<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İsmail Akyüz &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/ismail-akyuz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sun, 01 Apr 2018 13:27:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>İsmail Akyüz &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Anadolu’dan Yükselen Umut Bayrağı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/anadoludan-yukselen-umut-bayragi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/anadoludan-yukselen-umut-bayragi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Akyüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:26:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu İslamı]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Akyüz]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Umut]]></category>
		<category><![CDATA[Umut Bayrağı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1826</guid>

					<description><![CDATA[Yeni dönemde Türkiye’nin İslam dünyasına yaklaşımında ne İran/Şii yayılmacılığı gibi pragmatist/fırsatçı bir anlayış esas alınmış ne de Suudi/Vahhabi bölücülüğü/dışlayıcılığı gibi dışlayıcı bir tutum sergilenmiştir. Çünkü Türkiye’deki Müslümanlık ve İslam anlayışı bin yıllık Selçuklu/Osmanlı tecrübesinden süzülüp gelmektedir ve kökleri itibariyle Sünni geleneğe (Ehli Sünnet ve’l-Cemaat) yaslanmaktadır. İslam dünyası paramparça, her parçada ya kan ve gözyaşı ya zulüm, işkence, baskı ve şiddet var. İslam şehirleri birbiri ardına işgal edilmiş, yakılmış, yıkılmış, adeta taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakılmamış. Basra, Bağdat, Halep, Şam, Kabil, Beyrut, Kudüs harap vaziyette. Müslümanlar arasında birlik kalmayınca dirlik de terk etmiş İslam coğrafyasını. Parçalanmışlık o kadar derin ki bırakın devletlere, şehirlere ayrılmayı hemen her silahlı grup kendine bir egemenlik alanı belirlemiş ve iktidarını kaybetmemek için kan akıtmaktan çekinmez halde. Müslümanlar birbirleriyle savaşmaktan küfre karşı durmaya fırsat bulamıyor. Müslümanın akıttığı Müslüman kanı gayrimüslimlerin akıttığı Müslüman kanından çok fazla. İslam dünyası paramparça ve her yanı işgal altında. Böyle bir tablo karşısında ümitler tükenirken Anadolu’dan bir ışık yayılmaya başlıyor ve ümmetin ümidi yeniden yeşeriyor. Artık Müslümanların gözü Anadolu’da ve yere düşen İslam sancağını tekrar dalgalandıran yiğitlerin tüm coğrafyada kan ve gözyaşını dindirip adaleti yeniden tesis etmesini bekliyor. Yukarıdaki tablo günümüze ait değil; tasvir edilen on üçüncü yüzyılın sonları. Doğudan gelen &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yeni dönemde Türkiye’nin İslam dünyasına yaklaşımında ne İran/Şii yayılmacılığı gibi pragmatist/fırsatçı bir anlayış esas alınmış ne de Suudi/Vahhabi bölücülüğü/dışlayıcılığı gibi dışlayıcı bir tutum sergilenmiştir. Çünkü Türkiye’deki Müslümanlık ve İslam anlayışı bin yıllık Selçuklu/Osmanlı tecrübesinden süzülüp gelmektedir ve kökleri itibariyle Sünni geleneğe (Ehli Sünnet ve’l-Cemaat) yaslanmaktadır.</strong></p>
<p>İslam dünyası paramparça, her parçada ya kan ve gözyaşı ya zulüm, işkence, baskı ve şiddet var. İslam şehirleri birbiri ardına işgal edilmiş, yakılmış, yıkılmış, adeta taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakılmamış. Basra, Bağdat, Halep, Şam, Kabil, Beyrut, Kudüs harap vaziyette. Müslümanlar arasında birlik kalmayınca dirlik de terk etmiş İslam coğrafyasını. Parçalanmışlık o kadar derin ki bırakın devletlere, şehirlere ayrılmayı hemen her silahlı grup kendine bir egemenlik alanı belirlemiş ve iktidarını kaybetmemek için kan akıtmaktan çekinmez halde. Müslümanlar birbirleriyle savaşmaktan küfre karşı durmaya fırsat bulamıyor. Müslümanın akıttığı Müslüman kanı gayrimüslimlerin akıttığı Müslüman kanından çok fazla. İslam dünyası paramparça ve her yanı işgal altında. Böyle bir tablo karşısında ümitler tükenirken Anadolu’dan bir ışık yayılmaya başlıyor ve ümmetin ümidi yeniden yeşeriyor. Artık Müslümanların gözü Anadolu’da ve yere düşen İslam sancağını tekrar dalgalandıran yiğitlerin tüm coğrafyada kan ve gözyaşını dindirip adaleti yeniden tesis etmesini bekliyor.</p>
<p>Yukarıdaki tablo günümüze ait değil; tasvir edilen on üçüncü yüzyılın sonları. Doğudan gelen Moğol istilası ve batıdan gelen Haçlı seferlerinin ardından İslam coğrafyasının düştüğü durum resmediliyor. İçeride bir tarafta Şii-Sünni çekişmesi, diğer tarafta siyasi ve ekonomik anlaşmazlıklar, birbiri ardına kurulan (ve yıkılan) devletler, kanlı savaşlar söz konusu. Yüzyılın sonuna gelindiğinde Osmanlılar çıkar meydana ve Anadolu’da birliği sağladıktan sonra Hicaz, Yemen, Kuzey Afrika’ya da istikrar getirerek altı yüzyıl boyunca İslam coğrafyasında barış ve huzurun teminatı olur. Osmanlı’nın ardından ise coğrafya günümüzde iyice derinleşen bir kaosa sürüklenir.</p>
<p>İslam dünyasının son yüzyıllık tarihi kan ve gözyaşı ile yazıldı. Osmanlı Devleti’nin çözülmesi ve hakimiyetini kaybetmesinin ardından İslam coğrafyasında huzur ve istikrar bir daha sağlanamadı. Önce işgal ve sömürge ile tanıştı Müslümanlar. Verilen bağımsızlık mücadeleleri sömürgecileri resmiyette Müslüman ülkelerden kovdu ancak sömürgeciler çekilirken geride kuklalarını bıraktılar. Sözde bağımsızlığını kazanan Müslümanları bundan sonra sömürge valisi gibi hareket eden baskıcı ve diktatör yönetimler bekliyordu. Suni sınırlarla İslam dünyasını coğrafi olarak birbirinden koparan Batı, araya ektiği fitne tohumları ile zihinsel olarak da parçalara ayırdı ve kolay yönetilebilir hale getirdi. Böylece Müslümanlar yapay gündemlerle bir iç mücadeleye yönelmek zorunda kalırken Batılı şirketler, Müslüman coğrafyadaki yeraltı ve yerüstü zenginliklerini rahatça sömürmeye devam ettiler. Batı İslam coğrafyası üzerinde kurduğu sömürü düzenini Irak’ın işgal edilip Saddam yönetiminin devrilmesine kadar el altından desteklediği baskıcı yönetimler aracılığı ile sürdürürken Arap Baharı olarak adlandırılan süreçle birlikte yöntem değiştirdi. Bu süreçte iç ayaklanmalarla devrilen baskıcı yönetimlerin yerine durumu eskisinden daha kötü bir hale getiren kim tarafından silahlandırıldıkları “belli olmayan” irili ufaklı örgütler geldi. Çoğu İslami referanslarla hareket eden bu örgütler ise birlik olup “ortak düşmana” karşı mücadele etmek yerine her gün daha fazla Müslüman kanı dökülmesine sebep oluyor. Gelinen nokta itibariyle Müslümanlar küfre karşı mücadele etmek, İslam’ın aydınlığını tüm dünyaya yaymak, aleme nizam ve adalet getirmek gibi ideallerden oldukça uzak görünüyor. Bu anlamda İslam dünyası on ikinci ve on üçüncü yüzyılda yaşanan krizin benzer ama çok daha derinini günümüzde de yaşıyor diyebiliriz. Irak, Suriye, Yemen, Somali, Libya gibi ülkeler bir iç savaşa sürüklenmiş durumda. Batılı güçlerin yanı sıra İran ve Suudi Arabistan gibi bölge ülkelerinin de dahil olduğu bir vekalet savaşı, bugün çeşitli örgütler ve milis güçleri üzerinden yürütülüyor. Diğer taraftan Mısır ve Pakistan gibi güçlü ülkeler askeri darbeler, diktatörler ve Amerika/İsrail güdümündeki baskıcı yönetimlerle kontrol altında tutuluyor. Soğuk savaşın ardından Komünist/sosyalist yönetimlerden kurtulan Balkanlar ve Kafkaslar ise Fars milliyetçiliğine yaslanan Şii anlayışla tekfirci Vahhabi anlayışın mücadele alanı haline gelmiş halde.</p>
<p>Peki bu tabloda Türkiye’nin yeri neresidir ve tıpkı on üçüncü yüzyılın sonunda olduğu gibi Anadolu yeniden İslam dünyası için umut olabilir mi? İslam dünyasının yaşamakta olduğu krizi aşmasında yeniden Anadolu’nun imkan ve sınırlılıkları nelerdir? Osmanlı tecrübesi dünya Müslümanları için yeniden model olabilir mi? Yazının kalan kısmında bu ve benzeri sorulara Türkiye’nin tarihsel tecrübesi ve sorumluluğu çerçevesinde cevap aramaya çalışacağız.</p>
<p>Türkiye’de iki binli yılların başından itibaren yaşanan tarihi dönüşüm (sessiz devrim) din-devlet-topum ilişkilerinde büyük kırılmalara yol açtı. Cumhuriyet yüz yaşını doldurmadan İslam’ı asla bir referans olarak görmeyen ve dini/dindarları toplumsal hayatın merkezinden uzakta konumlandıran (hatta dindarları uzun yıllar rejim için tehlike olarak gören ve alenen düşmanlık üreten) anlayış, yerini dinle ve dini değerlerle barışık bir yaklaşıma bırakmak zorunda kaldı. Zira İslam yüzyıllarca Anadolu’nun en sağlam mayalarından biri olmuş, toplumsal hayatın şekillenmesinde başat rol oynamıştır. Hal böyleyken İslam’ı (ve İslami değerleri) bu toplumdan söküp almak mümkün olmamıştır. Din(darlar) ile devletin barışma dönemi olarak adlandırabileceğimiz bu sürecin ülke içine yansımaları olduğu gibi kuşkusuz İslam dünyasında da etkileri olmuştur.</p>
<p>İslamcı bir gelenekten gelen cumhurbaşkanının özellikle 2009 yılında başbakanken Davos’ta İsrail cumhurbaşkanına söylediği sözler İslam dünyasında büyük heyecana yol açmış, dünya Müslümanları arasında Recep Tayyip Erdoğan’ın karizmatik bir lider olarak görülmesine büyük katkıda bulunmuştur. Türkiye tarafından ümmetin kanayan yarası olan Filistin ve Kudüs meselesiyle ilgili ortaya konan söylem ve eylemler elbette Davos çıkışıyla sınırlı değildir. Türkiye Müslümanlarının Filistin ve Kudüs hassasiyeti eskiden beri bilinmektedir ancak bugün farklı olan, bu hassasiyete sahip bir siyasi iradenin ülkeyi yönetmekte olması ve bunu dış politikaya da yansıtmasıdır.</p>
<p>İslam dünyasındaki baskıcı yönetimler ve diktatörler için meşru olmayan iktidarlarına bir tehdit olarak görülen Erdoğan’ın karizması, özellikle Arap sokaklarında coşkulu bir karşılık bulmaktadır. Arap dünyasında batının kuklası olarak gördükleri yöneticilerinden usanan çok sayıda insan için Erdoğan, Türkiye’deki statükoyu yıkan ve kendi ülkelerine de ilham veren Müslüman bir lider olarak görülmektedir. Bu anlamda Erdoğan’ın şahsında Türkiye, İslam dünyası için (en azından halk bazında) yeniden bir ümit olmuş ve ilgiyle izlenmeye başlanmıştır.</p>
<p>Burada Erdoğan sadece Erdoğan değildir; aslında Türkiye’dir; Anadolu’nun, Anadolu İslam anlayışının/Müslümanlarının bir temsilidir. Zira bu yeni dönemde Türkiye’nin İslam dünyasına yaklaşımında ne İran/Şii yayılmacılığı gibi pragmatist/fırsatçı bir anlayış esas alınmış ne de Suudi/Vahhabi bölücülüğü/dışlayıcılığı gibi dışlayıcı bir tutum sergilenmiştir. Çünkü Türkiye’deki Müslümanlık ve İslam anlayışı bin yıllık Selçuklu/Osmanlı tecrübesinden süzülüp gelmektedir ve kökleri itibariyle Sünni geleneğe (Ehli Sünnet ve’l-Cemaat) yaslanmaktadır.</p>
<p>Geçen sene sosyal medyada rastladığımız bir yorum bu durumu özetler niteliktedir: İstanbul’da bir taksiye binen ve Arap dünyasında oldukça popüler olan bir üniversite hocası ve televizyon programcısı taksi şoförüyle arasında geçen konuşmayı telefonuyla videoya çekmiş ve sosyal medya hesabında paylaşmıştı. Videoda taksi şoförü İslam dünyasının haline ne kadar üzüldüğünü ve Müslümanların kardeş olduğunu gözyaşları içerisinde neredeyse hiç bilmediği Arapçası ile anlatmaya çalışıyordu. Videonun altına yapılan yorumlardan birinde bir Arap şunları yazmıştı: “En güzel Müslümanlık Türkiye’de. Körfezde selefi sufiyi, şii sünniyi, seküler dindarı, arap farsı öldürmek istiyor. Türkiye’de ise herkes birbiriyle kardeşçe yaşıyor.”</p>
<p>Yukarıda anlatılmak istenen İslam dünyasının ihtiyacı olan Osmanlı tecrübesi ve Sünni anlayış aslında tam olarak budur. Ülkemizde İslam’ın farklı yorumlarını benimseyen pek çok fraksiyon mevcut olup bunlar zaman zaman sert tartışmalara girse de birbirini açıktan tekfir etmek, düşman ilan etmek gibi fitneye sebep olacak açıklamalardan her kesim uzak durmaktadır. Çünkü bu Anadolu Müslümanlığının geleneğinde olan bir tutum değildir. Bu yönüyle Türkiye’deki İslami anlayış yorum farklılıklarına imkân tanıyan ve zıt kutuplarda olsa da her görüşün kendini ifade etmesine fırsat veren bir yaklaşımı esas almaktadır. Kuşkusuz bu anlayış farklı din ve mezhep mensupları ile birlikte birçok tarikata hayat hakkı tanıyan, fethettiği yerlerde dahi kimsenin inanç özgürlüğünü kısıtlamayan; sadece inanç özgürlüğüne değil kültürel özgünlüğüne de dokunmayan Osmanlı’dan tevarüs etmiştir.</p>
<p>Selçuklu/Osmanlı tecrübesinin İslam anlayışında oldukça dikkat çeken bir diğer unsur da kontrol altına aldıkları yerlere “işgalciler” olarak değil “fatihler” olarak gitmiş olmalarıdır. Tarihte başka örneğine rastlanılmayan Alperenlik bu yaklaşımın ortaya çıkardığı bir kavramdır. Alp sıfatıyla toprakları fetheden yiğitler Eren sıfatıyla da gönülleri fethederek gittikleri yerlere barış, esenlik, adalet ve huzur götürmüşlerdir. Son yıllarda gerek Güneydoğuda gerekse Suriye’de ordumuzun yaptığı operasyonlarda Amerika ve Rusya’nın yaptığı gibi yerleşim yerlerini sivil ve masumları ayırt etmeden bombalarla yerle bir etmek yerine asker kaybı verme pahasına yakıp yıkmadan ilerlenmesi işte bu Alperenlik ruhunun hala yaşadığını bize göstermektedir. Dün Lübnan’da, bugün Irak’ta, Suriye’de, Libya’da Müslümanların birbirini kadın, çocuk, yaşlı, masum demeden öldürmesi; mahalleleri şehirleri yakıp yıkması ancak Alperenlik gibi yüce bir ruhtan yoksun olunmasıyla açıklanabilir.</p>
<p>Dünyanın en cengaver savaşçılarını aynı zamanda birer gönül erine çeviren bu ruhu ecdada veren kuşkusuz tasavvuf olmuştur. Bu anlamda Anadolu, askeri komutanları kadar manevi komutanları açısından da son derece mümbit bir coğrafyadır. Anadolu’ya; Anadolu Müslümanlığına ruh veren Hacı Bayram’lar, Mevlana’lar, Yunus’lar, Akşemsettin’ler ve onlar gibi sayısız kanaat önderi hep bu cümledendir.</p>
<p>Her ne kadar yaklaşık yüz yıldır bahsedilen İslami değerler toplumsal hayatımızı şekillendirmekten uzak bırakılmış olsa da bugün İslam dünyasını içerisinde bulunduğu krizden kurtaracak olan bu değerleri taşımaya en yakın/yatkın ülkenin Türkiye olduğunu söyleyebiliriz. Zira hiçbir zaman fiilen sömürge olmamış ve beslendiği kaynaklarla irtibatı zayıflasa da asla kopmamış olan Türkiye halkı, İslam coğrafyasına yeniden birlik ve dirlik getirecek olan ruha sahip olup hızlı bir şekilde özüne dönerek tarihsel sorumluluğunu yerine getirmeye başlamıştır.</p>
<p>Bunun en güzel örneklerini gerek sivil toplum kuruluşları aracılığıyla gerekse resmi kanallarla dünyanın pek çok bölgesindeki ihtiyaç sahipleri için hiçbir çıkar gözetmeksizin yapılan insani yardımlar oluşturmaktadır. Bu anlamda Türkiye halkı erenliğin gereğini de yerine getirmekten uzak durmamaktadır. Suriye’deki el-Bab, Cerablus ve son olarak Afrin operasyonları ise gerektiğinde Alp olmaktan çekinilmeyeceğini herkese göstermiştir.</p>
<p>Bugün İslam dünyası İran Şiiliği ile Suudi Vahhabiliği arasında tercih yapmaya zorlanmaktadır. Türkiye’nin bir alternatif olarak sahneye çıkması ise uzun yıllar engellenmiştir. Seksenli yıllarda Orta Asya ve Balkanlara, doksanlı yıllarda ise Afrika’ya yapılan açılımlarda ise Türkiye adına FETÖ ileri sürülmüş, bu oluşuma küresel güçler tarafından ön ayak olunmuş ve mezkur bölgelerde kök salmasına destek olunmuştur.</p>
<p>Kirli tezgahın ortaya çıkıp bu örgütün saf dışı bırakılması ile Türkiye’nin İslam dünyası için üçüncü ve en güçlü alternatif olarak görülmesinin önü tamamen açılmıştır. Bundan sonra yapılması gereken geleneksel değerler ve çağın ihtiyaçları göz önünde bulundurularak daha güçlü bir şekilde hem İslam dünyasına hem de dünyanın geri kalanına hitap etmeye devam etmektir.</p>
<p>Buraya kadar meselenin daha çok siyasi ve askeri yönü üzerinde duruldu. Peki Anadolu’da halkın gündelik yaşamına İslam nasıl yansıyor? Belki bu ayrı bir yazı konusu ancak yukarıda yazılanları da destekleyecek mahiyette görülebilecek bir tasviri burada zikretmek gereiyor. Türkiye’de halk katında İslam’ın nasıl saf ve ihlaslı bir karşılığı olduğunu ve hangi unsurlara dayandığını İsmail Kara şu ifadelerle anlatıyor: “Bu unsurlar; sadece bir ibadet mahalli olmayan camidir, tüyü bitmemiş yetimin hakkıdır, sadece namaza çağırma olmayan ezandır, berekettir, cinli-perili dünyadır, sadece bir mimari öge olmayan minaredir, adak adamaktır, sofraya meleklerin inmesidir, aynı zamanda bir namus ve iffet-ahlâk meselesi olan kadınların örtünmesidir, bayram sabahıdır, bir gelecek tasavvuru olan çocukların namaz kılacak kadar dinî bilgi edinmesidir, mahremiyettir, bölgenin/beldenin merkezi olan türbedir, ziyaretgâhlardır, adak yerleridir, şifa ve oku(n)ma teknikleri ve gelenekleridir, rüyadır, özellikle Hz. Peygamber’i rüyada görmektir, imam nikâhıdır, yatırdır, Kadir Gecesi gök kapısının açılışını görmektir, keramettir, şehitliktir, Cuma geceleri evlerine dönen ölüler için Yasin okumaktır, yağmur/rahmet duasıdır, istihareye yatmaktır, sağ elle yemek yemektir, Mevlid metni ve törenidir, mübarek gün ve gecelerdir, namaz niyaz bilmektir, üzerinde muska-hamayıl taşımaktır, ölü için lokma-helva dökmektir, hayır hasenattır, kul hakkıdır, su akıtmaktır, ekmeği/nimeti kutsal bilmektir, komşuluk hukukudur, bereket olarak evde Kur’an, Allah ve Muhammed yazıları bulundurmaktır, ölüm ve mezarlık, öte dünya tasavvurlarıdır, meleklerin sabah namazı vakti açık olan kapılara rızık dağıtmasıdır, yağmurun rahmet oluşudur, Tanrı misafiridir, meczuplara, yetimlere riayettir, şükür ve kanaattır, uğura ve nazara inanmaktır, ilâhîlerdir, türküdür, deyiştir, tesbihtir, seccadedir, yatarken okunan duadır, ölmek üzere olan insanın ağızına damlatılan bir damla zemzemdir, aşuredir, Ramazan’da ağızların mühürlenmesidir, haram-helal gözetmektir, hurmadır, sadakanın ömrü artırmasıdır, yoldan taşı-dikeni kaldırmaktır, kandil simididir, hürmeten saklanan hurma çekirdeğidir, ayıp-günah bilmektir, önceden kefenini alıp saklamaktır, domuz etine karşı hassasiyettir, kuşun kurdun hakkıdır, Kur’an dinlerken ürpermek, Muhammediye dinlerken ağlamaktır, Besmele’dir, ezan sesi gelen bir yerde ikamet etmektir, Mushaf’a hürmeten ayakaltında kalan kağıt parçalarını kaldırmaktır, sakal-ı şerif ziyaretidir, mübarek bir yerde oruç açmak,<br />
orada nafile namaz kılmaktır&#8230;, bunlar üzerinden diğer inananlarla kurulan iletişim ve dildir, hissiyattır, yapıp eylemedir, dini yaşamaktır, mensubiyettir.” (İsmail Kara, Cumhuriyet Türkiye’sinde Bir Mesele Olarak İslâm 2).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/anadoludan-yukselen-umut-bayragi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hikmetsiz Dindarlık Tehlike Saçıyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hikmetsiz-dindarlik-tehlike-saciyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hikmetsiz-dindarlik-tehlike-saciyor/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İsmail Akyüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:39:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Dindarlık]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Akyüz]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1740</guid>

					<description><![CDATA[Din adına ortaya çıkan densizlerin kepazeliklerini telmih yoluyla bile anlatmaya gerek yok. Zira kerahet tavsif edilemez. Edilirse münkirin reklamı olur. Üryaniliğin haram, tesettürün ise farz olduğunu bu Millet pek âlâ bilir. Bir faninin elinin öpülmesinin bir başka faniye ahirete taalluk eden bir getirisinin olmayacağını ya da Yüce Mevlâ’nın mağfireti olmadan kimsenin ahiretteki makamının belli olmayacağını Müslüman halkımız irfan nazarıyla anlar. Zaman zaman nükseden, musap olduğumuz bir boyun ağrısıdır din-devlet ilişkilerimiz. Zannetmeyin ki geçmişte bu saha dikensiz bir gül bahçesiydi. Hayır, gün geldi dinî hissiyatın oluşturduğu kalabalıklar ülke güvenliğini tehdit eder boyutlara ulaştıklarında hüzünle hatırlanan bedeller ödettirdiler/ödediler. Gün geldi her iki alanın önderleri muhabbet sofralarına birlikte oturdular. Din-devlet ilişkilerinin barış düzleminde ilerlemesi şüphesiz emniyet ve huzur ikliminin tüm ülkeyi etkisi altına alması demekti. Buna mukabil taraflardan herhangi birinin haddini aşarak karşı tarafa müdahil olması fitne ve fesadın bir karabasan gibi tüm memleketi kapsaması demekti. Bu ülke, bu millet fetret dönemlerinden çok çekti. Tarihimiz, yüzümüzü ağartan şanlı levhalarla dolu olduğu kadar gönüllerimizin burkulup gözyaşlarına gark olduğu hüzün tablolarıyla da doludur. Meşum, meşhur 15 Temmuz hadisesi muayyen anlayışlara has bir ihanet olmayıp farklı tezahürlerle her an tekerrür edebilecek bir vukuattır. Din adına ortaya çıkan densizlerin kepazeliklerini telmih yoluyla bile anlatmaya gerek görmüyorum. Zira &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Din adına ortaya çıkan densizlerin kepazeliklerini telmih yoluyla bile anlatmaya gerek yok. Zira kerahet tavsif edilemez. Edilirse münkirin reklamı olur. Üryaniliğin haram, tesettürün ise farz olduğunu bu Millet pek âlâ bilir. Bir faninin elinin öpülmesinin bir başka faniye ahirete taalluk eden bir getirisinin olmayacağını ya da Yüce Mevlâ’nın mağfireti olmadan kimsenin ahiretteki makamının belli olmayacağını Müslüman halkımız irfan nazarıyla anlar.</strong></p>
<p>Zaman zaman nükseden, musap olduğumuz bir boyun ağrısıdır din-devlet ilişkilerimiz. Zannetmeyin ki geçmişte bu saha dikensiz bir gül bahçesiydi. Hayır, gün geldi dinî hissiyatın oluşturduğu kalabalıklar ülke güvenliğini tehdit eder boyutlara ulaştıklarında hüzünle hatırlanan bedeller ödettirdiler/ödediler. Gün geldi her iki alanın önderleri muhabbet sofralarına birlikte oturdular.</p>
<p>Din-devlet ilişkilerinin barış düzleminde ilerlemesi şüphesiz emniyet ve huzur ikliminin tüm ülkeyi etkisi altına alması demekti. Buna mukabil taraflardan herhangi birinin haddini aşarak karşı tarafa müdahil olması fitne ve fesadın bir karabasan gibi tüm memleketi kapsaması demekti. Bu ülke, bu millet fetret dönemlerinden çok çekti. Tarihimiz, yüzümüzü ağartan şanlı levhalarla dolu olduğu kadar gönüllerimizin burkulup gözyaşlarına gark olduğu hüzün tablolarıyla da doludur.</p>
<p>Meşum, meşhur 15 Temmuz hadisesi muayyen anlayışlara has bir ihanet olmayıp farklı tezahürlerle her an tekerrür edebilecek bir vukuattır. Din adına ortaya çıkan densizlerin kepazeliklerini telmih yoluyla bile anlatmaya gerek görmüyorum. Zira kerahet tavsif edilemez. Edilirse münkirin reklamı olur. Üryaniliğin haram, tesettürün ise farz olduğunu bu Millet pek âlâ bilir. Bir faninin elinin öpülmesinin bir başka faniye ahirete taalluk eden bir getirisinin olmayacağını ya da Yüce Mevlâ’nın mağfireti olmadan kimsenin ahiretteki makamının belli olmayacağını Müslüman halkımız irfan nazarıyla anlar. Hâl böyleyken dinî kisveli kişilerin ortaya koydukları suretâ dinî hezeyanlar ancak ve ancak İslâm’a garazkâr bakan hastalıklı tiplerin salih ve sahih cemaatlere dil uzatmalarına vesile olur.</p>
<p>Tarih boyunca sorunlu bir alan olarak süre gelmiş Devlet-Cemaat ilişkilerinin bugün popülaritesi artan bir takım hikmetsiz dinî yapılar nedeniyle yeni bir sorun alanı olarak tanımlanması artık bir denetim mekanizmasının ihdas edilmesini zorunlu kılıyor. Bu konuda Diyanet İşleri Başkanlığı vatandaşların beklentilerine uygun olarak harekete geçip, din bezirgânı marazî tiplerle Allah dostu salih Mü’minleri ve cemaatleri tefrik ederek herkese müstahak olduğu şekilde davranmalıdır. İslâm kisvesiyle ortaya çıkıp rezalet işleyenlerle mücadele Diyanet’in görevi olduğu gibi, sahih din anlayışlarının önünü açıp korumak da onun görevidir.</p>
<p><strong>Din Ve Devlet Arasında Cemaat Olmak</strong></p>
<p>Geleneksel manada Sünni İslam’ın son büyük temsilcisi sayabileceğimiz Osmanlı Devleti/Toplumu’nda toplumsal hayatın şekillenmesinde İslam, kuşkusuz en büyük rolü oynamıştır. Hukuktan ekonomiye, eğitimden sanata, aile hayatından devlet yönetimine kadar neredeyse tüm sosyal ilişkilerin en önemli belirleyicisi, İslam anlayışı çerçevesinde şekillenen ilkeler olmuştur. En üstten (padişah) en alta (halk) kadar toplumun tüm katmanlarına ana rengini veren İslam anlayışı ise temelde iki kaynaktan beslenmiş ve dinamizmini devam ettirmiştir: Fıkıh ve Tasavvuf. Bu kaynaklar aynı zamanda Osmanlı’daki dinî kurumsallaşma bağlamında ikili bir yapıyı ortaya çıkarmıştır: biri resmî/kitabi dini temsil eden ve ulemanın şekillendirdiği medrese çevreleri; diğeri de sivil/folk dini temsil eden ve sufilerden oluşan tarikat çevreleri. Her ne kadar devlet yönetiminde “kalemiye” olarak adlandırılan ve oldukça geniş yetkileri bulunan bir sınıf etkili olsa da fıkıh ve tasavvuf tüm toplum katmanlarının olduğu gibi hangi mevkide olursa olsun bütün yöneticilerin de beslendiği iki ana kaynak olmuştur. Bu anlamda Fıkıh ve Tasavvuf, yaslandıkları bin yıllık gelenekle Osmanlı toplumsal yaşamında değer üreten ve toplumu bu değerler kümesi etrafında toplayan en güçlü iki kaynak olarak varlıklarını devam ettirmiştir.</p>
<p><strong>Şeriatsız Hakikat Olmaz</strong></p>
<p>Osmanlı’yı geleneksel manada Sünni İslam’ın son büyük temsilcisi yapan şey aslında yukarıda bahsedilen üç sınıfın (ilmiye, sufiye, kalemiye) yüzyıllar boyunca birbirini beslemesi, desteklemesi ve tamamlaması olmuştur denebilir. Bazı istisnalar sayılmazsa Osmanlı’nın kurmuş olduğu Sünni çatı nakil, akıl ve keşf direkleri üzerinde yükselerek uzun süre Müslümanlar için yegâne model olmuştur. Osmanlı tarihinde Fıkıh, Tasavvuf ve siyasetin iç içe geçtiği örnekler oldukça fazladır. Her şeyden önce hükümdarlığın meşruiyeti Şeyhülislam’ın onayına dayanmakta, padişahlar tüm kararlarını bir şekilde İslam şeriatına uydurmak zorundadır. Bununla birlikte bir şeyhe intisap ederek tarikata mensup olan Sultan sayısı da oldukça fazladır. On yedinci yüzyılda patlak veren medrese-tekke çatışması bir tarafa bırakılacak olursa tasavvufun uzun bir dönem medrese çevrelerini de etkilediği bilinmektedir. Mesela Osmanlı’nın ilk Şeyhülislamlarından ve en büyük fıkıhçılarından biri olan Molla Fenârî, Osmanlı Devleti’nde tasavvufa ilgi duyan ilmiye mensuplarının önde gelenlerinden olmuştur. Tasavvufî düşüncelerinin şekillenmesinde Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin tesiri olmuştur. İbnü’l-Arabî’ye nispet edilen Ekberiyye mektebinin görüşlerini Anadolu’da temsil eden âlimler arasında yer almış, İbn Arabi’nin öğrencisi olan Sadrettin Konevi’nin Miftahü’l-Gayb isimli oldukça ağır eserine kalın bir şerh yazmıştır. Yine Osmanlı’nın büyük fıkıhçılarından olan Davud-u Kayseri, kurucusu olduğu İznik Medresesinde İslami ilimlerin yanı sıra İbn Arabi’nin Füsusü’l-Hikem adlı tasavvufi eserini okutmuştur. Osmanlı toplumunda kabul gören ve geniş kitlelere ulaşabilen tasavvufi akımlar da genel manada “Şeriatsız hakikat olmaz” düsturuyla hareket ederek İslam Fıkhının sınırlarını aşmamışlar; aşanlar da toplum tarafından kabul görmemiştir.</p>
<p>Meseleye din devlet ilişkileri açısından bakıldığında iki kurumun birbirini tamamladığı, dinin devleti meşrulaştırırken devletin de dini himaye ettiği görülmektedir. Henüz sekülerleşmenin başlamadığı dönemlerde İslam, bütün hayatı kuşatan bir sistem olarak görüldüğünden (ki “ed-Din” de zaten budur) hukuktan eğitime, sanattan ticarete, bireyler arasındaki ilişkilerden devlet işlerine kadar toplumsal hayatın tamamı İslami ilkelerle bezenmiş bütüncül bir bakış açısıyla (Tevhid) düzenlenerek her yönüyle “Müslüman” bir toplum inşa edilmiştir. Dolayısıyla Osmanlı toplumsal muhayyilesinde din ve devlet birbirinden bağımsız iki ayrı olgu olarak değerlendirilmediğinden din ve devlet arasında bir gerilim söz konusu olmadığı gibi devletin dini olanla ilgilenmesi (düzenleme/denetleme/ihdas-ilga etme) hiçbir zaman bir sorun olarak algılanmamıştır.</p>
<p>Mezkûr özellikleriyle Osmanlı toplum yapısı, Sünni İslam anlayışının en parlak örneklerinden biri olarak tarihteki yerini almıştır. Bu anlamda (Sünni) İslam anlayışının biçimlendirdiği toplumsal yapısıyla son (ve belki de en büyük) devlet/toplum olan Osmanlı, son iki yüzyılında yaşanan tüm modernleşme ve batılılaşma çabalarına rağmen Cumhuriyet kurulana dek İslami kimliğini muhafaza etmiştir.</p>
<p><strong>Sekülerleşme</strong></p>
<p>İlmi, siyasi, askeri, ekonomik ve kültürel olarak yaklaşık bin yıl boyunca “Doğu”dan esen rüzgarlar 15-16. yüzyıllardan itibaren tersine dönerek Batı’dan esmeye başlamış ve yaklaşık bir asır içerisinde önünde durulması imkansız bir kasırgaya dönüşmüştü. Roma’nın ihtişamlı günlerinin ardından Avrupa’ya çöken “karanlık”, Ortaçağ’ın hatırlanmak dahi istenmeyen yüzyıllar olarak yaşanmasına sebep olmuştu. Rönesans, Reform ve Aydınlanma dönemlerinin ardından Batı, tarih sahnesine hiç olmadığı kadar güçlü bir şekilde yeniden çıkıyordu. Kuşkusuz Avrupa için bu karanlık çağın en önemli aktörü Kilise ve kilise etrafında gelişen Hıristiyanlık düşüncesiydi (Skolastik). Gerçekten de Ortaçağ Avrupa’sı din adına türlü baskı, zulüm ve işkencelere şahit olmaktaydı. Akıl hastaları 1488 yılında Edirne’de yapımı tamamlanan bimarhanede hastalığının türüne göre farklı makamlarda icra edilen musiki ve farklı çiçek kokularıyla rehabilite edilirken aynı tarihlerde Edirne’nin birkaç yüz kilometre batısında aynı akıl hastaları, içine şeytan girdiği gerekçesiyle diri diri yakılmaktaydı. Elbette Sünnetullah gereği zulüm baki olamazdı; mazlum olan gayrimüslim olsa bile. Dine (kiliseye) karşı on beşinci yüzyılda Rönesans ile başlayan meydan okuma, on altıncı yüzyılda Reform ile devam ederken on yedinci ve on sekizinci yüzyıllarda Aydınlanma ile nihai hedefine ulaştı ve din toplumsal hayatı biçimlendiren/denetleyen/yöneten bir kurum olmaktan çıkarak vicdani ve bireysel bir olgu haline geldi. Batı din ile (Hıristiyanlık/Katolisizm/Skolastik) hesaplaşmış ve onu toplumsal hayat için bir referans olmaktan çıkararak oldukça ağır bir ceza kesmişti. Bahsedilen yüzyıllarda Avrupa bir taraftan coğrafi keşifler (sömürgeleştirme) aracılığıyla ekonomik olarak hızla güçlenip bilimsel gelişmeler aracılığıyla teknik ve askeri anlamda büyük bir üstünlük sağlarken diğer taraftan toplumsal hayatı da yeniden inşa etmeye başlamıştı. Bu yeniden-inşa sürecinde elbette dinin ve dini olanın hiçbir belirleyiciliği bulunmamaktaydı: Hukuk, ekonomi, eğitim, sanat, siyaset; tüm kurumlar pozitivist/materyalist/darvinist/hümanist bir zeminde yeniden oluşturuluyor, paramparça edilen kavramlar eskisinden çok farklı anlamlarda yeniden bir araya getiriliyordu. Kuşkusuz bu süreçten en zararlı çıkan din (Hıristiyanlı/Kilise) olmuştu. Toplumsal hayat üzerindeki etkisi tamamen ortadan kalkarak güçlü seküler bürokrasi karşısında daracık bir alana hapsedilmişti. Yüzyıllar boyunca derebeyleri ve krallar, meşruiyetini dinden (kilise) alırken sürecin sonunda kiliselerin varlıkları devletin kendilerini tanıyarak yasal statü vermesine bağlı hale gelmişti.</p>
<p>Zaten tarih boyunca Avrupalılar dinle sağlıklı bir ilişki kuramamıştı. Hıristiyanlığın ortaya çıkış ve yayılma döneminde Romalılar ilk Hıristiyanları şiddetle bastırmış, Ortaçağda kilise adına sayısız işkence ve cinayete şahit olunmuş, modern dönemde ise din tamamen işlevsiz bir kurum haline dönüştürülmüştü.</p>
<p>Avrupa’daki gelişmeler ilk başlarda İslam dünyasının pek dikkatini çekmemiştir. Ancak on sekizinci yüzyıldan itibaren Avrupalılar karşısında alınan askeri yenilgiler, Osmanlı’nın bir iç muhasebe yapmasına sebep olmuş ve “yenilik” fikri kendini göstermeye başlamıştır. İlk mağlubiyetler askeri olduğundan işe ordunun batılı tarzda yeniden teşekkül ettirilmesiyle başlanmıştır. Ancak kısa sürede meselenin sadece orduyu modernize ederek çözülecek basitlikte olmadığı anlaşılmış, “tekniklerini alalım medeniyetlerini almayalım” çaresizliğinin/safdilliğinin ardından sırasıyla eğitim ve hukukta batılılaşma adımları atılmaya başlanmıştır. Böylece sekülerleşme (toplumsal hayatı dini referanslardan arındırarak bilim ve akıl aracılığı ile biçimlendirme) Osmanlı toplumunda yavaş yavaş kendini hissettirmeye başlamıştır. Ancak Müslüman toplumların din (İslam) ile kurduğu ilişki biçimi Avrupalıların Hıristiyanlık ile kurduğu ilişkiden çok farklı olduğu için Osmanlı modernleşmesinde “din ile hesaplaşma” düşüncesi en azından genel bir kabul olarak son ana kadar umumi bir yaklaşım haline gelmemiştir. Bununla birlikte modernleşme adına hayata geçirilen her uygulama Müslüman Osmanlı devletini/toplumunu adım adım sekülerleşmeye (toplumsal hayatı dinden uzaklaştırmaya) götürmüştür. Bu anlamda Osmanlı’nın son dönemlerinde din-toplum-devlet ilişkileri bağlamında kaçınılmaz bir ikilik ortaya çıkmıştır: bir tarafta medreseler diğer tarafta batılı tarzda eğitim veren mektepler; bir tarafta şer’i mahkemeler diğer tarafta nizamiye mahkemeleri; bir tarafta Meclis-i Mebusan diğer tarafta Kanun-i Esasi. Süreç her ne kadar dinin (dini olanın) aleyhine işliyor olsa da cumhuriyet kurulana kadar Osmanlı Devleti’ne/toplumuna ana rengini veren unsur İslam olmaya devam etmiştir.</p>
<p>O zamana kadar nispeten yavaş ve “sağlıklı” bir şekilde devam eden modernleşme çabaları Cumhuriyetle birlikte büyük kırılmalara sebep olacak devrimlere “inkılâp etmiştir”. Millî Mücadele yıllarında Halifeliği kurtarmak adına halktan destek alan Cumhuriyetin kurucuları, cumhuriyetin kurulmasının üzerinden henüz bir yıl geçmeden halifeliği kaldırmakla kalmamış topluma ana rengini veren İslam’ı toplumsal hayatın her alanından (hatta bireysel hayattan bile) çıkarma gayretine girmiştir. Bu anlamda cumhuriyet ile birlikte topluma/devlete ana rengini veren unsur artık laiklik olmuştur. Cumhuriyet sonrası devrim yasaları/inkılaplar anlaşılmadan Türkiye’deki din-toplum devlet ilişkilerini anlamlandırmak mümkün görünmemektedir. Zira Osmanlı toplumunda din (İslam’ın doğası gereği) hayatın her alanına sirayet ettiğinden yapılan her inkılap dinin toplumdan biraz daha uzaklaşmasına sebep olmuştur. Bu anlamda bütün inkılapların ayrı ayrı incelenmesi gerekmekle birlikte aşağıdaki dört kanunun din(İslam)-devlet-toplum ilişkilerini kökten değiştirecek yenilikler getiren düzenlemeler olarak özellikle üzerinde durulması gerekmektedir. Bunlardan üçü cumhuriyetin ilan edilmesinin (29 Ekim 1923) üzerinden altı ay geçmeden (3 Mart 1924) çıkarılarak hızlı bir şekilde hayata geçirilmiştir:</p>
<p>429 Sayılı Şeriye ve Evkaf ve Erkânı Harbiyei Umumiye Vekâletlerinin İlgasına Dair Kanun,<br />
430 Sayılı Tevhidi Tedrisat Kanunu<br />
431 Sayılı Hilafetin İlgasına ve Hanedanı Osmaninin Türkiye Cumhuriyeti Memaliki Haricine Çıkarılmasına Dair Kanun</p>
<p>Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılması alelade bir düzenleme değildir. Osmanlı bürokratik modernleşmesinin bir parçası olarak Şeyhülislamlık müessesesinin yerine kurulan bu vekalet, aslında devletin İslami kimliğinin en önemli temsilcisi olarak ortaya çıkmıştır. Zira eğitim, yükseköğretim, vakıflar, yüksek yargı gibi toplumsal hayatın en önemli kurumlarının işlerini yürüten ve tüm referansını İslam’dan alan Vekalet, aynı zamanda kanunların İslam’a uygunluğunu denetleme gibi (fetva) önemli bir işlevi yerine getirmiştir. Bu vekaletin ilgası ile birlikte devlet artık İslami kimliğinden tamamen “kurtulmuştur”. Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin görevleri ise yeni kurulan bakanlık, başkanlık ve müdürlükler arasında paylaştırılarak medreseler Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlanmış, vakıfların mülkiyeti ve gelirleri Vakıflar Genel Müdürlüğüne devredilmiş, din hizmetleri ise adeta “kuşa çevrilen” Diyanet İşleri Başkanlığı’na tevdi edilmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görev tanımı “dinin itikat, ibadet ve ahlakla ilgili işlerini yürütmek” olarak yapılmış olmasına rağmen 1931 yılında çıkarılan bir kanunla Vakıflar Umum Müdürlüğüne devredilen camiler ve din görevlileri ancak 1950 yılında çıkarılan 5634 sayılı kanunla yeniden Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlanmıştır. Hilafet’in kaldırılması ise zaten İslami kimliğini kaybetmiş olan yeni devletin artık İslam dünyası ile de özel bir ilişkisinin olmayacağını göstermiştir. Tevhidi Tedrisat Kanununa dayanılarak altı ay kadar sonra da İslami bilginin üretildiği/aktarıldığı en önemli kurumlar olan medreseler kapatılmış ve bin yıllık ilmi gelenek sona erdirilmiştir.</p>
<p>Mezkûr kanunlar resmi/kitabi dini (fıkıh) toplumsal hayatın dışına atarken yaklaşık iki sene sonra (30 Kasım 1925) çıkarılan 677 Sayılı “Tekke Ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun” ile birlikte sivil dini hayat da (tasavvuf) kurumsal olarak ortadan kaldırılmıştır. Böylece cumhuriyetin kurulmasının üzerinden iki sene geçmeden devlet İslami referanslardan tamamen arındırılmış, toplumun ise beslendiği dini kaynaklar kurutulmaya çalışılmıştır. Artık 1928 yılına kadar anayasanın ikinci maddesinde yazılı bulunan “Türkiye Devleti’nin dini İslam’dır.” fıkrasının romantizmden öte bir anlamı kalmamıştır. Türkiye’deki din-toplum-devlet ilişkilerini kökten değiştiren bu kanunlar İslami kimliğin yitirilmesine sebep olmakla kalmamış aynı zamanda bin yıldan uzun sürede inşa edilen Sünni çatının tamamen çökmesine neden olmuştur.</p>
<p><strong>Tarikatların Cemaatlere Dönüşmesi</strong></p>
<p>Yüz yıla yaklaşan cumhuriyet tecrübesinde diğer tüm kurumların yaşadığı değişim/dönüşüm kuşkusuz dini grupları da etkilemiştir. Esasında dini grup ifadesi yaşanan modernleşme/sekülerleşme tecrübesinin sonucu olarak ortaya çıkan yeni bir ifadedir. Zira geleneksel toplum yaşantımızda dini olmayan bir gruptan söz etmek mümkün değildir: zaten toplum başlı başına dinidir. Bugün kullanılan dini grup ifadesi ise laik devlet ve seküler toplum olmanın bir gereğidir.</p>
<p>Günümüzde toplumsal hayata yön veren en önemli kurum olan devlet/hukuk/bürokrasi, dini referanslardan tamamen uzak biçimde oluşturulmuş, din toplumsal hayat üzerindeki hâkim konumunu kaybetmiştir. Resmi olarak dini ilkelerden uzaklaşılmakla kalınmamış, devrim kanunları ile sivil dini oluşumlar da yasaklı hale getirilmiştir. Ancak tarihsel tecrübe yasa(k)larla dini oluşumların ortadan kaldırılamayacağını göstermiştir. Zira Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının ardından tarikatların bir kısmı faaliyetlerine son verirken önemli bir kısmı “yeraltına” inerek varlıklarını bir şekilde devam ettirmiştir. Laikliğin en sert biçimde uygulandığı tek partili yıllarda hayatta kalma mücadelesi veren tarikatlar çok partili siyasi hayata geçilmesinin ardından yeniden gün yüzüne çıkmaya, ekonomik ve insan kaynaklarını hızlı bir şekilde artırmaya başlamışlardır. Ancak gerek mevcut yasal düzenlemeler gerekse iletişim ve ulaşım alanında yaşanan gelişmeler tarikatların önemli bir kısmının mahiyet değiştirerek “cemaatler”e dönüşmesine sebep olmuştur. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasından beri bir sorun olan Tarikatlar/cemaatler meselesi üzerindeki tartışmalar günümüze kadar devam etmiştir. 15 Temmuz’da yaşanan darbe girişiminin ardında dini grup görünümlü bir suç şebekesinin olmasının Türkiye’deki dini grupları/cemaatleri yeniden tartışmaların odağı haline getirmesi bir tarafa, cemaatler konusu farklı boyutlarıyla ele alınması gereken ve mevcut anlayış ve uygulamalarla kısa vadede çözümü zor görünen bir mesele olarak karşımızda durmaktadır. Bu bağlamda dini yaşantının kısıtlanması noktasında en sert tedbirlerin alındığı tek partili yıllarda dahi insanların tarikatlara/cemaatlere hangi motivasyonla rağbet ettiğinin ortaya konulması aslında günümüze kadar devam eden cemaatler sorununun anlaşılması açısından oldukça önemli görünmektedir.</p>
<p>Bir toplumda yönetici elitlerin dini kimlikten vazgeçme iradesinde olması halkın da böyle düşündüğü anlamına gelmemektedir. Zira böyle olsaydı bugün hiçbir dini grubun bulunmaması, dini eğitim veren müesseselerin tamamen ortadan kalması gerekirdi. Ancak devletin din eğitimini tamamen yasakladığı 1930’lu ve 1940’lı yıllarda dahi insanlar bu yasaklara uymamış gizli ve riskli de olsa dini eğitimi ve yaşam tarzını muhafaza etmeye gayret etmiştir. Tam bu noktada tarikatlar/cemaatler yasaklı olmalarına rağmen oldukça önemli bir rol oynamıştır. Her ne kadar devlet dini kimlikten vazgeçmişse de toplumun önemli bir kısmı dini kimliğini muhafaza etmek istemiş ve bunun için de tek seçenek olan tarikatlara/cemaatlere meyletmiştir. Nitekim uzun yıllar boyunca dini eğitim gizli kapaklı bu cemaatler tarafından sürdürülmüştür. Özellikle şehirleşmenin arttığı 1960’lardan itibaren kırsal kesimlerden şehir merkezlerine göç eden dindar Anadolu insanı, beraberinde getirdiği dini/geleneksel değerleri şehrin öğütücü etkisinden korumak yahut içerisine düştüğü amansız yalnızlığı ortak değerler etrafında birleşen benzer durumdaki insanlarla dindirmek için dini grupları önemli bir sığınak olarak görmüştür. Her şeyden öte insanlar cemaatle kıldığı bir namazın öncesinde yapılan dini sohbetten istifade etmek, sonrasında okunan evrad, zikir, ilahi vb. ile manevi açlığını gidermek, en sonda yapılan duaya samimiyetle “amin” diyerek huzur ve sekinete kavuşmak amacıyla tarikatlara/cemaatlere yönelmişlerdir.</p>
<p><strong>Diyanet’in Yapısı</strong></p>
<p>Din hizmetlerini remi olarak yürütmesi için kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı ise ne Şeyhülislamlık müessesesinin yerini doldurabilmiş ne de yasaklanan tarikatların manevi atmosferini oluşturabilmiştir. Bu anlamda Diyanet İşleri Başkanlığı’na haksızlık da etmemek gerekmektedir. Zira bu kurumun tarihsel olarak taşıması gereken sorumluluk ve üstlenmesi gereken misyon ile devletin kuruma biçtiği rol birbirinden son derece uzaktır. Diyanet her ne kadar en sıkıntılı dönemlerde bile geleneksel İslam anlayışından ödün vermemeye gayret etmiş, Osmanlı’dan devraldığı ilmi mirası büyük ölçüde muhafaza etmiş ve (Türkçe ezan uygulaması meselesi sayılmazsa) dinde reform denemelerine alet olmamayı başarmış olsa da neticede bütçesi, personel sayısı, görev ve sorumlulukları, faaliyet alanları ve sınırları siyasi irade tarafından tayin edilen siyasi bir kurumudur. Son yıllarda din/dar-devlet ilişkilerinde yaşanmış/yaşanmakta olan büyük (müspet) değişim ile Diyanet İşleri Başkanlığı mahiyet ve faaliyet anlamında eskisinden çok daha güçlü ve itibarlı bir kurum haline gelmiş olsa da mevcut haliyle bu değişimin yapısal değil ancak fonksiyonel olduğu görülmektedir.</p>
<p>Bu anlamda devlet yapısal olarak yani anayasal ve yasal olarak hala pozitivist/materyalist/darvinist/hümanist bir zihniyet temeli üzerinde oturmaktadır. Değişimin fonksiyonel/konjonktürel olması ise mevcut hükümetin dini değer ve ilkelerle savaş halinde olmaması; bilakis yüz yıldır toplumsal hayatın dışında tutulmaya çalışılan bu değerleri canlandırma gayreti içerisinde olması ile ilgilidir. Ancak bu anlamda elde edilen kazanımların muhtemel bir hükümet ve buna bağlı olarak zihniyet değişiminde tümüyle elden gitmesi işten bile değildir. Dolayısıyla yapısal bir değişim gerçekleştirilmeden tarikatların/cemaatlerin Diyanet’in; devletin denetimine tabi tutulması, üzerinde uzunca düşünülmesi gereken son derece riskli bir uygulama olacaktır.</p>
<p><strong>Tarikatların Denetimi</strong></p>
<p>Böyle bir adım her şeyden önce dini grupların yasal bir zemine kavuşturulmasını ardından da devletin belirleyeceği şartları taşıyanların akredite olmasını gerektirmektedir. Bu da dini grupların öncelikle tasnifini gerekli kılmaktadır. Ülkede sadece Sünni tarikat/cemaatlerin olmaması; Şii, Caferi, Alevi, Bektaşi toplulukların bulunması, bunun da ötesinde gayrimüslimlerin de birçok cemaat/tarikatının olması meseleyi içinden çıkılmaz hale getirmektedir. Kendi içlerinde bir bütünlüğü olmayan bu çok parçalı dini yapıların yasal statüye kavuştuktan sonra elde etmesi gereken birtakım haklar ortaya çıkacaktır. Bunların başında da kendi ibadethanelerini açma/yönetme ve din görevlilerini yetiştirme (ve hatta belki de nihai olarak kendi hukuk kurallarını uygulama) meseleleri gelecektir. Bunun son derece dramatik örneklerini Avrupa’da yaşayan gurbetçiler tecrübe etmiş/etmektedirler. Bu anlamda Diyanet İşleri Başkanlığı her ne kadar tatmin edici olmaktan uzak olsa da en azından Türkiye Müslümanlarının birliğini temsil etmekte, din eğitimi ve hizmetlerinde belli bir standardı sağlamaktadır. Dolayısıyla sorun mevcut şartlarda çözümsüz görünmektedir. Devletin dini kodlarına geri dönmesi ve Sünni çatıyı yeniden oluşturması kısa (hatta uzun) vadede mümkün görünmediğinden eğer bahsedilen adımların atılması düşünülecekse öncelikle çok sağlam ve tüm detayları hesaplanmış yapısal düzenlemeler yapmak gerekmektedir.</p>
<p><strong>Cemaatlerin Kurumsallaşması</strong></p>
<p>Netice olarak Cumhuriyet dönemi modernleşme anlayışının dini ve dindarları katı bir şekilde dışlaması, tasavvuf/tarikat geleneğinin de etkisiyle dindarların bir kısmının modern dönemin şartları gereği yeni dinî formlar olarak ortaya çıkan cemaatlere yönelmesine sebep olmuştur. İlk teşekkül dönemlerinde cemaatler din eğitimini ve müşterek dinî yaşantının devamını öncelemiş, ilerleyen yıllarda şehirleşme, ulaşım ve iletişim imkânlarının artması ve yumuşayan laiklik anlayışının ortaya çıkardığı görece rahatlamayla tabanlarını genişleterek kurumsallaşmış ve eğitim başta olmak üzere medya, finans, yardım kuruluşları gibi farklı alanlarda faaliyet göstermeye başlamıştır. Dinî gruplar olarak yasal bir zemini bulunmayan cemaatler dernek ve vakıf gibi sivil toplum kuruluşları, özel okullar, yardım kuruluşları, yayınevleri, medya kuruluşları, finans kurumları gibi legal oluşumlar aracılığı ile faaliyet göstermektedir. Dinî gruplarla ilgili tek yasal düzenleme ise 1925 tarihli tekke ve zaviyelerin kapatılmasına dair kanundur. Tarihsel tecrübe yasaklamanın bir işe yaramadığını, sosyal bir olgu olan dinî grupların bir şekilde varlığını devam ettirdiğini göstermiştir. Yasaklama ve yok sayma aynı zamanda denetim imkânını ortadan kaldırarak dinî grupların farklı mecralara yönelmesine sebep olmaktadır. Cemaatler her ne kadar modern döneme ait bir olgu olsa da genel olarak tasavvuf/tarikat ve fıkıh geleneğinden büyük ölçüde etkilendikleri ve bu geleneğin cemaatler üzerindeki en güçlü denetim mekanizmasını oluşturduğu görülmektedir.</p>
<p>Bu anlamda cemaatlerin gelenekle bağını güçlendirecek mekanizmaların ve kurumsal süreçlerin inşa edilmesi, FETÖ gibi oluşumların, hikmetsiz dinî yapıların ortaya çıkmaması ve acı tecrübelerin bir daha yaşanmaması için elzem görünmektedir. Bunun için tarihsel tecrübe, sosyal realite ve çağın gerekleri göz ardı edilmeden din-toplum-devlet ilişkilerinin bir kez daha gözden geçirilerek yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Bu gibi hususlar meselenin daha çok kamu otoritesinin sorumluluğuyla ilgili alanını teşkil etmektedir.</p>
<p>Cemaatlerle herhangi bir ilgisi bulunan bireyler için ise en başta yapılması gereken kendilerini yakın gördükleri dinî gruplardaki uygulamaların İslami ilkeler etrafında şekillenen geleneksel anlayışla örtüşüp örtüşmediğini kontrol etmektir. Unutulmamalıdır ki lidere/şeyhe itaat mutlak değil, İslam’ın temel ilkeleriyle mukayyettir. Bu anlamda en temel iki kaynak olan Kur’an ve Sünnetteki ilkelere ve bu ilkelerin biçimlendirdiği geleneğe yabancı anlayış ve uygulamalar, Müslümanların bireysel ve toplumsal hayatında faydadan çok zarara yol açmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hikmetsiz-dindarlik-tehlike-saciyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
