<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Gözde Kılıç Yaşın &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/gozde-kilic-yasin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 08 May 2020 21:14:24 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Gözde Kılıç Yaşın &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Yunanistan’da Türkler için Cunta Dönemi Bitmedi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yunanistanda-turkler-icin-cunta-donemi-bitmedi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yunanistanda-turkler-icin-cunta-donemi-bitmedi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gözde Kılıç Yaşın]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Sep 2019 20:25:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[cunta]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[yunanistan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12634</guid>

					<description><![CDATA[Türklere dönük tüm politik girişimler ve uygulama dikkate alındığında Türk kimliğini eritme ve “Müslüman Yunan” kimliği tanımlamasına uygun bir şekillendirme çabası görülüyor. Aynı zamanda Yunanistan’ı bağlayan uluslararası antlaşmaları hükümsüz kılıp azınlık haklarının Yunan devletince tanımlanması ve belirlenmesi girişimi de söz konusu. Yunanistan’da Türk azınlık okullarının kapatılması ve Türk Vakıflarına ait arazilerin satılması, ciddi problem olma aşamasını çoktan geçti. Her iki sorun da Yunanistan’daki Türk varlığını ve kimliğini tehdit ediyor. Türk azınlık okullarının yüzde 60’ı Vakıflara ait. Bu da eğitim sorunları ile Türk Vakıflarının arasındaki bağın dikkate alınmasını gerektiriyor. 2019-2020 öğretim yılı başlamasından hemen önce altı Türk Azınlık Okulu daha kapatıldı. Diğer bazı okullarda da sınıf sayısı azaltıldı. Son sekiz yılda kapatılan Türk Okulu sayısı 65’e ulaştı. Öte yandan Türk okullarına yönelik müfredatta tarih ve coğrafya ders kitapları bulunmuyor. Türkçe ders sayısı da aşama aşama azaltılıyor. Okulların kapatılmasının mazereti öğrenci sayısının az olması olunca düzenleme makul gibi görünüyor. Ama durum tam öyle değil. Türklere dönük tüm politik girişimler ve uygulama dikkate alındığında Türk kimliğini eritme ve “Müslüman Yunan” kimliği tanımlamasına uygun bir şekillendirme çabası görülüyor. Aynı zamanda Yunanistan’ı bağlayan uluslararası antlaşmaları hükümsüz kılıp azınlık haklarının Yunan devletince tanımlanması ve belirlenmesi girişimi de söz konusu. Türk Azınlık Okullarının kapatılması, Türk kimliğinin ve &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türklere dönük tüm politik girişimler ve uygulama dikkate alındığında Türk kimliğini eritme ve “Müslüman Yunan” kimliği tanımlamasına uygun bir şekillendirme çabası görülüyor. Aynı zamanda Yunanistan’ı bağlayan uluslararası antlaşmaları hükümsüz kılıp azınlık haklarının Yunan devletince tanımlanması ve belirlenmesi girişimi de söz konusu.</strong></p>
<p class="p1">Yunanistan’da Türk azınlık okullarının kapatılması ve Türk Vakıflarına ait arazilerin satılması, ciddi problem olma aşamasını çoktan geçti. Her iki sorun da Yunanistan’daki Türk varlığını ve kimliğini tehdit ediyor.</p>
<p class="p1">Türk azınlık okullarının yüzde 60’ı Vakıflara ait. Bu da eğitim sorunları ile Türk Vakıflarının arasındaki bağın dikkate alınmasını gerektiriyor. 2019-2020 öğretim yılı başlamasından hemen önce altı Türk Azınlık Okulu daha kapatıldı.</p>
<p class="p1">Diğer bazı okullarda da sınıf sayısı azaltıldı. Son sekiz yılda kapatılan Türk Okulu sayısı 65’e ulaştı. Öte yandan Türk okullarına yönelik müfredatta tarih ve coğrafya ders kitapları bulunmuyor. Türkçe ders sayısı da aşama aşama azaltılıyor.</p>
<p class="p1">Okulların kapatılmasının mazereti öğrenci sayısının az olması olunca düzenleme makul gibi görünüyor. Ama durum tam öyle değil. Türklere dönük tüm politik girişimler ve uygulama dikkate alındığında Türk kimliğini eritme ve “Müslüman Yunan” kimliği tanımlamasına uygun bir şekillendirme çabası görülüyor. Aynı zamanda Yunanistan’ı bağlayan uluslararası antlaşmaları hükümsüz kılıp azınlık haklarının Yunan devletince tanımlanması ve belirlenmesi girişimi de söz konusu.</p>
<p class="p1">Türk Azınlık Okullarının kapatılması, Türk kimliğinin ve azınlık haklarının Yunanistan tarafından yeniden şekillendirilmesi projesinin bir parçası. Azınlık okulları, Yunan müfredatına uygun olarak iki dilli hazırlanan kitaplarla Türkçe dilinde eğitim alınan ama Yunanca da öğrenilen okullardır. Azınlık okulları kapandıkça çocuklar Yunan devlet okuluna gitmek zorunda kalıyor. Devlet okulunda, seçmeliler arasında dahi Türkçe dersi yok. Ayrıca burada özellikle tarih derslerinde Türklerin “öteki”, düşman, barbar ve kötü gösterildiği ders kitapları kullanılıyor. Okullar kapatıldıkça en yakın yerdeki azınlık okuluna ulaşımın güçlüğü, çocuklar için devlet okulunu zorunlu kılıyor. Yani gerçekte okula giden öğrenci sayısı azalmıyor; Yunan devlet okullarına gönderilen çocuk sayısı artıyor.</p>
<p class="p2"><b>Türk Okullarının Yetersiz Bırakılması</b></p>
<p class="p1">Türk okulları öğrenci sayısının yetersizliği gerekçesiyle kapatılıyor. Ama bir tarafta da binanın yetersiz gelmesi nedeniyle öğrencisi teneffüse sırayla çıkan, sıkışıklıktan bodrumlarda sınıf açılan, vardiyalı eğitime mecbur kalındığı için akşam saatine kadar eğitimin sürdüğü okullar var. İskeçe’deki Muzaffer Salihoğlu Azınlık Lisesi ya da yine bina kapasitesi yetersiz kaldığı ifade edilen Gümülcine’deki Celal Bayar Azınlık Ortaokul ve Lisesi bu okullardan. Dolayısıyla açık olan okullar da sorunsuz eğitim veremiyor. Çünkü tadilat izni, derslik eklenmesi izni verilmiyor.</p>
<p class="p1">Öte yandan Türk okullarında müfredatın geliştirilmesine, günün koşullarıyla uyumlaştırılmasına müsaade edilmiyor. Türkiye’den güncel kitap getirmek mümkün değil; Yunan devletinin ilgili kurumlarından tarih ve coğrafya kitabı istendiğinde ise “Bu dersler zaten çok da önemli değil” yanıtının alındığı basına yansıyor. Yunanistan kitap ve araç gereç eksiğini karşılamıyor; Türkiye’nin bu eksiği gidermesine de izin vermiyor.</p>
<p class="p1">Türkiye’den öğretmen getirmek de mümkün değil; Türkiye’de eğitim almış azınlık mensubu Türklerin öğretmenliğini de kabul etmiyor –fark dersleri verdikten sonra İngilizce derslerinde sözleşmeli olarak görev alabiliyorlar- ve Yunan devleti kendi açtığı iki yıllık okuldan öğretmenleri görevlendiriyor. Onlar da uzak köylere gitmek istemiyor. Türkçe ders sayısı azalıyor, derslerin içi boşaltılıyor. Bu koşullar da çocukların devlet okuluna yönlendirilmesindeki bir başka etken oluyor.</p>
<p class="p1">Aslında bunların tamamı sistematik olarak azınlık okullarının eğitim seviyesinin yetersiz kalmasına da sebep oluyor. Azınlık okulları, eksik ve güncellenmeyen müfredat, öğretmen yetersizliği, ders araç gereçlerinin yokluğu nedeniyle üniversiteye devam edecek çocuklar için yeterli eğitimi veremiyor. Azınlığın ileri gelenleri, seçkinleri, aydınları çocuklarını devlet okullarına göndermeyi ya da belki Türkiye’deki okullara yönlendirmeyi tercih ediyorlar.</p>
<p class="p1">Azınlık okulunda kalmak isteyenler ise gün be gün sayıları azaldığı gerekçesiyle okulları kapanınca ya devlet okuluna devam etmek ya da taşımalı eğitimle evine en yakın yerdeki azınlık okuluna gitmek zorunda kalıyor.</p>
<p class="p1">Eğitim alanındaki sorunlara, zorunlu anaokulu aşamasında, iki dilli eğitim imkanı sağlanmadığı için çocukların anadilinden tamamen koparılmasını da eklemek gerekir.</p>
<p class="p1">Herhangi bir azınlıktan bahsetmiyoruz. Bir dizi uluslararası anlaşma ile hakları güvence altına alınmış ve kendilerine sağlam bir hukuki zemin oluşturulmuş Yunanistan Türklerinden bahsediyoruz. Bu hukuk düzeninin Yunanistan’daki Türklerin eğitimi ile ilgili getirdiği kolaylık ve haklar, bahsettiğimiz uygulamayla uyuşmuyor.</p>
<p class="p1">Haddizatında öğrenci sayısının azlığı Yunan devletini ilgilendirmemeli. Böyle bir gerekçeyle okulu kapatma kararı okulun encümen heyetinden çıkmalı. Zira Türk Okullarındaki Türk öğretmenlerin ve diğer çalışanların maaşları, okulun giderleri, Türk öğrencilerin velilerince ve illerdeki Türk azınlığın vakıflarından elde edilen gelirle karşılanır. Zaten mesele bir yandan da Türk Vakıfları; vakıfların mülkleri, gelirleri ve en çok da vakıfların idaresiyle ilgili.</p>
<p class="p1"><b>Türk Vakıf Malları</b></p>
<p class="p1">Vakıflara ait mal ve taşınmazlardan sağlanan gelir, Batı Trakya Türklerinin öncelikle din ve eğitim ihtiyaçlarının temel kaynağını oluşturur. Bu özelliği ile vakıflar, Türklerin kamusal ekonomik kaynağıdır. Yunanistan’ın vermediği, veremediği kamu hizmetini sağlar.</p>
<p class="p1">Ama Yunanistan’da Türkler vakıf mallarına sahip çıkabiliyor mu? Türk Vakıf malları satılıyor, bağışlanıyor, kamulaştırılıyor. En son Kos İslam Vakfına ait İstanköy (Kos) Adası’ndaki 34 dönümlük arazi, 181 bin Euro karşılığında Haziran 2019’da bir turizm şirketine satıldı. Çoğu boş arazi olan 70’ten fazla mülkün bu şekilde satılarak gelirinin belediyeye aktarıldığı bildiriliyor.</p>
<p class="p1">Vakfın malları satılıyor ama tadilata ihtiyaç duyduğu için kapalı tutulan Defterdar ve Germe Camiine para aktarılmıyor. Rodos ve İstanköy’deki Türk çocukların eğitim görebileceği okullar ise 1972’de kapatıldı ve bir daha açılamadı. Hâlbuki Vakıfların öncelikli kuruluş nedeni zaten okullar ve camiler.</p>
<p class="p1">Satış ve bağışlar, Kos Vakıf Malları İdaresi onayıyla gerçekleştiriliyor. Sorun şu ki vakıfların idaresinde görev alanlar, Türkler tarafından seçilmesi gerekirken Yunanistan tarafından atanan isimlerden oluşuyor. Rodos’ta da neredeyse vakıf malı kalmadı. Batı Trakya’da da vakıf idarecileri yine atanıyor, Vakıfların gelir getiren gayrimenkulleri de yine yüksek oranda vergiye tabi.</p>
<p class="p1">Yunanistan’daki Türklere ait vakıf mallarının satılması, el değiştirmesi ile ilgili konunun hukuka aykırılığını, vakıf idarecilerinin atama usulüyle göreve getirilmesi oluşturuyor. Bu da kamu yararı gözetilerek yapılabilecek bir kamulaştırma işlemini dahi sakatlar.</p>
<p class="p1">Bir hukuki işlemin doğabilmesi için öngörülen ve kurucu nitelikte olan emredici hükümlere aykırılık halinde, bu aykırılık işlemin unsurlarında eksikliğe yol açar ve hukuken “yokluk” dediğimiz durum söz konusu olur. Yok, sayılan işlem, şeklen dahi meydana gelmemiştir.</p>
<p class="p1">Yani örneğin vakıf malı -aslında bağışlanmaz ama- belediyeye bağışlanacaksa bu kararı alan Vakıf İdaresi’nin atanmış değil, kendi hukukuna uygun şekilde seçilmiş kişilerden oluşması gerekir. Devlet kamulaştırma yapacaksa muhatabı olan Vakıf İdaresi’nin hukuka uygun şekilde yani seçimle oluşması gerekir. Aksi durumların tamamında işlem hukuken sakatlanmıştır, yok hükmündedir.<span class="Apple-converted-space">  </span>Ama Yunanistan Türklerin hukuki statüsünü belirleyen antlaşmalara uymadığı gibi evrensel hukuk ilkelerine de uymuyor.</p>
<p class="p1"><b>Yasalar Karşısında Eşit Yurttaşlık İlkesi: Kilise Emlakı v. Vakıf Emlakı</b></p>
<p class="p1">Vakıf hukukunu belirleyen antlaşmaları bir tarafa koyalım Yunanistan, kendi iç hukukunda Kilise Topraklarına gösterdiği saygıyı, onunla aynı hukuki statüdeki Türk Vakıf mallarına göstermiyor. Kiliseye ait tüm malların yönetimindeki ana söz sahibi olan Atina Başpiskoposu’nun seçim usulüne karışmıyor, “metropolitleri devlet belirler, kilise karışamaz” demiyor, Kilise meclisinde kimlerin olabileceğini belirlemiyor, Kilisenin topraklarının idaresi ile ilgili kurumuna atama yapmıyor, zaten Kilise topraklarını da satmıyor.</p>
<p class="p1">Aynı saygıyı esasen bir Türk kurumu olan Fener Rum Patrikhanesi’nin idaresinde görünen Yunanistan’daki topraklar ve gelirleri ile, yine Fener’in kendi topraklarına yaptığı metropolit atamaları için de gösteriyor. Bunun tek gerekçesi, Anayasasında dininin Ortodoks olduğu belirtilmesi ya da Yunan kökenlileri kayırmak da değil.</p>
<p class="p1">Ortodoks Ermeniler, Katolikler, Protestanlar, Yahudiler de dini cemaatlerinin işleyişi, dini liderlerinin seçilmesi ya da cemaatlerinin mülkleri ve bunların idaresi, açacakları okullar gibi konularda özgür bir ülkede yaşama hissini paylaşıyorlar. Yunanistan Anayasası bu güvenceyi tüm dini azınlıklara, dini cemaatlere tanımış. Yine Anayasaları sadece Ortodoks Kilisesinin malları için değil tüm dini cemaatlerden ve dini amaçlı hayır kurumlarından emlak vergisi alınmayacağını düzenliyor. Ama Türklerin Vakıf Malları vergiye tabi, vakıfların idaresi de doğrudan devlet eliyle yapılmak isteniyor. Peki, Türk Vakıfları nedir? “Hayır kurumu” değil mi? Müslüman Azınlık derken Yunanistan burada bir dine atıf yaptığının farkında değil mi?</p>
<p class="p1">Tüm dini toplumlar din özgürlüğünden faydalanırken Türkler faydalanamıyor. Yunanistan Türklerin dini liderlerini ve vakıf yöneticilerini kendi belirlemek, kamusal ekonomik kaynaklarını kurutmak, kimliklerini yeniden tanımlamak, değiştirmek, Türklükten arındırmak ve onları devlet yetkililerinin hep tekrarladığı gibi Müslüman Helenler haline getirmek istiyor.</p>
<p class="p1">Dahası azınlıklarla ilgili çıkardığı tüm yasa ve kararnamelerde, 1980’den itibaren kendini sadece Lozan Antlaşması ile bağlı saymak suretiyle, hem azınlık tek bir bölgeyle sınırlandırılmış (Batı Trakya) hem de “Müslüman azınlık” ifadesine atıf yapılmak suretiyle Türk kimliği üzerinden bir azınlık hukuku, hakkı söylemi dışlanmıştır.</p>
<p class="p1"><b>Yunanistan’ın Diğer Türk Azınlığı</b></p>
<p class="p1">Ülkedeki azınlıkların hakları için bölgesel sınırlandırma getirilebilir mi? Yunanistan getiriyor. Rodos ve İstanköy’deki Türkleri azınlık kapsamı dışında bırakıyor. Bir yandan da isminde Türk ifadesini hatta sadece “Azınlık” ifadesini taşıyan dernek ve birliklere izin vermezken Pomak ifadesini taşıyan dernekler kurduruyor, Pomakça alfabeler hazırlayıp dağıtıyor.</p>
<p class="p1">Tüm bunlar Türk kimliğini yok etmek, azınlığı kendi içinde bölmek, 1913 Atina Anlaşması, 1920 Sevr Antlaşması ve 1923 Lozan Antlaşmasından doğan yükümlülüklerini yeniden yorumlamak politikasının bir parçası gibi görünüyor.</p>
<p class="p1">Aslında Türkler için Cunta Dönemi’nin devam ettiği belirlemesini yapmak doğru olur. Çünkü gerek Onikiada Türkleri gerekse Batı Trakya Türklerinin hakları, 1967’de askeri yönetim iş başına gelince sabote edilmişti. 1967’den önce Türk cemaat, illerde “Cemaat Reisini” ve “Cemaat Yönetim Kurulu” üyelerini kendisi ve özgür iradesiyle seçmekteydi. Yunanistan’ın ilgili anlaşmalarla yükümlülük altına girdiği bu idari özerklik uygulaması, 1967’den itibaren vakıf yönetimine indirgendi. Seçimle gelenlerin yetkileri de kaldırıldı ve atama yöntemine geçildi.</p>
<p class="p1">1974’de Cunta dönemi bitti ama Türkler için Cunta yönetimi baki kaldı. Ülke seçim sistemine dönüldü ama Türklerin kurumlarına atama yönteminden dönülmedi; ülkenin sadece geri kalanına demokrasi geldi. 1980’den itibaren azınlığı ilgilendiren konuların tamamı ve vakıfların hukuki durumunu düzenleyen yasa ve kararnameler, 1967-1974 Cunta döneminin getirdiği sistemin yasallaştırılmasından ibaret oldu. Kurumların yapısı bozuldu, Türklerin azınlık hakları zedelendi, vakıfların idaresiyle birlikte Türk azınlığın kamusal ekonomik kaynakları da Yunan devletinin eline geçti.</p>
<p class="p1"><b>Başmüftülük Makamının Oluşturulamaması Sorunu</b></p>
<p class="p1">Sorunların hepsi birbiriyle bağlantılı ve sanki biri çözülürse hepsi barışçıl bir çözüme ulaşabilir gibi. Bizce öncelik Başmüftülük makamının oluşturulmasıdır. Türk azınlığın hukuki statüsünü belirleyen kurallar bir bütün ve bu kurallara uygun şekilde yani seçimle göreve başlayacak bir Başmüftü, Yunanistan’ın azınlıklarla ilgili uluslararası hukuka uyduğunun göstergesi olabilir.</p>
<p class="p1">Tüzel kişilik olduğu 1920 Sevr Antlaşması’nda vurgulanan İslam Cemaati’nin işleyişini tanzim ve denetleme yetkisi Başmüftü’deydi. Vakıf idaresiyle ilgilenen Cemâat-ı İslâmiye de denetçileri dışında Başmüftü’ye karşı da sorumluydu, hesap veriyordu. Başmüftü seçiminin yapılamaması, azınlık haklarıyla ilgili her türlü koruma hükmünün çiğnenebilmesini Yunanistan için kolaylaştırmıştır.</p>
<p class="p1">Başmüftü seçimi için müftülük seçimlerinin Dedeağaç’ta (Alexandrapolis) da yapılması ve diğer seçilmiş müftülerin de tanınması gerekir. Zaten sistem Patrik seçimiyle tamamen aynı. Hem İstanbul’daki Patrik hem Yunanistan’daki Başmüftü seçimi birbiriyle aynı usule dayanıyor, sonuçta ikisi de Osmanlı kurumuydu ve Yunanistan’a toprak bırakılırken bu sistemi uygulama zorunluluğu da bırakılmıştı.</p>
<p class="p1">Osmanlı 1913 Atina Anlaşması’yla hukuku garanti altına aldı, savaşın kazananları 1920 Sevr Anlaşmasıyla bu hukuka Milletler Cemiyeti güvencesi getirdi, 1923 Lozan Antlaşması da bu anlaşmaların Lozan Antlaşması ile birlikte Yunan Parlamentosu’nda onaylanacağı şartını koyarak tüm hukuk sistemini birbirine bağladı.</p>
<p class="p1">1913 Atina Anlaşmasında yer alan vakıf yönetiminin ve müftülerin İstanbul’la (Cumhuriyet’le birlikte Ankara) bağlantısını Şeyhülislam (şimdi Diyanet İşleri Başkanı) üzerinden kuran hükümler de bahsettiğimiz bütünlüklü hukuki statünün parçası.</p>
<p class="p1">Fener Rum Patrikhanesi, bir Türk kurumu olmasına rağmen Yunanistan’daki mülklerine, idari yetkilerine sahip çıkabiliyorken Yunanistan’da bunun muadili olan Başmüftülük makamının dahi oluşturulamamasının bir sorun olduğu görülmeli ve anlatılmalıdır. Patrikhane 1928 tarihli ve devletler hukuku alanına girmeyen iki kilise arasındaki bir anlaşmaya dayanarak mülkünü, yetkisini koruyup Yunan mahkemeleri aracılığıyla hükümetlerin geri adım atmasını sağlayabiliyorken Yunanistan’daki Türklerin devletler hukuku alanındaki güvencesine rağmen makamlarını, mülklerini, haklarını ve dahi kimliklerini koruyamaması kabul edilemez. Türkiye’deki Rum azınlıktan ayrı bir varlık olarak kendini oluşturan Patrikhane gibi Yunanistan’daki Türk azınlıktan ayrı bir varlık olarak kendini oluşturacak Türk İslam Birliği/ İslam Cemaati İdaresi gibi resmi olarak tanınmış bir yapıya ihtiyaç bulunmaktadır. Bu yapının yeniden canlandırılması gerekir. Bunun hukuki zemini de Başmüftülük makamını düzenleyen hükümlerde bulunmaktadır.</p>
<p class="p1">Doğrusu Türk azınlığın hukukunu hayata geçirme yükümlülüğü Yunanistan’ın ama bu hukukun sağlanmasından Lozan Antlaşması gereği Türkiye de sorumludur. Ya yol bulmak ya yol yaratmak zorundadır.</p>
<p class="p1"><b>Türkiye-Yunanistan İlişkilerinin Türk Azınlığa Etkisi</b></p>
<p class="p1">Türkiye-Yunanistan ilişkileri, 15 Temmuz 2016’dan bu yana olağanın dışında bir gerginlikte seyrediyor. Yunanistan’a sığınan darbeci teröristlerin iadesinin sağlanmaması ve hala daha bu örgütün kaçaklarına kucak açması temel neden ama süreç içinde Doğu Akdeniz’deki deniz egemenlik alanlarına dönük gerilim, Kıbrıs’ta yeni bir çıkışın aranması ve henüz resmi bir söylemle zikredilmese de Ege’de işgal edilen Türk adaları, iki ülke ilişkilerindeki sorunlu konulara eklendi. Türkiye, (işgal edilen adalar hariç) tüm konu başlıklarında tamamen farklı ve kararlı bir politika izliyor artık.</p>
<p class="p1">İçinde bulunulan gerginlik dönemi ise taraflardan birinin çok ciddi bir geri adımı ile ya da iddialarından vazgeçmesi ile bitebilir. Yunanistan’daki Türklerin iki ülke arasındaki gerginliklerden olumsuz etkilendiği bir vakıa ama doğruyu söylemek gerekirse ilişkiler iyi olduğunda da aslında Türk azınlığın hiçbir sorunu çözülmedi. 1999’dan itibaren 2016’ya dek uzunca bir süre ilişkilerin çok iyi olduğu söylendi ama ne Yunan ders kitaplarındaki Türklere karşı nefret duygusu işleyen ibareler çıkarıldı ne Seçilmiş Müftüler tanındı ne Vakıf idareleri için seçime gidilmesi sağlanabildi ne de Onikiada’da Türk okulları eğitime ya da camiler ibadete açıldı.</p>
<p class="p1">Görüşmelerin basına yansıyan kısımlarında bu sorunlar yer alamadı. Müftülük sistemini kökünden yeniden düzenlemek için getirilen 240 İmam Yasası, işte “iyi” denilen dönemde, 2007’de çıkarıldı. Müftü seçimini bu imamlara yaptırıp kağıt üzerinde hukuka uymuş görünme projesinin bu ilk adımı durdurulamadı.</p>
<p class="p1">Ama ne zamanki iyi denilen dönem bitti, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı sıfatıyla Yunanistan’a giden Erdoğan, Başmüftü seçimi gereğini söyleyiverdi. Kötü dönemler değil, uzlaşı aranırken alttan alınan dönemler biraz daha korkutucu sanki. Yunanistan’ın taze Başbakanı Miçotakis’e yakın kaynaklardan Atina ile Ankara arasında “gizli diplomasi” başlatıldığı haberi 13 Ağustos’ta basına sızdı.</p>
<p class="p1">Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’nın deneyimli diplomat Dimitris Avramopulos’u Ankara’ya gönderdiği ve Ankara’nın da gözlerden uzak ve basını katmadan yeni bir uzlaşı modelini denemeyi kabul ettiği aktarılıyor. İlk ele alınacak konu Ege’nin güneydoğusu, Rodos ile Girit arası ve S-400’lerin yerleşeceği bölgeler olacak.</p>
<p class="p1">Eylül ayı boyunca da Yunan basınında Kıbrıs’ın NATO üssü olmasının görüşülmekte olduğu iddiası dâhil bu gizli görüşmelerin içeriğine ilişkin ayrıntılar yer aldı. Türk Azınlığın sorunları böyle uzlaşı arayışları esnasında masaya konulamıyor ve gerçek sorun da budur.</p>
<p class="p1">Umalım ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başmüftü çıkışı, salt bir söz olarak orada kalmasın. Yine umalım ki kandırmaca yapılıp da 240 İmam Yasası üzerinden Başmüftü seçimine gidilmesin de antlaşmalardaki hukuka uygun bir sistem kurulsun.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yunanistanda-turkler-icin-cunta-donemi-bitmedi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mitsotakis Döneminde  Türkiye-Yunanistan İlişkileri</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/mitsotakis-doneminde-turkiye-yunanistan-iliskileri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/mitsotakis-doneminde-turkiye-yunanistan-iliskileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Gözde Kılıç Yaşın]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Aug 2019 11:11:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12036</guid>

					<description><![CDATA[Mitsotakis’in önceliği ekonomik krizin etkilerini hafifletmek, yatırım çekmek, sermaye arttırmaya çalışmak olacak. Ama Doğu Akdeniz’deki hareketlilik, Yunanistan’ın ana gündem maddesinin Türkiye olacağının garantisi. Hele ki Çipras ve Soros sayesinde kuzey ve batı sınırları güvenceye almış ve Arnavutluk ile Makedonya üzerinde Yunan denetimi sağlanmışken Türkiye hep ana mesele olacaktır. &#160; Yunanistan’da 7 Temmuz günü gerçekleştirilen erken genel seçimler, iktidara merkez sağı taşıdı. Aleksis Çipras’ın SYRIZA Partisi (Demokratik Sol Koalisyonu) iktidarı kaybetti ve Kyriakos Mitsotakis’in Yeni Demokrasi Partisi uzun bir aradan sonra tek başına iktidara geldi. Ekonomik kriz, Çipras’ı iktidara taşımıştı; yine ekonomik kriz ve Makedonya İsim Anlaşması da iktidarı Çipras’ın elinden aldı. Yunan halkı, PASOK ve Yeni Demokrasi Partisini 15 yıldır süren ve bitecek gibi görünmeyen ekonomik krizin baş sorumlusu olarak görür. Zaten krizle birlikte kısa ömürlü koalisyonlar dönemi başlamadan önce sırayla bir PASOK bir Yeni Demokrasi iktidara gelirdi. Yunan seçim sistemi az farkla da olsa yarışı önde bitiren partiye 300 sandalyeli parlamentoda çoğunluğa sahip olma ve tek başına hükümet kurma şansı tanıdığı için sistem zaten iki partili sistem gibi işliyordu. Yeni Demokrasi Partisi’nin halkın gözündeki cezasını bitiren ise açık ki Çipras’ın Kuzey Makedonya isminin kabul edilmesi konusundaki ayak oyunlarıydı. İsim anlaşması nedeniyle güvenoyu sorunu yaşadığında, güvenoyu alamasa bile bunun anayasal &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Mitsotakis’in önceliği ekonomik krizin etkilerini hafifletmek, yatırım çekmek, sermaye arttırmaya çalışmak olacak. Ama Doğu Akdeniz’deki hareketlilik, Yunanistan’ın ana gündem maddesinin Türkiye olacağının garantisi. Hele ki Çipras ve Soros sayesinde</p>
<p>kuzey ve batı sınırları güvenceye almış ve Arnavutluk ile Makedonya üzerinde Yunan denetimi sağlanmışken Türkiye hep ana mesele olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yunanistan’da 7 Temmuz günü gerçekleştirilen erken genel seçimler, iktidara merkez sağı taşıdı. Aleksis Çipras’ın SYRIZA Partisi (Demokratik Sol Koalisyonu) iktidarı kaybetti ve Kyriakos Mitsotakis’in Yeni Demokrasi Partisi uzun bir aradan sonra tek başına iktidara geldi. Ekonomik kriz, Çipras’ı iktidara taşımıştı; yine ekonomik kriz ve Makedonya İsim Anlaşması da iktidarı Çipras’ın elinden aldı. Yunan halkı, PASOK ve Yeni Demokrasi Partisini 15 yıldır süren ve bitecek gibi görünmeyen ekonomik krizin baş sorumlusu olarak görür. Zaten krizle birlikte kısa ömürlü koalisyonlar dönemi başlamadan önce sırayla bir PASOK bir Yeni Demokrasi iktidara gelirdi. Yunan seçim sistemi az farkla da olsa yarışı önde bitiren partiye 300 sandalyeli parlamentoda çoğunluğa sahip olma ve tek başına hükümet kurma şansı tanıdığı için sistem zaten iki partili sistem gibi işliyordu.</p>
<p>Yeni Demokrasi Partisi’nin halkın gözündeki cezasını bitiren ise açık ki Çipras’ın Kuzey Makedonya isminin kabul edilmesi konusundaki ayak oyunlarıydı. İsim anlaşması nedeniyle güvenoyu sorunu yaşadığında, güvenoyu alamasa bile bunun anayasal sorun doğurmayacağını, Avrupa’da bu durumda 12 hükümet olduğunu, “söz verdiği kritik girişimleri gerçekleştirene dek” görevini sürdüreceğini ve ondan sonra erken seçime gideceğini açıklaması da hakkındaki hüküm için belirleyici oldu. Makedonya İsim Anlaşması’nın bir Soros hamlesi olduğunun ortaya çıkması, bu suçlama nedeniyle Dışişleri Bakanı’nın istifa etmesi ama ne hükümetin ne o dönem muhalefetteki Mitsotakis’in bir Soros oyununa alet olma meselesinin soruşturulması, tartışılması gibi bir talebinin olmaması o dönemin en ilginç ve hayret verici gelişmesiydi. Ama Mitsotakis, bu anlaşmayı tanımadığını, iktidara geldiğinde Makedonya’nın AB üyeliğini yine de veto edeceğini söylemişti. Seçim öncesinde de özellikle dil ve kimlik maddelerini değiştireceğini söyleyerek puan toplamıştı. Asıl mesele zaten bu konunun Yunan halkı için kimlik sorunu olmasıydı.</p>
<p>Mitsotakis’in önceliği ekonomik krizin etkilerini hafifletmek, yatırım çekmek, sermaye arttırmaya çalışmak olacak. Ama Doğu Akdeniz’deki hareketlilik, Yunanistan’ın ana gündem maddesinin Türkiye olacağının garantisi. Hele ki Çipras ve Soros sayesinde kuzey ve batı sınırları güvenceye almış ve Arnavutluk ile Makedonya üzerinde Yunan denetimi sağlanmışken Türkiye hep ana mesele olacaktır. Çipras’ın da Türkiye ile olumlu ilişkiler kurmaya çaba sarf ettiği, söylemlerinin aslında yumuşak olduğu yeni dönemde ortaya çıkacaktır. İktidarı alırken Yunan devlet aklının hazır paketi olarak sunduğu Panos Kammenos’un Savunma Bakanı ve Dışişleri Bakanı Dışişleri Bakanı Nikos Kotzias’ın hadsiz, küstah açıklamalarının dengeleyici unsuru Çipras’tı. Ama elbette Çipras döneminde yine “Yunan Devleti” iktidardaydı.</p>
<p>Yunanistan’ın Türkiye Algısı</p>
<p>Türkiye-Yunanistan ilişkileri esasen Yunanistan’daki iktidar değişimlerinden bağımsız bir konu. Yunanistan’ın Türkiye’den algıladığı tehdit kalıcı, kronik, köklü, süreğen, bitmeyecek bir algı. Yunan kimliği için Türk, “öteki” ve “tehdit”dir. Devlet sistemi bu tehdide karşı belirlenmiş hedefler ve önlemler üzerine kurgulanmış. İlişkilerin en iyi göründüğü veya iyiymiş gibi yapıldığı, basın üzerinden böyle gösterildiği dönemlerde dahi tehdit ve önlemler üzerinden işleyen bir mekanizma. 10 yıl önce de böyleydi 50 yıl önce de.</p>
<p>İki tarafın birbirinden algıladığı tehdidin boyutu farklıysa dikkat etmek gerekir. Sürekli teyakkuzda olan, her an saldırı, işgal ve aynı zamanda fırsat bekleyen taraf, kendi tutumundan bağımsız şekilde geliştiğini düşünse de karşı tarafta yaydığı tehdit enerjisini küçümseyen ve diğerini “öteki” görse bile ciddi bir tehdit olarak görmeyen taraftan bir adım öndedir. Çünkü bütçesinde savunmaya öncelik verir, en kötü gününde dahi GSMH’nın yüzde 2,5’ni silahlanmaya ayırır (iyi gününde yüzde 5’tir) ve kişi başına düşen askeri harcamaya ilişkin dünya sıralamasında ilk 9’a, silahlanmada ilk 4’e girer; “öteki”nin teröristlerini besler, saklar, eğitir; “öteki”nin sorun yaşadığı kesimlerin düşmanlığını canlı tutar ve onları destekler; “öteki”ne karşı dostluk ve çıkar ilişkisi geliştirebileceği destekçi listesini geniş tutar; “öteki”nin dış politika tökezlemelerini, içteki sorunlarını derhal fırsata çevirecek planları da dünden hazırdır. Evet, aslında Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin dar özeti budur.</p>
<p>Diplomatik mesaj kaygısıyla ve taktik nedenlerle dile getirenleri ayırırsak sırf babası bir süreliğine Türkiye’ye sığındı diye Mitsotakis döneminde ilişkilerde yumuşama bekleyenler yanılıyorlar. Yanılıyorlar çünkü “tehdit” meselesini kavrayamıyorlar ve bu algıyı da Yunanistan’dan gelebilecek tehditleri de küçümsüyorlar. Romantikler ve imparatorluk varislerinde görülen özgüvenin etkisindeler. Sayıca az olanın kendini korumak adına her an hazırlıklı ve tetikte olduğunu ihmal ediyorlar. Ama teröristbaşı Öcalan’a desteği ortalığa serilip de köşeye sıkıştıktan sonra bozulan ilişkilerin telafisi için 17 Ağustos 1999 depreminde “yardıma ilk koşan” ama kurtarma ve sağlık ekiplerini ekiplere Pontusça konuşan kişileri ekleyerek Karadeniz’den bölgeye göçenlerin yerleştiği mahallelere yollayan bir Yunanistan’dan bahsediyoruz. Karanlıkta far ışığına takılan tavşan gibi yakalanıp da mukabil bir operasyondan korkarken depremi fırsat olarak değerlendirip yardım görüntüsü altında depremzedeler arasında Pontus dilini anlama ihtimali olanları bulmaya çalışan bir devletten bahsediyoruz. Bunlar iyi günlerdi.</p>
<p>Aslında Mitsotakis’in kendisinden 14 yaş büyük ablası Dora Bokayannis’in Dışişleri Bakanlığı yaptığı 2004-2009 dönemi de iki ülke ilişkilerinin iyi olduğu günlerdi. Hatırlanırsa yine YDP iktidardaydı ve 2004 yılında dönemin Yunanistan Başbakanı Kostas Karamanlis, o dönem Başbakan olan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın kızı Esra evlenirken nikah şahidi dahi olmuştu. “Tarihi yakınlaşma”nın yaşandığı, sorunların sıfırlanmak istendiği dönemde Dışişleri Bakanlığı yapan Dora Bakoyannis, ikili ilişkilerdeki en sert Yunan Dışişleri Bakanı olarak tarihe geçti. Kibardı, zekiydi, kelime ustasıydı, asla Kammenos ya da Kotzias gibi üslup yoksunu olmadı ama gündemi belirleyen, Türkiye ile ilişkileri AB’nin üyelik beklentisi üzerinden bu konudaki tek söz sahibiymiş gibi yürüten bir tarzı vardı. Sertti, tavizsizdi, üstten bakıyordu. Türkiye’nin iç işlerine karışıyordu ama örneğin Batı Trakya Türkleri konusunu kendi iç meselesi olduğu için Türkiye’nin söz sahibi olmadığı bir konu olarak lanse ediyordu. Söylem ve tutumlarında mütekabiliyet ilkesini askıya almıştı. Babasının Türkiye’ye sığınmış olması, tarzını etkilemiş görünmüyordu. Babaları da zaten kendi Başbakanlığı döneminde aynısını yapmıştı. Bunlar gerçekten ilişkilerin iyi olduğu dönemdi. Türkiye’nin “komşularla sıfır” politikası günleri… Bugün konjonktür çok farklı.</p>
<p>Türkiye’nin kendi egemenlik haklarını korumada kesin, net, açık kararlılık gösterdiği ve Doğu Akdeniz planlarını bozduğu için –başka nedenler de var elbette- AB ve ABD ile karşı karşıya geldiği bir dönemde Yunanistan’dan yumuşama ya da geri adım beklemek söz konusu dahi olamaz. Aksine Yunanistan, “Doğudan Gelen Türkiye” iddiasının ispatlandığını düşünüyor ve bu sayede neredeyse tüm dünyanın desteğini alabileceğini hesaplıyor. Kaldı ki Trump, Yunanistan’ı “Doğu Akdeniz’deki ABD çıkarları için çok önemli görevler üstlenen” ülke olarak lanse edip de Yunan Hava Kuvvetleri’nin, hava savunmasının güçlendirilmesi ve F-16 savaş uçaklarının geliştirilmesi için ayrılan 2,4 milyar dolarlık bir projeyi Kongresinden geçirdiğinde Türkiye henüz Doğu Akdeniz’de sondaja başlamamıştı bile. 17 Ekim 2017 tarihinden bahsediyoruz. Hangi düşmana karşı ABD tarafından Yunan hava savunma ve saldırı sistemleri güçlendirilmişti?</p>
<p>ABD 15 Temmuz sonrası jeopolitik denge için Yunanistan’ı seçti</p>
<p>Ekonomik kriz pençesinde kıvranırken, polisleri bile halk isyanlarına, protestolara katılırken, Atina yakınlarında çıkan yangını salt itfaiye ekipmanları yenilenemediği için günlerce söndüremediğinde, bütçe yetersizliğinden okullarını kapatırken ve sağlık sistemi çökerken Yunanistan’a yapılmayan yardım, silahlanma ve savunma sistemlerini geliştirme için yıllık ödenek haline getirilerek yapılabilir oldu.</p>
<p>Uzatmaya gerek yok, 15 Temmuz FETÖ’cü darbe girişimindeki rolü ortaya çıktıktan ve halkta da ABD karşıtlığı güçlendikten sonra ABD yeni bir jeopolitik denge kurmaya gitti ve Yunanistan’ı seçti.</p>
<p>Keza Rum Yönetimi’ne dönük silah ambargosunun kaldırılması için de düğmeye basıldı. Yıllarca beklediği fırsat kucağına geldiğinde en solcusu (Çipras) bile ABD’ci olmuşken ABD’ye her zaman yakınlık hisseden merkez sağ yönetimindeki Yunanistan’ın Türkiye ile gerilimi dindirici bir uzlaşı için geri adım atması ihtimali yok.</p>
<p>AB’den Türkiye’ye Karşı Beklediği Yaptırım Kararını Henüz Çıkaramadı</p>
<p>Üyesi olduğu AB’den aldığı destekten bahsetmek lüzumsuz olur. Çünkü zaten Doğu Akdeniz ve Ege’de hak iddia ettiği alanların AB’nin de sınırı olduğu söylemini kullanıyor. Şu ana dek AB’den beklentisine tam uygun bir yaptırım kararı çıkartabilmiş değil ve bu da ancak gerilim en üst seviyeye ulaştığında olabilecek bir şey. Dolayısıyla “gerilim kimseye bir şey kazandırmaz” görüşünü paylaşmayan bir Yunanistan söz konusu. Arkasında güçlü bir ABD desteği var diye savaşı göze alacak demiyoruz çünkü konjonktürün hızlıca değişebileceği şüphesini de biliyor. Ama kuşkusuz ki diplomatik yolları kapatma taraftarı değil; aksine aldığı desteği masa başında iyi bir koz ve baskı unsuru olarak kullanabileceğini düşünüyor…</p>
<p>Bu çerçevede Mitsotakis’in hükümetini kurduktan sonra Kıbrıs Rum Yönetimi’ni ziyaret ettiği 29 Temmuz günü ifade ettiği “Amacım Türk-Yunan ilişkilerinde cesur bir yeni başlangıç için yollar bulmak” sözünü ılımlı ilişkilerin başlayacağı yönünde değerlendirmek hata olur. Bu açıklama en iyi ihtimalle Türkiye’yi bir şekilde masaya çekme ve ablası Bakoyannis’in söylem tarzını kullanma niyetinin ifadesidir. Bu da AB devreye sokulabilirse AB üyeliğini yürekten destekleyen açıklamalar, belki “vize serbestinin sağlanması gerektiği Türkiye’nin bunu hak ettiği” yönünde açıklamalar, belki de “Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin de hakları var elbette” şeklinde tezahür edecektir. Masada ise sadece kendi taleplerinin pazarlığını yapacaktır. Sonuç alabildiği müddetçe “kuru” destek açıklamaları sürecektir.</p>
<p>Türkiye’nin Pozisyonu</p>
<p>Türkiye ise Doğu Akdeniz’deki haklarını koruma konusundaki ciddiyetini bu denli net vurguladıktan sonra ve sokaktaki insana dahi Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ve Kıta Sahanlığı farklarını söyletecek kadar kamuoyu bilgilendirilmesi yapmışken önemli bir kazanım karşılığı olsa bile geri adım atabilir pozisyonda değil. Bir kere halka izah edilemez. Kaldı ki diplomasisiyle, parlamentosuyla, askeriyle, iktidarı ve muhalefetiyle bir bütün olarak yönetim, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haklarının anavatanın kara sınırlarındaki hakları kadar elzem, elletilmez, çiğnetilmez, vazgeçilmez olduğu görüşünü paylaşıyor. Mavi Vatan’ın devletin bölünmez egemenliğinin bir parçası olduğu izah edilebildi, anlaşıldı, benimsendi. Esasen bu bölgede Yunanistan’ın BM’ye bildirilmiş bir hak iddiası da yok. Gerçi Türkiye Fatih sondaj gemisi ile ilk sondaja başladığı günün (5 Mayıs 2019) ertesi gününe (6 Mayıs 2019) dek Kıbrıs Rum Yönetimi’nin de o bölge için BM’ye bildirilmiş bir hak iddiası yoktu. Sadece Rum Yönetimi ve Yunanistan değil, Türkiye’ye henüz Rumların hak iddiasında bulunmadığı yerden çıkması uyarısında bulunan tüm diğer devletler de çağrılarının uluslararası hukukla bağdaşmadığını ve bölgenin Türkiye’nin kıta sahanlığı içinde olduğunu biliyorlardı.</p>
<p>Dışişleri Bakanlığı’nın Çalışmaları Etkili Oldu</p>
<p>Öte yandan Türk Dışişleri Bakanlığı’nın Brüksel’de ilgili AB yetkililerine, Türkiye’de ise tüm yabancı büyükelçilere kendi pozisyonunu, hukuki gerekçelerini, kararlılığını anlatması da çok etkili oldu. Özellikle Dışişleri Bakanlığı İkili Siyasi İşler ve Denizcilik-Havacılık-Hudut Genel Müdürü Büyükelçi Çağatay Erciyes’in bu konudaki özverili çabası çok etkili oldu. Avrupalılar ve hatta ABD, Kıbrıs’ın MEB’i söylemini terk etti ve sadece “Türkiye’nin faaliyetleri” ifadesini kullanır oldu. ABD, Yunanistan’a Türkiye ile Doğu Akdeniz’de uzlaşı sağlaması gerektiği telkinlerine başladı. Türkiye’nin kendi deniz yetki alanını koruma kararlılığı tamamen uluslararası hukuktan kaynaklanıyor. Türkiye’nin haklı olduğu bilindiği için de uyarılar birer çağrı mahiyetinde kalıyor. Artık 15 Temmuz 2016 öncesi Türkiyesi yok. Egemenlik haklarını kanının son damlasına dek koruyacak “kuruluş günleri Türkiyesi ruhu” yeniden canlanmış bir Türkiye var.</p>
<p>Annan Planı’nı Rumların Reddetmesi Henüz Avantaja Dönüştürülemedi</p>
<p>Türkiye, Doğu Akdeniz’deki pozisyonunu salt deniz yetki alanları çerçevesinde değerlendirmiyor. Kıbrıs Türklerinin hakları da bu duruşun bir parçası. Kıbrıs meselesi bir daha asla federasyon sonuçlu bir müzakere sürecine teslim edilmeyecek. Annan Planı, Mehmet Ali Talat’la başlayan yeni müzakere süreçleri geçmişte kaldı. Açıkça ifade etmek gerekirse Kıbrıslı Türklere Annan Planı’na “evet” demeleri telkini yapılmış ve Rumlar “hayır” dediğinde bir sonraki aşamanın KKTC’nin tanıtılması olacağı sözü verilmişti. Şimdi bu sözün tutulması zamanı. En azından Annan Planı görüşmelerinde dizginlerin Mehmet Ali Talat’a verilmesiyle başlayan 2002-2003 döneminde açılan ve KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı yönetimindeki Crans Montana sürecinin çöktüğü 2017’e dek süren defter tamamen kapandı.</p>
<p>Neyse ki fiili olarak gerçekten de “tek bir çakıl taşı” dahi verilmedi. Bir anlaşmayla neticelenmedikçe verilen tavizlerin tarafları bağlamayacağı garantisi de zaten müzakerelerin ana ilkesi. Evet çok zaman kaybedildi. Zira bir müzakere sürecinin son noktası referandumdur ve Annan Planı’nda bu noktaya ulaşılmıştı; Rumların planı reddetmesi bir avantaja dönüştürülemedi.</p>
<p>Müzakere sürecinin bittiği ilan edilip de KKTC’nin tanıtılması sözünün tutulması aşamasına geçilmeliydi. Üstelik konjonktür Türkiye’nin KKTC’nin tanıtılması çabasına karşılık bulmaya çok elverişliydi. Ama ne diyelim, o zaman devletin pek çok köşesi FETÖ terör örgütü mensuplarınca ele geçirilmişti ve bunlar da Türkiye’yi soydaşlarının beklentilerini karşılamaktan uzak noktalara sürükleme çabasındaydı. Kıbrıs’ın stratejik öneminin olmadığı söyleniyor, Kıbrıslı Türklerin Türkiye’yi sevmediği, istemediği söylentileri yayılıyordu. Ancak bugün artık “federasyon tek seçenek değil” aşaması dahi geçilmiş “iki devletli çözüm düşünülmelidir” noktasına gelinmiştir.</p>
<p>KKTC Hükümeti ise zaten daha uzun bir zamandır tek seçeneğin iki devletli çözüm olduğunu ifade etmekteydi. “Anastasiadis Crans Montana’da kabul ettiği siyasi eşitliği şimdi kabul etmiyor” sözünü de düzeltmek gerekir. Zira Rum lider Anastasiadis, siyasi eşitliği hiçbir aşamada kabul etmedi; zaten egemenliği ve refahı paylaşmak istememesi, bunu da açıkça ifade etmesi nedeniyle Kıbrıs’ta rota değişikliği elzem hale geldi. 2018 “Kıbrıs Milli Davadır” duruşuna geri dönüldüğünün resmi açıklamalarla da teyit edildiği tarihtir. Bu demektir ki “Kıbrıs milli dava değil, milli eziyettir” parantezi kapanmış, defteri de dürülmüştür.</p>
<p>FETÖ Kumpaslarından Yunanistan’da Yararlandı</p>
<p>Doğrusu Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin seyri açısından Ergenekon ve Balyoz kumpas davaları da ciddi bir öneme sahip. Yargılamalar sırasında devletin çok gizli sırları, savunma planları basına verilirken bunların Yunanistan Genel Kurmay Başkanlığı’nın savunma stratejilerini bu planlara göre tamamen değiştirip yenileyeceği dikkate alınmamış mıydı acaba? Aslında Yunanistan Genel Kurmay Başkanlığı, basına servis edilen bu belgeler sayesinde savunma stratejilerinin tamamen yanlış oluşturulduğunu anlayıp düzenlemeye gittiklerini anlattığı bir basın açıklaması da yapmıştı. Buna rağmen mahkemenin gizliliği sağlanmamıştı. Neyse ki FETÖ terör örgütü afişe oldu da bu davaların birer kumpas olduğu ortaya çıktı. Bu anlamda Yunanistan’ın en büyük taktik hatasının FETÖ’cü terör örgütü mensuplarının iadesini reddetmek olduğunu not düşmek gerekir. Siyasi suçlu değil, terörist oldukları ve Devlet Başkanı’nı öldürmeye teşebbüs ettikleri için hukuken iade kapsamındaydılar. Derhal iade edilecekleri açıklandıktan sonra vazgeçilmesi dikkate değer. Bugün kendisine sağlanan korumanın arkasında da aldığı bu ciddi risk olsa gerek. Keza ABD ve Almanya’nın baskısıyla iadeyi reddettiği görüşü baskındır. Doğrusu teröristleri iade etmemesi, Ege’deki Türk adalarında “yarattığı fiili durum”un (bu aslında önce iskan sonra işgal anlamına geliyor) bile önüne geçti.</p>
<p>Ege’de egemenliği devredilmemiş ada, adacık ve kayalıklar konusuna da (bu da Türkiye’ye ait adalar anlamına gelir) değinmek gerekirse şu an öncelik Doğu Akdeniz’deki deniz egemenlik alanlarının korunmasına verilmiş olsa da Ege’de yaratılmış bu “fiili durum”un Doğu Akdeniz’de korunmak istenen haklarla doğrudan ilgili olduğu biliniyor. Unutulması ya da görmezden gelinmesi de mümkün değil artık. Zira tüm yetkili ağızlar bu “fiili durum”u “işgal” olarak ifade etti zaten. FETÖ terör örgütünün yarattığı tahribat giderildikçe Ege’deki Türk adaları konusunda da Doğu Akdeniz’deki kararlı tutum fiili olarak gösterilecektir düşüncesindeyiz. “Muhalifler” bu iskân ve işgalin ne zaman gerçekleştiği konusundaki tartışmayı gündeme taşımaktan vazgeçerse bu hamlenin daha yakın tarihe çekilmesi mümkün olabilir. Bu da Türkiye-Yunanistan ilişkilerinin olabilecek en gergin noktaya taşınması anlamına gelir. Zira bu adalar üzerinde (bunun ne zaman olduğu bilgisini boş verelim) Yunanistan 13 askeri birlik kurdu, 5 bin asker yerleştirdi. Devredilen adaları dahi silahlandırması Lozan Antlaşmasıyla yasaklanmışken kendisine devredilmeyip Türkiye’ye bırakılan adaları da silahlandırmış olması, uluslararası hukukun da devreye sokulacağı bir konudur. Ege’de kıta sahanlığı, karasuları, hava sahası, balıkçılık hakları gibi diğer anlaşmazlık konularının “egemenliği devredilmemiş 152 ada, adacık ve kayalığın parçası olan ve şu an Yunanistan’ın üzerinde fiili durum yarattığı 18 ada” üzerinde Türk egemenliği tesis edilmeden çözülmesi imkansız ve anlamsız olacaktır. Zira Ege, Doğu Akdeniz’de korunan egemenlik haklarının batı yakasındaki parçasıdır.</p>
<p>Batı Trakya Türklerinin Sorunlarını Konuşmak İstemiyorlar</p>
<p>İki ülke arasındaki sorunların önemli bir parçasını oluşturan Batı Trakya Türklerinin kimlik, eğitim, dini özgürlükler alanındaki sorunları, azınlık, topluluk ve vatandaşlık hakları ihlalleri Yunanistan’ın Türkiye ile görüşmek istemediği konulardan. Çipras’ın son hamlelerinden biri Müftülük makamının uluslararası anlaşmalardan kaynaklı yetkilerini budamak, özerkliğini kaldırmaktı. Bu zaten Yunan devletinin Türk azınlığa dönük bütünlüklü baskı politikasının planlanmış parçasıydı. Yıllardır uğraşıp da yolunu bulamadıkları bu düzenleme için azınlıktan bir kişinin AİHM’e yaptığı başvurunun fırsat olarak değerlendirilmesi yani azınlık haklarının azınlıktan bir kişinin hakkıyla budanması ironidir. Neyse ki Batı Trakya Türkleri AB çatısı altında AB kurumlarının dikkatini çekebilecek donanımla Avrupa ülkelerindeki dernekleri ve federasyonları sayesinde haklarını arayabiliyorlar. Yunanistan’ın haksız uygulamaları düzeltilemiyorsa da kayıt altına alınması ve kısmen dengelenmesi sağlanabiliyor. Müftülük makamının muadili Fener Rum Patrikanesidir. Patrikhanenin talepleri ise uluslararası bir sorun haline getirildiğinden Yunanistan, AB üzerinden “dini özgürlükler” kapsamında doğrudan müdahil olabileceği bir konu olarak görüyor. Keza ABD’deki Archonlar dahil tüm Yunan lobisi zaten çok aktif çalışıyor. Patrikhanenin talepleri kesinlikle bu süreçte çok daha yoğun gündeme gelecektir. Türklere ait vakıf mallarına el konulması, Batı Trakya dışında yaşayan diğer Türklerin hakları dahil olmak üzere çözülmesi, konuşulması gereken bir dizi sorun var ama Türkiye, Yunanistan üzerinde bu konuda baskı oluşturabilecek imkanlardan yoksun.</p>
<p>Çözüm Perspektifi</p>
<p>Doğu Akdeniz, Ege, Kıbrıs konuları için bir müzakere masası kurulması gerektiğine Türkiye ve KKTC hükümeti de inanıyor. İlk etapta ana konu ise Doğu Akdeniz. Aslında sondaj faaliyetleri de bir bakıma tarafları masaya itme amacına hizmet ediyor. Çünkü askeri güç desteğiyle edinilen hakkı koruma durumunun süreğenliği, hukuka dayalı bu hakkın diplomatik olarak da teslimiyle mümkün olacaktır. Eninde sonunda gereken bir aşamadan bahsediyoruz. Doğu Akdeniz’de şu an karşı karşıya olunan taraf Kıbrıs Rum Yönetimi. Ancak Türkiye, kendisi için yok hükmünde olan, 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’ni Türkleri kovarak işgal eden bu yapıyla masaya oturmaz, oturamaz. Bu durumda birkaç seçenek olacaktır: Kıbrıs Rum Yönetimi ve KKTC’nin masaya oturması, Türkiye ve Yunanistan’ın masaya oturması. Ancak Rum Yönetimi mutlaka devrede olmak isteyeceği için Doğu Akdeniz özelinde bu bekleneni vermez. 1960 Anlaşmalarının Garantör Ülkeleri ile Kıbrıslı Rum ve Türk temsilcilerin toplanacağı konferans –konferansa ya iki taraf da temsilcilik düzeyinde katılır ya da Rumlar, Kıbrıs Cumhuriyeti sıfatıyla oturacak olursa Türkler de KKTC olarak masada yer alır-.</p>
<p>Müzakerelerde Türkiye ve KKTC, doğalgaz ve petrol aramada ortaklık ya da belli süreliğine belli bölgelerde iki tarafın da arama yapabilmesi yolunu zorlamak isteyecektir. Zira ne Rum Yönetimi iddiasından geri çekilmek ister ne de Türkiye kendine ait bir haktan vazgeçer. Kaldı ki uluslararası petrol şirketleri de devrede ve enerji söz konusu olunca bu şirketler de geri adım atmak istemeyecektir. Bir ihtimal de bahsettiğimiz şirketlerin Rumlarla yaptığı anlaşmanın benzerini Türklerle de yapmaya zorlanmasıdır. Zira Rum Yönetimi’nin Türklerin bilgisi ve rızası olmadan yaptığı bu anlaşmalar uzun vadede bu şirketler için sorun yaratabilir. Bulunacak rezervlerde Türklerin de hakkı olduğunun BM tarafından da Rum Yönetimi tarafından da defalarca teyit edildiği unutulmamalı. Bu konudaki hukuki zemin de Türklerin inkâr edilmeyen bu hakkıdır.</p>
<p>“Bölünmüşlük sorunu” bakımından ise KKTC zaten artık federasyon istemediğini net şekilde izah etti. İşin aslı Rum lider Anastasiadis de bir devlet çatısı altında yaşamanın imkânsızlığını vurguluyor. Rum partiler zaten Anastasiadis’i yıllardır süren bu masada oyalama taktiğini uygulamadığı için eleştiriyor. Bu konuda da KKTC hükümeti, sınırların belirlenmesi, mülkiyet meselesinin güneyde kalan Türk malları ve Türk vakıf mallarının da dikkate alınacağı bir yöntemle çözülmesi, iade edilecek ya da değiş tokuş yapılacak topraklar varsa bunların görüşülmesi konularına odaklanmak isteyecektir. Kısacası iki devletli çözüm planını masada netleştirmek isteyecektir. Ancak pek tabi ki Rum Yönetimi de, masaya oturmak için Garantörlüğün kalkması ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki faaliyetlerine son vermesi şartlarını öne sürüyor. Ama eninde sonunda bu konuların geçmişte kaldığını anlayacaklar.</p>
<p>Özetle yeni dönem, tarafların diplomatik kanalları açık tutmak isteyeceği, sıcak çatışmalara girmemek için çaba göstereceği ancak geçmişten gelen tüm anlaşmazlıkların da gündemde olacağı bir dönem olacak. Türkiye’nin sergilediği kararlılık, hukuksuzluklara itiraz eden taraf olmaktan çıkıp fiili durum yaratan, kendi hukukunu ve hakkını dayatan taraf olmaya geçmesi ise oyunu Yunan ve Rumların dayattığı kurallarla oynamak istemediğinin net göstergesi. Bu da Yunanistan’ın tüm desteğini sahaya sürmek zorunda kalacağı, siyasi üslup olarak sertleşeceği, içeride milliyetçiliğe oynayacağı bir dönem anlamına geliyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/mitsotakis-doneminde-turkiye-yunanistan-iliskileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
