<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mahmut Haldun Sönmezer &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/mahmut-haldun-sonmezer/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 10 Aug 2026 13:53:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Mahmut Haldun Sönmezer &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kimlik Kavgasının Gölgesindeki Tarihimiz</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kimlik-kavgasinin-golgesindeki-tarihimiz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kimlik-kavgasinin-golgesindeki-tarihimiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Aug 2026 13:53:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[ideoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20219</guid>

					<description><![CDATA[Tarihin mahkemesi olmaz, muhâsebesi olur. Önyargı ve sâbit fikirler bir türlü yakamızdan düşmüyor. Tarihe ilişkin peşin fikirlerimizse sadece geçmişimizi anlaşılmaz ve efsânevî kılmıyor, idrâkimizi perdeleyerek ufkumuzu da karartıyor. Tarih, zamanla inanç hâline gelen önyargıların toplumdaki kutuplaşmanın da etkisiyle dozunu gittikçe arttırdığı bir disipline dönüşmüş durumda. Yakından tanıdığım bir hanımefendi bir defasında bana; “Ben Osmanlı Padişâhlarının hiçbirisini sevmiyorum.” dedi. “Niçin sevmiyorsun?” diye sorsam, makul ve mantıklı bir cevap veremez. Zîrâ tarih müktesebâtı insicâmlı bir îzâh yapmaya kifâyet etmez. Ancak çiğnene çiğnene sakıza dönmüş cümlenin malûmu olan dövizleri sıralar: Kardeşlerini katlediyorlardı, saltanat iyi bir idâre tarzı değildir… gibi.  Ezcümle, cepheleşmenin sebep olduğu fâsid mantığın üzerine oturan yâveler. Ve yine aynı hanımefendi Mustafa Kemal’i ölesiye seviyor. Toz kondurmuyor üzerine. Ata’sına her şeyiyle hayran, karşıtı olarak gördüğüne ise ebedî düşman. Kelimenin tam anlamıyla bir ifrât tefrît psikolojisi… Tabiî bu hastalıklı psikoloji, farklı tezâhürleriyle karşı cephede de mevcut. Mahallî idârelerle, muhtelif ilim ve kültür müesseselerinin düzenlediği halka açık sohbet ve toplantılarda, ülkemizin seçkin tarihçilerine yöneltilen sorulara da yine aynı seviye hâkim. Orta malı hâline gelmiş sorular soruluyor oralarda da: “Vahdettin hâin miydi?” “Osmanlı Pâdişâhları neden hacca gitmedi?” “Baltacı-Katerina hikâyesi doğru mudur?” gibisinden en bilindik sorular… Kimsenin kerâmeti kendisinden menkul değil vesselâm. Ya medyadaki tartışma programlarına &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Tarihin mahkemesi olmaz, muhâsebesi olur.</p>
<p>Önyargı ve sâbit fikirler bir türlü yakamızdan düşmüyor. Tarihe ilişkin peşin fikirlerimizse sadece geçmişimizi anlaşılmaz ve efsânevî kılmıyor, idrâkimizi perdeleyerek ufkumuzu da karartıyor. Tarih, zamanla inanç hâline gelen önyargıların toplumdaki kutuplaşmanın da etkisiyle dozunu gittikçe arttırdığı bir disipline dönüşmüş durumda.</p>
<p>Yakından tanıdığım bir hanımefendi bir defasında bana; “Ben Osmanlı Padişâhlarının hiçbirisini sevmiyorum.” dedi. “Niçin sevmiyorsun?” diye sorsam, makul ve mantıklı bir cevap veremez. Zîrâ tarih müktesebâtı insicâmlı bir îzâh yapmaya kifâyet etmez. Ancak çiğnene çiğnene sakıza dönmüş cümlenin malûmu olan dövizleri sıralar: Kardeşlerini katlediyorlardı, saltanat iyi bir idâre tarzı değildir… gibi.  Ezcümle, cepheleşmenin sebep olduğu fâsid mantığın üzerine oturan yâveler.</p>
<p>Ve yine aynı hanımefendi Mustafa Kemal’i ölesiye seviyor. Toz kondurmuyor üzerine. Ata’sına her şeyiyle hayran, karşıtı olarak gördüğüne ise ebedî düşman. Kelimenin tam anlamıyla bir ifrât tefrît psikolojisi… Tabiî bu hastalıklı psikoloji, farklı tezâhürleriyle karşı cephede de mevcut.</p>
<p>Mahallî idârelerle, muhtelif ilim ve kültür müesseselerinin düzenlediği halka açık sohbet ve toplantılarda, ülkemizin seçkin tarihçilerine yöneltilen sorulara da yine aynı seviye hâkim. Orta malı hâline gelmiş sorular soruluyor oralarda da: “Vahdettin hâin miydi?” “Osmanlı Pâdişâhları neden hacca gitmedi?” “Baltacı-Katerina hikâyesi doğru mudur?” gibisinden en bilindik sorular… Kimsenin kerâmeti kendisinden menkul değil vesselâm.</p>
<p>Ya medyadaki tartışma programlarına ne demeli? Sanki bir mahkeme celsesini temâşâ ediyorsunuz. Âdeta tarihin duruşması yaşanıyor orada. Sıfatları farklı da olsa konuşmacıların tamamı gönüllü birer avukat kesiliyor beyaz camın önünde. Her biri müdâfaasını üstlendiği tarihî şahsiyetin yılmaz bir müdâfi mevkiinde. Ve tarafgirlik de anlama arzusunun çok önünde. Çünkü gaye anlamak değil, kendi gerçeğini(!) her halükârda savunmak. Gerekirse anlamadan savunmak. İşin içine nefsânî duygular da girince sinirler geriliyor ve tartışma ateş alıp iş, şîrâzesinden çıkıyor.</p>
<p>Bu ülkede büyük çoğunluğun tarihe bakışı, bir sabînin anlama ve algılama kapasitesinin üzerine çıkamıyor ne yazık ki. İşin daha vahîm olan yanıysa, çoğu aydınımızın da bu selin önünde sürüklenmesi. Geçmişe daha yüksek bir irtifâdan bakamaması. Bu kanâatimizin delili ise ekranlardaki tartışma programları. Bunu görmek içinse o programlara birazcık olsun nazar edivermek kâfi.</p>
<p>O programların çoğunda anlama esâsına dayalı bir tefekkür iklimi yok. Orada herkes kendi paradigmasının kör müdâfi. İlim fikir adamı postuna bürünmüş şahıslarsa gerçekte gözü pek birer ideolog.</p>
<p>Taraflar sipere yatmış durumda. Pavlov’un köpeği misâli siyasî duruşlarının simgesi olarak gördükleri şahsı savunmaya hazır vaziyetteler. Yücelttikleri şahsiyete yönelik en ufak bir eleştiri, ilk etapta savunmaya ve hemen ardından da taarruza geçiriyor onları.</p>
<p>“Bak, sen Abdülhamid’i Meclisi kapatmakla ithâm ediyorsun ama Atatürk de zamanında Meclis’i fesh etmemiş miydi?” Keşke bu sözlerde mukayeseli bir analiz gayreti olsa, bir anlama cehdi bulunsa. Her iddiâ, nasıl ve neden sorularıyla taçlansa ve o minvâl üzere tartışma yürüse… Hâdiselerin yaşandığı devirlerin şartları da dikkate alınarak çok cepheli ve geniş görüşlü bir bakış açısıyla meselelere yaklaşılsa. Çapraz okumalar yoluyla karşıt görüş ve yaklaşımlar da dikkate alınsa. Tartışmacı ancak bütün bu şartları yerine getirdikten sonra bir fikir beyânında bulunsa…</p>
<p>Ne mümkün? Âdeta televizyon ekranından taşan bir horoz dövüşü yaşanıyor milletin gözleri önünde. Önemli olan; gerçeklerle yüzleşmek değil, sûrda bir gedik açmak. Zîrâ inandıkları değer, kırk tane mendilin içine dürülmüş sakal-ı şerîf kadar hürmete şâyân. Onu müdâfaa edebilmek adınaysa her türlü salvo serbest ve haklı haksız rakibin sinir uçlarına dokunmak mubah.</p>
<p>Taraflar nezdinde doğru olan daha baştan belli. Önemli olan o doğruyu tevsik etmek. Yani herkes kendi haklılığını ispatın peşinde. Belgelere dayanarak, hâdiselerin sebep ve sonuçlarından yola çıkarak meseleleri anlamaya dönük fikr-i takip merkezli bir yaklaşım söz konusu değil. Tarih, bir bilim olmaktan çıkıp inanca dönüşmeye başladığında, eklektik davranmak da normalleşiyor hâliyle.</p>
<p>Bazı istisnâlar dışında genelde hep böyle cereyan ediyor o programlar. Aktüel siyaset üzerine yapılan bir tartışmadan kayda değer bir farkı yok çoğunun. İkisinin de hedefi aynı: Haklı çıkıp mevzi kazanmak. Bu, bir politik tartışma için normal kabûl edilip mazûr görülebilir. Ama aynı şeyi bir tarih programı için söyleyebilmek mümkün mü?</p>
<p>Her ikisi de aynı mihrâkın yönlendirmesi altında. Bu garâbet, siyaset gibi tarihin de kimlik çatışmasının arka bahçesi hâline gelmesinden kaynaklanıyor. Tarih, özellikle de yakın tarihin bazı olay ve şahısları, cepheleşme siyasetinin atış alanı hâline gelmiş durumda.</p>
<p>Türklerin İslâmiyet’i kabûlünden bugüne kadarki tarihimiz, düşük yoğunluklu da olsa, bu mücâdelenin bir parçası durumunda. Kulvar değiştirerek planlı bir batılılaşma siyaseti gütmeye başladığımız, büyük kırılmanın yaşandığı son iki yüzyıllık devre ise, o çatışmanın en şedit biçimde yaşandığı dönem.</p>
<p>Gerçekte Türkiye’de siyasî mücâdele yok, kimlik çatışması var. Zîrâ siyasî mücâdele, hiçbir ülkede bu kadar büyük bir kutuplaşmaya ve derin bir sosyal çatlağa yol açmıyor. Çünkü hiçbirinin arka planında kimlik ayrışması yok ve o yüzden de toplum belli bir tarih fikrinde müttehit.</p>
<p>Bu ülkedeyse tarih, kimlik eksenli kutuplaşmanın toplumun bağrında açtığı bir alt parantez. Yani kaynağı farklı bir bölünme değil, aynı kaynaktan fışkıran farklı bir tezâhür.</p>
<p>Tarih üzerinden yürütülen mücâdele, bugün savunulan ilkelerin ve benimsenen hayat tarzının meşrûlaştırılması adına yapılıyor. Gerçekte kimse Abdülhamid’i savunmuyor, onun üzerinden kendi kimliğinin mücâdelesini veriyor. Sultan’ın şahsiyetinde anlam kazandığına inandığı kadîm değerlerin müdâfaasını yapıyor. Ve yine kimse gerçekte Atatürk’ü savunmuyor, onun şahsında en güzel biçimde temsil edildiğini düşündüğü kimliğine has ölçülerin ve hayat tarzının kavgasını veriyor. Vekâlet savaşları yaşanıyor yani. Geçmişe atıfta bulunularak bugünün ibrâ edilmesine çalışılıyor.</p>
<p>Tarih, toplumların geleceğine ışık tutmak için mürâcaat edilen bir ilim dalı. Varlığını ona medyun. Geleceklerini planlayan toplumların rotasını tayîn eden en keskin pusula. Devlet siyasetinin lojistiği. Böyle yaklaşıldığında toplumun menfaatine hizmet ediyor. Bizim gibi bölünmüş ve belli bir tarih fikrinde uzlaşamamış toplumlarda ise bir kesimin diğerine karşı zafer elde etmek adına kullandığı bir üstünlük taslama ve kimliği meşrûlaştırma aracı.</p>
<p>Yapılan en büyük hatâ ise tarihin siyasiler eliyle, politik taraftarlık üzerinden ele alınması. Tarih, muhâsebesi siyasilere bırakılamayacak kadar nâzik ve ehemmiyetli bir konu. O yüzden de tarihî bahisler, ehil tarihçiler eliyle tartışılıp vuzûha kavuşturulmak zorunda. Tabiî tarihçinin de tarafsız olmasa bile objektif olması şart. Bir siyasî misyonun mümessili hâline gelmiş ilim adamından(!) doğru ve isâbetli bir teşhîste bulunmasını beklemek abes. Siyasete angaje, onun ötesinde bir siyasî kulvara girmiş kişiden tarihçilik değil, ancak tetikçilik beklenir. Tarih, geleceğe ışık tutan bir projektör olmaktan çıkar, siyasî duruş ve politik pozisyonların referans merkezi hâline gelir.</p>
<p>Tanzimat alafrangalığını benimseyen kitlenin çocuklarıyla yaklaşık iki asırdan beri bu gidişe “Hayır!” diyen reaksiyoner Türk muhafazakârlığının çatıştığı alanlardan biri durumunda tarih. İçine girilen Batılılaşma sürecinde toplumda yaşam tarzları ve gelecek tasavvurları birbirinden hayli farklı iki insan tipi oluştu. Bu iki grup, kimlik vurgusuyla öne çıkıyor. Biri kendisini şarklı, diğeriyse garplı olarak görüyor.</p>
<p>Benimsenen kimlikler üzerinden geçmişin muhâsebesi yapılmaya kalkıldığında ise tarih algımız çarpıklaşıyor. Kimlik vurgusu bazı tarihî şahsiyetleri metafora dönüştürüp olduğundan daha yükseklere çıkarıyor. Simgeleşen bu insanlar, kimlikleriyle meşrûlaştıklarından eylem ve icrââtları sağlıklı bir değerlendirmeye tâbi tutulmuyor. Yaptıkları ya da yapamadıkları, başardıkları ya da başaramadıkları üzerinden anlam kazanmıyorlar. Aslolan, onların tarihten bugüne yansıyan duruşları. Yani kendilerine hayran kitleleri tarafından giydirilen kimlikler, izâfe edilen vasıflarla öne çıkıyorlar. Hakikatte bu kimlikler, onların gerçek kimlik ve şahsiyetleriyle de bire bir örtüşmüyor. Ama bu, çok da önemli değil. Zîrâ burada belirleyici olan, muhiplerinin sevgisi ve onlara yüklediği anlam. Kitle, gerçeklerle fazla temas etmeden, kendi hayat tarzının ve kimlik algısının izdüşümü mevkiinde gördüğü tarihî şahsiyeti yüceltmeye uğraşıyor. Hattâ zamanla tabu hâline dönüşüp dokunulmazlık bile kazanıyorlar. Hayranları onlarda hiçbir hatâ ve kusûr bulmazken muhâlifleri ise sürekli zemmediyor onları. Bu keskin savruluş her iki kesimde de var.</p>
<p>Lâikler olarak kendisini niteleyen kesim, Cumhuriyetten önceki altı buçuk asırlık tarihe buğzediyor. Hattâ kimisi bugünkü millî varlık sebebimiz olan o geçmişi yok sayıyor. “Benim tarihim, 1923’te başladı.” dahi diyebiliyor. Akla ziyân, eksantrik bir durum. Toplumun ana gövdesini oluşturan geleneğe bağlı kesimse Cumhuriyetin ilk yıllarını âdeta tarihî devamlılık fikrini görmezden gelircesine her şeyiyle kötülüyor. Devrin şartları îcâbı, Lozan’ın birtakım tavîzler verilerek kerhen kabûl edilmiş bir uzlaşma olduğunu anlamak istemiyor. Bazıları da antlaşmanın neden İzmir’de değil de Lozan’da imzalandığını düşünmeksizin zafer(!) ilân ediveriyor onu. Lozan’ın yığınla tavîz verilerek müstevlîden koparılmış bir varlığını muhafaza etme senedi olduğunu göremiyor. Bugün artık onun üzerinden bir gelecek tasarımında bulunmanın ne kadar boş ve anlamsız olduğunu fark edemiyor.</p>
<p>Tarih üzerine yapılan tartışmaların bir kısmı da artık günümüzde hiç bir anlamı kalmamış meseleler üzerinde düğümleniyor. Siyaseten katl de onlardan biri. Asırlar öncesinde kalmış, tesir ve netîceleri bugüne ulaşmayan, on yedinci yüzyılda kapanmış bir yara o. Bu konuyu gündeme getirenlerin niyeti ise belli. Osmanlı’yı kötüleyerek Cumhuriyetin fazîletine gönderme yapmak. Tarihin bir kez daha kimlik eksenli siyasî kavgalara alet edilmesi.</p>
<p>Burada akla şöyle bir soru geliyor: Bu tartışmanın somut bir faydası var mı bugün bize? Hâl ve istikbâlimize ne katacak onu sürekli gündemde tutmak? Üç yüz elli yıl önce kapanmış bir yarayı durmadan kaşımak, sönmüş bir volkanın külünü boşluğa savurmaktan başka nedir?</p>
<p>Evet, tarihin kutsanması bu olsa gerek. Her iki taraf da bir asrısaadet telâkkisi içinde mâzînin kendisince önemli olan dönemini kutsuyor. Ve kimlik kavgası, kutsanan devrin mefhûm-u muhâlifi olarak görülen zaman diliminin kötülenerek ona reddiye yazılması sonucunu da doğuruyor beraberinde.</p>
<p>Kimlik merkezli bakış açısı, kutsama ve şabloncu yaklaşım, tefekkürümüzü dumûra uğratıyor. Öncelikli olarak kutsama esâsına dayanan bu tarih algısından kurtulmak zorundayız. Bunun için de yapılması gereken ilk iş, tarihin kimlik üzerinden sürdürülen kavganın enstrümanı olmaktan çıkarılmasıdır. Tefekkürümüz, ucuz siyasî polemiklerin ve kimlik çatışmalarının yörüngesinden çıkmadıkça bağımsızlaşamaz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kimlik-kavgasinin-golgesindeki-tarihimiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İrfânımızı Öldüren Sekülerleşme</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/irfanimizi-olduren-sekulerlesme/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/irfanimizi-olduren-sekulerlesme/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Jun 2026 08:17:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülerleşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20151</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim.&#8221; Michel De Montaigne &#160; “Bu ümit Neriman’ın neşesini iâde etti. Fakat tramvay biraz ilerledikten sonra, Neriman parmağıyla Fahriye’ye caddede bir şey gösterdi: -Allah aşkına bak! dedi, yol üstünde mezârlık olur mu? Koskoca cadde… Ortasında mezârlık… Mezârlar arasında yaşıyoruz.” Yukarıdaki pasaj Peyami Safa’nın 1931 yılında basılan ünlü romanı Fatih-Harbiye’de geçer. Modern bir yaşantıyla kadîm değerlere bağlı bir hayât arasında bocalayan, hayrânlık duymaya başladığı garpla ait olduğu şark arasında gidip gelen Neriman’ın sözleridir bunlar. Bu sözler, şehrin ortasında mezâr görmeye tahammül edemeyen bir insanın hâlet-i rûhiyyesini yansıtır bize. Dîn ve dünya işlerini birbirinden ayıran lâiklik umdesinin anayasaya girmesiyle başladığını sanırız her şeyin. Hâlbuki bu romanın yazıldığı yıllarda lâiklik henüz Türkiye Cumhûriyeti anayasasına girmemişti bile. Bölünmüş bir kimlik ve kişilik inşâsı demek olan sekülerleşme ise çok öncesinden hulûl etmişti hayâtımıza. Ve rûhumuzu kemirip mânâmızı iğdiş eden bu illet, bizi kültürümüzün odak noktasındaki tevhîd idrâkinden uzaklaştırdı. Ecdâd ölümle her dem yüzleşen bir hayât telâkkisine sahipti. O yüzden de her mahallede bir mezârlık vardı. Tevhîdin de gereğiydi zaten bu. Dünya-ukbâ dengesini kurmak ve ölümü insanoğluna unutturmamak adına alınmış bir tedbirdi âdeta ölümle koyun koyuna yaşamak. Eski semtlerin sokak aralarına saklanmış türbeler, câmilerin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>&#8220;Ölümün bizi nerede beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim.&#8221;<br />
Michel De Montaigne<br />
</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: right;"><em>“Bu ümit Neriman’ın neşesini iâde etti. Fakat tramvay biraz ilerledikten sonra, Neriman parmağıyla Fahriye’ye caddede bir şey gösterdi:</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>-Allah aşkına bak! dedi, yol üstünde mezârlık olur mu? Koskoca cadde… Ortasında mezârlık… Mezârlar arasında yaşıyoruz.”</em></p>
<p>Yukarıdaki pasaj Peyami Safa’nın 1931 yılında basılan ünlü romanı Fatih-Harbiye’de geçer. Modern bir yaşantıyla kadîm değerlere bağlı bir hayât arasında bocalayan, hayrânlık duymaya başladığı garpla ait olduğu şark arasında gidip gelen Neriman’ın sözleridir bunlar. Bu sözler, şehrin ortasında mezâr görmeye tahammül edemeyen bir insanın hâlet-i rûhiyyesini yansıtır bize.</p>
<p>Dîn ve dünya işlerini birbirinden ayıran lâiklik umdesinin anayasaya girmesiyle başladığını sanırız her şeyin. Hâlbuki bu romanın yazıldığı yıllarda lâiklik henüz Türkiye Cumhûriyeti anayasasına girmemişti bile. Bölünmüş bir kimlik ve kişilik inşâsı demek olan sekülerleşme ise çok öncesinden hulûl etmişti hayâtımıza. Ve rûhumuzu kemirip mânâmızı iğdiş eden bu illet, bizi kültürümüzün odak noktasındaki tevhîd idrâkinden uzaklaştırdı.</p>
<p>Ecdâd ölümle her dem yüzleşen bir hayât telâkkisine sahipti. O yüzden de her mahallede bir mezârlık vardı. Tevhîdin de gereğiydi zaten bu. Dünya-ukbâ dengesini kurmak ve ölümü insanoğluna unutturmamak adına alınmış bir tedbirdi âdeta ölümle koyun koyuna yaşamak. Eski semtlerin sokak aralarına saklanmış türbeler, câmilerin hazîrelerine sırlanmış mevtâlar, insanoğluna hep o gerçeği hatırlatmak için vardı. “Benden nasîhat mi istiyorsun ey Ömer! Nasîhatçi olarak ölüm sana yeter!” diyen nebevî hitâp, bize hayâtı hep o şuûr içinde yaşamayı öğütlüyordu. Sekülerleşen hayâtsa bizi ölüm duygusundan uzaklaştırdığı ölçüde mezârlıkları da şehirlerin dışına itti. Her gün değil de ayda âlemde bir yüzleşir olduk hayâtımızın bu en kesin hakikatiyle…</p>
<p>“Doğum ölümün müjdecisidir.” diyen kelâm-ı kibâr hayâtımızın mihveriyken hayâtla ölüm birbirinin mütemmimiydi. Yapılan ilk yanlış dünya ile ukbâyı birbirinden ayırmak oldu. Hayâtımıza giren sekülerleşme, onları birbirini tamamlayan değil de birbirine zıt realiteler olarak sundu bize. Böylece bütünlük duygumuzu kaybettik. Artık iki dünyaya bir gözle bakamaz olduk. Ve tabîatıyla her ikisi için de birbirinden bağımsız ölçüler ihdâs ettik.</p>
<p>Yıllar önce bacanağından şikâyet eden bir büyüğümün dert yanışı hâlâ kulaklarımda çınlar: “Bacanak musallîdir, beş vakit namâzını kaçırmaz. Buna rağmen bir düğünde önüne içki konulduğunda da aslâ geri çevirmez, hemen diker. Ne zaman bu konuyu konuşsak itirâzlarıma karşı hep şu cevâbı veriyor: ‘O iş başka, bu iş başka…’ ”</p>
<p>Çok tipik bir sekülerleşme örneği. Hayâtı tevhîd şuûru içinde yaşayan bir Müslümân alkole müptelâ da olsa, kesinlikle bu cevâbı vermezdi. İçkiyle dostluğu cümlenin malûmu olan, hayâtı ve fıkralarıyla ölümsüzleşmiş pratik Türk zekâsının timsâli Neyzen Tevfik, bu yanlışa düşer miydi meselâ? Ya da kandîlleri çalmak üzere câmiye dadanan hırsızı yakalamak arzusuyla bir gece câmide sabahlayan ve attığı tokatla hırsıza dünyayı dar eden Bekri Mustafa, böylesine bir densizliğe imzâ atar mıydı hiç?</p>
<p>Bizim eski devirlerdeki serhôşlarımız bile evvelemirde o hikemî hakikatin zebûnu olup içtikleri şaraptan evvel kâinâta hükmeden küllî irâdenin serhôşuydular. Biz öncelikle bizi biz yapan o medeniyet kimliğimizi kaybettik. Her şeyin Hâk’tan olduğunu bilip cümlesini kendi potasında eriten o nâmütenâhî şuûru, her an Hâk’la hemdem olan o haysiyetli duruşu yitirdik.</p>
<p>Yahya Kemal’e Madrid Ortaelçisiyken bir sohbet deminde İstanbul’un nüfusunun ne kadar olduğu sorulur. Üstâd tereddütsüz; “Otuz milyon civarındadır.” der. “Aman efendim, bu mümkün değil, herhalde yanlışlıkla söylediniz.” denildiğinde ise hayli enteresan bir cevap verir: “Ben ölüleri de saydım. Çünkü biz ölülerimizle birlikte yaşarız.”</p>
<p>Medeniyet kimliğimizin en kudretli müterennimi olan üstâdın verdiği cevap, tevhîd ikliminde yaşanan bir hayâtın özetidir. Gün geldi, o iklimden uzaklaştık ve mezârlıklarımızın kapısında asılı; “Her nefis ölümü tadacaktır.” âyetine bile burun büken, “Kaldırın onu buradan, moralimi bozuyor.” diye feryâdı basan özüne yabancılaşmış irfândan mahrûm aydın müsveddeleriyle karşılaştık.</p>
<p>İlim ve teknik moral değerlerle teçhîz edilmemişse, atom bombası olur, şehirleri yok ederdi. Ve yine o ilim, irfândan mahrûmsa eğer, artık hayâtta olmayan bir sanatçımızın(!) dediği gibi; “Emek Sineması açılacaksa, film göstermek, insanlar sinema seyretsinler diye açılsın. Sahnesinde namâz kılınacaksa, hiç açılmasın daha iyi.” diyen çiğ ve isyankâr tabiatlı hezeyânlara dönüşürdü.</p>
<p>Er ya da geç bizi bulacak ölümle teması kaybetmemek, hakikatte huzûrlu bir hayâtın da reçetesiydi. Değil mi ki ölümün bizimle olan randevusunu tek saniye bile erteleme ihtimâli yoktu, o hâlde en güzeli onunla barış yapıp dost olmaktı. Ama sekülerleşen hayât, bize ölüme dost olmayı unutturdu.</p>
<p>O hayâtımıza girdikten sonradır ki mezârlık gören evler bize soğuk gelmeye başladı. Ya satılmaz oldular, ya da gerçek değerlerinden daha düşük fiyatlara el değiştirdiler. Dünyevileşen zihinler mezâr taşı görmeye tahammül edemiyordu zîrâ. Hiçbir şey onlara bundan sonraki adreslerini hatırlatıp morallerini bozmamalıydı. El’ân yaşıyor, nefes alıp veriyorlardı ya&#8230; Durup dururken ne gereği vardı ölümle yüzleşmenin? Ölümü düşünceden kovmak, derinlere itmek, bastırıp unutmaya çalışmak, çâre zannedildi. Hâlbuki o, şişirirken patlayacak balondan başka bir şey değildi. Kendimize söylediğimiz koskocaman bir yalandı.</p>
<p>Cemil Meriç yazdığı şâheserine boşuna mı vermişti “Kültürden İrfâna” ismini. Çünkü bizim ana değerimizdi o. Ve elbette onun da kaynağında tevhîd vardı. Tevhîd olmadan irfân olur muydu hem? Tevhidi şuûrumuzdan kovunca irfânî ölçüler de çekip gitti hayâtımızdan. Sözünün nereye gittiğini bilmeyen, rûhu yağmalanmış, iç dünyasında denge kuramamış tipler sardı ortalığı. Hikmetten, irfândan tek katre nasîbi olmayan yaşı büyük aklı küçük nevzuhûr adamlarla doldu cemiyet.</p>
<p>Teslisin hâkim olduğu Batı’da tevhîd yoktu. Sekülerleşmeyle beraber farkında olmadan kesrete kucak açtık biz. Onu alırken de en ağır bedeli ödeyerek kültürümüzün mihenk taşını fedâ ettik. Ve insanımız da zamanla kendi aslî cevherine yabancılaştı. Türk, asırlar boyu kendisini Batı’ya üstün kılan tevhîd şuûrundan uzaklaştı.</p>
<p>Benliğimizi işgal eden sekülerleşme irfânımızı iğdiş etti. Gerçekte ne yaşadığımız hayât, ne ölüm, ne de âhiret birbirine uzak hakikatlerdi. Tek bir hayâtın birbirini takîb eden farklı safhalarıydı her biri. Ölüm var mıydı ki gerçekte? Ölüm dediğimiz şey, hayâtın bir safhasından diğerine atlarken altından geçtiğimiz kapının adıydı. Onunla ebedî bir hayâta uyanıyorduk biz. Dünya ve âhiret demek bile bir tasnîf ve isimlendirmeden ibâretti yalnızca. Aynı hayâtın farklı mevsimleriydi onlar. Biri ekim yeriydi, diğeriyse hasad. Net çizgilerle birbirinden ayırabilir miydik ki onları? Dünya ve âhiret işi birbirinden ayrılamazdı o yüzden de. Kısacası; “O iş başka, bu iş başka…” denilemezdi kesinlikle.</p>
<p>Sekülerleşme en esaslı darbeyi irfânımıza vurdu. Onun hayâtımıza girmesiyle beraber, “Biz ölülerimizle birlikte yaşarız.” diyen kâmil münevver sahneyi terk etti, yerini mezârlığın kapısındaki mevt âyetine bile tahammül edemeyen nâdân aldı. Onunla beraber türbe ve hazîrelerin önünden geçerken ağzından dûa ve niyâz eksik olmayan şükür ehli nineler gitti, yerini şehrin ortasında mezârlık gördüğü için hayıflanan çiğ ve isyankâr tabiatlı torunlar aldı. Ve yine onunla beraber, türbe ve yatırları şehirlerin zîneti addeden ecdâd gitti, yerini karşısında mezârlık var diye çok beğendiği evi bile satın almaktan vaz geçen hâm ervâh aldı.</p>
<p>Gerçekte sekülerleşme örtülü bir tevhîd inkârıydı. Hâk’tan gayrı bir hayât sırrı olabileceğine inanan kör ve sefil bir iddiâya sığınmaktı. O iddiânın varacağı son duraksa ateizm olmasa bile deizmdi. Hâk’kı âdeta âhirete sürgün(!) etmekti yapılmaya çalışılan.</p>
<p>Dîn ile dünya işlerinin birbirinden ayrılması olarak bize yutturulan lâiklik, hayâtımızın içinde birbirine zıt iki farklı alan oluşturarak bize bölünmüş bir benlik hediye etti. Ve neticede, hayâtı bir bütün olarak gören cemiyetimiz gitti, yerini bölünmüş bir kimlik ve kişilikle yamalı bohçaya dönmüş bir hayâta tutunmaya çalışan maneviyâtı ifsâd edilmiş bir garip topluluk aldı.</p>
<p>Günümüz insanı ölümden korkuyor ve o duygudan uzaklaşmaya çalışıyor. Çünkü panzehir kendisine zehir olarak sunulduğundan, hayâtı huzûrla yaşamanın formülünün ölmeden evvel ölmek olduğunu unuttu. Hâlbuki geçmişte bütün elemlerinin, içine düştüğü rûh buhrânlarının tek ve biricik panzehriydi bugün kendisine zehir olarak belletilen.</p>
<p>O yüzden de bugünün insanı ölüme doğru yürürken ecdâdın sahip olduğu o rindâne, vakur ve mütevekkil duruşu sergileyemiyor. Necip Fazıl Kısakürek ne güzel söylemiş:</p>
<p><em>“O demde ki, perdeler kalkar, perdeler iner,                                                                                                 Azrâil’e “hoş geldin!” diyebilmekte hüner…”</em></p>
<p>Günümüzde ise o hüneri gösterebilenlerin sayısı gittikçe azalıyor. Zîrâ hayât hızla sekülerleşiyor ve hepimiz de o hayâtın içinde yaşıyoruz ne yazık ki. O hüneri gösterebilenlerse, sekülerleşme illetine benliğini kurban etmemiş bahtiyârlar arasından çıkıyor ancak.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/irfanimizi-olduren-sekulerlesme/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cumhûriyet Redd-i Mîrâs Yaptı Mı Gerçekten?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cumhuriyet-redd-i-miras-yapti-mi-gercekten/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cumhuriyet-redd-i-miras-yapti-mi-gercekten/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 Feb 2026 09:00:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Mimari]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20105</guid>

					<description><![CDATA[           “Göklerde ve yerde kim varsa O&#8217;ndan ister. O, her an yeni bir iş ve oluştadır.”                                                                                                       RAHMAN-29. Âyet &#160; Osmanlı redd-i mîrâs yapmadı. Yapsaydı eğer, o büyük medeniyet sentezine ulaşamaz ve beşeriyete yaptığı katkıyı yapamazdı. Selçukluyu reddetmedi; mîrâsına sahip çıktı ve korudu. Fakat onu aldığı şekliyle sürdürüp geçmişteki hâl ve terkibiyle yaşatmayı da düşünmedi. Zaman başka bir zamandı ve Selçuklu da yoktu artık. Bir değeri geçmişteki hâl ve terkibiyle devam ettirmeye çalışmak, mâzîyi bir asr-ı saâdet telâkkisiyle benimseyip kutsamaktı. Bu, bir nehir gibi akıp geçen hayatın içinde, kültürü belli bir zamana hapsedip statikleştirerek âtıl bir derekeye düşürmekten başka bir şey değildi. Osmanlı’nın yaklaşımı ne Selçukluyu inkâr ne de mâzîye ihânetti. Bu bir redd-i mîrâs da değildi. Sonuçta kazanan Osmanlı oldu. Geçmişe değil de içinden geçilen zamana ayarlı her hamle onu daha yüksek bir medenî irtifâya eriştirdi. Böylelikle Selçuklu’da kaybolmadı, eskisinden daha üstün bir kavrayışla Osmanlı’da yaşamaya devam etti. Karahanlı-Gazneli-Selçuklu ve Osmanlı’da var olan hep aynı rûhtu. Selefinin ayak izlerini takip eden fakat onu aslâ tekrar etmeyen bir güncelleme ve kendini aşma cehdi içinde medeniyet koşusuna devam etmek. Osmanlı bunu yaparken kendi geçmişini üstün tutup başka kültürleri dışlayan bir tavır içerisinde de olmadı. Ve sadece kendi köklerinden de beslenmedi. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>           “Göklerde ve yerde kim varsa O&#8217;ndan ister. O, her an yeni bir iş ve oluştadır.”</em></p>
<p style="text-align: right;">                                                                                                      <em>RAHMAN-29. Âyet</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Osmanlı redd-i mîrâs yapmadı. Yapsaydı eğer, o büyük medeniyet sentezine ulaşamaz ve beşeriyete yaptığı katkıyı yapamazdı. Selçukluyu reddetmedi; mîrâsına sahip çıktı ve korudu. Fakat onu aldığı şekliyle sürdürüp geçmişteki hâl ve terkibiyle yaşatmayı da düşünmedi. Zaman başka bir zamandı ve Selçuklu da yoktu artık. Bir değeri geçmişteki hâl ve terkibiyle devam ettirmeye çalışmak, mâzîyi bir asr-ı saâdet telâkkisiyle benimseyip kutsamaktı. Bu, bir nehir gibi akıp geçen hayatın içinde, kültürü belli bir zamana hapsedip statikleştirerek âtıl bir derekeye düşürmekten başka bir şey değildi.</p>
<p>Osmanlı’nın yaklaşımı ne Selçukluyu inkâr ne de mâzîye ihânetti. Bu bir redd-i mîrâs da değildi. Sonuçta kazanan Osmanlı oldu. Geçmişe değil de içinden geçilen zamana ayarlı her hamle onu daha yüksek bir medenî irtifâya eriştirdi. Böylelikle Selçuklu’da kaybolmadı, eskisinden daha üstün bir kavrayışla Osmanlı’da yaşamaya devam etti. Karahanlı-Gazneli-Selçuklu ve Osmanlı’da var olan hep aynı rûhtu. Selefinin ayak izlerini takip eden fakat onu aslâ tekrar etmeyen bir güncelleme ve kendini aşma cehdi içinde medeniyet koşusuna devam etmek.</p>
<p>Osmanlı bunu yaparken kendi geçmişini üstün tutup başka kültürleri dışlayan bir tavır içerisinde de olmadı. Ve sadece kendi köklerinden de beslenmedi. Zıddını bile büyük bir ustalıkla medeniyet harcına karıştırmayı bildi. Kompleksleri olmayan bir kültürün rahatlık ve emniyeti içinde hareket etti. Bu tavır, her şeyden evvel kendini bilme ve yüksek bir idrâk ediş seviyesinde olmanın neticesiydi.</p>
<p>Önyargı ve etnosantrizmden kaynaklanan eklektik bir tutum içinde olmak onun meşrebinde yoktu. Korkusuzca kendi işine yarayanı almasını bildi. Ama onu medeniyetinin potasında eriterek üzerine kendi kaşesini de bastı.</p>
<p>Osmanlı İstanbul’u aldıktan sonra Ayasofya’yı yıkmadı. Moğolların yaptığı türden bir kültür ve medeniyet katliamına girişmedi. Haçlılarınkine benzer bir yağma ve vandallık örneği sergilemedi. Doğu Roma’yı yalnızca siyasî planda ortadan kaldırdı, mîrâsına ise büyük bir vukuf ve cesâretle sahip çıktı. Onu geçmişten geleceğe doğru yol alan medeniyet treninin seçkin bir kompartımanı olarak gördü. Yıkmamasının gerçek sebebi ise onu aşamayacağına dönük bir endişesinin olmamasıdır. Bu, fethin gerçekleştiği günlerde onu aşabilecek bir kültürel ve sanatsal kudrete sahip olduğu anlamına gelmiyordu. Fakat onu istikbâlde aşacağına dönük inancı tamdı.  Bir muvâzene ve îtidâl medeniyeti olan Osmanlı, askerî ve siyasî sahada yendiği Roma’yı, kültürel ve sanatsal alanda da yeneceği günün gelmesini sabır ve sükûnetle beklemiştir. Böyle bir bakış açısına sahip olduğu için de fethettiği ülkelerin kültür ve sanatına kastetmemiş, bilâkis onlarda gördüğü üstünlüğe hâk ve hakikat nâmına şapka çıkartmıştır. Belki de Osmanlı’nın en müspet özelliği, benliğindeki hâk duygusu ve bir başka emsâli olmayan kendisine karşı duyduğu bu özgüven hissidir. Medeniyetimizin fârikası olan bu özellik, onun emsâllerine olan üstünlüğüdür de aynı zamanda.</p>
<p>Peki, Cumhûriyet redd-i mîrâs yaptı mı gerçekten? Cumhûriyetin redd-i mîrâs yaptığını söylemek, bir kuru ezberin tekrarından ibârettir yalnızca. Evet, buna yönelmiş, deklâre etmiş fakat yıktığının yerine yenisini koyabilme becerisinden mahrum olduğu için yine çaktırmadan selefinin gölgesinde nefes alıp vermeye devam etmiştir.</p>
<p>Birçok sahada bu böyledir. Dil Devrimi yapmaya kalkmış, lügatlerden attığı kelimelerin yerine köksüz ve uyduruk olanlarını koymuş fakat bir süre sonra onlarla yürümenin zorluğunu görerek geri adım atmıştır. Cumhûriyet, Osmanlı’dan intikal eden hukuk dilini bile 2000’li yılların başına kadar güncelleyememiş, üççeyrek asır eskinin mîrâsıyla idâre etmiştir.</p>
<p>En büyük zaferi müstevlîye karşı değil de kendi tarihine karşı kazanmakla övünen Cumhûriyet, zaferinin marşını bile tasfiye ettiği Osmanlı’dan almıştır. Birinci Dünya Harbi’nde Kafkas Cephesinin kahramanlarına ithâfen yazılan “Kafkasya Marşı” nın üzerinde küçük değişiklikler yaparak “İzmir Marşı” na çevirmiştir. Orijinal bir eser ortaya koyamamış, zaferini bile reddettiği selefinin mîrâsını yağmalayarak tebcil etmiştir.</p>
<p>Gelelim bir kültürün en açık ve kesin ifadesi olan mîmârîye. Selçuklu ve Osmanlı eserleriyle cumhûriyet devri mîmârisini bir kıyaslayalım: Terkip ile taklit arasındaki fark bir bakışta göze çarpar. İdrâk yoksunu olmayan her vicdan sahibi aradaki uçurumu hemen görür.</p>
<p>Selçuklu’da, Osmanlı’da özgündüler. Her şeyden evvel de şahsiyet sahibiydiler. Bugün Anadolu’da gezerken tarihî bir câmiyle karşılaştığınızda, onun hangisinden yâdigâr olduğunu hemen anlarsınız. Cumhûriyet devrinde yapılan câmilerle diğer bayındırlık eserlerine baktığınızda ise selefinin gölgesine sığınmış bir taklit ve şahsiyetsizlik nümûnesine şâhit olursunuz.</p>
<p>Selçuklu’nun seciyesini yansıtan kendisine has bir üslûbu vardı. Osmanlı da yine son derece orijinal ve bugün bile bütün dünyanın hayranlığını celbeden özgün bir karaktere sahipti. Çağlarının sahibiydi her ikisi de. Peki ya Cumhûriyet! O da selefleri gibi kendi zamanına hükmedebildi mi?</p>
<p>Ne mümkün! Cumhûriyetin başkentine kondurduğu Kocatepe dahi Osmanlı mîmârisinin görkemli bir kopyası olmaktan öteye geçememiştir. Zamana hâkim olma ve kendindeki farklılığı keşfederek şahsiyetini bulma zâviyesinden bakıldığında hiçbir özgünlüğü yoktur. Osmanlı mîmârisinin basit ve ucuz bir taklidi mevkiindeki emsâllerinden yegâne üstünlüğüyse selefinin hayli mûtenâ bir taklidi olmayı başarmış bulunmasıdır. Cumhûriyet, milletin sadece hayatından değil, hissiyâtından bile kovmaya çalıştığı devirlerin adı konulmamış bir mukallidi olmuştur ancak.</p>
<p>Yapımı yıllar süren ve diğerlerinin aksine halk tarafından değil de bizzat devlet eliyle finanse edilip inşâ olunan bu devâsâ eser, cumhûriyetin redd-i mîrâs yapmaya çalışsa da yapamadığının tescili gibidir. Üst perdeden ecdâda reddiye yazarken sessizce mâzînin gölgesine sığınmanın taşa kazınmış mührüdür Kocatepe.</p>
<p>Yüksekçe bir apartmanın terasından Ankara’ya bakıldığında, başkentin siluetini oluşturan eserler arasında iki tanesinin fazlasıyla öne çıktığı görülür. Biri, eski Yunan tapınaklarının çağdaş bir versiyonunu andıran Anıtkabir, diğeriyse Osmanlı mîmârisinin mutantan bir taklidi olmaktan öteye geçememiş Kocatepe.</p>
<p>Etkilendikleri kaynak farklı da olsa ikisi de süzme taklit olan bu eserler, aynı zamanda cumhûriyet tarihi boyunca sürekli çatışma hâlinde olan iki zihniyeti temsil eder.</p>
<p>Bir zamanlar bir siyasî parti liderinin muhâliflerini tanımlarken kullandığı “taklitçi zihniyet” tabiri özü itibariyle doğru da olsa işâret ettiği zihniyeti bütün unsurlarıyla ihâta etmek bakımından nâkıstır. Bu tabir o merhûm şahsiyetin kastettiği gibi sadece Batı’ya hayran kitleleri tanımlamaz. Kendi geleneğinin sâdık ama kör ve şuûrsuz bir takipçisi olan kesimler de bu kavramın şümûlü dâhilindedir.</p>
<p>O merhûm şahsiyet, bu sözüyle şüphesiz Batı’ya angaje zihinleri kastediyordu. Oysa Batı’yı taklit, Cumhûriyet devri taklitçiliğimizin yalnızca bir yüzüydü.</p>
<p>Rûh köküne dayanarak ayakta duran fakat onu geçerliliğini yitirmiş bir ezber üzerinden yaşamaya çalışan muhâfazakâr kitle yani toplumun ana omurgası da sahip olduğu değeri zamanın şartlarına göre güncelleyemediği için kendi tarihinin basit ve satıh üstü bir taklitçisi olmaktan öteye geçememiştir. O itibarla geleneği müdâfaa eden kitleler de büyük ölçüde tabirin kapsamı dâhilindedir. Yani her iki kesim de mukallittir. Biri kutsadığı Batı’yı, diğeriyse körü körüne hayranı olduğu kendi mâzîsini kopyalamıştır.</p>
<p>Cumhûriyet devrinde kendi benliğini inkâr şeklinde gelişen Batıcılık, muhâfazakâr kitlelerin tepkisini çekmiş ve toplumun ana omurgası şedit bir taassup ve karşı koyuşla varlık sebebine sarılmıştır. Fakat bu sahip çıkış, bir reaksiyon psikolojisi üzerinden gelişerek satıh üzerinde kaldığı, tahkik, tetkik ve yüksek bir idrâk ediş seviyesinde kıvam bulamadığı için, bir eski zaman ezberinin üzerine oturmuş, kovanın içindeki durgun suyun bir süre sonra işe yaramaz hâle gelmesi gibi zamanla etrafına yaydığı tatlı râyihayı kaybetmiştir.</p>
<p>Bugün inşâ edilen câmilerin hiçbiri zamanla tarihî eser kıymeti kazanamaz. Çünkü hemen hepsi mâzînin birer ucuz kopyası. Bir ideal dönem tasavvurunun ekşiyip tadını yitirmiş meyveleri onlar.</p>
<p>Hâlbuki Osmanlı’nın kudret asırlarından bugüne gelen eserlerin tamamı kültürel ve sanatsal bir güncelleme faaliyetinin ürünü olup devirlerinin en modern mîmâri üslûbunu yansıtıyordu. Kendi çağlarından istikbâle gönderilmiş özgün birer mesajdı her biri.</p>
<p>Buna rağmen bazıları hâlâ kurtuluşun fabrika ayarlarına dönmekte olduğuna inanıyor. Bu ham hayâlin peşinde koşarken en az iki asrımızı fedâ ettiğimizi görmüyor. Koçi Bey’den Tanzîmât’a kadar geçmişi ihyâ ederek yeniden büyük olacağımızı sandık. Tanzîmât’tan Cumhûriyete kadarsa düşmanın rengine boyanmakla kurtuluşun gerçekleşeceğine inandık. Son yüzyılımızsa bu iki zihniyetin kavgasıyla geçti. Bugün geldiğimiz noktada ise tam bir tükeniş içindeyiz. Zîrâ deniz bitti. Taklitlerin çatışmasından bir hayır gelmeyeceği anlaşıldı. İki taklit barışsa bile bundan bir sinerji doğmayacağı görüldü.</p>
<p>On altıncı yüzyıldaki satvet ve ihtişâmımız, geçmişte yaşanmış bir ideal zaman tasavvuru üzerinde yükselmiyordu. Biz kudret asırlarımızda geçmişin mîrâsını kopyalayarak büyük olmadık.</p>
<p>Sinan, kendisinden önceki devirleri taklit ederek adını çağlara yazdırmadı. Büyük Itrî, taklitle “semâyı örten rûh” olmadı. Şeyh Hamdullah, seleflerini kopyalayarak zirvelere uzanmadı. Önyargılardan arınarak bu sıradağların eserlerine baktığımızda, o büyük oluşun altındaki hakiki müessirin sâf ve sarsılmaz bir îmân, fenâfillah mertebesine yükselmiş bir duyuş ve düşünüş ufku olduğunu görürüz. Bizim en büyük kaybımız, asırlarca seyrinde olduğumuz o ufku yitirmek oldu.</p>
<p>Atılması gereken ilk adım, zihinlerimizi bir ideal dönem tasavvurunun paslı zincirlerinden kurtarmaktır. Mâzîde kalan hiçbir devir ne bugün ne de istikbâl için bir model olamayacağı gibi, tarihte aynıyla tekerrür etmez. Kurtuluş tarihe dönmekte değil, onu anlamakta. Her an yeni bir iş ve oluş içinde olan Rabbin sünnetine uyup kendini sürekli güncelleyebilmekte. Yunus gibi her dem yeniden doğabilmekte.</p>
<p>Kültürel istiklâlden mahrûm Cumhûriyet ne yöneldiği Batı’ya benzeyebilmiş, ne de reddettiği Osmanlı’nın gölgesinden kurtulabilmiştir. İkisi arasına sıkışıp bir arabesk kültür üreterek kör topal bugünlere gelmiştir. Bir opera binası yaparken Batı’yı, bir câmi inşâ ederken ise kendi mâzîsini kopyalama kolaycılığına teslim olmanın adıdır Cumhûriyet.</p>
<p>Hepsinden daha elim ve vahim olansa şudur: Bir talebe kopya çektiğinde bunu gizler, yakalandığında da takbih olunup cezâlandırılır. Bugün birbirine muhâlif olan bu iki kesimse hayranlık duyup kendilerini nispet ettikleri dünyaların kopyacısı olmakla övünüyorlar. Bu acınası durum onları üzmüyor, tam aksine gururlandırıyor.</p>
<p>İki taklitçi zihniyet de ortak bir kaderi paylaştı yakın tarihte. Birisi hasım bir medeniyeti, diğeriyse kendi tarihini kutsayarak kör bir hayranlık psikolojisinin zebûnu oldu. Kısacası, anlamadan hayran oldu. Zâhirdeki büyüklüğe takılıp onun bâtınına nüfûz edemedi. Sadece satıhtaki tezâhürleri görüp altında yatan beka ve oluş sırrına eremedi.</p>
<p>Bugün toplum yeni bir doğumun sancılarıyla kıvranıyor. Yaşamakta olduğumuz bütün alt üst oluşlar hep onun işâreti. Doğumun ölü doğum olmaması içinse toplumun ontik algısının değişmesi şart. Zîrâ artık bu toplumun bir yüzyıl daha taklitle geçirecek zamanı yok.</p>
<p>Peki, öyleyse çözüm nedir?</p>
<p>Hâkkı, varlığımız dışında aramayı bırakıp varlığımızdaki Hâkla buluşmaktır. Kurtuluşu kendi dışımızda aramaya son verip kendimize dönmektir. Bize şâh damarımızdan daha yakın olan; “Ben yerlere ve göklere sığmadım, ancak mü’min kulumun kalbine sığdım.” demiyor mu?</p>
<p>Varlığımızda meknuz o ilâhî nefhayla ne zaman tanış olacağız? Bize rûhundan üfürenle vuslatımız, ne zaman gerçekleşecek? Artık kaçınılmaz hâle gelen bu buluşmayı daha hangi vakte kadar erteleyeceğiz?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cumhuriyet-redd-i-miras-yapti-mi-gercekten/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suriye Nedir? Coğrafya Mı, Yoksa Vatan Mı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/suriye-nedir-cografya-mi-yoksa-vatan-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/suriye-nedir-cografya-mi-yoksa-vatan-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 25 Sep 2025 14:14:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Göç]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20089</guid>

					<description><![CDATA[İkinci Dünya Savaşı yıllarında İngiliz Başbakanı Churchill, vatanları Alman işgaline uğramış Fransız halkına kimlik dağıtarak İngiliz vatandaşı olmayı teklif eder. Teklif millî vicdanda kabul görmez. İngiliz tâbiiyeti altında yaşamayı onuruna yediremeyen Fransız ulusal kimliği bunu reddeder. Çünkü ortaçağdan beri büyük devlet olma vasfını kaybetmemiş Fransa’nın arkasında en az bin yıllık bir tarih vardır. Ve tabiatiyle yine o tarihin potasında şekillenen canlı ve dipdiri bir Fransız ulusal kimliği. Köklü bir tarih şuûrundan beslenerek millet olma gerçeğini idrâk etmiş hiçbir insan topluluğu kendisine yapılan böyle bir teklife sıcak bakmaz. Avrupa’daki diğer komşularına, özellikle de Alman ve İtalyanlara göre hayli erken bir devirde birliklerini tamamlayarak ulus olma şuûruna ermiş Fransızlar da tarihlerinin en zor safhasında bile her haysiyetli milletin yapacağını yapmış ve teklifi ellerinin tersiyle bir kenara itmişlerdir. Suriyeli muhâcir kitlenin can havliyle ülkemize akın ettiği günden bu yana sık sık duyduğumuz yaygın bir söz var: “Ülkemiz işgal edilmiş olsa, bizler vatanımızı terk etmez, kanımızın son damlasına kadar savaşırız. Niçin Suriyeliler vatanlarını terk ederek ülkemiz topraklarına sığınıyorlar?” Tabiî söylenenler bununla da sınırlı değil. Ayrıca; “Yetişkinleri ayırın, verin ellerine birer silâh, gönderin hepsini cepheye.” de deniyor. Ve daha bir sürü şey… Bu sözler, Suriye’yi bilmemek, Suriyeli denilen insan varlığını tanımamaktan kaynaklanıyor büyük ölçüde. Mes’eleyi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İkinci Dünya Savaşı yıllarında İngiliz Başbakanı Churchill, vatanları Alman işgaline uğramış Fransız halkına kimlik dağıtarak İngiliz vatandaşı olmayı teklif eder. Teklif millî vicdanda kabul görmez. İngiliz tâbiiyeti altında yaşamayı onuruna yediremeyen Fransız ulusal kimliği bunu reddeder. Çünkü ortaçağdan beri büyük devlet olma vasfını kaybetmemiş Fransa’nın arkasında en az bin yıllık bir tarih vardır. Ve tabiatiyle yine o tarihin potasında şekillenen canlı ve dipdiri bir Fransız ulusal kimliği.</p>
<p>Köklü bir tarih şuûrundan beslenerek millet olma gerçeğini idrâk etmiş hiçbir insan topluluğu kendisine yapılan böyle bir teklife sıcak bakmaz. Avrupa’daki diğer komşularına, özellikle de Alman ve İtalyanlara göre hayli erken bir devirde birliklerini tamamlayarak ulus olma şuûruna ermiş Fransızlar da tarihlerinin en zor safhasında bile her haysiyetli milletin yapacağını yapmış ve teklifi ellerinin tersiyle bir kenara itmişlerdir.</p>
<p>Suriyeli muhâcir kitlenin can havliyle ülkemize akın ettiği günden bu yana sık sık duyduğumuz yaygın bir söz var: “Ülkemiz işgal edilmiş olsa, bizler vatanımızı terk etmez, kanımızın son damlasına kadar savaşırız. Niçin Suriyeliler vatanlarını terk ederek ülkemiz topraklarına sığınıyorlar?” Tabiî söylenenler bununla da sınırlı değil. Ayrıca; “Yetişkinleri ayırın, verin ellerine birer silâh, gönderin hepsini cepheye.” de deniyor. Ve daha bir sürü şey…</p>
<p>Bu sözler, Suriye’yi bilmemek, Suriyeli denilen insan varlığını tanımamaktan kaynaklanıyor büyük ölçüde. Mes’eleyi doğru zeminde ele alarak üzerinde spekülasyon yapılan insan varlığını yakından tanımak zorundayız evvelemirde.</p>
<p>Bir defa şu çok iyi bilinmelidir ki, Ortadoğu’nun bugünkü sınırları bütünüyle sunidir. Birinci Dünya Harbi sonrasında Batılı istihbârât servisleri tarafından tamamıyla kendi menfaat ve bölüşüm hesaplarıyla aralarındaki politik angajmanlara göre çizilmiş yapay siyasî ünitelerdir bu devletçiklerin her biri. Boşuna demiyoruz devletçik diye. Çünkü onların hiçbiri devlet değildir gerçek anlamda. Demokrasinin semtlerine uğramadığı, halkların irâde ve temâyüllerinin yönetime yansımadığı, her birinin üzerinde bir diktatörün bağdaş kurduğu kabile konfederasyonlarıdır onlar. Daha doğrusu Batılı güçlerin nüfûz bölgeleridir. Sınırları tarihî-sosyolojik realiteler üzerine oturmaz. Ve tabiatiyle o sınırlar içerisinde hayat süren insanların, vatandaşı oldukları devletlerle aralarında bir gönüllü beraberlik ve bizimkine benzer bir yakınlık ve âidiyet ilişkisi de yoktur. Bu yüzden bağlılık duygusu ve mensûbiyet hissi de hayli zayıftır. Yani bizim Türklüğümüz gibi değildir Suriyeli, Iraklı ya da Ürdünlü olmak.</p>
<p>Hâlbuki Anadolu insanı aynı siyasî geleneğe yaslanan ve birbirini tarihî seyir içinde takip eden üç devletin vatandaşı olmuş, o itibârla da bir kimlik krizi içine düşmemiş, âidiyet sıkıntısı yaşamamıştır.</p>
<p>Modern zamanlarda Ortadoğu’da kurulmuş, daha doğrusu kurdurulmuş suni devletçiklerin vatandaşları ise bir devlete vatandaşlık bağıyla bağlı olsalar da çoğunluğu gerçek anlamda bir millet oluşturmaz kendi arasında. Ne Suriye, ne Irak, ne Ürdün, ne de Lübnan adıyla bir devlet olmamıştır tarihin hiçbir döneminde. Bunlar yirminci yüzyılda ortaya çıkan nevzuhûr siyasî yapılardır. Hattâ Mısır, Suriye gibi ülkelerde adında Türk ibâresi bulunan devletler bile var olmuştur tarih boyunca. Mezopotamya’nın bu çilekeş halklarının hiçbiri kendilerini geçmişte yaşamış bir milletin devamı olarak görmezler. Zîrâ bir asır evveline kadar hepsi Osmanlı pasaportuyla yolculuk eden insanların yaşadığı bir coğrafyadır burası.</p>
<p>Bundan beş yüz yıl evvel bugün yaşadıkları ülkede yaşayan bir Fransız ulusu vardır. Ama bundan yüzyıl önce bile Suriyeli etiketine sahip bir insan topluluğu yoktur. Sadece üzerinde yaşadıkları coğrafyaya nispetlerinden dolayı Suriyeli denir bu insanlara. İster Müslüman ister Hıristiyan olsun, farklı etnik kökenlere sahip olan hepsinin ortak özelliğidir bu. Yani Suriyelilik, bir milliyete mensûbiyetin adı değildir kesinlikle.</p>
<p>Anadolu insanıyla Suriyeli denilen kitle arasındaki en bâriz fark şudur: Orta Asya’dan Küçük Asya’ya gelen Türkler, ayak bastıkları coğrafyaya kimliklerinin kaşesini basmıştır. Suriyelilerse isimlerini yaşadıkları coğrafyadan almıştır. Anadolu, burada Türkler yaşadığı için Türkiye’dir. Suriyelilerse, Suriye’de yaşadıklarından dolayı Suriyelidir.</p>
<p>Ve nitekim bizler coğrafi menşelerinden dolayı ülkemize sığınan Türkmen kardeşlerimize bile Suriyeli diyoruz bu sebeple. Hâlbuki onların Türklüğü Suriyeli olmalarından önce gelir.</p>
<p>Türkler Anadolu’ya geldiğinde, bu coğrafyanın adı Türkiye değildir. Fakat kısa bir süre sonra bu isimle anılmaya başlanmıştır. Hattâ bu coğrafyaya Türkiye adını veren de Avrupalılar olmuştur. Türkler yerleştikleri coğrafyaya mühürlerini vurmuş, etiketlerini basmış ve bunu hasımlarına bile kabul ettirmişlerdir. Suriye’de ise son bin yılda bu türden bir gelişme yaşanmamış, bir millet realitesi ortaya çıkmamış ve neticede bizdekine denk bir bağlılık duygusu ve âidiyet hissi teşekkül etmemiştir.</p>
<p>Ortadoğu halklarını birbirine yaklaştıran en önemli unsur, Arap ortak paydasıdır. Çünkü burada yaşayan halkların çoğunluğu aralarında farklı anâsır da olsa Arap’tır. Fakat Araplar milliyetin mütemmim cüzü olan din nokta-i nazarından müttehid değildirler. Şahsiyetin en belirleyici ifadesi olan bu husûs da bir birlik yoktur aralarında. Türkler arasında ancak binde ile ifade edilebilen Hıristiyan nüfûs, Araplar arasında yüzdelik oranlara sahiptir. Lübnan’da nüfûsun yarıya yakını Hristiyan’dır. Suriye’de Hıristiyan ve Dürzilerin oranı %13 civarındadır. Irak, Mısır, Ürdün gibi ülkeler ağırlıklı olarak Müslüman da olsalar, yine de kayda değer bir Hıristiyan Arap nüfûsu barındırırlar kendi içlerinde.</p>
<p>Ortadoğu halkları tarihin derinliklerinden bugüne gelen baskın ve müşterek bir kimlik öğesine sahip olmadıkları için bir potada eriyip millet olma vasfına erişememişlerdir. Ezcümle, Suriyeliler büyük ölçüde bizden farklı bir tarihî tecrübenin çocuklarıdırlar. Böyle olunca hâdiseler karşısındaki refleks ve tepkileri de hâliyle bizden farklı olacaktır.</p>
<p>Muhârip güçler bile ancak güçlü bir milliyet bağına sahip olup hakikî bir ideale yaslandıklarında mücâdele azmi taşırlar. O yüzdendir ki, Körfez Savaşı sırasında Irak’ı işgal eden ABD karşısında Saddam’ın cumhûriyet muhâfızları savaşmadan mağlûbiyeti kabul etmiş, ölmektense düşmanının potinini öpmeyi tercih etmiştir.</p>
<p>Yirminci yüzyılda kurulan bu uydu devletler, sentetik sınırlar içinde yaşamaya mecbur edilen insanlara bir nüfûs cüzdanıyla vatandaşlık bağışlasa da bir âidiyet duygusu ve ortak bir sosyal kimlik kazandıramamıştır. Kazandırması da mümkün değildir zâten.</p>
<p>Emperyalistlerin tarih ve sosyolojiyi dikkate almadan sadece kendi çıkar hesaplarına göre yaptıkları planlamalarla bir yerlere varmak imkânsızdı. Hiçbir gerçekliği olmayan realiteye aykırı sınırlar içinde yaşamaya mecbur edilen insanlardan bir millet olmaları beklenemezdi.</p>
<p>Ayrıca bu ülkenin yakın tarihi kelimenin tam anlamıyla bir katliamlar tarihidir. Halk, Suriye’nin Fransızlardan bağımsızlığını kazandığı 1946’dan sonra çeşitli katliamlara mâruz bırakılmış, bu durum Esad’ın iktidara geldiği tarihten(1971) itibârense gittikçe artarak tam bir devlet terörüne dönüşmüştür. İktidarı ellerinde tutan Nusayriler (%12) asıl çoğunluğu oluşturan Sünni nüfusu (%74) dışlayarak yönetim üzerinde bir tekel oluşturmuştur. Nüfûsun dörtte üçü uzun yıllar boyu görmezden gelinmiş, siyasî ve insânî hakları ellerinden alınmıştır.</p>
<p>Suriye halkının bizden farklı olan tarihî serüveni, sömürge döneminden mîras kalan defolar, demografik yapının birlik oluşturmaya elvermeyen yapısı, yönetimle halk arasındaki doku uyuşmazlığı, halkın yönetimin baskıcı ve şedit tutumundan nefret eder hâle gelmesi ve daha sayılamayacak nice sebep, iç savaş şartlarını hazırlayarak bugünkü ortamın doğmasına yol açmıştır.</p>
<p>Durum böyle olunca da bu insanlar için üzerinde yaşadıkları topraklar kendileri için bir coğrafya olmaktan çıkıp vatan olma husûsiyetini kazanamamıştır.</p>
<p>Neticede böyle bir toplumdan omuz omuza vererek bizim millî mücâdele yıllarımızdakine benzer bir kuvvet teşkil etmesini beklemek abestir. Ayrıca bizim İstiklâl Savaşı yıllarımızda bile halkın çoğunluğu millî mücâdeleye destek verse de yine de ayaklanmalar ve asker kaçağı vak’aları görülmüş ve bu yüzden de İstiklâl Mahkemeleri kurulmuştur.</p>
<p>Bu gerçekleri bilmeden bu insanları suçlayıp kendimizle mukayese etmeye kalkıyoruz. Onlardan bizdekine benzer bir duygu ve mücâdele azmine sahip olmalarını bekliyoruz. Konu hakkında yapılan yorumlar ve Suriyelilere karşı yürütülen linç kampanyası Türkiye’nin bu coğrafyada her şeyden evvel bir beka mücâdelesi verdiğini görmek istemeyenler tarafından üretilen kimi hissî, kimi de Ortadoğu siyasetimizi zaafa uğratmaya dönük kasıtlı bir propagandanın ürünü olan söylemlerdir.</p>
<p>Genel durum ve şartlar bütün zorluklara rağmen sürekli olarak lehimize doğru gelişiyor. Bunu görmemek için idrâk özürlü olmak lazım. İçimizden bazıları yaşanan sıkıntılara bakarak kaderin önümüzde açtığı bu yeni parantezin bizi daha ciddî olumsuzluklarla karşılaştıracağını söylüyor. Hayır, açılan o parantez, bizi müstesnâ bir geleceğe taşıyacak inşâallah. Şerden hayır doğacak bu millet için. Artık Türkiye kendi sınırları içinde müdâfaa devrini kapatmış olup sınırları dışında hakkını arama ve gerektiğinde de savlet etme dönemine girmiştir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/suriye-nedir-cografya-mi-yoksa-vatan-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vaktin Kölesi Değil, Efendisi Olmak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/vaktin-kolesi-degil-efendisi-olmak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/vaktin-kolesi-degil-efendisi-olmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 19 Aug 2025 11:39:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[hayat]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=20084</guid>

					<description><![CDATA[“Geçmiş ve gelecek yoktur; yalnızca sonsuz bir Şimdi vardır.” ABRAHAM COWLEY Sabahleyin evinden çıkıp işine giden adamın zihni ekseriyetle mesainin başlayacağı ana değil de biteceği vakte akortludur. Daha günün iptidasında işine odaklanacağı yerde paydos zilinin çalacağı vakte kilitlenir. O yüzden de sabahın alacakaranlığında bölünmüş bir zihinle yola revan olur. Gün boyunca da içinde yaşadığı ana dargın bu ruh hâli onu terk etmez. İkiye bölünmüş böyle bir zihinse zamanın önünde koşmaya çalışırken ona yenik düşmeye mahkûmdur. Bu hâliyle o, ne içinde yaşadığı ana aittir ne de geleceğe. Ne içinden geçtiği vakte hükmedebilir ne de istikbale… Cismiyle içinden geçtiği ana aitken gönlü bir başka vaktin hasretiyle dolu insanın zihni büyük bir keşmekeş içindedir. Vukufla bakıldığında görülür ki hayal kırıklığı ve başarısızlıklarımızın altında yatan sâiklerden biri de odur. Kendisini yaşadığı ana akort edemeyen, gerisi ya da ilerisinde saf tutmuş bir zihnin zamanın hakkını verebilmesi mümkün müdür? Zîrâ bir zihin içinde bulunduğu anla bütünleştiğinde verimli olabilir ancak. Sadece çalışma hayatıyla da sınırlı değildir bu durum. Hayatın farklı kompartımanlarında onun daha pek çok yüzüyle karşılaşırız. Meselâ eğitim hayatımız da bu şartlanmışlığın gölgesinde nefes alıp verir. Giriş ziliyle derse “merhaba” diyen talebenin zihni çoğunlukla son ders zilinin çalacağı vakte akortludur. Zaman ilerledikçe bu durum baskısını daha &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: right;"><em>“Geçmiş ve gelecek yoktur; yalnızca sonsuz bir Şimdi vardır.”</em></p>
<p style="text-align: right;"><em>ABRAHAM COWLEY</p>
<p></em></p>
<p>Sabahleyin evinden çıkıp işine giden adamın zihni ekseriyetle mesainin başlayacağı ana değil de biteceği vakte akortludur. Daha günün iptidasında işine odaklanacağı yerde paydos zilinin çalacağı vakte kilitlenir. O yüzden de sabahın alacakaranlığında bölünmüş bir zihinle yola revan olur. Gün boyunca da içinde yaşadığı ana dargın bu ruh hâli onu terk etmez. İkiye bölünmüş böyle bir zihinse zamanın önünde koşmaya çalışırken ona yenik düşmeye mahkûmdur. Bu hâliyle o, ne içinde yaşadığı ana aittir ne de geleceğe. Ne içinden geçtiği vakte hükmedebilir ne de istikbale…</p>
<p>Cismiyle içinden geçtiği ana aitken gönlü bir başka vaktin hasretiyle dolu insanın zihni büyük bir keşmekeş içindedir. Vukufla bakıldığında görülür ki hayal kırıklığı ve başarısızlıklarımızın altında yatan sâiklerden biri de odur. Kendisini yaşadığı ana akort edemeyen, gerisi ya da ilerisinde saf tutmuş bir zihnin zamanın hakkını verebilmesi mümkün müdür? Zîrâ bir zihin içinde bulunduğu anla bütünleştiğinde verimli olabilir ancak.</p>
<p>Sadece çalışma hayatıyla da sınırlı değildir bu durum. Hayatın farklı kompartımanlarında onun daha pek çok yüzüyle karşılaşırız. Meselâ eğitim hayatımız da bu şartlanmışlığın gölgesinde nefes alıp verir. Giriş ziliyle derse “merhaba” diyen talebenin zihni çoğunlukla son ders zilinin çalacağı vakte akortludur. Zaman ilerledikçe bu durum baskısını daha da hissettirir. Sık sık saate bakar, sabırsızlıkla üfleyip püfler. İpini koparacağı, okulu terk edeceği anın heyecanıyla yaşar. Okuldan kaçmak, eve gitmek yegâne hedefidir. Hâlbuki kendisine sorsanız, neden eve gitmek istediğini de bilmez. Ama nedense şuursuzca ister. Nitekim siz akıllı tahtayı açıp bir film koyduğunuzda hemen havası değişir. Kendisini sınırlayan kayıtlarla o bezgin ruh hâlinden sıyrılıp ana konsantre olur. Zamandan kopuk zihin birden içinde yaşadığı ana odaklanır. Bu da göstermektedir ki aslında o mekândan değil, zamandan kaçmanın peşindedir. Çünkü sevip benimseyemediği bir faaliyetle dolu zaman onun için kâbustur. Yaptığı işi sevmek yerine zamandan sürgün olmayı tercih eder.</p>
<p>Öğrenciyi teslim alan bu ruh hâli sadece yirmi dört saatlik bir zaman dilimine de has değildir.  Mayıs ayına girerken talebenin zihni çoktan haziran ortalarına uçmuştur. Tabiatıyla o tarihten sonra onunla ders işlemek de zorlaşır. Çünkü o zihninde okulu çoktan kapatmıştır. O tarihten sonra okula gidip gelmek gayeye dönük bir eylem olmaktan çıkıp rutine biner. Bu aylar öğrenci milleti için zamanın önemsizleştiği hattâ su gibi harcandığı zaman dilimleridir. Artık onunla anlamlı bir faaliyet icra edemezsiniz. Böylelikle okul kapanmadan önceki son bir ayı da zamandan kopuk bu ruh hâli içinde yaşar.</p>
<p>O tarihten sonra yalnız öğrenci değil, hoca da dâhil herkes zamanın bir an önce geçmesini bekler. Hâlbuki geçen ömür sermayesinden geçmektedir. Eğitim hayatı boyunca her yılın en az bir ayı gelmesi arzulanan bir zaman dilimine kavuşmak adına hoyratça harcanır. Zaman artık zembereğinden boşanmıştır. Herkes gidenin bir daha yerine konulamayacak bir hazine olduğunun farkındadır amma nedense insanoğlu bu konuda gaflete sığınmayı tercih eder.</p>
<p>Ne bir eğitimcinin ne de talebenin buna hakkı vardır. Hele daha hayata bile atılmamış bir delikanlının her yıl eğitim-öğretim döneminin son günlerini rind-meşrep şâirin ifadesiyle <em>“Bu son fasıldır ey ömrüm nasıl geçersen geç!”</em> mantığı içerisinde yaşaması ne kabul edilebilir bir durumdur ne de rasyoneldir.</p>
<p>Zaman zaman bir eğitimci olarak yaptığım bu tespiti öğrencilerimle paylaşır, hedefi on ikiden vurduğumu gösteren dönüşler alırım. Benim yaptığım farkındalık kazandırmaktır. Gaflet ve rehâvetle içine düştükleri fakat tam anlamıyla içyüzünü kavrayamadıkları bir durumla onları yüzleştirmektir.</p>
<p>“Evet, haklısınız hocam!” demeseler de tavır, jest ve mimikleriyle beni onaylarlar. Kaçamak bakışlarla birbirlerinin yüzüne bakıp bıyık altından mânidâr gülücükler fırlatırlar. Çehrelerde beliren tebessüm, zımnen de olsa haklılığımıza alkış tutar.</p>
<p>Ne yazık ki ibadet hayatımız da ana odaklanamayan sürekli olarak ileri ve geri vitese basan bu zihin ve gönül sefaletinin gölgesinde gidip gelir. Çoğu zaman kılınan namaz, edilen duadan geriye kalan vücut yorgunluğudur. Hâlbuki namaz bir ruhî meditasyondur. Yapılan ibadetten sonra yüreğe bir ferahlık hissi düşmüyor, huzûr ve itmînan hâli hâsıl olmuyorsa o namaz namaz olur mu hiç!</p>
<p>Namazın bizde bir hakkı varsa, bizim de onda bir hakkımız vardır. Eğer ondaki hakkımızı alamıyorsak ona hakkını vermediğimiz içindir. Zîrâ siz kendinizi bir şeye vermedikçe o da size kendisini vermez. Şüphesiz bedenen eksik ya da sakat olmak namaza mâni değildir. Çünkü namaz için gereken vücut tamlığı değil, gönül ve ruh disiplinidir.</p>
<p>Maalesef “Allahuekber” derken bile zihnimiz o disiplinden mahrumdur. Namaz kılmak için camiye giren adamın zihni ekseriyetle namazın biteceği vakte ayarlıdır. O yüzden de kendisini namaza akort edemez. Hâliyle namazın rükünleri de içine düştüğü o acele ve telâş deryasının girdabında kaybolur. Zihin anda olmadığından beden de ta’dîl-i erkândan uzaktır. Dil ile gönül arasında sağlam bir rabıta yoktur. Ancak dingin bir ruhla yapılan secde, dille gönül arasındaki râbıtayı tesis eder.</p>
<p>İşine olan muhabbeti ve eşine ender rastlanan çalışma temposuyla dünya çapında bir fenomen olan büyük dâhi Edison’a bir gün yakın dostlarından birisi sorar: “Bu sıra dışı çalışma temponu neye borçlusun, nasıl bu kadar çok çalışıyorsun?” Edison’un cevabı enteresandır: “Ben hayatım boyunca tek bir gün bile çalışmadım.” Şu hayatta Edison’un bakış açısıyla hayat disiplinine sahip insan sayısı ne yazık ki çok azdır. Ama vaktini kıymetlendirip hayatına anlam katanlar da ekseriya onlar içinden çıkar. Olağanüstü başarıların altında dâima onların imzası vardır.</p>
<p>Evet, Edison gibilerdir zamanı yaşayan. Ne gerisindedirler vaktin ne de ilerisinde… Zamana hükmedebilmenin sırrı da orada yatar zaten. Beden ile zihnin tam bir uyum içinde anda var olması. Bu hakikati kavrayamayansa vaktin bereketinden mahrum kalır.</p>
<p>İnsanoğlu vaktin hükmüne uymak, talebine râm olmak zorunda. On gün ya da on saat değil, on dakika sonrasında bile gezinen zihin, topallamaya mahkûmdur.</p>
<p>Bu konuda sufilerin ahlâk ve hayat disiplini bizim için her zaman yol gösterici olmuştur. Sufi, ibnü&#8217;l-vakt’tir. Yani vaktin çocuğudur. İbnü&#8217;l-vakt olan şahıs, geçmiş ve gelecek kaygısından kurtulmuş olup yalnızca anı değerlendirmekle meşguldür. Gücünün yettiği yalnızca o andır, o da onu kıymetlendirmenin peşindedir. O yüzden de hep anda yaşar, onun dışına çıkmaz; geçmişe dönük bir hayıflanmayla geleceğe dönük bir kaygının seline kapılmaz.</p>
<p>Zamanın keşkesi yok. Bizse vaktimizin çoğunu geçmişle gelecek arasında köşe kapmaca oynayarak geçiriyoruz. Geçmişle geleceğin olmadığını, sonsuz bir şimdinin içinde olduğumuzu bilelim. Evet, var olan yalnızca şimdidir. Daha doğrusu zamana ilişkin elle tutulur tek hakikat odur. Gayrısı müphemdir. Zamandan kopuk yaşayarak başardığımız tek şey, elden çıkmış ya da henüz ele geçmemiş zamanların vehim ve hayaliyle elimizin altındaki anı da buruşturup çöp sepetine atmaktır. Geçmiş-gelecek döngüsü içinde elimizdeki biricik imkânı da ıskalamaktır.</p>
<p>Zamanın kovalamadığı, onun baskısı altında yaşamayan insanlar. İşte onlar en mutlu olanlar. Huzûr duygusunu serâpâ yaşayanlar. Telâş ve acele hâli bütün işlerin önündeki engel. Kaygılar içinde hep bir yerlere yetişme modunda olan insan hiçbir yere yetişemez ve de hiçbir işin hakkını veremez.</p>
<p>İnsanoğlu zamanın önünde koşmaya çalışırken ona yenik düşüyor. Zamana galebe çalmanın yoluysa ibnü&#8217;l-vakt olmaktan geçiyor. Ancak hayatın doğal ritmine uyarak bir şeyleri başarırsınız. Ve yaptığınız şey de ancak o zaman anlamlı ve kalıcı olur.</p>
<p>Yaşadığını zanneden birçok insan gerçekte yaşamıyor, sadece nefes alıp veriyor. Hakikî anlamda yaşamaksa vaktin efendisi olmakla mümkün. Hâlbuki günümüz insanı acele edip zamanın önüne geçmeye çalışırken akıntıya kapılmış yaprak misâli onun ardından sürükleniyor. Vaktin efendisi değil, kölesi oluyor.</p>
<p>İnsanoğlu îmarla mükellef. Ama yalnızca mekânı değil, zamanı da îmarla yükümlü o. Zamanın hakkını verelim. Vaktin kaybolmasını, elinin altından kayıp gitmesini istemeyen kişi, içinden geçtiği ana zihin ve gönül tellerini akort etmek zorunda. Ne yazık ki çoğu yürek bu hakikatten bîgâne olduğu için yaşamadığı bir hayatın sahibi olarak son nefesini veriyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/vaktin-kolesi-degil-efendisi-olmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Laiklik Bir Hayat Tarzı Mıdır?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/laiklik-bir-hayat-tarzi-midir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/laiklik-bir-hayat-tarzi-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 29 Mar 2025 18:03:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[laiklik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19284</guid>

					<description><![CDATA[Laiklik sınırları çizilmiş belli bir hayat tarzının zorunlu tercihi midir, yoksa insanlara istedikleri inanç ve hayat tarzını seçme hakkı tanıyan bir siyasî ve idarî düzenleme mi? Seksenli yılların ortalarından itibaren gündeme düşüp Türk toplumunu çeyrek yüzyıl meşgul eden laiklik bağlamındaki tesettür, kamusal alan, irticâ tartışmaları çoğu zaman bu soru sorulmadan yapılmıştır. Daha doğrusu cevap, soru sorulmadan peşinen verilmiş ve laiklik onu savunanlarca batılı hayat tarzı ve modernizmin mütemmimi gibi algılanıp yansıtılmıştır. Avrupa tarihinde devlet, toplum ve din üçgenindeki çatışmayı bitirip uzlaşma sağlamak adına ortaya atılan laiklik, ülkemizde ise aynı üçgen üzerinde yaşanan çatışmanın fitilini ateşlemiştir. Kavram batıda taraflar arasında sağlanan konsensüsün ifadesi olarak sorun çözen bir mahiyete sahipken bizde taraflar arasındaki çatışmanın çıkış noktası hâline gelerek sorun üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bu tarihî paradoksun ortaya çıkmasındaki en önemli etkense bizdeki laiklik uygulamasının batı tipi laiklikten, özellikle de Anglosakson ülkelerindekinden çok farklı olması ve tarafsız olacağı yerde, belli bir hayat tarzını idealize ve icbar etme esası üzerine oturmasıdır. Tarafsızlığı temsil edecekken belli bir tarafın isim ve sembolü hâline dönüşmesidir. Hâlbuki kavram olarak laiklik hiçbir hayat tarzına ve dünya görüşüne vurgu yapmaz, onu kutsamaz veya ona az da olsa diğer inanç ve yaşam alanlarına göre bir öncelik veya üstünlük tanımaz. Devleti temsil &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Laiklik sınırları çizilmiş belli bir hayat tarzının zorunlu tercihi midir, yoksa insanlara istedikleri inanç ve hayat tarzını seçme hakkı tanıyan bir siyasî ve idarî düzenleme mi?</p>
<p>Seksenli yılların ortalarından itibaren gündeme düşüp Türk toplumunu çeyrek yüzyıl meşgul eden laiklik bağlamındaki tesettür, kamusal alan, irticâ tartışmaları çoğu zaman bu soru sorulmadan yapılmıştır. Daha doğrusu cevap, soru sorulmadan peşinen verilmiş ve laiklik onu savunanlarca batılı hayat tarzı ve modernizmin mütemmimi gibi algılanıp yansıtılmıştır. Avrupa tarihinde devlet, toplum ve din üçgenindeki çatışmayı bitirip uzlaşma sağlamak adına ortaya atılan laiklik, ülkemizde ise aynı üçgen üzerinde yaşanan çatışmanın fitilini ateşlemiştir. Kavram batıda taraflar arasında sağlanan konsensüsün ifadesi olarak sorun çözen bir mahiyete sahipken bizde taraflar arasındaki çatışmanın çıkış noktası hâline gelerek sorun üreten bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bu tarihî paradoksun ortaya çıkmasındaki en önemli etkense bizdeki laiklik uygulamasının batı tipi laiklikten, özellikle de Anglosakson ülkelerindekinden çok farklı olması ve tarafsız olacağı yerde, belli bir hayat tarzını idealize ve icbar etme esası üzerine oturmasıdır. Tarafsızlığı temsil edecekken belli bir tarafın isim ve sembolü hâline dönüşmesidir.</p>
<p>Hâlbuki kavram olarak laiklik hiçbir hayat tarzına ve dünya görüşüne vurgu yapmaz, onu kutsamaz veya ona az da olsa diğer inanç ve yaşam alanlarına göre bir öncelik veya üstünlük tanımaz. Devleti temsil eden cumhurbaşkanının nasıl bütün siyasî partilere eşit mesafede durması gerekirse, laikliği benimseyen bir devletin de toplumdaki bütün din ve inançlara karşı aynı tutumu benimsemesi gerekir. Bu bağlamda lâiklik bir İslâm ülkesinde bile uygulanıyor olsa, İslâmiyet’e, Hıristiyanlık, Yahudilik ve diğer dinlerden daha yakın duramaz. Doksanlı yıllarda bir siyasî partinin sürekli olarak tekrarladığı “inançlara saygılı laiklik” söylemi de teorik açıdan yanlış bir zemine oturmaktadır. Söylemde zımnî bir eleştiri olup süregelen uygulamaların inançlara saygısız bir zeminde seyrettiği vurgusuna sahiptir. Bu noktadan hareketle o siyasî parti farkında bile olmadan “inançlara saygılı laiklik” söylemini benimsemiştir. Laiklik herhangi bir din, inanç ve onun belirleyeceği hayat tarzına karşı saygısız olamayacağı gibi, tarafsızlığı icabı saygılı da olamaz. O, bütün inançlara ve onların tabiî bir tezahürü olan hayat tarzlarına karşı bir tür nötr olma durumunu yani tarafsız olma hâlini ifade eder. Türkiye’de ise yıllar boyunca batılı hayat tarzı hep laiklikle birlikte anılarak kavram alenen belli bir tarafın simgesi olarak lanse edilmiştir.</p>
<p>Hattâ bu çerçevede Tanzimat alafrangalığını benimsemiş endişeli modernlerin oluşturduğu sosyal kategori tanımlanırken “laik kesim” tabiri kullanılmıştır. Yine bu tabir de laikliğin teorik çerçevesine aykırı düşen bir mantığın uzantısıdır. Bütün inanç alanlarıyla toplum kesimlerinin dışında ve hepsine aynı mesafede durması gereken laiklik zamanla bir kesimin tanımlayıcı ifadesi hâline dönüşmüştür. Bu, zaman içinde o sosyal kategoriye mensup olan insanlara hariçten verilen bir isim olmaktan çıkmış, bizzat bu kitlenin de kendisini tanımlarken kullandığı bir kimliğe dönüşmüştür. Çoğunluğu alafranga hayat tarzını benimsemiş bu topluluk bugün artık laik olmayı(!) kendi kimliklerinin ayrılmaz bir parçası olarak görmektedir.</p>
<p>Adama dünya görüşünü, temel fikriyatını sorduğunuzda: “Ben laikim.” cevabını verir. Âdeta “Ben muhafazakârım.”, “Ben liberalim.”, “Ben sosyal demokratım.” dercesine kullanır bu kavramı. Muhafazakârlığın, liberalizmin, sosyal demokrasinin, hattâ ülkücülük ve İslâmcılığın benzeri gibi görür onu. Bu kavramlar laikliğe nispetle çok daha geniş bir fikir yelpazesine sahiptirler. Laikliğin muhtevası ise zikredilen kavramlar ölçüsünde geniş değildir. Şümûllü bir dünya görüşü oluşturmaya yetecek bir vüs’ate ve kuşatıcılığa sahip bulunmamaktadır. Ancak belli konularda bir bakış açısı sunabilir insana. Kavram hayatın geneline hitap eden bir derinlik ve her şeyin kendisine ircâ edilmesini mümkün kılacak kadar geniş bir mânâ kesâfetine sahip olmadığı hâlde, mensubu olduğumuz toplumda zamanla bir dünya görüşünün ve hayat üslûbunun simgesi olarak yerleşmiştir.</p>
<p>Laikliğin ve sekülerizmin doğup geliştiği yer olan Katolik ve Anglosakson dünyada insanlar kendilerini “Ben laikim.” şeklinde tanımlamazlar. Bu dünyada laik kesim adını alan bir sosyal kimlik de yoktur zaten. İnsanlar ya Hristiyan’dır ya da ateist. Nüfus cüzdanlarında din hanesi bile yer almaz. Yani mensubiyetlerini açıklamak zorunda da değildirler. Ama kimse kendisini laik olarak da tarif etmez. Laiklik olması gerektiği gibi en büyük tüzel kişilik olan devlete ait bir niteliktir. Batı’da laik olan devlettir. Fert ya da toplum değil. İnsanlar laik değildir ama laikliğin kendilerine sağlamış olduğu hürriyetin teminatı altında yaşarlar.</p>
<p>Laiklik en büyük tüzel kişilik olan devlete ait bir nitelikken ülkemizde zamanla şahısların kendilerini tanımlarken kullandığı garip bir özellik kazanmıştır. “Ben Müslümanım ama laikim.” gibisinden gülünç sözler içerisinde ciddî bir tenakuzu barındırmaktadır. Bu sözü sarf eden kişi, hem ben İslâm dininin müntesibiyim demekte hem de bütün din ve inançlara karşı eşit mesafede olduğunu söylemektedir. Gerçekte ise “Ben Müslümanım ama laikim.” sözünün altında batılı hayat tarzı ile İslâm inancını uzlaştırma gayreti vardır. İslâm toplumunda bir kişinin laik, daha doğrusu batılı hayat tarzını yaşayabileceği ama aynı zamanda İslâm inancına da sadık kalabileceği anlatılmak istenmektedir. Yani tek bir hayatın içinde iki farklı anlayışın birbiriyle çelişmeyen uyumlu bir terkibe kavuşturulabileceği mesajı verilmektedir.</p>
<p>Yıllardan beri ülkemizde İslâmla laiklik mefhumlarının birbirine zıt mânâlar taşımadığı, o itibarla da pekâlâ bağdaşabileceklerinin propagandası yapıldı. Hâlbuki birisi bütün inançlara karşı tarafsız olmayı, diğeri ise bir inancın müntesibi olup onun gereğine göre yaşamayı vâzetmekteydi. Yani hem tarafsız olmak hem de belli bir tarafta olmak. Bu mümkün müydü? Elbette bununla laiklikle toplumun dini olan İslâmiyet’i bağdaştırmak hedeflenmiyordu. Laiklik maskesi altında takdim edilen batılı hayat tarzıydı. Maksat İslâmî referanslar ile batılı hayat tarzını uzlaştırmaktı. Laiklik, batılı değerleri kitleye kanunî yoldan kabul ettirmenin vasıtası olarak hayatımıza girmiştir. Yeni bir yaşam tarzının benimsetilmesi aşamasında laiklik motor vazifesi görecek ve çizginin dışına çıkan unsurlar bir anayasa umdesi olan laiklik cetveliyle hizâya çekilecekti.</p>
<p>1937 senesinde anayasaya giren laiklik modernleşmenin yönlendirici ve icbar edici gücü olarak kullanılmıştır dâima. Altyapı reformlarını gerçekleştirmeden üstyapı reformlarına girişen otokratik Türk modernleşmesi görüntü olarak alafranga bir toplum oluşturma hedefine doğru koşarken laikliği yardımcı bir partner olarak seçmiştir kendisine. Kavramı anayasanın teminatı altına almış ve onun üzerinden toplumu dönüştürmeye çalışmıştır. Bir sosyal mühendislik projesi olan Türk modernleşmesine laiklik motoruyla hız verilmek istenmiş fakat cebrî uygulamalar her zaman toplumun direnciyle karşılaşmıştır. Bu durum özellikle yükseköğretimdeki kılık kıyafet zorunluluğu mes’elesinde yıllar boyu devam ederek doruk noktasına erişmiştir. Başörtüsü mes’elesinde kanun gücüyle dayatılan laiklik çok ciddî bir içtimâî kaosa yol açmış, çeyrek asrı deviren mücadelenin ardından kaybeden hayat tarzı icbarı, kazanansa cebir karşısında direnen toplumun reaksiyonu olmuştur.</p>
<p>Laiklik ne alafranga olmayı gerektiriyordu ne de daha farklı bir hayat tarzına angaje olmayı. O bütün inançlar ve hayat tarzlarına karşı gösterilmesi gereken tarafsızlığın sembolüydü. Batıda laiklik devleti ve toplumu din kurumunun yani kilisenin tahakkümünden kurtarmak adına ortaya çıkmıştı. Bizde ise laiklik devlet eliyle toplumun inanç ve inançtan kaynaklanan özgürlük alanını daraltmanın kanunî gerekçesi hâline dönüştü. Türk tipi lâikliğin misyonu, İslâm dinini din ve vicdan özgürlüğü adı altında vicdanlara kilitlemek, camiler ve belli toplum alanları dışında, İslâmî renkleri devlet ve toplum hayatından sürgün etmekti. Buna rağmen bu çabalar tam aksi bir netice vermiş, bugün kılık kıyafet özgürlüğü üniversite çatısından taşarak bütün devlet kurumlarını kapsayan bir hürriyet alanına kavuşmuştur.</p>
<p>Artık Türkiye’de laiklik üzerinden sürdürülmekte olan kavga da sona ermek üzeredir. Fakat laiklik siyasî etkinliği gittikçe zayıflayan belli bir toplum kesiminin etiketi olarak yaşamaya bundan sonra da devam edecektir. Bundan böyle Türkiye’de laikliği bir sosyal kimlik olarak algılayan ve adları “laikler” olan yeni bir kitle mevcuttur. Ülkemizde bundan sonra laiklik, devlete ait bir nitelik olarak teorisiyle çelişmeyen ve çatışmaları önleyen bir düzlemde uygulansa bile kendilerini laikler olarak niteleyen bir kesim bundan sonra da var olmaya devam edecektir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/laiklik-bir-hayat-tarzi-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Memduh Cumhur Ağabey*</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/memduh-cumhur-agabey/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/memduh-cumhur-agabey/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Jan 2025 11:04:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19226</guid>

					<description><![CDATA[“Mine’l-kalbi ile’l-kalbi sebîlâ. – Gönülden gönüle yol vardır.” Şâirliği, heccavlığı ve nüktedanlığı o kadar öndeydi ki ismi anıldığında beşerin aklına mesleği olan eczacılık gelmezdi. Herkes kendisinin eczacı olduğunu bilir ama ilk anda zihinlerde bir “eczacı” imajı uyanmazdı. Belki de sadece tek alâkası eczacılık olan meslektaşlarının gözünde yaşıyordu o kimliğiyle. Cemiyetse onu daha çok yukarıda zikrettiğim özellikleriyle tanırdı. Zîrâ sahip olduğu o nitelikler, şahsiyetindeki hâkim unsurlardı. Bu yönden kendisini en iyi açıklayacak mefhumun sosyolojideki “anahtar rol” kavramı olduğunu düşünüyorum. Mutlaka her insanın yaşadığı toplumda oynadığı birden fazla rol vardır. O rollerden birinin diğerlerine göre daha baskın olması ise ona toplumda sahip olduğu statüyü kazandırır. Herkes gibi Memduh Ağabeyin de içinde yaşadığı toplumda oynadığı birden fazla rol vardı. Ama anahtar rolü bir kültür ve sanat adamı olarak oynadığı roldü. Hayatını eczacılıktan kazanmasına rağmen, toplum onu daha ziyâde bir şâir ve edip olarak görüyor, kendisine o pencereden bakıyordu. Bizim de kendisine yakın olduğumuz pencere oydu. Onu hep mesleğini icrâ ettiği Üsküdar’daki mekânında ziyaret etmeme rağmen, o kapıdan geçerken hiçbir zaman bir eczaneye giriyormuşum hissine sahip olmadım. Zaten muhiplerinin gözünde de orası bir ticarethaneden öte, bir gönül adamının açık adresi ve ziyaret mekânıydı. Nâdânlar eder sohbet-i nâdânla telezzüz;Dîvânelerin hemdemi dîvâne gerektir demiş Ziya Paşamız. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right"><em>“Mine’l-kalbi ile’l-kalbi sebîlâ. – Gönülden gönüle yol vardır.”</em></p>



<p>Şâirliği, heccavlığı ve nüktedanlığı o kadar öndeydi ki ismi anıldığında beşerin aklına mesleği olan eczacılık gelmezdi. Herkes kendisinin eczacı olduğunu bilir ama ilk anda zihinlerde bir “eczacı” imajı uyanmazdı. Belki de sadece tek alâkası eczacılık olan meslektaşlarının gözünde yaşıyordu o kimliğiyle. Cemiyetse onu daha çok yukarıda zikrettiğim özellikleriyle tanırdı. Zîrâ sahip olduğu o nitelikler, şahsiyetindeki hâkim unsurlardı.</p>



<p>Bu yönden kendisini en iyi açıklayacak mefhumun sosyolojideki “anahtar rol” kavramı olduğunu düşünüyorum. Mutlaka her insanın yaşadığı toplumda oynadığı birden fazla rol vardır. O rollerden birinin diğerlerine göre daha baskın olması ise ona toplumda sahip olduğu statüyü kazandırır. Herkes gibi Memduh Ağabeyin de içinde yaşadığı toplumda oynadığı birden fazla rol vardı. Ama anahtar rolü bir kültür ve sanat adamı olarak oynadığı roldü. Hayatını eczacılıktan kazanmasına rağmen, toplum onu daha ziyâde bir şâir ve edip olarak görüyor, kendisine o pencereden bakıyordu. Bizim de kendisine yakın olduğumuz pencere oydu. Onu hep mesleğini icrâ ettiği Üsküdar’daki mekânında ziyaret etmeme rağmen, o kapıdan geçerken hiçbir zaman bir eczaneye giriyormuşum hissine sahip olmadım. Zaten muhiplerinin gözünde de orası bir ticarethaneden öte, bir gönül adamının açık adresi ve ziyaret mekânıydı.</p>



<p><em>Nâdânlar eder sohbet-i nâdânla telezzüz;</em><br><em>Dîvânelerin hemdemi dîvâne gerektir</em></p>



<p>demiş Ziya Paşamız. Nitekim ne zaman hâlinden anlayan bir ehl-i dil yanına uğrasa masa başında üç-beş kelâm ettikten sonra koluna girer ve onu yakınlardaki bir kafeye götürüp ikramda bulunurdu. <em>Gönül ne kahve ister ne kahvehane, gönül muhabbet ister kahve bahane…</em> demiş atalarımız. Kahve eşliğinde o demler tadına doyulmaz bir sohbet ziyafetiyle renklenirdi. Gün içinde verdiği bu kısa molalar onun için de bir tazelenme imkânıydı. Ticaretin sığlığı ve hayatın keşmekeşinden kaçarak gönül iklimine yol bulduğu demlerdi. Mesleğini maîşetini temin etmek için yapıyordu. Yoksa o bir tüccar değil, bir sohbet ve gönül adamıydı. Parayı sevdiğine, bizâtihi paranın kendisine talip olduğuna hiç şâhit olmadım. Onun bütün heves ve meyli gençlik yıllarından itibaren âşinâsı olup tozunu içine çektiği sohbet ortamlarınaydı.</p>



<p>2008-2010 yılları arasında evimde sohbet toplantıları düzenliyordum. Seçkin bir arkadaş grubumuz vardı. Bir akşam evimde kendisini de konuk etmiştim. Mahfûzatında olanları bir sebil misâli dağıtmaktan haz duyardı. O gece de her zamanki cömertliğiyle eteğindeki taşı dökmüş, gönlünden nefesine yol bulanları kayıtsız-şartsız çevresindekilere ikram etmişti.</p>



<p>Sohbet başlamadan evvel bir ara baş başa kalmıştık. O zaman bana; <em>“Eğer babamdan bana bir servet kalsaydı, bu işi yapmazdım. Bütün vaktimi ilim-kültür-sanata harcardım. O serveti de tedârikli kullanırdım ki hiç bitmesin, bana hep yetsin. Ama öyle bir lüksümüz yok. O yüzden de hayatımızın sonuna kadar bu işi yapmak zorundayız.</em>” demişti. Bu sözler bile onun gerçek sevdâsının ne olduğunu ne için yaşadığını gösteriyordu.</p>



<p>Çelebi şahsiyeti ve cana yakın tavrıyla dostları nezdinde bir yıldızdı Memduh Ağabey. Ne zaman karşılaşsak aramızdaki yaş farkına rağmen bana hep; “Nasılsın arkadaşım?” diye hitap ederdi. Yakınlarımdan birinin vefatını duysa mutlaka arar ve başsağlığı dilerdi.</p>



<p>Muhatabını incitmeden onun özel hayatına girip anlamlı dokunuşlar yapabilen âdemoğlunun seciyesi yüksektir. Memduh Ağabey de o âdemlerdendi. Vereceğim şu örnek kendisinin bu husûsiyetini çok güzel bir şekilde yansıtır: Dünya evine girmeden az evvel validem vefat etmişti. Evlendikten kısa bir süre sonra da pederim kalçasını kırmıştı. Tek evlât olduğum için bütün sorumluluk üzerimdeydi. O günlerden birinde yine yanına uğramıştım ki söz arasında birden bana; <em>“Biliyor musun, bu evlilik tam zamanında gerçekleşti. Sen babana bakıyorsun, hanım da sana destek oluyor.”</em> dedi. Güzel, gönül okşayıcı, ârifâne bir dokunuştu bu. Muhatabını anlayan insanın söyleyeceği sözdü. Hâfızama kazınan o anı hiç unutmadım.</p>



<p>Yazının girişinde de ifade ettiğim gibi nüktedan bir insan, mâhir bir heccavdı Memduh Ağabey. Her iki hünerinin muhassalası olan hicivleriyse ona Nef’î ile Neyzen’in vârisi olma imtiyazını kazandıracak evsâftaydı. O hususiyetini de yalnızca ulema ve üdebanın olduğu meclislerde değil, yeri geldiğinde ümeranın huzurunda da sergilemekten imtinâ etmezdi. Tabiî günümüzde örneklerine mebzul miktarda tesadüf ettiğimiz her tür müptezellikten uzak, kendisine has bir ölçü ve necâbet içinde…</p>



<p>13 Haziran 2008 akşamı Bağlarbaşı Kültür Merkezi’nde ölümünün yirmi birinci yıldönümünde Cemil Meriç için güzel bir anma toplantısı düzenlenmişti. Büyük ve hayli kalabalık olan toplantıya başbakan da teşrif etmişti. Memduh Ağabey de programın bir yerinde mûsikî icrâ edecekti. Sahneye çıktı ve icrâdan evvel, belki de o günlerde Anayasa Mahkemesinin açtığı parti kapatma davasından dolayı hayli gerilmiş olan ortamı da bir nebze olsun yumuşatmak adına merhum Nejat Muallimoğlu’nun <em>Politikada Nükte</em> isimli kitabının önsözünde geçen şu anekdotunu nakletti:</p>



<p>Amerikan Yüksek Mahkemesinin baş hâkimlerinden John Marshall, bir gün kitaplığındaki merdivene tırmanır. O yıllarda epey yaşlı ve hâlsiz olan hâkim, en üst rafta bulunan bir kitabı çeker. Çekmesiyle beraber raftaki bütün kitaplar üzerine devrilir ve kendini birden yerde bulur. Gürültüyü işiten hizmetçisi telâş içinde koşar ve hâkimi yerde, etrafa dağılmış kitapların arasında ağrıyan yerlerini kahkahalar içinde ovalarken bulur. Hâkim Marshall, hayret ve şaşkınlık içindeki kadına şöyle der: <em>“Böyle olacağı belliydi. Yıllarca ben kanunları çiğnedim, şimdi de kanunlar benden öç alıyor, beni çiğniyor.”</em></p>



<p>Memduh Ağabeyin sözü biter bitmez, müthiş bir kahkaha ve alkış tufanı koptu. Yerinde ve zamanında söylenmiş bir sözün, zarif ve latif bir dokunuşun etkisiydi bu hiç şüphesiz. Salon âdeta yıkılıyordu.</p>



<p>Önde oturup arkası dönük olan zevâtı biz göremiyorduk. Ama kendisi bulunduğu yerden protokoldeki herkesi görüyordu. Daha sonraki ilk görüşmemizde bana, nükteyi anlayan başbakanın kendisine bakarak mânîdar bir tebessüm fırlattığını söylemişti. Yaşanmış bir hikâyeden alınan bu sözler, o günlerde devam eden kapatma davasına yönelik güzel bir mesaj, anlamlı bir göndermeydi.</p>



<p>Şahsiyetiyle Üsküdar’a mâl olmuş bir insandı. Câmianın büyüklerinden olup aileden de Üsküdarlı olan mütefekkir ve mutasavvıf Ahmet Yüksel Özemre Beyefendi Memduh Ağabeyin ufulünden yaklaşık on yıl kadar önce âhirete hicret etmişti. Takip eden günlerde şöyle denildiğini hatırlıyorum: “Özemre, bir kültür ve edebiyat muhîti olan Üsküdar’ın bu vasfını kendi şahsında çok güzel bir şekilde temsil ediyordu. Ölümüyle birlikte bayrağı Memduh Bey devraldı.”</p>



<p>Memduh Ağabey aynı zamanda dikkatli bir seyyahtı da. Gezmeyi, görmeyi seviyordu. Özellikle de son yıllarında pek çok memleketi gezmişti. Doğuştan şâir olduğu için de ilham perisi onu gittiği yerlerde de yalnız bırakmıyordu.</p>



<p>Aşağıdaki dörtlük, Selânik’in elimizden çıkışının yüzüncü (2012) yılında hanımefendisiyle birlikte Selânik’i ziyaret eden Memduh Ağabey tarafından Beyaz Kule’nin gölgesinde kaleme alınmıştır. Her mısraı buram buram melâl kokan şu dizeler, hem bir Rumelili olarak gönlündeki dâüssılayı yansıtır hem de onun bir &#8220;şâir-i mâderzâd&#8221; olduğunu gösterir.</p>



<p><em>Kederle, yüz sene geçmiş, bu yerden ayrılalı,<br>Sükûn içinde deniz, paylaşır melâlimizi<br>Güzelliğiyle, vakarıyla süslüyor hâlâ,<br>Beyaz Kule’yle Selânik bugün hayâlimizî… **</em><br></p>



<p>Kendisini vefatından yaklaşık on sekiz yıl kadar önce o yıllarda müdâvimi olduğum Beşiktaş’taki bir kitabevine gidip gelirken tanımıştım. Dostluğumuzsa ağırlıklı olarak mekânının bulunduğu Üsküdar çevresinde gelişti. Emaneti teslim ettiği güne kadar da devam etti. Kaybolan coğrafyaların hicrânıyla sanatına hâkim o melâl duygusu, her ne zaman oralardan geçsem, alışamadığım bir kaybın hüznüyle artık beni de kendisine râm ediyor. Nasıl geçtiğine bir türlü akıl erdiremediğimiz zamansa, coşkun koca bir sel gibi hızla akıyor.&nbsp; Mâzîye dönüp şöyle bir bakınca ancak, bazı şeylerin farkına varabiliyoruz. Hayatımızın en kesin hakikati olan ölüm, onu bizden ayıralı altı yıl olmuş meğerse. Şaşmamak elde değil…&nbsp; Kendisinden dâima muhabbet ve samimiyet gördüğüm muhterem ağabeyime rahmet ve mağfiret niyâz ediyor, muhibbi olduğu ve derin muhabbet beslediği Efendimizle ehl-i beytine âlem-i mânâda&nbsp;komşu olmasını diliyorum. Mekânı cennet olsun.</p>



<p></p>



<p>* Bu yazı Ocak 2025’te yayımlanan <em>Tuna’dan Boğaziçi’ne Bir Ses: Memduh Cumhur</em> kitabından alınmıştır.</p>



<p>** Selânik’e ilişkin bu dörtlüğü ilk okuduğumda mest olmuştum. O yüzden de hemen kaydettim. Fakat nasıl olduysa daha sonra onu bulamadım. Bunun üzerine Memduh Ağabey’i arayıp istedim. O da bana: “Bende de yok arkadaşım! İlham gelince yazıp Facebook’ta paylaşmıştım. Ama şimdi elimin altında değil. Eğer biri bana onun bir mısraını hatırlatsa, gerisini çıkarırım.” demişti. <em>Tuna’yla Hasbihal</em> isimli eserinde de yoktu o dörtlük. Sanal ortamda kaybolmuştu maalesef. Vefatından sonra da hep bir yerlerden çıkmasını bekledim. Aklıma geldikçe de onu nerelerde bulabileceğimi düşündüm. Geçen sene bilgisayarımdaki bir klasörün içinde karşıma çıktı. Çok sevinmiştim. Kaybolmaması, kitaplarının yeni baskısında yer alması için de bilâhare götürüp muhterem refîkası Selman Yenge’ye teslim ettim. Böyle bir şeye vesile olmaktan dolayı duyduğum mutluluğu ise kelimelerle anlatamam.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/memduh-cumhur-agabey/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Popüler Kültür Âşıkları! Lütfen Günah Keçisi Aramayın</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/populer-kultur-asiklari-lutfen-gunah-kecisi-aramayin/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/populer-kultur-asiklari-lutfen-gunah-kecisi-aramayin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Dec 2024 16:26:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19208</guid>

					<description><![CDATA[“Hep aynı sorunları yinelemek, pek ilerleyemediğimizin kanıtıdır. Aynı şeyden geleneksel şikâyet, gericiliktir.” Ferhan Şensoy &#8220;Bir insanın kendisine yapabileceği kötülüğü bir başkası ona yapamazmış.&#8221; denir halk arasında. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanının kendisine yaptığı kötülüğü de yedi düvel bir araya gelse ona yapamazdı. Ama şunu da ifade edelim ki, sadece o değil, bu ülkede yaşayıp da sorumlu mevkilerde oturan daha nice âdem evlâdı çoğu kere ne yaptığının farkında olmaksızın kendisine benzer kötülüğü yapmakla meşgul. Âdeta bir zafiyet hâline gelen popüler kültür çılgınlığı idarecilerimizin kendilerini bozuk para gibi harcadığı bir mecraya dönüşmüş durumda. Oturduğu koltuğu emir verme makamı olarak telakkî edip çapının genişlemesine paralel olarak sorumluluğunun da arttığını göremeyen ve tabiatıyla daha dikkatli olması gerektiğini kavrayamayan bu şahıslar çevrenin de tesiriyle çok kolay bir şekilde popüler kültürün ağına düşüyorlar. Maalesef birçoğu oturdukları makamın ateşten gömlek olduğunun farkında değil. Ayrıca yine pek çoğunun zihin dünyaları zayıf, irfanî derinlikleri de ortalamanın altında. Bunun tabiî sonucu ise öngörü eksikliği şeklinde ortaya çıkıyor. Bu eksikliğin en bâriz tezâhürü ise mevkidaşlarının yaptıklarını taklitle varlık göstermeye çalışmak. Yani birbirinden kopya edilmiş festival ve organizasyonlar düzenleyerek hizmet ettiklerini sanmak. Ne kendilerinin ne de istihdam ettikleri kadroların zihin ve gönül dünyasında farklı ufuklara yelken açabilecek bir vizyon ve derinlik var. Bizim &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right">“Hep aynı sorunları yinelemek, pek ilerleyemediğimizin kanıtıdır. Aynı şeyden geleneksel şikâyet, gericiliktir.” </p>



<p class="has-text-align-right">Ferhan Şensoy</p>



<p>&#8220;Bir insanın kendisine yapabileceği kötülüğü bir başkası ona yapamazmış.&#8221; denir halk arasında. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanının kendisine yaptığı kötülüğü de yedi düvel bir araya gelse ona yapamazdı. Ama şunu da ifade edelim ki, sadece o değil, bu ülkede yaşayıp da sorumlu mevkilerde oturan daha nice âdem evlâdı çoğu kere ne yaptığının farkında olmaksızın kendisine benzer kötülüğü yapmakla meşgul. Âdeta bir zafiyet hâline gelen popüler kültür çılgınlığı idarecilerimizin kendilerini bozuk para gibi harcadığı bir mecraya dönüşmüş durumda. </p>



<p>Oturduğu koltuğu emir verme makamı olarak telakkî edip çapının genişlemesine paralel olarak sorumluluğunun da arttığını göremeyen ve tabiatıyla daha dikkatli olması gerektiğini kavrayamayan bu şahıslar çevrenin de tesiriyle çok kolay bir şekilde popüler kültürün ağına düşüyorlar. </p>



<p>Maalesef birçoğu oturdukları makamın ateşten gömlek olduğunun farkında değil. Ayrıca yine pek çoğunun zihin dünyaları zayıf, irfanî derinlikleri de ortalamanın altında. Bunun tabiî sonucu ise öngörü eksikliği şeklinde ortaya çıkıyor. Bu eksikliğin en bâriz tezâhürü ise mevkidaşlarının yaptıklarını taklitle varlık göstermeye çalışmak. Yani birbirinden kopya edilmiş festival ve organizasyonlar düzenleyerek hizmet ettiklerini sanmak. Ne kendilerinin ne de istihdam ettikleri kadroların zihin ve gönül dünyasında farklı ufuklara yelken açabilecek bir vizyon ve derinlik var. Bizim muhafazakâr bildiğimiz bir düzine siyasetçi de ne yazık ki bu akıntıya kapılmış durumda. Hepsi de istisnasız aynı değirmene su taşıyor. </p>



<p>Yıllardan beri bu ülkede israf alabildiğine eleştiriliyor. Peki, bu konuda bir arpa boyu yol alındığını gördük mü? Hiç bugüne değin kalıcı bir adım atıldığına şâhit olduk mu? Kimse zihnini fazla yormasın, bunun tatmin edici bir cevabı yok. Ayrıca bu israf furyasının son bulması da öyle düşünüldüğü kadar kolay değil. Zîrâ bu savurganlığın temelinde daha derin sebepler yatıyor. Ve bu toplumda yaşayan insanların önemli bir kısmı da az ya da çok bu vebâle bir şekilde ortak. </p>



<p>Yıllar evvel Bergama Kermesi öncesi şahsen tanıdığımız bir hanımefendinin yakın akrabası fecî bir kazada can vermişti. Her yıl kermes bünyesinde şehre davet edilen sanatçıların Asklepion’da verdikleri konserleri kaçırmayan o hanımefendi o yıl biraz yakınlarından çekindiği biraz da çevre baskısı nedeniyle etkinliklere katılamamıştı. Yüreğine oturmuş olacak ki takip eden günlerden birinde rahmetli valideme iç geçirerek o yıl konserlere gidememekten duyduğu eksikliği şöyle yansıtmış: “Çok güzel oluyordu. Ama sen de biliyorsun ki bu yıl gidemedik.” </p>



<p>Kimseyi ne eleştiriyor, ne de kınıyorum. Zîrâ benzerlerine bu toplum içinde her zaman rastlamak mümkün. Ben burada yalnızca cemiyet olarak bizi avucunun içine alan bir zafiyete neşter vurmaya çalışıyorum.</p>



<p>Bazıları medya fenomeni de olan bu şahıslardan herhangi biri Anadolu’da turneye çıktığında ya da büyük şehirlerde konser verdiğinde halkın onları yakından görmek, her biriyle fotoğraf çektirmek için can attığını, onun için meydanlara koştuğunu bilmiyor muyuz? Erzurum gibi üç yüz elli bin nüfusa sahip muhafazakâr kimliğiyle öne çıkan bir doğu vilâyetimizdeki yaz konserine bile halkın üçte birinden fazlası akın ediyorsa, durup da bir düşünmek gerekmez mi?</p>



<p>Bugün herkes Ankara’da yaşanan rezaleti konuşup günah keçisi arıyor. Hâlbuki o aysbergin görünen yüzüdür. Ülke genelindeyse daha birçok belediye yıllardan beri siyasi parti ayrımı olmaksızın harıl harıl böyle konserler düzenleyip milyonları kestane fişeği gibi havaya savurmakla meşgul. </p>



<p>“Siz nasılsanız, idarecileriniz de öyle olur.” buyuruyor Hazreti Peygamber. O yüzden de bu tür etkinliklerin sorumluluğu bütünüyle onların üzerine yıkılamaz. İdareciler halktan bağımsız olmayıp arkalarındaki kitlenin arzu ve temayülüne göre hareket eder. Onlar anlayış ve dünya görüşleri farklı da olsa kitlenin talebini görmezden gelemezler. O yüzden de bu mes’eleye yaklaşırken herkesin evvelemirde kendi nefis ve vicdanını sîgaya çekmesi lazım.</p>



<p>Yaşanan fiyaskodan sonra televizyonlarda konuya ilişkin yapılan yorumlara hâkim olan seviye bile millet olarak sınıfta kaldığımızın delilidir. İşin esasından ne kadar uzak olduğumuzun ispatıdır.</p>



<p> Ekranlarda boy gösteren yorumcuların tamamına yakını harcanan paranın çok, kimisi de tercih edilen sanatçının cumhuriyet değerlerini yansıtmadığı yönünde görüş bildirdi. Evet, hepsi maliyetin yüksek, sanatçıya ödenen ücretinse astronomik olduğunda birleşti ama birkaç saatlik konserin millete ne kazandırdığını sorgulamadı. Aralarından hiçbiri bu tür organizasyonların cemiyete ne kattığı üzerinde durmadı. Yani asıl tartışılması gerekene dokunmadı. Bu nevi harcama ve etkinliklerin büyük ölçüde gereksiz olduğu gün gibi ortadayken kimse onun üzerine gitmedi. Kısacası kültür-sanat kamuflajı altında sergilenen hokkabazlığın son bulması gündemde yoktu. O yüzden de cahilliğe, hoyratlığa ve kültürsüzlüğe verilen primin artık kesilmesi gerektiği vurgulanmadı.</p>



<p>Televizyonda konuyu tartışanlardan hiçbiri bu tür organizasyonlar sınırlandırılsın bile demedi. Faaliyetlerin daha faydalı alanlara kaydırılması gerektiğine işâret etmedi. Hepsinin ortak derdi, konserin daha ucuza mal edilebileceğiydi. Kısacası kimse mes’eleyi derinliğine analiz edip gerçek bir tartışmanın fitilini ateşlemedi. Hattâ “Eğlenmek milletin hakkıdır.” denilerek savurganlığa kılıf uyduruldu. Sadece yapılan masrafın muâdillerine göre yüksek olduğu belirtilerek daha düşük tutulması gerektiğine işâret edildi. Fakat onların bile külliyetli miktarlara tekabül ettiğini kimse görmek istemedi. Düzenlenen etkinliğin milletin kültür-sanat zevkine yaptığı katkı irdelenmedi. “Verdiğimizin karşılığında ne alıyoruz?” diyen olmadı. “Ülke iktisadî müzâyaka içindeyken bu benim neme be!” diyen bir Allah’ın kulu çıkmadı. </p>



<p>Medyamızın mâhir olduğu hususlardan biri de asıl tartışılması gerekenin üzerini hazâkatle örtmektir. Büyük laflar eden yorumcuları gördüğünüzde sanırsınız ki televizyon ekranlarında her şey tartışılıyor. Ama kazın ayağı öyle değil. Halkı aydınlatmaktan ziyade bir manipülasyon aracı olan medya asıl tartışılması gerekenin üzerini örtmek için var. Medyanın gizli misyonu, tartışmaların üzerine oturduğu zemini ve gideceği istikameti belirlemek. Tartışılan bir konunun derinlerine inilmesini önleyip işin en can alıcı noktasının üzerine bir “sus” perdesi çekmek. Bir gündem oluştuğunda suni tartışma zeminleri oluşturup tartışmaları onun üzerinden götürerek asıl tartışılması gerekenin kıyısından bile geçmemek.</p>



<p>Basın ve televizyonlarda köşe kapmış anlı-şanlı medya santrforlarını görmüyor musunuz? Topu hep orta sahada çeviriyorlar. Daha derinlere inerek işin püf noktasına dokunmuyor hiçbiri. Çünkü kimse zihin konforunu bozmaktan yana değil. Şimşekleri üzerine çekeceğini, keyfinin kaçacağını o da biliyor. En başta da içinden çıktığı dünyanın gadrine uğramaktan çekiniyor. O yüzden de zülfüyâre dokunmuyor.</p>



<p>Düzenlenen kutlama ve festivallerin ve bu tip organizasyonlara harcanan paraların hata olduğuna, sehven yapıldığına beni kimse inandıramaz. Hata yapmak insanidir ve herkes de hata yapabilir. Yalnız artık bazı hatalar yapıla yapıla yalama hâline gelmişse hata olmaktan çıkarak bilinçli bir tercihe dönüşmüş demektir. İşte o zaman ben bunun altında başka şeyler ararım. Ne Ankara Belediye Başkanının icrâatında ne de diğer belediyelerin bu konudaki yaklaşımında hata denilebilecek bir durum söz konusudur. Burada göz göre göre yapılan bilinçli bir tercih vardır.</p>



<p>Dikkat ederseniz belirli aralıklarla hep aynı konuları konuşuyor, benzer sıkıntıların etrafında dönüyoruz. Ama hiçbir zaman kalıcı bir netice alınamıyor. Bu hâdise de bir müddet daha gündemi işgal ettikten sonra rafa kaldırılıp soğumaya terk edilecek, yeni bir fiyasko yaşanana kadar da unutulacaktır.</p>



<p>Ancak içtimâî bir mutâbakatla bu işin önü alınabilir. Onun için de cemiyet olarak bazı şeylerden vazgeçmemiz gerekiyor. Yoksa belediye, sanatçı ve halk üçgenindeki bu al gülüm ver gülüm ilişkisi devam ettikçe içine düştüğümüz israf da son bulmaz. Bu tür organizasyonlara harcanan paranın düşük mü yüksek mi olduğundan evvel, onların bizim için ne anlam ifade ettiği sorgulanmalıdır. Unutmayalım ki bu çılgınlığın peşinden koşmaya devam ettikçe her sahada kaybeden dâima biz olacağız.  </p>



<p>Bu ülkede medya fenomenleri hakikî kıymetlerin önündedir. Bir Kemal Karpat, bir Mehmet Genç, bir Niyazi Özdemir… Ya da ömrünü Türkçe’nin içine yuvarlandığı uçurumu gözler önüne sermeye adamış Oktay Sinanoğlu… Hangisi bu millete yaptığı katkılardan dolayı tamtam müzikleri eşliğinde sahne alıp neon ışıkları altında zıplayanlar kadar ödüllendirilmiştir? </p>



<p>Görülüyor ki, silkinmeye, uyanmaya ve esaslı bir zihniyet reformuna ihtiyacımız var. Bu da ancak toplumun köşe bucak suçlu aramaktansa, suçluyu aynanın karşısına geçerek öncelikle kendi öz benliğinde aramasıyla başlayacak. </p>



<p>Burada ilk olarak bu konserin altında imzası olanlara, daha sonra ise bu tür organizasyonları düzenlemeye teşne olan bütün iktidar sahiplerine bir sorumuz olacak: Cumhuriyeti ilân edenler onu, hiçbir yükün altına girmeden sadece yirmi bir pare top atışıyla ilân etmişlerdi. Acaba cumhuriyeti kutlayanların bu iş için, kendilerini kör kuyulara atacak kadar devâsâ harcamalar yapmaları doğru mudur? Eğer artık gerçekten israfın önüne geçmek istiyorsak işin püf noktasına dokunmak zorundayız.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/populer-kultur-asiklari-lutfen-gunah-kecisi-aramayin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cumhurbaşkanının Hatası Gerçeklerle Yüzleşmek mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cumhurbaskaninin-hatasi-gerceklerle-yuzlesmek-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cumhurbaskaninin-hatasi-gerceklerle-yuzlesmek-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Nov 2024 12:22:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanı]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19188</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Siz meseleyi Suriye mi sanıyorsunuz? Suriye&#8217;yi istemelerinin tek bir nedeni vardır. O da Türkiye&#8217;yi işgal etmek için zemin hazırlamaktır. Eğer bir gün mesele Suriye olursa bilin ki hedef Türkiye&#8217;dir. Bu söylediklerimi bir gün anlayacaksınız.&#8221; Necmettin Erbakan Cumhurbaşkanı yeni bir şey söylemedi. Sadece mâlûmu îlâm etti. Bazılarımızın hurda teferruatına kadar bilip telaffuz etmekten çekinmediği, çoğunluğunsa ya bilmediği ya da bilse dahi görmezden gelip bastırarak iç dünyasının derinliklerine ittiği bir hakikati üst perdeden ifşâ etti. Ne yazık ki tarafgir zihinler bunu, onun millî görüş günlerinden kalma bir takıntısı olarak görüyor. Mal bulmuş mağribi gibi de eleştiriyor. Kendisi ise bundan dolayı ne eleştirilebilir ne de muâheze olunur. Zîrâ bir devlet başkanının aslî görevlerinden biri de sorumluluğunu taşıdığı topluma yaklaşmakta olan tehlikeyi işâret etmek ve hakikî düşmanını göstermektir. Anlaşılır iş değil! Cumhurbaşkanının kapıya kadar gelen tehlikeye vurgu yapması, milleti uyandırıp bilgilendirmesi maalesef bazı çatlak seslerin çıkmasına sebep oldu. Ayrılıkçı hareketin mümessili bir milletvekili cumhurbaşkanını kast ederek “Eğer bunu söyleyen benim öğrencim olsaydı, sınavdan geçer not alamazdı.” diyecek kadar bayağılaştı. Bu, bir hedef saptırmadır, ustaca ve kurnazca tehlikenin üzerini örtmektir. Dikkatleri oradan uzak tutmaya çalışmaktır. Abdülhamit’ten bu yana hiçbir devlet adamımız bugünkü cumhurbaşkanımız kadar aralıksız olarak icranın başında bulunmadı. Bu kadar uzun bir süre fâsılasız &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right">&#8220;<em>Siz meseleyi Suriye mi sanıyorsunuz? Suriye&#8217;yi istemelerinin tek bir nedeni vardır. O da Türkiye&#8217;yi işgal etmek için zemin hazırlamaktır. Eğer bir gün mesele Suriye olursa bilin ki hedef Türkiye&#8217;dir. Bu söylediklerimi bir gün anlayacaksınız.&#8221;</em></p>



<p class="has-text-align-right"><em>Necmettin Erbakan</em></p>



<p>Cumhurbaşkanı yeni bir şey söylemedi. Sadece mâlûmu îlâm etti. Bazılarımızın hurda teferruatına kadar bilip telaffuz etmekten çekinmediği, çoğunluğunsa ya bilmediği ya da bilse dahi görmezden gelip bastırarak iç dünyasının derinliklerine ittiği bir hakikati üst perdeden ifşâ etti. Ne yazık ki tarafgir zihinler bunu, onun millî görüş günlerinden kalma bir takıntısı olarak görüyor. Mal bulmuş mağribi gibi de eleştiriyor. Kendisi ise bundan dolayı ne eleştirilebilir ne de muâheze olunur. Zîrâ bir devlet başkanının aslî görevlerinden biri de sorumluluğunu taşıdığı topluma yaklaşmakta olan tehlikeyi işâret etmek ve hakikî düşmanını göstermektir. </p>



<p>Anlaşılır iş değil! Cumhurbaşkanının kapıya kadar gelen tehlikeye vurgu yapması, milleti uyandırıp bilgilendirmesi maalesef bazı çatlak seslerin çıkmasına sebep oldu. Ayrılıkçı hareketin mümessili bir milletvekili cumhurbaşkanını kast ederek “Eğer bunu söyleyen benim öğrencim olsaydı, sınavdan geçer not alamazdı.” diyecek kadar bayağılaştı. Bu, bir hedef saptırmadır, ustaca ve kurnazca tehlikenin üzerini örtmektir. Dikkatleri oradan uzak tutmaya çalışmaktır.</p>



<p>Abdülhamit’ten bu yana hiçbir devlet adamımız bugünkü cumhurbaşkanımız kadar aralıksız olarak icranın başında bulunmadı. Bu kadar uzun bir süre fâsılasız olarak devletin mahreminde yaşamadı. Eğer bir şey söylüyorsa bu, yalnızca bizim gördüğümüzü onun da görüyor olmasından değildir. Bizim göremediklerimiz ve dahi duyamadıklarımızı da hem görüyor hem de duyuyor olmasındandır. O yüzden de yapılan açıklamayı ciddiye almak zorundayız.</p>



<p>Son günlerde yaşadığımız hâdiselerin basamak taşı olan Ortadoğu’nun işgal süreci 1990 senesinin Ağustos ayında Irak’ın Kuveyt’e saldırması ve akabinde de ABD öncülüğündeki Batı ittifakının mes’eleye el koymasıyla birlikte başladı. O günlerde büyük resmi bu kadar net okuyamıyorduk. Irak’ta yaşananlar, 32 ilâ 36. paralel arasında kalan sahanın uçuşa yasak bölge ilân edilmesi, Kaddafi’nin öldürülmesi, Mursi’nin devrilmesi, PKK, YPG ve türevlerinin ABD’nin öncülüğünde üzerimize çullanması ve Suriye’nin kaosa teslim edilmesiyle birlikte milyonların mülteci durumuna düşürülmesi ve takip eden daha bir yığın gelişme o resmi netleştirdi. Kısacası Saddam’ın Kuveyt’i işgale zorlanması ve ardından da ABD’nin körfeze müdâhalesi bugünler için atılmış ilk adımdı.</p>



<p>Gazze’de yaşanan katliam ve son günlerde İsrail’in Hizbullah’ı bahane ederek Lübnan’a yönelik orantısız güç kullanımı ise artık hedefin biz olduğunu ve büyük hesaplaşmanın er ya da geç bizimle olacağını gösteriyor. Bunu görmemek için ya fazla iyimser ya da su katılmamış bir ahmak olmak lazım. Bir ihtimal daha var ki, onu söylemeye dilim varmıyor. </p>



<p>Haçlı sürülerinin Saddam’ın Kuveyt’i işgalini bahane ederek Körfez’e çullandığı günden itibaren nihâî hedefin Türkiye olduğunu dönemin cumhurbaşkanı Turgut Özal bilmiyor muydu sanki. Hiç şüphesiz Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit gibi siyasiler de işin başından beri bu hakikate vakıftı. Hepsi bunun Irak ile Kuveyt arasındaki bir sınır ihtilâfından ibâret olmadığını biliyordu. </p>



<p>Fakat riya devrinin politik figürleri olan bu şahıslar bilseler de söyleyemezlerdi. Bilmezden gelmeye, bilmiyormuş gibi yapmaya mecburlardı. Bazı beyânatları ise zaman zaman iç âlemlerinde bu gerçekle yüzleşip sınırları zorladıklarını gösteriyor. Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanı iken söylediği şu sözler mızrağın çuvala sığmadığının işâretidir: </p>



<p>“<em>Bunların (Batı’nın) istediğini ben biliyorum. Sevr’i istiyorlar. Fırat’ın ötesini istiyorlar. Ne yapsak Batı’yı tatmin edemeyiz. Biz Osmanlı bakiyesiyiz. Osmanlı’dan yirmi beş devlet çıkmış. İki devlet çıkamamış. Kürt devleti ve Ermeni devleti. Şimdi adam ne diyor? Uzat kolunu… Ne yapacaksın? Keseceğim. Kolumuzu kestirmeyiz.</em>”*</p>



<p>Yukarıdaki sözler, barajın taşması, tahammül sınırlarının zorlanmasıdır. Gerçeklerle yüzleşmenin neticesinde ortaya çıkan bir vicdan infialidir. Ama ne yazık ki gerek Demirel ve de gerekse diğer siyasiler onunla ancak bıçak kemiğe dayanınca yüzleşmiştir. Devamını da getirememişlerdir. Ve de çok geçmeden yeniden sessizliğe gömülmüşlerdir. Bulundukları makam ve devrin şartları da bunu onlara dikte etmiştir. </p>



<p>Yalnızca Necmettin Erbakan yıllar öncesinden bu hakikati hiç yüksünmeden her platformda ifade etti. Kendisiyle dalga geçilmesine, sürekli aşağılanıp hor görülmesine rağmen bu konuda taviz vermedi ve de asla geri adım atmadı. İnandığını söylemekten çekinmedi. Böylelikle kendisine gönül veren kitlenin zihnine ufukta görünen bir tehdit olarak Yahudinin arz-ı mev’ûd fikrini yerleştirdi.</p>



<p>Artık riya devri kapanmıştır. Bilip de bilmezden gelme devri sona ermiştir. Bundan böyle soğuk savaş döneminden kalma reflekslerle hareket edemeyiz. Çünkü kralın çıplak olduğunu söylemesek de kral çıplaktır. Görünen köyün kılavuz istemediği ise açıktır. </p>



<p>Bu tür eleştirilerin üzerindeki örtü kaldırılırsa, altındaki gücün ülkemizdeki gizli Yahudi lobisi olduğu görülür. Hakikati ters yüz etme gayretlerinin arkasındaki niyetin de ne olduğu hemen anlaşılır.  </p>



<p>Burnumuzun dibinde yaşananlar, birkaç komşu devlet arasında cereyan eden basit birer sınır çatışması değildir. Bizim de bir parçası olduğumuz coğrafya, birinci ligde oynayan devletlerin top koşturduğu ve küresel menfaatlerin söz konusu olduğu büyük bir hesaplaşmanın yaşandığı yerdir. İşte bizler bugün, öylesine bir kıyametin ortasındayız. </p>



<p>Yaklaşık bir yıl önce, bir dönem Cumhurbaşkanının yakın çalışma arkadaşı olan Cüneyt Zapsu’nun Malatyalı İşadamları Derneği’nde yaptığı bir konuşmada sarf ettiği şu sözler, Erdoğan’ın yıllar öncesinden tehlikenin farkında olup ne kadar öngörülü, müdebbir ve kararlı olduğunu gösteriyor: </p>



<p>&#8220;<em>Ben Sayın Cumhurbaşkanımız ile beraber çok yakın çalıştım. İlk başlarda hele neredeyse günde 18-19 saat. O sıralar anlaşamadığım bir tane önemli husus vardı. 2000’li yılların başları işte. Ben diyordum ki parayı savunma sanayiine değil, şuralara yatıralım. Haklı çıktı. Hem de öyle haklı çıktı ki. Bunu da açıkça söyleyeyim. Ben bu kadar böyle anti-militarist, globalist bir adamım, haklı çıktı. Çünkü bizim şu anda savunma sanayimiz bu durumda. O zamanlar yatırımlar başladı. Rahmetli babam da söylerdi; ya baba komplo teorileri bunlar, diye düşünüyordum. Babamdan özür dilerim. Öyle değil paramparça ederlerdi. Lübnan, Suriye, Irak, Libya bir de Türkiye derdi, olur biterdi.</em>&#8220;</p>



<p>Şu sözler, muhasebesini yapmış, eksiğini görmüş ve yıllar sonra da olsa bunu söylemekten imtinâ etmeyen, sürecin ve hâdisâtın birinci dereceden şâhidi bir aydının itiraflarıdır.</p>



<p>Son yirmi yılda atılan adımlar bugün meyvesini veriyor. Savunma sanayinde yaptığımız dev atılımlar sayesinde çıkacak bir savaşa karşı askerî açıdan hazırlıklıyız. En az onun kadar zor olansa böyle bir hesaplaşmaya zihnen de hazırlıklı olmaktır. Temenni etmesek de bir gün onunla yüzleşebiliriz. Mevcut gelişmelerse bize artık onun bir hayli yakınımızda olduğunu gösteriyor. </p>



<p>Eğitim sisteminin daha ilk aşamasında nesillerinin zihnine İslâm düşmanlığını yerleştirip rûhlarını kirleten ve Mescid-i Aksâ’nın yıkılarak yerine tapınağın inşâ edileceği fikrini aşılayan bir zihniyetinse Nil ile Fırat arasının kendisine vaat edildiği iddiasından uzak olduğunu düşünmek yalnızca ham bir hayaldir. </p>



<p>Basit gibi görünse de cumhurbaşkanının açıklamalarını bu çerçevede okumak ve de hiç vakit kaybetmeden sınırlarımız dâhilinde ortaya çıkması muhtemel tehdit ve tehlikelere karşı devlet ve millet olarak hazırlık yapmak zorundayız. Ve tabiî en başta da zihnen kendimizi buna hazırlamakla mükellefiz.</p>



<p>* Milliyet Gazetesi, 2 Mayıs 1995 Salı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cumhurbaskaninin-hatasi-gerceklerle-yuzlesmek-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kovaçi Şehitliği’nden Manzaralar: Aliya’nın Huzûrunda</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kovaci-sehitliginden-manzaralar-aliyanin-huzurunda/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kovaci-sehitliginden-manzaralar-aliyanin-huzurunda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mahmut Haldun Sönmezer]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Oct 2024 07:40:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[aliya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19170</guid>

					<description><![CDATA[Bir Yürek Fâtihi: Aliya İzzetbegoviç “Mücâdelemizi insânî ve makul kılan, ona sükûn ve huzûr damgasını vuran, her şeyin âkıbetinin elimizde olmadığı kanaatidir. Bize ait olan, gayret etmek, uğraşmaktır; netice ise Allah’ın elindedir.” ALİYA İZZETBEGOVİÇ  Soğuk savaşın hız kesmeden devam ettiği bir dünyada hayâta gözlerini açan bir nesildik biz. İki kutuplu dehşet dengesi içinde beka mücâdelesi veren bir Türk milleti gerçeği vardı ve o kurtlar sofrasında Türk’ün Türk’ten başka da dostu yoktu. Belki de bu kesine yakın hükmün tek istisnâsı dost ve kardeş ülke Pakistan’dı. Bin yıl evvel Gazneli Sultan Mahmut eliyle İslâm dairesine giren ve asırlar boyu hilâfet şemsiyesi altında yaşamaktan gurur duyan bu mazlûm ve sâdık halk dışında sıcak ve riyâsız ilişkiler kurabileceğimiz başka bir millet de yoktu kürre-i arz üzerinde. Evet, gerçek buydu ve bizler de o gerçekle büyüdük.&#160;&#160; Bir Arap atasözü; “Sen sabret; zîrâ zaman sabretmez.” der. Hakikaten de öyle oldu. Yıllar akıp geçti ve artık zaman daha fazla sabretmedi. Dünyayı bir örümcek ağı gibi saran iki ayaklı siyaset tahterevallisinin bir ayağı aniden çöktü ve diğer ayak da dünyadaki gelişmeleri tek başına kontrol edemez oldu. Balkanlardan Orta Asya’ya uzanan geniş bir kuşak üzerinde, hemen hemen hepsinin sevdâsı bizimle ortak olan bir yığın devlet doğdu. Ellerinde tuttukları bağımsızlık meş’alesini &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><strong>Bir Yürek Fâtihi: Aliya İzzetbegoviç</strong></p>



<p class="has-text-align-right"><em>“Mücâdelemizi insânî ve makul kılan, ona sükûn ve huzûr damgasını vuran, her şeyin âkıbetinin elimizde olmadığı kanaatidir. Bize ait olan, gayret etmek, uğraşmaktır; netice ise Allah’ın elindedir.”</em> <br><strong><em>ALİYA İZZETBEGOVİÇ</em></strong> </p>



<p>Soğuk savaşın hız kesmeden devam ettiği bir dünyada hayâta gözlerini açan bir nesildik biz. İki kutuplu dehşet dengesi içinde beka mücâdelesi veren bir Türk milleti gerçeği vardı ve o kurtlar sofrasında Türk’ün Türk’ten başka da dostu yoktu. Belki de bu kesine yakın hükmün tek istisnâsı dost ve kardeş ülke Pakistan’dı. Bin yıl evvel Gazneli Sultan Mahmut eliyle İslâm dairesine giren ve asırlar boyu hilâfet şemsiyesi altında yaşamaktan gurur duyan bu mazlûm ve sâdık halk dışında sıcak ve riyâsız ilişkiler kurabileceğimiz başka bir millet de yoktu kürre-i arz üzerinde. Evet, gerçek buydu ve bizler de o gerçekle büyüdük.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Bir Arap atasözü; “Sen sabret; zîrâ zaman sabretmez.” der. Hakikaten de öyle oldu. Yıllar akıp geçti ve artık zaman daha fazla sabretmedi. Dünyayı bir örümcek ağı gibi saran iki ayaklı siyaset tahterevallisinin bir ayağı aniden çöktü ve diğer ayak da dünyadaki gelişmeleri tek başına kontrol edemez oldu. Balkanlardan Orta Asya’ya uzanan geniş bir kuşak üzerinde, hemen hemen hepsinin sevdâsı bizimle ortak olan bir yığın devlet doğdu. Ellerinde tuttukları bağımsızlık meş’alesini bize doğru çevirmişler, âsümâna doğru savurdukları işâret fişeğine karşı bizden gelecek olan mesajı bekliyorlardı. Hele bir tanesi vardı ki, Fahr-i Kâinâtın müjdesine mazhar olan koca İstanbul Fâtih’inin emanetiydi bize. O, bir Balkan ülkesi olan Bosna-Hersek’ti.&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Gönül coğrafyamızda doğan bu yeni devlet, millî, manevî müktesebâtının kaynağında bizi görüyordu. El hâk doğruydu. Boşnaklar, on beşinci yüzyılda Anadolu Türk’ünün eliyle geçirmişlerdi İslâm kaftanını sırtlarına. Şehâdet getirmeden önce de tevhîd ehlinin mühürsüz bir timsâli olan bu topluluk, târihinde bir kez olsun teslîse secde etmemiş. Hıristiyan olduğu(!) devirlerde bile rûhunda hep tevhîdi mayalamış. Papa, daha İslâm dairesine girmeden evvel, Hıristiyanlık için tehdit saydığı bu teslîs düşmanı halkın ölüm fermânını yayınlamış. Akîde planındaki bu yakınlık da fetihten sonra İslâm’la şereflenmelerini kolaylaştırmış. Onlar gerçekte dîn değiştirip İslâm’a girmemişler; kelime-i şehâdet getirerek inandıkları hakikatin ne olduğunu bütün cihâna ilân etmişler. Fâtih’in Bosna’yı fethi, sadece bu gizli keyfiyeti açığa çıkartmış. Sosyolojik planda Hıristiyan, hikemî anlamda ise muvahhid bir millet, fetihle beraber belindeki zünnârı çıkartıp İslâm libâsını giymiş.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Seneler evvel yârânla birlikte çıktığımız Balkan seyâhati esnâsında dost coğrafyalardan geçer, evlâd-ı fâtihân yurtlarını gezerken bu güzel ülkeye de selâm çaktık. Bosna’nın Türkiye sevdâlısı insanlarıyla kucaklaştık. Türk köyü Poçitel’in câmisindeki minbere asılı ay yıldızlı sancakla gururlandık. Mostar Köprüsü’nden, nâzlı bir gelin gibi süzülen Neretva Nehri’nin sularını seyre daldık. Blagay Tekkesi’nde ayağımızı deryaya sokarken Sarı Saltuk’u ve akıncı cedlerimizi rahmetle andık. Yorgun sokaklarda gezip mâzîdeki dehşetin izlerini taşıyan kurşun yağmuruna tutulmuş duvarlara bakarken savaşın ne büyük bir insanlık ayıbı olduğuna bir kez daha şâhitlik ettik. Ama bizi manevî atmosferine çekip gönlümüzü kendisine râm eden mekân, Saraybosna’daki Kovaçi Şehitliği oldu.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Karacaahmet kadar kadîm ve büyük bir mezârlık değil burası. Ama ona eş mânâlarla müzeyyen. Şehitliğe adım atar atmaz;&nbsp;&nbsp;</p>



<p><em>“Deryada sonsuzluğu fikretmeye ne zahmet!</em> <br><em>Al sana, derya gibi sonsuz Karacaahmet!”</em> </p>



<p>Diyen Necip Fazıl’ın dizeleri düşüyor gönlümüze… Karacaahmet ile kıyaslanamayacak ölçüde küçük olan bu mekânda nâ-mütenahî bir derinlik ve genişlik duygusu sarıveriyor tüm benliğimizi.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Şehitliğe adım atar atmaz engine açılmış bir rûh hâli içinde kabirlerin arasında dolaşmaya başlıyoruz. Şâhidelerin(mezâr taşı) mâsûmiyeti yüreğimizi ısıtıyor. Evet, sanki bu mezâr taşları şâhitlik ediyorlar, sînelerinde sakladıkları masûmların necip ve pak rûhâniyetine. Kara toprak, sizinle hâlleşiyor burada. Başka bir makamdan sonsuzluk ikliminin sâkinleriyle yârenleşiyoruz. Rûhlar arasındaki etkileşim kendisini daha bâriz bir şekilde hissettiriyor ölümsüzlerin yurdunda.&nbsp;</p>



<p>İnsanlar çoğu zaman huzûr bulmak ve rûhlarını dinlendirmek için parka ya da mesîre alanlarına giderler. Bu mazlûm şehirde ise huzûrla yıkanmak isteyen gönüllerin ilk durağı Kovaçi Şehitliği oluyor. Şimdiye kadar ziyâret ettiğim mezârlıklarda görmüş olduğum mezâr taşlarının hepsinden daha sâf ve beyaz olan şâhidelerin arasında dolaşır ve o şehitler yurdunu temâşâ ederken kendinizi semâdan arza inen meleklerin toplandığı mekânda zannediyorsunuz. Sanki şühedânın rûhâniyetinden oluşan bir koronun size; “Hoş geldiniz Erenler!” dediğini duyar gibi oluyorsunuz. Burada mekân sizi yalnızca maddesiyle değil, mânâsıyla da kucaklıyor.   </p>



<p>Mezâr taşları arasında dolaşırken yüreğimizin dirildiğini hissediyoruz. Zîrâ ölülerin değil, ölümsüzlüğe erenlerin yurdundayız. Yaşayan ölülerin yanında rûhunuz nasıl daralırsa, öldükten sonra yaşayanların arasında da o ölçüde aydınlanıp sâf bir ayna gibi parıldıyor. Hayâtlarını şehâdet gibi, bir fânîye ödenebilecek en yüksek bedele bağışlamış müstesnâların arasında dolaşırken; &#8220;Allah yolunda öldürülenlere &#8216;ölüler&#8217; demeyin. Aksîne onlar diridirler ancak siz fark edemiyorsunuz.&#8221; (Bakara, 2/154) ayetinin şuûruna eriyor, her soluk alıp verişte o mânâyı da içinize çekiyorsunuz. Ve de ancak o zaman fark ediyorsunuz, ölüler arasında değil de, ölümsüzlük iksirini kana kana içenler arasında olduğunuzu…  </p>



<p>Mekânın rûhâniyeti şahsın hâlet-i rûhiyyesiyle çiftleştiği demlerde iki farklı zaman boyutunda yaşayan rûhlar bir düzlemde buluşarak o sınır ötesi çizgide halvet olurlar. İşte burada ancak yürekleri diri insanlara hâs bu hakikat, ehline göz kırpıyor. Bizler de nasîbimiz ölçüsünde bu derûnî hakikatle yüzleşiyoruz. Şâhidelerin mâsûmiyeti gönlümüze akarken zihin kanallarımız da açılarak idrâk ve tefekkürümüz kanatlanıyor. Ve nihayet kendi kendimize sormadan edemiyoruz: “Kim ölü acaba, onlar mı, yoksa biz mi?” diye…&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Sıra bu mezârlıkta yatan şehitlerin efendisini ziyârete geliyor. Evet, yanlış duymadınız, şehitlerin efendisini… Can kuşunu savaş meydânında uçurmadığı hâlde rütbe-i şehâdetle ödüllendirilmiş şâhitlerin en kıdemlisini… Bu ulvî mertebeyi belki de herkesten fazla hak eden o âbide insanı. Aliya İzzetbegoviç’i…&nbsp;</p>



<p>Bosna halkının baba olarak gördüğü üç âbide şahsiyetin sonuncusu o. Bu halkın birinci babası olan Fâtih Sultan Mehmet Han, Bosna’nın millî varlığına anlam katan en sağlam manevî zırhı geçirmiş bu asîl ve vefâlı toplumun öz benliğine. O delinmez zırhın adı İslâmîyet. Yakın zamanda Sırp ve Hırvat sürülerinin amansız saldırıları karşısında da görülmüş o zırhın ne kadar sağlam olduğu.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Bu toplumun ikinci babası olan Gazî Hüsrev Bey ise Kanûnî devrinde burada on yedi yıl valilik yapmış ve toprağa diktiği âbidelerle Bosna’yı mamûreye çevirmiş. Fâtih sadece coğrafyayı değil, yürekleri de fethetmiş, Gazî Hüsrev Bey ise Türkün ebedî mührünü coğrafyaya basarak toprağı vatan kılmış.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>En başta gönülleri fetheden bu yürek fâtihlerinin sonuncusu ise asırlar sonra geliyor. Diğerleri gibi dışarıdan değil, bizzât kendi içlerinden çıkıyor. Soğuk savaş döneminde halkına bağımsızlık idrâkini ve mücâdele azmini aşılayan adam o. Kaybettikleri hazîneyi, onun önderliğinde yeniden keşfediyor Bosnalılar…&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Mezârın başında kınından çıkmaya hazır kılıç misâli dimdik duran yüzü safvetle ziynetlenmiş asker dikkatimizi çekiyor. Yanına yaklaşıp çehresine dikkatle nazar ediyoruz. Kendisine odaklandığımızı fark etmesine rağmen, bir an olsun bakışlarını bize çevirmiyor. Vakarla ufukları seyre devam ediyor.&nbsp;&nbsp;&nbsp;</p>



<p>O nefer, anıtmezârı ve mezârlığı korumak için orada bulunmuyor. Vazîfesi, halkının ihtirâm kolları arasında son uykusuna çekilmiş bilge insana duyulan vefâ borcunun ödenmesi. Yoksa mekânın korunmaya ihtiyâcı yok burada. </p>



<p>İnsan bu nâmsız, nişânsız Mehmetçiğe bakarken Yahya Kemâl’in;&nbsp;&nbsp;</p>



<p><em>“Ne kadar sâf idi sîmâsı bu mü’min neferin!”</em> mısraını hatırlıyor. Bir kuşluk vakti ziyâret ettiğimiz bu mekânda, gözlerimizin önünde <em>“Süleymaniye’de Bayram Sabahı”</em> canlanıyor. Bakışlarındaki sâflığa hayrân olmamak elde değil!&nbsp; Sadece mezârlığın değil, askerin de fotoğraflarını çekiyoruz. Dakikalarca seyrettiğimiz bu vakur asker çehresindeki safvet ve muhabbet ummânı görülmeye değer. Hiçbir resim karesinin surette bizzât yakaladığımız mânâyı tasvîr edemeyeceğini bildiğimiz hâlde anıtmezârla birlikte başındaki Mehmetçiği de fotoğraflıyoruz.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Çoğu bürokratik devletin tören ve ziyâret rezidansı olan anıtmezârlara hâs bir soğukluk yok burada. Hiçbir kayda bağlı olmaksızın teklîfsiz, tekellüfsüz gezilebiliyor. İnsan kendisini protokole tâbi hissetmiyor.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Daha sonra âdeta ufuk turu yaparcasına bu büyük adamın ömrünün sahasında dolaşmaya başlıyoruz. O dakikadan sonra gezintimize duygu ve düşüncelerimiz daha yoğun bir şekilde refâkat ediyor.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Şehitlik bizim kültürümüzde herkesin bildiğinin ötesinde mânâlara sahip. Hâs mânâsıyla şehâdet yani tecellîye gönül gözüyle şâhit olmak, varlığın sırrına ermek, emsâlsiz bir mazhariyet. Her fânî o kutlu menzilden geçemiyor. Geçenler de bir daha fenâ bulmayıp fenâfillahta hayât buluyor. İşte huzûruna vardığımız zât, o çileli yolun müdâvimlerinden. Çilesinde sırrını, sırrında hikmetini, hikmetinde mükâfatını saklayan o müstesnâ bahtın sahiplerinden. Vâhaya ulaşamayacağını bilse de, bir ömür çölde yürümeye ahdetmiş ezel nasîblilerinden.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Şehâdet büyük bir mazhariyet olduğu kadar insanoğlunun sorumluluğunu da arttırıyor. İrfânı artıp gönül gözü tecellîye açılan kulun mesûliyeti de artıyor. Mesûliyeti arttıkça çilesi ve kahrı da ziyâdeleşiyor.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Şâhit olduklarıyla Yirminci yüzyılın son çeyreğinin çok büyük bir mustaribi bu adam. Hakikat ateşiyle yanıp kor olmuş bir serdengeçti o.&nbsp;</p>



<p><em>“Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûku asîl</em> <br><em>Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyla sefil.”</em> </p>



<p>Diyen İstiklâl Marşı şairimizin yerin dibine geçirdiği o medenî dünyanın(!) kıyısında doğmuş ve hayâtı boyunca onun ikiyüzlülüğüne şâhitlik etmiş. İnsânî derinliğiyle o sefil mahlûku zerrelerine kadar teşhîs etmiş. Ve şâhit olduğu gerçeği sadece yazdığı eserlerle değil, yaşadığı hayât ve destânî mücâdelesiyle de hâfızalara kazımış. Sadece küçük cihâda değil, büyük cihâda da baş koymuş bir cihâd-ı ekber kahramânının huzûrundayız.&nbsp;</p>



<p>Bir adam bir ülkenin kaderinde ne kadar etkili olabilir?&nbsp;&nbsp;</p>



<p>İşte İzzetbegoviç, bunun eşine az rastlanır bir örneği. Zihnimiz bizi ister istemez gerilere, doksanlı yılların ilk yarısına götürüyor. Uygar Avrupa’nın(!) ortasında bir medeniyetin yok edilmek istendiği ateş ve barutla yazılan o mezâlim dolu yıllara…&nbsp;</p>



<p>Ne çetin bir imtihândı o! Her Bosnalı kendisinin ve ailesinin sorumluluğuna sahipken o bütün bir toplumun mesûliyetini taşıyordu. Mâsûmiyetini koruyan her vicdân, bu büyük adamın yüzündeki elem çizgilerinin çorak topraklar misâli derinleştiğine şâhit oldu. Kolay mıydı? <em>“Bir elime ayı, diğer elime güneşi verseniz yine de davamdan vazgeçmem.”</em> diyen Muhammed Mustafâ’ya (sallallahü aleyhi vesellem) ümmet olabilmenin borcunu canıyla, kanıyla, iffetiyle ödeyen insanların lideri olmak. Her şeye rağmen acı ve ıstıraptan nasır bağlamış o mübârek çehreden buram buram niyâz tütüyordu hep. Gönlü dûalı olmak, salât-ı daimîde olmak da buydu herhalde.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Ne tarîfsiz acılara şâhit olmuştu bu topraklar. Sabır taşı olsa çatlardı. O ise teslîmiyetin ete kemiğe bürünmüş bir âbidesi olarak halkının önünde yürüdü dâima. “Allah, kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef tutmaz.” (Bakara, 2/286) diyen âyet-i celîle yegâne sığınağıydı onun âkıbeti meçhûl savaş yıllarında. İşte o sarsılmaz îmânla halkını, içine girdiği o karanlık tünelden çıkarmayı başardı.&nbsp;</p>



<p>Sadece şâhidenin çevresinde değil, bu âbide adamın hayâtının etrafında da gezinirken gönlümüze bunlar düşüyor. Ve aklımıza onun son isteği geliyor. Hayâtı bir ibret meşheri olan bu müstesnâ insan, ölürken de kemâlinin son örneğini veriyor. Vefâtından sonra kendisi için bir anıtmezâr yapılacağını hissettiğinden;&nbsp;&nbsp;</p>



<p><em>“Beni kardeşlerimin yanına gömün.”</em> vasiyetinde bulunuyor.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Vasiyet aynıyla yerine getiriliyor.&nbsp;</p>



<p>Şehitlikte gerçekleşen bu sabah tenezzühünün bize ikrâmı, gönlümüze dolan huzûr duygusu oluyor. Gök kubbe altında geçirdiğimiz en feyizli ve nûrânî sabahlardan birini yaşamanın hazzı içindeyiz.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Huzûrla gezdiğimiz şehitlikten, âdeta gönlümüz huzûra gark olmuşçasına ayrılıyoruz. Aliya’ya ve geride bıraktığımız bütün şehitlerimize rahmetler dileyerek…&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kovaci-sehitliginden-manzaralar-aliyanin-huzurunda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
