<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İdris Kardaş &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/idris-kardas/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 30 Jun 2018 21:35:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>İdris Kardaş &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ya Kurumsal Egemenlik Ya Milli Egemenlik</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ya-kurumsal-egemenlik-ya-milli-egemenlik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ya-kurumsal-egemenlik-ya-milli-egemenlik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İdris Kardaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 May 2018 22:45:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[9. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Haziran 2018]]></category>
		<category><![CDATA[İdris Kardaş]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim Gündemi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2168</guid>

					<description><![CDATA[24 Haziran seçimleri kurumsal egemenliğin tam olarak sonlanması açısından son derece kritiktir. 1961’te başlayan ve egemenlik hakkını milletten alan vesayet odaklarına karşı cevabımızı 16 Nisan’da verdik ancak bu sistemi uygulamadan, hayata geçirmeden henüz sonuç almış sayılmayız. 24 Haziran’da kurumsal egemenlik sonsuza kadar hayatımızdan çıkacak ve milli egemenlik yani biz kazanacağız. 24 Haziran seçimleri sıradan bir seçim değil. Son on yıldır neredeyse her seçim için bu cümleyi kurduğumuz doğrudur. Ancak her bir seçimi tek tek ele aldığımızda, darbe girişimlerinin, muhtıraların, parti kapatmalarının, sivil iradeye müdahalelerin, 17/25 Aralık gibi yargısal darbelerin, Gezi gibi darbe girişimlerinin hemen sonrasında yapılan seçimlere sıradan seçimler demek ne kadar mümkündü diye sorgulamak lazım. Nitekim AK Parti ile yaşadığımız tüm seçimler demokrasi ve sivil iradenin bir adım daha ilerlemesine, güçlenmesine ve vesayet odaklarının gerilemesine yol açan seçimlerdi. Yıllar içinde bunun kazanımlarını da gördük nitekim. Hem Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde sivil alanın vesayet odaklarına karşı güçlü direnişine tanık olduk hem de demokrasi açısından sessiz devrimin tüm gelişmelerine gün gün şahitlik ettik. Ancak 15 Temmuz ile birlikte halen kale gibi duran bir kurumsal vesayet gerçeğiyle karşılaştık. 15 Temmuz, FETÖ’nün tek başına kurguladığı ve uygulamaya çalıştığı bir darbe ve işgal girişimi değil, ABD ve bazı Körfez ülkelerinin de içinde olduğu bir darbe &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>24 Haziran seçimleri kurumsal egemenliğin tam olarak sonlanması açısından son derece kritiktir. 1961’te başlayan ve egemenlik hakkını milletten alan vesayet odaklarına karşı cevabımızı 16 Nisan’da verdik ancak bu sistemi uygulamadan, hayata geçirmeden henüz sonuç almış sayılmayız. 24 Haziran’da kurumsal egemenlik sonsuza kadar hayatımızdan çıkacak ve milli egemenlik yani biz kazanacağız.</strong></p>
<p>24 Haziran seçimleri sıradan bir seçim değil. Son on yıldır neredeyse her seçim için bu cümleyi kurduğumuz doğrudur. Ancak her bir seçimi tek tek ele aldığımızda, darbe girişimlerinin, muhtıraların, parti kapatmalarının, sivil iradeye müdahalelerin, 17/25 Aralık gibi yargısal darbelerin, Gezi gibi darbe girişimlerinin hemen sonrasında yapılan seçimlere sıradan seçimler demek ne kadar mümkündü diye sorgulamak lazım. Nitekim AK Parti ile yaşadığımız tüm seçimler demokrasi ve sivil iradenin bir adım daha ilerlemesine, güçlenmesine ve vesayet odaklarının gerilemesine yol açan seçimlerdi. Yıllar içinde bunun kazanımlarını da gördük nitekim. Hem Cumhurbaşkanı Erdoğan liderliğinde sivil alanın vesayet odaklarına karşı güçlü direnişine tanık olduk hem de demokrasi açısından sessiz devrimin tüm gelişmelerine gün gün şahitlik ettik. Ancak 15 Temmuz ile birlikte halen kale gibi duran bir kurumsal vesayet gerçeğiyle karşılaştık. 15 Temmuz, FETÖ’nün tek başına kurguladığı ve uygulamaya çalıştığı bir darbe ve işgal girişimi değil, ABD ve bazı Körfez ülkelerinin de içinde olduğu bir darbe ve işgal girişimiydi. Bu girişimin en kritik aracı da kurumsal vesayeti kullanarak ülkeyi kontrol altına almaktı kuşkusuz. Dolayısıyla mücadele etmemiz gereken bu konu sadece FETÖ ile sınırlı değil, onu böylesine etkili kılan sistemin, yani kurumsal vesayetin sivil iradeye karşı etkisiz kılınmasıdır ayrıca. Biraz daha detaylı bakalım.</p>
<p><strong>Gerçek Anlamda Demokratik Siyaset Hep Kâğıt Üstündeydi</strong></p>
<p>1921 Anayasası’nın en önemli maddesinde; “Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.” yazar. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin en kritik hamlelerinden biridir bu madde. Hâkimiyet millete aittir denerek yeni bir sistem, halka dayalı bir sistem vaad edilir topluma. Sonuç olarak 1923’te Cumhuriyet ilan edilir ve egemenlik maddesi tekrar güncellenir. 1924 Anayasası’nda “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir, milleti TBMM temsil eder ve egemenlik hakkını yalnız o kullanır” ibaresi yer alır. Yani ülkeyi yönetme iradesi millete verilmiş ve bu iradeyi kullanması için de TBMM vazifelendirilmiştir. Dolayısıyla milli iradenin ülke yönetimine direk yansıması söz konusudur burada. Ancak teoride demokratik olan bu durum pratikte farklı uygulanmıştır. Zira TBMM sadece tek bir partiye açıktır. CHP’nin dışında başka bir partinin seçime girmesine izin verilmediği için millet iradesinin TBMM ile değil, CHP eliyle kullanılması söz konusu olmuştur. Zaman geçtikçe dünya şartları ve Türkiye şartları değişmiş, Demokrat Parti kurulmuş ve seçime girilmesine izin verilmiştir. İşte ilk defa gerçek anlamda demokratik bir siyaset kurumu ancak 1950’de mümkün olabilmiş ve Demokrat Parti’nin seçim mottosu “Yeter, söz milletindir” olmuştur. Milletin iradesine vurgu yapan Demokrat Parti, askeri bir darbeyle indirilmiş ve Menderes ile arkadaşları idam edilmiştir. Türkiye’nin ilk gerçek milli egemenliği kullanma girişimi böylece çok sert bir şekilde bastırılmıştır.</p>
<p><strong>Ülkeyi Statükonun Kadroları Yönetti</strong></p>
<p>Türkiye’yi Türkiye’ye bırakmayacak kadar önemseyen ABD ve içerideki müttefiklerinin darbe sonrası yaptıkları 1961 Anayasası’nda egemenlik mevzusu yeniden yazılmıştır. 1961 Anayasası’nda “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Millet, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır.” ibaresi yer alır. Artık kaza eseri Demokrat Parti gibi bir parti ortaya çıksa da ulusal ve küresel vesayet odakları ülke yönetimini millete bırakma riskini ortadan kaldırmış, egemenlik hakkını kurdukları kurumlara devretmişlerdir. Peki nedir bu kurumlar? TSK, AYM, YÖK, HSYK, Meslek Odaları vb. Bütün bu kurumlar egemenliği milletin elinden alıp, kendi uhdelerinde kullanmaya başlamışlardır. Hepsinin koruyuculuğunu da tarihimiz boyunca vesayetçilerin kontrolünün dışına çıkamayan Cumhurbaşkanlığı makamı ve TSK bizzat üstlenmiştir. İşte kurumsal vesayet dediğimiz hikâye tam burada başlamıştır. 1961 yılından 16 Nisan referandumuna kadar bu kurumsal vesayet, sivil iradenin gerçek anlamda siyaset yapmasına izin vermemiş; darbe, muhtıra, 17/25 Aralık ya da Parti kapatmaları gibi yargısal darbe şeklinde pek çok enstrümanı devreye sokmuştur. Yıllar içinde bu kurumlar tam da istedikleri gibi Kemalist zihniyet içerisinde şekillenmiş, Cumhurbaşkanlığı’ndan meslek odalarının başkanlarına kadar tüm kadrolar bu şekilde gelişmiştir. Bu süreçte hangi parti iktidara gelirse gelsin ülkenin yönetimi esasen bu kurumlar eliyle yürütülmüştür. Halk kendi seçtikleri siyasetçilerin ülkeyi yönettiğini sanmış ve gerçek anlamda hiç bir toplumsal soruna çözüm bu süre zarfında hayata geçirilmemiştir. Esas amaç, küresel vesayet odaklarının çıkarına hizmet eden statükonun korunması olmuştur. CHP de bu statükonun korunmasında esas aktör olmuştur. Zira iktidara gelmese de kadroları bu kurumlar eliyle ülkeyi yönetmiştir. Siyaset sahnesinde kimi zaman bu statükoyu kırmaya yönelik, yeni Menderesler ya da Demokrat Partiler ortaya çıksa da hemen hepsi hızlıca bastırılmış, tasfiye edilmiştir. 60’larda Demirel muhtıra ile, 70’lerde Ecevit TÜSİAD bildirileriyle, 80’lerde Özal partisini kaybetmesiyle, 90’larda Erbakan 28 Şubat ile, 2000’lerde Erdoğan muhtıralar, yargısal darbeler, suikast girişimleri, Gezi gibi sahte ayaklanmalar ve 15 Temmuz ile tasfiye edilmeye çalışılmıştır. Bu girişimlerden sağlam bir şekilde çıkan ve yoluna devam eden sadece Recep Tayyip Erdoğan olmuştur.</p>
<p><strong>Kemalistler Vesayeti Fetö’ye Devretti</strong></p>
<p>Kurumsal vesayetin Kemalistlerden sonra özellikle 90’larda yeni sahibi artık FETÖ olmaya başlamıştır. FETÖ ülkeyi yönetmenin tek yolunun kurumsal egemenliğe sahip olmak olduğu bilinciyle tüm kurumları ele geçirmeye başlamıştır. Emniyet, yargı, ordu, AYM, HSYK ve diğerleri örgütün hedefi olmuştur. Tüm bu kurumlar sayesinde onlarca yıl egemenliğin sahibi olmuşlardır. Recep Tayyip Erdoğan bunun farkına vardığı andan itibaren bu örgüt ile mücadeleye girişmiş ve kurumsal vesayeti yok etmek için çaba içerisine girmiş, ancak sonuçta 15 Temmuz gibi bir darbe ve işgal girişimiyle karşılaşmıştır. Zira FETÖ ile mücadele sadece örgüt ile değil, aynı zamanda bu kurumsal vesayeti devam ettirmek isteyen küresel odaklarla da olmuştur. Dolayısıyla FETÖ ile mücadele başladığı andan itibaren özellikle ABD ve diğer müttefikleri Erdoğan’ın başarısız olması için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır.</p>
<p><strong>Ya Kurumsal Ya da Milli Egemenlik</strong></p>
<p>Türkiye’yi yönetmek için kurumlara sahip olmak gerektiği bilincinde olan FETÖ ve diğer vesayet odakları için kötü haber 16 Nisan referandumu olmuştur. Zira tıpkı 1921 ve 1924 Anayasalarında yer aldığı gibi yeniden “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” deme fırsatı doğmuştur. Bu da milletin iradesinin ülke yönetimine direk yansıması anlamına gelmektedir. Halk, egemenliğini direk seçtiği Cumhurbaşkanı eliyle hiçbir aracı kuruma ihtiyaç duymadan kendisi kullanacaktır yeni sistemle. Sandıktan çıkan irade vesayet odaklarının değil, halkın çıkarları için çalışacak, kurumları halkın iradesine göre şekillendirecek, seçimle gelip seçimle gittiği için de yani milli iradeye dayandığı için de kurumsal egemenlik burada son bulacaktır. Yeni Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi işte tam bu noktada önem kazanmaktadır. Tam da bu yüzden 16 Nisan referandumunda tüm dünya “hayır” cephesinde buluşmuş ama buna karşılık halk “evet” oyu vermiştir. 24 Haziran seçimleri kurumsal egemenliğin tam olarak sonlanması açısından son derece kritiktir. 1961’te başlayan ve egemenlik hakkını milletten alan vesayet odaklarına karşı cevabımızı 16 Nisan’da verdik ancak bu sistemi uygulamadan, hayata geçirmeden henüz sonuç almış sayılmayız. Zira uygulamaya geçecek olan yeni sistem sonrasında sandıktan çıkacak olan Cumhurbaşkanı tüm kurumları milletin iradesine göre şekillendirecek, siyasetin dışında hiçbir odağın müdahale etmesine izin vermeyecek, sadece halkın çıkarı ülke yönetimi için esas hedef olacaktır. 24 Haziran’da ya kurumsal egemenlik sonsuza kadar hayatımızdan çıkacak ya da milli egemenlik yani biz kazanacağız.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ya-kurumsal-egemenlik-ya-milli-egemenlik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Siyasetin Yeni Kodu: İttifaklar ve Erken Seçim Tartışmaları</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/siyasetin-yeni-kodu-ittifaklar-ve-erken-secim-tartismalari/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/siyasetin-yeni-kodu-ittifaklar-ve-erken-secim-tartismalari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[İdris Kardaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:44:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[15 Temmuz]]></category>
		<category><![CDATA[7. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Erken Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[Erken Seçim Tartışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[İdris Kardaş]]></category>
		<category><![CDATA[İttifak]]></category>
		<category><![CDATA[Nisan 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1838</guid>

					<description><![CDATA[Erken seçim kararı tartışmaları ülkenin kaderinin, yönünün, karşılaşacağı tehdit ve tehlikelerin, fırsatların ve imkânların konuşulacağı bir zeminde yapılmalıdır. Konjonktürel fırsatlar üzerinden yapılan tartışmalar hem Türkiye’ye hem siyaset kurumuna hem de bugüne kadar ülkeyi başarıyla yönetmiş siyasal iktidara zarar verir. Türkiye siyaseti son yılların en dinamik dönemlerini yaşıyor. 15 Temmuz darbe ve işgal girişiminin milletin gücüyle geri püskürtülmesi sonrası siyasi iklime, ülkenin kuruluş yıllarındaki gibi birlik havası hâkim oldu. Halk, 15 Temmuz gecesi ve sonrasında “Demokrasi Nöbetleri”nde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğiyle birlikte iradesine, özgürlüğüne ve ülkesine sahip çıkarak canını ortaya koydu. Halkın kendi varlığını ortaya koyması sonucunda siyasal paradigma bundan etkilendi. Halkın bizzat kendi elleriyle yok olmaktan kurtardığı devlet ile olan ilişkisi bambaşka bir boyut kazandı. Bu dönüşüm uzun yıllar boyunca karşılaştığımız türden bir gelişme değildi. Toplumun devlet ile olan ilişkisindeki bu birleşme ve bütünleşme hali, bizatihi siyaset kurumuyla olan ilişkisini de etkiledi. Devleti yöneten ve yönetme iddiasında olan siyasi partilerin önceliklerinin de bu değişimden etkilenmemesi mümkün değildi elbette. Bunu iyi okuyan siyasi partiler, 15 Temmuz süreci ve sonrasındaki tüm kritik gelişmelerde benzer refleksleri gösterdiler. Bu partiler öncelikle, darbe ve işgal sürecini toplumsal gerçeklik içinden tanımladılar, meselenin tam olarak ne anlam ifade ettiğini özümsediler ve bunun sonucunda da ilkesel olarak tutarlı bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Erken seçim kararı tartışmaları ülkenin kaderinin, yönünün, karşılaşacağı tehdit ve tehlikelerin, fırsatların ve imkânların konuşulacağı bir zeminde yapılmalıdır. Konjonktürel fırsatlar üzerinden yapılan tartışmalar hem Türkiye’ye hem siyaset kurumuna hem de bugüne kadar ülkeyi başarıyla yönetmiş siyasal iktidara zarar verir.</strong></p>
<p>Türkiye siyaseti son yılların en dinamik dönemlerini yaşıyor. 15 Temmuz darbe ve işgal girişiminin milletin gücüyle geri püskürtülmesi sonrası siyasi iklime, ülkenin kuruluş yıllarındaki gibi birlik havası hâkim oldu. Halk, 15 Temmuz gecesi ve sonrasında “Demokrasi Nöbetleri”nde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğiyle birlikte iradesine, özgürlüğüne ve ülkesine sahip çıkarak canını ortaya koydu. Halkın kendi varlığını ortaya koyması sonucunda siyasal paradigma bundan etkilendi. Halkın bizzat kendi elleriyle yok olmaktan kurtardığı devlet ile olan ilişkisi bambaşka bir boyut kazandı. Bu dönüşüm uzun yıllar boyunca karşılaştığımız türden bir gelişme değildi. Toplumun devlet ile olan ilişkisindeki bu birleşme ve bütünleşme hali, bizatihi siyaset kurumuyla olan ilişkisini de etkiledi. Devleti yöneten ve yönetme iddiasında olan siyasi partilerin önceliklerinin de bu değişimden etkilenmemesi mümkün değildi elbette. Bunu iyi okuyan siyasi partiler, 15 Temmuz süreci ve sonrasındaki tüm kritik gelişmelerde benzer refleksleri gösterdiler. Bu partiler öncelikle, darbe ve işgal sürecini toplumsal gerçeklik içinden tanımladılar, meselenin tam olarak ne anlam ifade ettiğini özümsediler ve bunun sonucunda da ilkesel olarak tutarlı bir duruş gösterdiler. 15 Temmuz sonrası darbe ve işgal girişimine karşı en büyük toplumsal direniş alanı olarak Yenikapı Mitingi’ne tereddütsüz katıldılar. Devamında, örgütleniş biçimi ve pratikteki eylemleri bakımından eşi benzeri olmayan bir terör örgütüyle mücadelenin zorluklarını birlikte göğüslediler. Devleti kurtaran milletin gerçeklerini göz önüne alan ve mevcut parlamenter sistemin gelecekteki olası krizlerin yaratacağı tehlikeleri gördükten sonra da Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi konusunda tavırlarını ortaya koydular.</p>
<p>Bu süreç 15 Temmuz’u gerçekleştirenlerin hedeflerinin artçı sarsıntılarıyla doluydu. Yeni hükümet sistemini destekleyen partiler, milat olarak 15 Temmuz’u esas alıyorlardı. Temel dayanak noktası, yani bu partileri bir araya getiren temel zemin, gerçek bir halk direnişinin, kurtuluş mücadelesinin ta kendisiydi. Yapay değil doğal bir sürecin sonucu olarak bir araya gelinmişti. Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ile Milliyetçi Hareket Partisi (MHP), kendiliğinden oluşan organik bir sürecin sonucu olarak ittifak etmeye karar vermişlerdi. 16 Nisan 2017’de gerçekleşen referandum sonucunda yeni hükümet sisteminde “Evet” cephesini bu iki parti oluştururken, “Hayır” cephesini de CHP, HDP ve diğer partiler oluşturdu. Zaman içerisinde “Hayır” cephesinin genişlediğine şahit olduk. Avrupalı parlamenterler bu cephe için reklam filmleri çekiyor, Avrupa sokakları “Hayır” afişleriyle donatılıyor, Avrupa meydanları sadece “Hayır” propagandası yapan siyasetçilere açılıyordu. Bu cephenin bir ucunu, halksız iktidar olan eski müesses nizam oluştururken, bir diğer ucunu da PKK dahil tüm terör örgütleri oluşturuyordu. Cepheler, demokratik meşruiyet açısından biçimsel olarak farklı görünmemelerine rağmen, esasen birçok farklılıkları içinde barındırıyordu.</p>
<p>Bu noktadan sonra “yerli ve milli” kavramları siyasi ve toplumsal hayatımızda anlamlanmaya başladı. Zira Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi; milli iradenin devlet idaresine gerçek anlamda yansıması, demokratik olmayan müdahalelere parlamenter sisteme nazaran oldukça kapalı olması, meclisin daha özgür kılınması, istikrarlı hükümetlerin oluşması ve tüm bunların sonucunda bölgesinde ve dünyada daha güçlü bir Türkiye’nin ortaya çıkmasını mümkün kılıyordu. Ülkenin on yıllar boyunca yaşadığı acı deneyimler (darbeler, terör, koalisyonlar dolayısıyla yaşanan yönetim krizleri) bu değişimin zorunluluğunu ortaya çok açık bir şekilde koyuyordu. Bu noktada “hayır” cephesinin argümanları sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan karşıtlığı üzerinden şekilleniyor, terör örgütleri ya da Avrupalı siyasetçiler ile aynı noktada buluşmaları bu cephenin liderlerini rahatsız etmiyordu. İllegal yapıların, terör gruplarının ya da Avrupalı bir siyasetçinin neden “Hayır” cephesinde olduğunu topluma anlatmaya bile yanaşmıyorlardı.</p>
<p>15 Temmuz olayında ve 16 Nisan referandumunda ortak tavır alarak siyasetteki ve ülkenin geleceğindeki bu dönüşümü ıskalamayan partilerin ittifakları daha sonra da devam etti. AK Parti ile MHP, 15 Temmuz ve 15 Temmuz bağlamında devam eden süreçlerde verdikleri reflekslerle kurtuluş sürecinde birlikte hareket ettikleri gibi siyasal paradigma bağlamında, yeni ortamın kuruluş sürecinde de ittifak etme kararı aldılar. Toplum, yaşanan değişikliğin farkında olarak referanduma onay vermiş ve Türkiye’nin daha bağımsız politikalar yürütmesine imkân sağlayan, sadece milli iradeye dayanan yönetimlerin ülkeyi yönetmesini istemişti. Bu durumda AK Parti ile MHP ittifakı kendini ispatlayarak ve oy oranının çok daha ötesinde bir anlam yüklenmesiyle yeni dönemin kodlarını hazırlamaya giriştiler.</p>
<p>İlk olarak bir anayasa değişikliği gündeme geldi. Yeni hükümet sisteminin gerekli kılmış olduğu uyum yasaları ve reformlar için bir araya gelindi. Temel olarak çoktan başlayan ittifak süreci yasal zemine oturuyor ve Türkiye siyaseti, partilerin farklı seçeneklerle hareket etmelerine imkân tanıyan ve böylelikle daha demokratik kodlara hazır hale geliyordu. Toplam 26 maddelik metin, 4 kanunda değişiklik içeriyordu. Milletvekili seçimi kanunu ve siyasi partiler kanununda değişiklikler öngören girişimler, yine bu süreçte ele alındı. Ancak değişiklikler sadece seçim ittifakıyla ilgili düzenlemeleri değil, anayasa değişikliğinin zorunluğu kıldığı düzenlemeleri ve seçim güvenliğiyle ilgili düzenlemeleri de içeriyordu. Meclisten geçen bu değişiklik esasen 12 Eylül 1980 darbesinin dayattığı bir yasağı da tarihin derinliklerine gömüyordu. Siyasi partiler arasında kendi kimlikleriyle ittifak etme özgürlüğünün sağlanması, Türkiye’nin demokratikleşme sürecinde bir adım olarak kayda geçecektir kuşkusuz.</p>
<p>İttifakın adı özellikle 15 Temmuz’dan bu yana AK Parti ile MHP’nin ortak tavırlarını da yansıtıyordu. “Cumhur İttifakı” tanımlaması, milli iradenin önemine vurgu yapan bir tanım olarak kimsede şaşkınlık yaratmadı. Bu ittifak süreci Türkiye siyaseti için yeni bir deneyimdi. Dolayısıyla hem esas hem de usul yönünden kurucu bir iradenin parçaları oldu AK Parti ile MHP. Görüşmeler, görüşmelerde izlenen yöntemler, ittifakın ilkeleri, seçimlere yönelik tavırlar, yerel ve genel seçim için ayrı ayrı alınan kararlar, liderlerin sık sık bir araya gelerek bütünlüklü görüntü vermeleri gibi onlarca parametre, Türkiye siyaseti için çok yeni ve üzerinde durulmaya değer noktalardı.</p>
<p>Türkiye siyasi hayatında yeni bir dönemin başlangıcına şahitlik ediyoruz. İttifak içerisindeki her bir siyasi partinin, her bir eğilimin, her bir farklı görüşün nasıl birlikte hareket edeceklerini, nasıl bütünleşeceklerini, nasıl söylem ve eylem birliğine gireceklerini, seçim meydanlarında nasıl bir görüntü verileceğini, seçim sürecinde nasıl stratejiler izleyeceklerini hep birlikte göreceğiz. Bu konuda AK Parti’nin güçlü kurumsal kimliği, organizasyon yeteneği, toplumu heyecanlandıracak seçim süreçlerini yönetme ve elbette 16 yıllık iktidar süreci boyunca elde ettiği yönetim tecrübesi, “Cumhur İttifakı”nı öne çıkaracak ve siyasal ittifakların geleceğini belirleyici etkiye sahip olacaktır kuşkusuz.</p>
<p>Bunun yanı sıra referandum sürecinde “hayır” blokunda olan ve yeni süreçte de ittifak içinde olmaları beklenen siyasi partiler var. Bunların başını da Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Halkların Demokrasi Partisi (HDP) çekiyor. Ancak bu cenahta henüz bir ittifak görüşmesi ya da resmi bir ittifak buluşması gerçekleşmedi. Bunun birkaç nedeni olabilir. Öncelikle bu cephenin referandumda “hayır” için çalışmak dışında ortak ilkesel bir özellikleri yok. Referandum sürecine baktığımızda bu cephenin farklı gerekçelerle yeni hükümet sistemine karşı olduklarını ama en temelde Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığı üzerinden bir araya geldiklerini ve propaganda sürecini yürüttüklerini biliyoruz. Sadece bir karşıtlık üzerine bina edilen ittifakın devamlılık sağlayabilmesi için başka parametrelerin de devreye girmesi gerekecektir. Bu da henüz ortaya çıkmamıştır. Dolayısıyla bu cephenin henüz ortaklaşacağı bir durum söz konusu değildir. Tek başına Tayyip Erdoğan karşıtlığının toplumsal ve siyasi açıdan çok kârlı olabileceğini düşünmeyecek kadar çok seçim gören bu partiler, yeni siyaset döneminin kodlarında kendilerine yeni bir ortak alan bulmak zorundalar. Tıpkı AK Parti ile MHP’nin 15 Temmuz ve sonrasında her kritik durumda ortaklaştıkları alanlar gibi.</p>
<p>İkinci olarak CHP ve HDP yanında bu iki parti ile birlikte hareket edecek diğer partilerin, doğal bir birliktelik sergilemeleri gerekiyor. Oysa böylesi doğal bir ittifak söz konusu değil. Şu ana kadar Türkiye’nin yaşadığı her hayati olayda farklı tavırlar sergilediler ve bir araya gelmelerinin toplumsal bir karşılığı yok. Son olarak Afrin kapsamında başlatılan “Zeytin Dalı Operasyonu” karşısında takındıkları tavır bu birlikteliğin, doğal yollarla olamayacağını ve dolayısıyla ittifak oluşturma sürecinin imkânsızlığını açıkça gösteriyor.</p>
<p>Son olarak HDP’nin PKK’yı meşrulaştırma çabaları, şiddete ilişkin açıklamaları ve eylemleri, terörle olan sorunlu bağlantıları, barış ve huzur için değil tam tersine provoke ve terörize yaklaşımlı siyaseti, onları toplumsal meşruiyet bağlamında oyunun dışına çıkardı. Kendi seçmenlerinin dahi “hendek terörü” sürecinde her türlü tehdide rağmen nasıl güçlü bir itiraz sergilediklerine birlikte şahit olduk. Kendi seçmeninde dahi meşruiyetini yitiren bir HDP ile karşı karşıyayız bugün. Dolayısıyla CHP’nin bu süreçte, kolay kolay ittifak kurmak istemeyeceği, istese dahi kendi tabanına bunu izah edemeyeceği gerçeği var karşımızda. Hayır blokunda ittifak olamayacağının en önemli göstergesi, HDP’nin ittifak kurulamayacak bir parti haline gelmesi. Referandumda birlikte hareket etmenin CHP seçmeni üzerinde çok etkisi olmamıştır belki ama orada her parti kendi “hayır” sürecini ayrı yürütüyordu. AK Parti ile MHP’nin gerçekleştirdiği türden bir ittifakın gerçekleşmesi bu açıdan kolay değil CHP-HDP için.</p>
<p>O halde bizleri tek ittifaklı bir seçim mi bekliyor 2019’da? Yeni siyaset kodları ve yeni hükümet sisteminin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan ve ileriki yıllarda daha da güçlü ittifakları göreceğimiz bir sürece girerken, şu anda sadece AK Parti ile MHP arasında bir ittifak mümkün görünüyor. Ancak Türkiye siyaseti için 24 saat bile çok uzundur. Konjonktürel durumlar ve yaşanabilecek gelişmeler, bu ittifakın karşısına CHP, HDP ve bazı diğer partileri de kapsayan bir blok çıkarabilir. Tüm bunlara rağmen AK Parti-MHP karşısındaki cephenin seçimlere yönelik bir stratejileri de yok değil. Tıpkı 16 Nisan referandumunda olduğu gibi somut olarak bir ittifaka girmeden de uygulayabilecekleri bazı seçim stratejileri elbette var. Söz konusu cephenin, milletvekilliği seçimlerinde değil ancak Cumhurbaşkanlığı seçiminde (ikinci turda) birlikte hareket etmek gibi bir düşünceleri olduğu da sır değil.</p>
<p>Cumhurbaşkanlığı seçimi, yüzde 50+1’i alanın iktidar olacağı bir seçim. Ancak ilk turda seçilememe durumunda ikinci tura en fazla oy alan iki adayın katılacağı bir uygulamayı beraberinde getiriyor. Bu da CHP-HDP ve diğer partiler için bir avantaja dönüşüyor. Zira ilk turda kazanmak gibi bir hedefleri zaten yok. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ilk tur için hem CHP hem HDP hem de diğer partilerin ortak aday çıkarmaları beklenmiyor. Recep Tayyip Erdoğan ve üzerine bir de MHP seçmeni eklendiğinde, bu ittifaka karşı bir başkasının yüzde 50’nin üzerinde oy alınması beklenmiyor. Söz konusu muhalif cephe, sonucu ikinci tura bırakmak için daha çok aday çıkarma yoluna gidip, ikinci turda bir aday etrafında bir araya gelme stratejisini izlemeye yatkın görünüyorlar. Dolayısıyla ortak aday çıkarma konusunda geciktikleri iddiasının bu bağlamda bir karşılığı olmayabilir. Zira ortak aday çıkarmama, bilinçli bir tercihin sonucu olabilir.</p>
<p><strong>Erken Seçim Mümkün mü?</strong></p>
<p>Erken seçim tartışmalarına gelecek olursak; bu konuda kafalar muhalefet cephesinde çok karışık gibi görünüyor. İktidar kanadı, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan, erken seçimle alakalı kendisine uzatılan mikrofonlara hep çok net cevaplar veriyor. Ancak anlaşılan bu cevapların netliği hem kulislerde hem de kamuoyunda yeterli görülmüyor. Bunun en temel nedeni siyasi alışkanlıkların devam ettirilmek istenmesi esasında. Yani konjonktürel uygunluğun iktidarın işine yaradığı varsayımı ve hiç bir iktidarın bu fırsatı değerlendirmekten uzak kalamayacağı ön kabulünün güçlü olması, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın net tavrına rağmen erken seçimin hep gündemde olmasına yol açıyor. Peki o halde nasıl bir konjonktür içerisinde olduğumuza ve erken seçimi dillendirenlerin hangi gerekçelerle bu olasılığın yüksek olabileceğini düşündüklerine bakalım.</p>
<p>Birincisi; 15 Temmuz’un henüz çok sıcak olması. Halkın bu konudaki refleksleri henüz gevşemedi, yaşanan travma bir arada durmayı ve birlikte hareket etmeyi daha değerli kılıyor. Bunun sonucunda 15 Temmuz’da halkla birlikte duran ve öncülük eden AK Parti ile MHP’nin yapılacak erken seçimden kazançlı çıkacağını düşünülüyor.</p>
<p>İkincisi; Türkiye’nin on yıllar boyunca karşılaştığı en önemli dış saldırılardan biri olan teröre karşı “Zeytin Dalı Operasyonu”. Büyük bir zaferle sonuçlanan ve toplumun tamamının tam bir mutabakatla desteklediği bu operasyonun sıcaklığı geçmeden yapılacak bir seçimin yine AK Parti ve MHP ittifakına yarayacağını ve dolayısıyla iktidarın erken seçim arzusu içinde olmasının rasyonel olacağını düşünenler var.</p>
<p>Üçüncüsü; kendiliğinden gelişen ve doğal bir sonuç olarak ortaya çıkan “Cumhur İttifakı”na karşı muhalefet cephesinden bir ittifak çalışmasının henüz başlamamış olması. Kurumsal kimliği güçlü iki partinin kısa sürede kurduğu bu ilişkinin, baskın bir erken seçimde muhalefetin ittifak kurmasına izin vermeyecek şekilde avantaja dönüştürülebileceği düşüncesi de öne yaklaşımlardan.</p>
<p>Söz konusu durumları sebebiyle erken seçimin iktidarın lehine olabileceği yorumları, bir gerçekliğe karşılık geliyor. Popülist bir siyaset zemini içerisinde konuştuğumuzda ve bugüne kadarki iktidarların seçime gitme pratiklerine baktığımızda Ak Parti’nin de benzer bir girişimde bulunması ilk bakışta reel politik içerisinde uygun görünebilir. Dolayısıyla yukarıda saydığımız konjonktürel durumlar, erken seçim kararının Cumhur İttifakı için avantajlar sağlayabileceği yorumlarını güçlü kılıyor.</p>
<p>Ancak burada Recep Tayyip Erdoğan faktörünü iyi görmemiz gerekiyor. Öncelikle bugüne kadarki seçimle ilgili pratiklerine baktığımızda Tayyip Erdoğan’ın sadece kendi partisi lehine olabilecek bir avantajın üzerine siyaset inşa etmediğini, bu nedenle erken seçim ya da seçime yönelik diğer popülist yaklaşımları sergilemediğini görüyoruz. Defalarca yerel ve genel seçimlere giren siyasal iktidarın bu konuda kendini yeterince ispatladığı biliniyor. Bu süreçte Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın erken seçim ile ilgili tek istisnası Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı süresinde yaşanan 367 krizi ve sistemin kilitlenmesi idi. Bu süreçte halkı hakem kılan bir strateji ile erken seçim kararı alan Erdoğan’ın bu kararı, toplum tarafından güçlü bir şekilde destek buldu. 27 Nisan’daki e-muhtıra ile birlikte meşru siyasetin üstüne gelindiği bir süreçte halk, siyaset kurumuna sahip çıktı.</p>
<p>Ayrıca Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tüm bunları ve erken seçim kararının getireceği avantajları bildiğinden herkes emin. Cumhurbaşkanı Erdoğan on yıllara dayanan ve her seçimden başarıyla çıkan bir siyasi tecrübeye sahip. Dolayısıyla tüm bu avantajların farkında olmasına rağmen sorulara hep “erken seçim yok” cevabını verişini iyi analiz etmek gerekiyor.<br />
İlk cevabın “meşruiyet” kavramında saklı olabileceğini ifade edebiliriz. Herhangi bir olağanüstü olay ya da krize dayanmadan alınacak bir erken seçim kararı, siyasi ve toplumsal meşruiyet bakımından sorunlu olacaktır. Az önce de değindiğimiz gibi 367 kararı sonrası alınan erken seçim kararını halk desteklemiş ve sandıklarda da bu yönde oyunu kullanmıştır. Ancak bu gibi bir kriz, olağanüstü iç ya da dış gelişmeler, erken seçim kararını meşru kılar. Bunu da yıllara dayanan tecrübesiyle en iyi bir şekilde Cumhurbaşkanı Erdoğan bilir. Zira siyaset kurumları içerisinde buna en çok dikkat eden hep kendisi olmuştur. Bu da onu başarıya götüren en başat faktörlerden biridir.</p>
<p>Peki böyle bir olağanüstü durum ya da kriz olmadan alınan bir erken seçim kararının meşruiyeti olamaz mı? Elbette bu da mümkündür. Türkiye’nin erken seçime gitmesinin hangi sorunları ve hangi olumsuz gelişmeleri ortadan kaldırılacağı topluma iyi anlatılırsa ve toplum bunu kabul ederse yine meşruiyet sağlanmış olur. Karşılıklı ikna ve rızaya dayalı olan bu süreçlerde önemli olan ülkenin karşılaşabileceği tehlike, tehdit veya kalkınma, atılım, gelişme gibi nedenlerin akla ve en önemlisi toplumsal vicdana uygun olmasıdır. Bu yönden bakıldığında, AK Parti ile MHP bunu sağladıkları ölçüde erken seçim için karar alabilirler elbette. Zira ülkenin şu anda karşılaştığı tehlikeleri, yakın ve orta vadeli tehditleri ya da kaçırabileceği fırsatları en iyi değerlendirme konumunda olanlar, ülkeyi yönetmeleri hasebiyle bu bilgilere sahip olanlardır.</p>
<p>Türkiye’ye yönelik son yıllarda artan saldırıların odağında yeni hükümet sisteminin tesis edilmesini önlemek vardır. Bu açıdan ülkenin tam bağımsızlaşacağı bu sistemin bir an önce hayata geçirilmesini kendilerine dayanak noktası yaparak bir meşruiyet zemini oluşturabilirler. Örneğimizden yola çıkarsak, milleti merkeze alan hükümet sisteminin bir an önce uygulanmasının hayati değerde olduğu, topluma iyi anlatılabilirse meşruiyet açısından bir sorun kalmayacaktır. Karar sonunda demokrasi işleyecek ve toplum tercihini sandıkta yapacaktır. Halk, alınacak erken seçimin gerekliliği konusuna ikna olmuşsa iktidarı destekleyecek, sandıktan çoğunluk olarak çıkmasını sağlayacak; ikna olmamışsa bunu yine sandıkta muhalefeti destekleyerek gösterecek ve erken seçim kararı alanları cezalandıracaktır. Nihayetinde bu bir risk alma ve inanma meselesidir.</p>
<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 15 Temmuz gecesi verdiği ilk tepkiden (Halkın gücünün üstünde bir güç tanımadım ben şimdiye kadar) anlaşılacağı üzere toplumsal ve siyasal meşruiyet kavramlarına ve milletin iradesine en fazla değer veren siyasetçi yine kendisidir. Dolayısıyla erken seçim kararı tartışmaları ülkenin kaderinin, yönünün, karşılaşacağı tehdit ve tehlikelerin, fırsatların ve imkânların konuşulacağı bir zeminde yapılmalıdır. Konjonktürel fırsatlar üzerinden yapılan tartışmalar hem Türkiye’ye hem siyaset kurumuna hem de bugüne kadar ülkeyi başarıyla yönetmiş siyasal iktidara zarar verir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/siyasetin-yeni-kodu-ittifaklar-ve-erken-secim-tartismalari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suudi Arabistan’da Neler Oluyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/suudi-arabistanda-neler-oluyor/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[İdris Kardaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2017 21:24:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[4. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[İdris Kardaş]]></category>
		<category><![CDATA[Ocak 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Suudi Arabistan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1469</guid>

					<description><![CDATA[Vatikan’ın bile kabullenmediği, İslam İşbirliği Teşkilatı toplantısına Venezüella’nın devlet başkanı düzeyinde katıldığı bir süreçte Suudi Arabistan’ın duruşu tarihin önemli sayfalarında yer bulacaktır kuşkusuz. Türkiye ve Recep Tayyip Erdoğan’ın bu süreçte yürüttüğü aktif diplomasi ve politika ise bizim gurur kaynağımız olacaktır. Suudi Arabistan 2. veliaht prensi Muhammed bin Selman, 2016 yılının Haziran ayında ABD’ye bir ziyaret gerçekleştirmişti. Bu ziyarette hem devlet yetkilileriyle hem de aralarında Facebook’un kurucusu olduğu Mark Zuckerberg gibi Silikon Vadisi’nin önemli isimleriyle görüştü. İşte bu ziyaret esnasında Arap medyasında bir haber dolanmaya başladı. Haber, eski bir CIA çalışanı ve Obama’nın ekibinden Bruce Riedel’ın açıklamalarına dayanıyordu. Riedel, “ABD yönetimi yeni gelecek kralın kim olacağını bilmek istiyor. 1. veliaht prens Muhammed bin Nayef çok hasta. Bu yüzden en iyisi Muhammed bin Selman’ı daha iyi tanımak gerekir.” şeklinde bir açıklamada bulunmuştu. Muhammed bin Nayef’in hastalığı konusu esasında bir yalandı ve tüm kamuoyu Muhammed bin Nayef’in sağlığında problem olmadığını biliyordu. Ama o zaman neden böyle bir istihbarat gündeme getirilmişti? Nayef’in hastalığı yalanı Muhammed bin Selman’ın tahta geçirilmesi için bir ilk adım mıydı? ABD ziyaretinden sonra Muhammed bin Selman için işler iyice değişmeye başladı. Yine Haziran 2016’da editörlüğünü the Guardian gazetesinin eski muhabirlerinden David Hearst’in yaptığı “Middle East Eye” adlı haber sitesinde bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Vatikan’ın bile kabullenmediği, İslam İşbirliği Teşkilatı toplantısına Venezüella’nın devlet başkanı düzeyinde katıldığı bir süreçte Suudi Arabistan’ın duruşu tarihin önemli sayfalarında yer bulacaktır kuşkusuz. Türkiye ve Recep Tayyip Erdoğan’ın bu süreçte yürüttüğü aktif diplomasi ve politika ise bizim gurur kaynağımız olacaktır.</strong></p>
<p>Suudi Arabistan 2. veliaht prensi Muhammed bin Selman, 2016 yılının Haziran ayında ABD’ye bir ziyaret gerçekleştirmişti. Bu ziyarette hem devlet yetkilileriyle hem de aralarında Facebook’un kurucusu olduğu Mark Zuckerberg gibi Silikon Vadisi’nin önemli isimleriyle görüştü. İşte bu ziyaret esnasında Arap medyasında bir haber dolanmaya başladı. Haber, eski bir CIA çalışanı ve Obama’nın ekibinden Bruce Riedel’ın açıklamalarına dayanıyordu. Riedel, “ABD yönetimi yeni gelecek kralın kim olacağını bilmek istiyor. 1. veliaht prens Muhammed bin Nayef çok hasta. Bu yüzden en iyisi Muhammed bin Selman’ı daha iyi tanımak gerekir.” şeklinde bir açıklamada bulunmuştu.</p>
<p>Muhammed bin Nayef’in hastalığı konusu esasında bir yalandı ve tüm kamuoyu Muhammed bin Nayef’in sağlığında problem olmadığını biliyordu. Ama o zaman neden böyle bir istihbarat gündeme getirilmişti? Nayef’in hastalığı yalanı Muhammed bin Selman’ın tahta geçirilmesi için bir ilk adım mıydı?</p>
<p>ABD ziyaretinden sonra Muhammed bin Selman için işler iyice değişmeye başladı. Yine Haziran 2016’da editörlüğünü the Guardian gazetesinin eski muhabirlerinden David Hearst’in yaptığı “Middle East Eye” adlı haber sitesinde bir haber çıktı.</p>
<p>Rori Donaghy imzasıyla yayınlanan haberde Abu Dabi veliaht prensi Muhammed bin Zayed’in, Suudi Arabistan veliaht prensi Muhammed bin Salman’a, ABD yönetiminin desteğini arkasına almak ve Suudi Arabistan’ın başına geçmek için iki önemli yol izlemesi gerektiğini aktarıyordu. Haber hayli ilginçti. Zira Muhammed bin Selman’ın ABD ziyareti dönüşünde kaleme alınmıştı. Bu da ABD ziyaretinin masum bir ziyaret olmadığı şüphesini uyandırıyordu.</p>
<p>Makale, BAE veliaht prensinin Muhammed bin Selman’a verdiği öğütleri şöyle sıralıyordu: Vehhabilik rejimine son vermesi, İsrail ile sağlam ve açık ilişkiler kurmaya hazır olduğuna Trump’ı ikna etmesi.</p>
<p>Haberin yayınlanmasından birkaç ay sonra, Mart 2017’de henüz ikinci veliaht prens olmasına rağmen Muhammed bin Selman, Beyaz Saray’da Trump tarafından resmen ağırlandı. Görüşmeye Trump’ın damadı David Kushner de katıldı. Beyaz Saray’da ağırlanmasından üç ay sonra da Suudi Arabistan Kralı Selman, Veliaht Prens Muhammed bin Nayef’in yerine 31 yaşındaki oğlu Muhammed bin Selman’ı getirdiğini açıkladı.</p>
<p><strong>İlk Hedef: Suudi Alimler</strong></p>
<p>Muhammed bin Selman, böyle bir süreçten geçerek krallık yolunu açmış oldu ve hemen kolları sıvadı. İlk adımı aldığı kararları eleştirebilecek muhalifleri susturmak oldu. 90’lı yıllarda ortaya çıkan ve İhvan’dan esinlenen İslamcı muhalif oluşum Sahve (İslami Uyanış) Hareketi’nin önemli destekçilerinden Selman el-Avde ve Şeyh Aid el-Karni gibi bazı alimler tutuklandı. Selman el-Avde’nin 15 Temmuz sonrasında Türkiye hakkındaki açıklamalarına bu noktada göz atmakta fayda var.</p>
<p>“Darbe Türkiye’nin başına gelebilecek en kötü şeydi.” diyen el-Avde, “Eğer başarılı olsalardı büyük projeler sekteye uğrayacak ve ülke onlarca yıl geriye gidecekti. Darbe gecesi tarihi bir ayrımdı. Umutla hayal kırıklığı arasındaki sınırdı.</p>
<p>Türkiye milyonlarca sığınmacıya ev sahipliği yapan bir ülke bu yüzden artık sadece Türklerin devleti değil. Türkiye bölgede model ülke, ümit ve iyimserlik kaynağıdır. Arap ülkeleri ile mükemmel ilişkileri var. Darbeyi hoş karşılayan insanlar kendilerinden Siyonizmin güvenliği ile ilgili romantik söylemler duyduğumuz insanların ta kendileridir. Ancak aynı şey bir Arap veya İslam ülkesine olduğunda sert sözler duyuyoruz.” demişti.</p>
<p><strong>“Modern” Suudi Arabistan Algısına Yönelik Çalışmalar</strong></p>
<p>Alimlerin tutuklanmasının ardından Muhammed bin Selman’ın yönlendirmesiyle, Suudi Arabistan’da bir yeniliğe imza atıldı. Eylül 2017’de, Kral Salman bin Abdülaziz el Suud, kadınların araba kullanmasına izin verilmesine yönelik bir kararname yayınladı. Kadınların araba kullanmasının yasak olduğu tek ülke olan Suudi Arabistan’da bu gelişme dünyada büyük yankı uyandırdı. Araba sürdüğü için 73 gün cezaevinde kalan Loujain al-Hathloul’un twitter’da yaptığı “Allaha şükür” paylaşımı yüz milyonlarca insana ulaştı. Uluslararası medya bu haberi çok büyük bir gelişme ve ılımlılaşma olarak günlerce paylaştı, tartıştı.</p>
<p>Muhammed bin Selman’ın sürpriz çıkışları bunlarla bitmedi. Sıra modernleşmenin gerekliliğini yerine getirecek başka adımlara gelmişti. Modern şehirler ve teknoloji bunların en önemlileriydi kuşkusuz. Ekim 2017’ye geldiğimizde bu büyük açılımlar peş peşe geldi. Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, katıldığı bir ekonomi forumunda “Vision 2030” planlarını açıkladı. Prens Selman, kuzeybatıda Mısır ve Ürdün’e uzanan 26 bin 500 kilometre karelik NEOM bölgesinin geliştirileceğini, ülkesini petrol gelirlerindeki bağımlılıktan uzaklaştırmak için bu bölgeye 500 milyar dolarlık yeni bir şehir ve ticaret bölgesi inşa etme planlarının olduğunu söyledi.</p>
<p>Bu açıklama, iki açıdan küresel güçlerin iştahını kabartmıştı. Onlara göre Suudi Arabistan modernleşiyor ve bunun sonucunda da ılımlı bir yöne doğru evriliyordu. Aynı zamanda 500 milyar dolarlık bir projeden alınacak pay da bu güçler için büyük bir ekonomik getiri olarak görülüyordu.</p>
<p>Suudi Arabistan, bu açıklamadan üç gün sonra bu kez teknolojik bir gelişmeyle adını dünyaya duyurdu ve bir robota vatandaşlık hakkı veren ilk ülke oldu. Sophia adını verdikleri robot, Riyad’da gerçekleşen bir törenle Suudi Arabistan vatandaşı ilan edildi. Sophia, diğer Suudi Arabistanlı kadınlar gibi çarşaf giymiyor ve yanında kendisine refakat eden bir erkek olmadan sokağa çıkabiliyordu.</p>
<p>Tam bu noktada Prens Selman, Sophia’yı, 500 milyar dolara inşa edecekleri NEOM şehrine yerleştirmeyi planladıklarını açıkladı. Kadınların çarşaf giymesinin zorunlu olmayacağı bu mega kentte, gelecekte robotların sayısının insan sayısını aşması bekleniyor.</p>
<p>Suudi Arabistan bu gelişmelerle dünya gündeminde ilk sıralarda yer alıyordu. Baş döndürücü bir değişim süreci, insanları sarsacak kadar kısa aralıklarla açıklanıyordu.</p>
<p><strong>Ilımlı İslam Tekrar Sahneye Çıkıyor</strong></p>
<p>Modern şehirler ve modern robot kadınlar dünya gündemini meşgul ederken, Muhammed bin Selman, küresel güçlerin ve BAE veliaht prensi Muhammed bin Zayed’in kendisinden bekledikleri hamleyi de çok geçmeden yaptı: “Önceden olduğumuz hale, tüm dinlere ve dünyaya açık ılımlı bir İslam ülkesine dönüyoruz.”</p>
<p>İşte bu açıklama sonrası tüm dünya, artık Suudi Arabistan’daki değişim rüzgârlarını çok daha fazla konuşmaya başladı. Batı medyası Muhammed bin Selman’ı bu ataklarından dolayı yere göğe sığdıramıyor, televizyon programları Suudi Arabistan’ın “ılımlı İslam’a” geçiş kararını tartışıyor ve kutluyorlardı.</p>
<p>Bu konuda Türkiye’nin tavrı ise çok net oldu. Zira İslam’ın, ılımlısı ya da radikali olduğu ayrımını dayatanların niyetleri en başından beri çok açıktı. Bu noktada Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözlerini hatırlamakta fayda var. “Son zamanda yeniden bir şeyi tekrar köpürttüler. Ne o? Ilımlı İslam. Bunun patenti batıya ait.</p>
<p>O ifadeyi kullanan şahıs bana ait gibi düşünüyor olabilir. Hayır, sana ait değil? İslam’ın ılımlısı, ılımsızı olmaz. İslam tektir. Kimse İslam’ı bir zaafın içine sokma gayreti içine girmesin. Bir müddet bununla muhatap oldum ama ondan sonra bu kesildi. Şimdi tekrar geldi. Mesele İslam’ı zaafa düşürmek. Batının yakıştırmaları ile biz dinimizi öğrenmedik, öğrenmiyoruz.”</p>
<p>Muhammed bin Selman’ın küresel vesayet odakları tarafından neden tahta geçirilmek istendiğinin en bariz cevabıydı “ılımlı İslam” söylemi. Ancak her şey bu açıklamayla da bitmiyordu. Zira BAE veliaht prensi Muhammed bin Zayed’in, Muhammed bin Selman’a öğütlediği diğer konu İsrail ile iyi ilişkiler kurmasıydı. Bu konuda da çok geçmeden bazı gelişmeler oldu.</p>
<p><strong>İsrail’e Karşı Savaşmak Caiz Değil</strong></p>
<p>Suudi Arabistan Müftüsü ve Ulema Heyeti Başkanı Abdülaziz Al-i Şeyh, Kasım ayında yerel bir televizyon kanalında programa telefonla bağlandı. Bir izleyicinin Mescid-i Aksa’da yaşanan olaylarla ilgili sorusuna verdiği cevapta Filistin İslami Direniş Hareketi Hamas’ı terör örgütü ilan ederek, İsrail ile savaşmanın caiz olmadığını söyledi. Şeyh, “İsrail’e karşı savaşmanın caiz olmadığını, Hamas’ın terör örgütü olduğunu ve Hizbullah’a karşı İsrail ordusuyla iş birliği yapılabileceğini” açıkladı. Bu açıklama, Suudi Arabistan’ın İsrail konusundaki yeni yaklaşımının işaret fişeğiydi adeta.</p>
<p>Müftünün bu açıklaması İslam dünyasında büyük yankı uyandırdı. Ancak en çok da İsrail tarafından büyük bir memnuniyetle karşılandı. İsrail İletişim Bakanı Eyüp Kara, Suudi Arabistan Müftüsü ve Ulema Heyeti Başkanı Abdülaziz Al-i Şeyh’i verdiği fetvadan ötürü tebrik ederek İsrail işgali altındaki topraklara davet etti. Bakan Kara, twitter hesabından şu mesajı paylaştı:</p>
<p>“Suudi Arabistan Müftüsü ve Ulema Heyeti Başkanı Abdülaziz Al-i Şeyh’i Yahudilere karşı savaşmayı ve onları öldürmeyi yasaklayan fetvasından dolayı tebrik ediyoruz. Al-i Şeyh, Hamas’ın terör örgütü olduğunu ve Filistinlilere zarar verdiğini, Aksa’da yapılan gösterilerin demagojik olduğunu ve İsrail ordusu ile Hizbullah’ı yok etmek için iş birliği yapılabileceğini söyledi. Ben, Müftü’yü İsrail’i ziyaret etmeye davet ediyorum; yüksek düzeyli bir saygı ile karşılanacaktır.”</p>
<p><strong>Abbas’a Riyad’da Dayatılan Kudüs Planı</strong></p>
<p>Tarihler 7 Kasım’ı gösterdiğinde Filistin Devlet Başkanı aniden Suudi Arabistan’a bir ziyaret gerçekleştirdi. Ziyaret, Trump’ın Filistin-İsrail için atadığı ve aynı zamanda damadı olan David Kushner’ın Riyad’ı ziyaretinden yaklaşık iki hafta sonra gerçekleşmişti. New York Times’ın haberine göre görüşmede veliaht prens Muhammed bin Selman, Mahmud Abbas’a hiç bir Filistinli liderin kabul edemeyeceği bir ABD planı sundu. Elbette bu planın Kushner’in planı olduğu zamanlama itibariyle de çok açıktı. Zira plan İsrail’den çok ABD tarafından hazırlanmış görünüyordu. Elbette BAE veliaht prensi Muhammed bin Zayed de ilk günden bu yana, fonladığı gazete ve televizyonlarla planın doğru işlemesi için gerekli alt yapıyı sağlıyordu. Özel danışmanı olan Gazzeli Muhammed Dahlan bu işin tam merkezinde duruyordu. Zira BAE, Suudi Arabistan ve Mısır öncülüğünde Filistin’in başına Dahlan’ı geçirmek için sık sık toplantılar yapıldığı daha önce Arap medyasında çokça yer almıştı.</p>
<p>Mahmud Abbas, Filistin’e döner dönmez kendisine dayatılan ABD planını bölgenin birçok siyasetçisine telefonla bildirdi. Bunlardan biri de Lübnan hükümetinde resmi bir görevliydi. Yetkili, telefonu açtığında Abbas’ın söyledikleriyle büyük bir şaşkınlık yaşadı. Veliaht prens Muhammed bin Selman, Abbas’a Filistin’in başkenti olarak Doğu Kudüs’ün dışında, etrafı duvarlarla çevrili ve İsrail’in kontrolü altında olan Abu Dis bölgesini kabul etmesini dayatmıştı.</p>
<p>Gerçekten de bu inanılmaz teklif, hiçbir Filistinlinin kabul etmeyeceği bir teklifti. Elbette ki vicdanlı ve onurlu diğer Müslüman devletler için de aynı şey geçerliydi.</p>
<p>Prens Muhammed ile Abbas arasındaki toplantıda Abbas’ı düşündüren önemli bir konu daha vardı. O da eğer Abbas planı kabul etmezse geri çekilmesinin prens Muhammed tarafından istendiğiydi. Esasında yıllardır buna yönelik hazırlıkları da vardı. İsrail’e ajanlık yaptığı belgelerle ortaya çıkan Dahlan, Filistin’in başına geçirilmeye çalışılıyordu. Kudüs dayatmasını kabul etmeyen Abbas’ı bu yönden de saf dışı bırakma zemini ortaya çıkmıştı.</p>
<p><strong>Trump’ın Kudüs Kararı</strong></p>
<p>Bu gelişmeler sonrasında Aralık ayında ABD Başkanı Trump, Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak kabul ettiklerini ve büyükelçiliklerini Kudüs’e taşıyacaklarını ilan etti. İşin garip yanı, bunu Filistin-İsrail barışı için yaptığını da ekledi. Açıkçası Batılı devletler, barış ve demokrasi kavramlarını kullandıklarında kuşkuyla yaklaşmamak elde değil. Özellikle Ortadoğu’da adında demokrasi olan birçok yapı kurduran ABD ve Avrupa, burada her türlü istihbarat ve diğer faaliyetlerini rahatlıkla yürütebiliyorlar. Demokrasi için Irak’ı işgal, Afganistan’a savaş ilan edebiliyorlar. Kudüs kararı da benzer şekilde barış için atılmış bir adım olarak lanse edildi.</p>
<p>Bunun üzerine Türkiye başta olmak üzere bazı Müslüman ülkeler karşı açıklamalar yaptılar. Kararı tanımadıklarını ifade eden sertlikteki açıklamalardan, kararı yanlış bulduklarını açıklayan daha yumuşak ifadelere kadar farklı skalalarda tepkiler verildi. Bu tepkiler içerisinde Fransa, Almanya ve Vatikan gibi devletlerin de olması önemliydi. Zira meselenin sadece Müslümanların meselesi olmadığının bilinmesi, ABD’nin aldığı tek taraflı karara karşı daha güçlü mücadele edilmesini beraberinde getirecekti. Nitekim de öyle oldu. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İslam İşbirliği Teşkilatı dönem başkanı sıfatıyla acil toplantı çağrısı yaptı.</p>
<p><strong>İslam Devletleri, Cumhurbaşkanı Erdoğan Liderliğinde Toplanıyor</strong></p>
<p>Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı çağrıya Venezüella dahil birçok devlet lideri geldi. Ancak Suudi Arabistan, bakan yardımcısı düzeyinde katılım sağladı. Suudi Arabistan’ın son yıllarda geçirdiği değişim, dönüşüm ve tüm yaşananlara bakıldığında katılım düzeyinin böylesine düşük olmasının sürpriz olduğunu söylemek pek mümkün değil. İslam İşbirliği Teşkilatı sonuç bildirgesinde Doğu Kudüs Filistin’in başkenti olarak tanındı.</p>
<p>Bu tarihi bir karardı elbette. Toplantıya katılan 48 ülkenin aldığı bu karar; siyasi ve psikolojik olarak bir bariyerin aşıldığı anlamına geliyordu. Sadece liderler katında değil belki de bundan daha önemlisi bu liderlerin ülkelerindeki halklar katında böyle bir bariyerin aşılması çok değerliydi. Liderlerin Kudüs konusunda böyle bir karar almaları, Müslümanlarda da bir beklentinin oluşmasına yol açacaktı kuşkusuz. Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkeler bu onurlu duruşun dışında kalarak, tarihe unutamayacakları kötü bir iz bıraktılar.</p>
<p>İslam İşbirliği Teşkilatı’nın aldığı kararın önemli bir diğer sonucu da Kudüs kararına karşı, uluslararası mekanizmaların harekete geçmesine yönelik bir irade taşımasıydı. Zira ABD’nin aldığı bu tek taraflı gayri meşru ve gayri hukuki kararın uluslararası hiçbir karşılığı yoktu. Hatta BM GK üyesi olarak altına imza attığı kararlara karşı bir karar almıştı ABD. Dolayısıyla İslam İşbirliği Teşkilatı konuyu BM ve diğer mekanizmalara taşıma kararıyla ABD ve İsrail karşısında önemli bir meşruiyet zemini yakalamış oldu.</p>
<p>Daha meşru bir duruşla ABD kendi kazdığı kuyuya düşürülebilirdi. Bugüne kadar pek benzeri yaşanmamış, ABD tek başına Afganistan ve Irak’ı işgal dahi edebilmişti. Dolayısıyla Kudüs konulu BM Genel Kurulu toplantısı çok değerli bir dönüm noktası haline geldi.</p>
<p><strong>ABD ve İsrail Hezimeti</strong></p>
<p>21 Aralık 2017’de toplanan BM Genel Kurulu’nda ABD’nin açıkça tüm devletleri tehdit etmesine rağmen başını Türkiye’nin çektiği 128 devlet, Trump’ın kararına karşı çıktı. ABD ve İsrail ile birlikte adını telaffuz ederken bile zorlanabileceğimiz bazı ülkeler karara karşı çıktılar. Palau, Guatemala, Togo, Nauru, Honduras, Marshall Adaları ve Mikronezya olmak üzere toplam 9 ülke karara karşı çıktı.</p>
<p>BM’de alınan kararda; Kudüs’ün statüsünü, karakterini veya demografik yapısını değiştirme niyetindeki kararların yasal bir etkisi olmadığı belirtiliyor ve nihai statüsüne BM kararları çerçevesinde yürütülecek müzakereler sonucunda karar verilmesi gerektiği vurgulanıyordu. Ayrıca BM’ye üye tüm devletlere “Kudüs’te diplomatik misyon kurmaktan kaçınma” çağrısı yapıldı. Özellikle BM, tarihinin en değerli ve en önemli duruşlarından birini sergiliyordu. Bu duruşta Türkiye’nin ve elbette Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katkıları hiç bir şekilde inkara yer bırakmayacak kadar açıktı. Türkiye, yeni bir direniş hattı oluşturmuş ve Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu direniş hattının bizatihi kendisi olmuştur.</p>
<p><strong>Tarihin Sayfaları Yazılıyor</strong></p>
<p>ABD, Trump ile birlikte Ortadoğu politikasını Suudi Arabistan merkezli yürütme kararı almış bulunuyor. Zira Suudi Arabistan’da yaşanan tüm gelişmeler de bu stratejiyi doğruluyor. Kudüs’ün İsrail’in başkenti ilan edilmesi kararına ortak olan Müslüman devletlerin olduğu tarihi bir süreci yaşıyoruz ne yazık ki.</p>
<p>Vatikan’ın bile kabullenmediği, İslam İşbirliği Teşkilatı toplantısına Venezüella’nın devlet başkanı düzeyinde katıldığı bir süreçte Suudi Arabistan’ın duruşu tarihin önemli sayfalarında yer bulacaktır kuşkusuz. Türkiye ve Recep Tayyip Erdoğan’ın bu süreçte yürüttüğü aktif diplomasi ve politika ise bizim gurur kaynağımız olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
