<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mehmet Ayfer Kancı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/mehmet-ayfer-kanci/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 01 Jun 2019 12:19:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Mehmet Ayfer Kancı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>F-35’ten Kurt Kapanı Olmaz</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/f-35ten-kurt-kapani-olmaz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/f-35ten-kurt-kapani-olmaz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Ayfer Kancı]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2019 11:18:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[F-35]]></category>
		<category><![CDATA[F35]]></category>
		<category><![CDATA[Lightning]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10153</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’nin savunması ve enerji güvenliğiyle doğrudan bağlantılı olan F-35 uçakları ile S-400 füze sistemlerinin alımı karmaşık bir denklemin merkezinde yer alıyor. Bu denklemi çözmek için ABD’nin yaptırım tehditlerine bir defa kapıyı aralamak, o kapıyı bir daha kapama ve milli çıkarları koruma fırsatına bir daha kavuşamamak anlamına gelebilir. Bu konudaki ilk sınav S-400’lerden de önce kapıya dayanmış durumda. Özünde ABD’nin Çin, Rusya ve İran üçlüsünü kuşatma maksadıyla, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri finansmanı ve İsrail’in istihbarat desteğiyle başlattığı operasyonun kritik unsurlarından biri de Türkiye’yi S-400 hava savunma füze sistemi üzerinden şantaja maruz bırakıp, F-35 savaş uçağı projesinden bertaraf etmekti. Teknoloji ve istihbarat kaynaklı olarak öne sürülen bahanelerin Türkiye üzerinde beklenen sonucu vermemesi, düğümün çözüleceği 2019 yılının ikinci yarısı yaklaşırken, meselenin ardındaki gerçek niyetlerin ortaya döküldüğü gelişmeleri de beraberinde getiriyor. Beyaz Saray ve Amerikan Kongresi’nden yükselen itirazların bulandırdığı suyun berraklaşma süreci, NATO Dışişleri Bakanlarının 3-4 Nisan tarihlerindeki Washington toplantılarında başladı. Washington buluşması, F-35 projesinin Kuzey Atlantik İttifakı’nın hava gücünü modernize etme amacını aşarak, Türkiye başta olmak üzere Avrupalı müttefikler üzerinde bir baskı unsuru olma amacı taşıdığını net bir şekilde önümüze koydu. Washington’daki toplantıya eş zamanlı olarak yaşanan gelişmeler, ABD’nin Türkiye’yi hedef alırken kullandığı argümanları şüpheli hale getirdi. Gerçekten Türkiye S-400 alması durumunda &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye’nin savunması ve enerji güvenliğiyle doğrudan bağlantılı olan F-35 uçakları ile S-400 füze sistemlerinin alımı karmaşık bir denklemin merkezinde yer alıyor. Bu denklemi çözmek için ABD’nin yaptırım tehditlerine bir defa kapıyı aralamak, o kapıyı bir daha kapama ve milli çıkarları koruma fırsatına bir daha kavuşamamak anlamına gelebilir. Bu konudaki ilk sınav S-400’lerden de önce kapıya dayanmış durumda.</strong></p>
<p>Özünde ABD’nin Çin, Rusya ve İran üçlüsünü kuşatma maksadıyla, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri finansmanı ve İsrail’in istihbarat desteğiyle başlattığı operasyonun kritik unsurlarından biri de Türkiye’yi S-400 hava savunma füze sistemi üzerinden şantaja maruz bırakıp, F-35 savaş uçağı projesinden bertaraf etmekti. Teknoloji ve istihbarat kaynaklı olarak öne sürülen bahanelerin Türkiye üzerinde beklenen sonucu vermemesi, düğümün çözüleceği 2019 yılının ikinci yarısı yaklaşırken, meselenin ardındaki gerçek niyetlerin ortaya döküldüğü gelişmeleri de beraberinde getiriyor.</p>
<p>Beyaz Saray ve Amerikan Kongresi’nden yükselen itirazların bulandırdığı suyun berraklaşma süreci, NATO Dışişleri Bakanlarının 3-4 Nisan tarihlerindeki Washington toplantılarında başladı. Washington buluşması, F-35 projesinin Kuzey Atlantik İttifakı’nın hava gücünü modernize etme amacını aşarak, Türkiye başta olmak üzere Avrupalı müttefikler üzerinde bir baskı unsuru olma amacı taşıdığını net bir şekilde önümüze koydu.</p>
<p>Washington’daki toplantıya eş zamanlı olarak yaşanan gelişmeler, ABD’nin Türkiye’yi hedef alırken kullandığı argümanları şüpheli hale getirdi. Gerçekten Türkiye S-400 alması durumunda güvenilmez bir müttefik durumuna mı düşecek, NATO’nun güvenliğini tehlikeye girecek mi ya da F-35 uçaklarının sırlarının Rusya’nın eline geçeceğine dair korkular gerçeği yansıtıyor mu?</p>
<p>Yoksa Türkiye F-35 ve S-400 edinirse, Filistin, Suriye ve Doğu Akdeniz’de uygulamaya konmak istenen senaryolar karşısında aşılması zor bir engel haline mi gelecek?</p>
<p><strong>Manzaranın Tamamına Baktığımızda </strong></p>
<p>ABD Başkanı Donald Trump’ın Golan Tepeleri’nde İsrail hâkimiyetini kabul etmesi, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanınması, Doğu Akdeniz’deki enerji kaynaklarının uluslararası hukuka aykırı şekilde Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), Mısır ve İsrail dörtlüsü tarafından yağmalanmasına imkân tanınması, Türkiye’nin silah alımlarıyla eş zamanlı olarak gelişen konulardır. Geriye çekilip bölgesel gelişmelerle manzaranın tamamına baktığımızda, Beyaz Saray’daki ulusal güvenlik ekibi eliyle ABD dış politikasına hâkim olan Evanjelik-Neocon örgütlenmesinin ürettiği strateji zincirinin birbirine bağlı halkaları ile karşı karşıya olduğumuz izlenimini güçlendiriyor.</p>
<p>Teknik özellikleri itibarıyla “uçan bir akıllı telefon” olarak niteleyebileceğimiz F-35 uçakları şu anda ABD, İsrail, İtalya, İngiltere, Norveç, Güney Kore ve Japonya tarafından kullanılıyor. Üretici Lockheed Martin, F-35’i Singapur, Yunanistan, Romanya ve Polonya’ya satmak için de zemin arayışlarını sürdürüyor. Akıllı telefon misali, üreticisi Lockheed Martin tarafından sürekli olarak ABD’deki merkezden güncellenen bu yeni nesil savaş uçaklarının bir başka özelliği ise tüm uçuş tecrübelerini, pilotlarının kabiliyetlerini ve uçuşlar sırasında elde ettiği verileri üretici firmaya aktarabiliyor olması.</p>
<p>Ulusal güvenliğini dert edinen F-35 kullanıcısı bir ülke, bu güncelleme ve bilgi aktarım sistemini kapatabilir. Ancak aynı akıllı telefonunuzda olduğu gibi, güncellemeleri yapmadığınız zaman nasıl telefonunuzun performansı düşüyorsa, F-35’leri de kullanamayacak hale gelmeniz mümkün.</p>
<p>Geniş bir F-35 filosuna sahip olan İtalya’nın, kendisine özgü bir yazılım geliştirilmesi talebi de Lockheed Martin firmasının oyalama taktikleri yüzünden hayata geçmiş değil. Teknolojik olarak bu denli bağımlı bir savaş cihazı söz konusuyken, güvenlik konusunda ABD’den çok Türkiye’nin endişe ve şüphe duyması herhalde daha doğal olacaktır.</p>
<p>Buna rağmen, FETÖ-Rum-Ermeni ve İsrail lobilerinin hâkimiyetindeki ABD Kongresi, Mart ayında el yükseltti. F-35 savaş uçaklarının Türkiye’ye teslim edilmemesi için iki Demokrat ve iki Cumhuriyetçi senatör tarafından bir yasa tasarısı hazırlandı. 29 Mart’taki bu tehdit salvosunu, Türkiye’nin F-35 uçaklarını konuşlandıracağı Malatya’daki üs için gerekli malzemelerin sevkiyatının durdurulduğu haberleri takip etti.</p>
<p><strong>CAATSA’nın 235’inci Bölümü</strong></p>
<p>İsrail ve Yunanistan’ın Türkiye ile yaşadığı her sorunu S-400 ve F-35 alımına bağlı olarak cezalandırma arayışına girdiği anlaşılan ABD Kongresi, CAATSA olarak bilinen “ABD’nin çıkarlarını tehdit eden ülkeleri cezalandırmayı” amaçlayan yasayı da devreye soktu. Bugüne kadar Rusya, İran ve Kuzey Kore’yi hedef almış olan bu yasa, Rusya’dan S-400 alması halinde Türkiye’ye de uygulanacak. Ancak bu yaptırım yasasının nasıl uygulanacağı ABD Başkanı Trump’ın elinde.</p>
<p>Trump, CAATSA’nın 235’inci bölümünde işaret edilen 12 yaptırım başlığından mümkün olan en zararsız olan 5’ini tercih etme hakkına sahip. Ancak bunların içerisinde 235’inci bölümün 2’inci maddesinin a, b ve c bentlerinde yer alan hususlarda yaptırım getirirse bu, Türkiye-Rusya ilişkilerini engellemenin ötesine geçerek Türkiye-ABD ilişkilerini dönüşü zor bir girdaba sokacaktır.</p>
<p>Bu maddelerin tercihi halinde iki ülke yalnızca F-35 projesinde değil, Sikorsky helikopter üretimi başta olmak üzere pek çok savunma üretim çalışmasında yollarını ayıracak, geleceğe yönelik nükleer enerji projelerinde de bir araya gelme imkânı bulamayacaktır.</p>
<p>29 Nisan’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Trump arasında bir telefon görüşmesi gerçekleştirildi. İkili ve bölgesel meselelerin ele alındığı görüşmede Erdoğan, Rusya Federasyonu’ndan alınacak olan S-400 konusunda bir “çalışma grubu”  kurulması teklifini gündeme getirdi. Bu teklife ABD’nin ne yanıt verdiği Cumhurbaşkanlığı kaynaklarınca açıklanmadı. ABD’nin yaklaşımının önümüzdeki günlerde netleşmesi bekleniyor. Ancak Erdoğan-Trump görüşmesi ile ABD kaynaklı bu tehdidin savuşturulması kalıcı bir iyileşme sağlayacak mı? Yoksa Türkiye, Washington’dan kaynaklı yeni tehditlere hazır mı olmalı? Bu kriz atlatılsa bile Ege ve Doğu Akdeniz’de sular durulacak mı? Bu soruların yanıtları için 1995 yılına dönelim.</p>
<p><strong>İsrail Hava Hâkimiyetini Yunanistan’a Borçlu</strong></p>
<p>Türkiye’nin Rusya’dan füze sistemi almasının NATO ittifakının güvenliğini sarsacağını iddia edenler (konu Türkiye üzerinde tehdit meydana getirmek olduğunda) bir başka NATO üyesinin Rusya’yla silah ticaretine nasıl göz yummuşlardı? 1995 yılının son günlerinde başlayıp 1996’nın Ocak ayında zirve noktasına ulaşan Ege Denizi’ndeki Kardak krizi, Yunanistan’ın savunma stratejisinde dönüm noktası oldu.</p>
<p>Kardak kayalıklarına sahip çıkma konusunda Türkiye’nin karşısında başarısız olan Yunanistan, ABD’nin Ege Denizi’nde dengeyi sağlamak adına her iki tarafa yaptığı orantılı silah satışının ihtiyaçlarını karşılamadığına karar verdi. Atina’nın ilk adımı 1996 yılında GKRY topraklarına yerleştirilmek üzere S-300 hava savunma sistemi alımı için Rusya ile anlaşma imzalamak oldu.</p>
<p>Türkiye’nin baskıları sonucu Güney Kıbrıs’a konuşlandırılamayan bu füzeler 1998 yılında, bugün Doğu Akdeniz’de stratejik önemi giderek artan Yunanistan’ın Girit Adası’na yerleştirildi. İsrail yıllarca Rus yapımı bu sistemlere saldırı tatbikatlarını Girit’te gerçekleştirdi. İsrail Hava Kuvvetleri, Suriye hava sahasında bugün sağladığı hava hâkimiyetini büyük ölçüde Yunanistan’ın yaptığı bu katkıya borçlu.</p>
<p>Girit’teki S-300 füze sistemi Türkiye kamuoyunun gündemine sık sık gelmekle beraber, Yunanistan bununla yetinmedi. 1999 ve 2004 yılında Rusya’dan TOR-M1 ve OSA AKM (SA-8B) orta ve alçak irtifa hava savunma sistemleri satın almak için de anlaşmalar imzaladı. Rus yapımı bu hava savunma sistemleri bugün NATO üyesi Yunanistan’ın hava savunma sistemine entegre edildiği gibi, GKRY topraklarına da konuşlandırıldı.</p>
<p>Her iki füze sistemi, yine NATO hava güçleri için tehlike arz edecek radar sistemleriyle beraber kullanılıyor. Ancak ne hikmetse 1999 yılından bugüne ABD başta olmak üzere hiçbir NATO ülkesi, Yunanistan’ın Rus yapımı bu hava savunma sistemlerinin NATO için bir tehdit olup olmadığını sorgulamamış, Yunanistan silahlı kuvvetleri mensuplarının silah sistemlerinin kullanımı için Rusya’ya gidip gelmelerini, Rusya silahlı kuvvetleriyle işbirliği içinde olmalarını güvenlik meselesi haline getirmemiştir.</p>
<p>F-35 uçaklarıyla S-400’lerin bir arada kullanılması halinde Amerikan uçaklarının radar izlerinin Rusya tarafından elde edilmesi tehlikesi, herhalde Rus yapımı radarlar Yunan ordusu tarafından kullanıldığında söz konusu olmamaktadır.</p>
<p><strong>Casusluk Romanı Gibi…</strong></p>
<p>TOR-M1 füze savunma sisteminin satışı sırasında ortaya çıkarılan yolsuzluk ise casusluk romanlarına konu olacak boyuttadır. Füze sistemi için yapılan ödemelerin ortadan kaybolmasını soruşturmak üzere 2003 yılının 6 Haziran günü Moskova’yı ziyaret eden Yunanistan Savunma Bakanlığı Müsteşarı Spiros Travlos, füze sisteminin üreticisi olan Almaz Antey şirketinin direktörü Igor Klimov ile Kızılmeydan’da buluşmak üzere sözleşti. Ancak buluşmaya Klimov yerine bir grup Rus istihbarat servisi görevlisi geldi. Yunan yetkiliye Klimov’un bir cinayete kurban gitmiş olduğu bilgisini verdiler.</p>
<p>Aynı gece Klimov’un yakın çalışma arkadaşı Sergey Sitko da Moskova dışındaki evinde faili meçhul bir cinayete kurban gitti. TOR-M1 füze sisteminin satışına Yunanistan tarafında aracılık eden Vlassis Kambouroglou ise rüşvet suçlaması nedeniyle ortadan kaybolduktan sonra 2012 yılının Ekim ayında Endonezya’nın başkenti Cakarta’da ortaya çıktı. Ancak kaldığı otel odasında intihar (!) etmiş olarak.</p>
<p>Tüm bu bilgilerin ışığında, Yunanistan’la Türkiye arasında bu denli bir çifte standardı meşru kılan suçlamaların altında, gerçekten NATO’nun güvenliğini sağlama kaygıları mı yatıyor? Görünen o ki bu soruya “evet” cevabını vermek mümkün değil. 1995’te Kardak kriziyle Ege Denizi’nde Türkiye’ye karşı Yunanistan’ın denge tesis etmesi için yakılan yeşil ışığın, bugün Doğu Akdeniz’i kapsayacak şekilde ABD tarafından genişletilmekte olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.</p>
<p>Yine görünen o ki 100 adet F-35 savaş uçağına sahip olacak bir Türkiye, bu uçaklardan 50 adet sipariş etmiş olan İsrail’e karşı bir üstünlük tesis edecektir. F-35 savaş uçaklarına bu aşamada sahip olmaları mümkün görünmeyen ve Doğu Akdeniz enerji havzasının ABD desteğinde parsellenmesine ortaklık eden Mısır, Yunanistan ve GKRY de kendilerini tehdit altında görmektedir.</p>
<p><strong>Havadaki Stratejik Ticari Savaş</strong></p>
<p>Gelelim konunun ABD için daha mühim olan küresel ticari boyutuna ve F-35’lerin Trump yönetiminin inşa etmeye çalıştığı “Büyük Amerika” hedefindeki rolüne. Çin Halk Cumhuriyeti’ne ticaret savaşı açan ABD, enerji sektörünü abluka altına alarak İran’ı, savunma sanayinin uluslararası pazardaki payını daraltarak ise Rusya’yı jeopolitik düzlemde geriletmeye çalışıyor. Tam bu noktada, ABD silah sanayinin bugün için en gelişmiş teknolojileri temsil eden ürünü olan F-35 savaş uçakları, yalnızca konvansiyonel savaş alanının değil, ticaret savaşının da en etkili silahı haline geldi.</p>
<p>F-35 savaş uçakları bir silah olmanın ötesinde, bugün Trump’ın “Amerika’yı yeniden büyük yapma” iddiasının en önemli halkalarını oluşturan istihdamı ve refahı artırma hedeflerini temin edecek stratejik bir ürün. Üretici firma Lockheed Martin’in yalnızca proje ortağı 13 ülkeye satmayı planladığı, çoğunluğu A tipi F-35 uçaklarının sayısı 4 bin 500. En ucuz model olan F-35A tipi savaş uçağının birim fiyatının 89 milyon dolar olduğunu göz önüne alınırsa, Amerikan savunma sanayiinin, Amerikan ekonomisinin ve Trump’ın 2020 başkanlık seçimi için bu projeden beklentilerinin boyutu da daha iyi kavranabilir.</p>
<p>Bu noktada, geçirdiği kazalar nedeniyle üretimi azaltılan Boeing 737 Max 8 uçaklarının birim fiyatının 2018 yılında 117 milyon dolar olduğunu da belirtelim. Boeing’in Airbus karşısındaki pazar kaybından duyduğu öfkeyle Trump geçen hafta Avrupa Birliği’ne 11 milyar dolar ek vergiyi yükledi.</p>
<p>İster sivil ister askeri olsun, havacılık sektörünün günümüzde nasıl bir stratejik ticari savaş aracı haline geldiğini, bu iki uçak modelinin içinden geçtiği süreç net bir şekilde anlatıyor. Uçaklar ve silahlar artık bir savaşın enstrümanı olmaktan çıkarak esas çatışma sahası olan ekonominin bir aracı haline geldiler. Türkiye’de bugün hâlâ üzerine fazla düşünülmeyen “güvenlik ekonomisi” alanı üzerine yapılacak analizler, en az yerli ve milli silah projelerinin hayata geçirilmesi kadar önem taşıyor.</p>
<p>ABD F-35 uçaklarını bir yandan ticari bir üstünlük vasıtası olarak kullanırken bir yandan da bu silah üzerinden Kuzey Atlantik İttifakı’nın (NATO) dayanışmasını sembolize edecek bir medya propagandası yürütüyor. Eş zamanlı olarak S-400 füze sistemleri de yine Washington yönetimi tarafından Rusya’yı şeytanileştirmenin bir aracı olarak kullanıyor.</p>
<p><strong>Geçmişe Kısa Bir Yolculuk</strong></p>
<p>Peki, bu silah, geçmişte S-300 füze sistemi alan Yunanistan tarafından Türkiye’ye karşı alınacak olsa, ABD’den bugün izlediğimiz tepkileri görür müydü sorusunu da sormak lazım. Bu sorunun yanıtı için geçmişe kısa bir yolculuk yapıp 2002 yılında, Irak’ın işgalinden önce İzmir’de düzenlenmiş olan bir toplantıya göz atalım.</p>
<p>ABD’nin çeşitli bürokratik heyetleri, Türkiye’nin ve 15 Arap ülkesinin temsilcileri bu toplantıda hazır bulundu. Toplantıda ABD tarafı “Önleyici Müdahale Doktrini”nin tanıtımını yaptı; Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiasını gündeme getirdi. Katılımcı ülkelerin itirazlarıyla karşılaşan bu iddianın ardından, Amerikan tarafı “Önleyici Müdahale Doktrini” konusunda ev sahibi ülkenin, yani Türkiye’nin görüşlerini sordu. Devamını Prof. Dr. Hasan Köni’nin anılarından (<em>Son Küresel Kart Amerikan Turanı</em>/sayfa 40) okuyalım:</p>
<p>“Dedim ki, ‘Anladık&#8230; Bir düşmanın elinde bize karşı saldıracak silahlar var, kendi boyunu aşacak şekilde silahlanmaya devam ediyor, büyük bir çatışma olmasın, can kaybı ortaya çıkmasın diye biz buna müdahale etmek zorundayız. Nasıl anlamış mıyız?’ ‘Evet,’ dediler ‘anlamışsınız’. ‘Güzel,’ dedim; ‘Biliyorsunuz, Güney Kıbrıs, Rusya’dan S-300 füzeleri almıştı. Bu garip ve büyük bir silahlanmadır, zaten tek düşman da biziz, aradaki mesafede sizin gibi 2 bin 500 kilometre değil 75 kilometre. İzninizle biz bunları&#8230;’ Ayağa fırladılar ‘Bu mümkün değildir’ diye. O zaman ABD’nin tek taraflı düşman tarifi yapıp, hedef seçip, belirli birtakım koşullar ileri sürüp buralara müdahale edeceği anlaşıldı.”</p>
<p>Günümüzden 17 yıl önce ABD tarafından müttefiklerinin silahlanmasına dair ortaya konan bu çifte standart bugün de değişmiş değil.</p>
<p><strong>Trump’a Beyaz Saray’ı İkinci Kez Açmak</strong></p>
<p>Rus ekonomisinin uluslararası silah pazarındaki payını azaltmak için ABD’nin neleri göze aldığına dair taze bir örnek daha Nisan ayında yaşandı. Darbeyle iktidara gelişinde ve iktidarını korumasında ABD’den her türlü desteği alan Mısır lideri Sisi, Washington ziyareti sırasında ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun açıklamasıyla soğuk bir duş aldı.</p>
<p>Pompeo kısa süre önce anlaşması imzalanmış olan Rusya’dan 20 adet Su-35 savaş uçağı alımını gerçekleştirmesi halinde Mısır’ın yaptırımlarla karşı karşıya kalabileceği uyarısında bulundu. Diplomatik kaynaklar, bu baskı karşısında Mısır’ın “Arap NATO’su” projesinden çıkma kararı aldığını iddia ediyorlar.</p>
<p>2017 yılında uluslararası silah pazarının yüzde 57’sini elinde bulunduran ABD, yüzde 9,5 pay ile ikinci sırada yer alan Rusya’nın pastadaki payını küçültmek için NATO içi ya da dışı ülkeler arasında hiçbir ayrım yapmamakta kararlı görünüyor. Bu “saadet zinciri” ile sağlanan istihdam ve refah, Trump Amerikası’nı yeniden “büyük” yapıp, ABD Başkanı’na ikinci kez Beyaz Saray’ın kapılarını açarken, müttefiklerini de çok uzun vadeli şekilde kendisine bağlayacak bir hegemonyanın temellerini atacak. Dahası, F-35’lerin teknolojik donanımı, ABD’ye dünyanın her yanından veri akışı sağlayarak Pentagon’a benzeri görülmemiş bir askeri bilgi arşivine sahip olma imkânı da tanıyacak.</p>
<p><strong>Kapıya Dayanan İlk Sınav: S-400</strong></p>
<p>Türkiye’nin savunması ve enerji güvenliğiyle doğrudan bağlantılı olan F-35 uçakları ile S-400 füze sistemlerinin alımı karmaşık bir denklemin merkezinde yer alıyor. Bu denklemi çözmek için ABD’nin yaptırım tehditlerine bir defa kapıyı aralamak, o kapıyı bir daha kapama ve milli çıkarları koruma fırsatına bir daha kavuşamamak anlamına gelebilir. Bu konudaki ilk sınav S-400’lerden de önce kapıya dayanmış durumda.</p>
<p>ABD, Türkiye dahil 8 ülkeye İran’dan petrol alımlarına dair tanıdığı muafiyete Mayıs ayı itibarıyla son verdi. İran’dan petrol alımına son vermek Türkiye’nin bu enerji kaynağı için (İran’ın 3 liranın biraz üzerinde kabul ettiği dolar kuru nedeniyle) iki katı ödeme yapmaya başlaması anlamına gelecek. Yine ABD’nin İran yerine kaynak için adres olarak gösterdiği Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin düşük kaliteli petrolünün rafine edilmesinin masrafı da cabası.</p>
<p>Türkiye’nin mevcut konjonktürde bölgesel çıkar çatışmaları yaşadığı Suudi Arabistan ve BAE’ye enerji güvenliğini teslim etmesinin Washington tarafından beklenebilmesi ise Ankara’nın alenen bir kumpasa itilme gayreti ile karşı karşıya olduğu konusunda fazla söze gerek bırakmıyor.</p>
<p>Rusya’dan S-400 alımından vazgeçilmesi halinde Türkiye’nin karşı karşıya kalacağı tehdidin kalıcı olarak giderilmesine yönelik ne ABD’den ne de bir başka NATO üyesinden ikna edici bir teklif gelmiş değil. F-35 uçaklarının geleceği ise bir başka karadelik haline dönüştü. Türkiye’ye bu uçaklar verilse dahi, bu araçların kabiliyeti bugün ABD yönetimi tarafından da sorgulanmakta.</p>
<p><strong>ABD Kongresi’ne Sunulan Rapor </strong></p>
<p>ABD Hükümet Sorumluluklar Ofisi, Nisan ayının ikinci yarısında 81 sayfalık bağımsız bir rapor hazırlayarak ABD Kongresi’ne sundu. Rapor, Türkiye’yi F-35 parçalarının üretiminde tedarik zincirinden ve Malatya’da kurulacak bakım-ikmal tesisi projesinden çıkarabileceklerini zanneden Amerikalı siyasetçileri kendi silahları ile vuran cinsten.</p>
<p>Özetlemek gerekirse raporda, F-35’lerin uçuş için ihtiyaç duyduğu 4 bin 300 parçanın tedarik edilmesi konusunda da sıkıntı yaşandığı, daha önce satın alınan F-35’lerin konuşlandırmalarda ihtiyaç duyduğu destekleyici parçaların yüzde 44’ünün zaman içinde uçakta yapılan güncellemeler sebebiyle artık ihtiyaca cevap veremediğine dikkat çekildi.</p>
<p>Gerekli parçaların tedarik edilememesi sebebiyle F-35’lerin 2018’in Mayıs ve Kasım ayları arasında planlanan test uçuşlarının yüzde 30’unu gerçekleştiremediği kaydedilen raporda, parçalarda uyuşmazlık ve tamiratta uzun süreli gecikmeler gibi sorunların da uçağın performansında aksaklıklar oluşturduğuna vurgu yapıldı.</p>
<p>Ayrıca F-35’lerin yüzde 60’lık beklentiye rağmen tüm görevleri güvenli bir şekilde yerine getirme oranının yüzde 27’de kaldığı belirtilen raporda, “F-35 uçakları bir savaş uçağından beklenen performansın gerisinde kalıyor. Çoklu görevleri gerçekleştiremiyor veya gerektiği kadar uçamıyor” ifadesine yer verildi.</p>
<p>Öte yandan, F-35’lerin en az bir kere tüm görevleri yerine getirme oranının ise yüzde 75’lik beklentinin altında kalarak yüzde 52’lik bir oran elde ettiği belirtildi. Raporda, F-35’lerin uçuş için ihtiyaç duyduğu 4 bin 300 parçanın tedarik edilmesi konusunda da sıkıntı yaşandığı, Pentagon’un bu sorunu aşmak için çaba sarf etmesine rağmen henüz tamamen başarılı olamadığı belirtildi.</p>
<p>Bununla beraber, daha önce satın alınan F-35’lerin konuşlandırmalarda ihtiyaç duyduğu destekleyici parçaların yüzde 44’ünün zaman içinde uçakta yapılan güncellemeler sebebiyle artık ihtiyaca cevap veremediğine dikkat çekildi.</p>
<p>F-35’in denizaşırı alıcılarının yedek parça taleplerinin zamanında yerine getirilemiyor olması ve bu uçaklarda ABD’ye ait hangi parçaların kullanıldığına dair Pentagon’da bir veri tabanı bulunmadığı da raporun diğer “skandal unsurları” denildi.</p>
<p>Trump yönetimi gibi her tarafından su aldığı izlenimi veren F-35 projesi ancak müttefiklik hatırına katlanılacak bir külfete dönüşmüş durumda. Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında ABD’nin silah ambargosunu atlatmış olan Türkiye’nin benzer bir baskı ortamında ne ölçüde “kaybeden” taraf olacağını Washington’daki karar vericilerin daha rasyonel değerlendirmesi gerekiyor. Malum, atalarımız “azdan az, çoktan çok” gider demişler.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/f-35ten-kurt-kapani-olmaz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>3. Dünya Savaşı mı? Tam Ortasındayız</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/3-du%cc%88nya-savasi-mi-tam-ortasindayiz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/3-du%cc%88nya-savasi-mi-tam-ortasindayiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mehmet Ayfer Kancı]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Apr 2019 21:09:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[3. Dünya Savaşı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=9466</guid>

					<description><![CDATA[Jeopolitik alan hâkimiyeti için yürütülen çatışmaların çeşitliliğini gözden geçirdiğimizde, “3. Dünya Savaşı çıkacak mı” ya da “Yeni bir Soğuk Savaş kapıda mı” gibi soruların ne denli abes olduğunu görmek mümkün. Dünya çoktan düşük yoğunluklu bir Dünya Savaşı’nın içerisine girmiş durumda.  3. Dünya Savaşı için nükleer silah kullanılıyor olması gerektiğini şablon olarak kabul edenler için ise bekleme süresi kısalıyor. “Soğuk Savaş geri mi dönüyor?”, “Dünya yeniden bloklara mı ayrılıyor?”, “Nükleer silahların kullanıldığını mı göreceğiz?” ve nihayet “3. Dünya Savaşı mı yaşanacak?” ABD Başkanı Donald Trump’ın Beyaz Saray’a göreve gelişiyle uluslararası düzende giderek ivme kazanan iç içe geçmiş kaosları anlamlandırmaya çalışanlar bu soruların yanıtlarının peşinde. Bu yanıtları ararken düşülen tipik hata ise tarihin “tekerrürden ibaret” olduğu yanılgısı ile geçmişte yaşanmış benzer olaylardan yola çıkarak örneği görülmüş sonuçlar üzerinden çıkarım yapma gayretine bağlı olarak bir Soğuk Savaş ya da yeni bir Dünya Savaşı arayışına giriliyor olması. Jeopolitiğin temel verilerinin olağanüstü doğa olayları neticesinde değişmesi söz konusu olmadığına göre, ne Kırım Yarımadası ne Süveyş Kanalı ne de Malakka Boğazı önemlerini yitirmeyecek, dolayısıyla yerküreye egemen olmayı hedefleyen güçlerin bu jeopolitik alanlara hâkim olma gayreti de son bulmayacaktır. Ancak teknolojide yaşanan gelişmelerden, dünya nüfusunun artışına ve hatta küresel ısınmanın sonuçlarına kadar bir dizi faktör, bu jeopolitik &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Jeopolitik alan hâkimiyeti için yürütülen çatışmaların çeşitliliğini gözden geçirdiğimizde, “3. Dünya Savaşı çıkacak mı” ya da “Yeni bir Soğuk Savaş kapıda mı” gibi soruların ne denli abes olduğunu görmek mümkün. Dünya çoktan düşük yoğunluklu bir Dünya Savaşı’nın içerisine girmiş durumda.  3. Dünya Savaşı için nükleer silah kullanılıyor olması gerektiğini şablon olarak kabul edenler için ise bekleme süresi kısalıyor.</strong></p>
<p>“Soğuk Savaş geri mi dönüyor?”, “Dünya yeniden bloklara mı ayrılıyor?”, “Nükleer silahların kullanıldığını mı göreceğiz?” ve nihayet “3. Dünya Savaşı mı yaşanacak?” ABD Başkanı Donald Trump’ın Beyaz Saray’a göreve gelişiyle uluslararası düzende giderek ivme kazanan iç içe geçmiş kaosları anlamlandırmaya çalışanlar bu soruların yanıtlarının peşinde. Bu yanıtları ararken düşülen tipik hata ise tarihin “tekerrürden ibaret” olduğu yanılgısı ile geçmişte yaşanmış benzer olaylardan yola çıkarak örneği görülmüş sonuçlar üzerinden çıkarım yapma gayretine bağlı olarak bir Soğuk Savaş ya da yeni bir Dünya Savaşı arayışına giriliyor olması.</p>
<p>Jeopolitiğin temel verilerinin olağanüstü doğa olayları neticesinde değişmesi söz konusu olmadığına göre, ne Kırım Yarımadası ne Süveyş Kanalı ne de Malakka Boğazı önemlerini yitirmeyecek, dolayısıyla yerküreye egemen olmayı hedefleyen güçlerin bu jeopolitik alanlara hâkim olma gayreti de son bulmayacaktır.</p>
<p>Ancak teknolojide yaşanan gelişmelerden, dünya nüfusunun artışına ve hatta küresel ısınmanın sonuçlarına kadar bir dizi faktör, bu jeopolitik önemi haiz alanlara hâkimiyet için verilen mücadelelerin yolunu yordamını değiştirirken, sonuçlarını da geçmişteki çatışmalardan farklı kılmakta. Hatta bu çatışmaların yürütülüş biçimi de mesela 2014 yılında Kırım’ın Rusya tarafından ilhakında olduğu gibi, benzeri olmayan örneklerle yaşanmakta, gerek yerleşik siyasi düzen, gerek kamuoyu algısı, gerekse uluslararası basın, tarihin tekerrür ettiği yanılsaması içerisinde bu hamlelere hazırlıksız yakalanmakta.</p>
<p>Bu yazının kaleme alındığı ya da bilgisayara kaydedilmekte olduğu 24 Mart tarihinde, jeopolitik alan hâkimiyeti için yürütülen çatışmaların çeşitliliğini gözden geçirdiğimizde, “3. Dünya Savaşı çıkacak mı” ya da “Yeni bir Soğuk Savaş kapıda mı” gibi soruların ne denli abes olduğunu görmek mümkün. Dünya çoktan düşük yoğunluklu bir Dünya Savaşı’nın içerisine girmiş durumda.</p>
<p>3. Dünya Savaşı için nükleer silah kullanılıyor olması gerektiğini şablon olarak kabul edenler için ise bekleme süresi kısalıyor. Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya’nın “Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Anlaşması”ndan çekilmelerinin yanı sıra ABD’nin 30 yıldan uzun bir süre sonra taktik nükleer silah boyutunda, denizaltılara yerleştirilecek bir nükleer başlık geliştirmesi, 3. Dünya Savaşı için şart koşulan unsurların tamamlanmaya yakın olduğuna işaret ediyor.</p>
<p><strong>Diğer Ucu Fırat Nehri’nin Doğu Yakasına Dokunacak</strong></p>
<p>Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından kurulan Yeni Dünya Düzeni’nin iflas ettiği bizzat ABD Başkanı Trump tarafından Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu kürsüsünden ilan edilirken, liberal politikaların iflasının ve parlamenter demokrasilerin gerilemesi tartışılamıyor. Avrupa’da “popülist siyasi partiler” gibi sempatik bir etiket altında Nasyonal Sosyalizmin küllerinden doğuşuna tanıklık edilmekte. Her fırsatta, 2. Dünya Savaşı sonrasında Birleşmiş Milletler ve BM Güvenlik Konseyi eliyle kurulan düzenin yetersizlikten bahsedilmekte ancak bu kurumun da Cemiyet-i Akvam gibi iflasa doğru sürüklenişine seyirci kalınmakta.</p>
<p>Soğuk Savaş’ın bitiminin ardından Avrupa’da sınırların yeniden belirlenmesi için atılan adımların Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da taklit edilme çabası, bir Çekoslovakya ya da Almanya örneği üzerinden değil, kanlı Yugoslavya örneği üzerinden uygulandı. Bu sınırların yeniden belirlenmesine yönelik adımların pek yakında Latin Amerika, Güney Asya ve Asya-Pasifik bölgesinde tekrarlanacağına dair emareler artıyor. Bu örnekleri sıralamadan önce Türkiye için en yakın tehdit haline gelen Suriye-Filistin Cephesi’ni irdelemekte fayda var.</p>
<p>Suriye’deki iç savaş 9. yılına girdi, Beşar Esad’ın devrilmeyeceği gerçeği kabul edilirken Türkiye, Rusya ve İran bu süreci Suriye’nin toprak bütünlüğünü muhafaza ederek tamamlamanın peşinde. Ancak ABD Başkanı Trump’ın 2017 yılında Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıma girişimi, 2019 yılının Mart ayında Orta Doğu sorununun parametrelerini alt üst eden, Suriye’nin toprak bütünlüğüne tehdit olan ve Birleşmiş Milletler’in geleceğini dinamitleyen bir noktaya gelip dayandı.</p>
<p>Trump’ın, İsrail’deki seçimlerin hemen öncesinde İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’yu, Washington’da kabul ederken, işgal altındaki Golan Tepeleri’nde İsrail’in egemenliğini tanıma kararı, bir 3. Dünya Savaşı başlatmak için tüm unsurları içerisinde barındırıyor. Golan Tepeleri’ne dair Birleşmiş Milletler kararlarını hiçe sayan bu girişim, Orta Doğu için uzun yıllardır yazılıp çizilen “su savaşlarının” başlangıç fişeğini ateşlerken, Netanyahu’ya ülkesindeki seçim için destek vermek maksadıyla alınmış kısa vadeli bir hesabın ötesine geçecek.</p>
<p>Hiç şüphesiz Golan Tepeleri’nde İsrail egemenliğini tanıyan ABD’nin bir sonraki adımı yine işgal altındaki Batı Şeria topraklarını tamamen İsrail’e terk etmek olacaktır. Golan’da İsrail egemenliğini dayatarak Suriye’nin toprak bütünlüğünü yok etmeyi hedefleyen bu hamlenin diğer ucu da Fırat Nehri’nin doğu yakasına dokunacaktır.</p>
<p>DEAŞ’ı yok ettiği iddia edilen YPG/PKK’nın kutlama törenlerine Büyükelçisi William Roebuck’ı gönderen Amerikan yönetiminin Suriye merkezli olarak Orta Doğu haritasını çizmekte kararlı olduğu görülüyor. Suriye’deki bu harita çizme gayretinin üzerinde ambargo baskısı artan İran, Taliban ile barış görüşmelerinin yapıldığı Afganistan ve ABD’nin tehdit algıladığı ülkeler arasında ilk sıralara yerleşen Pakistan ile devam edeceği gerçeğini görmezden gelmek mümkün değil.</p>
<p>Bahsi geçen Filistin, Suriye, İran, Afganistan ve Pakistan onlarca farklı etnik ve dini grubun bir arada yaşadığı toprakları kapsamakta. Yalnızca Irak ve Afganistan’ın işgali ve Libya’nın istikrarsızlaştırılması, Suriye’nin iç savaşa sürüklenmesiyle küresel çapta artan terör, göç ve açlık tehdidinin bugünkü haliyle vardığı nokta düşünüldüğünde, bunlara eklenecek yeni yüz milyonlar şu anda hem Türkiye’nin hem de Avrupa’nın kapısındalar.</p>
<p><strong>Düşük Yoğunluklu Savaş Daha Görünür Hale Gelecek </strong></p>
<p>Mayıs ayında yapılacak Avrupa Parlamentosu seçiminde sandalyelerini artıracakları anlaşılan aşırı sağcı/Nasyonal Sosyalist partilerin propaganda yakıtı olarak göçmen karşıtlığını listenin ilk sırasına yerleştirdiği konjonktürde düşük yoğunluklu olarak süren 3. Dünya Savaşı daha geniş bir satıhta çok farklı silahlar, terör yöntemleri ve saldırılarla daha görünür hale gelecek.</p>
<p>Yeni Zelanda’nın Christchurch kentinde 50 Müslüman’ın katledilmesi gibi insanlık suçları sıradanlaşırken, çok yakın gelecekte bir etnik ya da dini grubun kimyasal ya da biyolojik silahla hedef alınacağı yeni nesil terör saldırıları ile karşı karşıya kalacağız. Pakistan ve Hindistan gibi sorunlu sınır komşuları arasındaki çatışmalar şiddetlenirken, Rusya ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin sınırlı çatışmalarla toprak kazanımı hedefleyen yeni askeri harekâtlara girişmesi de yine kısa vadede gerçekleşme ihtimali bulunan beklentiler arasında.</p>
<p>Rusya’nın NATO üyesi olmayan bir Avrupa ülkesine yönelik yeni bir ilhak girişiminde bulunacağı iddiaları 2019 yılının ilk günlerinde diplomasi çevrelerinin gündem maddesi olarak değerlendiriliyor. Kimileri bu öngörüleri çok uçuk bulabilir. Ancak 11 Eylül 2001’de el Kaide terör örgütünün ABD topraklarındaki eylemlerinden bu yana hayal edilemeyecek vakaların gerçeğe dönüştüğünü göz önüne alacak olursak, çatışmaların içeriğinin ve şiddetinin artacağını iddia etmek abartılı olmayacaktır.</p>
<p><strong>Geri Sayım İşliyor</strong></p>
<p>Halen içerisinde kulaç atmakta olduğumuz düşük yoğunluklu 3. Dünya Savaşı’nın daha da şiddetlenmesinin kaçınılmaz olduğunun bir başka emaresi de Beyaz Saray’da etkinliğini giderek artıran Evanjelik/Neocon yapılanmasıdır. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun başını çektiği ve Reagan döneminin mirası John Bolton’un sözcülüğünü üstlendiği bu ekip, Amerikan dış politikasının yönlendirilmesinde artık Trump’ın önüne geçmiş durumda. Aleyhindeki davaları da Trump’ı, Evanjelik/Neocon hedeflerine razı etmek için kullandıkları anlaşılan bu ulusal güvenlik ekibinin gelecek tahayyülünün çapını ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun 21 Mart’ta verdiği bir demeçte ölçmek mümkün.</p>
<p>Pompeo, bu tarihteki İsrail ziyareti sırasında ABD merkezli “Hristiyan Yayın Ağı” (CBN) televizyonunda katıldığı programda sunucunun, “Başkan Trump da Kraliçe Ester gibi Yahudileri İran tehdidinden kurtarmak için büyütülmüş olabilir mi” sorusuna, “Bir Hristiyan olarak kesinlikle bunun mümkün olabileceğine inanıyorum” yanıtını verdi.</p>
<p>Kıyametten önceki büyük savaş olarak tanımlanan Armageddon’u 8 milyar insana yaşatmak hevesindeki bir zihniyetin Beyaz Saray’ı esir aldığı ve dünyanın en büyük emperyal askeri gücünü elinde tuttuğu gerçeğini ispatlamak için Pompeo’nun bu sözlerinden başka bir kanıta ihtiyaç var mı? Bu sözleri dile getiren bir ABD Dışişleri Bakanı ile Türkiye’nin Suriye’den başlayarak, S-400 hava savunma sistemleri ya da Kıbrıs ve Doğu Akdeniz konusunda rasyonel bir zeminde konuşacak neyi olabilir? Üstelik bu zihniyetin kriz ve çatışma kovaladığı coğrafya Orta Doğu ile sınırlı değil. Venezuela, Güney Çin Denizi, Kore Yarımadası, Kuzey Kutup bölgesi ticaret yolları ve Hint Okyanusu 2019-2020 yıllarının potansiyel çatışma alanları.</p>
<p>Kuzey Atlantik İttifakı’nın Avrupalı ortakları ise hem enerji hem savunma alanlarında “Büyük Abi ABD”nin kontrolünden çıkmanın yollarını arıyor. Bu çıkış arayışı ise ABD’nin hem Fransa hem de Almanya’da yeni sağ politikaları yeniden dizayn etme girişimleri, savunma bütçelerine müdahale, Rus doğalgazının bu ülkelere ulaşımını engelleme gibi politikalarıyla yanıt buluyor.</p>
<p>İçerisinde bulunduğumuz 3. Dünya Savaşı, önceki ikisinin aksine Avrupa topraklarındaki siperlerin ötesinde cereyan etmekte. Dünyanın tüm okyanusları ve atmosferin üst katmanlarındaki uyduların inşa ettiği siber dünya bu savaşın cepheleri. Uzayda, denizde ve karada ABD’nin görünür görünmez orduları, petro-dolar sistemini akamete uğratacak her girişimi ticari savaşla, ekonomik ambargolarla bunlar da yetmezse askeri operasyonlarla doğdukları yerde imha etme peşinde.</p>
<p>Geçmişteki iki dünya savaşı son bulmalarıyla küresel hâkimiyet dengelerini nasıl değiştirdiler ve yeni devletlerin doğumuna vesile oldularsa bugün de benzer bir süreç için geri sayım işliyor. Günler ve saatler tükendiğinde bir dünya savaşının içerisinde olduğu bilincine varanlar hayatta kalırken, 2. Dünya Savaşı sonrasında kurulmuş olan düzeni ıslah ederek ya da bu savaşa bigâne kalarak hayatta kalabileceğine inan milletler yeryüzünden silinmiş olacak.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/3-du%cc%88nya-savasi-mi-tam-ortasindayiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
