<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Güney Ferhat Batı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/guney-ferhat-bati/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sun, 01 Sep 2019 13:16:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Güney Ferhat Batı &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Balkanlarda (Eski) Yugoslavya’nın ‘Yalnız’laşan Ülkesi: Kosova</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/balkanlarda-eski-yugoslavyanin-yalnizlasan-ulkesi-kosova/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/balkanlarda-eski-yugoslavyanin-yalnizlasan-ulkesi-kosova/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Güney Ferhat Batı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Sep 2019 13:16:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Balkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Kosova]]></category>
		<category><![CDATA[Yugoslavya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12325</guid>

					<description><![CDATA[Kosova kimin olabilir? Arnavutlara göre bir Arnavut ülkesi, Türklere göre ise Devlet-i Aliyye-i Osmaniye ve Sırplara göre de Sırbistan’dır. Bir realite var ki o da şudur: “KOSOVA KOSOVALILARINDIR!” Balkanlar tarih boyunca dünyanın en hareketli coğrafyalarından birisi olmuştur. Bölgede niceliksel olarak (devlet-cik) küçük ve farklı ulusların çokluğu ile dinsel ve kültürel ayrışmaların keskinliği sonucu çatışmalarda yoğun olmuştur. Bu farklılıklar Balkan uluslarını sürekli bir mücadele içine çekerek çatışma ortamı meydana getirmiştir. Bu çatışmalar, kaosun hiçbir dönem eksik olmadığı Balkanlardır. Jeopolitik konumu, karmaşık (kozmopolit) etnik yapısı ve küresel güçlerin çekişmelerine sahne olmasından kaynaklanan özellikleri sebebiyle her daim büyük bir öneme haiz olmuştur. Balkanlar, Soğuk Savaş dönemi boyunca Doğu ile Batı arasında bir tampon bölge niteliği kazanmıştır. Bu bağlamada devamlı olarak dengelerin bozulup yenilerinin kurulduğu bir yer olmuştur. Soğuk Savaş dönemi sonrasında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin (SSCB) parçalanarak/dağılması Orta Asya ve Kafkasya gibi stratejik konumlarda güç boşluğu oluşmasına nasıl sebep oldu ise, hakeza Balkanlarda Yugoslavya’nın parçalanması/dağılması aynı şekilde belirgin bir güç boşluğu doğurdu. Yugoslavya’nın kurucusu ve efsanevi lideri Josip Broz Tito’nun 1981’de ölümü ile ülkenin mayasını da ortadan kaldırmıştır. Tito, dengeli ve çatışmaya meydan vermeyen bir yönetim uygulayarak Yugoslavya’yı bir arada tutmayı başarmış idi. Tito’nun şu cümlesi manidardı: “Ben Yugoslavya’yı nefesimle bir altın küre &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><strong>Kosova kimin olabilir? Arnavutlara göre bir Arnavut ülkesi, Türklere göre ise Devlet-i Aliyye-i Osmaniye ve Sırplara göre de Sırbistan’dır. Bir realite var ki o da şudur: “KOSOVA KOSOVALILARINDIR!”</strong></p>
<p class="p1">Balkanlar tarih boyunca dünyanın en hareketli coğrafyalarından birisi olmuştur. Bölgede niceliksel olarak (devlet-cik) küçük ve farklı ulusların çokluğu ile dinsel ve kültürel ayrışmaların keskinliği sonucu çatışmalarda yoğun olmuştur. Bu farklılıklar Balkan uluslarını sürekli bir mücadele içine çekerek çatışma ortamı meydana getirmiştir. Bu çatışmalar, kaosun hiçbir dönem eksik olmadığı Balkanlardır. Jeopolitik konumu, karmaşık (kozmopolit) etnik yapısı ve küresel güçlerin çekişmelerine sahne olmasından kaynaklanan özellikleri sebebiyle her daim büyük bir öneme haiz olmuştur. Balkanlar, Soğuk Savaş dönemi boyunca Doğu ile Batı arasında bir tampon bölge niteliği kazanmıştır. Bu bağlamada devamlı olarak dengelerin bozulup yenilerinin kurulduğu bir yer olmuştur.</p>
<p class="p1"><span class="s1">Soğuk Savaş dönemi sonrasında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin (SSCB) parçalanarak/dağılması Orta Asya ve Kafkasya gibi stratejik konumlarda güç boşluğu oluşmasına nasıl sebep oldu ise, hakeza Balkanlarda Yugoslavya’nın parçalanması/dağılması aynı şekilde belirgin bir güç boşluğu doğurdu. Yugoslavya’nın kurucusu ve efsanevi lideri Josip Broz Tito’nun 1981’de ölümü ile ülkenin mayasını da ortadan kaldırmıştır. Tito, dengeli ve çatışmaya meydan vermeyen bir yönetim uygulayarak Yugoslavya’yı bir arada tutmayı başarmış idi. Tito’nun şu cümlesi manidardı: “Ben Yugoslavya’yı nefesimle bir altın küre gibi taşıyorum. Bu nefes kesildiği zaman bu altın küre düşecek ve kırılacak.”</span></p>
<p class="p1">Ve öyle de oldu; daha sonraları Yugoslavya’nın ortak yönetimi sırasında yaşanan sıkıntıların aşılamaması beraberinde ülkenin parçalanarak dağılma sürecine neden olmuştur. Bu bağlamda Balkanlar’ın ve eski Yugoslavya’nın parçalanarak/dağılmasının tezahürü olarak yıllar sonra bağımsızlığını kazanan Kosova değerlendirilerek analiz edilecektir. Kosova, tarih boyunca farklı imparatorlukların ve 1389’dan sonra Osmanlı Devle­ti’nin egemenliği altında kalmış, coğrafi konumu itibarıyla önemli bir ülkedir. Os­manlı’dan sonra 1912’den itibaren Sırp-Hırvat-Sloven krallığı egemenliğine geçen Kosova, Sırp milliyetçiliğinin mitlerinin yoğunlaştığı ülkedir. Nüfusunun çoğunluğunu Arnavutların oluşturduğu Kosova, 1944’ten sonra Tito döneminde eski Yugoslavya’nın iki özerk bölgesinden biri olmuştur. Kosova Arnavutları, 1960’ların sonundan beri kendilerine Federe Cumhuriyet statüsü veril­mesi talep etmelerine rağmen, 1974’te yapılan bir anayasal düzenlemeyle Kosova ve Voyvodina’ya genişletilmiş özerklik verilmiştir. Ancak yeni düzenleme Arnavutların taleplerini karşılamadığı için, Kosova meselesi 90’lı yıllara kadar gündemdeki sıcak­lığını korumaya devam etmiştir. 1990’ların başında Yugoslavya çözülme sürecine girdiğinde Kosova Arnavutları, federasyon içinde yükselen Sırp milliyetçiliği sebe­biyle tedirgin olmaya başlamıştır. Öte yandan, diğer Yugoslav ülkelerin federasyon­dan ayrılması da Arnavutlara yönelen Sırp baskısının artmasına neden olmuştur.</p>
<p class="p1">1980 yılında Tito’nun ölümünün ardından yük­selen Sırp milliyetçiliği, Kosovalı Arnavutların bağımsızlık fikrinin daha güçlü bir şekilde dile getirilmesine sebep olmuştur. Kosova’daki gelişmelerin kaderini etkileyen ve belki de momentum olarak değerlendirilebilecek olay, Miloşeviç’in 1989’da Kosova Ovası’nda Kosova Savaşı’nın 600. yıldönümünde yaptığı milliyet­çi tonu yüksek ve Yugoslavya’nın içindeki bütün ulusları korkutan konuşmasıdır. Miloşeviç, Kosova’nın özerkliğini kaldırarak bu korkuların artmasına ve Kosovalı Arnavutların bağımsızlık dışında herhangi bir alternatif düşünmemesine neden olmuştur. 1991-1995 arası Bosna-Hersek’te yaşanan etnik soykırım, endişe duyan Kosovalılara bağımsızlıktan başka bir seçenek bırakmamıştır. 1998’de Kosovalıları göçe zorlayıp bu sefer farklı bir etnik temizlik yöntemi uygulayan Sırpların bu tavırları Bosna-Hersek’te geç kalan uluslararası aktörleri harekete geçirmiş ve Kosova’nın bağımsızlığına kadar gidecek sancılı süreç başla­mıştır. 1999 baharında (Kuzey Atlantik Savunma Paktı) NATO’nun Sırbistan ve Kosova’daki Sırp ordusuna düzen­lediği operasyon ile Sırpların Kosova’dan çekilmesini sağlamış ve bölge BM’nin denetimi altına alınmıştır. Yugoslavya’nın dağılmasından itibaren geçen sürede Kosova sorunu ne uluslararasılaştırılabilmiş ne de çözüm­lenmiştir. NATO, 24 Mart’ta “Müttefik Güç Harekâtı” ismini verdiği operasyonla Belgrad ve Kosova’daki Sırp askeri merkezleri bombalamıştır. 10 Ha­ziran 1999’a kadar 77 gün süren NATO’nun hava operasyonu, Sırpların çekilmeyi kabul etmesi ve NATO’nun “Kosovo Force” isimli kara ordusunun (KFOR) Koso­va’ya girme emri alması üzerine sona ermiştir. İki gün sonra II. Dünya Savaşı’n­dan bu yana Avrupa’da gerçekleştirilen en geniş çaplı bir kara harekâtıyla NATO birlikleri 12 Haziran’da Kosova’ya girmiş ve Kosova’daki çatışmalar sona ermiştir.</p>
<p class="p1"><span class="s1">NATO’nun Sırbistan’a müdahale etmesinin ardından, Sırplar Kosova’dan çekilmek zorunda kalmış­tır. Bunun ardından da Kosova’ya giren NATO askeri, KFOR ismiyle güvenliği sağladıktan sonra Kosova, UNMİK denilen BM’nin geçici idaresine geçmiş, son­rasında ise AB de bu idarenin bir bölümüne dâhil edilmiştir. Bu süreçten sonra Kosova’nın bağımsızlık süreci fiilen başlamıştır. Ancak 2000’den itibaren Sırplarla yürütülen müzakerelerde herhangi bir mesafe kat edilememesi sonucunda, Ko­sova Sırpların uzlaşmaz tavırlarına kızan uluslararası toplumun desteğini alıp ba­ğımsızlığını ilan etmesinin yolunu açmıştır. Kosova, 17 Şubat 2008’de bağımsız­lığını ilan etmiştir. Bağımsızlığını ilk tanıyan ülkeler Türkiye, ABD ve Arnavutluk olmuştur. Daha sonra BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyelerinden İngiltere ve Fransa da Kosova’nın bağımsızlığını tanırken, IMF ve Dünya Bankası gibi ulus­lararası kurumlara bağımsız bir ülke olarak katılmıştır. Ancak Kosova’nın bağım­sızlığı –halen- Çin ve Rusya’nın vetosuna takılmaktadır. </span></p>
<p class="p1">Kosova, bağımsızlığının ardından bir taraftan uluslararası meşruiyetini arttırmaya yönelik hamleler yapmakla be­raber, diğer yandan ülke içinde yoğun bir reform sürecine girişmiştir. Kosova’nın devlet olma yolunda attığı adımlar arasında şüphesiz ekonomik reformların çok büyük önemi vardır. Dışarıya açık ve serbest piyasa ekonomisi modeline geçiş ya­pan Kosova’da yeni bir devlet olmanın getirdiği yapısal sorunlar ülke ekonomisi­nin olumsuz etkilenmesine sebep olmaktadır. Bunun yanı sıra, bu süreçte siyasi ve idari kuruluşların kurulma süreçleri de bu reformlara paralel bir şekilde gerçek­leşmektedir. Kosova’nın kurumlarını yapılandırma sürecinde hedeflenen kurumsal standart­lara ulaşması için en önemli motivasyon AB ile 15 Ekim 2012’de imzaladığı ‘Or­taklık Anlaşması Müzakerelerinin Başlangıcı için Teknik Kriterler’ anlaşmasıdır. Buna göre, Kosova hem kurumsal gereklilikleri yerine getirmek durumundadır hem de AB’nin talep ettiği demokratikleşme ve özgürlükler alanındaki kriterleri sağlamalıdır. Devletleşme yolunda hızla ilerleyen Kosova’nın AB standartlarına erişme hedefine katkı sağla­ması umulmaktadır.</p>
<p class="p1"><span class="s1">Serbest piyasa ekonomisine geçiş sürecinde olan Kosova ekonomisi, bağımsız­lığından itibaren yadsınamayacak derecede gelişme gösterse de, henüz makro­ekonomik istikrarı yakalayamamıştır. Bunun en önemli nedenleri arasında ha­len uluslararası yardımlara bağımlı olması ve diasporadan gelen dövize ihtiyaç duymasıdır. Bunun yanı sıra Kosova ekonomisi dışarıya açık olmakla birlikte, iç üretim imkânlarını geliştirememesi nedeni ile ticaret açığı vahim boyutlardadır. Kosova’nın ekonomisi de yaşadığı gerilimler ve savaşlar ile uluslararası arena­daki siyasi durumundan birinci derecede etkilenmiştir. 90’lı yıllarda zaten Yugoslavya’nın ekonomik anlamda durumu en kötü bölgesi olan Kosova’nın ekonomik durumu savaşlar sonucu iyice kötüleşmiştir. 1999 yılından itibaren savaş sonrası yeniden yapılanma hamlesi ve dış yardımlar sonucu toparlanan Kosova ekonomi­si şu an görece daha iyi bir konumda olsa da, ülkedeki tüm kurumların oluşum evresinde olması ülke ekonomisinin kalkınmasını yavaşlatmaktadır. </span></p>
<p class="p1">Kosova ve Avrupa Birliği arasındaki ilişkiler 1999’da Kosova’daki savaştan sonra güçlenmeye başlamıştır. AB Kosova’nın kurumsallaşma ve devletleşme sürecini yakından takip ederken, 2008’deki bağımsızlık sürecine de destek vermiştir. Ancak AB üyesi 5 ülkenin Kosova’nın bağımsızlığını tanımaması da bu desteğin sınırlı kalmasına neden olmaktadır. Doğal olarak bu durum Kosova’nın AB üyelik hedefi­ni olumsuz etkilemiştir. İlk etapta AB, Kosova’nın yeniden yapılanma ve ekonomik kalkınma süreçlerine destek olmakla yetinmiştir. Kosova bağımsızlığını ilan edene kadar Avrupa Parlamentosu ve Kosova Parlamentosu arasında üç gayri resmî top­lantı (2002, 2004 ve 2005) yapılmıştır. Ortaklık Antlaşması’nın bir parçası olarak 2004’te Avrupa Konseyi ilk kez Kosova’nın Avrupa ile ortaklığını kabul etmiştir. 2008’de AB, Kosova’da hukukun üstünlüğünü sağlamak için AB Heyeti kurulmasına karar vermiştir. 2009’da Avrupa Konseyi Kosova ile vize serbestisi sürecinin başlatılmasını ve aynı zamanda Kosova ile AB arasında ticaret anlaşması için müzakerelerin başlamasını önermiştir.</p>
<p class="p1">Sonuç olarak, Balkanlar bir barut fıçısıdır! Bu barut fıçısının alevlenmesi Yugoslavya’nın parçalanarak-dağılması ile tezahür etmiştir. Balkan jeopolitiği yeryüzünün en karmaşık ırk, dil ve din farklılıklarının bulunduğu yerdir. Bu nedenledir ki Yugoslavya’nın dağılması ile birden çok ‘devlet-cik’ meydana geldi/geliyor. Bu ‘devlet-cik’ler içerisinde bağımsızlığını en son kazanan (2008) Kosova olmuştur. Kosova, uzun yıllar Sırbistan’ın boyunduruğunda yaşamak zorunda kaldı; bu yetmezmiş gibi birde katliama maruz kaldı. Bugünün ve geleceğin Kosova’sı ise AB (Avrupa Birliği) yolunda kendinden emin adımlarla ilerliyor. Hakeza aynı şekilde ‘Uluslararası Siyasi-Askeri-Ekonomik ve Sosyo-Kültürel Örgütler’ tarafından meşru tanınırlığı için de çaba gösteriyor.</p>
<p class="p1">Kosova meselesinde, ilk kez otonom bir bölge, çoğunluğu belirleyen Arnavutların bağımsızlık isteği silahlı bir örgüt tarafından yürütülen savaş ve Batı’nın Kosova’nın bağımsızlık isteğine destek vermesi sonucunda bağımsızlığını duyurmuştur. Bu perspektiften bakıldığında Kosova’nın bağımsızlığı milattır. Tito’nun bir konuşmasında ki ‘’Ben iki alfabesi, üç dili, dört dini, beş milliyeti altı cumhuriyeti, yedi komşusu olan sekiz etnik azınlığın yaşadığı bir ülkenin lideriyim’’ cümlesi ise Yugoslavya’da aslında durumun ne kadar karmaşık ve vahamet içerisinde olduğunu gösteriyor idi. Ez cümle; Kosova kimin olabilir? Arnavutlara göre bir Arnavut ülkesi, Türklere göre ise Devlet-i Aliyye-i Osmaniye ve Sırplara göre de Sırbistan’dır. Bir realite var ki o da şudur: ‘’ KOSOVA KOSOVALILARINDIR!’’ Ve İvo Andriç (Nobel Edebiyat Ödülü Sahibi), ünlü eseri ‘Drina Köprüsü’nde şöyle seslenir: Balkanlar’da insanları dinlerine ve dillerine göre ayırmak ahmaklıktır, Balkanlar’da insanları nehirler ve yollar ayırabilir ancak.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/balkanlarda-eski-yugoslavyanin-yalnizlasan-ulkesi-kosova/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bükreş Zirvesi’ne Doğru Türkiye-AB İlişkilerinin Seyri</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bukres-zirvesine-dogru-turkiye-ab-iliskilerinin-seyri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bukres-zirvesine-dogru-turkiye-ab-iliskilerinin-seyri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Güney Ferhat Batı]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Feb 2019 21:20:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[ab ilişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[bükreş zirvesi]]></category>
		<category><![CDATA[doğu türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8804</guid>

					<description><![CDATA[2019 AB Dönem Başkanlığı’nın (altı aylık) Romanya tarafından gerçekleştirilecek olması ülkemizin, AB sürecindeki yolunda hem beklenti hem de fırsat oluşturuyor. Türkiye’nin sabrı kalmadı desek bile yine de hedef, AB’ye tam üyelik olmalı. Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkilerini, ‘bitmeyen ve sonu gelmeyen bir hikâye’ olarak tarif etmek yerinde olacaktır; 56 yıl üyelik için bekletilmek herhalde sonu olmayan hikâyeler silsilesini meydana getirir. Hem ülkemizde hem de AB’de nice siyasetçi(ler) gelip geçti; ne yazık ki hâlâ aynı nakarat devam etmekte: “Üzerinize düşen yükümlülükleri yerine getirmelisiniz.” Acaba AB, kendi içerisinde muhakeme yapar ise bu süreçte samimi oldular mı? Türkiye’nin sabrı kalmadı desek bile yine de hedef, AB’ye tam üyelik olmalı. Siyasi kişiliğine gerek saygı gerek de sevgi duyduğum zamanın Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun; “Yunanistan kendisini boş bir havuza atsa bile onu yalnız bırakmaya gelmez, tereddüt etmeden siz de atlayacaksınız” sözü, Türkiye’nin AB’ye başvuru sürecinin seyrini oluşturuyor. Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin uzun bir geçmişi olduğu aşikârdır. Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) kurulmasının ardından 1959 yılında, Topluluğa tam üye olunması için başvuruda bulunmuştur. Cumhuriyetin kurulmasından bugüne kadar geçen süre içinde, hatta daha öncesinden beri Batılılaşma ile modernleşme kavramının eş tutulması, ülkemizi; özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Kıta Avrupası’na veya onu merkez alarak kurulan siyasi ve &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>2019 AB Dönem Başkanlığı’nın (altı aylık) Romanya tarafından gerçekleştirilecek olması ülkemizin, AB sürecindeki yolunda hem beklenti hem de fırsat oluşturuyor. Türkiye’nin sabrı kalmadı desek bile yine de hedef, AB’ye tam üyelik olmalı.</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkilerini, ‘bitmeyen ve sonu gelmeyen bir hikâye’ olarak tarif etmek yerinde olacaktır; 56 yıl üyelik için bekletilmek herhalde sonu olmayan hikâyeler silsilesini meydana getirir. Hem ülkemizde hem de AB’de nice siyasetçi(ler) gelip geçti; ne yazık ki hâlâ aynı nakarat devam etmekte: “Üzerinize düşen yükümlülükleri yerine getirmelisiniz.” </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Acaba AB, kendi içerisinde muhakeme yapar ise bu süreçte samimi oldular mı? Türkiye’nin sabrı kalmadı desek bile yine de hedef, AB’ye tam üyelik olmalı. Siyasi kişiliğine gerek saygı gerek de sevgi duyduğum zamanın Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun; “Yunanistan kendisini boş bir havuza atsa bile onu yalnız bırakmaya gelmez, tereddüt etmeden siz de atlayacaksınız” sözü, Türkiye’nin AB’ye başvuru sürecinin seyrini oluşturuyor. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin uzun bir geçmişi olduğu aşikârdır. Türkiye, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun (AET) kurulmasının ardından 1959 yılında, Topluluğa tam üye olunması için başvuruda bulunmuştur. Cumhuriyetin kurulmasından bugüne kadar geçen süre içinde, hatta daha öncesinden beri Batılılaşma ile modernleşme kavramının eş tutulması, ülkemizi; özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Kıta Avrupası’na veya onu merkez alarak kurulan siyasi ve güvenlik oluşumlarının tümüne katılmaya yöneltmiştir. Bundan dolayıdır ki Türkiye; Avrupa Konseyi, AGİT, OECD ve NATO’ya üye olmuştur. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Aynı neden, Türkiye’yi Avrupa’nın bu en iddialı bütünleşme (entegrasyon) hareketine karşı kayıtsız kalmamaya sevk etmiştir. Dolayısıyla Avrupa ile bütünleşme sürecinin başlangıçtan itibaren ülkemiz için ekonomik amaçlarından ziyade siyasi amaçlarının olduğu vurgulanabilir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Ankara Antlaşması’ndan Gümrük Birliği’ne</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Türkiye’nin tam üyelik başvurusuna o zamanki adı ile AET tarafından verilen cevapta; Türkiye’nin kalkınma düzeyinin tam üyeliğin gereklerini yerine getirmeye yeterli olmadığı bildirilmiş ve tam üyelik koşulları gerçekleştirilinceye kadar geçerli olacak bir ‘Ortaklık Antlaşması’ imzalanması önerilmişti. Söz konusu Antlaşma, 12 Eylül 1963 tarihinde Ankara’da imzalanmıştır. Ankara Antlaşması doğrultusunda kurulan Türkiye-AB ortaklık ilişkisinin nihai hedefi ise Türkiye’nin Topluluğa (Birliğe) tam üyeliğidir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ankara Antlaşması çerçevesinde; hazırlık dönemi, geçiş dönemi ve nihai dönem olarak üç devre öngörülmüştür. Geçiş döneminin sonunda ise Gümrük Birliği’nin tamamlanması planlanmıştır. Antlaşmada öngörülen hazırlık döneminin sona ermesinin ardından 13 Kasım 1970 tarihinde imzalanan ve 1973 yılında yürürlüğe giren ‘Katma Protokol’de geçiş döneminin hükümleri ve tarafların üstleneceği yükümlülükler belirlenmiştir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ne var ki ‘Ankara Antlaşması’ ve ‘Katma Protokol’ öngörüldüğü şekilde uygulanamamıştır. Türkiye tarafından kendi yükümlülüklerinin yerine getirilmemesinin ve Topluluk ile ilişkilere soğuk bakılmaya başlanmasının ardından, Topluluk tarafından da kendi yükümlülüklerinin aksatılmaması benimsenmiş ve ortaklık ilişkisinin geliştirilmesi yönünde çaba harcamaktan kaçınılması başlatılmıştı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Başlangıçta sadece ekonomik olan sorunlar, 12 Eylül 1980 (darbe) döneminde ve Yunanistan’ın 1981 yılında Topluluğa tam üye olması ile birlikte siyasi boyut da kazanmaya başlamıştır. Türkiye-AT (Avrupa Topluluğu) ilişkileri dondurulmuş ve mali işbirliğine son verilmiştir. Katma Protokol’ün ise sadece ticari hükümleri işletilmeye devam edilmiş, diğer bütün hükümleri ise atıl kalmıştır. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Türkiye’de 1983 yılında sivil idarenin yeniden kurulması, Türkiye-AB arasındaki ilişkileri yeniden canlandırmıştır. Türkiye tarafından hem 14 Nisan 1987 tarihinde AB’ye tam üyelik müracaatında bulunulmuş hem de ertelenmiş bulunan gümrük vergileri uyum ve indirim takvimi, 1988 yılından itibaren hızlandırılmış bir şekilde yeniden yürürlüğe alınmıştır. AB Komisyonu tarafından, 1989 yılında, Türkiye’nin tam üyelik müracaatına verilen cevap metninde; <i>“Türkiye’nin AB’ye tam üyelik konusundaki ehliyetinin kabul edildiği ancak; Topluluğun kendi içindeki derinleşme sürecinin tamamlanmasına ve gelecek genişlemesine kadar beklenmesi ve Türkiye ile Gümrük Birliği sürecinin bu arada tamamlanması önerilmiştir.” </i></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Türkiye tarafından da öneri olumlu değerlendirilmiş ve Gümrük Birliği’nin Katma Protokol’de öngörüldüğü şekilde 1995 yılında tamamlanması için gerekli hazırlık başlatılmıştır. İki yıl süren müzakerelerin sonucunda 5 Mart 1995 tarihinde yapılan Ortaklık Konseyi Toplantısı’nda alınan karar uyarınca, Türkiye-AB arasında Gümrük Birliği 1 Ocak 1996 tarihinde yürürlüğe girmiştir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Fırsatları Daha<br />
İleri Taşımak</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Türkiye, 10-11 Aralık 1999 tarihlerinde, Finlandiya’nın Helsinki kentinde yapılan AB Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nde oy birliği ile AB’ye aday ülke olarak kabul edilmiş ve diğer aday ülkeler ile eşit konumda olacağı açık ve kesin bir dil ile ifade edilmiştir. Helsinki Zirvesi kararlarına göre Türkiye, diğer aday ülkeler gibi bir Katılım Öncesi Stratejisi’nden yararlanacaktır. Böylece Türkiye, topluluk programları ve ajansları ile aday ülkeler ile AB arasında, katılım süreci çerçevesinde yapılan toplantılara katılma imkânına sahip<br />
olacaktır. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Zirvenin sonuç bildirisinde ayrıca önceki AB Konseyi kararları çerçevesinde bir katılım ortaklığı hazırlanmasını da öngörmektedir. Bu doğrultuda Türkiye tarafından yerine getirilmesi gereken, kısa ve orta vadeli öncelikleri tanımlayan ‘Katılım Ortaklığı Belgesi’, 8 Kasım 2000 tarihinde, AB Konseyi tarafından kabul edilmiştir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">2002 yılında düzenlenen Kopenhag Zirvesi’nde, Türkiye’ye ilişkin olarak; 2004 yılı sonunda yayınlanacak İlerleme Raporu’nun olumlu olması durumunda gecikilmeden müzakerelerine başlanacağı yönünde bir karar alınmıştır. Diğer taraftan Zirve’de; Türkiye için yeni bir Katılım Ortaklığı Belgesi’nin hazırlanmasına karar verilmiş ve Türkiye’nin bu belgeye cevabı niteliğinde olan Türkiye’nin AB Müktesebatını Üstlenmesine İlişkin Ulusal Programı’nın güncellenmesi gereği ortaya çıkmıştır. 2004 yılında Belçika’nın Brüksel kentinde yapılan zirvede ise belli siyasi şartların yerine getirilmesi koşulu ile Türkiye ile müzakerelerin 3 Ekim 2005 tarihinde başlatılmasına karar verilmiştir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Türkiye-AB ilişkileri için geçen yılki (Mart 2018) Varna Zirvesi yapıcı onarımlar için nasıl bir fırsat ise bu yıl da Bükreş’te gerçekleştirilecek zirvede var olan onarım ve fırsatları daha ileri taşımak lazım. Varna Zirvesi’nde, AB ile Türkiye arasındaki sığınmacı antlaşması, göçün önlenmesi, terörle mücadele ve diğer güvenlik meselelerine odaklanmıştı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bükreş Zirvesi’nde (Mart 2019) Türkiye, AB ile ilişkilerine ivme kazandırmak istese bile Türkiye’de ve Avrupa’da 2019’da gerçekleşecek seçimler nedeniyle özellikle vize serbestîsi ve Gümrük Birliği’nin modernize (güncellenmesi) sürecinde kısa vadede büyük ilerlemeler beklememek lazım. 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen olağanüstü hal, bu süreçte yaşanan ihraçlar ve tutuklamalar AB cephesinde Türkiye’nin Kopenhag kriterlerinden uzaklaştığı eleştirilerine neden olurken, ilişkiler durma noktasına gelmişti. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">2018 Temmuz’unda OHAL kaldırılıp, Türkiye’nin Almanya ve Hollanda gibi ülkelerle ikili ilişkileri geliştirip, bu ülkelere üst düzey ziyaretleri başlatmış olmasına rağmen bu yıl da üyelik müzakereleri çerçevesinde yeni bir başlık açılamadı, vize serbestîsi ve Gümrük Birliği’nin modernize sürecinde büyük bir ilerleme sağlanamadı. Bu nedenler dolayısıyla Türkiye, Romanya Dönem Başkanlığı’nda ilişkilere ivme kazandırabilmeyi hedefliyor/hedeflemelidir. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Sonuç</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">2019’un ilk yarısında AB Dönem Başkanlığını ülkemizin Balkanlarda iyi ilişkiler içerisinde olduğu Romanya tarafından üstlenecek olması fırsat. Türkiye-AB arasında 18 Mart 2016’da gerçekleştirilen göç anlaşmasının en önemli unsurlarından olan vize serbestîsi süreci halen devam ediyor. Vize serbestîsi sürecinin gerektirdiği kriterlerden olan biyometrik pasaportlarla ilgili sürecin tamamlanarak bu kriterin yerine getirilmesi, kişisel verilerin korunması kanunu, terörle mücadele kanunu, Europol ve Türkiye arasında işbirliği, adli işbirliği gibi alanlarda atılması gereken adımlardır. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Reform Eylem Grubu toplantısının üç yıl aradan sonra Dışişleri, Adalet, İçişleri ile Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından gerçekleştirilmesi reform sürecine ivme kazandırmakla birlikte ilerisi için yapıcı ve onarıcı olacaktır. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Türkiye-AB arasındaki en yüksek karar organı olan Ortaklık Konseyi üç buçuk yıldır toplanamıyordu. Bükreş Zirvesi’nde bunun (Mart 2019) gerçekleşebileceğini Rumen yetkililerinin belirtmesiyle Türkiye-AB ilişkilerinde yeni bir seyir izlenecektir. Her ne kadar Avrupa Parlamentosu’nun (AP) ‘Türkiye Raporu’nda müzakere sürecinin askıya alınması veya aşırı sağ tarafından sona erdirilmesi gibi ifadeler yer alsa bile tavsiye niteliğinde olacak ve bağlayıcılığı olmayacaktır. </span></p>
<p class="p6"><span class="s1">AB, 56 yıl kapısında bekleyen Türkiye’yi görmezden gelmiştir. AB, Türkiye konusunda hiçbir zaman samimiyet testinden geçememiştir. Türkiye hiçbir zaman AB’ye tam üye olamayacaktır. Ezcümle; Türkiye-AB ilişkisi “Derinleştirilmiş Gümrük Birliği” veya “İmtiyazlı Ortak” şeklinde gerçekleşebilecektir. </span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bukres-zirvesine-dogru-turkiye-ab-iliskilerinin-seyri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beklentilerin ve Zorlukların Gölgesinde AB’de Romanya Dönemi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/beklentilerin-ve-zorluklarin-golgesinde-abde-romanya-donemi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/beklentilerin-ve-zorluklarin-golgesinde-abde-romanya-donemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Güney Ferhat Batı]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 21:25:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[romanya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8215</guid>

					<description><![CDATA[AB üyesi Romanya, Birlik fonlarının zimmete geçirilmesi iddialarının gölgesinde AB Konseyi dönem başkanlığını devir aldı. Hakeza 2019’un ilk çeyreği hem siyasi hem de ekonomik olarak AB’nin geleceği için belirleyici olacağı aşikâr. AB’nin Brexit, göç ve güvenlik gibi gerek içeride gerek de dışarıda çeşitli zorluklarla karşı karşıya olduğunu belirtebiliriz. Romanya’nın Avrupa Birliği (AB) üyeliği kolay bir süreçte ilerlemedi. AB üyesi olan ve ilk defa 2019 ile AB Dönem Başkanlığını gerçekleştirecek Romanya; komünist diktatör rejimin kanla tasfiye edildiği tek ‘Orta ve Doğu Avrupa’ ülkesidir. Eski Sovyetler Birliği’nin Orta ve Doğu Avrupa’daki uyduları arasında komünizm sonrası geçmişi en hareketli ve olaylı olanı herhalde Romanya’dır. Nikolay Çavuşesku son derece acımasız ve kanlı bir milliyetçi komünist rejim kurmuş, muhalefetin organize olmasına fırsat vermeyen bir diktaydı. Bunun içindir ki Romanya, dikta rejiminin kan dökerek yıkıldığı tek eski ‘Doğu Bloku’ ülkesidir. N. Çavuşesku ise son nutkunu 21 Aralık 1989’da attı. Romanya diktatörünün konuşması ıslıklı protestolarla kesildi; her ne kadar çaresiz bir şekilde kitleleri susturmaya çalışmış olsa bile bu, onun tarihin tozlu sayfalarına karışacağının sinyaliydi aslında. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Sovyet bloğunda yaşanan dağılma sürecinin bir sonucu olarak, AB ile Merkezi ve Doğu Avrupa (MDA) ülkeleri arasındaki ilişkilerde 1980’li yılların sonundan itibaren önemli ilerlemeler kaydedilmişti. 3 Ekim &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>AB üyesi Romanya, Birlik fonlarının zimmete geçirilmesi iddialarının gölgesinde AB Konseyi dönem başkanlığını devir aldı. Hakeza 2019’un ilk çeyreği hem siyasi hem de ekonomik olarak AB’nin geleceği için belirleyici olacağı aşikâr. AB’nin Brexit, göç ve güvenlik gibi gerek içeride gerek de dışarıda çeşitli zorluklarla karşı karşıya olduğunu belirtebiliriz.</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Romanya’nın Avrupa Birliği (AB) üyeliği kolay bir süreçte ilerlemedi. AB üyesi olan ve ilk defa 2019 ile AB Dönem Başkanlığını gerçekleştirecek Romanya; komünist diktatör rejimin kanla tasfiye edildiği tek ‘Orta ve Doğu Avrupa’ ülkesidir. Eski Sovyetler Birliği’nin Orta ve Doğu Avrupa’daki uyduları arasında komünizm sonrası geçmişi en hareketli ve olaylı olanı herhalde Romanya’dır. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Nikolay Çavuşesku son derece acımasız ve kanlı bir milliyetçi komünist rejim kurmuş, muhalefetin organize olmasına fırsat vermeyen bir diktaydı. Bunun içindir ki Romanya, dikta rejiminin kan dökerek yıkıldığı tek eski ‘Doğu Bloku’ ülkesidir. N. Çavuşesku ise son nutkunu 21 Aralık 1989’da attı. Romanya diktatörünün konuşması ıslıklı protestolarla kesildi; her ne kadar çaresiz bir şekilde kitleleri susturmaya çalışmış olsa bile bu, onun tarihin tozlu sayfalarına karışacağının sinyaliydi aslında. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte Sovyet bloğunda yaşanan dağılma sürecinin bir sonucu olarak, AB ile Merkezi ve Doğu Avrupa <b>(</b>MDA<b>) </b>ülkeleri arasındaki ilişkilerde 1980’li yılların sonundan itibaren önemli ilerlemeler kaydedilmişti. 3 Ekim 1990 tarihinde iki Almanya’nın birleşmesiyle (Berlin Duvarının yıkılması), 1 Mayıs 2004 tarihinde, sekiz MDA ülkesinin AB’ye üyelikleriyle AB’nin beşinci<br />
genişleme sürecinin en önemli kısmı tamamlanmıştı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Altıncı Genişleme Süreci</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Romanya 1995 Hazi­ranında AB üyeliği için başvuruda bulunmuş; Komisyon’un 1997 yılındaki olumlu raporunun ardından da 2000 yılının Şubatında müzakereler başlatılmıştır. Komisyon, Romanya’nın beşinci geniş­leme süreci içerisinde yer almayacağını belirtmişti. Bunun üzerine ‘Kopenhag Siyasi<br />
Kriterlerine’ Romanya’nın uyum sağlamış olmasına rağmen hâlen ekono­mik kriterler ve müktesebata uyum bakımından eksik oldu­ğunu bildiren AB, Romanya’nın ayrıca adalet ve kamu yönetimi alanlarında da yenilikler gerçekleştirmesi gereğini de vurgula­mıştı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Konsey; Romanya için hazırladığı ‘Yol Haritası’ önerilerinde ‘İkinci Romanya Katılım Ortaklığı’ bel­gesini de açıklamıştır. Bu belge ile Romanya’nın henüz Kopenhag Kriterlerini tam anlamıyla yerine getirmediği ve bu sebeple de 2004’e kadar olan süre içerisinde yerine getirmesi gereken hususları da açıklamıştı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Aralık 2004’de yapılan Brüksel Zirvesi’nin sonuç belge­sinin 13. paragrafında yer almış olan bu konu, ‘2004 Strateji Belgesi’nde, Romanya’nın AB’ye katılım mü­zakerelerinin paralellik gösterdiğini belirtmiş olup; Temmuz 2004’te yazılmaya başlanan Katılım Antlaşması’nın, 2005 yı­lında imzalanarak, 1 Ocak 2007 tarihinde yürürlüğe girmesi öngörülerek sonuçlandırılmıştır. Böylelikle Romanya, 1 Ocak 2007’de AB’nin üyesi olmuş ve AB altıncı genişlemesinin süreci de tamamlanmıştı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Romanya AB Dönem Başkanlığı, rekabet gücünü yükseltmek, kalkınma boşluklarını ve<span class="Apple-converted-space">  </span>bağlanabilirliği artırmak, tüm vatandaşlar ve Üye ülkeler için sürdürülebilir ve eşit gelişme fırsatları elde etmek için Avrupa’da yakınsama ve bütünleşmenin sağlanmasına katkıda bulunmayı amaçlayacaktır. Yani dijitalleşme, girişimciliği teşvik etmek ve Avrupa sanayi politikasını güçlendirmek, amaç olacaktır. Vatandaşların güvenliğini tehdit eden yeni güvenlik zorluklarıyla başa çıkmada ve bu alandaki işbirliği girişimlerini destekleyerek, AB Üye Devletleri arasındaki uyumu artırarak daha güvenli bir Avrupa’yı sağlamlaştırmayı hedefleyecektir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">AB Dönem Başkanlığı olarak görev süresi boyunca Romanya, genişleme politikasını, komşularındaki Avrupa eylemini teşvik ederek, AB’nin küresel stratejisini daha da uygulayarak AB’ye gerekli kaynakları sağlayarak AB’nin küresel rolünü daha da güçlendirmeyi destekleyecektir. Ve AB’nin tüm küresel taahhütleri yerine getirilecektir. Ayrıca ayrımcılıkla mücadele politikalarını teşvik ederek, erkeklerle kadınlar arasında eşit şans ve eşit muamele sağlamanın yanı sıra vatandaşların katılımını artırarak AB’nin dayanışma ve uyumunu teşvik etmeyi amaçlamaktadır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>2019’un Öncelikleri</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">AB Dönem Başkanlığı görevini ilk defa üstlenecek olan Romanya, 2019’un ilk altı<br />
ayı içerisinde belirlediği öncelikleri şunlardır: </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">2021-2027 Çok Yıllı Mali Çerçevesinde müzakere sürecini ilerletmek.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Avrupa Sosyal Haklar sütununun uygulanması yoluyla AB sosyal boyutunu geliştirmek.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Ekonomik ve parasal alanlarda AB gündeminin artırılması, büyümeyi ve yatırımı teşvik etmek, Ekonomik ve Parasal Birliği derinleştirmek ve yapısal reformlar desteklemek.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Avrupa ekonomisinin ve endüstrisinin rekabetçiliğini arttırmak için araştırma ve yenilik, dijitalleşme ve bağlantının teşvik edilmesi.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Üye Devletlerarasındaki işbirliğini ilerletmek ve AB güvenlik sistemlerinin birlikte çalışabilirliğini artırarak, vatandaşların, şirketlerin ve kamu kurumlarının siber alanda güvenliğini koruyarak ve Birliğin siber saldırılara karşı genel direncini artırarak iç güvenliğin güçlendirilmesi.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Terörle mücadelenin devam etmesi</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Avrupa Cumhuriyet Savcılığının operasyonelleştirilmesini kolaylaştırmak.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">AB içindeki eyleme ilişkin kapsamlı bir yaklaşıma dayanarak ve menşe ve transit ülkeleriyle işbirliğini teşvik etmenin yanı sıra etkili ve sürdürülebilir bir AB göçü için çözümler bulmak amacıyla Üye devletler arasındaki diyalogu kolaylaştırmak amacıyla göç konularına daha fazla dikkat çekmek ve iltica politikası.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Stratejik AB-NATO Ortaklığı’nın Konsolidasyonu’na özel önem verilerek, AB’nin savunma ve güvenlik yeteneklerinin NATO içindeki benzer süreçlerle güçlü bir şekilde bağlantılı olarak güçlendirilmesinin teşvik edilmesi.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Ortak Güvenlik ve Savunma Politikası alanındaki eylemlerin daha da gelişmesini desteklemek, örneğin yeni araçların sinerjisini sağlarken mevcut mekanizmaları birleştirerek: Avrupa Savunma Fonu ve Kalıcı Yapılı İşbirliği Koordineli Yıllık İnceleme.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Daha fazla iç ve dış güvenlik sağlamak için AB’nin genişleme sürecinin ilerletilmesi.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Karadeniz Sinerjisini yeniden canlandırma perspektifini de içeren, Avrupa Birliği’nin AB gündemindeki önemini yeniden teyit ederek, Doğu Ortaklığı’nın kuruluşundan bu yana 10 yılını kutlarken, AB’nin mahallesinde koordine ve uyumlu eylemleri teşvik etmek.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Hem çok taraflılığın birleştirilmesi hem de çok taraflı ticaret sisteminin modernizasyonu yoluyla ve Ekonomik ve Serbest Ticaret Ortaklığı Antlaşmalarının genişletilmesi yoluyla Avrupa ticari çıkarlarını teşvik etmek.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Daha iyi medya okuryazarlığı ve yanlış bilgilendirme konusundaki iyi uygulamaları paylaşmak için Avrupa mekanizmalarının geliştirilmesi yoluyla çevrimiçi yanlış bilgilendirme ve sahte haberlerin karşılanmasının teşvik edilmesi.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Teşvik ve yasal girişimler sosyal ilerleme odaklanan ve geliştirme boşlukları, kadınlar ve erkekler arasında eşit fırsatlar azaltarak destekleyerek, hem de dezavantajlı kategoriler için eğitim ve öğretim erişimin sağlanması.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">İşgücü piyasasında ve iş ortamında cinsiyet ayrımcılığının yanı sıra kadın ve erkek arasındaki ücret farklarına karşı koymaktır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Romanya’yı Bekleyen Zorlu Konular</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Sonuç olarak, AB üyesi Romanya, Birlik fonlarının zimmete geçirilmesi iddialarının gölgesinde AB Konseyi dönem başkanlığını devir aldı. Hakeza 2019’un ilk çeyreği hem siyasi hem de ekonomik olarak AB’nin geleceği için belirleyici olacağı aşikâr. AB’nin Brexit, göç ve güvenlik gibi gerek içeride gerek de dışarıda çeşitli zorluklarla karşı karşıya olduğunu belirtebiliriz. Velev ki Romanya’yı altı aylık görevi boyunca zorlu konular beklemiyor değil. Bunların başında ise mart ayı sonunda tamamlanması planlanan Brexit müzakereleri ve mayıs ayında yapılacak Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri gelmektedir.<br />
Fransa ve Almanya’nın Cumhurbaşkanı Charles De Gaulle ve Şansölye Konrad Adenauer tarafından imzalanan ‘Elysee Antlaşması’nı (1963) elli altı yıl sonra güncellenmesinin tezahürü de olacaktır. AB’nin iki lokomotif gücü Paris ve Berlin’in bu hamlesi ‘Avrupa Ordusu’nun temellerini oluşturmanın yanı sıra Birliğin diğer üyelerinin güvenlik ve savunma politikalarını da belirleyecektir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ayrıca Romanya’nın AB Dönem Başkanlığı kendisinin de içinde bulunduğu Balkan coğrafyasının istikrarı açısından önemli olacak. Batı Balkan ülkelerinin AB’ye tam üyelik yolundaki perspektifleri değerlendirilecek. Özellikle Makedonya ile Yunanistan arasındaki ‘isim çıkmazı’, Sırbistan ve Kosova arasındaki gerilim vb gelişmeler Romanya’yı Dönem Başkanlığında çözüme kavuşturması gereken beklenti ile zorluklardır. </span></p>
<p class="p6"><span class="s1">Ve ülkemizin (Türkiye Cumhuriyeti) AB ile katılım müzakerelerinin canlandırılması, gümrük birliğinin güncellenmesi, vize serbestliğinin sağlanması, mülteci/göç işbirliği ve ‘Türkiye-AB arasında Ortaklık Konseyi’ toplantısının yeniden yapılması gibi çeşitli başlıklar da Romanya’nın AB Dönem Başkanlığında çözüme kavuşması gerekenler olarak sıralanabilir. </span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/beklentilerin-ve-zorluklarin-golgesinde-abde-romanya-donemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Karadeniz Jeopolitiğinde Varoluşsal Kriz: Ukrayna-Rusya</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/karadeniz-jeopolitiginde-varolussal-kriz-ukrayna-rusya/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/karadeniz-jeopolitiginde-varolussal-kriz-ukrayna-rusya/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Güney Ferhat Batı]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Dec 2018 21:30:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Karadeniz]]></category>
		<category><![CDATA[Kriz]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[Ukrayna]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=7170</guid>

					<description><![CDATA[Ukrayna krizine zemin hazırlayan uluslararası koşullar Soğuk Savaş’ın bitimiyle Doğu Avrupa ve Kafkaslar üzerinde başlayan Batı-Rusya rekabetidir. Soğuk Savaş sonrası Batı-Rusya rekabeti kendisini öncelikle NATO’nun genişleme politikası üzerinde göstermiştir. Karadeniz’e kıyısı olan ülkelere baktığımızda; Türkiye, Rusya Federasyonu, Romanya, Gürcistan, Bulgaristan, Ukrayna ve Moldova’dan ibarettir. Karadeniz ülkeleri olarak adlandırılabilecek bu devletler, Karadeniz ile bağlantılı hemen her değişimden bir şekilde etkilenmektedir. Karadeniz’de müspet bir gelişmeden olumlu, menfi bir değişimden de olumsuz şekilde etkilenmektedirler. Bu bağlamdan hareketle Karadeniz ülkeleri aralarındaki tesanüt ve değişimle birlikte gelişimin devamlı olması yönünde çaba(lar) sarf etmektedirler. Karadeniz havzası olarak adlandırdığımız bölgenin dünyanın jeostratejik ve jeopolitik bölgeleri arasındaki konumuna bakıldığında (Kara Hâkimiyet Teorisi) Mackinder’in dünya algılamasında “Kalpgah” ile “İç Hilal” arasındaki kesişim bölgesini oluşturmakta. Ayrıca (Deniz Hâkimiyet Teorisi) Spykman’ın teorisinde de “Kalpgah” ile “Kenar Kuşağın” kesişimini oluşturmaktadır. Bir diğer görüşe göre de Karadeniz havzası; Soğuk Savaş’ın dengelerinde Varşova Paktı’nın kontrolü altında yer alan jeostratejik Avrasya dünyası bölgesinin ‘Rus Kalpgahı ve Doğu Avrupa’ alt jeopolitik bölgeleriyle deniz ticaretine bağımlı dünya stratejik bölgesinin alt jeopolitik bölgesi olan ‘Denizci Avrupa ve Mağripler’in kesiştiği bir coğrafyayı ifade etmektedir. Rusya’nın Tarihteki Kırım Politikası Avrasya olarak tabir ettiğimiz bölgenin yaklaşık olarak ortasında kalan ve jeopolitik açıdan “merkez bölge/kalp bölgesi” kontrolü için önemli olan Doğu Avrupa’da &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Ukrayna krizine zemin hazırlayan uluslararası koşullar Soğuk Savaş’ın bitimiyle Doğu Avrupa ve Kafkaslar üzerinde başlayan Batı-Rusya rekabetidir. Soğuk Savaş sonrası Batı-Rusya rekabeti kendisini öncelikle NATO’nun genişleme politikası üzerinde göstermiştir.</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Karadeniz’e kıyısı olan ülkelere baktığımızda; Türkiye, Rusya Federasyonu, Romanya, Gürcistan, Bulgaristan, Ukrayna ve Moldova’dan ibarettir. Karadeniz ülkeleri olarak adlandırılabilecek bu devletler, Karadeniz ile bağlantılı hemen her değişimden bir şekilde etkilenmektedir. Karadeniz’de müspet bir gelişmeden olumlu, menfi bir değişimden de olumsuz şekilde etkilenmektedirler. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bu bağlamdan hareketle Karadeniz ülkeleri aralarındaki tesanüt ve değişimle birlikte gelişimin devamlı olması yönünde çaba(lar) sarf etmektedirler. Karadeniz havzası olarak adlandırdığımız bölgenin dünyanın jeostratejik ve jeopolitik bölgeleri arasındaki konumuna bakıldığında (Kara Hâkimiyet Teorisi) Mackinder’in dünya algılamasında “Kalpgah” ile “İç Hilal” arasındaki kesişim bölgesini oluşturmakta. Ayrıca (Deniz Hâkimiyet Teorisi) Spykman’ın teorisinde de “Kalpgah” ile “Kenar Kuşağın” kesişimini oluşturmaktadır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bir diğer görüşe göre de Karadeniz havzası; Soğuk Savaş’ın dengelerinde Varşova Paktı’nın kontrolü altında yer alan jeostratejik Avrasya dünyası bölgesinin ‘Rus Kalpgahı ve Doğu Avrupa’ alt jeopolitik bölgeleriyle deniz ticaretine bağımlı dünya stratejik bölgesinin alt jeopolitik bölgesi olan ‘Denizci Avrupa ve Mağripler’in kesiştiği bir coğrafyayı ifade etmektedir. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Rusya’nın Tarihteki Kırım Politikası</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Avrasya olarak tabir ettiğimiz bölgenin yaklaşık olarak ortasında kalan ve jeopolitik açıdan “merkez bölge/kalp bölgesi” kontrolü için önemli olan Doğu Avrupa’da bulunan Ukrayna ve çevresi, bu özelliğinden dolayı tarih boyunca Batı ve Doğu arasında güç mücadelelerinin yaşandığı bir bölge olmuştur. Tarih boyunca birçok devletin egemenliği altına giren bölge, Osmanlı’nın zayıflamaya başlaması ile yükselen Rus İmparatorluğu’nun etkisi altına girmiştir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Doğu gücünün merkezi olan Rus İmparatorluğu ve sonrasında ardılı olan Sovyetler Birliği ile özellikle Soğuk Savaş yılları ve sonrasında ABD ve Avrupa bütünleşme modeliyle bir araya gelmiş olan Batı Avrupa da Doğu’ya karşı Batı gücünün merkezi haline gelmiştir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Rusya’nın günümüzde Kırım’da ve Ukrayna’da uyguladığı politikaların anlaşılması için eski Kırım politikalarının incelenmesi faydalı olacaktır. Velev ki Rusya tarafından bugün uygulanan politikaların tarihî kökleri vardır. Büyük Petro olarak da bilinen Rus Çarı Peter Alexeyevich’e (1672-1725) izafe edilen ve kendinden sonra gelen Rus liderleri tarafından takip edilen politikaya göre; Ruslar, Karadeniz’e ve Baltık Denizi’ne adım adım yerleşme planları yapmış ve uygulamıştır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Esasen Rus jeopolitiğine göre çizilmiş realist bir politika stratejisi olan “Rusların Karadeniz’e hâkim olma çalışmaları”, ‘Açık Denizlere ulaşmak’ için de bir araç ve zorunluluk arz etmekteydi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bu ‘büyük Rus politikası’ gereği Osmanlı Devleti’ne mütemadiyen savaşlar açılmış ve Karadeniz’e yerleşme çabaları devamlı aktif tutulmuştur. Rusların, Hindistan’a ve İran’a sarkma girişimleri de Rus jeopolitiğinin genişletilmesi ve Rus kalpgâhının rahat ettirilmesine yöneliktir. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>“Yakın Çevre Doktrini”</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Rus iktisadî, askerî ve kültürel tarihî bakımından önemli bir yer tutan ve aynı zamanda Rusların güneye çıkış kapısı olan Karadeniz, Rusya için hayatiyet derecesinde önem arz etmektedir. Soğuk Savaş sonrası Rusya’nın Karadeniz politikasında “Yakın Çevre Doktrini” söylemi önemli bir yer tutmuştur. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Yakın Çevre Doktrini, 1992 yılında Rusya Federasyonu’nun Dış Politika Doktrini kapsamında oluşturulmuştur. Nisan 1993’te belirlenen “Dış Politika Doktrini” ve Kasım 1993’teki “Savunma Doktrini”nin kesin hatları oluşmuştu. Buna göre; Bağımsız Devletler Topluluğu’nda yeni bağımsız olan devletler ile ikili ve birleşik olarak siyasî, iktisadî ve askerî alanda derin iş birliği ve müşterek çalışmalar gerçekleştirilmiştir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ukrayna krizine zemin hazırlayan uluslararası koşullar ise Soğuk Savaş’ın bitimiyle Doğu Avrupa ve Kafkaslar üzerinde başlayan Batı-Rusya rekabetidir. Soğuk Savaş sonrası Batı-Rusya rekabeti kendisini öncelikle NATO’nun genişleme politikası üzerinde göstermiştir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında Doğu Avrupa’da güvenlik açığı oluştuğunu ve bu güvenlik açığının Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin NATO üyeliği ile doldurulabileceğini düşünen Batı açık kapı politikası uygulama yoluna gitmiştir. Söz konusu açık kapı politikası ile Polonya, Macaristan ve Çekya 1999 yılında, Estonya, Letonya, Litvanya, Bulgaristan, Romanya, Slovakya ve Slovenya 2004 yılında, Hırvatistan ve Arnavutluk 2009 yılında NATO’ya katılmıştır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Rusya, NATO genişlemesine, Varşova Paktı’nın 1991’de dağılmış olduğunu, buna rağmen genişlemenin Rusya’nın düşman olarak algılandığına işaret ettiğini belirterek itiraz etmiştir. Rusya, NATO’nun genişlemesini Rus güvenliğine ve çıkarlarına yönelik bir tehdit olarak görmüştür. Rusya, NATO’nun genişlemesine engel ol(a)masa bile kırmızıçizgisini çekmiştir: Ukrayna, Gürcistan ve Moldova. Ayrıca NATO’nun Doğu Avrupa’da genişlemesi, doktrinde Rusya’ya yönelik en büyük dış tehdit olarak gösterilmiştir. Rusya Federasyonu, özellikle V. Putin döneminde, NATO’nun genişlemesine sert eleştiriler yöneltilerek karşılık verileceğini duyurmuştur. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Rusya’nın Coğrafi Avantajı</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bulgaristan ve Romanya’nın NATO’ya üye olmalarının sonrasında NATO kapsamında Karadeniz’de yeni askeri üs planlamalarına başlanılmıştır. Rusya Federasyonu ise NATO’nun Karadeniz’deki askeri varlığını artırması karşısında Karadeniz filosunu modernize ederek yeni gemilerle takviye etmeye çalışmaktadır. Bu kapsamda ‘Kalibr’ tipi seyir füzeleriyle teçhiz edilmiş savaş gemileri ve denizaltılar Karadeniz’de üslenmeye başlamıştır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ayrıca Kırım’ı ilhakı sonrasında Rusya, bu bölgede savaş uçaklarını, bombardıman uçaklarını, denizaltıları, radar sistemlerini, füze savunma sistemleri konuşlandırmaktadır. Merkezi konumu itibarı ile Sivastopol/Kırım’da konuşlandırılan askeri sistemler ve kuvvetler, Karadeniz’i tam olarak kontrol edebilmekte ve izleyebilmektedir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Dolayısıyla coğrafi bir avantaja sahip Rusya, Karadeniz’de daha da etkili bir hale gelmiştir. Benzer şekilde Ukrayna üzerinde siyasi baskıları artırarak bu ülkenin Batı’nın yanında yer almasını engellemeye çalışmaktadır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ukrayna krizinin kısa vadede sonucu Kırım’ın Rusya’ya katılması ve Ukrayna’nın doğusunda kendilerini Donetsk Halk Cumhuriyeti ile Luhanks Halk Cumhuriyeti ilan eden sözde iki devletin ortaya çıkması olmuştur; Ukrayna’nın haritası ‘de facto’ ve tartışmalı olarak değişmiştir. Bu değişiklik uluslararası kamuoyu için sürpriz olmamalıdır; zira Rusya’nın komşusu Ukrayna’nın ulusal egemenliği ve ülkesel bütünlüğüne saygı duymuyor olduğu bilinen bir gerçektir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Kırım’ın, Ukrayna’dan koparılması ve Doğu Ukrayna’nın, Rusya eliyle istikrarsızlaştırılması özellikle Baltık devletlerinde ciddi bir güvenlik kaygısı, Rusya tarafından işgal edilme, dolayısıyla bağımsızlıklarını kaybetme korkusu yaratmıştır. Her ne kadar bu kaygı bazı çevrelerce abartılı bulunsa da Rusya’nın Kırım’ı ilhak etmesine ve Doğu Ukrayna’yı istikrarsızlaştırmasına imkân veren etnik farklılıkların (Baltık Ülkeleri) Estonya, Letonya ve Litvanya için de geçerli olması bu korkuyu körüklemektedir.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>Rusya’nın “Yakın Çıkarları” Açısından Tehdit</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Karadeniz havzasında halen birçok kriz yaşanmakta olup, özellikle Ukrayna ve Kuzey Kafkasya’nın durumu, Güney Kafkasya’da yaşanan sorunlar (Azerbaycan-Ermenistan arasında Dağlık Karabağ sorunu) ve ayrıca Gürcistan-Rusya arasındaki sorunlar, Karadeniz havzasında çekişme ve sürtüşmelerin yaşanmasının kaçınılmaz olduğunu göstermektedir. Bunlara ilaveten özellikle NATO ve AB genişleme çabaları yanında ABD’nin de bölgede etkinliğini artırma çabaları da bu kriz ya da krizlerin yaşanmasının olasılığını artırmaktadır. Karadeniz, ekonomik ve stratejik konumu itibarıyla Rusya Federasyonu için hayati öneme sahiptir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Rusya’nın temel güvenlik stratejisi, batı bölgesinde potansiyel düşmanlarına karşı bir “tampon bölge” oluşturmaktır. Bu kapsamda Rusya açısından Batı’ya karşı bir tampon bölge oluşturan Ukrayna’nın, Batı ile ilişkilerini geliştirerek Batı’ya yaklaşması, Rusya’nın “yakın çıkarları” açısından bir tehdit olarak algılanmaktadır. Rusya Karadeniz bölgesi ile Ukrayna, Kuzey ve Güney Kafkasya bölgelerini “yakın dış çevresi” olarak görmektedir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Sonuç olarak, Karadeniz jeopolitiğindeki varoluşsal kriz sadece Ukrayna ve Rusya’yı ilgilendirmemektedir; NATO, AB, AGİT gibi uluslararası örgütleri ve ABD, Çin, Türkiye gibi devletleri de ilgilendirmektedir. Karadeniz jeopolitiği ‘Uluslararası ve Çok Taraflı’ aktörlerden oluşmaktadır. Bunun içindir ki Karadeniz’de yaşanan(lar) her kriz küresel düzlemde yankı bulmaktadır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Peki, bu yankının nedenleri ne(ler)dir? Hakeza Rusya’nın genetiğindeki ‘Çevreleme Politikası’, Karadeniz’den geçmekte olan enerji nakil (boru) hatları, eski Sovyet rejiminden kalan Doğu Avrupa ülkelerinin AB ile NATO’ya üye olması vb. birçok gerekçe vurgulanabilir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ancak geçen günlerde/aylarda Rusya’nın Karadeniz jeopolitiğinde ki Azak Denizi’nde Ukrayna’ya ait savaş gemilerine el koymasından dolayı varoluşsal kriz artma ve tırmanma gösterdi. Aynı zamanda Rusya, Kerç Boğazı’nı gemilere kapattığını ifade etti. Aslında bu krizin hiçbir tarafa yararı olmayacaktır. Rusların ‘agresif politikası ve argümanları’ sürmeye devam edecektir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Rusya, NATO tarafından hem Baltıklarda hem de Balkanlarda gerçekleştirilmeye çalışılan askeri/savunma kuvvetlerinin farkındadır. Bu da Rusya’nın ulusal birliğine ve bütünlüğüne güvenlik tehdidi olarak algılanmaktadır. Ezcümle; Rusya dolaylı değil doğrudan dünyaya şunu ima etmeye çalışıyor; Kırım’ı ilhak etmedim, Doğu Ukrayna’da aşırı paramiliter milisleri silahlandırmadım, Ukrayna’yı istikrarsızlaştırmadım ve Karadeniz’de her oldubittiye göz yumarım! </span></p>
<p class="p7"><span class="s1">Kısacası Rusya, Ukrayna ile karadaki ‘hibrid’ savaşını denize taşıyor ve ‘bölgedeki egemenliğini’ Ukrayna’ya ve dünyaya göstermeye çalışıyor. </span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/karadeniz-jeopolitiginde-varolussal-kriz-ukrayna-rusya/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Küresel Emperyalist ve Kapitalist: George Soros</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kuresel-emperyalist-ve-kapitalist-george-soros/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kuresel-emperyalist-ve-kapitalist-george-soros/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Güney Ferhat Batı]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Nov 2018 21:25:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalist]]></category>
		<category><![CDATA[george soros]]></category>
		<category><![CDATA[kapitalist]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=5256</guid>

					<description><![CDATA[“Underwriting Democracy” başlıklı eserinde Soros, “Doğu Avrupa’nın Amerikanlaşması” ile övünür. Ona göre Soros Vakfı, eğitim programları ile artık birçok Soroçcu genç liderler kadrosu yoldadır. Bu da genç insanların “nüfuz ajanları” olarak işlev görmesi demekti. Konu, bir narsist kişilik bozukluğu değildir. Konu, George Soros’un, ABD hegemonyasını dünyada uygulayış biçimidir. Soros’un vakıfları ve finans mekanizmaları, Doğu Avrupa ve SSCB’de (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) sosyalizmin çöküşünün kısmi sorumlusudur. Şimdiki hedefi ise Çin’dir. Ayrıca Yugoslavya’yı parçalayan/dağıtan saldırının bir parçasıdır. Dolar milyarderi George Soros’un görevi, Yeni Dünya Düzeni’nin de ideolojik savaş ve bununla birlikte kâr gütmek. Soros’un ticari ve insani örgütleri gizli, karşıt ve işbirlikçidir ve onun ekonomik faaliyetleri söz konusu olduğunda, kendi ifadesiyle vicdanı yoktur, ahlakdışı bir düzlemde çalışan bir ‘kapitalist ve emperyalist’tir. Yeni bir rüşvet sisteminin mimarı olarak kendini devlet adamlarına takdim etmekte ve onlardan güzel teveccüh almakta maharetlidir. Henry Kissinger, Vaclav Havel ve Polonyalı General Wojciech Jaruzelski’ye yakın olmakla birlikte, aynı zamanda Dalay Lama’yı desteklemektedir. Soros, Council of Foreign Relations’un (CFR–Dış İlişkiler Konseyi), World Economic Forum’un (Dünya Ekonomik Forumu) ve Human Rights Watch’ın (Helsinki İnsan Hakları Gözlem Örgütü) önemli bir üyesidir. 1994 yılında felsefinden ilham aldığı Karl Popper ile görüşmesinden sonra şirketlerine Orta ve Doğu Avrupa iletişim sektörüne yatırım talimatı verdi. Soros, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>“Underwriting Democracy” başlıklı eserinde Soros, “Doğu Avrupa’nın Amerikanlaşması” ile övünür. Ona göre Soros Vakfı, eğitim programları ile artık birçok Soroçcu genç liderler kadrosu yoldadır. Bu da genç insanların “nüfuz ajanları” olarak işlev görmesi demekti.</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Konu, bir narsist kişilik bozukluğu değildir. Konu, George Soros’un, ABD hegemonyasını dünyada uygulayış biçimidir. Soros’un vakıfları ve finans mekanizmaları, Doğu Avrupa ve SSCB’de (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) sosyalizmin çöküşünün kısmi sorumlusudur. Şimdiki hedefi ise Çin’dir. Ayrıca Yugoslavya’yı parçalayan/dağıtan saldırının bir parçasıdır. Dolar milyarderi George Soros’un görevi, Yeni Dünya Düzeni’nin de ideolojik savaş ve bununla birlikte kâr gütmek. Soros’un ticari ve insani örgütleri gizli, karşıt ve işbirlikçidir ve onun ekonomik faaliyetleri söz konusu olduğunda, kendi ifadesiyle vicdanı</span><b> </b><span class="s1">yoktur, ahlakdışı bir düzlemde çalışan bir ‘</span><span class="s2"><b>kapitalist</b></span> <span class="s2"><b>ve</b></span> <span class="s2"><b>emperyalist’tir</b></span><span class="s1">. Yeni bir rüşvet sisteminin mimarı olarak kendini devlet adamlarına takdim etmekte ve onlardan güzel teveccüh almakta maharetlidir. Henry Kissinger, Vaclav Havel ve Polonyalı General Wojciech Jaruzelski’ye yakın olmakla birlikte, aynı zamanda Dalay Lama’yı desteklemektedir. Soros, Council of Foreign Relations’un (CFR–Dış İlişkiler Konseyi), World Economic Forum’un (Dünya Ekonomik Forumu) ve Human Rights Watch’ın (Helsinki İnsan Hakları Gözlem Örgütü) önemli bir üyesidir. 1994 yılında felsefinden ilham aldığı </span><span class="s2"><b>Karl Popper</b></span><span class="s1"> ile görüşmesinden sonra şirketlerine Orta ve Doğu Avrupa iletişim sektörüne yatırım talimatı verdi. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Soros, Çekya’nın (Çekoslovakya ‘dağılan/parçalanan’) Radyo-Televizyon Kurumu’nun alım teklifini kabul ederek, Radio Free Europe (Hür Avrupa Radyosu) arşivlerini de devir aldı. Aldığı arşivleri, Prag’a getirtti ve bakımı için on beş milyon dolardan fazla harcadı. Soros Vakfı, ABD hükümeti ve CIA tarafından Radio Free Europe-Radio Liberty’i işletmektedir. Faaliyet alanı Kafkaslar ve Orta Asya’ya kaymış ve büyümüştür. Soros, Open Society Institute’un (Açık</span><b> </b><span class="s1">Toplum</span><b> </b><span class="s1">Enstitüsü) kurucusu ve destekçisidir. Soros’un kurduğu International Crisis Group (ICG), Yugoslavya’nın parçalanıp/dağılmasından günümüze kadar Balkan jeopolitiğinde aktiftir. Soros, açık bir şekilde U.S. Institute of Peace (ABD Barış Enstitüsü) ile birlikte ortak çalışmalar yapmaktadır; enstitüde CIA etkili bir faaliyet içerisindedir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Nazi Almanyası’nda Tatil</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Soros, 1930 yılında Macaristan’da doğdu. Ailesi aslen Yahudi olsa da köklerinden o kadar uzaklaşmışlardı ki rahatça Nazi Almanyası’na tatile gidebiliyorlardı. Soros, Nazi hükmü altında yaşadı, komünistlerin zaferi ile 1947’de</span><b> </b><span class="s1">İngiltere’ye geçti. Soros, burada London School of Economics’te Karl Popper’ın öğrencisi oldu. Popper, aşırı bir antikomünist ideologdu ve onun öğretileri, Soros’un siyasi eğilimlerinin temelini oluşturuyordu. Soros’un yazdığı hiçbir kitap ya da makale, yaptığı hiçbir konuşma yoktur ki Popper’dan bir etki veya atıf yansıtmasın. 1965’te ‘Sir’ olan Popper, ‘Açık</span><b> </b><span class="s1">Toplum’ sloganını buldu; slogan ise Soros’un Açık Toplum Vakfı ve Enstitüsü’nde yankılandı (Open Society Foundation and Institute). Popper’ın takipçileri onun sözlerini benimseyip tekrar etmeyi severler. Popperci felsefe, Batılı bireyciliğin şiarı oluverdi. Soros, 1956’da İngiltere’yi bıraktı ve Wall Street’te kendine iş buldu; 1960 yılında bir menkul değerler şirketi kurdu. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Soros 1969’da ‘Quantum Fund’ı organize etti ve dövizlerle oynamaya başladı. 1970’lerde finans faaliyetleri gelişmişti artık; alternatif kısa ve uzun vadeler vb. işlemler ve kazanımlar gerçekleştirdi. İlginçtir ki Soros, gerek gayrimenkul fiyatlarının yükselişinden gerek de düşüşünden kazanıyordu! 20 yıllık yönetimi boyunca ‘Quantum’ şaşırtıcı bir şekilde yüzde 34,5 gelir sağlamıştı. Soros, en çok döviz spekülasyonu ile bilinir ve ondan korkulur. 1997’de Malezya Devlet Başkanı Mahathir</span><b> </b><span class="s1">Muhammed tarafından ‘haydut’ olarak tanımlanma şerefine erişmişti; bu ülkenin parasına spekülatif bir saldırı yapmıştı. Bu tür gizli finans operasyonlarıyla Soros, bir dolar mültimilyarderi oldu. Şirketlerinin Arjantin, Brezilya ve Meksika’da arazileri, ayrıca Venezuela’da bankaları vardı; dünyanın en kârlı döviz ve kambiyo işlerini yapıyor(lar). Hem siyasi hem de maddi kazanç için yüksek makamlardaki dostları onun, finans işlerine yardımcı oluyor. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>“Drakula” ve “Timsah”</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Soros, 1997 yılında Tayland ekonomisini çökertmekle suçlandı. Bir Taylandlı göstericinin ifadesiyle; “<i>Biz, George Soros’u bir tür Drakula olarak görüyoruz. O, insanların kanını emiyor.</i>” Çinliler ise ona ‘timsah’ diyor; çünkü onun Çin’deki faaliyetleri o kadar doymak bilmez ki hem Tayland hem de Malezya ekonomilerini yiyip yuttu. Soros, bir keresinde İngiliz Sterlini üzerine spekülasyonla bir günde, bir milyar dolar kazandı (aslında spekülasyon sözünü pek sevmeyen biridir)! Sterlin üzerine spekülasyon ve İngiliz vergi mükelleflerinin cebini boşaltmakla suçlandığında şunu demişti: “<i>Finans piyasalarında spekülasyon yaptığınızda normal bir ticareti bağlayan ahlaki sınırlardan özgürsünüz. Finans piyasalarında benim ahlaki kaygılarım yoktur.</i>” </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Soros’un sınırsız kişisel servet elde etmek ve başkaları tarafından iyi düşünülmek şeklinde saplantılı/takıntılı istekleri çoktur: “<i>Döviz alım-satım tezgâhlarında oturur; Üçüncü Dünya Ülkelerinin dövizlerini çok miktarda alır-satar. Para değeri dalgalanmalarının bu ülkelerde yaşayan insanlara etkisi onların akıllarına gelen bir konu değildir zaten. Gelmemelidir de; yapacak işleri vardır. Eğer durup düşünmeye başlarsak kendimize şunu sormalıyız: Acaba döviz tacirleri milyonların hayatını mı yönetiyorlar?”</i></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Rusya’nın Ders Kitapları Ondan</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Soros, George</span><b> </b><span class="s1">W</span><span class="s2"><b>. </b></span><span class="s1">Bush’u da (eski ABD Başkanı) petrol şirketi batmak üzereyken kurtardı. Soros, Harken</span><b> </b><span class="s1">Energy</span><b> </b><span class="s1">Corp’un sahibiydi ve Bush’un şirketinin batmadan önce hızla gerileyen hisselerini aldı. Geleceğin ABD Başkanı, o zamanlar bu işten bir milyon dolar nakit kazanarak kârlı çıktı. Soros, bu hamle ile ‘siyasi güç’ satın almadığını söylemiş olsa bile pek de inandırıcı değildi. Yine Soros, ünlü Carlyle</span><b> </b><span class="s1">Group’un da bir ortağı-hissedarıdır. 1987’de kurulan ve ‘dünyanın en büyük özel hukuk firması’ olan bu firma/şirket, on iki milyar dolarlık bir ciroyu yönetiyor; idaresi ise eski Cumhuriyetçi liderlerden birinin kayyumluğunda yürütülüyor. Bunu yürütenler bazen eski CIA’ci Frank Carlucci bazen de George Bush’tur. Carlyle Group, kârlarının en önemli kısmını silah ticaretinden kazanıyor! </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Soros, 1990’lı yıllarda Rusya’nın eğitim sistemini hedef aldı; tüm ülkeye ders kitapları dağıtıldı. Aslında Soros, ‘Açık Toplum’ propagandasıyla tüm genç Rus kuşağının beyninin yıkanmasını sağladı. Soros vakıfları, Rus finans sisteminin, özelleştirme planlarının ve bu ülkede yabancı yatırımların kontrolünü almak için stratejiler yürütmekle suçlandı. Ruslar, Soros’un yargı girişimlerine sert cevap(lar) verdi. Soros’un ve diğer Amerikan vakıflarının karşıtları, bu manevraların amacının, “Rusya’yı, dünyanın tek süper gücüyle baş edebilecek bir devlet olmaktan çıkarmak ve zayıflatmak” olduğunu biliyor ve söylüyorlardı. Ruslar, Soros ve CIA’in bağlantılarından şüphelenmeye başladılar. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Para babası Boris Berezovsky; “<i>birkaç yıl önce Soros’un bir CIA ajanı olduğunu duyduğumda düşüp bayılacaktım”</i> demişti. Berezovsky’ye göre Soros ve Batılı devletler, Rus sermayesinin güçlenmesinden korkuyordu. Soros, iki yüz elli milyon dolarını yüksekokul ve üniversite düzeyinde sosyal ve iktisadi bilimler eğitiminin transformasyonu için harcadı ve yüz milyon dolar ile International Science Foundation’u (Uluslararası Bilim Vakfı) kurdu. Rus Federal Karşı İstihbarat Servisi (FSK) Soros’un, Rusya’daki vakıflarını ‘casusluk yapmakla’ suçladı. Onlara göre Soros, tek başına çalışmıyordu; Ford</span><b> </b><span class="s1">ve</span><b> </b><span class="s1">Heritage</span><b> </b><span class="s1">vakıflarından gelen paralar, Harvard</span><span class="s2"><b>/</b></span><span class="s1">Duke</span><span class="s2"><b>/</b></span><span class="s1">Columbia üniversitelerinden destek ve Pentagon ile ABD Haber Alma (CIA ve FBI) servislerinin bağlantılardan oluşan bir sistemin parçasıydı. FSK, Soros’un, 50 bin Rus bilim insanına para verdiğini bildirdi; Soros, Rus bilimsel teknolojisi ve devlet-ticari sırları üzerinde kontrol sağlayarak çıkarlarını maksimize etmiştir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">ABD Dışişleri Bakanlığı görevlisi Fred Cuny’nin 1995’de Çeçenistan krizine karışması nedeniyle Ruslar öfkeliydi. Cuny’nin görünüşte görevi felaket yardımı idi ama onun ABD çıkarlarını ilgilendiren uluslararası çatışma bölgelerindeki geçmişi FBI ve CIA’deki bağlantılarını ortaya koyuyordu. Zaten Soros Vakfı için çalıştığı ortaya çıkmıştı bile. Çeçenistan’daki şiddet dalgasının büyümesine Washington’un sıcak baktığı ve bir politik destabilizasyon kampanyasının sonucu olduğu aşikârdı. Yazar Tom Clancy için herhalde bu değerlendirmeler yeterli olacak ki bunları, “The Sum of All Fears” (Tüm Korkuların Toplamı) başlıklı eserinde ele almıştı. Ruslar, Cuny’yi bir CIA görevlisi olmakla birlikte, aynı zamanda Çeçenistan başkaldırısını desteklemekle suçladı. Soros’un Açık Toplum Vakfı ve diğer Soros kuruluşları hâlâ Çeçenistan’da faaliyet göstermektedir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Rusya, Soros’un parasına katma değer olmuştu; Bill Clinton (eski ABD Başkanı) yönetiminden diplomatik görevliler de bu işin içindeydi. Dışişleri Bakanı Madeleine Albright (1999) beş yüz milyon dolarlık bir ABD EximBank kredisinin Rus şirketi Tyumen Oil’a verilmesini engellemiş idi; gerekçesi ise ABD’nin milli çıkarlarına aykırı olması. Tyumen, Amerikan malı petrol teçhizat ve hizmetlerini Dick Cheney’in Halliburton Şirketi’nden ve Bloomfield New Jersey’deki ABB Lummus Global’dan almak istiyordu. Soros ise Tyumen’in almak istediği bir şirketin ortağı idi. Soros ve BP Amoco bu işlemi durdurmak için yoğun lobi yaptı<br />
ve böylelikle Albright dediklerini yapmış oldu. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>“Doğu Avrupa’nın Amerikanlaşması”</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Soros, aslında kendi insani felsefesinin ahlaka uygun olduğunu ve bu bağlamda para kazanma işinin ahlak dışı olmadığını ifade etmektedir. Soros tarafından desteklenen NGO’larda (Sivil Toplum Kuruluşu) çalışanların önünde açık ve tutarlı bir gündem vardır. Soros’un en etkili kurumlarından International Crisis Group (1986) siyaset ve iş dünyasının ünlü şahsiyetleri tarafından yönetilmektedir. Yönetim kurulunda Zbigniew Brzezinski (vefat), Morton Abramowitz, eski ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı ve eski NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı Wesley Clark, eski ABD Milli Güvenlik Danışmanı Richard Allen vardır. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Allen ise 1980 ile 1990 yıllarda ‘Reagan Doktrini’ zamanında, ABD’nin Afrika, Latin Amerika, Karayipler ve Asya’daki gizli/açık operasyonlarını hazırlıyordu. Bunun arka planında ise yine Soros vardı ve aktifti. “Underwriting Democracy” başlıklı eserinde Soros, “Doğu Avrupa’nın Amerikanlaşması” ile övünür. Ona göre Soros Vakfı, eğitim programları ile artık birçok Soroçcu genç liderler kadrosu yoldadır. Bu da genç insanların “nüfuz ajanları” olarak işlev görmesi demekti. Diplomat Herbert Okun (şimdi Helsinki Watch’ın Avrupa Komitesi’ndedir) Soros ile hareket etmesinin yanında, ayrıca Amerikan politikalarının dünyadaki destekçilerinden biridir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bunlar USAID’den Rockefeller Vakfı’nca desteklenen Trilateral Komisyonu’na kadar birden çok kurumdur. 1990’dan 1997’ye kadar Okun, ‘Finans Hizmetleri Gönüllüler Teşkilatı’ (Finance Services Volunteer Corps) başkanıydı; bu kurum USAID’in alt kuruluşudur; amacı eski komünist ülkelerde serbest pazar finans sistemlerinin yerleşimine yardım idi. Soros, dünya ekonomisini devralmaya çalışan diğer emperyalist ve kapitalistlerle bir uyum içerisindedir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Politik Histeri Doğurma Taktiği</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Soros’un faaliyetindeki örgütler, gerçeği çarpıtmakta maharetlidirler. Hakeza Helsinki Watch, NATO’nun, Yugoslavya’yı bombardımanında 500 (2000 değil) insanın öldüğünü söylemişti. Onlara göre ABD saldırısında Afganistan da (4000 değil) 350 kişi ölmüştü. 1989’da ABD, Panama’yı bombaladığında da Helsinki Watch raporunun giriş bölümünde; “Manuel Noriega’nın devrilmesi ile birlikte demokratik Başkan Guillermo Endera hükümetinin Panama’ya çok ümitler getirdi” yazılmıştı. Ve raporda<br />
ölü sayısından nedense hiç bahsedilmemişti bile! </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Helsinki Watch (1993), Bosna Savaşı için de sahte tecavüz ve soykırım haberleri yayımlamıştı. Bu politik histeri doğurma taktiği, ABD için kendi Balkan siyasetini uygulamak adına elzemdi. Soros’un ‘kanun hâkimiyeti’ palavralarının çoğu unutulmuştu artık. ABD ve NATO, kendi kanunlarını uyguladı ve Soros’un kurumları bunu desteklemişti. Bu, 11 Eylül 2001 saldırılarıyla devam etti. Bu sefer konu, Dünya Ticaret Merkezi’nde (DTÖ) ölen 2801 kişiydi. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">CFR (Dışişleri Konseyi) 6 Kasım 2001’de toplandı ve ‘kamuoyuna dönük büyük bir kampanya’ planladı. CFR, bu doğrultuda ‘Amerika’nın Teröre Cevabı İçin Bağımsız Görev Gücü’ adlı bir yapı oluşturdu. Bu yapıda; George Soros, Richard Holbrooke, Newton Gingrich, John Shalikashvili’nin (eski ABD Genelkurmay Başkanı) ve ABD’nin diğer etkili kişileri bulunmakta idi. CFR bu doğrultuda DTÖ’de ölenleri, ABD dış politikasına malzeme yaptı. CFR’nin raporu, teröre karşı savaşı öngörüyordu. Soros’un kirli parmak izleri, bu kampanyanın her yerine bulaşmıştı: </span></p>
<p class="p3"><span class="s1"><i>“Yüksek düzey ABD memurlarının dost Arap ve diğer Müslüman ülke hükümetlerine 11 Eylül olaylarının kınanması için baskı yapmasını sağlayın, öte yandan da ABD antiterör kampanyasının mantık ve hedeflerini de kollayın. Eğer hükümetleri sessiz kalırsa Orta Doğu ve Güneydoğu Asyalıların çoğunu hiçbir zaman haklılığımıza ikna edemeyiz. Onların bu açıklamaları nedeniyle eleştirilmelerini engellemeli ve onların yanımızda ses vermelerini sağlamalıyız. Boşnak, Arnavut ve Türkleri, ABD’nin Kosova’da 1995-1999’da Bosnalı ve Kosovalı Müslümanları nasıl kurtardığını ve dünyanın her yerindeki<br />
Müslümanlarla sıkı ve uzun vadeli ilişkilerimizi diğer kişilere anlatmaları için teşvik edin.”</i></span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>“Amerikalılar Oy Kullanabilir; Brezilyalılar Oy Kullanamaz.”</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Soros, dünyada ki emperyalist ve kapitalist sistemdeki gerilemeden çok endişelidir. Geçenlerde şöyle dedi: <i>“Şimdiden nihai krizin adımlarını fark ediyorum. Yerli siyasi hareketler çıkacak ve onlar çokuluslu şirket mülklerine el koyarak ‘Milli’ serveti geri alacak.” </i>Soros, Birleşmiş Milletleri (BM) devre dışı bırakmak için ciddi bir plan önermektedir. Önerisi, dünyadaki demokrasilerin liderliği ele alması ve BM olsun/olmasın işleyecek bir küresel ittifaklar sistemi kurmasıdır. Realite şu ki Soros’un, “<i>Birleşmiş Milletler yapısal olarak kendi anayasasının girişinde yazan vaatleri yerine getirebilecek durumda değil” </i>saptaması da ‘American Enterprise Institute’ gibi bir seri reaksiyoner kurumun görüşünü yansıtmaktadır. Her ne kadar birçok muhafazakâr, Soros şebekesine sol-kanat gözüyle baksa da ABD’nin BM ile ilişkilerinde Soros, John R. Bolton (ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı) gibileriyle aynı söylem ve yöndedir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bolton, “<i>Kongre’deki birçok Cumhuriyetçi artık BM sistemine zırnık dahi ödenmemeli fikrindedir”</i> diyen bir zattır. BM’ye karşı on yıllardır süregelen bir sağ kampanya zaten vardı; şimdi ise bunu Soros yürütüyor/götürüyor. Soros’un çeşitli web sitelerinde BM için çok zengin, bilgi konusunda ketum ya da dünyayı (Soros’un istediği gibi çeviren) yönetmeye yakışmayacak işlere bulaşmış olduğu gibi eleştirilere rastlarsınız. The Nation yazarları bile bu konuyu iyi bilmelerine rağmen yine de Soros’un etkisinde kalmışlar. William Greider ise Soros’un eleştirilerinde bir haklılık payı bulmuş ve BM’nin artık “<i>bayağı diktatörler ve totaliterlerin buluşma yeri olmaktan ve eşit ortaklar gibi muamele görmekten çıkarılmasını” </i>istemiştir. Bu türden Batı tarzı ırkçılık, Soros’a ‘cuk’ tabiriyle tam oturmaktadır. Soros’a göre BM’nin, dünyayı idare etmesi, küresel düzeyde faşizm ile adlandırılmaktadır. Soros’un zihniyetinin kirliliği ve insanlık dışı bir şahsiyet olduğu<br />
şu sözlerinden anlaşılmaktadır: “<i>Eski Roma’da yalnız Romalılar oy kullanırdı. Modern küresel kapitalizmde de yalnız Amerikalılar oy kullanabilir; Brezilyalılar oy kullanamaz.”</i></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Tesadüf Yoktur, Tevafuk Vardır!</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Sonuç olarak George Soros, ABD hegemonyasının bir tetikçisi olmakla birlikte, aynı zamanda küresel emperyalist ve kapitalist sistemin uygulayıcılarından biridir. Bu özellikleriyle gurur duyacak ve ahlak dışı bir şey(ler) yapmadığını söyleyebilecek kadar bozuk bir kişiliğe sahiptir. Soros, küresel düzlemde Amerika’dan Avrupa’ya, Orta Doğu’dan Asya’ya ve Afrika’ya kadar uzanan birçok kanlı/kansız darbenin, ekonomik kriz(ler)in, silahlı çatışmaların ve hatta 21. yüzyılda artış gösteren göç-mülteci krizi gibi birçok sorunun arka planındaki kişilerden biridir. Soros ve benzerlerinin gizli ajandaları her zaman vardır. En önemli ajandaları ise Pentagon tarafından gizli tutulan dünya nüfusunun en çok sekiz milyarda tutulmasının amaçlanması; çünkü 2075 yılında öngörülen 22 milyarlık dünya nüfusuna hiçbir kaynağın yeterli olmayacağıdır. Bunun içindir ki dünyamızda ne kadar karmaşa ne kadar insan ölümü gerçekleşir ise onlar için planlarının tıkırında gitmesi demektir. Soros, ülkemizde de (Türkiye Cumhuriyeti) gerek bilinen ‘Açık Toplum Vakfı’ gerek de diğer bilinen/bilinmeyen birçok<br />
kirli faaliyetlerini aktif olarak sürdürmektedir. </span></p>
<p class="p6"><span class="s1">Gezi olaylarının “Gezi” olmaktan yani var olan ana aksından çıkmasının müsebbibi Soros’tur. Sadece bununla yetinir mi Soros; tabii ki hayır, 2018 yılı itibariyle hâlâ artçılarını yaşamakta olduğumuz ekonomik krizin (yani döviz krizi ‘Dolar’) tetikçisi ve uygulayıcısının Soros olduğunu söyleyebiliriz. Velev ki Soros ve vakıfları ülkemizdeki siyasetçi, bürokrat, iş dünyası, akademisyen, diplomat vb. gibi birçok şahsiyeti hem maddi olarak hem de manevi olarak beslemektedir/desteklemektedir. Özellikle son günlerde/<br />
aylarda/yıllarda ‘Açık Toplum Vakfı’nın birçok konuda gündeme gelmesi acaba tesadüf müdür? Tesadüf denilen bir kavram yoktur, tevafuk vardır! Ezcümle; Soros ve vakıfları küresel düzlemde emperyalist ve kapitalist politikalarını artırmaya devam<br />
edecektir.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kuresel-emperyalist-ve-kapitalist-george-soros/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Makedonya ile Yunanistan’ın “İsim” Çıkmazı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/makedonya-ile-yunanistanin-isim-cikmazi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/makedonya-ile-yunanistanin-isim-cikmazi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Güney Ferhat Batı]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Oct 2018 21:30:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[makedonya]]></category>
		<category><![CDATA[yunanistan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=3552</guid>

					<description><![CDATA[Referandumda seçmenlere, “Yunanistan ile varılan antlaşmayı kabul ederek Makedonya’nın, NATO ve AB üyeliğine destek veriyor musunuz” sorusu soruldu. Sandıktan “evet” çıktı ama yetersiz katılım, “isim” değişikliğine karşı çıkan milletvekillerinin parlamentodaki oylamada rahatça “hayır” oyu verebileceği anlamına geliyor. Makedon Meclisi’nde 120 sandalye bulunmaktadır ve muhalefetteki milliyetçilerin 49 sandalyesi var. Makedonya da anayasa değişikliği için üçte iki çoğunluk gerekiyor. Makedonya ile Yunanistan arasındaki “isim” çıkmazı, geçmişten günümüze tarihsel arka planı olan bir sorun. Makedonya tarihinin en büyük ismi hiç şüphesiz ki Büyük İskender’dir. Bu isim, Makedonya ile o kadar bütünleşmiştir ki birbirinden ayrı tutulamaz. Gerçek kimliği bugün dahi tam olarak bilinmeyen ancak kesinlikle Yunan olmayan İskender; hocası Aristoteles (filozof) ile çevirmen aracılığıyla konuşmaktadır. Ayrıca eski çağın Yunan yazarları Makedonları, Yunan olarak tanımlamaz, bütün kuzey ırkları gibi, barbar olarak adlandırırlardı. İskender’in, Yunanistan’ı yönetimine almasını da barbar istilası olarak ifade etmişlerdir. Makedonya tarihinin başlangıç meselesi, bir­çok önemli siyasi sorununun kaynağı olacak kadar büyük önem arz etmektedir. Hakeza Makedonya’daki çoğunluğu oluşturan etnik Makedonların, kendilerini İskender dönemini de kapsayacak şekilde “Antik Makedon” olarak tanımlamaları ve Antik Makedonya’yı kendi tarihlerinin bir parçası olarak görmeleri, başta Yu­nanistan olmak üzere Bulgaristan’ın da itirazlarına neden olmaktadır. Bu kimlik sorunu, Makedonya’nın özellikle komşu ülkeler tarafından birçok alanda baskı görmesini de beraberinde &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Referandumda seçmenlere, “Yunanistan ile varılan antlaşmayı kabul ederek Makedonya’nın, NATO ve AB üyeliğine destek veriyor musunuz” sorusu soruldu. Sandıktan “evet” çıktı ama yetersiz katılım, “isim” değişikliğine karşı çıkan milletvekillerinin parlamentodaki oylamada rahatça “hayır” oyu verebileceği anlamına geliyor. Makedon Meclisi’nde 120 sandalye bulunmaktadır ve muhalefetteki milliyetçilerin 49 sandalyesi var. Makedonya da anayasa değişikliği için üçte iki çoğunluk gerekiyor.</strong></p>
<p>Makedonya ile Yunanistan arasındaki “isim” çıkmazı, geçmişten günümüze tarihsel arka planı olan bir sorun. Makedonya tarihinin en büyük ismi hiç şüphesiz ki Büyük İskender’dir. Bu isim, Makedonya ile o kadar bütünleşmiştir ki birbirinden ayrı tutulamaz. Gerçek kimliği bugün dahi tam olarak bilinmeyen ancak kesinlikle Yunan olmayan İskender; hocası Aristoteles (filozof) ile çevirmen aracılığıyla konuşmaktadır. Ayrıca eski çağın Yunan yazarları Makedonları, Yunan olarak tanımlamaz, bütün kuzey ırkları gibi, barbar olarak adlandırırlardı. İskender’in, Yunanistan’ı yönetimine almasını da barbar istilası olarak ifade etmişlerdir. Makedonya tarihinin başlangıç meselesi, bir­çok önemli siyasi sorununun kaynağı olacak kadar büyük önem arz etmektedir. Hakeza Makedonya’daki çoğunluğu oluşturan etnik Makedonların, kendilerini İskender dönemini de kapsayacak şekilde <em>“Antik Makedon”</em> olarak tanımlamaları ve Antik Makedonya’yı kendi tarihlerinin bir parçası olarak görmeleri, başta Yu­nanistan olmak üzere Bulgaristan’ın da itirazlarına neden olmaktadır. Bu kimlik sorunu, Makedonya’nın özellikle komşu ülkeler tarafından birçok alanda baskı görmesini de beraberinde getirmektedir. Makedonya Cumhuriyeti ismiyle bağımsızlığını ilan etmesinden itibaren yaşanan bu tarih ve kimlik tartışmaları, günümüzde ve gelecekte de devam edecek gibi gözüküyor.</p>
<p>Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra büyük güçler tarafından oluşturulmuş bir ülke olan Yugoslavya, farkı etnik (kozmopolit) ve dinsel grupları içinde barındırabilen bir federasyona sahipti. İkinci Dünya Savaşı sonrası Josip Broz Tito liderliğinde kurulan İkinci Yugoslavya, birçok bakımdan iki savaş arası dönemden farklıdır. Yugoslavya, siyasal yaşamının en istikrarlı günlerini belki de Tito döneminde yaşamıştır. Ne var ki 1980 yılında Tito’nun ölümünün ardından Yugoslavya’daki uyumu sürdürme imkânı da ortadan kalkmıştır. Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin dağılması/parçalanması süreci ile birlikte 1991 yılında Makedonya, bağımsızlığını ilan etti. Birleşmiş Milletler (BM) ülkeyi 1993 yı­lında Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti (EYMC) ismi ile tanıdığı­nı duyurdu. Diğer uluslararası örgütler Avrupa Birliği (AB), Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO), Uluslararası Para Fonu (IMF), Avrupa Yayın Birliği (EBU) ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC) gibi örgütler ülkeyi, Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti (EYMC) adıyla tanımışlardır. Türkiye, Makedonya Cumhuriyeti’nin bağımsızlık ilanıyla beraber ülkeyi, kendi ismi ile tanımıştır. Makedonya’yı Eski Yugoslav Cumhuriyeti Makedonya ismiyle tanıyan NATO teşkilatına ait ve içinde Makedonya geçen tüm belgelerde ve metinde “FYROM” kısaltması geçmektedir. Bu belgenin sonundaki bir dipnotta, Türkiye’nin ve diğer NATO üyeleri; ABD, Arnavutluk, Bulgaristan, Estonya, Hırvatistan, İsveç, İzlanda, Kanada, Litvanya, Macaristan, Norveç, Polonya, Romanya, Slovakya vs. Makedonya’yı, anayasal ismi ile tanıdıkları ayrıca  belirtilmiştir.</p>
<p><strong>Mikro Yugoslavya</strong></p>
<p>Balkanların, etnik çeşitlilik açısından en karmaşık ülkelerinden biri olan Makedonya Cumhuriyeti, bağımsızlığın ardından birtakım sorunlar yaşamışsa da diğer bazı Balkan ülkelerinin aksine demokratikleşme sürecini ısrarla sürdürdü ve sürdürüyor. AB-Atlantik kurumlarıyla bütünleşmeyi (entegrasyon) vazgeçilmez bir hedef olarak görmüştür. Devletin ismine, kendisinden toprak talebi geleceği kaygısıyla ve farklı kimlik sorunları sebebiyle karşı çıkan Yunanistan’ın, 1995’te ABD’nin arabuluculuğuyla Makedonya’nın toprak bütünlüğünü tanıması, geçici de olsa ilişkileri normal­leştirdi. Bunun sonucunda bir antlaşma imzalaması, kısmen de olsa Makedonya yönetimini rahat­lattı. Ancak bu antlaşma Makedonya’nın, Yunanistan ile yaşadığı temel sorun olan “isim” problemini çözemedi ve bu sorun, günümüze kadar sirayet etti. İki ülke arasında bu “isim” sorunu, bir kimlik krizi haline de dönüşmüş ve tartışmaya açılan Makedon etnik kimliğinin tepkiselleşmesine yol açmıştır. Bu durumun tezahürü ise Makedonya’daki diğer büyük etnik grup olan Arnavutlarda, etnik milliyetçiliğin artmasına neden olmasıdır. Belki de bu gelişmelerin bir yansıması olarak Makedonya hükümetiyle ülkede yaşayan Arnavut­lar arasındaki etnik sorunlar 2001’de etnik çatışmaya dönüşmüştür. 2001 yılının başlarında Arnavutlar silahlanarak dağa çıkmış ve Makedonya silahlı kuvvetleri ile birkaç ay süren bir çatışma içine girmişlerdi. Bu çatışma, Arnavutların talep ettiği hukuki hakların iyileştirilmesini vaat etmesi doğrultusunda <em>“Ohrid Çerçeve Antlaşması”</em> ile sona ermişti. Bu ve bunlar gibi birçok sorunun Balkan coğrafyasında, özellikle Makedonya özelinde yaşanması olağandır; çünkü Makedonya farklı etnik çeşitlilik konusunda bir nevi Yugoslavya’nın mikro halidir.</p>
<p>21. yüzyılda bile Makedonlar; kültür, eğitim, politik hayat, vatandaşlık ve etnik kimliklerini temsil etme gibi hayati konularda zorluklar yaşamaktadırlar. Yunan makamları, azınlıkların kendi dini ve milli bayramlarını kutlamalarına, dillerini öğretecekleri okulları kurmalarına izin vermemektedir. Hakeza Makedon asıllı Yunan vatandaşlar yurtdışına çıktıkları zaman mallarına devlet el koymuş, etnik kökenlerini açıklamaları hakaret olarak değerlendirilmiştir. Çocukların ana dillerini konuşması, aksanlarının bozulduğu gerekçesiyle yasaklanmıştır. Aynı zamanda kendisini Makedon olarak tanımlayan yüzlerce insan yargılanmış, hapishaneye gönderilmiş veya sınır dışı edilmiştir. Yunanistan, kendi sınırları içinde Slav-Makedon etnik kökene sahip bir grubun yaşadığını reddetmekte, dolayısıyla böyle bir problemin varlığını kabul etmemektedir. Bu tutum ve izlediği baskıcı asimilasyon politikaları neticesinde binlerce insan, yurtlarını terk etmek zorunda kalmıştır. Bağımsızlığına Ortodoks Kilisesi’nin liderliğinde kavuşan Yunanistan, kuruluşundan itibaren devlet yapılanmasını “Yunan Milliyetçilik” kavramıyla bütünleştirmiştir. Bünyesinde barındırdığı dini topluluklar hariç diğer etnik azınlıkların kimliklerini reddetmiştir. Devletin resmi ideolojisi ortak inanç ve dile dayalı, tek millet anlayışıyla çerçevelenen <em>“Ulusçuluk”</em> anlayışı üzerine kurulmuştur. Ultra-Milliyetçi politikaları, yasalarına da yansıtmıştır.</p>
<p>Yunanistan; kendine özgü üniter devlet anlayışıyla sınırları içinde yaşayan “Diğerlerini”, varlığını tehdit eden unsurlar olarak algılamaktadır. En büyük korkusu ise bir gün bu azınlıkların ana vatanlarıyla birleşmeyi isteyip Yunanistan’ı parçalamaya yönelik faaliyette bulunmasıdır.</p>
<p><strong>Fransa ve Almanya’nın Planı</strong></p>
<p>Makedonya ile Yunanistan arasında 27 yıldır devam eden “isim” sorununun nihai olarak sonuçlanması konusundaki emareler, son bir yıldır hızlandı. Bulgaristan’da gerçekleştirilen 2018 AB Zirve toplantısı sırasında Yunanistan ve Makedonya Başbakanları Aleksis Çipras ile Zoran Zaev’in bir araya gelerek bir görüşme yapmaları iki ülke arasında sürdürülen görüşmelerin olumlu bir seyir izlediği ve yapıcı olduğuydu. Bununla birlikte Yunanistan’da aşırı sağın, Çipras’ı uyarmak amacıyla yaptığı gösteriler de bunun teyidi. Geride bıraktığımız günlerde-aylarda Yunanistan ile Makedonya’nın “isim” sorununu halletmek amacıyla anlaştıkları açıklandı. Makedonya’nın adının <em>“Kuzey Makedonya Cumhuriyeti”</em> olarak değiştirilmesi ve bu ismin Makedonya’da hem içte hem de dışta kullanılmasını öngören antlaşma, iki ülke Dışişleri Bakanları tarafından imzalanmıştı. Makedonya’nın ismine sadece <em>“Kuzey”</em> kelimesinin eklenecek olması, antlaşmayı daha da ilginç kılmaktaydı. Bilinen bir realite var ki acaba Makedon halkı bunu içlerine sindirebilecek miydi? Gerek Yunanistan gerek de Makedonya hükümetleri üzerinde yoğun bir AB ve NATO baskısının olduğu aşikârdır. Yunanistan, “isim” sorunu çözüme kavuşturulmadan Makedonya’nın, NATO üyeliğini ve AB üyelik sürecinin başlatılmasını engellemekte, bu da Almanya ve Fransa’nın hiç de hoşuna gitmemektedir. AB’nin Makedonya ile Yunanistan arasındaki “isim” sorunun çözümüne yönelik neden aceleci davrandıklarını Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un kendi sözlerinden çıkartmak mümkün görülmekte. Macron, AB’nin genişleme stratejisiyle ilgili bir konuşmasında, Balkanlardaki Rusya ve Türkiye nüfuzunun artmasının engellenmesi gereğinden bahsetmişti. Ayrıca Balkan ülkelerine, AB üyeliği konusunda perspektif verilmesinin öneminin altını çizmişti. Fransa’nın Rusya’yı, AB için bir rakip olarak görmesini veya göstermesini anlayabiliriz. NATO üyesi ve AB’nin lokomotif üyelerinden biri olan Fransa’nın, AB ile üyelik müzakerelerini sürdüren diğer bir NATO üyesinin (Türkiye) Balkanlarda önünü kesmek istemesi manidardır. Bu da Fransa’nın, Türkiye’yi, NATO içinde bir müttefik, AB içinde bir ortak olarak kabul etmek bir yana, Rusya ile birlikte önü kesilmesi gereken bir rakip olarak görmesinden kaynaklanmaktadır.</p>
<p><strong>Gözler Makedon Meclisi’nde</strong></p>
<p>Makedonya ile Yunanistan arasındaki “isim” sorunu görüşmeleri, hem Yunanlar hem de Makedonlar tarafından gösteriler düzenlenerek protesto edildi. Yunan göstericiler, “Makedonya Yunan”dır şeklinde sloganlar attı. Aslında Yunanlara göre Anadolu(muz) (Türkiye) toprakları da onlarındır! Aynı şekilde iki ülkenin siyasetçileri tarafından da farklı görüşler (muhalefet) dile getirildi. Makedonya Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı George Ivanov, bu görüşmelerin yapılmasını ısrarla reddederek, milliyetçi gruplara referandumu boykot çağrısı yaptı. Gerçekleştirilen referandum da 1 milyon 806 bin 336 seçmenin yaklaşık üçte biri oy kullandı. Referandumda seçmenlere, “Yunanistan ile varılan antlaşmayı kabul ederek Makedonya’nın, NATO ve AB üyeliğine destek veriyor musunuz” sorusu soruldu. Referanduma katılan seçmenlerin yaklaşık %90’ı “evet” oyu verdi. Ancak referanduma katılım oranının %36 civarında olduğu ifade edildi. Makedonya Cumhuriyeti Başbakanı Zoran Zaev, yetersiz katılıma rağmen antlaşmanın parlamentoda da oylanması yönünde baskı yapacağını belirtti. Yunanistan Dışişleri Bakanlığı da “antlaşmaya bağlılıklarının sürdüğünü” açıkladı. Referandumun yasal olarak bir bağlayıcılığı bulunmuyor ancak milletvekilleri referandum sonucuna bağlı kalacakları sözünü vermişti. Yetersiz katılım, “isim” değişikliğine karşı çıkan milletvekillerinin parlamentodaki oylamada rahatça “hayır” oyu verebileceği anlamına geliyor. Makedon Meclisi’nde 120 sandalye bulunmaktadır ve muhalefetteki milliyetçilerin 49 sandalyesi var. Makedonya da anayasa değişikliği için üçte iki çoğunluk gerekiyor.</p>
<p>Sonuç olarak; Balkan Yarımadası kültürel, siyasal ve ekonomik bakımdan dünyanın en karışık bölgesidir. Tarih boyunca Balkanlar, Doğu ile Batı’nın, İslam ile Hristiyanlığın, Katoliklikle Ortodoksluğun birbiriyle hem buluştuğu hem de birbirinden ayrıldığı bir tampon bölge olmuştur. Bu nedenledir ki Makedonya ile Yunanistan arasındaki “isim” çıkmazı, bu coğrafyanın sorunlarından biridir. Makedonya ile Yunanistan ihtilafının tarihsel arka planında, Yunanistan’ın bu ülke aleyhindeki faaliyetlerinin gerisinde, Makedonya topraklarının bir bölümünü işgal ettiği gerçeği yatmaktadır. Hakeza bugünkü Makedonya Cumhuriyeti, tarihsel Makedonya’nın “Pirin Makedonyası” olarak tabir edilmektedir. Ayrıca Balkan Savaşları esnasında <em>“Ege Makedonyası”</em> Yunanlar, <em>“Vardar Makedonyası”</em> Bulgarlar tarafından işgal edilmişti. Bunların yanında ise Sırplarda günümüz Makedonya toprakları için “Güney Sırbistan” tanımını kullanmaktadır. Ezcümle Makedonya, tıpkı Bosna-Hersek Cumhuriyeti gibi Balkanların minyatür bir örneği olarak tabir edilebilir. Referandumun sonucundan muhakkak ki Rusya memnun kalmıştır. Çünkü referandum öncesi Rusya’nın Makedonya üzerinde aşırı bir kulis gerçekleştirmesi ve doğruluğu tartışma konusu olan yüklü miktarda para aktarmasından dolayı. Diğer taraftan ise Almanya, Makedonya’nın isminin değiştirilmesi konusunda Yunanistan ile imzalanan (Prespa) antlaşmanın, Makedonya’daki referanduma katılımın düşük kalmasına rağmen hayata geçirilmesi için çağrıda bulundu. Ülkenin “isim” değişikliği, AB üyelik müzakerelerinin Haziran 2019’da başlayabilmesi adına AB tarafından Makedonya’ya koşulan en önemli şart olarak öne çıkmaktadır. Balkanlarda kalıcı istikrarın tesis edilmesi üye olmayan ülkelerin (Balkanlar) AB’ye üye olmaları ile ivme kazanacaktır. Avrupa bütünleşmesi ve bunun getireceği siyasal, sosyal ve ekonomik reformlar konusunda bölge ülkelerinin girişimleri çok önem taşımaktadır. Bu çerçevede Makedonya’nın, Yunanistan ile olan “isim“ çıkmazı sorununu halletmesi elzemdir. Büyük İskender’in (filozof) Diyojen’e hitaben:</p>
<p><em>“Dile benden ne dilersen!”, Diyojen’in cevaben, “Gölge etme, başka ihsan istemem” </em>anekdotunu, Makedonya ile Yunanistan arasındaki isim sorununa uyarlarsak;<em>  “Gölge etme Yunanistan, başka ihsan istemem.”</em></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/makedonya-ile-yunanistanin-isim-cikmazi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Avrupa Birliği “Değerleri”nde Macaristan Çatlağı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/avrupa-birligi-degerlerinde-macaristan-catlagi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/avrupa-birligi-degerlerinde-macaristan-catlagi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Güney Ferhat Batı]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Sep 2018 21:50:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[AB]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Macaristan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2785</guid>

					<description><![CDATA[AB için böyle bir kriz ilk değildir. AB Komisyonu 2017 yılında benzer bir süreci Polonya’ya karşıda başlatmıştı. Tasarı, resmi olarak geçen yıl AB Parlamentosu’ndan geçmişti. Bu nedenledir ki AB Komisyonu var olan değerleri korumak adına Macaristan’a yaptırımı uygulayacak veya tavsiye niteliğinde karar alacaktır. Birleşmiş Avrupa tasavvuru ve ülküsü, gerçek bir siyasi projeye dönüşüp Kıta Avrupası ülkelerinin hükümet politikalarında uzun vadeli bir hedef haline gelmeden önce sadece filozoflar ve önsezili kimselerin düşüncelerinde yaşıyordu. Avrupa Birleşik Devletleri, hümanist ve barışçı bir hayalin parçasıydı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında her alanda büyük yıkıma uğrayan Kıta Avrupası, bu vaziyetten kurtulabilmek için bir çıkış yolu aramaktaydı. Bunun sonucunda ise Kıta Avrupası’nda barışın yeniden kurulması, ülkelerin ortak “Değerler” etrafında bir araya gelmesi ve özellikle refahı artıracak şekilde ekonomik alanda kuvvetli bir işbirliğinin başlatılması fikri her geçen gün daha yüksek bir sesle dile getirilmeye başlanmıştı. Avrupa çapında barışın sağlanması ve Avrupa ülkeleri arasında ekonomik bir işbirliğinin kurulması amacından hareketle ileride siyasi bir birliğin temellerinin atılması hedeflenmekteydi. Bu doğrultuda, Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg tarafından 1951 yılında Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nu (AKÇT) kuran Paris Antlaşması ile 1957 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’nu (AAET) kuran Roma Antlaşmaları imzalandı. AB’nin mihenk taşları olan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>AB için böyle bir kriz ilk değildir. AB Komisyonu 2017 yılında benzer bir süreci Polonya’ya karşıda başlatmıştı. Tasarı, resmi olarak geçen yıl AB Parlamentosu’ndan geçmişti. Bu nedenledir ki AB Komisyonu var olan değerleri korumak adına Macaristan’a yaptırımı uygulayacak veya tavsiye niteliğinde karar alacaktır.</strong></p>
<p>Birleşmiş Avrupa tasavvuru ve ülküsü, gerçek bir siyasi projeye dönüşüp Kıta Avrupası ülkelerinin hükümet politikalarında uzun vadeli bir hedef haline gelmeden önce sadece filozoflar ve önsezili kimselerin düşüncelerinde yaşıyordu. Avrupa Birleşik Devletleri, hümanist ve barışçı bir hayalin parçasıydı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında her alanda büyük yıkıma uğrayan Kıta Avrupası, bu vaziyetten kurtulabilmek için bir çıkış yolu aramaktaydı. Bunun sonucunda ise Kıta Avrupası’nda barışın yeniden kurulması, ülkelerin ortak “Değerler” etrafında bir araya gelmesi ve özellikle refahı artıracak şekilde ekonomik alanda kuvvetli bir işbirliğinin başlatılması fikri her geçen gün daha yüksek bir sesle dile getirilmeye başlanmıştı. Avrupa çapında barışın sağlanması ve Avrupa ülkeleri arasında ekonomik bir işbirliğinin kurulması amacından hareketle ileride siyasi bir birliğin temellerinin atılması hedeflenmekteydi. Bu doğrultuda, Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg tarafından 1951 yılında Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nu (AKÇT) kuran Paris Antlaşması ile 1957 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu (AET) ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’nu (AAET) kuran Roma Antlaşmaları imzalandı.</p>
<p>AB’nin mihenk taşları olan AKÇT, AET ve AAET’nin fikir babaları; Jean Monnet (Fransa Planlama Teşkilatı Başkanı), Robert Schumann (Fransa Dışişleri Bakanı), Konrad Adenauer (Almanya Başbakanı), Walter Hallstein (AB Komisyonu ilk başkanı) Alcide de Gasperi (İtalya’nın ilk başbakanı), Paul H. Spaak (Avrupa Parlamentosu ilk başkanı) ve Altiero Spinelli (İtalyan Siyaset Bilimci) gibi kurucular yaşamış olsaydı, AB Parlamentosu’nun Macaristan için aldığı yaptırımından memnun kalırlardı. Çünkü AB, Avrupa’nın yüzyıllar boyunca kazandığı deneyimle ve oluşturduğu ortak ilkeler temelinde meydana getirildi. Avrupa devletlerinin ortak deneyimlerinin sonucu oluşan ilke ve idealler olan kalıcı barışın sağlanması, toplumsal refah, dayanışma, özgürlük, demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, pazar ekonomisi ve girişim özgürlüğü, bu yeni bütünleşme hareketinin temellerini oluşturmaktı. Aynı zamanda AB’de asıl amaç, üye devletlerin ve vatandaşlarının ulusal, kültürel, dilsel, dinsel çeşitliliğini bir potada eritmek değil, bu çeşitliliğin getirdiği dinamizmi güce dönüştürebilmekti.</p>
<p>AB’nin değerleri, AB Antlaşması’nın 2. maddesinde şöyle ifade edilmektedir: <em>“Birlik, insan onuru, özgürlük, demokrasi, eşitlik, hukukun üstünlüğü ve azınlıklara mensup kişilerin hakları da dâhil olmak üzere insan haklarına saygı ilkeleri üzerine kurulmuştur. Bu değerler, çoğulculuk, ayrımcılık yapmama, hoşgörü, adalet, dayanışma ve kadın-erkek eşitliğinin hâkim olduğu bir toplumda üye devletler için ortaktır.”</em> AB, Avrupa halklarının ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda birbirleriyle kaynaşmasını öngören, Avrupa devletlerinin ve vatandaşlarının bir araya gelerek oluşturduğu “uluslar üstü” bir yapıdır. Bu yapı, üye devletler arasında imzalanan uluslararası antlaşmalarla kuruldu ve aynı antlaşmalarla bazı alanlarda karar alma ve düzenleme yetkisi üye devletler tarafından AB’ye verildi. Böylelikle, dünyada bir benzeri daha olmayan, tüm üye devletleri ve vatandaşlarını aynı anda, aynı şekilde ve aynı ölçüde bağlayan bir hukuk sistemi meydana getirildi. Antlaşma metnindeki madde de belirtildiği gibi AB için değerler ön plandadır. Bu değerler, AB’nin kurucularının da ifade ettiği gibi olmazsa olmazlardır. Zaten AB’yi diğer uluslararası siyasi ve ekonomik örgütlerden hem farklı kılan hem de öncü kılan bu değerler üzerine inşa edilmesidir.</p>
<p><strong>Derinleşen Sığınmacı-Mülteci Krizi</strong></p>
<p>Macaristan, AB’nin en büyük genişleme politikasını hayata geçirdiği 2004’te, AB’ye tam üye oldu. Şahsi kanaatim-analizim 2004 AB Genişleme Politikası niceliksel ve fiziksel olarak AB’yi büyütmüştür! Keza 2004 AB Genişleme Politikası’nın özüne bakıldığında ise tam üye olarak aldığı ülkelerin hâlihazırda hâlâ AB değerlerini benimseyemediği ve üzerlerine düşen kriterleri yerine getiremediği apaçık ortadadır. Bunlardan biri de Macaristan. On milyonun üzerinde bir nüfusa sahip ve etnik yapısı itibariyle Orta Avrupa’nın en homojen ülkesi. Bu da ister istemez Macarlarda milliyetçilik olgusu gerçeğini ve bununla birlikte AB’nin değerlerini kanıksamakta bazı sıkıntıları kendisiyle beraber getirmiş oldu. Örneğin, Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın ülkesi üzerinden Batı Avrupa’ya ulaşan sığınmacıları geri kabul etmeyeceklerini ama söz konusu sığınmacıların Yunanistan’a geri taşınması sürecine yardımcı olacaklarını ifade etmesi. Başbakan V. Orban’ın Macaristan’ın sığınmacı konusundaki duruşunun 2015’ten bu yana değişmediğini, Balkanlar üzerinden AB topraklarına ulaşan mültecilerin ilk olarak Yunanistan üzerinden kıtaya ayak bastıklarını bu nedenledir ki sığınmacı kabul etmeyeceklerini söylemesi, AB ile Macaristan arasında kriz yarattı. Orban’ın geri adım atmamakta kararlı duruş sergilemesi ile sığınmacı-mülteci krizinin derinleşmesine doğru yol aldı. Avrupa Parlamentosu (AP), AB’nin, Macaristan’a demokratik kuralları düzenli olarak ihlal ettiği gerekçesiyle cezai süreç başlatmasına karar verdi. Strasburg’daki Genel Kurul Toplantısı’nda yapılan oylamada, teklif 48 çekimser olmak üzere 197’ye karşı 448 oyla kabul edildi. AB Parlamentosu, Macaristan’da, AB’nin kurucu değerlerinin ciddi şekilde ihlal edildiğini açık bir şekilde ifade etmiş oldu. Yargı bağımsızlığı, ifade özgürlüğü, yolsuzluk, azınlık hakları ve göçmenlerin ve mültecilerin durumunu temel kaygılar olarak sıraladı. AB Parlamentosu, AB üye ülkelerinin, antlaşma metnindeki 7. maddeye göre Macaristan’ın, AB’nin kurucu değerlerini ihlal etme riski altında olup olmadığını belirlemelerini istedi. Önerinin kabul edilmesi için üyelerin mutlak çoğunluğu (376) ve oyların üçte ikisi &#8211; çekimserlerin hariç tutulması lazımdı. AB Parlamentosu AB Konseyi’ne, birliğin kurucu değerlerine karşı sistemli bir tehdidi önlemek için üye devlete karşı harekete geçmesi çağrısında bulundu. Yukarıda değindiğimiz gibi AB Antlaşması 2. maddesinde yer alan ve AB Temel Haklar Şartı’nda yansıtılan bu değerler, demokrasi, eşitlik, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygıyı içermektedir. MEP’ler AB ülkelerini, AB Antlaşması’nın 7(1) maddesinde belirtilen prosedürü başlatmaya çağırdı. AB Parlamentosu, Macaristan’ın AB’ye katılımının “siyasi yelpazede geniş bir fikir birliği ile egemen bir karara dayalı gönüllü bir eylem olduğunu” hatırlattı ve herhangi bir Macar hükümetinin, AB’nin değerlerinin ciddi bir şekilde ihlal edilme riskini ortadan kaldırma görevini üstlendiğinin altını çizdi. Parlamentonun başlıca endişeleri şunlardır;</p>
<p>• Anayasal ve seçim sisteminin işleyişi,<br />
• Yargının bağımsızlığı,<br />
• Yolsuzluk ve çıkar çatışmaları,<br />
• Gizlilik ve veri koruma,<br />
• İfade özgürlüğü,<br />
• Akademik özgürlük,<br />
• Din özgürlüğü,<br />
• Örgütlenme özgürlüğü,<br />
• Eşit muamele hakkı,<br />
• Romanlar ve Yahudiler olmak üzere azınlıklara mensup kişilerin hakları,<br />
• Göçmenlerin, sığınmacıların ve mültecilerin temel hakları,<br />
• Ekonomik ve sosyal haklar,</p>
<p>Sonuç olarak; AB kendisi için vazgeçilmez olan demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü vb. değerler üzerine kuruldu. AB’yi dünyada NAFTA, APEC, SAARC gibi birçok örgütten hatta tüm örgütlerden ayıran bu “değerler”i olmuştur. Bunun içindir ki AB’yi farklı kılan da bu değerleridir. Aslında AB için böyle bir kriz ilk değildir. AB Komisyonu 2017 yılında benzer bir süreci Polonya’ya karşıda başlatmıştı. Polonya, yargı alanında getirdiği reform ve değişikliklerle ülkede demokrasi ve hukukun üstünlüğü değerlerine uymamakla suçlanmıştı. Polonya’ya yaptırımları başlatacak olan tasarı resmi olarak geçen yıl AB Parlamentosu’ndan geçmişti. Bu nedenledir ki AB Komisyonu var olan değerleri korumak adına Macaristan’a yaptırımı uygulayacak veya tavsiye niteliğinde karar alacaktır. Ancak tavsiye niteliğinde alacağı karar, AB değerlerinin sorgulanmasına yol açmayacak bir şekilde olmalı. Çünkü Birlik içerisindeki diğer üye ülkelerin özellikle son dönemlerde İspanya ve İtalya gibi (velev ki İtalya, AB’nin altı kurucusundan biri) ülkelerinde milliyetçilik-sığınmacı-mülteci vb. konularda ihlallerine yol açabilir. Her ne kadar V. Orban bu karara direneceğiz ve bu şantajlara boyun eğmeyeceğiz dese bile. Macaristan ile ilgili raporu yazan Judith Sargentini (Yeşiller/EFA, NL) şu sözleri önemlidir; <em>“Birlik devletini tartıştığımız hafta içinde, Avrupa Parlamentosu önemli bir mesaj gönderdi: Biz de dâhil olmak üzere tüm Avrupalıların hakları için ayağa kalkarız. Macar vatandaşlar ve Avrupalı değerlerimizi savunuyoruz. Şimdi, Avrupalı liderlerin sorumluluklarını üstlenmeleri ve Macaristan’da hukukun üstünlüğünün ortadan kalkmasıyla birlikte aradan izlemeye son vermeleri gerekiyor. Bu, demokrasi, hukukun üstünlüğü ve temel haklar üzerine kurulu bir Birlik için kabul edilemez.”</em> Bu sözlerden anlaşılacağı üzere AB “değerler” üzerine kuruludur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/avrupa-birligi-degerlerinde-macaristan-catlagi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
