<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İsmail Fatih Ceyhan &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/ismail-fatih-ceyhan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 03 Mar 2018 06:49:56 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>İsmail Fatih Ceyhan &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Huzur Sokağı’nın Hareketli Yazarı: Şule Yüksel Şenler</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/huzur-sokaginin-hareketli-yazari-sule-yuksel-senler/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/huzur-sokaginin-hareketli-yazari-sule-yuksel-senler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Fatih Ceyhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:01:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Fatih Ceylan]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Şule Yüksel Şenler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1682</guid>

					<description><![CDATA[Huzur Sokağı’nın Hareketli Yazarı: Şule Yüksel Şenler Şule Yüksel Şenler, Cumhuriyet dönemine uyum sağlayan ve bu dönemde öne çıkarılmaya çalışılan dünya görüşüne sahip bir ailenin çocuklarından biridir. Modern tabir edilen bir hayatın içinde yetişen, yazan, okuyan, müzik eğitimi alan, resim yapan, kıyafet tasarımı çizen hareketli bir genç kızdır. Şule Yüksel Şenler ismi, Türkiye’de bir kaç yönüyle dikkati çeker ve bu yüzden unutulmazlar arasında yerini alır. İslami kesimin ilk kadın köşe yazarı olması ve yine dindar kadınlardan ilk roman yazan kadın olması yönüyle onun hayatı ayrı bir öneme sahiptir. İki yönüyle bir döneme damga vurmuş, hala etkisi devam eden, yarınlarda da okunacak, anılacak bir isim. Coşkulu yazılarıyla okurlarını heyecanlandıran, hayatlarını değiştiren, Huzur Sokağı romanıyla yüzbinleri derinden etkileyen bir romancı olarak Şule Yüksel Şenler. Türkiye’nin her tarafına, şehir şehir konferans vermeye koşan, hayatının önemli bir bölümünü mahşeri kalabalıklara hitap ederek geçiren bir konuşmacı olarak Şule Yüksel Şenler. Kendisine dönemi itibariyle Necip Fazıl’ların, Hekimoğlu İsmail’lerin kadın versiyonu denilebilir. Roman kahramanı Feyza’nın ismi, onun sayesinde uzun bir dönem kızlara en çok konulan isim oldu. Onu farklı kılan özelliklerin temelinde, kitleleri harekete geçiren, ideal aşılayan, samimi bir heyecan vardır. Bu samimiyetiyle ve heyecanıyla özellikle kadınlara tesir etmiştir. Verdiği enerjinin ve samimi heyecanın kaynağı ise yazarın bizzat &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Huzur Sokağı’nın Hareketli Yazarı: Şule Yüksel Şenler</strong></p>
<p><strong>Şule Yüksel Şenler, Cumhuriyet dönemine uyum sağlayan ve bu dönemde öne çıkarılmaya çalışılan dünya görüşüne sahip bir ailenin çocuklarından biridir. Modern tabir edilen bir hayatın içinde yetişen, yazan, okuyan, müzik eğitimi alan, resim yapan, kıyafet tasarımı </strong><strong>çizen hareketli bir genç kızdır.</strong></p>
<p>Şule Yüksel Şenler ismi, Türkiye’de bir kaç yönüyle dikkati çeker ve bu yüzden unutulmazlar arasında yerini alır. İslami kesimin ilk kadın köşe yazarı olması ve yine dindar kadınlardan ilk roman yazan kadın olması yönüyle onun hayatı ayrı bir öneme sahiptir. İki yönüyle bir döneme damga vurmuş, hala etkisi devam eden, yarınlarda da okunacak, anılacak bir isim. Coşkulu yazılarıyla okurlarını heyecanlandıran, hayatlarını değiştiren, Huzur Sokağı romanıyla yüzbinleri derinden etkileyen bir romancı olarak Şule Yüksel Şenler. Türkiye’nin her tarafına, şehir şehir konferans vermeye koşan, hayatının önemli bir bölümünü mahşeri kalabalıklara hitap ederek geçiren bir konuşmacı olarak Şule Yüksel Şenler.</p>
<p>Kendisine dönemi itibariyle Necip Fazıl’ların, Hekimoğlu İsmail’lerin kadın versiyonu denilebilir. Roman kahramanı Feyza’nın ismi, onun sayesinde uzun bir dönem kızlara en çok konulan isim oldu. Onu farklı kılan özelliklerin temelinde, kitleleri harekete geçiren, ideal aşılayan, samimi bir heyecan vardır. Bu samimiyetiyle ve heyecanıyla özellikle kadınlara tesir etmiştir. Verdiği enerjinin ve samimi heyecanın kaynağı ise yazarın bizzat kendi hayatıdır.</p>
<p><strong>Modern Ailenin Oğlu Dindar Olunca</strong></p>
<p>Şule Yüksel Şenler, Cumhuriyet dönemine uyum sağlayan ve bu dönemde öne çıkarılmaya çalışılan dünya görüşüne sahip bir ailenin çocuklarından biridir. Modern tabir edilen bir hayatın içinde yetişen, yazan, okuyan, müzik eğitimi alan, resim yapan, kıyafet tasarımı çizen hareketli bir genç kızdır.</p>
<p>Bu ailede Şule’nin ağabeyi Özer, zaman içinde farklılık göstermeye başlamıştır. Arkadaş çevresinin etkisiyle Said Nursi’nin yazdığı Risale-i Nur kitaplarını tanımış, katıldığı Risale sohbetlerinin etkisiyle dindar bir genç olmuştur. Babaanneden toruna modern bir aileden birinin namaza başlaması aileyi oldukça şaşırtır. Haseki’de yaşadıkları geniş evin küçük odası Özer’e aitti. Bir gün Özer telaşla bu odaya girdi. Elinde kucakladığı beyaz bir yatak çarşafı vardı. Özer çarşafı yere serdi ve üzerine dikilip namaz kılmaya başladı. Annesi Umran Hanım “Oğlum hacılara hocalara karışmış.” diye dövündü. Şule abisiyle alay etti. Babası Tahsin Bey, “Sen okuyorsun talebesin. Baba parasıyla okuyorsun! Oku, tahsilini bitir, mesleğini eline al, ondan sonra ne yaparsan yap. Ama şimdi benim paramla okuyorsun, okulunu bitirmen lazım.” diye nasihat etti.</p>
<p>Özer, namaz kılacağını söyleyince annesi kapıyı üstüne kilitledi. Özer, o gün üç katlı evin penceresinden bahçeye inerek camiye gitti, aynı şekilde odasına döndü. Ailesi onun odadan kaçtığını birkaç gün sonra bahçeden eve girdiğinde sonra fark edebildi.</p>
<p>Özer, ailesinin yapısına üzülüyor ve bazı konularda tahammül edemiyordu. Yaşantılarından dolayı ailesine kızıyor, makyajlı annesine yalvarıyor, kardeşlerine nasihat ediyor ama etkili olamıyordu. Tartışmalar ve sergilenen olumsuz tavırlar yüzünden zaman zaman evden uzaklaşıyor, bir müddet uğramıyordu.</p>
<p>Özer, arkadaşlarının etkisiyle o dönemde Risaleleri elle yazarak çoğaltanlardan biri olmuştu. Said Nursi’nin yanına gidip görüşen, hizmetinde bulunan biriydi aynı zamanda. Bir gün Said Nursi, Özer’e Zübeyir Gündüzalp’i gösterdi. “Bunun adı Zübeyir, senin adın da Üzeyir olsun” dedi. Özer, Üzeyir oldu.<br />
Bir ara eve uğradığında kadınlı erkekli yemek sofrasında babasının ud, musiki hocasının keman, Şule’nin kanun, Gonca’nın ney çalarak fasıl yaptıklarını görünce öfkeyle yemek masasını tekmeledi, arka balkondan bahçeye hıçkıra hıçkıra ağlayarak atladı, “Allah size hidayet versin.” diye söylene söylene uzaklaşıp gitti.</p>
<p>Ailesinin durumuna hem içerliyor, hem üzülüyordu Üzeyir. Bir gün Said Nursi, onun durgunluğunu fark etti. “Annen baban nasıl?” diye sordu. Yarasına tuz basmıştı Üstad. “Maalesef gaflet içindeler, ben de söz geçiremiyorum Üstadım.” “Onlar ailendir, sabırla hakikati anlatmak vazifen.”<br />
“Üstadım, ben yapamıyorum. Evden ayrılacağım. Onların hayatı tamamen İslam’a ters. Sözüm de geçmiyor. Annem, kardeşlerim açık. Yok plajlara giderler, yok balolara, danslara giderler. Ben de çığırından çıkıyorum, tahammül edemiyorum.”</p>
<p>“Kardeşim,” dedi Said Nursi. “Kardeşim o senin babandır, o annendir. Onların senin üzerinde hakkı var. Arada bir gideceksin, gönüllerini alacaksın. Yavaş yavaş dönecekler İslam’a, sabret. Evladım beni dinle. Hem Risalelere devam et, hem babana yardım et.” Üzeyir başını eğdi. “Peki Üstadım.” “Annene ve kız kardeşlerine de selam söyle. Ben onları ahiret kardeşlerim kabul ettim.”</p>
<p><strong>Şule Sen Örtünürsen İnanıyorum Ki Bütün Kadınlar Örtünür</strong></p>
<p>Kardeşi Şule, resim, müzik, yazmak ve okumak kabiliyeti olan, zamanında istenilen, örnek gösterilen özelliklere sahiptir. Üzeyir, özellikle Şule’nin üzerinde duruyor, onun hidayete ermesi için çaba sarf ediyordu.</p>
<p>Ağabeyinin değişimi kendinde iz bıraksa da namaza başlamak ve başını örtmek Şule’nin yapamayacağı şeylerdi. Davası için dertlenen ve bu uğurda hapse de düşen ağabeyi Üzeyir, zaman zaman hastalanmaktaydı.</p>
<p>Bir gün çok ağır hastalandığında ailesi onu ebediyen kaybedeceğiz endişesine kapılmıştı. İsteği olup olmadığını soran, etrafında pervane gibi dönen kardeşi Şule’ye:<br />
“Bana öyle geliyor ki sen örtünürsen, bütün kadınlar senin peşinden gelecek. Yeter ki sen örtün, hamallık yapar sana dünyanın en güzel, en pahalı eşarbı neredeyse alırım.” dedi. Şule sustu. “Senden son bir isteğim Risale-i Nur sohbetlerine katılmandır.” Ağabeyini gitti gidiyor gibi gören Şule, bunu ağabeyinin son arzusu görerek kabul etti. Risale-i Nur sohbetlerine ağabeyinin hatırına yaşlı bir kadınla gitti. Ve kıyafetinden, tırnaklarının ojelerinden dolayı birkaç kişinin tepkisini çekse de o sohbetlere devam edince hayatı değişti. Kendisi, annesi ve kız kardeşleri namaza başladı.<br />
Eve fazla uğramayan Üzeyir, evdeki durumdan habersizdi. Kardeşlerinin ve annesinin namaza başladığını da bilmiyordu.</p>
<p><strong>Üzeyir Evdekilerin Namaz Kıldığını Görünce</strong></p>
<p>Bir Ramazan ayının Kadir gecesinde sabaha karşı eve geldiğinde “Ben yorgunum, birazcık uyuyayım” dedi Üzeyir. “Saat üçte bir arkadaşımla buluşacağım, beni üçe kadar kaldırmayın.”</p>
<p>Üzeyir salona geçip yattıktan bir müddet sonra evdekiler abdestlerini aldılar. Namaz kılmak için sadece salon müsaitti. Sehpayı çekip hepsi namaz kılmaya başladı. Üzeyir daha uykuya tam dalamamıştı. Tıkırtılar, fısıltılar işitince:<br />
“Eyvah yine annemim sosyetik misafirleri geldi!” diye söylendi içinden. “Şimdi ben bunların yanından nasıl kaçacağım? Bunların yanında ben nasıl böyle yatarım.” Kendini yiyip bitirirken bir ara gözlerini araladı. Şaşkınlıkla baktı, sonra gözlerini tekrar kapadı.</p>
<p>“Allah Allah herhalde hayal görüyorum.”</p>
<p>Tekrar baktığında gördüğü manzara aynıydı. Beyaz örtülere bürünmüş kızlar namaz kılıyordu.</p>
<p>Yine inanamadı, gözlerini kapadı. “Bu rüya, bu rüya!” diyordu. Elini ısırdı. Fakat fazla ısırdığı için canı yanınca bir feryat kopardı. Üzeyir’in bağırışını duyan kızlar korkarak namazlarını bozdular.</p>
<p>Üzeyir kendilerine yalvarıyordu:</p>
<p>“Siz ne yapıyorsunuz, yapmayın böyle. Benimle dalga geçmek için namazla alay edilir mi?” Bir yandan hıçkırıyor, bir yandan ağlıyordu. “Namazla niye alay ediyorsunuz, yazıklar olsun size!”</p>
<p>“Abi biz namaza başladık, bilmiyor muydun?” dedi Şule.</p>
<p>“Hem de çoktan beri kılıyorduk” diye atıldı Gonca.</p>
<p>“Evet abiciğim,” diyordu küçük Çiğdem de.</p>
<p>Bir müddet inanamayan Üzeyir, bu sefer sevinçten ağlamaya başladı. Hem hıçkırıyor, hem “Şükürler olsun sana Ya Rab!” diyordu.</p>
<p>Şule, toplantılara gide gele ve günden güne kendini geliştirerek yeni bir hayata dönüş yapmış, giyimini ve yaşayışını İslâmî ölçülere uydurmuştu. Fakat kavuşmuş olduğu hidayet Şule’yi huzur ve saadete eriştireceği yerde, eskisinden de huzursuz ve tedirgin etmeye başlamıştı.</p>
<p>“Evet ben, çok şükür kurtuldum&#8230; Gözlerimden gaflet perdesini Allah’ın lütfu ile sıyırabildim ve çürümeye, yok olmaya mahkûm edilmiş imanımı kurtarmaya muvaffak oldum&#8230; Fakat ya diğerleri?” diyordu.</p>
<p>Şule âdeta yerinde oturamaz hale getirmişti. Bir şeyler yapmalıydı. Madem ki kendisi gibi biri, daha yakın zamana kadar imkânsız gördüğü bir değişime uğramış, gerçeği bulmuştu başkaları da bu yolu bulabilirdi. Şimdi imansızlık ateşinde yanan genç kadınlara ulaşmalı, onları kurtarmalıydı.</p>
<p><strong>Üzeyir, Şule’nin Yazısını Mehmet Şevket Eygi’ye Verince</strong></p>
<p>O günlerde “İslam Kadınına Hitap” başlığını vererek yazdığı yazı, Şule’nin duygularına tercüman olmuş bir yazıydı.</p>
<p>Üzeyir, Şule’nin o yazısını gördü ve çok beğendi. “Bu yazı mutlaka bir yerde yayınlanmalı!” diyordu. Yazıyı yanına alıp ilk fırsatta Yeni İstiklal gazetesinin sahibi Mehmet Şevket Eygi’nin yanına uğradı. Gazeteci Mehmet Şevket Eygi, yanına zaman zaman gelen Üzeyir’den, kardeşi Şule’nin hidayete erişini, şiirler, yazılar yazdığını, kadınlara yönelik etkili faaliyetler yaptığını biliyordu.Haftalık gazetenin yeni sayısı hazırlanmış, bir tek ilk sayfadaki Mehmet Şevket Eygi’nin başyazısı kalmıştı. Fakat onun da yorgunluktan yazı yazacak hali yoktu. Üzeyir’in getirdiği yazıyı okuyunca hoşuna gitti. Başyazı yerine Şule’nin yazısını birinci sayfadan verdi.</p>
<p>Bu yazı Şule’nin hayatını değiştiren yazı oldu. Çok ilgi gördü. Çağdaş kadın dernekleri yazı hakkında suç duyurusunda bulundular. Kadınlar Birliği yazıyı eleştiren bir bildiri yayınladı. Şule’nin ilk yargılandığı dava bu yazı sebebiyle oldu. Zaman içinde Şule Hanım, artık gazetenin en çok okunan, ilgi gören yazarlarındandı. Şevket Eygi’nin Bugün gazetesinde yazdığı günlük yazılar, kadınlar üzerinde çok etkiliydi.</p>
<p>Samsun İmam Hatip Okulu öğretmeni Ali Acar tarafından konferans teklifi gelince, mahşer gibi kalabalıkların dinleyeceği konferanslar serisi başladı. Şule Yüksel Şenler’in her gittiği yerde, salonlar, sokaklar hınca hınç doluyor, pek çok kadın daha konferans dinlerken başını örtüyordu.</p>
<p><strong>Ve Huzur Sokağı</strong></p>
<p>Ülkenin dört bir yanında konferanslar vermesi, hiç bıkmadan usanmadan her yere koşturması, yazdığı coşkulu yazılar Şule Yüksel Şenler adını bir efsane haline getirdi. Bu koşuşturmaların arasında bir yönetmenin isteği üzerine Huzur Sokağı adında bir senaryo yazdı. Senaryoyu okuyan gazete sahibi Mehmet Şevket Eygi, bunun roman olarak yazılması gerektiğini söyledi.</p>
<p>Ancak konferans istekleri o kadar çoktu ki Şule Hanım yazı yazmaya zor vakit buluyordu. Fakat Mehmet Şevket Eygi, Şule Yüksel’den habersiz “Huzur Sokağı romanı yakında başlıyor.” diye gazeteden bildirince, radyolarda reklam yapıp, afişler asınca, bir kelime bile yazmamış olan Şule Yüksel Şenler, bu emrivaki karşısında gün gün romanı yazıp gazeteye göndermek zorunda kaldı.<br />
Huzur Sokağı romanı olağanüstü ilgi gördü. Modern ailesinden, hayatından ve ağabeyi Üzeyir’den ilham alınarak yazılan “açık kızla dindar erkeğin aşkını ve açık kızın dindar oluşunu” anlatan bu roman okuyanlar üzerinde derin etkiler bıraktı. Özellikle de kadınlar üzerinde. Şule Yüksel Şenler, yaşadığı dönemin bütün sancılarını hissederek, yaşayarak kaleme aldı yazdıklarını. Ülkede sessiz kalabalıkların sesi oldu, cesaret verdi, binlerce hayatın değişmesine katkıda bulundu. O dönemde yazdıklarında şikâyetler, sitemler vardır. Kızların okuması, kadınlara değer verilmesi konularında yazdıkları bugün çoğunlukla gerçekleşmiş durumda. Dindar müesseseler, vakıflar, okullar dindar kızların rahatça yer alabileceği noktaya geldi. İmam Hatip Okulları, Kız Okulları olmasını çok istiyordu. Etkilediği insanların etkili yerlere gelmesiyle, bir zamanlar rüya gibi gördüğü emelleri gerçekleşti. Etkilediği, hayatını değiştirdiği, yol gösterdiği insanlar bugün devleti yönetiyor. Cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, bakanlık, milletvekilliği, bürokratlık gibi makamlarda onun verdiği mücadeleden etkilenen isimler var. Yetiştirdiği hanımlar, bugün önemli mevkilerde. Şule Yüksel Şenler, “Çok çalışmalıyız, daha çok çalışmalıyız.” diyordu ve hep çalıştı. Türkiye’de milyonlarca kadının örtündüğünü de gördü. Her tarafta cıvıl cıvıl, renk renk, kendisi gibi koşturan, mücadele eden Şule’ler gördükçe mutlulukların en büyüğünü yaşadı.</p>
<p>“Bir kişi bile kurtulsa” diye başlayan mücadele döneminde faaliyet yapan herkes, bugünkü Türkiye’nin asıl mimarlarıdır. O dönemde mücadele edip, yaşanan her türlü zorluğu göze alarak çaba gösterenleri hayırla yâd etmek gerekiyor. Şule Hanım’ın hayatında, başkaları da kurtulsun diye yollara düşüren, hapse düştüğünde affı kabul etmeyen bir ruh, bugünlere ulaşan bir enerji, örnek alınması gereken bir duruş var. O izzeti, o vakarı, o ruhu günümüzde de hatırlamak gerekiyor. Şule Yüksel Şenler’in enerjisine, heyecanına, ruhuna, samimi gayret duygusuna ne kadar çok ihtiyacımız var.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/huzur-sokaginin-hareketli-yazari-sule-yuksel-senler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Frankenstein 200 Yaşında</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/frankenstein-200-yasinda/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Fatih Ceyhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Jan 2018 21:10:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[5. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Frankenstein]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Fatih Ceylan]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Şubat 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1555</guid>

					<description><![CDATA[Herkeste dehşet bir korku, dışarıda ise müthiş yağmur yağmakta, şimşekler çakmakta. Mary ise kocası için üzgün, bağırıp çağırmakta. Percy birden ayağa kalkıyor. “Geceyi geçirmek için harika bir fikrim var.” diyor. “Doğa da bize yardımcı olacak. Burada bulunan bizler sanatçıyız. Kimimiz şair, kimimiz yazar. Hepimiz birer hikâye yazalım. Bir hayalet hikâyesi!” Mary Shelley adını duyanınız mutlaka vardır. Bilmeyenler veya hatırlayamayanlar, onun yüzlerce film ve tiyatro eserinde yaşamaya devam eden Frankenstein’ını hatırlayacaktır. Evet, Frankenstein ya da Modern Prometheus. Kitap 1818’’de Londra’da basılıyor ve hemen üne kavuşuyor. O tarihten bu zamana filmlerle, tiyatrolarla insanlara korku salıyor. Zamanla Frankenstein eşittir korkuya dönüşüyor. Öyle ki kitabını okumayan hatta filmini seyretmeyenler bile Frankenstein diye telaffuz ettiklerinde irkiltici bir şey hissediyor. Herkes Frankenstein’ı kısaca korku romanı ve korku filmi kahramanı biliyor. Oysa gerçekte Frankenstein korku veren roman kahramanı değil. Roman, toplum dışına itilen, kendi savaşını veren ve bu savaşta yenilen farklı insanların acıklı öyküsü. Romanın öyküsünü bilenler bilir. Tıp alanında araştırmalar yapan Victor Frankestein cesetlerden aldığı parçalarla yapay bir insan meydana getirir. Adamın yapacak başka işi yok muymuş derseniz, o dönemin özelliklerine şöyle bir göz atmak yeter. Romanın geçtiği zaman, Avrupa’nın Ortaçağ dönemidir. O dönemde aristokratlar ve şövalyeler sonsuz hayatın peşinde koşmakta, ölümsüzlüğü yakalama derdinde. Bu dünyada &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Herkeste dehşet bir korku, dışarıda ise müthiş yağmur yağmakta, şimşekler çakmakta. Mary ise kocası için üzgün, bağırıp çağırmakta. Percy birden ayağa kalkıyor. “Geceyi geçirmek için harika bir fikrim var.” diyor. “Doğa da bize yardımcı olacak. Burada bulunan bizler sanatçıyız. Kimimiz şair, kimimiz yazar. Hepimiz birer hikâye yazalım. Bir hayalet hikâyesi!”</strong></p>
<p>Mary Shelley adını duyanınız mutlaka vardır. Bilmeyenler veya hatırlayamayanlar, onun yüzlerce film ve tiyatro eserinde yaşamaya devam eden Frankenstein’ını hatırlayacaktır. Evet, Frankenstein ya da Modern Prometheus. Kitap 1818’’de Londra’da basılıyor ve hemen üne kavuşuyor. O tarihten bu zamana filmlerle, tiyatrolarla insanlara korku salıyor.</p>
<p>Zamanla Frankenstein eşittir korkuya dönüşüyor. Öyle ki kitabını okumayan hatta filmini seyretmeyenler bile Frankenstein diye telaffuz ettiklerinde irkiltici bir şey hissediyor. Herkes Frankenstein’ı kısaca korku romanı ve korku filmi kahramanı biliyor. Oysa gerçekte Frankenstein korku veren roman kahramanı değil. Roman, toplum dışına itilen, kendi savaşını veren ve bu savaşta yenilen farklı insanların acıklı öyküsü. Romanın öyküsünü bilenler bilir.</p>
<p>Tıp alanında araştırmalar yapan Victor Frankestein cesetlerden aldığı parçalarla yapay bir insan meydana getirir. Adamın yapacak başka işi yok muymuş derseniz, o dönemin özelliklerine şöyle bir göz atmak yeter. Romanın geçtiği zaman, Avrupa’nın Ortaçağ dönemidir. O dönemde aristokratlar ve şövalyeler sonsuz hayatın peşinde koşmakta, ölümsüzlüğü yakalama derdinde. Bu dünyada ölümsüz olabilmek için nice krallar, şövalyeler, zenginler, simyacıları ve büyücüleri bu işle görevlendirmişler, onlara mal, mülk, para vermişler. Ve pek çok simyacının ya da büyücünün, hizmet ettikleri kişiler iyice yaşlandığı halde, bir türlü ölümsüzlüğü keşfedememeleri üzerine ceza olarak ya boyunları kesilmiş ya da idam sehpalarında sallandırılarak canları alınmıştı. Bu duygular ta eskilerden beri var olan bir şey. Cengiz Han da “dünyanın en büyük imparatorunu bir türlü ölümsüz yapamadınız” diye nice keşişi, rahibi, hocayı, şamanı öbür tarafa göndermiş.</p>
<p>Kahramanımız Victor Frankenstein da ölümsüzlüğü bulmak uğruna çabalayan biri. Bunu kendisi için mi istiyordu yoksa himayesinde bulunduğu derebeyi için mi istiyordu bilinmez ama o bu iş için yıllarını vermiş, pek çok rezaletler yaşamak zorunda kalmış. Hatta Strasbourg’tan, ceset hırsızı diye adı çıktığı için kovulmuş. O utanç verici davranışları nedeniyle halkın öfkesini de çektiğinden Strasbourg’tan ayrılarak, Almanya’nın Ren nehri vadisinde Darmstadt yakınlarında bulunan bir şatoya sığınıyor.</p>
<p><strong>Bu Canavar İyi Kalpli</strong></p>
<p>İşte o şatoda amacına ulaşıyor Victor Frankenstein. Mezarlardan çıkardığı cesetlerden aldığı parçalarla yapay bir insan meydana getiriyor ve bu yapay insanı bazı esrarengiz cihazların yardımıyla canlandırıyor. Yapay insanı yapıyor ama o yaratığın hiç de insana benzemeyen görüntüsünden tiksiniyor. Kolun biri bir cesetten, öbürü başka cesetten, kafası bir başkasından alınma bu yamalı yaratık korkunç bir şey olunca, onu yanından kovuyor.</p>
<p>Oysa o canavar kötü değildir, ne de olsa onun da (her ne kadar başkasından emanet alınmış da olsa) kalbi var, gururu var. Hem sahibinden hem diğer insanlardan kötü muamele görünce, dahası reddedilince intikam duygusuna kapılıyor ve Frankenstein’ın nişanlısını düğünden bir gün önce öldürüyor. Sahibinden intikamını aldıktan sonra, kutuplara kadar bir kaçışın öyküsüdür roman. Ama işte bu romandan sonra Avrupa’nın öcüsü artık Frankenstein’dır ve çocuklar yüzyıllardır Frankenstein’la korkutulur.</p>
<p>Bazılarına göre Frankenstein hâlâ vardır, yaşamaktadır, sonsuza kadar da yaşayacaktır. Hatta insanlara zarar verenlerin gerçekte Frankenstein olduğu iddia edilmiştir. Mesela Hitler’e gerçek Frankenstein denmiştir.</p>
<p>Buna karşın Frankenstein’dan korkmayan, onu savunan ve sevenler de çıkmış. Onlara göre asıl Frankenstein insanlardır. Film yapımcıları ise en büyük Frankestein’dir çünkü gerçekte suçsuz, masum olan bir yaratığa, onu bu hale getirenin adını verdikleri için.</p>
<p><strong>Yazarın Adı Mary Shelley</strong></p>
<p>Peki, 1818’den bu yana insanları korkutan Frankenstein yazarı Mary Shelley nasıl bir hatun ki kadın haliyle kalkıp böyle bir roman yazmış? Mary Shelley, ilk feministlerden Mary Wollstonecraft’ın kızı, şair Percy Shelley’in karısı. Frankenstein’ı yazıncaya kadar da önemli bir yapıtı yok. İlk feministlerden olan annesi Wollstonecraft’ın 1792’de yazdığı kadın haklarıyla ilgili kitabı şu sıralarda Avrupa’da yeniden gündeme geldi, bizimkilerin haberi var mı bilmiyorum ama Batılı feministlere göre Wollstonecraft’ın eseri çağın ötesinde bir kitap sayılıyor.</p>
<p>Mary Shelley işte böyle kültürlü bir aileden. Herhalde Frankenstein gibi bir roman yazacağını o zamana dek hiç düşünmemiştir. Yazınca da bu kadar yaygınlaşacağını tahmin etmemiştir. Üstelik eserinin, kendisinden meşhur olacağını aklına bile getirmemiştir. Öyle ya Frankenstein’i cümle âlem biliyor ya Mary Shelley’i?</p>
<p>Kitabın yazarını merak edenler, onu tanıyınca o kadın bu romanı nasıl yazmış diye şaşırmaktan kendini alamıyor. Ve şaşırmaktan kendini alamayanlar Mary Shelley’in Frankenstein’ı nasıl yazdığını araştırmışlar. Bu konuda yazılan yazılar, çizgi romanlar, belgeseller ve bir sürü rivayetler var.</p>
<p>Mary Shelley’in Frankenstein’ı nasıl yazdığı, romanı kadar ilginç, Frankenstein kadar ürkütücü, heyecan verici, sürükleyici. Frankenstein’ın yazıldığı akşam dehşet dolu bir akşam. O gece sadece Mary Shelley değil, Percy Shelley, Joseph William Polidori, George Gordon Byron gibi o dönemin şöhretli yazarları “bir korku hikâyesi” yazıyor. O korku dolu gecede Frankenstein’dan başka, “Wampir”, “Bir Hortlak Hikâyesi”, “Kuru Kafa” gibi ünleri bugünlere uzanan dehşet romanlar yazıldı ve o romanlar yüzünden Frankenstein, Wampir, Hortlak, Kurukafa, Hayalet filmleri yapıldı. Gelelim, bunca eserlere kaynaklık eden o dehşet dolu geceye.</p>
<p><strong>Cenevre’de Dehşet Gecesi</strong></p>
<p>Tarih 16 Haziran 1816. Yer Cenevre. Kalvinciliğin merkezi olan, Leman gölünün kıyısındaki bu küçük kent, üç sıra burçlarla çevrili. Kilisenin büyük saati gece onu vurduğunda, üç büyük kapı kapanarak Cenevre’yi dış dünyadan ayırıyor. Kentin göl tarafı bile bir dizi duvarla kapatılmış düşmanlardan korunmak için. Saat ondan sonra hayalet bir kente dönüşen Cenevre 16 Haziran 1816 gecesi, yağmurlu ve şimşekli bir gece yaşıyor. Zaten gece korkunç bir görünüme bürünen kentte, insanlar o dönemlerde pek de yaygın olan esrarengiz hikâyeler anlatarak vakit geçiriyorlar.</p>
<p>Her taraf karanlık ve korkunç ama sur duvarlarının dışında kalan kısımda, Leman gölünün kıyısındaki köşklerde ışıklar bol. Zira o köşklerde soylular, sanatçılar, edebiyatçılar oturmakta ve mum ışıkları gölü bile aydınlatmakta. Köşkler ve malikaneler, tanınmış kişiler tarafından kiralanıyor daha çok. O dönemin sosyetesi, edebiyat çevresi ve ünlüleri bu köşklere tutkun. Mary Shelley ve kocası şair Percy Shelley, o malikanelerin en ünlüsü Maison Chapius’u kiralamışlar. Shakespeare’in Ariel’ini hatırlatan şair ruhlu, dost bir hayaletin yaşadığı rivayet edilirmiş Maison Chapius malikanesi için. Fakat o gece bu malikanenin kiracıları, başka bir malikanede misafirlikteler: Villa Diodati’de. Villa Diodati’nin penceresinden Cenevre’nin ve gölün görünümü muhteşem ama Villa Diodati’dekilerin bu muhteşemliği görecek halleri yok. Çünkü şair Percy Shelley, S.T. Coleridge’nin o meşhur Christabel’ini okuyor: “Ölümün buz gibi soğukluğuydu bu. Kollarında yatan, birkaç saat önce evlendiği kadın değildi. Umutsuzca sevdiği kadının cansız vücuduydu.”</p>
<p>Joseph William Polidor’un, Claire Clairmont’un, Mary Shelley’in ve George Gordon Byron’un gözleri ise fal taşı gibi açık. Percy okumaya devam ediyor: “Bütün vücudu ortaya çıkmıştı. Fakat kadının görünüşü korkunçtu. Her yanı bozulmuş, çürümeye yüz tutmuştu. Anlatılması imkansız bir kabus gibiydi.”</p>
<p>Dışarıda sürekli şimşek çakarken “Şimşek,” diyor Percy, “Doğanın yıkıcı, yok edici gücü. Oysa bir zamanlar onun kuru bir ağaca can verdiğini gördüm. Ölümün getirdiği hayat.” Polidor araya giriyor: “Galvanizm!” diyor, “hiç duymuş muydunuz? Yani hayat veren elektrik.” Mary Shelley de konuşuyor: “Erasmus Darwin’in yaptığı deneyleri biliyor musunuz, o bunu başardı.” Erasmus Darwin, bizim bildiğimiz Darwin’in dedesi. Mary, anlatıyor: “Havası alınmış bir kaba bir kaç makarna koymuş. Sonra olağanüstü bir aygıtın yardımıyla onları hareket ettirmeyi başarmış.” George Gordon Byron ise o sözlere itiraz ediyor: “Saçmalık bunlar!.. Cansız maddeleri canlandırmak mümkün değildir. Bu&#8230;”diyor fakat devam edemiyor. Çünkü Percy çığlık çığlığa bağırmaya başlamıştır. “Hayır, hayır, çekil git! Bırak beni defol!” Bayılıyor Percy, kimse ne olduğunu anlayamıyor. “Su,” diye sayıklayınca karısı su veriyor. Kendine geldiğinde anlatıyor: “Ben Mary’e bakıyordum. Sonra gözüm bir ara aynaya takıldı. Birden aynadan bir kadının çıktığını gördüm, göğüslerinde bir çift şeytani göz vardı. Bakışları beni sürüklüyordu.”</p>
<p>Herkeste dehşet bir korku, dışarıda ise müthiş yağmur yağmakta, şimşekler çakmakta. Mary ise kocası için üzgün, bağırıp çağırmakta. Percy birden ayağa kalkıyor. “Geceyi geçirmek için harika bir fikrim var.” diyor. “Doğa da bize yardımcı olacak. Burada bulunan bizler sanatçıyız. Kimimiz şair, kimimiz yazar. Hepimiz birer hikâye yazalım. Bir hayalet hikâyesi!”</p>
<p><strong>Korkulardan Korku Beğenin</strong></p>
<p>Mary’nin edebiyatçı olmayan üvey kardeşi Claire Clairmont hariç, Villa Diodati sakinleri bütün gece “bir hayalet hikâyesi” yazıyor. Ve orada bulunanlar en önemli yapıtlarını veriyorlar. Byron Wampir’i yazıp, Wampir’in mucidi oluyor. Polidor’un Kurukafası, içlerinde en önemsiz olanı. Anahtar deliklerini gözetleyen bir kadın, sonuçta bu kötü alışkanlığı yüzünden cezalandırılıyor ve yüzü kurukafa şeklinde kalıyor. O gecenin organizatörü Percy Shelley “Bir Hortlak Hikâyesi”ni yazıyor. Ölülerin küllerinden oluşan bir hortlakla uğraşan kadını anlattığı bu eser, hortlak romanlarının ve filmlerinin kaynağı oluyor. O gecenin en önemli eseri ise Mary Shelley’in, Frankenstein’ı oluyor. Mary’ye bir türlü ilham gelmiyor artık uyumaya karar vermişken, o uyku sersemliğinde hayaller görmeye başlıyor, zihninde Frankenstein belirginleşiyor. “Bir insanın yüce yaratıcının harika yöntemlerini taklide kalkışması her şeyden korkunç” diye yerinden fırlayıp Frankenstein’ı yazmaya koyuluyor. Bu konuda bir rivayet daha var: Bu rivayet romana niçin Frankenstein adı verildiğine daha mantıklı bir açıklama getiriyor. Ren nehri vadisinde Darmstadt yakınlarında Frankenstein adlı köyde bulunan Frankenstein şatosunda gerçekten “yapay insan” deneyleri yapılmış. O yörenin köklü ailelerinden Frankenstein’lardan 1662 yılında satın alınan Franskenstein Şatosu’nun 1800’lerdeki sahibi bir derebeyinin simyaya ve simyacılara merakından kaynaklanıyor o deneyler. Simyacının, şato sahibinin izniyle mezarlıktan cesetler toplayıp yaptığı bu deneyler, her ne kadar gizli tutulsa da zamanla etrafa söylentiler şeklinde yayılmış. Birtakım cinayet hadiseleri olunca, o yörenin insanları, “Hah,” demişler, “bu cinayetleri o simyacının yaptığı yaratık yapmıştır.” Bu görüş hızla yayılmış, tüm ülkeyi kuşatmış. Şatonun adını da o yaratığa vermişler. Böylece Frankenstein, daha roman olmadan meşhur olmuş. Bir gün yolu Frankenstein Köyüne düşen Mary Shelley, halkın Frankenstein korkusunu yakından görmüş, Cenevre’deki o kâbus dolu gecede ben ne yazacağım diye düşünürken, Frankenstein aklına gelivermiş.</p>
<p><strong>Frankenstein Biz miyiz Yoksa?</strong></p>
<p>Frankfurt’tan, önce Darmstadt’a, oradan Nieder-Beerbach’a giderseniz, Frankenstein şatosunu görüp heyecanlanmanız mümkün. Burg Frankenstein yolundan Bergstrasse Dagol Parkına geldiğinizde ise artık harabeye dönmüş Frankenstein şatosundasınız demektir. Orada her şey Frankenstein. Turistlere Frankenstein maskeleri, Frankenstein tişörtleri, Frankenstein kadehleri, şampanyaları, tabak altları, kupalar, kartpostallar, çıkartmalar satmak isteyen Frankenstein’lılar anında sizi kuşatırlar. Kimi veletler de Frankenstein maskesiyle aniden karşınıza çıkıp “bööö!” diyerek yüreğinizi hoplatır. Kendileri Frankenstein’la dalga geçerler de ne hikmetse turistlere Frankenstein hakkında seksen çeşit korkutucu rivayetler anlatırlar.</p>
<p>İşte şu köyde şu kadar kişiyi kesmiş, bilmem neredeki köylülerin hepsini öldürmüş, hâlâ yaşadığına inanılırmış vs. vs. Bir yandan korkutacaklar, bir yandan bu korku üzerinden para kazanacaklar. Eee ne de olsa Frankenstein’ın hemşehrileri. Herkes gibi onlar da Frankenstein’ı sömürecek. Bu süreç tam 200 yıldır devam ediyor. Ve galiba insanların kendisi Frankenstein da kimse bunun farkında değil.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CHP’nin Değişmeyen Muhalefet Anlayışı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/chpnin-degismeyen-muhalefet-anlayisi/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Fatih Ceyhan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:20:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[iç politika]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Fatih Ceylan]]></category>
		<category><![CDATA[muhalefet]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<category><![CDATA[zarrab]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1465</guid>

					<description><![CDATA[17/25 Aralık hükümeti devirme operasyonlarındaki tapeleri okuyarak alenen suç işlemeyi bile göze aldılar. İster ordu, ister yargı, ister Fetö, Erdoğan’ı devirmek adına kimde bir kıpırtı görürlerse hemen yanlarına koşuyorlar. “ABD’deki Zarrab-Atilla davasından Türkiye aleyhinde bir şeyler çıksın, Erdoğan’ı tutuklayıp götürsünler.” diye konuşan, yazan CHP’liler var. Türkiye’de muhalefet denince akla gelen CHP, “ezeli muhalefet” olmasının, böyle giderse “ebedi muhalefet” olmanın ötesine geçemeyecek hale gelmesinin sebepleri üzerinde hiçbir zaman düşünmedi. Var olduğundan beri günü birlik popülist söylemlere yönelmesinin fayda etmediğini bildikleri halde, her dönem bu yanlışlığa düşmekten kendilerini alamadılar. Genel Başkanları İnönü, Ecevit, Baykal, Kılıçdaroğlu gibi isimlerin hiçbiri, halkın hissiyatını, beklentilerini okuyamadı. Her biri halktan kopuk anlayışın temsilcisiydi ve kendilerini halka anlatacak, onları rahatlatacak programları hiçbir zaman olmadı. Adı halk partisi olmakla beraber halkı pek önemsemediler. Şanslarına, karşılarına hep baş edilmesi zor sağ liderler çıktı. Menderes, Demirel, Özal, Erbakan, Erdoğan gibi liderler, CHP karşısında seçim kazanırlarken pek zorlanmadılar. Özellikle Erdoğan döneminde, her seçimde Erdoğan’ın başarılarını öfkeyle izlemek zorunda kaldılar. Aslında CHP’nin başarısızlığı, karşılarına çıkan sağ liderlerin karizmasından değil tek parti oldukları dönemde halkı hiçe sayan, sopa gösteren, kanun ve silahla bazı dayatmalarda bulunan icraatlarından kaynaklanıyor. Geçmişten gelen bir anlayışla mirasçısı oldukları İttihat ve Terakki’nin zorbalığı, Abdülhamit’i tahttan indirmeleri, Genelkurmay Başkanını silahlı Babıali &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>17/25 Aralık hükümeti devirme operasyonlarındaki tapeleri okuyarak alenen suç işlemeyi bile göze aldılar. İster ordu, ister yargı, ister Fetö, Erdoğan’ı devirmek adına kimde bir kıpırtı görürlerse hemen yanlarına koşuyorlar. “ABD’deki Zarrab-Atilla davasından Türkiye aleyhinde bir şeyler çıksın, Erdoğan’ı tutuklayıp götürsünler.” diye konuşan, yazan CHP’liler var.</strong></p>
<p>Türkiye’de muhalefet denince akla gelen CHP, “ezeli muhalefet” olmasının, böyle giderse “ebedi muhalefet” olmanın ötesine geçemeyecek hale gelmesinin sebepleri üzerinde hiçbir zaman düşünmedi. Var olduğundan beri günü birlik popülist söylemlere yönelmesinin fayda etmediğini bildikleri halde, her dönem bu yanlışlığa düşmekten kendilerini alamadılar. Genel Başkanları İnönü, Ecevit, Baykal, Kılıçdaroğlu gibi isimlerin hiçbiri, halkın hissiyatını, beklentilerini okuyamadı. Her biri halktan kopuk anlayışın temsilcisiydi ve kendilerini halka anlatacak, onları rahatlatacak programları hiçbir zaman olmadı. Adı halk partisi olmakla beraber halkı pek önemsemediler.</p>
<p>Şanslarına, karşılarına hep baş edilmesi zor sağ liderler çıktı. Menderes, Demirel, Özal, Erbakan, Erdoğan gibi liderler, CHP karşısında seçim kazanırlarken pek zorlanmadılar. Özellikle Erdoğan döneminde, her seçimde Erdoğan’ın başarılarını öfkeyle izlemek zorunda kaldılar.</p>
<p>Aslında CHP’nin başarısızlığı, karşılarına çıkan sağ liderlerin karizmasından değil tek parti oldukları dönemde halkı hiçe sayan, sopa gösteren, kanun ve silahla bazı dayatmalarda bulunan icraatlarından kaynaklanıyor. Geçmişten gelen bir anlayışla mirasçısı oldukları İttihat ve Terakki’nin zorbalığı, Abdülhamit’i tahttan indirmeleri, Genelkurmay Başkanını silahlı Babıali baskınıyla öldürmeleri gibi icraatlara dayanıyor. Bu sebeple hep mesafeli durdu Türk halkı bu zihniyete.</p>
<p>İttihat ve Terakki’nin terör estirmesi hala zihinlerden gitmiyor. Sadece zorbalıkları değil, yabancılarla işbirliği yapmaları, padişah düşürmek uğruna Balkanları kaybetmeleri de cabası.</p>
<p>Tüm bunlara rağmen fakir, yorgun ve bitkin düşen halkın yapabileceği fazla bir şey yoktu ama bir şey yapabildiler: asla unutmadılar.<br />
İktidarı kaybederken de zorbalık yaptı İttihatçılar. Onların baskısından yılan kimi eski İttihatçılar, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nı kurdular. Kısa sürede yetmiş mebusu saflarına alarak kuruluşundan yirmi gün sonra İstanbul’da yapılan ara seçimi kazandılar. Zihinsel olarak aslında aralarında belki çok fark da yoktu ama bir alternatif olduğu için halk Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na yönelmişti.</p>
<p><strong>İttihat ve Terakki, CHP ve Aynı Tarz Muhalefet</strong></p>
<p>İktidarda yer alan İttihat ve Terakki, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın ara seçimlerden bir yıl sonra yapılacak olan Meclis-i Mebusan seçimlerinde başarılı olma ihtimalini görünce birtakım tedbirler aldı. Halkı darbeyle, silahla korkuttuktan sonra yeni kurulan Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın yeterince örgütlenebilmesine fırsat vermeden bir erken seçime gitmek için hileli yollarla ve tehditlerle V. Mehmed’in Meclis-i Mebusan’ı feshetmesini sağladılar.</p>
<p>“Sopalı seçimler” adıyla anılan ve muhalif milletvekili adaylarının dövülmesi, sandıklardaki Hürriyet ve İtilaf oylarının sayılmaması, yakılması, atılması gibi olayların da yaşandığı 1912 seçimlerinde İttihat ve Terakki dışından yalnızca altı kişi meclise girebildi.</p>
<p>Osmanlı’yı savaşa sürükledikten, parçaladıktan ve batırdıktan sonra mütareke döneminde Alman zırhlısıyla Türkiye’den kaçtılar. Enkaza dönen Türkiye, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı verdikten sonra bağımsızlığını kazanabildi. O dönemde kurulan Cumhuriyet Halk Fırkası 1950’ye kadar tek parti olarak ülkeyi yönetti.</p>
<p>Kılık kıyafet devrimi, hilafetin kaldırılması, Arapça ezanın yasaklanması gibi icraatlar halka sorulmadan kanun ve ceza yoluyla tepeden inme gerçekleştirildi. Halkın büyük bir kısmı Cumhuriyet Halk Fırkası’nı İttihat ve Terakki’nin devamı olarak gördü.</p>
<p>Atatürk halktaki hoşnutsuzluğun farkındaydı. Yakın arkadaşlarından Fethi Okyar’a Serbest Fırka’yı kurdurdu. Halk öyle bir akın ettti ki Fethi Okyar bile şaşırmıştı. Alternatif olsun da kim olursa olsun diyen halk mahşer gibi kalabalıklarla karşılıyordu Fethi Okyar’ı.</p>
<p>Bu dönemi ünlü romancı Reşat Nuri Güntekin Kavak Yelleri romanında çok güzel anlatır. Halkın korkusunu öyle canlı yansıtır ki, acımadan edemezsiniz. Özellikle İzmir Mitingi’nde ucu bucağı görünmeyen mahşeri kalabalık “Bizi Kurtar!” diye bağırıyor, vatandaşın biri oğlunu kurban etmeye kalkıyordu. Fethi Okyar halkın bu olağan dışı ilgisinden korktu ve dönüşte istifasını verdi. Serbest Fırka kapandı. Atatürk vefat ettiği zaman İsmet İnönü Başbakan değildi. Üstelik Atatürk’le araları bozuktu ve Atatürk’ün kendisinden sonra Fevzi Çakmak’ı istediği biliniyordu.</p>
<p>Fevzi Çakmak Cumhurbaşkanlığına aday olacakken 1. Ordu Komutanı Fahrettin Altay, yanına gelip “Aday olma, biz ordu olarak arkanda durmayacağız. Biz İsmet İnönü’yü destekliyoruz.” deyince Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak adaylıktan vazgeçmek zorunda kaldı. Üstelik cumhurbaşkanlığı seçiminde, İnönü’yü istemeyen bir grup engel olmaya kalkmasın diye meclisin etrafını muhafazaya aldı. Bir bakıma İnönü’nün Cumhurbaşkanı seçilmesinin garantisi oldu. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ise ilk icraat olarak Fevzi Çakmak’ı tasfiye etti.</p>
<p>Kurtuluş savaşını yapmış olan ordunun jandarmaları ve polisleri Arapça ezan ve Kur’an okumaya kalkan, camilerde çocuklara elifba öğreten hocaları, imamları tekmeleyerek dövmek, kimi yerlerde öldürmek gibi dehşet olaylarla nizam sağlamaya çalışıyordu İnönü döneminde. Din adına herhangi bir çalışmanın ortaya çıkmaması için jandarma ve polisler uzun yıllar iş başında bulundu.</p>
<p><strong>Halk Neden Serbest Fırka’ya, Demokrat Parti’ye Akın Etti</strong></p>
<p>Batı’nın NATO için şart koşmasıyla İnönü zamanında demokrasiye geçildi. Ne var ki Türkiye’ye demokrasi getiren İnönü, getirdiği demokrasiyi pek hazzedemedi. Celal Bayar, Adnan Menderes gibi isimlerin CHP’den ayrılıp DP’yi kurması halk tarafından ilgi görünce hoşlanmadı. Halk bir zamanlar Serbest Fırka’ya koştukları gibi CHP’den kopma DP’ye akın etti. İlk seçimde “açık oy gizli sayımla” DP kaybettirilse de, 1950 seçimlerinde tek başına iktidara geldi.</p>
<p>DP’ye CHP’nin tepkisi laikliğin elden gitmesi, irticanın hortlaması, devrimlerin yok edilmesi argümanlarıyla oldu. DP iktidardı ama “CHP-Ordu-Yargı ve Basın” el eleydi. Zaten çok fazla tahammül edemediler ve ihtilalle ezanı tekrar Arapça okutan Menderes’i devirdiler. CHP’yi milletin gözünden ve gönlünden iyice uzaklaştıran bu ihtilaldeki tutumlarıydı.</p>
<p>27 Mayıs ihtilaliyle devrilen DP’li milletvekilleri Yeşilköy havaalanından helikopterle alınmış, daha sonra ite-kaka ve hakaretlerle vapura bindirilmişti. Onların bu şekilde Yassıada’ya götürülmeleri gerçekten acıklıydı. Hava çok soğuktu o gün. Üşüyenler, titreyenler çoktu. Nereye gittiklerini bile bilmiyorlardı. Vapurda Samet Ağaoğlu, Fatin Rüştü Zorlu, Tevfik İleri, Refik Koraltan gibi tanınmış milletvekilleri vardı.</p>
<p>Tevfik İleri elinde tesbihle Allah’a dua ediyordu. Başlarında soğuk çehreli bir subay vardı. Uzun boylu, siyah saçlı ve parlak gözlüydü. Fatin Rüştü Zorlu’nun yanına geliyor ve yanağını okşayıp alay ediyordu.</p>
<p>“Ah Paris! Cici Paris ha?”</p>
<p>“Fransızlardan rüşvet yedi, Fransız sosyetelerinde kumar oynadı.” diye suçlanan Zorlu sesini çıkarmıyordu. Samet Ağaoğlu ile de dalga geçiyorlar, “Güya şairmiş!” diyorlardı. Tesbih çektiği için Tevfik İleri’ye küfrediyorlardı.</p>
<p>Yassıada’ya getirildiklerinde DP milletvekilleri iki-üç metrelik odalarda üst üste istif edildiler. Fatin Rüştü Zorlu tekme tokat dayak yiyordu. Menderes ve arkadaşlarının şiddetle darp edildikleri, her türlü tacize maruz kaldıkları kulaktan kulağa yayılıyordu.</p>
<p>İhtilali hazırlayan Cemal Gürsel ve takımıydı ama kamuoyu ihtilali yaptıranın gerçekte İsmet İnönü’nün olduğuna inanıyordu.</p>
<p>Adnan Menderes’in asılıp asılmayacağına ihtilali yapan Milli Birlik Komitesi karar verecekti. Milli Birlik Komitesi’ni İnönü etkiliyordu. Menderes’i asılmaktan ancak İnönü kurtarır deniliyordu. Ama İnönü, Gürsel’in yanına gitmiyordu.</p>
<p>Bunun üzerine Adnan Menderes’in hanımı Berrin Menderes İnönü’yü ziyaret etti, ağlayarak yalvardı.</p>
<p>“Siz araya girin, onları ancak siz kurtarabilirsiniz.”</p>
<p>İsmet İnönü, Berrin Hanımı nazik bir tavırla karşıladı ve ona Devlet Başkanı nezdinde teşebbüse geçip, idamların kaldırılması için gayret göstereceğini vaat etti.</p>
<p>Berrin Hanım bir an için ferahlık duyarak onun yanından ayrıldı.</p>
<p>İnönü idamların aleyhinde olduğunu bir mektup ile Cemal Gürsel’e bildireceğini söylemişti. Fakat Gürsel Paşa ondan önce davranarak İnönü’yü ziyaret etti. CHP liderinin bu konuda verdiği cevap şuydu:</p>
<p>“Benim bu hususta söyleyebileceğim bir şey yoktur. Her şeye kadir olan Milli Birlik Komitesi’dir.”</p>
<p>Berrin Hanım’ın ağlayarak yaptığı yalvarışlarını unutmuşa benziyordu.</p>
<p><strong>Halkın Unutamadığı Acılar</strong></p>
<p>Yassıada Mahkemeleri başlamıştı. Menderes kendini savunurken taraftarları üzgün gözlerle hakimlere yalvarırcasına bakıyorlardı.</p>
<p>“Ben hiçbir zaman ağır söz söylemedim,” diyordu Menderes. “Söyleyemem. Odacılara ve kapıcılara dahi Bey derim. Bunu hepsi bilirler.”<br />
Onları yargılayanlar, “Sizi buraya atan irade böyle istiyor.” diyordu. Ve öyle oldu. Menderes, Zorlu, Polatkan idam edildi. Türk halkı bu idamlarla büyük bir travma geçirmişti. CHP’ye, TSK’ya, yargıya ve basına mesafeleri o günden başladı ve bir daha CHP’yi iktidara getirecek oyu vermedi.</p>
<p>Menderes’ten sonra gelen Süleyman Demirel demagojileriyle, halk tipi konuşmasıyla ve idare-i maslahatçılığıyla tanındı ama CHP’ye karşı Menderes’i sevenler tarafından desteklendi. Ancak onun zamanında solcuların önemli makamlara getirilmesi, dindarların haklarının savunulur gibi yapılıp savunulmaması muhafazakâr kesimde kuşkulara yol açtı. Yine de “Aman CHP olmasın” anlayışıyla desteklendi. Ama bazı icraatları ve kanunları rahatsızlık veriyor, şikayetçi olan Konyalılara “Siz Konyalılar dindarsınız, bize oy vermeye mecbursunuz.” gibi sözler söylüyordu.</p>
<p>O dönemde Erbakan CHP ile AP’nin aslında birbirlerinden farklı olmadığını söyleyenlerin sesi olarak siyaset dünyasına girdi ve siyasette yeni bir yol açtı. CHP’de de yeni lider Ecevit olmuş, halkın umudu olarak sunulmuştu. Ecevit’in CHP’si ilk seçimde birinci parti olunca Erbakan’ın kurduğu ve ilk seçimde 48 milletvekili kazanan MSP ile koalisyon kurdu.</p>
<p>Çok geçmeden bu hükümet yıkılınca, CHP AP’den transfer ettiği 11 milletvekiliyle tek başına hükümet kurdu. Ancak anarşinin arttığı, yağ-şeker kuyruklarının yaşandığı kötü bir CHP iktidarı çok sürmedi. Daha sonra AP-MSP-MHP hükümeti kuruldu. Bu dönem 1980 ihtilaliyle son buldu.</p>
<p>1980’li yıllar yeni kurulan ANAP’lı ve Özal’lı yıllar oldu. CHP, Menderes’e ve Demirel’e yaptığı gibi, Özal’ı da laikliği ihlal etmekle, irticayı hortlatmakla suçlayan bir muhalefet sergiledi, sık sık Anayasa Mahkemesi’ne koştu.</p>
<p>Özal’ın ölümüyle eskisi kadar oy alamayan ve DYP-SHP (CHP) hükümeti kuran Demirel, Cumhurbaşkanı olunca, kısa süreli Mesut Yılmaz-Tansu Çiller hükümetleri yaşandı ve daha sonra o dönemde belediyeleri kazanan, seçimde birinci olan Erbakan Başbakan oldu. Ordu-Medya ile birlikte Demirel de Erbakan’ı hazmedemeyince 28 Şubat yaşandı. Sağcı lider Demirel’in o süreçteki tavırları çok acıklıdır. 28 Şubat’ın yanında yer alması, askerlerle birlikte hareket etmesi halkın gözündeki itibarını sıfırlamıştır.</p>
<p><strong>CHP Halk Tarafından Cezalı</strong></p>
<p>2000’li yılların başı: Halk askerlere, Demirel’e, Erbakan’ın partilerini kapatan yargıya, medyaya ve 28 Şubat’ın yanında yer alan CHP’ye, kendisini aldatan sağ partilere öfkelidir ve sessizce İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeni kuracağı partiyi beklemektedir. Nitekim Erdoğan’ın Ak Parti’si tek başına iktidara gelirken, sadece CHP güç bela barajı aşabilmiştir.</p>
<p>2002 yılından itibaren iktidarını sürdüren Erdoğan’a karşı CHP’nin muhalefeti gün geçtikçe etkisiz, ciddiye alınmaz, bazen de “Bir muhalefet lideri nasıl o sözleri söyleyebilir?” noktasına gelmiştir.</p>
<p>Çünkü CHP, Erdoğan’dan önce, “Ordu-Yargı ve Basın”la birlikte hareket eden bir güçtü. CHP’nin o gücü 2007 Cumhurbaşkanı seçiminden sonra hızla eridi.</p>
<p>CHP buna rağmen halkın artık iyice bıktığı “Ordu-Yargı-Medya” işbirliği dönemindeki gibi eskimiş muhalefet sergiliyor. Projesi olmayan ama “Erdoğan gitsin de nasıl giderse gitsin” mantığıyla, bir zamanlar düşman gördüğü kesimlerle bile işbirliği yapmaya kadar vardırıyor işi.</p>
<p>Sürekli birilerinin ağzıyla hükümetin yolsuzluk yaptığını iddia ediyor ama her defasında iddiaları boş çıkıyor. Tazminat ödemekten bıkmadılar ama yalanlara dayalı muhalefetten de usanmadılar. 17/25 Aralık hükümeti devirme operasyonlarındaki tapeleri okuyarak alenen suç işlemeyi bile göze aldılar. İster ordu, ister yargı, ister Fetö, Erdoğan’ı devirmek adına kimde bir kıpırtı görürlerse hemen yanlarına koşuyorlar.</p>
<p>“ABD’deki Zarrab-Atilla davasından Türkiye aleyhinde bir şeyler çıksın, Erdoğan’ı tutuklayıp götürsünler.” diye konuşan, yazan CHP’liler var.</p>
<p>On beş yıldır iktidara yaklaşamayan, her seçimde çok iddialı olmalarına rağmen oy oranını artıramayan CHP, artık siyasi muhalefet gibi algılanmıyor. O yüzden de Türkiye seçmeni CHP’yi belli bir oranda özellikle sabit tutan bir tavır sergiliyor.</p>
<p>Seçmenin bu tavrı CHP’ye geçmişinden ve değişmeyen zihniyetinden dolayı verilen bir ceza. Ne yapacağına bir türlü karar veremeyen ve adeta müzmin muhalifler gibi muhalefet eden Kemal Kılıçdaroğlu ise sanki CHP’ye bir ceza!</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
