<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Güney Ferhat BATI &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/guney-ferhat/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 15 Jan 2021 13:51:16 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.7</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Güney Ferhat BATI &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Küresel Sorundan Krize Mi? İklim Değişikliğinin Jeopolitik Yansımaları</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kuresel-sorundan-krize-mi-iklim-degisikliginin-jeopolitik-yansimalari/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kuresel-sorundan-krize-mi-iklim-degisikliginin-jeopolitik-yansimalari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Güney Ferhat BATI]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 Jan 2021 13:51:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[küresel ısınma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=16595</guid>

					<description><![CDATA[Dünyamızda tüm canlıların yaşamını olumsuz etkileyen ve 21. Yüzyılın ilk çeyreğiyle birlikte gözle görülür bir şekilde şiddetini hızlandıran küresel sorunlarımızdan biride iklim değişikliğidir. Keza küresel iklim değişikliğine kavramsal çerçeveden bakıldığında artık bir sorun olmaktan çıkmıştır, buna ‘’küresel iklim krizi’’ demek yerinde olacaktır. Özellikle küresel iklim değişikliğinin tezahürü; tarım alanlarının daralması, kuraklık, çölleşme, seller ve kasırgalar gibi aşırı hava olaylarının sıklığı etkisinde artış, okyanus ve deniz suyu seviyelerinde yükselme, okyanusların asit oranlarında artış ve buzulların erimesi gibi etkenler olarak sıralayabiliriz. Bu etkenler sonucunda, bitkiler, hayvanlar ve ekosistemin yanı sıra insanoğlunun geleceği de risk altındadır. Bir yandan iklim değişikliği yağmur dönemlerini düzensizleştirip, kuraklığın artmasına neden olurken, diğer yandan da hızla büyüyen nüfusun gıda ihtiyacını da artıyor. Küresel ısınma ve iklim değişikliği dünyadaki gıda krizinin de tetikleyicisidir. Ayrıca bu etkenlerin neticesinde her yıl artan göç dalgası da jeopolitik yansımaların tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu minvalde Simon Dalby’nin de şu sözleri manidardır: ‘’21. yüzyılda çevresel değişimin jeopolitikayı değil, jeopolitikanın çevresel değişimi şekillendirdiği çevresel güvenlik söylemi altında daha da netlik kazanıyor.’’ Küresel sıcaklıktaki her bir santigrat artışla beraber bir milyar insanın ya yerinden edileceği ya da dayanılmaz sıcağa dayanmaya zorlanacağını gösteren bir araştırmaya&#160;göre küresel iklim krizinin insanoğluna bedeli&#160;daha önce tahmin edilenden daha sert, daha geniş &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Dünyamızda tüm canlıların yaşamını olumsuz etkileyen ve </em>21. Yüzyılın ilk çeyreğiyle birlikte gözle görülür bir şekilde şiddetini hızlandıran küresel sorunlarımızdan biride iklim değişikliğidir. Keza k<em>üresel iklim değişikliğine kavramsal çerçeveden bakıldığında artık bir sorun olmaktan çıkmıştır, buna ‘’küresel iklim krizi’’ demek yerinde olacaktır. Özellikle küresel iklim değişikliğinin tezahürü; tarım alanlarının daralması, kuraklık, çölleşme, seller ve kasırgalar gibi aşırı hava olaylarının sıklığı etkisinde artış, okyanus ve deniz suyu seviyelerinde yükselme, okyanusların asit oranlarında artış ve buzulların erimesi gibi etkenler olarak sıralayabiliriz. Bu etkenler sonucunda, bitkiler, hayvanlar ve ekosistemin yanı sıra insanoğlunun geleceği de risk altındadır. Bir yandan iklim değişikliği yağmur dönemlerini düzensizleştirip, kuraklığın artmasına neden olurken, diğer yandan da hızla büyüyen nüfusun gıda ihtiyacını da artıyor. Küresel ısınma ve iklim değişikliği dünyadaki gıda krizinin de tetikleyicisidir. Ayrıca bu etkenlerin neticesinde her yıl artan göç dalgası da jeopolitik yansımaların tezahürü olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu minvalde </em>Simon Dalby’nin de şu sözleri manidardır: ‘’21. yüzyılda çevresel değişimin jeopolitikayı değil, jeopolitikanın çevresel değişimi şekillendirdiği çevresel güvenlik söylemi altında daha da netlik kazanıyor.’’</p>



<p>Küresel sıcaklıktaki her bir santigrat artışla beraber bir milyar insanın ya yerinden edileceği ya da dayanılmaz sıcağa dayanmaya zorlanacağını gösteren bir araştırmaya&nbsp;göre küresel iklim krizinin insanoğluna bedeli&nbsp;daha önce tahmin edilenden daha sert, daha geniş ve daha erken&nbsp;olacaktır. Zira emisyonların hızlanmasının en kötü senaryosunda bile, şu anda dünya nüfusunun üçte birine ev sahipliği yapan bölgelerin 50 yıl içinde Afrika sahra’sının en sıcak kısımları kadar sıcak olacağı konusunda uyarıyor.&nbsp;Dolayısıyla en iyimser bakış açısına göre bile 1,2 milyar insan “iklim nişinin” dışında kalacak. Exeter Üniversitesi’ndeki Tim Lenton’ın makalesinde, insanoğlunun hassas olduğunu okyanuslardan daha hızlı ısınan karaya doğru odaklandığını ve gelecekteki nüfus artışının çoğunluğunun Afrika ve Asya’nın hâlihazırdaki sıcak bölgelerinde olacağını vurgulamaktadır. Bu demografik faktörlerin bir sonucu olarak, bu yüzyılın sonlarına doğru tahmin edilen küresel sıcaklıklar 3C’ye ulaştığında ortalama bir insan 7,5C’lik bir sıcaklık artışı yaşayacaktır. Dolayısıyla dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 30’u, ortalama 29C sıcaklık olarak tanımlanan aşırı sıcakta yaşayacaktır.&nbsp;Bu koşullar sahra’nın en kavurucu bölgeleri dışında oldukça nadir olmasına rağmen, ne yazık ki 3C’lik küresel ısınmayla Hindistan’da 1,2 milyar, Nijerya’da 485 milyon ve Pakistan, Endonezya ve Sudan’ın her birinde 100 milyondan fazla insanı kuşatması öngörülüyor. Bu da göç baskılarının artmasına ve gıda üretim sistemlerinde zorlukların oluşması demektir.</p>



<p><em>BM Gıda Tarım Örgütü (FAO) ve Save The Children (İnsani Yardım Kuruluşu) raporlarında, bir milyarın üstünde insanın açlık çektiği ve yetersiz beslenenlerin sayısının her geçen gün artığı belirtilmektedir. Keza bunun içerisine temiz, kullanılabilir ve içilebilir su kaynaklarının da hızla azalmasını kattığımızda, küresel iklim değişikliğinin korkutucu yansımaları ortadadır. Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan “2030 Dünya Su Raporu”nda da küresel iklim değişikliğinin sadece doğal afetlerle yetinmeyeceği, küresel iklim değişikliği sebebiyle yağışların düzensizleşmesi ve yeraltı su kaynaklarının gittikçe azalması gibi sebeplerin dünyada yaşanacak su kıtlığının en büyük nedenleri arasında yer aldığı vurgulanmaktadır. 2030 yılında dünyamız yüzde 40 oranında bir su kıtlığı ile karşı karşıya kalacaktır. Bu da, dünyamızdaki gıda ve su krizlerinin derinleşmesini tetikleyecektir. Bunun yansıması jeopolitik fay hatlarının depreşmesine ve savaşların müsebbibi olarak sirayet edecektir. Aslında şu anda Ortadoğu jeopolitiğindeki güç savaşları her ne kadar hidrokarbon yataklarının zenginliği üzerine yapılıyor gibi olsa bile, asli amaçlardan biride Yukarı ve Aşağı Mezopotamya’daki su havzalarına sahip olmanın savaşlarıdır. İsrail’in Suriye’nin egemenliğindeki Golan Tepelerini işgal etmesi küresel iklim değişikliğinin jeopolitiğe yansımalarından sadece biridir! </em><em></em></p>



<p><em>Küresel iklim değişikliğinin </em><strong>jeopolitika’ya etkisi her geçen gün artmakta ve jeopolitika’ya yalnızca devlet aktörleri arasındaki siyasi rekabet açısından yaklaşmakla kalmamalıyız. Afrika’dan </strong>Orta Asya’ya, Orta Doğu’dan Latin Amerika’ya, küresel iklim değişikliğinin jeopolitik gelişmeler üzerindeki etkisi inkâr edilmemelidir. Ve jeopolitik bilimi açısından&nbsp;önemli bir analiz ekseni oluşturmakla birlikte yadsınamaz bir realitedir bu. Kara kıtada ki Nijerya, 1970’lerin başından beri küresel iklim değişikliğine bağlı olarak tekrarlayan kuraklık dalgaları yaşıyor.&nbsp;Dolayısıyla bu kuraklık Sahra Çölü’nün daha da genişlemesine neden olmakta, ayrıca arazi çölleşmesi oranının yılda 350.000 hektardan fazla olduğu tahmin edilmekte.&nbsp;Bu süreç, çobanlar ve çiftçiler arasında, onları sürdürebilecek veya en azından hayatta kalmalarına izin verecek toprak arayışı içindeki mevcut gerilimi yoğunlaştırıyor.&nbsp;Bunu izleyen şiddet, şüphesiz Boko Haram gibi cihatçı terörist grupların Afrika’daki emellerine yarıyor. Küresel iklim değişikliği devletlerin/hükümetlerin eylemlerinin etkisizliğini göstermesinin yanında şiddetli çatışma riskini artırıyor.&nbsp;Ortadoğu’daki Tunus, Mısır ve Suriye gibi örnekler gözümüzün önünde zaten.&nbsp;2006 yılından 2011’e kadar Suriye’nin kuzeyinde, ülkeyi yönetenlerin beceriksizliği yüzünden ve önlem almamasından dolayı aşırı bir kuraklık yaşandı.&nbsp;Bu minvalde Suriye Baharı’nın birçok sebebi vardı, bunlardan en önemlisi, ilk protestoların bastırılmasına neden olan aşırı vahşetti ve diğer güçlü faktör ise <strong>kuraklığın yaşanmasıdır. Zira yüz binlerce Suriyeli, kıtlıktan dolayı iklim mültecisine evirildi. </strong>Bir diğer konu ise Mısır, Sudan ve Etiyopya gibi ülkeler arasında Nil Nehri üzerindeki Büyük Rönesans Barajı projesinin peşinde olan ülkeler arasındaki gerilimi artırmasıdır. Bu doğrultuda küresel iklim değişikliği temiz suya ulaşımı da farklı evrelere getirmiştir.&nbsp;&nbsp;</p>



<p>Asya kıtası da küresel iklim değişikliğinde payına düşeni fazlasıyla maalesef aldı/almaya devam ediyor. Orta Asya’da, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan gibi ülkeler arasında suya erişimle ilgili gerilimler artırıyor.&nbsp;Dünyanın on ikinci uzun nehri Mekong, <strong>Çin topraklarında doğmaktadır. Güneydoğu Asya’nın paylaşamadığı Mekong üzerine Çin tarafından kurulacak baraj Pekin ile nehrin geçtiği Laos, Tayland, Kamboçya ve Vietnam gibi ülkeler arasında zaten zor olan ilişkilerin bozulmasına yol açıyor.&nbsp;Küresel iklim değişikliğinin jeopolitik sonuçlarıyla ve sıcaklıklardaki artışıyla birlikte çatışmaların çoğalması arasındaki bağlantı birbiriyle ilintilidir.&nbsp;</strong>Dolayısıyla küresel iklim değişikliğiyle mücadelede alınacak önlemlerin dünyanın jeopolitik dengesi üzerindeki etkisi de dikkate alınarak yapılmalıdır.&nbsp; Küresel iklim değişikliği öyle ya da böyle,&nbsp;<strong>karbon sonrası dünyanın hedefi, mevcut jeopolitik dengeleri fosil yakıt endüstrisi olan ülkelerin aleyhine dönüştürüyor.&nbsp;</strong>Bu, özellikle Rusya gibi, zenginlik yaratmayan ve çoğunlukla hidrokarbonların sömürülmesinden geçimini sağlamaktan memnun olanlar için geçerlidir. Aynı şekilde Ortadoğu ülkelerinin sanayileşme ve dijitalleşme de geri oldukları (İsrail hariç!) düşünüldüğünde birçok coğrafya da etkisini gösterecektir.</p>



<p>Küresel iklim değişikliğinin uluslararası siyasette ve jeopolitika’da yaratacağı muhtemel gerginliklerden biride hava durumu manipülasyon araçlarının kullanımına giderek daha fazla ihtiyaç duyulmasıyla ilgilidir. Hava manipülasyon aracı olarak kullanılan bulut tohumlama yöntemi -tartışmalı ve geçerliliği kanıtlanmamış olsa da- özellikle kuraklıkla mücadele konusunda üzerinde durulan bir yöntemdir. Yağmuru tetiklemek veya bastırmak için kullanılan bulut tohumlama yöntemi yeni olmamakla birlikte kullanımı giderek daha kolay ve uygun hale gelmektedir. Hava koşullarındaki değişikliklerin etkileri yoğunlaştıkça; yağmur düşüşündeki eş zamanlı azalışlar ve su talebindeki artışların hükümetler tarafından yönetimi durumunda, jeopolitik gerilimlerin oluşması mümkündür. Potansiyel çevresel sonuçların yanı sıra, jeopolitik gerilimlerin arttığı bir zamanda iyi niyetli hava manipülasyonu bile düşmanca görülebilir. Algılamalar çok önemlidir; komşu bir devlet büyük ölçekli bulut tohumlamayı, yağmurun çalınması veya kuraklığın nedeni olarak görebilir. Bulut tohumlama uçakları casusluk için çift kullanımlı araçlar olarak görülebilir. Düşmanca kullanımı yasak olmakla birlikte, ihtimal dışı değildir; örneğin, hava komuta araçları bir komşunun tarımını veya askeri planlamasını bozmak için kullanılabilir.</p>



<p>Sonuç olarak, demokratik rejimlerin küresel ısınmaya karşı mücadeleye dâhil olması her şeyden daha önemlidir, çünkü bu mücadeleyi ekolojistlere, özellikle de aşırı radikallere bırakmak tehlikelidir. Dünyamızı bazılarının bencilliğinden ve körlüğünden, diğerlerinin ideolojik emperyalizminden korumalıyız. Bir başka deyişle asıl yıkılması gereken fikir; çevresel güvenliğin hegemonik söylem olma yolunda ilerlediği günümüzde küresel iklim değişikliğinin yükselen duvarlar, askeri tedbirler, takip ve izleme sistemleri ile durdurulması gerektiğidir. Bir diğeri küresel iklim savaşlarının veyahut şehirlerarası su savaşlarının kerameti kendinden menkul kehanet olmasının önüne geçmek için şu iklim determinizminden vazgeçmek gerektiğidir. Küresel iklim krizinin büyümeye bağımlı kapitalist ekonomi modelinin içsel bir çelişkisi olduğundan hareketle küresel ölçekte sınırları kapatan ve yaşam desteği sağlayan müşterekler üzerinden çitlemeler yapan ‘yeşilcilerin’ çevreciliğine karşı örgütlü mücadeleyi ve dayanışmayı kurmak gerekiyor. Bu da küresel iklim krizine karşı politika üretiminin güvenlikleştirici kaygılarından uzak tutularak, her boyutta eşitlik meselesini ön planda tutan gıda egemenliği, su hakkı, enerji, çevre ve iklim adaleti gibi konulara yönelmesiyle sağlanabilir. Ezcümle; uzun yıllar Fransa’da Başbakanlık görevini yürüten devlet adamı Georges Clemenceau şunu söyler: ‘’<em>Savaş tek başına orduya bırakılamayacak kadar ciddi bir şey</em>.‘’&nbsp;Uluslararası Siyaset çalışmaları yapan bizler de şunu söyleriz: ‘’<em>Küresel iklim değişikliği de sadece ekolojistlere bırakılamayacak kadar ciddi bir konudur</em>.’’</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kuresel-sorundan-krize-mi-iklim-degisikliginin-jeopolitik-yansimalari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Küresel Siyasetin Yeni(den) Siklet Alanı Mı? -Doğu Avrupa ve Beyaz Rusya-</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kuresel-siyasetin-yeniden-siklet-alani-mi-dogu-avrupa-ve-beyaz-rusya/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kuresel-siyasetin-yeniden-siklet-alani-mi-dogu-avrupa-ve-beyaz-rusya/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Güney Ferhat BATI]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Oct 2020 08:06:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[avrupa]]></category>
		<category><![CDATA[Belarus]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15924</guid>

					<description><![CDATA[Kıta Avrupa’sına tarihsel bir perspektiften baktığımızda; Otuz Yıl Savaşları, Yüzyıl Savaşları, Birinci/İkinci Dünya Savaşları ve Soğuk Savaş döneminin de cereyan ettiği coğrafya olarak karşımıza çıkmaktadır. Aslında ‘Batı’ uygarlığı medeni oluşuyla övünmektedir, ne var ki yukarıda söylediğimiz savaşlara geçmişten günümüze dönüp bakınca pekte öyle gözükmüyor. Neden mi? Bu kadar savaşın ve yıkımın yoğun yaşandığı coğrafya da medeni sözcüğünü kullanmak ne kadar doğrudur. Hakeza dünyayı İngilizlerin, İspanyolların, Fransızların, İtalyanların ve diğerlerinin sömürerek harap ettiğine değinmedik bile. Hele ki hala 21. Yüzyılda bu sömürünün Afrika, Asya, Ortadoğu ve Güney/Orta Amerika gibi coğrafyalarda farklı politikalarla gerçekleştiği gerçeği var iken! Kıta Avrupa’sı devletlerinin kendi aralarında ki rekabet gerek içerde gerekse dışarıda aralarında hızla devam etmektedir. Ve bu rekabet alanı git gide Doğu Avrupa’ya kaymakla birlikte, aynı zamanda sıkışmaktadır. Doğu Avrupa deyince Jeopolitik Biliminde ‘Kara Hâkimiyet Teorisi’nin sahibi Halford John Mackinder aklımıza gelir. Varsaydığı teori hala aynı coğrafya da (Doğu Avrupa’ya hâkim olan Merkez bölgeye hâkim olur) ve 21. Yüzyıl çeyreğinde güncelliğini koruyor. Bu bağlamda, stratejik önemde ve konumda bulunan Doğu Avrupa ve Beyaz Rusya küresel siyasetin yeni(den) siklet alanı mı? Beyaz Rusya’da milletin ırkı/dili Rusya’dan farklıdır. Ülke 1994 yılından günümüze bilfiil Aleksander&#160;Lukaşenkotarafından yönetilmektedir. AB (Avrupa Birliği) ve&#160;ABD (Amerika Birleşik Devletleri)&#160;&#160;ile siyasi sorunlar yaşayan Beyaz Rusya, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Kıta Avrupa’sına tarihsel bir perspektiften baktığımızda; Otuz Yıl Savaşları, Yüzyıl Savaşları, Birinci/İkinci Dünya Savaşları ve Soğuk Savaş döneminin de cereyan ettiği coğrafya olarak karşımıza çıkmaktadır. Aslında ‘Batı’ uygarlığı medeni oluşuyla övünmektedir, ne var ki yukarıda söylediğimiz savaşlara geçmişten günümüze dönüp bakınca pekte öyle gözükmüyor. Neden mi? Bu kadar savaşın ve yıkımın yoğun yaşandığı coğrafya da medeni sözcüğünü kullanmak ne kadar doğrudur. Hakeza dünyayı İngilizlerin, İspanyolların, Fransızların, İtalyanların ve diğerlerinin sömürerek harap ettiğine değinmedik bile. Hele ki hala 21. Yüzyılda bu sömürünün Afrika, Asya, Ortadoğu ve Güney/Orta Amerika gibi coğrafyalarda farklı politikalarla gerçekleştiği gerçeği var iken! Kıta Avrupa’sı devletlerinin kendi aralarında ki rekabet gerek içerde gerekse dışarıda aralarında hızla devam etmektedir. Ve bu rekabet alanı git gide Doğu Avrupa’ya kaymakla birlikte, aynı zamanda sıkışmaktadır. Doğu Avrupa deyince Jeopolitik Biliminde ‘Kara Hâkimiyet Teorisi’nin sahibi Halford John Mackinder aklımıza gelir. Varsaydığı teori hala aynı coğrafya da (Doğu Avrupa’ya hâkim olan Merkez bölgeye hâkim olur) ve 21. Yüzyıl çeyreğinde güncelliğini koruyor. Bu bağlamda, stratejik önemde ve konumda bulunan Doğu Avrupa ve Beyaz Rusya küresel siyasetin yeni(den) siklet alanı mı?</p>



<p>Beyaz Rusya’da milletin ırkı/dili Rusya’dan farklıdır. Ülke 1994 yılından günümüze bilfiil Aleksander&nbsp;<strong>Lukaşenko</strong>tarafından yönetilmektedir. AB (Avrupa Birliği) ve&nbsp;<strong>ABD (Amerika Birleşik Devletleri)</strong>&nbsp;&nbsp;ile siyasi sorunlar yaşayan Beyaz Rusya, hem ticari hem de ekonomik işleyişi yaptırımlarla engellenmiş olsa bile, yine de ekonomik olarak düzgün ilerlemektedir. Ülkenin on milyonluk nüfusu bulunmakla birlikte ve&nbsp;<strong>Sovyetlerin</strong> arka bahçesi durumundadır. Beyaz Rusya ile Rusya 1997 yılında “Birleşme Antlaşması” imzalayacak kadar yakınlaştılar aslında.&nbsp; Ne var ki Beyaz Rusya ile Rusya arasında son dönemlerde görülmemiş bir kriz yaşandı/yaşanıyor. Sovyetlerden bağımsızlığını ilan ettiği 1991 yılından günümüze kadar Rusya tarafından desteklenen Beyaz Rusya ile yaşanan gerilimin tesadüfî olmadığı apaçıktır. Tarihsel perspektiften günümüze kadar kardeş olan iki halk-ülke arasındaki gerilimin ilk emareleri 2020 yılının ilk aylarında ayyuka çıkmıştı. Batı tarafından “Avrupa’nın son diktatörü” olarak tanımlanan Beyaz Rusya lideri A. Lukaşenko yeni yıla girerken Rusya’yı ikaz etmiş ve iki ülkeyi birleşmeye zorlamaması gerektiğini ifade etmiştir. Ve bunun devam etmesi halinde bu söylemlerin/davranışların savaşı tetikleyebileceği konusunda Rusya’yı uyarmıştı ve bu da kriz ilk belirtilerini göstergesiydi.</p>



<p>Rusya için şu cümleyi kullanıyorum; Putin öncesi ve Putin sonrası. Putin Rusya’da Devlet Başkanı olduktan sonra yıkılan Sovyetlerin küllerinden ‘’Yeni Rus İnşası’’ kurdu. Putin Rusya’sı, Sovyetlerden sonra ülkenin bütünleşmesini Rus büyük sermayesinin genişlemesi doğrultusunda bir fırsat olarak görüyordu. Zira eski Sovyet işletmelerinin özelleştirilmesinde de bunu anahtar rol olarak görüyordu. A. Lukaşenko için ise bu tür bir bütünleşme, yalnızca mülkiyet üzerindeki ekonomik kontrolün kaybı anlamına gelmiyordu. Hakeza aynı zamanda Rus bürokratlara ve üst düzey yöneticilerin eline geçecek ekonomik ve siyasi nüfuz kaybı olarak da görüyordu. A. Lukaşenko’nun ülkesindeki ekonomik ve siyasi modeli gerek elinde gerekse ayakta tutabilmek için kâh AB-Atlantik kâh Rusya arasında gidip geliyor ve siyasi manevralar yapıyor. Batıda ki ülkeler, her ne kadar A. Lukaşenko’nun otoriter liderliğinden hoşnut olmasa bile, yine de Rusya’dan bağımsız hareket etme vurgusu onlar için önemliydi. Putinin penceresinden baktığımızda ise A. Lukaşenko, ülkesinin NATO’ya yanaşmasını tasvip etmeyen ve bu bağlamda da uzak duran liderdir. Bunun içindir ki A. Lukaşenko, ne Batıda ki ülkelere yaranabildi ne de Rusya’ya yaranabildi.</p>



<p>Peki, A. Lukaşenko’nun amacı ne olabilirdi? Tabi ki Rusya’nın ilk Başbakanı Boris Yeltsin sonrasında ‘Birleşik Rusya’nın devlet başkanlığına oturmaktı. Ne var ki Putin’in Rusya’nın başına geçmesi sonrası işler değişti (gerçeği şudur; Rusya’nın Derin Devleti böyle istedi!). Ve böylelikle yirmi yıla yakın devlet başkanlığını yürüten Putin, anayasayı da değiştirerek 2036’ya kadar devleti yönetmesiyle birlikte A. Lukaşenko’nun hayalleri söndü ve sudan çıkmış balığa döndü. Putin, Rusya’daki konumunu “karizmatik lider” haline dönüştürdü. Bunun yanında da Rusya’yı küllerinden var etti ve ihtişamlı/güçlü hale getirdi, ayrıca tarihsel perspektifinden aldığı sinerjiyle birlikte küresel bir aktör olmasını sağladı. Putin’in artan bu rolüyle birlikte A. Lukaşenko farklı arayışlara girdi. Ancak bu arayışlara girerken şunu gördü; Batı ülkeleri daha doğrusu AB-Atlantik onun ayağını kaydırıyor.</p>



<p>Rusya’nın AB ve ABD’nin dâhil olduğu bir jeopolitik/bölgesel oyunun parçası olmak istemesi bir tarafa, Beyaz Rusya’da meydana gelen süreçleri stratejik açıdan bakmakta gerekiyor. Keza Rusya’nın, Ukrayna olmak üzere tüm Sovyet sonrası ülkelerin üretim kapasitelerinin özelleştirildiği bir dönemde, A. Lukaşenko yönetimindeki Beyaz Rusya, Sovyet döneminin ekonomik modelini korumayı başaran enderlerdendir. Ve bunun sayesindedir ki doksanlı yıllarda eski Sovyet bloğuna dâhil olmuş diğer ülkelerde yaşanan ekonomik sarsıntılardan halkını korumayı başarmıştır. Zira yıllar geçtikçe, bu ekonomi modeli kendi kendine tükenmeye başladı ve A. Lukaşenko hükümeti kemer sıkma önlemlerinden bazılarını uygulamaya başladı. Bu kemer sıkmayla birlikte, protestoların dozu artmaya devam etti. Bunun yanında iç politikadaki sorunlar da var, kötüleşen ekonomik durum ve polis devletine evirilmesiyle kaynaklanan halkın bıkkınlıkları. A. Lukaşenko’nun bu krizi tek başına çözemediğini ve yardım için açıkça Rusya’ya başvurduğunu dünya biliyor zaten. Bunun neticesinde ise Rusya’nın siyasi danışmanları ve özel güvenlik teşkilatlarının (wagnerciler) temsilcileri Beyaz Rusya’ya geldi. Ve Putin’de Minsk yönetimine yardım etmesi için Rusya’nın çevik kuvvet polisini göndermeye istekli olduğunu vurguladı. Tüm bu gelişmelerle ve destek açıklamalarının ardından A. Lukaşenko iktidarda kalmayı başarırsa, Rusya’yla olan siyasi bağımlılığı dramatik bir şekilde artacağının farkındadır.</p>



<p>Sonuç olarak, Soğuk Savaş döneminde de Doğu Avrupa gerek Batı bloğunun gerekse Doğu Bloğunun en önemli siklet alanı olmuştu. Şimdi ise 21. Yüzyılda Doğu Avrupa küresel siyasetin yeni(den) siklet alanı oluyor, hatta çoktan oldu bile. Ukrayna ile Moldova-Transdinyester gibi sorunlar/işgaller Doğu Avrupa’da bir türlü çözüme kavuşturulamadı. Şimdi de Beyaz Rusya hedefte! Neden mi? Bunun için Beyaz Rusya’nın stratejik konumuna bakmak yeterlidir. Kuzeyinde NATO’nun yığınla silah yığdığı Baltık ülkeleri (Litvanya, Letonya, Estonya), batısında ise Polonya ve güneyinde Ukrayna. Peki, NATO böyle bir ‘çevreleme politikası’ güdüyor da Rusya ne yapıyor, tabi ki Ruslar da genetiğinde ki ‘çevreleme politikasını’ iyi uyguluyor.</p>



<p>Beyaz Rusya’daki seçim süreci ve sonuçları her ne kadar AB-Atlantik bloğunun iştahını açsa bile ve pusuda bekleyerek fırsat bu fırsat denilse bile öyle olmadığı ortaya çıktı. Zira her zaman ki gibi A. Lukaşenko yaptı yapacağını ve NATO’yu ülkesini karıştırmakla suçladı. Rusya’yı Baltıklardan ve Doğu Avrupa üzerinden kıskaca almak isteyen AB-Atlantik bloğu ise aradığı fırsatı kaçırmış oldu, tabii şimdilik kaçırdı. Ancak vazgeçmeyeceklerdir! Beyaz Rusya’nın Rusya’dan koparılması muhakkak ki ABD liderliğindeki Batılı ittifak için paha biçilmez bir değerde. Moskova’nın bu satranç hamlesine vereceği yanıt ya ‘fil’ misali çaprazlama ya da ‘kale’ gibi düzlemesine olabilir mi izleyeceğiz, ancak ne hamle olursa olsun oyunun seyrini değişeceği belli. Kafkasya’yı dize getiren Kremlin’in Azerbaycan-Ermenistan üzerinden stratejik oyun oynadığı da ortada zaten, ayrıca Orta Asya ve Baltıklardaki hamleleri bu konudaki kararlılığının göstergesiydi. Rusya’nın Gürcistan, Kırım ve Suriye’deki kararlı eylemleri ve Ukrayna’daki kararlı tavrı, Batı’nın yayılmacılığını ve müdahaleciliğini ılımlı bir çizgiye taşıyor diyemeyiz, Doğu Avrupa ve Beyaz Rusya’da yaşananlar ortadadır. Bu arada Rusya aynı zamanda ortaklarının caydırıcılık yeteneklerini güçlendiriyor. Rusya silahlanma yarışında ve enerji politikalarında da Doğu Avrupa’yı yüzyıllardır hedef politika olarak seçmiştir. Çünkü Rusya kendine yakın olan Beyaz Rusya, Ukrayna, Gürcistan ve Baltık ülkelerini NATO tarafına çekilecek olmasını ‘Ulusal Güvenliğine’ tehdit olarak kabul görüyor. Ezcümle; Jeopolitiğin doğasında olan kader midir bilinmez, ancak realite şudur; ‘Doğu Avrupa’ ve ‘Beyaz Rusya’ küresel siyasetin yeni(den) siklet alanı olmaya devam ediyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kuresel-siyasetin-yeniden-siklet-alani-mi-dogu-avrupa-ve-beyaz-rusya/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Uğur Özgöker: “Türkiye ile KKTC Konfederasyon Oluşturmalıdır”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-ugur-ozgoker-turkiye-ile-kktc-konfederasyon-olusturmalidir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-ugur-ozgoker-turkiye-ile-kktc-konfederasyon-olusturmalidir/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Güney Ferhat BATI]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 11 Aug 2020 07:59:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[KKTC]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15432</guid>

					<description><![CDATA[Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Libya-Türkiye Antlaşması, Mısır-Yunanistan Antlaşması, KKTC seçimleri ve daha birçok soruyu alanında uzman, akademik camiada üstadımız, bürokratlık yapmış ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne üst düzey hizmetleri olan Saygıdeğer Rektör Prof. Dr. Uğur ÖZGÖKER Hocamız ile Yörünge Dergisi yazarı olarak (Öğr. Gör. Güney Ferhat BATI) mülakatımız oldu. Samimiyetimle belirtmeliyim ki bu mülakatta çarpıcı analizler okuyacaksınız. Saygılarımızla.&#160; &#160;&#160; Öğr. Gör. Güney Ferhat Batı: Saygıdeğer Rektör Prof. Dr. Uğur ÖZGÖKER, Kıbrıs’ta saygın ve köklü bir aile geleneğinden gelen biri olarak Kıbrıs neden jeopolitik ve jeostratejiktir? Prof. Dr. Uğur ÖZGÖKER: Jeostratejik önemi haritaya bakınca hemen bariz bir şekilde görülüyor. Dünyada en çok kullanılan enerji kaynakları olan petrol ve doğalgaz rezervlerinin bulunduğu Orta-Doğu ve Doğu-Akdeniz’ de “Sabit bir Uçak Gemisi” konumundadır. Orta-Doğu ve Kuzey Afrika’ya yapılacak her türlü askeri operasyonların karargâh’ı olacak bir coğrafi konumdadır. Jeopolitik olarak da 3 semavi dinin çıkış noktası, medeniyet tarihinde ilk yazının bulunduğu ve kullanıldığı, ilk yazılı barış antlaşmalarının yapıldığı, ilk tekerleğin icat edildiği, ilk güneş saati ve takvimin kullanıldığı, ilk alfabenin kullanıldığı ilk devlet organizasyonun kurulduğu ilk siyasal iktidarların oluşturulduğu, bugünkü Dünyamız siyasi siteminin temelini oluşturan eski Mısır, Sümer, Babil, Mezopotamya, eski İsrail uygarlıklarına ev sahipliği yapan bölge günümüzde “Medeniyetler Çatışması” denilen dinler ve inançlar arasındaki çatışmaların kaynağı Musevilik, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Doğu Akdeniz, Kıbrıs, Libya-Türkiye Antlaşması, Mısır-Yunanistan Antlaşması, KKTC seçimleri ve daha birçok soruyu alanında uzman, akademik camiada üstadımız, bürokratlık yapmış ‘Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne üst düzey hizmetleri olan Saygıdeğer Rektör Prof. Dr. Uğur ÖZGÖKER Hocamız ile Yörünge Dergisi yazarı olarak (Öğr. Gör. Güney Ferhat BATI) mülakatımız oldu. Samimiyetimle belirtmeliyim ki bu mülakatta çarpıcı analizler okuyacaksınız. Saygılarımızla.&nbsp; &nbsp;&nbsp;</p>



<p><strong>Öğr. Gör. Güney Ferhat Batı: </strong>Saygıdeğer Rektör Prof. Dr. Uğur ÖZGÖKER, Kıbrıs’ta saygın ve köklü bir aile geleneğinden gelen biri olarak Kıbrıs neden jeopolitik ve jeostratejiktir?</p>



<p><strong>Prof. Dr. Uğur ÖZGÖKER: </strong>Jeostratejik önemi haritaya bakınca hemen bariz bir şekilde görülüyor. Dünyada en çok kullanılan enerji kaynakları olan petrol ve doğalgaz rezervlerinin bulunduğu Orta-Doğu ve Doğu-Akdeniz’ de “Sabit bir Uçak Gemisi” konumundadır. Orta-Doğu ve Kuzey Afrika’ya yapılacak her türlü askeri operasyonların karargâh’ı olacak bir coğrafi konumdadır. Jeopolitik olarak da 3 semavi dinin çıkış noktası, medeniyet tarihinde ilk yazının bulunduğu ve kullanıldığı, ilk yazılı barış antlaşmalarının yapıldığı, ilk tekerleğin icat edildiği, ilk güneş saati ve takvimin kullanıldığı, ilk alfabenin kullanıldığı ilk devlet organizasyonun kurulduğu ilk siyasal iktidarların oluşturulduğu, bugünkü Dünyamız siyasi siteminin temelini oluşturan eski Mısır, Sümer, Babil, Mezopotamya, eski İsrail uygarlıklarına ev sahipliği yapan bölge günümüzde “Medeniyetler Çatışması” denilen dinler ve inançlar arasındaki çatışmaların kaynağı Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyet’in bütün kutsal mekânlarını ve mabetlerini barındırdığı için Politik olarak tarih boyunca Dünyanın en önemli bölgesi olmuştur ve olmaya devam edecektir.</p>



<p><strong>Öğr. Gör. Güney Ferhat BATI:</strong> KKTC’nin AB tarafından dışlanması ve tanınmamasının altında yatan nedenler?</p>



<p><strong>Prof. Dr. Uğur ÖZGÖKER: </strong>AB Avrupa’nın en önemli siyasi figürlerinden olan ve AB Anayasasını hazırlayan Avrupa Komisyonun Başkanlığını da yapmış olan eski Fransız Cumhurbaşkanı Valery GiscardD’estaing’in bizzat kendi ağzından ifade ettiği gibi bir “Hıristiyan Kulübü”dür. Ve Avrupalılara göre AB Judao-Hıristiyan yani Yahudi-Hıristiyan kültürel değerleri üzerine inşa edilmiştir. Dolayısıyla AB karar alıcıları ve Avrupa Halkları AB içinde Müslüman bir Devlet görmek istemiyorlar. Bosna-Hersek’in de nüfusunun sadece Müslümanlardan oluştuğu bağımsız ve egemen bir devlet olmasına izin vermediler. Yönetimi Müslüman Boşnaklar-Katolik Hıristiyan Hırvatlar ve Ortodoks Hıristiyan Sırplardan oluşan, Müslümanların azınlıkta olduğu bir Bosna-Hersek Federasyonu kurdurdular. Çoğunluğu Müslümanlardan oluşan bir KKTC’yi de tanımayıp, dışlıyorlar ve Kıbrıslı Müslüman Türklerin Müslüman egemen ve bağımsız Devletlerini lağvedip, çoğunluğu Hıristiyanların oluşturduğu “sahte” Kıbrıs Cumhuriyeti içinde azınlık statüsünde “Sözde” birer Avrupa Vatandaşı konumuna getirmek istiyorlar.</p>



<p><strong>Öğr. Gör. Güney Ferhat BATI:</strong> KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Sayın Rauf Denktaş’ın zamanında Siyasi Danışmanlığını yaptınız, Denktaş’ın Kıbrıs tasavvuru neydi, mirasına sahip çıkıldı mı?</p>



<p><strong>Prof. Dr. Uğur ÖZGÖKER:</strong> Kurucu Cumhurbaşkanımız Denktaş’ın tek düşüncesi Anavatan Türkiye’nin etkin ve fiili garantisi altında ve Türkiye ile çok sıkı askeri, ekonomik, siyasi, ticari, kültürel ve sosyal ilişkileri olan “Bağımsız” ve “<em><u>Egemen</u></em>” bir Kıbrıs Türk Devleti kurmak ve yaşatmaktı. &nbsp;Kurduğu bu devlete coğrafyadan da kavramlar katarak KKTC (Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti) adını koydu. Ancak maalesef Kıbrıs’taki bazı sol ve Rumcu kesimler, Kurucu Cumhurbaşkanımızın bu mirasını reddederek Rumların esaretinde yaşayacağımız Kıbrıslı Türklerin yönetimde hiçbir söz haklarının olmayacağı modern köle statüsünde sözde Kıbrıs Cumhuriyeti adını taşıyan sahte devletin azınlık vatandaşları (!!!) haline getirmek için sözde müzakereler yürütüyorlar. Ama gerek Türkiye gerek Kıbrıslı Milliyetçi ve vatansever Türkler, satılmış Rumcuların bu reddi miras oyunlarını bozacak ve KKTC sonsuza kadar egemen bir devlet olarak yaşayacaktır.</p>



<p><strong>Öğr. Gör. Güney Ferhat BATI:</strong> Doğu Akdeniz’de küresel aktörler ve uluslararası sermaye savaşı var, KKTC veyahut Kıbrıs Adası bunun neresindedir?</p>



<p><strong>Prof. Dr. Uğur ÖZGÖKER: </strong>Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) bir ara Dünya kara para aklama cennetiydi. Özellikle 50 milyar dolar Rus oligarklarının Sovyetlerin kamu mallarına bedava el koymalarından elde ettikleri kara servetlerine, 2.5 milyar dolar Sırbistan’ın Bosnalıların gasp edilen malları ve silah kaçakçılığından elde ettikleri yasa dışı servetlerine ve İran devletinin aslında devlet memurları olan İran vatandaşları üzerinden uluslararası ambargoları delerek transfer ettikleri ABD ve AB’ye göre uluslararası hukuka aykırı elde ettiği 20 milyar doları muhafaza ediyor, bu kara paraları aklıyor ve işletiyordu. Ancak, 2008 Dünya Ekonomik Krizi (ABD kaynaklı Mortgage krizi) nedeniyle bütün Dünya ve Avrupa ekonomileri gibi Rum Yönetimi ekonomisi de krize girip AB’den finansal destek istedi. Böylelikle AB bütçesinin %50’sine yakınını tek başına karşılayan Almanya, Rum Yönetimine baskı yaparak eğer AB’nin mali yardımını istiyorsan bu kara parayı AB toprağı olan Rum Yönetiminden çıkartılmasını zorunlu tutunca Rus-Sırp-Acem kara paranın büyük kısmı Kıbrıs’tan çekilmek zorunda kaldı. Ancak, bugün de Orta-Doğu’nun petro-dolarlarına coğrafi yakınlığı ve AB mevzuatına tabi olması nedeniyle garantili olması nedeniyle Arap Şeyhlerinin paraları ve merkezi Londra’da olan birçok Yahudi kökenli fonların mali kaynakları Kıbrıs adasında bulunmaktadır. Kıbrıs Orta-Doğu’da uluslararası sermayeye ev sahipliği yapmada İsviçre veya Lübnan’ın yerini almıştır.&nbsp;</p>



<p><strong>Öğr. Gör. Güney Ferhat BATI:</strong> KKTC’de önümüzdeki aylar gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve siyasal partiler hakkında düşünceleriniz nelerdir?</p>



<p><strong>Prof. Dr. Uğur ÖZGÖKER: </strong>Normalde Nisan ayında yapılması gereken Cumhurbaşkanlığı seçimleri Covid-19 dolayısıyla ertelenmiş ve 11 Ekimde yapılmasına karar verilmiştir. Seçimde benim dileğim Milliyetçi, vatansever, dünya ile ilişkileri iyi olan, ekonomi ve siyasetten iyi anlayan bir kişinin KKTC Cumhurbaşkanı seçilmesidir. KKTC, Türkiye gibi Başkanlık sistemi ile değil de Parlamenter sistemle yönetilen bir ülke olduğu için Cumhurbaşkanlığı makamı daha çok protokoller ve diplomatik bir mevkidir. Asıl siyasi ve ekonomik kararlar ile bürokratik atamalar Başbakanın başkanlığındaki Bakanlar Kurulunca alınmakta ve icra edilmektedir. Dolayısıyla iktidardaki (Ulusal Birlik Partisi) UBP’nin adayının Cumhurbaşkanı seçilmesi hem demokrasi ilkeleri ile bağdaşır, hem de devlet kuran, vatansever bir parti olması nedeniyle UBP adayının Cumhurbaşkanı seçilmesi hem Kıbrıslı Türklerin hem de Türkiye’nin menfaatinedir. Ancak KKTC parlamenter sistem olduğu ve Cumhurbaşkanlığı mevkii sembolik olduğu için UBP Cumhurbaşkanlığı’na Genel Başkan ve Başbakan Ersin Tatar’ı değil eski Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu veya Meclis Başkan Vekili Zorlu Töre’yi aday göstermelidir. Ersin Tatar UBP’nin Genel Başkanlığı’na ve her türlü icraattan sorumlu ve tek yetkili olarak Başbakanlığa devam etmelidir. Hem kendisi hem partisi hem de KKTC için en hayırlı karar bu olacaktır.</p>



<p><strong>Öğr. Gör. Güney Ferhat BATI:</strong> KKTC’de kapalı Maraş’ın açılması gerek Kıbrıs adasına gerekse Türkiye’ye yansımaları ve katkıları neler olur?</p>



<p><strong>Prof. Dr. Uğur ÖZGÖKER: </strong>1974’ten önce Türkiye’nin tamamından fazla yatak kapasitesine sahip turistik bir bölge olan ve Sofia Loren, Brigitte Bardot gibi dünyaca ünlü yıldızların evleri, &nbsp;İngiliz Kraliyet ailesinin oteli, dünyanın ilk 7 yıldızlı oteli bulunan ve Lübnan’da 1975-1990 arasında süren iç savaş sonrası Beyrut’tan kaçan bütün uluslararası eğlence şirketleri zincirleri ile turizm ve finans sektörünün merkezi durumuna gelen Maraş (Varoşşa) yani Mağusa’nın varoş bölgesi Kıbrıs Barış Harekatından beri pazarlık maksadıyla BM gözetiminde iskana kapalıydı. Şimdi KKTC Hükümeti ‘’benim ısrarlı tekliflerim ve raporlarımın da’’ etkisiyle Kapalı Maraş bölgesini iskâna açmaya karar verdi. Maraş uluslararası kullanıma açılınca önce Türkiye Cumhuriyeti işgalci yaftasından kurtulacak ve Lordros gibi zengin Rumların milyarlarca dolarlık tazminat taleplerinden kurtulacaktır. KKTC ekonomisi de yıllık GSMH’sını; &nbsp;yabancı sermaye, yerli ve uluslararası yatırımlar, başta petro-dolar zengini Orta-Doğu’lu Arap ülkeleri ve İsrail vatandaşları ile İran, Rusya ve Avrupalılar için gazino-eğlence-sağlık turizmi ve deniz ve güneş turizmi için cazibe merkezi olmasıyla en az 2 katına çıkartacağı yani Kıbrıslı Türklerin 2 kat zenginleşeceği ve yeni yatırımlar sonucu çok sayıda nitelikli veya niteliksiz personel&nbsp; ihtiyacı ortaya çıkacağı için KKTC’nin istihdam sorununu da büyük ölçüde çözecektir.</p>



<p><strong>Öğr. Gör. Güney Ferhat BATI</strong>: Libya ile Türkiye arasında yapılan MEB antlaşmasının geleceği ne olur?</p>



<p><strong>Prof. Dr. Uğur ÖZGÖKER: </strong>Gelecekte KKTC’ de bu anlaşmaya taraf olabilir. Böylece hem KKTC’nin uluslararası tanınırlığı pekiştirilir, hem de Kıbrıs adasının batısında Girit tarafında sismik araştırmalarla tespit edilen fakat henüz sondaj yapılarak çıkartılmaya başlanmayan zengin petrol rezervleri üzerinde hem Türkiye’nin hem de Kıbrıslı Türklerin hakları uluslararası tescil olur.</p>



<p><strong>Öğr. Gör. Güney Ferhat BATI:</strong> Mısır ile Yunanistan arasında imzalanan Doğu Akdeniz yetki alanlarını sınırlandırma antlaşması geçerliliği var mı ve mantığı nedir?</p>



<p><strong>Prof. Dr. Uğur ÖZGÖKER: </strong>Uluslararası İlişkiler ve Uluslararası Hukuka göre hiçbir geçerliliği yoktur. Çünkü Mısır’la Yunanistan denizden komşu değildirler. Arada Türkiye, Libya ve KKTC’nin ‘Kara Sular’ı vardır. Dolayısıyla Mısır’la Yunanistan’ın ortak, bitişik ya da çakışan deniz yetki alanları olmadığı için Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması da mevzu bahis olamaz. Bu tamamen hayali, ölü doğmuş, kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm, icra kabiliyeti olmayan bir antlaşmadır.</p>



<p><strong>Öğr. Gör. Güney Ferhat BATI:</strong> Uzun yıllar Milli Savunma Üniversitesi’nde (Harp Akademilerinde) dersler verdiniz/veriyorsunuz TSK’nın KKTC’ye bakış açısı nedir ve Türk Mukavemet Teşkilatı elzemiydi, neden?</p>



<p><strong>Prof. Dr. Uğur ÖZGÖKER: </strong>TMT elzemdi. Eğer Kıbrıslı Türkler Türk Mukavemet Teşkilatı sayesinde örgütlenmeseler ve silahlanmasalardı Rumlar bütün Kıbrıslı Türkleri katlederdi. TMT hem Kıbrıslı Türkleri siyasi olarak örgütlemiş, hem askeri ve doktiriner olarak eğitmiş hem de silahlandırmıştır. TMT 1963-1974 döneminde Kıbrıslı Türklerin Rumlar tarafından topyekûn imhasını önlediği gibi 1974 Mutlu Barış Harekâtının lojistik ve istihbaratının alt yapısını oluşturmuştur. Ve Rumların on yıllardır kayaları oyarak oluşturdukları askeri mevzi ve müstahkem mevkileri kahraman TSK’nın 3 gün gibi kısa bir sürede imha ederek zaferi kazanmamıza hayati bir katkısı olmuştur. TSK her zaman Kara-Deniz-Hava-Jandarma Komutanlıkları olarak topyekûn KKTC’nin bağımsız ve egemen bir devlet olarak varlığını sürdürmesini desteklemiştir. Gelecekte de desteklemeye devam edecektir.</p>



<p><strong>Öğr. Gör. Güney Ferhat BATI: </strong>Ve son sorumuz olarak bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti Devleti hem KKTC özelinde hem de Doğu Akdeniz genelinde ne gibi stratejiler geliştirmelidir. </p>



<p><strong>Prof. Dr. Uğur ÖZGÖKER: </strong>KKTC ile Türkiye’nin egemenlik hakları saklı kalmak ve iç işlerinde tamamen bağımsız olmaları şartıyla bir “KONFEDERASYON” oluşturması gerekmektedir. Bu stratejinin; Beyrut limanında amonyum nitrat patlaması, İsrail’in Doğu Kudüs ve Golan tepelerini ilhak etme kararı, Libya, Yemen ve Suriye’ deki iç savaşların uluslararası boyutlara sıçraması Kıbrıs’ın doğusunda zengin doğalgaz, batısında ise petrol kaynaklarının bulunması gibi Doğu Akdeniz’ de çok hızlı ve tehlikeli gelişmeler olmaktayken vakit kaybetmeden Kapalı Maraş’ın açılımıyla eşzamanlı olarak derhal uygulamaya sokulması gerekmektedir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-ugur-ozgoker-turkiye-ile-kktc-konfederasyon-olusturmalidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Libya’da Çok Taraflı Vekâlet Savaşları’nın Fraksiyonu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/libyada-cok-tarafli-vekalet-savaslarinin-fraksiyonu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/libyada-cok-tarafli-vekalet-savaslarinin-fraksiyonu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Güney Ferhat BATI]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 May 2020 09:35:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Vekalet Savaşları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14523</guid>

					<description><![CDATA[Uluslararası siyasetin çekim merkezi 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde Akdeniz havzası ve hinterlandı olduğu aşikâr. Özellikle Mağrip (Libya, Cezayir, Fas, Tunus, Mısır) ve Maşrık (Lübnan, Ürdün, Filistin, Suriye, Irak) ülkelerini projelerle &#8211; iç savaş ve darbelerle &#8211; istikrarsızlaştırılması ve şekillendirilmeye çalışıldığı ortadadır. Avrupa Birliği’nin (AB) Komşuluk Politikasında da mağrip ve maşrık çok önem arz etmektedir. Kıta Avrupa’sının bu coğrafya ile olan ekonomik, siyasi ve askeri ilişkilerine bakıldığında iç içe olduğudur, keza birçok defa işgallerle ve sömürgeci zihniyetle talan ettiği görülecektir. Bu doğrultuda Akdeniz havzasında ‘vekâlet savaşlarının’ yeni adresi Libya’yı nevi şahsına münhasır olarak irdeleyelim.&#160; Libya’da geride bıraktığımız yüzyıldakine benzer olmasa bile yine Fransızlar tarafından ‘Cezayirlileşme’ sürecimi işliyor! Tesadüf bu kadar olur ve ilginçtir ki 2011 yılında askeri müdahalenin başında Fransa ve dönemin Devlet Başkanı Nicolas Sarkozy vardı. Ve yine Libya’nın çok taraflı işgalinde Fransa öncü (Emmanuel Macron) olmaktadır ve tabii ki Rusya. Bir bilinmeyenli denklem değil çok bilinmeyenli denklem olan Libya’da neler oluyor? Hem küresel hem de bölgesel güçler tarafından sonu kestirilemeyen ‘vekâlet savaşlarının’ fraksiyonu. Fransa, Rusya, BAE, Mısır, Suudi Arabistan ve ABD (zımni) olmak üzere bunlar Hafter güçlerini destekliyor. Türkiye’de haklı olarak Uluslararası Hukuktan doğan ve meşru antlaşmalar çerçevesinde merkezi Trablus’ta olan Ulusal Mutabakat Hükümetini (UMH) destekliyor. Ve asıl trajikomik &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Uluslararası siyasetin çekim merkezi 21. Yüzyılın ilk çeyreğinde Akdeniz havzası ve hinterlandı olduğu aşikâr. Özellikle Mağrip (Libya, Cezayir, Fas, Tunus, Mısır) ve Maşrık (Lübnan, Ürdün, Filistin, Suriye, Irak) ülkelerini projelerle &#8211; iç savaş ve darbelerle &#8211; istikrarsızlaştırılması ve şekillendirilmeye çalışıldığı ortadadır. Avrupa Birliği’nin (AB) Komşuluk Politikasında da mağrip ve maşrık çok önem arz etmektedir. Kıta Avrupa’sının bu coğrafya ile olan ekonomik, siyasi ve askeri ilişkilerine bakıldığında iç içe olduğudur, keza birçok defa işgallerle ve sömürgeci zihniyetle talan ettiği görülecektir. Bu doğrultuda Akdeniz havzasında ‘vekâlet savaşlarının’ yeni adresi Libya’yı nevi şahsına münhasır olarak irdeleyelim.&nbsp;</p>



<p>Libya’da geride bıraktığımız yüzyıldakine benzer olmasa bile yine Fransızlar tarafından ‘Cezayirlileşme’ sürecimi işliyor! Tesadüf bu kadar olur ve ilginçtir ki 2011 yılında askeri müdahalenin başında Fransa ve dönemin Devlet Başkanı Nicolas Sarkozy vardı. Ve yine Libya’nın çok taraflı işgalinde Fransa öncü (Emmanuel Macron) olmaktadır ve tabii ki Rusya. Bir bilinmeyenli denklem değil çok bilinmeyenli denklem olan Libya’da neler oluyor? Hem küresel hem de bölgesel güçler tarafından sonu kestirilemeyen ‘vekâlet savaşlarının’ fraksiyonu. Fransa, Rusya, BAE, Mısır, Suudi Arabistan ve ABD (zımni) olmak üzere bunlar Hafter güçlerini destekliyor. Türkiye’de haklı olarak Uluslararası Hukuktan doğan ve meşru antlaşmalar çerçevesinde merkezi Trablus’ta olan Ulusal Mutabakat Hükümetini (UMH) destekliyor. Ve asıl trajikomik olan ise UMH’yi Birleşmiş Milletler (BM) olmak üzere AB gibi uluslararası kurumların meşru ve kabul görmesidir. İşte ikiyüzlülük bu kadar olur, meşru kabul görmek sonrada gayrimeşru olarak UMH’yi devirmek için savaşmak. &nbsp;&nbsp;</p>



<p>Peki, bu kadar hengâmenin olduğu Libya neden önemli veya bu kadar aktörler/güçler ne işleri var burada. Batı uygarlığı tarafından tekrarlar ile işgale uğramış Libya, rutinleşmiş şekilde Afrika kıtasının kaderini yaşamış her ülkeden biri. Libya’nın, kırk beş milyara yakın ham petrol ve bin beş yüz trilyona yakın doğalgaz rezervi bulunmaktadır. Tabii ki bununla bitmiyor, Doğu Akdeniz kıta sahanlığı da dikkate alındığında pastanın büyüklüğü düşünebilmelisiniz. Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon yatakları ve Libya-Türkiye arasında imzalanan (Sayın Doç. Dr. Cihat Yaycı’nın ‘Mavi Vatan’ doktrini) ‘Deniz Mutabakatı’nın onaylanması Libya’daki savaşın seyrinin belirleyicisinin kim olduğunu ortaya koydu. Özellikle, Türkiye’nin son yıllarda ulusal savunma atılımları ile teknolojik gelişmelerini gerçekleştirmesi, bunu Libya özelinde sahaya sürerek büyük kazanımların elde etmesi yadsınamaz.&nbsp; Sonuç olarak, geçmişten günümüze kadar birçok ‘vekâlet savaşları’ yaşandı ve yaşanacakta. Vietnam, Kamboçya, Yugoslavya gibi yerlerde geçmişte olanlar, günümüzde Suriye, Irak, Yemen ve Libya’da yani değişen bir şey olmadı, sadece değişen çok taraflılığın artması oldu. Suriye’de yaşananların tekrarı Libya’da yaşatılmaya çalışılıyor. Ezeli rakipler olan İsrail ile İran birbirlerini suçlarken Libya’da olduklarını, aynı şekilde ABD ile Rusya ve Fransa birbirlerine rakipken nedense Libya özelinde birlikte hareket etmeleri bunların hepsi ‘’ortak aklın ve projenin’’ ürünüdür. Türkiye son zamanlarda gerek dış politika gerek diplomasi gerekse sahada ki kazanımlarını kaybetmemek adına Libya’daki mücadelesine devam etmelidir/edecektir. Libya’da hem teknolojik hem de istihbarat anlamında üstünlük kuran Türkiye’nin argümanlarına NATO’nun ve İtalya’nın yanaşması hafife alınmamakla birlikte, aynı zamanda dikkatli-temkinlide olunmalıdır! Türkiye, Libya’da vekâleten desteklenen şahsiyet ile değil, aynı şekilde uluslararası terörizm çerçevesinde terör gruplarıyla da mücadelesini sürdürüyor. Uluslararası güvenliğin çokça önemli olduğu bir yüzyılda Türkiye Cumhuriyeti milletinin ve ülkesinin menfaatleri çerçevesinde gerekeni yapması zaruridir. Bu bağlamda ne mevki ne makam ne de kişilere bağımlı olmadan ‘’DEVLET’’ politikası mekanizmaları ve dinamikleriyle Türkiye her yerde olacaktır. Sevgimin ve saygımın baki olduğu (rahmetle anıyorum) 8. Cumhurbaşkanımız Sayın Turgut Özal’ın şu sözleriyle: ‘’21. Yüzyıl Türkiye’nin asrı olacaktır’’ ile noktalıyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/libyada-cok-tarafli-vekalet-savaslarinin-fraksiyonu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yugoslavya’nın Dağılması ve Parçalanması  Ortadoğu Projesine Model Mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yugoslavyanin-dagilmasi-ve-parcalanmasi-ortadogu-projesine-model-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yugoslavyanin-dagilmasi-ve-parcalanmasi-ortadogu-projesine-model-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Güney Ferhat BATI]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 May 2020 07:29:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkan]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Yugoslavya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14392</guid>

					<description><![CDATA[Balkanlar, klasik deyimle söylersek, Avrupa’nın ‘’Barut Fıçısı’’ olmuştur. Kıta Avrupa’sının büyük devletleri arasında yıllardır süre gelen uyuşmazlıkların önemli bir kısmı bu bölgede patlamıştır. Böylece, bu süreçlerin getirdiği kargaşa ortamı bölgenin siyasal tarih açısından başlıca özelliğini oluşturmuş ve Avrupa’nın büyük devletleri arasında ki çıkar çatışmalarına sahne olmuştur. Bölgeyi bu durum nedenleri içerisinde değerlendirecek birçok faktör etkili olmakla birlikte iki ana eksen içinde şöyle açıklama yapabiliriz; Balkan devletleri arasında ortak bir anlayışın ve birliğin kurulamaması; bölgenin büyük devletler açısından stratejik önem atfetmesidir. Balkan ülkelerine bakıldığında yabancı güçlere karşı ortak bir savunma amacı stratejisi kurabilmek bir yana, küçük bir bölgeye sıkışmış bir sorunlar yumağı içerisinde bile aralarında belli temel konularda uzlaşamamışlar ve ortak payda da buluşamamışlardır. Balkan milletleri irdelediğinde, aralarında temas azlığı bağlamında ortak bir anlayış geliştirebilmenin zorluğu ve bununla birlikte istilacı devletlere toplu olarak bir direnme güçlerinin kalmadığı görülmektedir. Bu irdelenmenin sonucu olarak Balkanlar, radikal milliyetçi söylemlere ve çatışmalara açık bir konuma gelmiştir. Bu doğrultuda, Yugoslavya bir nevi ‘laboratuar’dır,&#160; bu devletin/ülkenin dağılması iyice analiz edilmelidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Yugoslavya, büyük güçlerin (özellikle soğuk savaşta) her zaman bilek güreşi yeri olmuştur. Ve küresel aktörlerin siyasi, ekonomik ve askeri alanlarında ki çarpışma sahası olagelmiştir. Yugoslavya’nın dağılması için zemin hazırlayanlar ve parçalanması ile &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Balkanlar, klasik deyimle söylersek, Avrupa’nın ‘’Barut Fıçısı’’ olmuştur. Kıta Avrupa’sının büyük devletleri arasında yıllardır süre gelen uyuşmazlıkların önemli bir kısmı bu bölgede patlamıştır. Böylece, bu süreçlerin getirdiği kargaşa ortamı bölgenin siyasal tarih açısından başlıca özelliğini oluşturmuş ve Avrupa’nın büyük devletleri arasında ki çıkar çatışmalarına sahne olmuştur. Bölgeyi bu durum nedenleri içerisinde değerlendirecek birçok faktör etkili olmakla birlikte iki ana eksen içinde şöyle açıklama yapabiliriz; Balkan devletleri arasında ortak bir anlayışın ve birliğin kurulamaması; bölgenin büyük devletler açısından stratejik önem atfetmesidir.</p>



<p>Balkan ülkelerine bakıldığında yabancı güçlere karşı ortak bir savunma amacı stratejisi kurabilmek bir yana, küçük bir bölgeye sıkışmış bir sorunlar yumağı içerisinde bile aralarında belli temel konularda uzlaşamamışlar ve ortak payda da buluşamamışlardır. Balkan milletleri irdelediğinde, aralarında temas azlığı bağlamında ortak bir anlayış geliştirebilmenin zorluğu ve bununla birlikte istilacı devletlere toplu olarak bir direnme güçlerinin kalmadığı görülmektedir. Bu irdelenmenin sonucu olarak Balkanlar, radikal milliyetçi söylemlere ve çatışmalara açık bir konuma gelmiştir. Bu doğrultuda, Yugoslavya bir nevi ‘laboratuar’dır,&nbsp; bu devletin/ülkenin dağılması iyice analiz edilmelidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Yugoslavya, büyük güçlerin (özellikle soğuk savaşta) her zaman bilek güreşi yeri olmuştur. Ve küresel aktörlerin siyasi, ekonomik ve askeri alanlarında ki çarpışma sahası olagelmiştir.</p>



<p>Yugoslavya’nın dağılması için zemin hazırlayanlar ve parçalanması ile amaçlarına ulaşanlar aynı aktörlerdir. Ve günümüzde ise bu aktörlerin amaçları aynı olmakla birlikte sadece işlevleri değişken olabilir. Aslında ‘’Böl-Parçala-Yönet’ siyasetinin tezahürü Yugoslavya’da uygulandı. Keza Yugoslavya örneği birçok konuda farklı coğrafyalarda emellerine ulaşmak adına jeopolitik savaşın ve rekabetin modeli olacaktı ve oldu bile. Ve böylelikle Balkan coğrafyasının en büyük toprak parçası olan Yugoslavya ekonomik, siyasi ve etnik-ideolojik çekişmeler ile tarihin tozlu sayfalarına girecekti. Tabii ki Yugoslavya’nın dağılması ile ne yazık ki her şey bitmedi. Özellikle 1990’lar ile 2000’lerde yaklaşık 20 yıl süren kanlı bir süreç sonunda Yugoslavya yedi ayrı ülkeye bölünecekti; Slovenya, Hırvatistan, Kuzey Makedonya, Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ ve Kosova olmak üzere ‘devlet’çikler oluştu. Hala da sıcak çatışma olmamasına rağmen, yukarıda değindiğim gibi ‘Barut Fıçısı’ özelliği ile birçok sorunsal devam etmektedir. Nihayetinde, Balkanlarda Yugoslavya modeline baktığımızda günümüzde gördüklerimiz şunlardan ibaret: Ortadoğu’da Irak, Suriye ve Yemen; Kuzey Afrika’da Sudan ve Libya’da gerçekleştirilen ‘gizli ajanda’ların projesi!</p>



<p>Küresel aktörlerin geçmişte uygulamaya koydukları modeli Ortadoğu’da devamlılık üzerine kurguladıkları apaçık ortada zaten. Önce Irak’ın Birinci Körfez Savaşı ile sonradan İkinci Körfez Savaşıyla işgal edilmesi ve adına da ‘’Özgürleştirme Operasyonu!’’ konulması. Bu operasyonun ismini duyunca aklıma Yugoslavya savaşında dönemin ABD Dışişleri Bakanı Richard Holbrooke ait şu sözleri gelir: <em>“Yugoslavya krizi NATO tarafından ele alınmalıydı. NATO Atlantik kuru­luşlarının en ağırlık taşıyanıydı, ABD de orada kilit üyeydi. Savaşı önleme­nin en iyi yolu, Yugoslavlara açık seçik bir uyarıda bulunmak, ülkelerin­deki etnik gerilimle ilgili olarak kuvvet kullanacak taraflara karşı NATO hava gücünün kullanılacağını belirtmek olurdu”</em>. Ayrıca, R. Holbrooke ait ‘’Bir Savaşı Bitirmek’’ adlı eserini kişisel kütüphanenizde bulundurmanızı tavsiye ederim. &nbsp;</p>



<p>Yüzyıllar geldi ve geçti, ancak işgal için ‘algı’ dünyası yaratmayı beceren küresel aktörler realitesi bir bitmedi dünyamızdan. Her nedense binlerce masum insan katledildikten sonra Balkanlara ve Yugoslavya’ya ‘’Özgürlük’’ getirilmişti o zamanlarda da! Ve günümüzdeki Ortadoğu’da ise Irak parçalı bir vaziyette, siyasi ve ekonomik istikrar yok. Yemen zaten dünyanın gözleri önünde kaderine terk edildi acılarla ve açlıklarla birlikte. Gelgelelim Suriye’de ise ne bir devlet ne de bir toprak parçası kavramı kalmadı. Cemal Abdünnasır’ın (Mısır Devlet Başkanı) ölümünden sonra, Hafız Esad bir darbe ile Suriye’nin başına gelmişti ve Arap liderliğini ele geçirmişti. Günümüzde baba Esad yaşamış olsaydı, evladı olan Beşşar Esed’e beceriksiz devlet yönetimi yüzünden neler söylerdi bilinmez. Ve lakin Beşşar’ın küresel aktörlerin piyonu olması ve babasından kalan Arap liderliği mirasını yok etmesi hezeyan dolu. Ortadoğu jeopolitiğinde yeni bir ‘’Yugoslavyalılaşma’’ sürecini başlatanlar, Baas rejimine kökleri bağlı Irak ve Suriye gibi devletleri dağıtarak emellerine ulaştıkları görülmektedir. Sonuç olarak, ‘’müesses nizam’’ dün Balkanlar’da ne yaptıysa, günümüzde Ortadoğu’da ve diğer coğrafyalarda aynısını uygulamaya devam etmektedir. Yugoslavya’da yaşanan acılar ve soykırım bugün Suriye’de ve Yemen’de yaşanmaktadır. Küresel aktörler ve uzantıları olan Uluslararası Kurumlar (Örgütler) Ortadoğu’daki vahşete gözlerini kapatarak seyirci kalsa da, Bosna’da ve Kosova’da yaşananlar gibi tarih önünde mutlaka bir gün yargılanacaklar. Sırada kimler var dersek öngörülerim ışığında söylüyorum ve umarım yanılırım; Suudi Arabistan gibi geniş toprak parçasının üç parçaya bölünmesi/parçalanması/yönetilmesidir. Velev ki aynı Beşşar örneğindeki gibi Suudların beceriksiz ve piyon olan bir veliaht prensinin (MbS) olduğunu belirtmeliyiz. Ayrıca, Ürdün topraklarının işgali içinde zemin yoklandığını söylemek gerekir. ‘Ürdün Vadisi’ni ilhak isteği malum devlet onun hamisi olan devlet tarafından da uygun görülüyor zaten. Ezcümle; Balkanlar’da Yugoslavya’nın dağılması ve parçalanmasının Ortadoğu’ya model olarak sirayet ettiği aşikârdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yugoslavyanin-dagilmasi-ve-parcalanmasi-ortadogu-projesine-model-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
