğine göre anlam kaymasına maruz kalabiliyor. Belki uç bir örnek olabilecek ama Grup Yorum’un solisti Selma Altın, CNN Türk’te yer alan bir röportajında, bağımsızlıktan ne anladıklarını açıklarken, “….Grup Yoruma göre, bağımsız Türkiye demek, sosyalizmin olduğu bir ülke demektir.” diyor.</p>



<p>Hülasa, söyleyenin dünya görüşüne göre kavramların anlam kazandığı bir ortamda paylaştıklarımıza dikkat edelim ve beğeni veya paylaş butonuna basmadan iki defa düşünelim.</p>



<p>===================================<br>1- https://www.yorungedergi.com/2021/08/internette-icerik-uretimi-ve-muslumanlar/<br>2- Bu söz hadis değildir. Hz Ömer’e (r.a.) atfedilir ama ondan gelen rivayet de tam böyle değildir.<br>https://sorularlaislamiyet.com/”bir-kimse-ile-munasebete-girmek-icin-kendisinin-ibadetine-bakmayin-dirhem-ve-dinar-ile-olan<br>3- Namaz konusunda, ( “Vay haline o namaz kılanların ki, Onlar namazlarının özünden uzaktırlar.” Maun, 4,5) Kurban konusunda (“Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat O’na sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır.” Hac 37), ayetleri ve gösteriş konusunda &#8220;Allah sizin dış görünüşünüze ve mallarınıza bakmaz. Ama o sizin kalplerinize ve işlerinize bakar.&#8221; (Müslim, Birr, 33; İbn Mâce, Zühd, 9; Ahmed b. Hanbel, 2/285, 539) hadisi bu konuda bize en güzel örnekleri oluştururlar.<br>4- Mustafa İslamoğlu da bir hutbesinde Nietzsche’nin bu sözünü konu edinmiş ve tabiri caizse Müslümanlara ayar vermeye çalışmış. https://youtu.be/OcyC4gAVbsk<br>5- https://www.youtube.com/watch?v=lHud5Dg3aVw</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sosyal-medya-bahcesinde-zehirli-cicekler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
