<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Erkan Baysal &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/erkan-baysal/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 02 Aug 2019 11:06:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Erkan Baysal &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Dînî Radikalizm ve Yıkım</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dini-radikalizm-ve-yikim/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dini-radikalizm-ve-yikim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erkan Baysal]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Aug 2019 11:06:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12032</guid>

					<description><![CDATA[Radikalizm temelde bir dünya sorunudur. Sadece İslam Dünyası ve Müslümanlar değil bütün dünyanın onunla yüzleşmesi gerekir. Onun belli bir din, coğrafya veya medeniyet ile ilişkilendirmesi, tarihte aynı sorunu yaşamış ve hala yaşamakta olan diğer din, coğrafya ve medeniyetleri görmezlikten gelinmesi, zihin ve algı çarpıtmasından başka bir şey değildir. Böyle bir yaklaşım radikalizmi bir bütün olarak ortadan kaldırmaktan uzaktır. &#160; &#160; &#160; Felsefe ve sosyal bilimler sözlüklerine bakıldığı zaman radikalizmin farklı şekillerde tanımlandığı görülmektedir. Ancak yapılan farklı tanımların ortak noktaları göze çarpmaktadır. Onlar; “bir düşünceyi amansız savunmak”, “muhalif düşünceleri yok saymak” ve bazen de isyan gibi “tahrip eden yollara başvurmak”tır. Batı’da ve Doğu’da radikalizmin tarihi, yapısı, nedenleri ve sonuçları hakkında önemli çalışmalar yapılmıştır. Burada radikalizm ile ilgili bütün konulara değinecek değiliz. Daha çok din/İslam’a dayalı radikalizmi kısaca ele alacağız. Dünyanın yaklaşık 20 yıldır en önemli gündem maddelerinden biri İslâmî radikalizmdir. Bu durumun birkaç nedeni vardır. Bu nedenlerin en önemlisi İslam’ı radikalizmle ilişkilendirmek ve onun imajını zedelemektir. Bu yüzden İslâmî radikalizm en çok İslam’a savaş açanların işine gelmektedir. Onların niyet ve amaçları bilinmektedir. Bu durum İslam Dünyası’nın bu sorunu derinlemesine ele almasına mani değildir. Çünkü bunun birinci derecede muhatabı İslam Dünyası ve Müslüman toplumlardır. Radikalizmle ilgili önemli bir hususu belirtmek gerekir. Radikalizm &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Radikalizm temelde bir dünya sorunudur. Sadece İslam Dünyası ve Müslümanlar değil bütün dünyanın onunla yüzleşmesi gerekir. Onun belli bir din, coğrafya veya medeniyet ile ilişkilendirmesi, tarihte aynı sorunu yaşamış ve hala yaşamakta olan diğer din, coğrafya ve medeniyetleri görmezlikten gelinmesi, zihin ve algı çarpıtmasından başka bir şey değildir. Böyle bir yaklaşım radikalizmi bir bütün olarak ortadan kaldırmaktan uzaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Felsefe ve sosyal bilimler sözlüklerine bakıldığı zaman radikalizmin farklı şekillerde tanımlandığı görülmektedir. Ancak yapılan farklı tanımların ortak noktaları göze çarpmaktadır. Onlar; “bir düşünceyi amansız savunmak”, “muhalif düşünceleri yok saymak” ve bazen de isyan gibi “tahrip eden yollara başvurmak”tır. Batı’da ve Doğu’da radikalizmin tarihi, yapısı, nedenleri ve sonuçları hakkında önemli çalışmalar yapılmıştır. Burada radikalizm ile ilgili bütün konulara değinecek değiliz. Daha çok din/İslam’a dayalı radikalizmi kısaca ele alacağız. Dünyanın yaklaşık 20 yıldır en önemli gündem maddelerinden biri İslâmî radikalizmdir. Bu durumun birkaç nedeni vardır. Bu nedenlerin en önemlisi İslam’ı radikalizmle ilişkilendirmek ve onun imajını zedelemektir. Bu yüzden İslâmî radikalizm en çok İslam’a savaş açanların işine gelmektedir. Onların niyet ve amaçları bilinmektedir. Bu durum İslam Dünyası’nın bu sorunu derinlemesine ele almasına mani değildir. Çünkü bunun birinci derecede muhatabı İslam Dünyası ve Müslüman toplumlardır.</p>
<p>Radikalizmle ilgili önemli bir hususu belirtmek gerekir. Radikalizm günümüze veya İslam Dünyası’na has bir sorun değildir. Dünya tarihinin her safhasında ve farklı coğrafyalarda radikalizmle karşı karşıya gelinmiştir. Bu açıdan bakıldığı zaman radikalizm temelde bir dünya sorunudur. Sadece İslam Dünyası ve Müslümanlar değil bütün dünyanın onunla yüzleşmesi gerekir. Onun belli bir din, coğrafya veya medeniyet ile ilişkilendirmesi, tarihte aynı sorunu yaşamış ve hala yaşamakta olan diğer din, coğrafya ve medeniyetleri görmezlikten gelinmesi, zihin ve algı çarpıtmasından başka bir şey değildir. Böyle bir yaklaşım radikalizmi bir bütün olarak ortadan kaldırmaktan uzaktır. Çünkü hangi esaslara dayandığına bakılmaksınız radikal kültür, radikal zihniyet ve radikal icraatlar ortadan kaldırılmadığı sürece radikalizmin ortadan kaldırılması mümkün değildir.</p>
<p>Daha önce tekfirle ilgili bir makale kaleme almıştık. Tekfir kültürünün sadece bir gruba veya coğrafyaya ait olmadığını belirtmiştik. Başkasının hayat hakkını yok sayan her anlayışın özünde tekfirci bir anlayış olduğunu savunmuştuk. Radikalizmle ilgili de aynı durum söz konusudur. Aslında radikalizm, tekfir/ötekileştirme anlayışının doğal bir sonucudur. Kendini merkeze koyan, başkasının inanç, dünya görüşü, hayat ve düşünce hakkını yok sayan tekfirci bir anlayış, zorunlu olarak radikalizmi doğurmaktadır. Bu nedenle şiddet ve radikalizme karşı çıkmanın ve onu sınırlandırmanın ilk yolu “benmerkezci” anlayışların terk edilmesidir. Bir bütün olarak insanlığı hesaba katmayan, farklı din ve toplumların doğal haklarını yok sayan yaklaşımların neredeyse tamamı özünde benmerkezci anlayışlardır.</p>
<p>Haricilerden Kalan Miras: Tekfircilir</p>
<p>Radikalizm, tarih boyunca büyük yıkımlara neden olmuştur. Yüzyılların birikimi ile oluşan bilim, medeniyet, kültür ve ahlak onun yüzünden heba olmuştur. Birçok toplumun farklı bir radikalizm tecrübesi vardır. Ancak bütün radikal düşünce ve uygulamaların ortak noktaları bulunmaktadır. Bunların en önemlisi de “benmerkezcilik”, “ötekileştirme”, “yok sayma”, ve “belli bir düşünceyi zorla kabul ettirme”dir. İslam tarihinde radikalizm denildiği zaman ilk akla gelen Hariciler’dir. Onlar, Hz. Ali ve Muaviye arasında cereyan eden tahkim olayından sonra kendilerinden olmayan, kendileri gibi düşünmeyen herkesi tekfir etmeye başladılar. Onların can, mal ve hayat haklarını yok saydılar. On yıllarca terör estiren Haricilerin etkileri ve Harici zihniyeti asırlar boyu farklı isimler altında Müslüman toplumları etkilemeye devam etti. Onun İslam ümmetine bıraktığı en büyük miras tekfir kültürüdür. Bu kültür özünde ötekileştirmeyi barındırıyor. Ötekileştirme ve yok sayma anlayışı farklı dönemlerde ve farklı coğrafyalarda İslam ümmetinin en büyük sorunu haline geldi. Hz. Peygamber’in Medine’de tesis ettiği ve Hz. Osman’ın şehadetine kadar devam eden tahammül ve hoşgörü kültürü yerine dini ve siyasi ötekileştirme anlayışı hâkim olmaya başladı.</p>
<p>Tarihi kökleri Haricilere kadar dayanan İslâmî radikalizm, günümüze kadar varlığını sürdürdü. Günümüz İslam Dünyası’nda kendini merkeze koyan, başkasının can, mal ve düşünce haklarını yok sayan birçok radikal grup mevcuttur. Bunların başında DAEŞ ve El-Kaide gelmektedir. Bunlara benzer gruplar, İslam Dünyası ve İslâmî camialara çok büyük zarar vermişlerdir. Birçok açıdan hala zarar vermeye devam etmektedirler. Verdikleri en büyük zarar ise bütün dünyada İslam imajını zedelemektir. Böylelikle gerçek bir din ve güvenli bir manevi liman arayan sayısızca kişilerin İslam’la tanışmasına mani olmaktadırlar. Kuşkusuz bu durum, en fazla İslam ümmetinin kendine gelmesi ve özne olmasından endişelenen gayri İslami mihrakların işine gelmektedir. Bu açıdan bakıldığı zaman mevcut radikal İslami yapılar, İslam’a ve İslam ümmetine fayda vermek yerine zarar vermektedirler.</p>
<p>Ancak burada belirtmemiz gereken en önemli husus şudur; sözü edilen grupları ortaya çıkaran psikolojik, sosyolojik, siyasi ve fikrî unsurları tahlil etmeden onların tamamen sınırlandırılması mümkün değildir. Bu da Müslüman radikal gruplar ile birlikte diğer radikal grupları da görmeyi zorunlu kılmaktadır. Örneğin Filistin ve İsrail savaşında sadece Hamas ve diğer Müslüman radikal grupları görmek eksiktir. Bununla birlikte Yahudi radikal grupları da görmek gerekir.</p>
<p>Aksi takdirde yapılacak her yorum ve değerlendirme eksik kalacaktır. Afganistan’da sadece Taliban, El-Kaide’yi; Afrika’da sadece Boko Haram’ı görmek doğru değildir. Bununla birlikte oralarda on yıllardır devam eden Rusya, Amerika ve Batı’nın gayri insani uygulamalarını görmek zorunludur. Çünkü İslam karşıtı radikal unsurlar ve İslam ümmetine karşı uygulanan gayri insani uygulamalar, radikal İslâmî grupların ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Radikalizm bir bütün olarak ortadan kaldırılmak isteniyorsa hepsini birlikte ele almakta fayda var. Aksi takdirde radikalizmle mücadele, bir zihin çarpıtması ve algı operasyonunun ötesine geçemeyecektir.</p>
<p>Radikalizmi Besleyen Kaynaklar</p>
<p>Bütün radikal grupları ele almak uzun bir çalışmanın konusudur. Burada kısaca İslâmî radikalizmin birkaç önemli nedeninden söz edebiliriz.</p>
<p>1) Siyasi Olaylar</p>
<p>Geçmişte ve günümüzde ortaya çıkan radikal hareketlerin nedenlerine bakıldığı zaman siyasi kargaşa ve belirsizlik ile radikalizm arasında ciddi bir ilişkinin olduğu görülecektir. Buna karşılık siyasi istikrarın hâkim olduğu, siyaset kurumunun toplumdan kopmadığı ve siyasetçilerin sorumluluklardan kaçmadıkları ortamlarda ise radikal eğilimler daha az olmuştur. Sözgelimi İslam tarihinde Hz. Peygamber döneminden Hz. Osman dönemine kadar Müslümanlar arasında radikal eğilimler neredeyse yoktur. Hz. Osman’ın şehadetinden sonra baş gösteren siyasi boşluk ve kargaşa, Hariciler’i ortaya çıkardı. Bunun gibi İslam tarihinin birçok safhasında siyasi istikrarsızlık ve kargaşanın yaşandığı yerlerde farklı isimler altında radikalizm baş göstermiştir.</p>
<p>Günümüz İslam Dünyası’nda da aynı durum söz konusudur. Radikal hareketlerin yeşerdiği coğrafyaların tamamında siyasi istikrarsızlık ve belirsizlik mevcuttur. Afganistan, Irak, Suriye ve Libya bunun en iyi örnekleridir. Bundan dolayı radikalizmden zarar gören toplumların ilk yapmaları gereken şeylerden biri, siyasi istikrarı sağlamak ve belirsizliği gidermektir. Bu yüzden birçok Ehl-i Sünnet âlimi, haklı gerekçelere dayansa bile siyasi istikrarı bozacak isyana cevaz vermemişlerdir. Çünkü istikrar bozulduktan sonra toplumun farklı kesimleri, radikalizm, yıkım ve anarşi ile yüz yüze kalmaktan kurtulamayacaktır.</p>
<p>2) Psikolojik, Sosyolojik ve Ekonomik Durumlar</p>
<p>Radikalizmin ortaya çıkmasını tetikleyen en önemli nedenler arasında psikolojik, sosyolojik ve ekonomik durumlar da vardır. Sağlıklı bir aile, toplum ve devlet yapısının bulunmadığı, iş fırsatlarının yeterli olmadığı, gelir dağılımının haksız olduğu, orta sınıfın zayıf ve az olduğu coğrafyalarda yaşayan bireylerin radikalizme eğilimleri daha yüksektir. Bunun birçok nedeni vardır. En önemlisi ise psikolojik, sosyolojik ve ekonomik sıkıntıların akıl, vicdan ve düşünmeyi ortadan kaldırmasıdır. Bu sorunlarla muhatap olanların sağlıklı düşünmeleri, mutedil yöntemlere başvurmaları ve doğru kararlar vermeleri beklenemez. Çünkü bu sorunlar birey ve toplumların akıl, ruh ve zihin dünyalarında ciddi bir baskı meydana getirmektedir. Radikalizm ise bunun dışa vurumu ve yansımasıdır. Araştırmalar, Daeş ve benzeri örgütlere katılan belli bir kesimin psikolojik sorunları yaşadığını ortaya koymaktadır. Onlara katılan üyelerin önemli bir kısmı, Afganistan gibi savaşın yaşandığı ve on yıllardır çocukların bomba sesleri ile uyandıkları bölgelerdendir. Bundan dolayı psikolojik, sosyolojik ve ekonomik sorunların hâkim olduğu coğrafyalar her zaman radikal hareketlere gebedir. Buna benzer bir durum Türkiye de vardır. Son bir asırdır ortaya çıkan birçok radikal sol ve İslâmî hareketler, Doğu ve Güneydoğu gibi diğer bölgelere göre az gelişmiş yerlerden eleman devşiriyorlar. Ancak ekonominin iyileşmesi ve yaşam kalitesinin artması sonucunda söz konusu hareketlere katılımın azaldığı görülmektedir.</p>
<p>ABD’de DAEŞ’de İslam Medeniyetine Düşman</p>
<p>Akıl, düşünce ve muhakemeden uzak eylemlerin amaçları farklı olsa da aynı sonuçları doğurmaktadır. Çünkü her hangi bir din, düşünce veya ideoloji hakkında radikalizme varacak düzeyde aşırı savunma ile aşırı düşmanlık aynı noktada birleşmektedir. Bunun en iyi örneği çağımızdaki İslam’la ilgili radikal anlayışlardır. İslam’a saldıran, onun isminden rahatsız olan, onu ortadan kaldırmak ve içini boşaltmak için her yolla tevessül edenler ile İslam adına terör estiren, önüne gelen herkesi tekfir edenlerin aslında İslam’la ilgili aynı anlayışa sahip oldukları ve aynı sonuçlara yol açtıkları görülmektedir.</p>
<p>Hepimizin malumu olduğu üzere Amerika; Irak, Afganistan ve Suriye’de İslam medeniyetine ait birçok eseri yok etti ve hala yok etmeye devam ediyor. DAEŞ’de aynı şeyleri yapmaktadır. Amerika’nın İslam ümmetinin hafızasını temsil eden kütüphanelerin yakılmasına göz yumduğu gibi DAEŞ’de bizzat yakıyor. Her ikisi de büyük düşünür ve filozofları (Kindi (ö. 252/866), Farabi (ö. 339/950), İbn Sina(ö. 428/1037), İbn Rüşt (ö. 595/1198), Sühreverdi (ö. 587/1191), İbn Arabî (ö. 638/1240), Molla Sadra(ö. 1050/1641) ve diğerlerini) İslam’a mal etmekten imtina ediyor. Bu benzerlik nereden kaynaklanıyor? Hiç düşündünüz mü?</p>
<p>Bunun asıl cevabı şudur: İslam’ı “teröre varacak” kadar “hamasetle savunan” ile onu engellemek için her türlü “akıl dışı uygulamalara” başvuranların gözlerden kaçan çok önemli ortak noktaları vardır. Çünkü “ifrat” ile “tefrit”, “aşk” ile “nefret”, “teslim” olmakla ile “saldırmak”, “aşırı titizlik” ile “vurdumduymazlık” doğurduğu sonuçlar bakımından aynı kategoride yer almaktadır. Buna örnek olarak Trump ve Bağdâdî verilebilir. Bu iki isimden biri “aşırı derece”de “İslam düşmanlığı”nı diğeri ise aynı derecede “İslam savunusunu” simgeler. En azından şu an dünyada böyle bilinir. Ancak ne Trump’ı sadece Amerika’da ne de Bağdâdî’yi sadece Irak’ta aramaya gerek vardır. Bu coğrafya her iki karakterle dolup taşmaktadır. Her din, düşünce ve ideoloji hakkında olduğu gibi İslam hakkında da her yerde Trump ve Bağdâdî’yi görmek mümkündür.</p>
<p>Bu iki karakter, birbirine tamamen zıt görünse de aslında her ikisinin de İslam’a bakış açıları aynıdır. Hatta bu ortak nokta, birisini “aşırı düşmanlığa” diğerini de “aşırı savunmaya” itmektedir. Şöyle ki, her ikisine göre de İslam, sadece “belli inanç esasları”, “ibadetler” ve “savaştan” ibarettir. Ancak inanç esasları birisine göre “akide” diğerine göre “hurafe”, ibadetler birisine göre “kulluk” diğerine göre “içi boş ritüel” ve savaş da birisine göre “cihat” diğer göre ise “işgal” ve “yıkım”dır.</p>
<p>Bu hususlar dışında her ikisi de bir bilim ve medeniyet projesi olarak İslam’ın sanat, edebiyat, felsefe, dil, tarih, hukuk felsefesi, siyaset, filoloji ve mantık gibi boyutlarını idrak etmemektedir. Bundan dolayı Amerika ve DAEŞ, Irak’a veya Suriye’ye girdiğinde İslam medeniyetine ait birçok tarihi ve kültürel eseri aynı oranda ve aynı acımasızlıkla yok etti. Her ikisinin İslam anlayışı aynı olduğu için bu eserleri İslam’a mal etmekten kaçınıyor. Her ikisi de müze, kütüphane ve tarihi yapıları dinamitliyor. Somut bir örnek verecek olursak her ikisi de İbn Rüşd, İbn Arabî, Sühreverdî, Molla Sadra ve İbn Sinâ gibi filozofları İslam medeniyetine mal etmekten imtina ediyor. Birisi İslam’ı bu zatlara yakıştırmıyor diğeri ise bu zatları İslam’a yakıştırmıyor. Kuşkusuz bu da her ikisinin İslam hakkındaki sathi, yüzeysel ve dar bakışını ortaya koymaktadır. Her ikisinin İslam anlayışı böyle olunca biri aklındaki İslam’ı herkese yaşatmak için “terör estiriyor” diğeri de böyle bir İslam’dan korunmak için “her türlü hakaret ve yanlış uygulamalara” başvuruyor. Dolayısıyla gerek teröre varacak düzeyde İslam’ı aşırı savunanlar gerekse bütün “akıl dışı uygulamalara” başvuracak düzeyde ona saldıranların yaptıkları en büyük hata İslam’ı sadece belli ritüellere dayanan bir din olarak görmeleridir. Oysa İslam, sadece bir din değil aynı zamanda sanat, edebiyat, felsefe, tasavvuf, hikmet, tarih, dil, kelam ve filolojidir.</p>
<p>Sonuç olarak şunu diyebiliriz; radikalizm bir dünya sorunudur. Onu İslam veya Müslümanlara has kılmak kara propagandadır. Onun İslam Dünyası’nda neşvu nema bulmasının siyasi, psikolojik, sosyolojik, ekonomik ve fikri nedenleri vardır. Bunların tamamı birlikte değerlendirilmediği sürece onun ortadan kaldırılması veya azalması mümkün değildir. Modern dünyada İslami radikalizmle mücadele ettiklerini iddia edenlerin birinci derecede onun müsebbibi olduklarını görmek gerekir. İslam Dünyası ve Afrika’daki icraatları radikalizme en uygun zemini sağlamaktadır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dini-radikalizm-ve-yikim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlitam, İltiâm, İllet-i Tâm</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ilitam-iltiam-illet-i-tam/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ilitam-iltiam-illet-i-tam/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erkan Baysal]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jul 2019 08:31:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[İlitam]]></category>
		<category><![CDATA[İllet]]></category>
		<category><![CDATA[İltiâm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11622</guid>

					<description><![CDATA[Son birkaç senedir ilmi toplantılarda birçok akademisyen tarafından İLİTAM’ın “eksiklikleri” ve “riskleri” ifade edilmektedir. DGS sınavına dayalı İLİTAM programı bile eksik görülürken geçen sene Diyanet personellerine sınavsız lisans tamamlama hakkı da tanındı. Böylece Diyanet personelleri sınavsız birçok üniversitede lisans tamamlama hakkını elde etmiş oldular. Kuşkusuz bu durum, İLİTAM’ın daha fazla tartışılmasına yol açtı. Bu konularda nihai söz ve karar emektar ve duayen hocalarımıza aittir. Bu ve benzeri konularda onların görüş ve tutumları esastır. Ancak bu camianın bir üyesi olarak Sayın Hocalarımın affına ve engin hoşgörüsüne sığınarak kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum. Dini Eğitimi ve Öğretimi Sağlayan Dört Önemli Kurum/Oluşum Eğitim ve öğretimle ilgili yapılan her değerlendirme veya düzenlemenin toplumsal dinamikler ve ihtiyaçları dikkate alması gerekir. Aksi takdirde ciddi sorunlar, kayıplar ve boşluklar baş gösterir. Bu açıdan bakıldığı zaman Türkiye’de resmi olsun veya olmasın din eğitimi ve öğretimini sağlayan dört önemli kurum/oluşumun olduğu görülmektedir. Bunlar; “medreseler”, “imam hatip/ilahiyatlar”, “Kur’an kursları” ve son olarak da cemaatlere bağlı “vakıflar”dır. Bunların her birisinin kendine göre “artı” ve “eksi”leri vardır. Adil ve objektif bir şekilde bakıldığı takdirde her birisinin farklı bir boşluğu doldurduğu “saygın” kurum/oluşumlar olduğu anlaşılacaktır.  Medreseler temelde “klasiği/usülü”; ilahiyatlar “geniş perspektifi/moderni/tahkiki/”; Kur’an kursları “kıraati/dini pratiği”; cemaatler “kent dindarlığını/dini sosyalleşmeyi” öğretir. Ötekileştirme ve önyargılar &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1">Son birkaç senedir ilmi toplantılarda birçok akademisyen tarafından İLİTAM’ın “eksiklikleri” ve “riskleri” ifade edilmektedir. DGS sınavına dayalı İLİTAM programı bile eksik görülürken geçen sene Diyanet personellerine sınavsız lisans tamamlama hakkı da tanındı. Böylece Diyanet personelleri sınavsız birçok üniversitede lisans tamamlama hakkını elde etmiş oldular. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Kuşkusuz bu durum, İLİTAM’ın daha fazla tartışılmasına yol açtı. Bu konularda nihai söz ve karar emektar ve duayen hocalarımıza aittir. Bu ve benzeri konularda onların görüş ve tutumları esastır. Ancak bu camianın bir üyesi olarak Sayın Hocalarımın affına ve engin hoşgörüsüne sığınarak kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>Dini Eğitimi ve Öğretimi Sağlayan Dört Önemli Kurum/Oluşum</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Eğitim ve öğretimle ilgili yapılan her değerlendirme veya düzenlemenin toplumsal dinamikler ve ihtiyaçları dikkate alması gerekir. Aksi takdirde ciddi sorunlar, kayıplar ve boşluklar baş gösterir. Bu açıdan bakıldığı zaman Türkiye’de resmi olsun veya olmasın din eğitimi ve öğretimini sağlayan dört önemli kurum/oluşumun olduğu görülmektedir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bunlar; “medreseler”, “imam hatip/ilahiyatlar”, “Kur’an kursları” ve son olarak da cemaatlere bağlı “vakıflar”dır. Bunların her birisinin kendine göre “artı” ve “eksi”leri vardır. Adil ve objektif bir şekilde bakıldığı takdirde her birisinin farklı bir boşluğu doldurduğu “saygın” kurum/oluşumlar olduğu anlaşılacaktır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Medreseler temelde “klasiği/usülü”; ilahiyatlar “geniş perspektifi/moderni/tahkiki/”; Kur’an kursları “kıraati/dini pratiği”; cemaatler “kent dindarlığını/dini sosyalleşmeyi” öğretir. Ötekileştirme ve önyargılar bir kenara bırakılacak olursa sözü geçen hususların tamamı vazgeçilmez olduğu kabul edilecektir.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>İki Anlayış</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Belirtmek gerekir ki uzun zamandır “ilitam” hakkında cereyan eden tartışmalar, eğitim adına ciddi kaygılar ve riskleri taşımakla birlikte “görmezlikten gelme/yok sayma”nın da en bariz şeklini yansıtmaktadır. Bir kesim İLİTAM programının tamamen yanlış olduğunu, onun ivedilikle kapatılmasını, mezunlarının akademik ve idari olarak yükseltilmesinin durdurulmasını, birçok dini grup üniversiteleri ele geçirmek için İLİTAM’ı bir araç olarak kullandığını ifade etmekle birlikte diğer kesimler de imam hatip ve ilahiyatların modernist yetiştirdiğini, Ehl-i Sünnet anlayışından kopardığını, klasikte başarısız olduğunu ve topluma fayda sağlamadığını düşünmektedir.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Her iki anlayışın, zımnen tekfirci/ötekilleştirici olduğunu kabul etmek gerekir. Ne imam hatip ve ilahiyatlar gibi saygın kurumlar ne de tarihsel ve toplumsal olarak önemli bir boşluğu dolduran diğer dini kurumlar bu hakareti hak eder. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Mevcut haliyle İLİTAM”ın yanlışlarına dair önemli hususlar zikredilmiş ve gerekli açıklamalar yapılmıştır. Bu nedenle burada İLİTAM’la ilgili yapılan yanlış değerlendirmeler, onun şartlı ve sınırlı olarak açık kalmasının gerektiğine dair bazı hususlara işaret etmek istiyorum.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Bir Haktan Yararlanan İnsanları Küçük Düşürme Yanlışlığı</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Sınavsız veya sadece DGS’ye dayalı lisans tamamlamanın doğru olmadığı ortadadır. Çünkü ilahiyat gibi hassas bir alanda hiçbir sınava tabi tutmaksızın veya dil, (Arapça) ile alan bilgisini ölçen bir sınav yapmaksızın sadece DGS’ye dayalı olarak diploma vermek doğru değildir.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ancak gerek dışardan yetişmiş elemanlara lisans tamamlama hakkının tanınması gerekse imam hatip/ilahiyat dışındaki dini sivil toplumlara imkân sağlanması açısından bu programın kapatılmamasının daha doğru olduğu görülmektedir.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Üzülerek ifade etmek gerekir ki ister İLİTAM’ın kapatılmasından yana olsun ister sınırlı ve şartlı olarak açık kalmasından yana olsun bazılarımız, kişilik haklarını ihlal edecek düzeyde bütün İLİTAM mezunlarını, medrese veya Kur’an kurslarında eğitimlerini tamamlayanları rencide etmek, küçük düşürmek, hatta ötekileştirmekten geri durmamaktadır. Bunun hiçbir şekilde doğru olmadığı açıktır. Çünkü bu konuda YÖK veya hükümeti eleştirmek yerine tanınmış bir haktan yararlanan insanları suçlamak ve onları küçük düşürmek doğru değildir.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Hiç unutmamak gerekir ki ülke tarihinde bütün imam hatip ve ilahiyatların kapalı olduğu dönemler de yaşandı. Günümüzde birilerinin o dönemlere özenerek daha sonra açılmış binlerce imam hatip ve ilahiyat mezunlarını rencide etme hakkına sahip midir? Asla öyle bir hakka sahip değillerdir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s3">Maalesef tam da buna benzer bir durum şuan İLİTAM ile ilgili yapılan değerlendirmede görülmektedir. Yasal olarak örgün ile İLİTAM arasında bir fark var mıdır? Her iki hak da aynı ülkenin yasaları çerçevesinde verilmiştir. Dolayısıyla burada eleştirilmesi ve muhatap alınması gereken yasal bir haktan yararlanan kişi veya grupları değil bu yasaları çıkaran ve bu hakkı tanıyan ilgili kurumlardır.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>Benzetmedeki Hata</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İLİTAM ile ilgili değerlendirme yapılırken bazı yanlış kıyaslamaların yapıldığı görülmektedir. Bunlardan birisi de İlahiyatın “tıp”la kıyaslanmasıdır. Bunun kıyas-ı maalfarık olduğu açıktır. Ülkenin herhangi bir yerinde gayriresmî tıp eğitimini veren kurumlar görülmüş müdür? Oysa din eğitim ve öğretiminin oldukça yaygın bir alanı vardır ve olması da gerekir. Çünkü din anlayışı çeşitlilik arz eden bir toplumda sivil dini kurumlarını ortadan kaldırmak veya anlamsızlaştırmak doğru değildir.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu konuda genel olarak FETÖ örneği verilmektedir. Bunun da iki açıdan doğru olmadığı açıktır. Birincisi bugün FETÖ’ye benzetilen bütün sivil toplum kuruluşlarının neredeyse tamamı onun yanlışlarını tasvip etmedi ve yanında yer almadı. Bu nedenle bütün dini sivil toplum yapılarını, yapmadıkları hatta karşı oldukları bir şeyle suçlamak adil değildir. Aynı zamanda söz konusu hareket, hiçbir zaman tam sivil bir hareket olmamıştı. Aksine askeri, siyasi, istihbarat ve medya ayağı bulunan uluslararası bir hareketti.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu konuda yapılan en önemli yanlışlardan birisi de belli kurumlar ile belli zihniyetler arasında bir ilişkinin kurulmasıdır. Buna göre her medrese veya cemaat mensubu ufku dar, her imam hatip ve ilahiyat mezununun da hoşgörülü/ufku açık olduğu varsayımıdır. Dışardan kişi veya gruplara toptan bir kimlik biçmek doğru olmadığı gibi bunun tam aksini ortaya koyan bir sürü örnek de mevcuttur. Aynı zamanda insanları ve kurumları küçük düşürmek amacıyla kategorize ederek onlara bir kimlik dayatmak da aydın ve demokrat bir zihniyetin ürünü değildir.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>İhtiyaç Kaldı mı, Kalmadı mı?</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İLİTAM’ın ortadan kalkmasının bir gerekçesi de artık ona “ihtiyaç” kalmadığı ve 28 Şubat sürecindeki mağduriyetin giderilmiş olduğu ifade edilmektedir. Bu programın açılmasının tek nedeni söz konusu ihtiyaç ve mağduriyetse artık ona ihtiyaç kalmadığı doğrudur. Ancak onun açılmasının veya açık kalmasının tek nedeni sözü edilen hususların olmaması gerekir. Çünkü İLİTAM programlarının açık kalmasını gerektiren en önemli hususlardan biri, ifade ettiğimiz gibi resmi kurumlar dışında ülkemizde dini eğitim ve öğretimin yaygın bir alana sahip olmasıdır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Onların tamamen resmileştirilmesi veya ortadan kaldırılması mümkün olmadığı gibi doğru da değildir. Çünkü hayatın her alanında sivil toplum kuruluşları ve sivilleşme teşvik edilirken halkının kahir ekseriyetinin Müslüman olan ve din anlayışı çeşitlilik arz eden bir toplumdan bunu esirgemek adil değildir. Durum böyle olunca herhangi bir şekilde kendini yetiştirmiş ve İslami ilimleri öğrenmiş insanlara objektif ve kapsamlı bir sınavdan sonra lisans tamamlama hakkını vermenin nasıl bir sakıncası olacaktır? Başka bir hususu daha ifade etmek gerekir. Modern bilimin ön kabulleri ekseninde oluşan ve bu bağlamda nasların yorumlandığı modern bir anlayışın da dogmatik olduğunu kabul etmek gerekir. Bu açıdan bakıldığı zaman sadece hurafe, yalan yanlış bilgilere dayalı resmi olmayan eğitim anlayışlarını değil aynı zamanda modern bilimin verileri ve metotlarına dayalı formel eğitim anlayışlarının da gözden geçirilmesi gerekir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Dogmatik bir anlayıştan yola çıkarak farklı dogmatik anlayışları eleştirmenin makul bir zemini bulunmamaktadır. Bu nedenle kurumlar ve sivil toplum yapıları üzerinden kişi ve grupları itham etmek yerine herkesi kapsayacak objektif, adil ve belirleyici kriterlerin olması zorunludur. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Dindar kesimin farklı franksiyonları, birbirlerini gericilik ve benzeri şeylerle itham etmeleri, dinle ilgisi olmayanların haklı olarak hepsini gerici olarak nitelemelerine zemin ve meşruiyet kazandırmaktadır. Özellikle son yıllarda iman, ahlak, aile ve toplumda ciddi bir çözülmenin olduğu bir ortamda buna zaman ayırmamızın doğru olup olmadığını düşünmek zorundayız. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Elbette dini ve ahlaki anlayışımızın ilmi ve akademik olarak irdelenmesi gerekir. Ancak buradaki en önemli husus üslup, ifade tarzı ve hegemonik dildir. Bir kısım tartışma ve paylaşımlara bakıldığı zaman sanki bu din, sadece belli bir grup için gelmiş, diğerlerinin ise bunun dışında kaldığı anlaşılmaktadır. Bu da tekfirci anlayışın ta kendisidir.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Türkiye’de bazı cemaat ve dini yapıların yıllarca bunu yaptıkları bilinmektedir. Bu yaklaşımın ne denli tehlikeli olduğunu bilen, idrak eden ve buna karşı çıkan duyarlı bazı kişilerin aynı yaklaşıma sahip olmaları doğru değildir. Aksi takdirde biri doğru diğeri yanlış iki karşıt yaklaşım yerine sadece etiketleri farklı ama esasında aynı olan iki yaklaşım söz konusu olacaktır.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bu tartışmaları yaparken gözden kaçırılan önemli bir husus daha bulunmaktadır. İLİTAM dâhil olmak üzere burada ele alınması gereken bütün eğitim sistemidir. Mesela, ülkemizde zorunlu eğitimin bu kadar uzun olması, YKS’de ilahiyat müfredatına dair bir testin olmaması, ihtiyaçtan çok fazla üniversite ve bölümlerin olması, özellikle örgün ilahiyatta lisans diplomasını alanlara başta Arapça olmak üzere herhangi yabancı bir dilin iyice öğretilememesi, eğitim sistemimizin sınavlara dayalı olması ve çalışmaların genelde sınav haftasında yoğunlaşması, mesleki yeterliliğin zayıf olması gibi ciddi sorunlar vardır. Bu sorunlar örgün veya açık fark etmeksizin bütün ülke eğitimini ilgilendirmektedir.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>İltiâma Yol Açacak Bir İlitam Programı Gereklidir</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Sonuç olarak buradaki en önemli husus dengeyi sağlamaktır. Sadece DGS’ye dayalı veya sınavsız lisans tamamlama hakkını tanıyarak ihtiyaç ve potansiyelin çok üstünde İLİTAM programlarını açmak “tefrit” olduğu gibi diğer birçok bölümde var olan bu hakkı tamamen kaldırmak da “ifrat”tır. Bu iki husus da “illet-i tâm/kronik/tam hastalık”a yol açmaktadır. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Her ikisine alternatif olarak DGS, DİL SINAVI VE İLAHİYAT ALAN SINAVI ile İLİTAM’a öğrenci almaktır. Bu durum hem resmi kurumlar dışındaki ilmi birikimin üniversiteye kanalize edilmesine yol açacak hem de iyi ve sağlam bir program yapıldığı takdirde farklı dini gruplarda yetişmiş kişilere ilahiyat formasyonun kazanılmasını sağlayacaktır. Bu da tam olarak uyum ve kaynaşma anlamındaki iltiâma vesile olacaktır.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">SÖZÜN ÖZÜ İLTİÂMA YOL AÇACAK BİR İLİTAM PROGRAMI GEREKLİDİR. ANCAK BU KONUDAKİ HER İFRAT VE TEFRİT İLLET-İ TÂMME NEDEN OLACAKTIR.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ilitam-iltiam-illet-i-tam/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Endülüs’te Medeniyetimizi Suriye’de İnsanlığımızı Kaybettik</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/enduluste-medeniyetimizi-suriyede-insanligimizi-kaybettik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/enduluste-medeniyetimizi-suriyede-insanligimizi-kaybettik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erkan Baysal]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jun 2019 12:04:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Beytü'l-Hikme]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10947</guid>

					<description><![CDATA[Asırlar sonra Endülüs’te kaybedilenin “İslam Medeniyeti” olduğu anlaşıldığı gibi Suriye’de kaybedilenin ise “insanlık/insanlığımız” olduğu ileriki yıllarda anlaşılacaktır. Çünkü orada kaybedilen sadece Suriye halkı ve Suriye’de yaşayan farklı kesimler değil bizatihi “insanlığın” kendisidir. Bir din ve medeniyet olarak İslam’ın temel özellikleri vardır. En önemli özelliklerinden birisi, ilmî ve felsefî geleneklerin bulunmadığı Arap Yarımadası’nda ortaya çıktıktan kısa bir süre sonra kendine has “bilim anlayışı”, “felsefe sistemi” ve “düşünce metodolojisi”ni inşa etmiş olmasıdır. İslam bilim ve düşünce tarihini bilenler, Müslümanların erken dönemde kısa denecek bir sürede bu konuda büyük bir başarı elde ettiklerini, asırlardan itibaren devam edegelen birçok felsefe ve düşünce havzalarını geride bıraktıklarını itiraf etmektedirler. Müslüman filozof ve bilim insanları, Kur’an ve İslam kültürü ile birlikte başta Yunan, Hint ve İran olmak üzere kendilerine intikal eden ilmi ve felsefi birikimlerden azami derecede istifade etmişlerdir. Dünyanın birçok yerinde unutulmaya yüz tutan mantık, tıp, felsefe ve diğer ilimleri tahlil ederek ve bu konuda yazılmış eserlerin büyük bir kısmını Arapçaya tercüme ederek onların zayi olmasını önlediler. Emevî Halifesi Halid İbn Yezid (ö. 85/704 [?]) döneminde başlayan bu süreç, Me’mun (ö. 218/833)  döneminde kurumsallaşarak Orta Çağ ilimler akademisi konumuna ulaşan Beytü’l-hikme’nin ortaya çıkmasına vesile oldu. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, Müslüman âlimlerin sadece tercüme ile &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Asırlar sonra Endülüs’te kaybedilenin “İslam Medeniyeti” olduğu anlaşıldığı gibi Suriye’de kaybedilenin ise “insanlık/insanlığımız” olduğu ileriki yıllarda anlaşılacaktır. Çünkü orada kaybedilen sadece Suriye halkı ve Suriye’de yaşayan farklı kesimler değil </b></span><span class="s1"><b>bizatihi “insanlığın” kendisidir.</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bir din ve medeniyet olarak İslam’ın temel özellikleri vardır. En önemli özelliklerinden birisi, ilmî ve felsefî geleneklerin bulunmadığı Arap Yarımadası’nda ortaya çıktıktan kısa bir süre sonra kendine has “bilim anlayışı”, “felsefe sistemi” ve “düşünce metodolojisi”ni inşa etmiş olmasıdır. İslam bilim ve düşünce tarihini bilenler, Müslümanların erken dönemde kısa denecek bir sürede bu konuda büyük bir başarı elde ettiklerini, asırlardan itibaren devam edegelen birçok felsefe ve düşünce havzalarını geride bıraktıklarını itiraf etmektedirler. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Müslüman filozof ve bilim insanları, Kur’an ve İslam kültürü ile birlikte başta Yunan, Hint ve İran olmak üzere kendilerine intikal eden ilmi ve felsefi birikimlerden azami derecede istifade etmişlerdir. Dünyanın birçok yerinde unutulmaya yüz tutan mantık, tıp, felsefe ve diğer ilimleri tahlil ederek ve bu konuda yazılmış eserlerin büyük bir kısmını Arapçaya tercüme ederek onların zayi olmasını önlediler. Emevî Halifesi Halid İbn Yezid (ö. 85/704 [?]) döneminde başlayan bu süreç, Me’mun (ö. 218/833)<span class="Apple-converted-space">  </span>döneminde kurumsallaşarak Orta Çağ ilimler akademisi konumuna ulaşan Beytü’l-hikme’nin ortaya çıkmasına vesile oldu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, Müslüman âlimlerin sadece tercüme ile yetinmemiş olmalarıdır. Onlar, İslam dünyasının son birkaç asırdır Batı kültürü ve felsefesi karşısında sergilediği tutumun tam aksine miras aldıkları ilmî ve felsefî geleneklere karşı tamamen “pasif” ve “alıcı” konumunda değildiler. Bilakis büyük gayretler sarf ederek, adeta kılı kırk yararak kadim ilim ve felsefe geleneğini İslam’ın kesin ilkelerine hizmet edecek şekilde tanzim ettiler veya yeniden yorumladılar. Böylelikle İslam medeniyetinin kendine has bir dünya görüşü ve bilim anlayışını tesis ettiler. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Elbette bu konuda tamamen başarılı oldukları ve hatasız oldukları söylenemez. Ancak onların bu konudaki ilmi gayretlerinin bir benzerine tarihte çok ender rastlanmaktadır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Bunun en iyi örneklerinden birisi “atom”, “cevher/töz” ve “araz/ilinti”dir. Atom nazariyesi, evren ve işleyişini anlamak için Demokritos (ö: M.Ö. 460-470) tarafından savunulan bir “kuram”dı. Bu teorinin kendi çağında veya mahallinde günümüzdeki Kuantum teorisi işlevini gördüğünü söylemek mümkündür. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Aristo’dan sonra bu kuram etkisini yitirmeye başladı. İslam düşüncesinde atomcu anlayışın savunucusu Ebü’l-Hüzeyl Allâf’tan (ö. 235/849-50 [?])itibaren atomcu anlayış asırlar boyu kelam ilminde varlığını sürdürdü. Burada dikkat çekmek istediğimiz husus, Müslüman âlimler Antik Yunan düşüncesinden bu kuramı alırken ona İslâmî bir form giydirerek onu gerek “Allah’ın varlığını” ispat etmede gerekse “âlemin hadis” olduğunu temellendirmede kullanmalarıdır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><b>“Yüksek” ve En Güçlü “Kaleler”</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2">İslam bilim, düşünce ve felsefe tarihinde yukarıda ifade edilen misyonu yüklenen önemli şehirler öne çıkmıştır. Yarasını hâlâ yüreğimizde ve zihnimizde taşıdığımız Endülüs; İslam din, bilim, sanat, felsefe ve kültürün en “yüksek” ve en “güçlü” kalelerinden biriydi. Bağdat, Şam, Horasan, Semerkant, Kahire ve Musul diğer önemli kalelerdendi. Ancak Endülüs medeniyetini diğerlerinden ayıran, hatta onlardan üstün kılan bazı özellikler vardır. En önemlisi de onun kendine has metot ve güçlü birikimiyle Avrupa’da asırlarca ilim, felsefe ve sanatın bayraktarlığını yapmasıdır. Bu nedenle Endülüs’te ortaya konulan ilmi ve felsefi birikimin üç temel özelliği göze çarpmaktadır. Birincisi, “aklî yönelim”in baskın olması; ikincisi “sentezci ve diyalektik” olması; üçüncüsü ise “cihanşümul” olmasıdır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Uzayı temsil eden bir gök küresi kuran ve Avrupa’da astronominin gelişmesinde etkili Sindhind tablolarının çizimlerini yapan, bir ara uçmayı denediyse de yaptığı uçuş takımında kuyruk kısmı bulunmadığı için inişi çok sert olan ve ölümden zor kurtulan (DİA) büyük kimyacı ve fizikçi İbn Fernâs (ö. 274/887), fizik, kimya, matematik ve mantık otoritesi Mesleme el-Macrîtî (ö. 398/1008), çağının en büyük tıp otoritesi, Müslümanlardan ameliyatla ilgili ilk eser yazan Ebü’l-Kasım ez-Zehrâvî (ö. 404/1013) İbn Hazm (ö. 456/1064), Ebu Ubeyd el-Bekrî (ö. 487/1094), İbn Zerkâle (ö. 493/1100), İbn Rüşt (ö. 595/1198), İbn Bacce (ö. 533/1139), İbnü’l-Baytâr (ö. 646/1248), ve Şatıbi (ö. 790/1388) Endülüs İslam medeniyetinin yetiştirdiği âlimlerden sadece birkaçıdır. Başta İslam bilim ve kültürü olmak üzere ilim ve felsefe geleneklerini Batı toplumlarına aktaran ve orada büyük bir çığır açanlar ismi geçen filozof, âlim ve bilim adamlarıydı. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Ancak kaderin ve tarihin bir cilvesi olarak Endülüs İslam medeniyeti ortadan kalktı/kaldırıldı. Hristiyanlar oraya hâkim olduktan sonra Müslümanları ya tehcire zorladılar ya da Hristiyanlaştırdılar. Endülüs’ün Müslümanların elinden alınması sadece bir siyasi zümre veya toplumun ortadan kaldırılması değil; bizatihi oradaki İslam bilim, kültür ve felsefesinin ortadan kaldırılmasıdır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2"><b>Hiçbir İnsani ve Toplumsal Felaket Zamanında Tam Olarak Kavranmış Değildir</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Günümüz İslam dünyasına baktığımızda benzer bir durum söz konusudur. Yıllardır bütün dünyanın gözü önünde Suriye İç Savaşı devam etmektedir. Dünyanın neredeyse bütün güçleri orada nüfuz peşindedir. Her biri pay sahibi olmak için elinden geleni yapmaktadır. Başta İran ve Suudi Arabistan olmak üzere Müslüman ülkeler de bu günahın ortaklarıdır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Orada yıkılan şehirler, tehcir edilen siviller, tacize ve tecavüze uğrayan kadınlar, denizlerde boğulan çocuklar, katledilen aydınlar, bombalanan camiler, okullar, hastaneler ve tarihi eserler, iş yerlerinde düşük ücretlerle köle gibi çalıştırılan gençler, körfez zenginleri pazarında satılan masum kızlar, toprağın altına gömülen yüzbinler ve zindanlarda en acımasız işkencelere maruz kalan tutuklular, genelde modern dünyanın özelde İslam dünyasının ikiyüzlülüğü ve nifakını ortaya koymaktadır. Bu acımasız durum, başta savaştan kaçarak hayatını bir şekilde kurtaran bir kısım Suriyeliler olmak üzere kimsenin umurunda değildir. Oradaki insani trajediyi dert edinenlerin sayıları oldukça sınırlıdır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Hiçbir insani ve toplumsal felaket zamanında tam olarak kavranmış değildir. Kuşkusuz Suriye’deki iç savaş, bölgesel ve küresel güçlerin nüfuz kavgaları da bunlardan biridir. Yıllardır Suriye’de devam etmekte olan iç savaşın sonuçları, özellikle Müslüman toplumlar için çok ağır olacaktır. Başta Türkiye olmak üzere Suriye’ye komşu olan bütün ülkeler bunun acısını yaşamakla birlikte Suriye İç Savaşı’nın bir kısım yaraları daha taze olduğu için oradaki insânî felaket tam olarak kavranmış değildir. Katledilen ve tehcir edilen milyonlarca insan ile yıkılan şehirlerin daha büyük sonuçları doğuracağı muhakkaktır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Ebu’l-Hasan en-Nedvî’nin (ö. 1999) “Mâzâ hasire’l-âlem bi’nhitâti’l-müslimîn/Müslümanların gerilemesi ile dünya ne kaybetti?” isimli meşhur bir eseri vardır. Bu eserde, tarihi ve ilmi veriler ışığında Hz. Peygamber döneminden modern zamana kadar Müslümanların insanlığa kazandırdığı hususlar ana hatlarıyla ele alınmaya çalışılmaktadır. Bu şekilde İslam dünyasının daha sonra gerilemesinin insanlığa neleri kaybettirdiği sonuçlarına ulaşılmak istenmektedir. Çünkü bir medeniyetin düşmesinde kayıplar tespit edilmedikçe kazanımların tekrar elde edilmesi söz konusu değildir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Bunun gibi yıllardır devam etmekte olan Suriye İç Savaşı’ndan nelerin kaybedildiğinin çok iyi bilinmesi gerekir. Başladığı günden itibaren Suriye’deki gelişmeleri takip eden ve ona dair geniş bir makale yayınlayan (http://www.yorungedergi.com/2019/02/suriye-savasi-ve-cografyamizin-gelecegi/) biri olarak şunu ifade etmek isterim: </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Asırlar sonra Endülüs’te kaybedilenin “İslam Medeniyeti” olduğu anlaşıldığı gibi Suriye’de kaybedilenin ise “insanlık/insanlığımız” olduğu ileriki yıllarda anlaşılacaktır. Çünkü orada kaybedilen sadece Suriye halkı ve Suriye’de yaşayan farklı kesimler değil bizatihi “insanlığın” kendisidir.<span class="Apple-converted-space">   </span></span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/enduluste-medeniyetimizi-suriyede-insanligimizi-kaybettik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tekfir veya Deaşçılık</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tekfir-veya-deascilik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tekfir-veya-deascilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erkan Baysal]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2019 09:09:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[DEAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[Tekfir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10126</guid>

					<description><![CDATA[İlmî, ahlâkî, politik, kültürel ve sosyolojik açılardan İslam âlemini  zayıf düşüren, müzakere, düşünce ve uzlaşı geleneğini ortadan kaldıran en büyük sorunlardan biri de “tekfir kültürü” ve “tekfir zihniyeti”dir. Tekfirin sıradanlaştığı ve yaygın kültür haline geldiği toplumlarda ilim, felsefe, hikmet, marifet, uzlaşı, dolayısıyla sağlıklı ve makul bir din anlayışı da söz konusu olamaz. Hepimizin malumu olduğu üzere İslam dünyası, birçok sorunla karşıya karşıyadır. Bu sorunların bir kısmı “dış” kaynaklı, önemli bir kısmı ise “iç” sorunlardır. Aslında dış kaynaklı addedilen sorunlar da temelde iç sorunlardan beslenir. Çünkü iç sorunlarla boğuşmayan bir toplum ve medeniyetin başka toplum ve medeniyetler tarafından zayıf düşürülmesi, yenilmesi ve ortadan kaldırılması neredeyse imkânsızdır. Yüce Allah “Bunun sebebi şudur: Bir toplum kendilerinde bulunan (iyi davranışlar)ı değiştirmedikçe, Allah onlara verdiği bir nimeti değiştirmez ve şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir” buyurur. (Enfal, 53) Bu ayet, bir taraftan değişim ve dönüşümlerde insanın irade ve ihtiyarını vurgularken diğer taraftan da birey ve toplumların elde ettikleri “kazanımlar” veya yüz yüze kaldıkları “kayıplar”da bizzat kendilerinin sorumlu olduğuna işaret eder. İlmî, ahlâkî, politik, kültürel ve sosyolojik açılardan İslam âlemini zayıf düşüren, müzakere, düşünce ve uzlaşı geleneğini ortadan kaldıran en büyük sorunlardan biri de “tekfir kültürü” ve “tekfir zihniyeti”dir. Tekfirin sıradanlaştığı ve yaygın kültür haline geldiği toplumlarda &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İlmî, ahlâkî, politik, kültürel ve sosyolojik açılardan İslam âlemini  zayıf düşüren, müzakere, düşünce ve uzlaşı geleneğini ortadan kaldıran en büyük sorunlardan biri de “tekfir kültürü” ve “tekfir zihniyeti”dir. Tekfirin sıradanlaştığı ve yaygın kültür haline geldiği toplumlarda ilim, felsefe, hikmet, marifet, uzlaşı, dolayısıyla sağlıklı ve makul bir din anlayışı da söz konusu olamaz.</strong></p>
<p>Hepimizin malumu olduğu üzere İslam dünyası, birçok sorunla karşıya karşıyadır. Bu sorunların bir kısmı “dış” kaynaklı, önemli bir kısmı ise “iç” sorunlardır. Aslında dış kaynaklı addedilen sorunlar da temelde iç sorunlardan beslenir. Çünkü iç sorunlarla boğuşmayan bir toplum ve medeniyetin başka toplum ve medeniyetler tarafından zayıf düşürülmesi, yenilmesi ve ortadan kaldırılması neredeyse imkânsızdır. Yüce Allah “Bunun sebebi şudur: Bir toplum kendilerinde bulunan (iyi davranışlar)ı değiştirmedikçe, Allah onlara verdiği bir nimeti değiştirmez ve şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir” buyurur. (Enfal, 53) Bu ayet, bir taraftan değişim ve dönüşümlerde insanın irade ve ihtiyarını vurgularken diğer taraftan da birey ve toplumların elde ettikleri “kazanımlar” veya yüz yüze kaldıkları “kayıplar”da bizzat kendilerinin sorumlu olduğuna işaret eder.</p>
<p>İlmî, ahlâkî, politik, kültürel ve sosyolojik açılardan İslam âlemini zayıf düşüren, müzakere, düşünce ve uzlaşı geleneğini ortadan kaldıran en büyük sorunlardan biri de “tekfir kültürü” ve “tekfir zihniyeti”dir. Tekfirin sıradanlaştığı ve yaygın kültür haline geldiği toplumlarda ilim, felsefe, hikmet, marifet, uzlaşı, dolayısıyla sağlıklı ve makul bir din anlayışı da söz konusu olamaz. Gereksiz ve asılsız dayanaklara binaen aynı ortamı, aynı binayı, aynı sınıfı ve hatta aynı odayı paylaşan bireylerin birbirlerine “kâfir” gözü ile baktıkları ve bu şekilde birbirleriyle muamele ettikleri topraklardan “ümmet”, “toplum” ve “medeniyet” adına hiçbir şey yeşermez.</p>
<p>Burada dikkat edilmesi gereken en önemli hususlardan biri de tekfir kültürünün sadece Müslümanlara veya İslam dünyasına özgü olmadığıdır. Aynı zamanda tekfir sadece “gelenekçi, mutasavvıf ve muhafazar” kesimlere de has değildir. Özünde “ötekileştirmeyi” barındıran tekfir zihniyetini bu şekilde anlamanın eksik ve yanlış olduğu görülmektedir. Çünkü tekfirin biri “dar” (literal) diğeri de “geniş” (kültür) olmak üzere iki farklı anlamının olduğu söylenebilir.</p>
<p>Dar anlamıyla tekfir, Müslüman olduğu bilinen birisi hakkında “İslam’dan çıktı”, “kâfir oldu”, “mürted oldu”, “dinden çıktı” ve “zındıktır” şeklindeki ifadelerle onun İslam’dan veya İslam’ın yaygın din anlayışından ayrıldığını ifade eden yargılardır.</p>
<p>Ancak literal açıdan tekfir olarak isimlendirilmese de ötekileştirme ve yok saymada bilinen ve yaygın tekfir kültüründen eksik bir yanı bulunmayan birden fazla tekfir kültürlerinden söz edilebilir. Bu tekfir kültürlerinin tamamı, “din”, “coğrafya”, “kültür”, “ideoloji”, veya “mezhep”i merkeze koyarak onun dışında kalanların mal, can ve hayat haklarını yok sayarlar. Bunların tamamı farklı açılardan tekfir kültürü ve zihniyetini ifade eder. Bu nedenle tekfiri sadece dar anlamıyla değerlendirmenin eksik, yanlış ve yetersiz olduğu anlaşılmaktadır.</p>
<p>Din merkezli olmayan diğer “ötekileştirme” şekillerinin “dinî tekfir”le aynı karakter ve kodları taşıdığından dolayı hepsini “tekfir” altında toplamak mümkündür. İnsan haklarını yok sayan birçok ideoloji ve yaklaşım, sadece “dinî tekfiri” büyük bir tehlike olarak görür. Bununla aslında özünde barındırdığı “ötekileştirme” ve “yok sayma” kabahatini kamufle etmeye çalışır. Bundan dolayı birçok ötekileştirme türünü tekfir adı altında bir araya getirmemizin asıl amacı, hepsinin aynı karakteri taşıdığını ortaya koymaktır. Geniş anlamıyla tekfiri üç başlıkta toplamak mümkündür.</p>
<p><strong>1) Coğrafi ve Kültürel Tekfir</strong></p>
<p>Bu tekfir türünün en yaygın şekli, Batı toplumlarının diğer toplumlara bakışlarında şekillenir. Batı toplumları genelde bütün Doğu özelde ise Orta Doğu/İslam dünyasına “insan” gözü ile bakmamaktadır. Elbette bundan müstesna olan önemli fikir adamları ve fırkalar vardır. Ancak Batı toplumları, genel olarak Batılı olmayanların yerüstü ve yeraltı zenginliklerini ya kendilerine mubah görürler ya da onların talan edilmesine karşı sessiz kalırlar.</p>
<p>Elbette son yüzyıllarda demokrasi ve insan hakları adına Batı’da çok önemli gelişmeler yaşandı. Ancak başta Suriye olmak üzere son iki asırdır Orta Doğu’nun tamamında cereyan eden olaylar Batı’nın sömürgeci ve talancı kültürün hâlâ devam ettiğini en güçlü şekilde teyit eder. Bu açıdan model alınması gereken, Batı’nın Orta Doğu ve Afrika’da yaptığı değil kendi içinde uyguladığı mali, ilmi ve hukuki “disiplin”dir.</p>
<p>Birçok Batılı aydın, düşünür, yazar ve çizer, İslam dünyasındaki radikal gruplarla ilgili çok ciddi çalışmalar yaptılar ve hâlâ yapıyorlar. Cihadist ve radikal grupların bütün dünya için büyük bir tehlike arz ettiğini her platformda dile getirdiler. Bunun çok doğru ve yerinde bir tutum olduğunu belirtmeye gerek yoktur. Çünkü radikalizmin hiçbir türü insanlık, medeniyet ve bilime katkı sağlayamaz. Ancak aynı aydınların önemli bir kısmı, ülkelerinin gayri meşru bir şekilde Afrika ve Orta Doğu’da yaptıklarına karşı sessiz kalmayı tercih ederler.</p>
<p>Peki, toprakları ve zenginlikleri yağmalandığı için işgalcilere “kâfir” gözü ile bakan ve onlara bu şekilde muamele eden “tekfirci” oluyor da onları insan yerine koymayan, can, mal ve topraklarını ellerinden alanlar “tekfirci” olmuyor mu? Onların yaptıkları coğrafi ve kültürel tekfir değil midir? Bu nedenle aynı tepkiyi işgalci ülkelerine vermedikleri sürece onların cihadist gruplar ve tekfirci tutumlardan bir farkı olmadığını belirtmek gerekir.</p>
<p>Bunun gibi bir bütün olarak “Batı”yı kötülemek, onu yok saymak, orada yetişmiş bütün düşünce, felsefe, din, sanat, fikir ve bilim insanlarını azarlamak amacıyla onlara “oryantalist”, “Batılı zındıklar” ve “müsteşrik” demek de coğrafi ve kültürel bir tekfir türüdür.</p>
<p><strong>2) İdeolojik/Mezhebî Tekfir</strong></p>
<p>Bu da genelde bütün dünyanın özelde ise İslam dünyasının yüz yüze kaldığı tekfir türlerinden biridir. Birçok katı ve ideolojik grup kendilerinden olmayan, onlar gibi düşünmeyen ve liderlerine taparcasına saygı göstermeyen birey ve topluluklara “insan” gözü ile bakmamaktadır. Yeri ve zamanı geldiğinde onların temel insani haklarını çiğnemekten de geri durmaz. Ancak onların bu yaptıkları çoğu zaman “modernlik”, “çağdaşlık” ve “insan hakları” kapsamında değerlendiriliyor. Oysa buradaki ötekileştirmenin yaygın tekfir kültüründen bir farkı yoktur.</p>
<p>Bir kesim, din veya mezhebini merkeze koyarak kendilerinden olmayanları ötekileştirerek insan yerine koymadığı gibi diğer kesim de ilahi bir akide gibi sımsıkı sarıldığı ideolojisini merkeze koyarak kendisi gibi düşünmeyenleri insan yerine koymuyor. Bu iki yaklaşımın çıkış noktaları ve referansları farklı olmakla birlikte vardıkları sonuç ve doğurduğu facialar aynıdır. Bazı dinî gruplarda yaygın olan tekfir anlayışını eleştiren bir öğrenci bana “dindarları ortadan kaldırmadan hiçbir ilerleme sağlanamaz” demişti. Peki, bu arkadaşın, kendisini tekfir eden gruplardan bir farkı var mıdır? Bu yaklaşımın da DEAŞ zihniyetinden hiçbir farkı olmadığını bilmek gerekir.</p>
<p>Yakın bir zamanda bir doktor hanım, kendisinden ve arkadaşlarından tedavi olmaya gelen birkaç çarşaflı hanımı sosyal medya hesaplarında paylaşmış, insan hakları ve kadının iffetine yakışmayacak yorumlara yol açmıştı. (http://www.memleket.com.tr/gizli-cekip-paylasti-dis-hekimin…) Bu durum, birçok insan hakları savunucusu tarafından görmezlikten gelindi. Oysa bunun tam tersi bir durum söz konusu olsaydı birçok şahıs veya grup, “insan hakları”ndan dem vurup “DEAŞÇILIK” ve “tekfircilik” suçlamalarını yöneltirdi.</p>
<p>Peki, bu iki durumdan biri neden “DEAŞÇILIK” ve “tekfircilik” oluyor da diğeri neden olmuyor? Bu zihniyetten biri “insan hakları” ve “dünyanın geleceği” için tehlike görüldüğü halde diğeri neden görülmüyor? DEAŞÇILIK ve tekfir, bir zihniyet ve kültür olarak değerlendirildiği zaman aralarında bir fark var mıdır?</p>
<p>İran medyasını yakından takip edenler, selefi radikal gruplarının yaptıkları zulüm, hakaret ve tahribata sürekli dikkat çekildiğini görecektir. İranlı siyasetçi ve devlet adamları, birçok tahribattan onları sorumlu tutarlar. Bu tutumun son derece doğru ve yerinde olduğunu, demokrasi, insan hakları ve toplumsal uzlaşı adına yapılması da gerektiğini ifade etmeye gerek yoktur. Ancak işin ironik tarafı, velayet-i fakihe bağlı olan veya öyle olduğu düşünülen birçok radikal Şiî gruplarının Yemen, Irak ve Suriye’de yaptıkları tahribat görmezlikten geliniyor. Oysa radikal Şiî gruplarının tekfir anlayışı ile DEAŞ’ın tekfir anlayışı arasında bir fark yoktur.</p>
<p>Peki, neden bunlardan biri “cephe-i mukavemet/direniş hattı” olarak değerlendiriliyor diğeri ise “tekfirci” olarak görülüyor. Doğrusu her ikisi de insanlığa, medeniyete, bilime ve huzura hiçbir katkısı olmayan “tekfirci” gruplardır.</p>
<p><strong>3) Dinî Tekfir</strong></p>
<p>Aslında tekfir denildiği zaman ilk akla gelen, hatta literal açıdan akla gelmesi gereken dinî tekfirdir. Dinî tekfirde bir Müslümanın dinden çıktığı ve Müslüman olmadığı kastedilmektedir. Maalesef bu tekfir türü, Hz. Osman’ın şehadetinden sonra ortaya çıkan Haricilerle birlikte Müslüman toplumlarının kanayan yarasıdır. Bu olaydan sonra Ehl-i kıble arasında tekfir ve zındıklık suçlamasının sonu gelmedi. Birçok grup kendisinden olmayan dini grupları rahat bir şekilde tekfir edebildi. Bu sürecin içine siyaset de girince devlet başkanları ve birçok siyasetçi politik muhaliflerini sindirmek ve cezalandırmak için “tekfir” ve “zındıklık” suçlamasını keskin bir kılıç olarak kullanabildi.</p>
<p>Buradaki en önemli husus, ilmi çalışmalar dışında geçmiş hadiseleri sorgulamak yerine günümüzde yapılması gerekenlere odaklanmaktır. Günümüzde yaygın halde gelen dinî tekfire karşı oldukça dikkatli olunmasını gerektiren birkaç önemli husus vardır. Onları mutlaka göz önünde bulundurmak gerekir. Bunlar;</p>
<ol>
<li><strong>A) Küfür ile kâfiri ayırmak</strong></li>
</ol>
<p>Bu ayrımı en güzel şekilde yapanlardan biri İbn Teymiyye’dir (ö. 728/1328). İbn Teymiyye, birçok konuda muhaliflerini rahatlıkla tekfir etmişse de onun küfür-kâfir ayrımına vurgu yapması oldukça önemlidir. Bu hususa riayet edildiğinde tekfirin önemli ölçüde sınırlanacağı görülecektir. Bu konuda şöyle der:</p>
<p><em>“Bazen bir eylem veya söylem küfür olabilir. Bu durumda (genel olarak) onu söyleyen veya yapan tekfir edilir. Sözgelimi ‘bunu söyleyen kâfirdir’ veya ‘bunu yapan kâfirdir’ denir. Ancak onu söyleyen veya yapan belli bir şahsın küfrüne hükmedilemez. Bu durum, reddedenin kâfir sayılacağı hüccet/delil kaim olduktan sonra söz konusudur. Ehl-i Sünnet ve’l-cemaate göre bu, vaîd/ceza ifade eden naslarda genel bir kuraldır. Bundan dolayı Ehl-i kıbleden belli birisinin cehennemlik olduğuna tanıklık edilemez. Çünkü ‘bir şartın yerine gelmemesi’ veya ‘bir mani’den dolayı o şahsın cezalandırılmaması da mümkündür.</em> (İbn Teymiyye, Mecmu’u fetâvâ, der. Abdurrahman İbn Muhammed, Riyad 2004, XXIII, 345).</p>
<p>Buradaki ince ayrım ve bu konudaki hassasiyet, “Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın” (Hücurat, 6) ve “Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine (ganimete) göz dikerek, ‘Sen mü’min değilsin’ demeyin. Allah katında pek çok ganimetler vardır. Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu (Müslüman oldunuz). Onun için iyice araştırın. Çünkü Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Nisa, 94) ayetleri ile örtüşmektedir.</p>
<p>Aynı zamanda bu yöntemin nebevi bir yöntem olduğunu da belirtmek gerekir. Resulullah genel olarak “içki içenleri lanetlediği halde (Ahmed b. Hanbel, Müsned, X, 9; ibn Mace, Eşribe 6) onun huzurunda içki içen birisini lanetleyen sahabiyi uyarır ve onun “Allah ve resulünü sevdiğini” belirtir. (et-Temîmî, Ahmed İbn Ali, Müsnedü Ebî Ya’lâ, thk. Hüseyn Selîm, Dârü’l-Me’mûn, 2. Baskı, Beyrut 1990, s. 161) Buradan çıkarabilecek en doğru yöntem, bir hükmün “genel olması” ile onun “belli bir şahıs” için söz konusu olması arasındaki farka riayet etmektir.</p>
<p>Bu ayrımın en önemli noktalarından biri, “küfür” olarak nitelenen bir eylem veya söylemi yapanın küfrüne hemen hükmetmemek gerekliliğidir. Onun “kâfir” olabilmesi için “bilgi”, “kasıt” ve “tevil”e bakılması gerekir. Çünkü onun bu konuda bilgisinin olup olmaması, inkârı kastedip etmemesi veya te’vil yapıp yapmadığı onun hakkında verilecek “küfür” hükmünü etkileyecektir.</p>
<p>Sözgelimi Hz. Şuayb’ın peygamberliğini inkâr etmek küfürdür. Çünkü bu konuda tevile mahal bırakmayan açık ayetler vardır. Ancak “Hz. Şuayb’ın nübüvvetini inkâr eden filan şahıs kâfirdir” denemez. Çünkü Hz. Şuayb’ın peygamber olduğunu bilmek dinin olmazsa olmaz ilkelerinden değildir. Bu nedenle onun Kur’an’da ismi açıkça yer alan bir peygamber olduğunu bilmeden reddeden dinden çıkmış olamaz.</p>
<p>Belirtmek gerekir ki küfür de iman gibi bir vakıadır. Her din, ideoloji ve düşüncenin sınırları vardır. O sınırların içinde kalanlar ve onun dışında kalanlar vardır. Bir din olarak İslam’ın da vazgeçilmez “ilkeleri” vardır. Onları kabul eden Müslüman reddedenler ise Müslüman değildir. Sözgelimi Allah, nübüvvet ve ahirete iman, o prensiplerden birkaçıdır. Allah’a, ahiret hayatına veya Hz. Muhammed’in nübüvvetine inanmayan, İslam dairesinin dışındadır. Çünkü diğer tüm dinlerde olduğu gibi İslam’ın da vazgeçilmez ilkeleri mevcuttur. Aksi takdirde ne iman ne İslam’dan söz edilebilir. Bu açıdan küfür de İslam gibi bir vakıadır.</p>
<p>Bütün İslam dışı inanç, eylem ve söylemlerine rağmen herhangi birisinin “Müslüman” olarak addedilmesi sözü edilen vakıaya aykırıdır. Ancak “tekfir” bir hadisedir, herhangi bir şahıs veya grubun küfrüne hükmetmektir. Hüküm ile vakıa birbirinden farklıdır. Mesela “hırsızlık” bir vakıadır. Başkasının malını izinsiz alan “hırsız”dır. Ancak niyeti, gerekçesi ve bilinç durumu dikkate almadan başkasına ait bir malı alan belli bir şahsın hırsızlığına hükmetmek ise ayrı bir husustur.</p>
<p>Bir vakıa olan “küfrü” bir hadise olan “tekfir”den ayrılmasına tekfirin “ilmi boyutu” da denebilir. Bu boyuta göre diğer dinlerde olduğu gibi İslam’ın temel prensipleri vardır. Onları inkâr eden veya onlarla alay eden İslam’dan çıkmış olur. Aksi takdirde İslam’ın hiçbir sabitesi kalmaz. Sabitesi olmayan ise yok hükmündedir. Ancak bu durumun, küfrün “olgusal ve ilmi” boyutunu teşkil ettiğini ve tekfirin bundan farklı olduğu ifade edildi.</p>
<ol>
<li><strong>B) Münkir ile müevvili ayırmak</strong></li>
</ol>
<p>İslam düşünce geleneğinde bazı durumlarda “tekfir” kültürü baskın geldiği gibi düşüncelerin özgürce tartışıldığı, eleştirilerin tekfirden uzak yapıldığı ortamlar da olmuştur. Böyle bir ortam olmasaydı ilim, bilim ve felsefenin ortaya çıkması mümkün değildi. Kime ait olursa olsun (Bedizzaman, Namık Kemal, Ziya Paşa) “barika-ı hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar/fikirlerin çarpışmasından parlak hakikatler ortaya çıkar” ifadesi son derece doğru ve yerindedir.</p>
<p>Bu ifadede iki unsur dikkat çekmektedir. Birincisi, farklı fikirlerin varlığının gerekliliği; ikincisi ise onların çarpışmasıdır. Bu iki husus olmadan hakikatlerin doğması neredeyse imkânsızdır. Bundan dolayı birçok âlim, tekfir kültürüne set çekmek için<br />
“الموؤل لا يكفّر/tevil eden tekfir edilemez” demiştir.</p>
<p>Elbette her te’vil doğru değildir. Doğru ve kabul edilebilir te’vilin aklî, naklî ve dilsel şartları vardır. Ancak herhangi bir görüş veya yorumun “batıl/geçersiz” olması ile onun dile getirenin “kafir olması” farklı hususlardır. Çünkü küfrün özünde ret ve inkâr vardır. Ret ve inkâr olmadığı sürece yorumun “geçersiz ve yanlış olduğu”, “inkâra yol açtığı” ve “küfre kapı araladığı” söylense de bu yorumu yapanın “kâfir” olduğu “asla” söylenemez.</p>
<p>Başta kelamcılar ve İslam filozofları olmak üzere birçok Müslüman âlim, bu ilkeye bağlı kaldıkları için doğrudan şahısları tekfir etmekten kaçınmıştır. Bir örnek verecek olursak İslam düşünce ve felsefe geleneğinde bazı ilimler veya şahıslar çok fazla tartışma konusu olmuştur. Burada bir-iki gelenekten bahsedilecekse Gazzâlî’nin (ö. 505/1111) filozoflara reddiye olarak yazdığı “tehafüt” ve İbn Sînâ(ö. 428/1037)nın en popüler eseri “İşarat”tır. Bu iki eser ekseninde onlarca şerh, haşiye, reddiye ve karşı reddiyeler yazılmıştır.</p>
<p>İşarat geleneği içerisinde meydana gelen en önemli tartışmalardan birisi de Fahrettin er-Râzî (ö. 606/1210) ile Narırüddîn et-Tûsî (ö. 672/1274) arasında meydana gelmiştir. Çünkü Râzî, birçok konuda İbn Sinâ felsefesine eleştiriler yöneltir, Tûsî de genel olarak onlara cevap vermeye çalışır. Bu halkanın bir parçası olan Siraceddîn el-Urmevî (ö. 682/1283) ise bir kelamcı olduğu halde neredeyse bütün gayretini İbn Sinâ’yı anlamaya ve doğru bir şekilde aktarmaya hasreder.</p>
<p>İşarat eksenli ismi geçen dört büyük filozof ve kelamcının tartışmalarına bakıldığı zaman “ilim”, “düşünce” ve “üsluba” hayran kalmamak mümkün değildir. Bir kelamcı olarak İbn Sina felsefesini birçok konuda eleştiren Râzî, İbn Sinâ’dan söz ederken neredeyse hiçbir yerde doğrudan onun ilmi şahsiyetine halel getirecek bir ifade kullanmaz. Tûsi neredeyse kitabının tamamında Râzî’den söz ederken hatta en sert eleştirileri yaparken bile “ قال الشارح الفاضل /değerli/üstün şarih”ifadesini kullanır.</p>
<p>Buna benzer tekfirden uzak, ilim, hikmet ve düşüncenin merkeze konulduğu yüzlerce örnek vardır. Ancak onunla birlikte ilim ahlakına yakışmayan ve tekfiri merkeze koyan yaklaşımlar da vardır. İslam tarihinde katledilen “Ebü’l-fadl el-Ezdî (ö. 196), Ahmed İbn Tayyip es-Serahsî (ö. 286), Abdullah Aynü’l-kudât el-Hemedânî (ö. 520), Sühreverdî (ö. 587), Abdullah el-Cîlî (ö. 642) veya ölüm fermanı verildiği halde bir yol bulup canını kurtaran “Ravendî (ö. 298), İbn Hanî el-Endülüsî (ö. 362), Ebu Hayyan et-Tevhîdî (ö. 400), İbn Bace (ö. 533) ile Amidi (631/1233) gibi filozoflar da mevcuttur. Fakat su-i misal emsal olmamalıdır. İlim, akıl ve ahlak adına birinci yaklaşımın daha doğru olduğu, din ve aklın onu teyit ettiğini ispat etmek izahtan varestedir.</p>
<p>Bu nedenlerden ötürü te’vili geçersiz olsa da asıl kastı İslam’ı reddetmek değil onu farklı anlamak ve yorumlamak olan belli bir şahsa “dinden çıkmıştır” denemez. Buna benzer birçok yorum kelam ve İslam felsefesinde mevcuttur. İslam filozofları, “Allah’ın irade sıfatı yoktur” iddiasını ileri sürdükleri zaman onların asıl amacı İslam, Hz. Muhammed’in nübüvveti ve ayetleri inkâr etmek değildi. Hatta onlar başta İslam olmak üzere bir bütün olarak “din”i makul bir zeminde anlaşılması için herkesten fazla gayret etmişlerdir. Ancak onlar, kelam açısından yanlış görülse de “irade”yi “ilme” yorumlamışlardır.</p>
<p>Bu konuda İbn Hazm (ö. 456/1064) şöyle söyler: “Doğrusu, İslam akdinin kendisine sabit olan bir kişiden ‘inkâr’ veya ‘icma’ olmaksızın zail olması söz konusu değildir. Bu akit, iftira ve iddia ile ortadan kalkamaz” (İbn Hazm, el-Fasl, Darü’l-cîl, Beyrut 1996, III, 292).</p>
<p>Dolayısıyla İslam’ı kesin olarak sabit olan birisi, bir zandan ötürü dinden çıkmış olamaz. Tekfirin durumu ve te’vil edenin kolay kolay tekfir edilemeyeceğine dair kelam ve usul eserlerinde birçok bilgi bulunmaktadır. Bu konuda detaylı bilgiler için Râzî’nin Nihayetü’l’ukûl fî dirayeti’l-usûl, Beyrut 2010, 271-318 sayfalar arasına bakılabilir.</p>
<ol>
<li><strong>C) Tekfirin hukuki boyutuna dikkat etmek</strong></li>
</ol>
<p>Başta İslam hukuku olmak üzere bütün hukuk sistemlerinde “suç”un ispatı gerekir. Herhangi birisine suçlu demekle onun suçluluğu ispat edilemez. Öyle olsaydı hukuk sistemlerine ihtiyaç kalmazdı. Bu konuda Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in hassasiyeti en üst düzeydedir. Allah, zina iftirası hakkında dört şahidi zorunlu kılmıştır. Hz. Peygamber, savaşta yere atıldıktan sonra kelimeyi şehadet getiren adamı öldüren Üsame’yi öyle azarlamış ki Üsame; “keşke o olaya kadar Müslüman olmasaydım” diye içinden geçirmiştir. Üsame, o adamın can korkusundan kelimeyi şehadet getirdiğini söylemesi üzerine Resulullah “onun kalbini yardın mı?” diye sormuştur. (Buhârî, Diyât 2, Meğâzî 45; Müslim, Îmân l58–159).</p>
<p>Tam burada şunu sormak icap eder: Hakikaten ulu orta tekfir edilen Ehl-i kıble ve “ben Müslümanım” diyenlerin kalbini yaran var mıdır?</p>
<p>İslam hukukunda mürteddin öldürülmesi ve boşanması gibi riddetle ilgili hükümler vardır. Bu hükümlerin önemli bir kısmı geçmişte ve günümüzde İslam hukukçuları arasında tartışma konusudur. Ancak görebildiğimiz kadarıyla günümüzde tekfiri bir kültür haline getirenlerin çoğu, bu hükümleri “gerekli” görür. Hatta bundan dolayı tekfiri bir kılıç olarak kullanır. İşte tam burada şunu sormak gerekir, hukuki sonuç doğuran en ufak bir eylemde bile bir dizi yasal süreç, şahitlik ve ikrar gerekirken kişinin katli ve boşanması gibi sonuçları doğurduğuna inanılan “riddet” ve “küfür” suçlaması nasıl bu kadar rahat yapılabilmektedir? Basit bir hırsızlık olayında bile kimin hırsız olduğuna karar vermek kolay değilken kişinin kâfir olduğu ve eşinden boşandığı hükmünü doğurduğu söylenen “riddet” yaftası neden bu kadar rahat yapılabilmektedir?</p>
<p>Kur’an’a göre bir insanı haksız yere öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir. (Maide, 32) Kur’an’a inanan ve bütün ilkelerini ondan alan bir camia, yine Kur’an adına tekfir kültürünü yaygınlaştırıp, insanların can ve malını nasıl mubah görebilir? Bu da tam olarak tekfir suçlamasının “hukuki” boyutuna işaret eder ve İslam adına yapılan birçok tekfir suçlamasının doğrudan İslam hukukuna da aykırı olduğunu ortaya<br />
koyar.</p>
<ol>
<li><strong>D) Sorumluluğun bireyselliği</strong></li>
</ol>
<p>İslam’da sorumluluk temelde “bireysel”dir. Herkes kendi amelinden sorumludur. Kimse, kimsenin inancından, eyleminden, doğrularından ve yanlışlarından “doğrudan” sorumlu tutulamaz. Bununla birlikte bireylerin “toplumsal” sorumlulukları da vardır. Bu sorumluluk da “maruf/hayrı yaymaları” ve “kötülüğün ortadan kalkmasına” yardımcı olmalarını gerektirmektedir. Durum böyle olunca ilk önce yapılması gereken bireylerin ilmi, ahlaki ve dini açılardan olgunlaşmalarıdır. Aksi takdirde toplum adına gerçekleştirilmeye çalışılan hiçbir “toplumsal” sorumluluğun kalıcı bir karşılığı olmayacaktır.</p>
<p>Maalesef “tekfir” kültürünün yaygın olduğu ortamlarda şöyle bir çelişki söz konusudur: Bireysel anlamda tekâmül ve fedakârlıklardan kaçınan ve toplum adına sorumluluk yüklenmekten imtina eden birçok kişi, başkasını tekfir ederek imanını kemale erdirmeye çalışmaktadır. Oysa iman, her şeyden önce ahlak, fedakârlık, nezaket, sorumluluk ve takvadır. Bütün bu hususlar da Allah indinde doğrudan mesul olunmayan başkasının küfrü hakkında hüküm vermekten (tekfir) kaçınmayı zorunlu kılar.</p>
<p>Hiçbir “dinî ve toplumsal hassasiyet”, “ben Müslümanım” ve “Ehl-i kıbleyim” diyen birisinin can, mal, namus ve haysiyetini yok sayacak kadar iman edenlere sorumluluk yüklemez. Dolayısıyla bir Müslümanı “rencide etmemek ve hukukunu korumak” sorumluluğu, toplum ve din adına yapılacak diğer sorumluluklardan daha baskındır.</p>
<p>Maalesef bir kısım samimi, dürüst ve İslam ümmeti adına endişe edenlerin de “tekfir” yanlışına düştükleri görülmektedir. Hiçbir zaman unutmamak gerekir ki tekfirle ulaşılmak istenen “hidayet” ve “toplumun inancını savunma” amaçlarına “ilmi tartışma”, “düşünce” ve “tesamüh”le daha rahat ulaşılabilmektedir. Bu konuda Hz. Peygamber’in davet metotlarına bakılması yeterlidir.</p>
<p>Sözün özü, Allah insanları müşahhas filan adamın küfründen değil imanları ve bu imanın onlara yüklediği “sorumluluk”tan hesaba çekecektir. Bu sorumluluk da inananlara “belli bir şahsın” küfrüne karşı değil genel olarak küfre karşı bir görev vermektedir.</p>
<ol>
<li><strong>E) Tekfirin ahlâkî boyutu/ </strong><strong>لا</strong> <strong>تقل</strong> <strong>أنا</strong> <strong>الحقّ</strong> <strong>قل</strong> <strong>أنا</strong> <strong>حقّ</strong></li>
</ol>
<p>Kanaatimizce bu boyut oldukça önemlidir. Bir din, medeniyet ve ideolojide “ahlak” yoksa onun bir kıymeti harbiyesi yoktur. Bu nedenle bütün eylem ve söylemlerin etki ve sürekliliğini belirleyen onun ahlaki zeminidir. Hz. Peygamber’in bu konudaki hassasiyeti bilinmektedir. Resulullah “güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim” buyurur. Kur’an her fırsatta “maruf/iyi/güzele vurgu yapar. Tekfir kültürü, beraberinde “nefret”, “intikam”, “ötekileştirme” ve “yok sayma”yı getirir. Bunlar da bütün diyalog kapılarını örten ahlâkî sorunlardır.</p>
<p>Burada Kur’an üslubu yol göstericidir. Kur’an, Firavun, Karun ve Ebû Leheb gibi küfrü ile temayüz eden ve herkesçe bilinen birkaç şahıs dışında açıktan isim vererek kâfirleri belirlemiştir. Firavun, Hz. Musa’ya daha öncekilerin durumunu sorarken “Onlar gelip geçmiş bir ümmettir. Onların kazandıkları kendilerinin, sizin kazandıklarınız sizindir. Siz onların yaptıklarından sorumlu tutulacak değilsiniz. (Bakara, 141) şeklinde cevap verir. Bu ayetten çıkarılabilecek en önemli ders, “yanlışı teşhir etme” yerine “doğruyu inşa etme”ye odaklanmaktır. Çünkü Hz. Musa, Firavun’un ecdadının küfrü ile değil on yıllarca çölde onların torunları ve İsrailoğullarının imanlarına emek harcadı.</p>
<p>Aynı durum Hz. Peygamber’in hayatında da somutlaşmıştır. O, Müslüman olmadıklarını bildiği halde münafıkları belirlememiştir. Nefret ve ötekileştirmeyi zorunlu olarak doğuran tekfirin ahlaki boyutunu, diğer tüm boyutlardan daha fazla dikkat edilmesi gerekir. Aslında tekfir anlayışı toplumlara egemen olan “ötekileştirme” kültürünün dini yansımasıdır.</p>
<p>Yukarıda yer alan لا تقل أنا الحقّ قل أنا حقّ ifadesi asrımızın önemli dava adamları ve kelamcılarından birine aittir. Üstat Bediüzzaman’a (ö. 1960) ait olduğunu duyduğum bu söz “sadece ben haklıyım değil ben haklıyım söyle” anlamını ifade eder. Çünkü “sadece ben haklıyım” ifadesi, başkalarının haklılık cihetlerini tamamen ortadan kaldırır. Ancak “ben hak” üzereyim ifadesi, başkalarının da haklılıklarına tezat değildir.</p>
<p><strong>Sonuçlar:</strong></p>
<ol>
<li><strong>a)</strong> Literal ve dar anlamda tekfir belli dini gruplara özgüdür. Ancak geniş anlamda tekfir, bütün dünyanın sorunu olduğu gibi İslam dünyasındaki neredeyse bütün farklı grupların (sağ/sol/laik/ateist/gelenekçi/modernist/tarihselci)</li>
<li><strong>b)</strong> Tekfir, ilmî, fikrî, felsefî ve dinî bütün inşa hamlelerini ortadan kaldırır.</li>
<li><strong>c)</strong> Tekfir, bir kültür haline geldiği zaman kimsenin can, mal ve ilmi güvencesi kalmaz.</li>
<li><strong>d)</strong> Tekfir “ötekileştirme” kültürünün bir sonucudur. Bunun dini alandaki tezahürü “kâfir/müşrik/mürted/oryantalist”, siyasi alandaki tezahürü “vatan haini/düşman/diktatör/baskıcı/egemen”, aydın çevrelerdeki tezahürü “gerici/yobaz/dinci/DEAŞÇI”, Batı toplumlarındaki tezahürü “Akılsız/Hürafeci/Doğulu” şeklindedir.</li>
<li><strong>e)</strong> Bu konuda yapılması gereken en önemli husus, bütün “tekfir” ve “ötekileştirme” boyutlarını terk etmektir. Birinden diğerlerine geçmekle “tekfir” kültürü terk edilmiş olmamaktadır.</li>
<li><strong>f)</strong> Bütün olumsuz durumlara rağmen her kesim ve gruptan hakka, hukuka riayet eden ve her türlü tahkir edici söylemlerden uzak duran şahsiyetler de vardır. Onlar bu eleştirilerden muaftır ve onların en büyük gayretleri ise düşünen, idrak eden ve tesamühü ön plana çıkaran birey ve toplumları inşa etmektir.</li>
</ol>
<p><strong>Sözün Özü:</strong></p>
<p>-Asıl Derdimiz Başkasının Küfrü Değil İmanımız Olmalıdır.</p>
<p>&#8211; We must be deeply concerned with our faith and not disbelief to others.</p>
<p>&#8211; يجب أن يكون جلّ همّنا إيماننا وليس كفر الآخرين</p>
<p>&#8211; ما باید عمیقا با ایمان خودمان إهتمام باشیم و نه کفر شدن به دیگران</p>
<p>&#8211; Piwestê em ne bi küfra yekî dîn bi imânâ xwe eleqedâr bibin</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tekfir-veya-deascilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suriye Savaşı ve Coğrafyamızın Geleceği</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/suriye-savasi-ve-cografyamizin-gelecegi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/suriye-savasi-ve-cografyamizin-gelecegi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erkan Baysal]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 21:45:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8226</guid>

					<description><![CDATA[İslam öncesinde dünya sistemine egemen olan iki büyük güç olarak “Bizans” ve “Pers”in,  barış ve kavgaları genel olarak bugün Suriye olarak belirlenen coğrafyanın ekseninde cereyan etmekteydi. İslam’dan sonra Hz. Ali ile Muaviye kavgasında Suriye merkezi bir rol oynamaktaydı. Yine Eyyubilerin Sultanı Selahattin Eyyubi’nin gerek Haçlı işgaline karşı verdiği mücadelede gerekse içeriden Fatımilerle giriştiği mücadelede Şam/Suriye anahtar role sahipti. Asırlar sonra Osmanlı ile Safevilerin egemenlik yarışlarında yine Suriye öne çıkıyordu. “Tenazu/Çekişme, İştiğâl/Çelme atma, Talik/Oyun dışı bırakma ve İnşa/Yeniden yapılandırma” Yıllardır Suriye’de devam eden savaş, kavga, sürtüşme, ittifak, ayrılma, politik ve askeri izdivaç, boşanma, yıkım, tehcir, ölüm ve işkence birkaç asrın en önemli hadiselerinden biridir. Yeryüzü ölçeğinde bu konu ile yakından veya uzaktan, doğrudan veya dolaylı olarak ilgilenmeyen hiçbir siyasi, ekonomik ve askeri güç bulunmamaktadır. Çünkü şu an Suriye’de devam etmekte olan kavga, sadece devlet güçleri ile farklı muhalifler arasında değil; dünyanın bütün “asıl/belirleyici” ve “tali” denge güçleri arasındadır. Bu nedenle yıllardır Suriye’de devam etmekte olan ve bir türlü durmak bilmeyen kavga, dünya dengeleri ve Orta Doğu güçleri arasındaki bir kavgadır. Durum böyle olunca savaş sonunda Suriye’nin alacağı nihai şekil, dünya dengelerinin yeniden şekillenmesinde etkili olacağı hususunda hiç kuşku yoktur. Bu konuda binlerce yazı, onlarca makale ve kitap yazılmıştır. Ancak savaşın bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>İslam öncesinde dünya sistemine egemen olan iki büyük güç olarak “Bizans” ve “Pers”in,<span class="Apple-converted-space">  </span>barış ve kavgaları genel olarak bugün Suriye olarak belirlenen coğrafyanın ekseninde cereyan etmekteydi. İslam’dan sonra Hz. Ali ile Muaviye kavgasında Suriye merkezi bir rol oynamaktaydı. Yine Eyyubilerin Sultanı Selahattin Eyyubi’nin gerek Haçlı işgaline karşı verdiği mücadelede gerekse içeriden Fatımilerle giriştiği mücadelede Şam/Suriye anahtar role sahipti. Asırlar sonra Osmanlı ile Safevilerin egemenlik yarışlarında yine Suriye öne çıkıyordu.</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><i>“Tenazu/Çekişme, İştiğâl/Çelme atma, Talik/Oyun dışı bırakma ve İnşa/Yeniden yapılandırma”</i></span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Yıllardır Suriye’de devam eden savaş, kavga, sürtüşme, ittifak, ayrılma, politik ve askeri izdivaç, boşanma, yıkım, tehcir, ölüm ve işkence birkaç asrın en önemli hadiselerinden biridir. Yeryüzü ölçeğinde bu konu ile yakından veya uzaktan, doğrudan veya dolaylı olarak ilgilenmeyen hiçbir siyasi, ekonomik ve askeri güç bulunmamaktadır. Çünkü şu an Suriye’de devam etmekte olan kavga, sadece devlet güçleri ile farklı muhalifler arasında değil; dünyanın bütün “asıl/belirleyici” ve “tali” denge güçleri arasındadır. Bu nedenle yıllardır Suriye’de devam etmekte olan ve bir türlü durmak bilmeyen kavga, dünya dengeleri ve Orta Doğu güçleri arasındaki bir kavgadır. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Durum böyle olunca savaş sonunda Suriye’nin alacağı nihai şekil, dünya dengelerinin yeniden şekillenmesinde etkili olacağı hususunda hiç kuşku yoktur. Bu konuda binlerce yazı, onlarca makale ve kitap yazılmıştır. Ancak savaşın bir özeti ve Suriye Savaşı’nı anlama rehberi meyanında kısa bir şeyler yazmaya çalışacağız.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>A) Suriye’nin Tarihsel ve Jeopolitik Konumu</b></span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Suriye’de yıllardır devam eden iç savaş, dünya tarihinin en ilginç “kesişim noktaları” ve “tarihin tekrarı”na “mazhar” olmaktadır.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Bilindiği üzere İslam öncesinde “Bizans” ve “Pers” imparatorlukları olmak üzere dünya sistemine egemen olan iki büyük güç bulunmaktaydı. Onların barış ve kavgaları genel olarak bugün Suriye olarak belirlenen coğrafyanın ekseninde cereyan etmekteydi. Aynı zamanda İslam’dan sonra Hz. Ali ile Muaviye kavgasında Suriye merkezi bir rol oynamaktaydı. Çünkü Şam, Emevi hanedanlığının başkenti ve Muaviye’nin karargâhıydı. Yine Eyyubilerin Sultanı Selahattin Eyyubi’nin gerek Haçlı işgaline karşı verdiği mücadelede gerekse içeriden Fatımilerle giriştiği mücadelede Şam/Suriye anahtar rol oynamıştır. Daha sonra Selahattin Eyyubi, yönetim merkezini Şam’a taşımış ve orada vefat<br />
etmiştir. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Asırlar sonra Osmanlı ile Safevilerin egemenlik yarışlarında Suriye yine anahtar rol oynamaktaydı. Çünkü Çaldıran Savaşı ile birlikte Safevilerin yayılma politikalarına set çekilmişti. Ancak Osmanlı’nın asırlar boyu İslam dünyası üzerindeki hâkimiyeti, Memlukluların yenilmesi ile tesis edildi. Suriye bu açıdan da merkezi bir rol yüklenmiştir. Çünkü Yavuz’un Mısır seferindeki en temel başarı noktası, Halep civarında Memluklularla giriştiği “Mercidabık” Savaşı’dır. Böylelikle Yavuz’un Mısır seferi yolundaki önemli bir engeli ortadan kaldırılmış oldu. Görüldüğü gibi gerek antik, gerekse İslam tarihinde dünya ve Orta Doğu dengelerini belirlemede Şam/Suriye belirleyici bir konumda olmuştur.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Günümüzde de buna benzer bir durum söz konusudur. Çünkü Bizans ve Pers gibi dünya sistemine hâkim olan iki egemen güç; NATO ve Avrasya (Rusya, Çin, İran, Lübnan) şu an Suriye’de bilek güreşi yapmaktadırlar. Aynı zamanda Hz. Ali ve Muaviye savaşında olduğu gibi İslam dünyasında alan açma ve yayılma peşinde olan “Şiilik” ve “Selefilik/Sünnilik” olmak üzere iki büyük İslâmî anlayış da Suriye’de savaşmakta ve yeni nüfuz alanları açma peşindedirler. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">İki büyük İmparatorluğun bakiyesi, siyasi, askeri ve jeopolitik olarak da İslam dünyasının en önemli ülkesi olan Türkiye ve İran, şu an Suriye toprakları üzerine daha fazla etkili olmaya çalışmaktadırlar. İdeolojik olarak da İslam öncesi iki farklı din ve dünya görüşüne sahip olan Pers ve Bizans inançları gibi şu an Suriye’de iki karşıt dünya tasavvuru olan “laiklik” ile “şeriatçılık” kavgaları devam<br />
etmektedir.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>B) Suriye’de Kavga Eden/Tenazu Âmiller</b></span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Suriye’de etkin olan iç ve dış âmiller/etkenler arasında ilk önce Suriye toprakları ve zenginlikleri üzerinde tenazu/çekişme meydana geldi. Ondan sonra orada söz sahibi olmak isteyen güçler arasında iştiğâl/çelme atmalar söz konusu oldu, ardından bazı oyuncular talik/oyun dışı kaldı ve son olarak da oyunun içinde kalanlar arasında bir inşa/yeniden yapılandırma müzakerelerine gidildi. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Suriye savaşını öğrenmek için orada at koşturan siyasi, stratejik, askeri, ekonomik, toplumsal ve dini âmilleri mutlaka bilmek gerekir. Suriye’de devam eden iç savaş bağlamında anlaşılması zor olan “iştiğal/çelme atmalar”dır. Onun için önce “çekişme/tenâzu”dan başlayacağız.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Suriye’de her durumda ma’mûl (etkilenen) “Suriye halkı ve Suriye toprakları”dır. Âmillere gelince;</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>a)</b> Küresel düzeyde “NATO” ve “Avrasya” olmak üzere iki asıl âmil vardır.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>b)</b> Bölgesel düzeyde “Sünni-Selefî” (Türkiye, Suud ve Katar) ve “Şiî” (İran, Bağdat ve Lübnan) olmak üzere iki fer’î/tali âmil vardır.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>c)</b> Finansal olarak “Körfez’in petrol” doları ile “İran’ın humus” (zekat olarak toplanan beşte biri) olmak üzere iki ana sermaye mevcuttur.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>d)</b> Fetva ve etki açısından “Karadavî’nin ihvânî ve cihadî” yaklaşımı ile “Bûtî’nin sünnî ve tasavvüfî” yaklaşımı vardır.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>e)</b> Suriye Devleti’nin iç dinamikleri açısından “rejim ordusu” ile “Özgür Suriye Ordusu” mevcuttur.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>f)</b> Örgütsel etki bakımından “PYD/YPG” ile “DAEŞ/Nusra/Ehrârü’ş-şâm” ve “Hizbullah” vardır.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>g)</b> Politik ve sosyolojik vizyon açısından “şeriatçılar” ve “laikler” vardır.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>h)</b> Proje ve emel bakımından ise küresel düzlemde “NATO’nun bütün enerji kaynaklarına hakim olma ve İsrail’in güvenliğini ilelebet tam sağlama” ile “Avrasya’nın Akdeniz’de alan açma ve yeni pazarlar bulmak” vardır.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>ı)</b> Bölgesel düzeyde ise “kızıl elma”, “Şiî hilali” ve “Akdeniz’e açılmış Kürdistan” ve “tampon selefi oluşum” hayalleri vardır.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Bunların tamamı farklı düzlemlerde “Suriye halkı ve coğrafyası”nda âmel eden âmillerdir. Orada asıl âmil, “NATO” (ABD) ve “Avrasya” (Rusya) bloğudur. Diğer tüm âmiller ise onlardan güç alarak âmel ediyorlar. Burada NATO ve Avrasya bloğu dışında amel etmek isteyen ya eski ortaklıklardan güç almakta ya da yeniden onlara itimat etmektedir. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Peki, bu kavgada kim kime çelme attı (İştiğâl)? Bunun bütün detaylarını aktarmak uzun bir çalışmanın konusudur. Ancak burada elimizden geldiğince önemli noktalara temas etmeye çalışacağız.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>1) </b>Dünya sistemi açısından iştiğal</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Irak, Afganistan ve Libya’ya hâkim olduktan sonra NATO, her yeri silip süpüreceğini hesaplamıştı. Ancak Suriye’de Avrasya kanadının ona set çektiği görülmektedir. Aynı zamanda Avrasya’nın yarım asra yakındır Suriye’de geliştirdiği askeri ve ekonomik ilişkiler, Suriye Savaşı ile birlikte büyük ölçüde duvara tosladığı görülmektedir. Bu iki askeri ve ekonomik gücün orada birbirlerini tamamen yok sayacağı düşünülemez.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Bu nedenle şu an orada birbirlerini tamamen sınırlandırmak yerine gizli veya açık “paylaşım” odaklı bir anlaşma söz konusudur. Avrasya bloğu, daha çok Rejim’in elindeki topraklar üzerinde egemenliği tesis ederken NATO bloğu ise daha çok YPG’nin elindeki topraklar üzerinde egemenliğini tesis etmektedir. Ancak bunun nihai şekli ve paylaşımı ne kadar ve nasıl olacağı zamanla netlik kazanacaktır.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>2) </b>Sünnilik/Selefilik ve Şiilik açısından iştiğâl</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Arap Baharı ile birlikte Mısır, Libya ve Tunus’ta Sünni kanat, daha doğrusu “İhvan çizgisi” yükselen “siyasi ve dini bir güç” haline geldi. Ancak Suriye’de onun İran, Suriye rejimi ve Hizbullah’ın duvarına tosladığı görülmektedir. Bunun gibi İran’ın Irak, Afganistan ve Lübnan’da birçok yeni mevzileri kazanması da Suriye’de İhvan, Türkiye destekli ÖSO ve diğer cihadist örgütlerin ağına takıldığı anlaşılmaktadır. Ancak şu an orada asıl âmil olan Rusya-İran bloğudur. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Özellikle İhvan çizgisinin orada çok zayıf kaldığı ve hatta bitmeye yüz tuttuğu söylenebilir. Selefi ve cihadist örgütler için ise durum biraz daha farklıdır. Onların örgütsel yapıları ve askeri güçleri biraz daha kalmaya devam edecektir. Özellikle dünya sistemi İran’ı sınırlandırmak için İdlib ve çevresinde “Selefi” bir oluşuma izin verirse bu güç daha da pekişmiş olacaktır. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>3) </b>Rejimin iç güçleri açısından iştiğal</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Daha önce bu kategoriye Rejim ordusu ile ÖSO’yu sokmuştuk. Bunun asıl nedeni ise ÖSO’nun temelde Rejim’den ayrılan komutan ve askerlerden oluşmasıdır. Denebilir ki ÖSO, Suriye’de kaç senedir devam eden savaşta en dağınık ve en başarısız yapıdır. Türkiye’nin doğrudan desteği ve eğitimi olmasaydı şu an Suriye’de çoktan talik/denklemin dışında kalmıştı. Bu nedenle Türkiye’nin askeri yardımı olmadan bu haliyle hiçbir yerde varlığını sürdüremezdi. Suriye ordusu ile ÖSO arasındaki çekişme, eninde sonunda Türkiye ordusu ile Suriye ordusu veya diğer örgütlerle arasındaki çekişmeye dönüştü. Bunun en somut örnekleri Cerablus ve Afrin’de görüldü. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Onun Suriye denklemindeki varlığı, güçlenmesi, nerede ve ne kadar kalacağını büyük oranda belirleyecek olan Türkiye’dir. Elbette orada şu an hareket eden bütün askeri âmiller, bir yerden destek almaktadırlar. Ancak ÖSO, diğerlerinden daha fazla dış desteğe bağlı ve dağınık bir yapıdır. Bu açıdan Türkiye olmasaydı, Suriye ordusu ve diğer örgütlerin ÖSO’yu tamamen pasifize etmeleri mukadderdi. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Bundan sonraki süreçte ÖSO denklemi, Türkiye ile Suriye veya Amerika ile Rusya arasında belirlenecektir. Mevcut haliyle aslında Suriye ordusu ile ÖSO arasında bir egemenlik paylaşımı görülmektedir. Ancak bunun ne kadar süreceğini veya nasıl şekilleneceğini zaman gösterecektir.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>4) </b>Fetva ve etki bakımından iştiğâl</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Suriye Savaşı’nda en fazla bilinen ve hakkında tartışmalar cereyan eden; “Karadavî’nin ihvânî ve cihadî” yaklaşımı ile “Bûtî’nin sünnî ve tasavvüfî” yaklaşımıdır. İhvan, uluslararası büyük bir harekettir. Onun yapısı, hedefleri ve düşüncesi ayrı bir konudur. Ancak İhvan’ı değerlendirirken onun “monoton” bir yapı olmadığını belirtmek gerekir. Sözgelimi “Suriye İhvan’ı” “Tunus İhvan’ı” ve “Ürdün İhvan’ı” birbirlerinden farklı olabilir. İhvan, İslami bir hareket olarak cihadı ön plana çıkarsa da temelde sivil, siyasi, sosyal ve kültürel bir harekettir. Bunun en iyi örneğini Mısır’da gördük. Mısır’da bunca cezalandırma ve sindirmeye rağmen İhvan, bir hareket olarak silahlı direnişe başvurmadı. Ancak Suriye, İhvan açısından bir kırılma noktasıdır. Orada birkaç unsurun etkisiyle süregelen sivil ve politik tutumundan farklı olarak İhvan, silahlı direnişe başvurdu.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Buna karşılık Bûtî’nin rejime açıkça destek vermesi ve onun yanında yer alması dışındaki tutumu, İslam tarihindeki Sünni siyaset anlayışıyla örtüşmekteydi. Elbette Ehl-i Sünnet âlimleri arasında bu konuda farklı düşünenler olmuştur. Ancak Ehl-i Sünnetin kahir ekseriyeti sonu nereye varacağı kesin olmadığı bilinmediğinden dolayı isyana pek sıcak bakmamışlardır. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Bûtî’nin sergilediği tutumdan anlaşıldığı gibi onun sadece rejimle ilişkisi değil, aynı zamanda Ehl-i Sünnetin politik tutumu ve tasavvuf anlayışının da onun takındığı tutumda etkili olduğu görülmektedir. Hangi saikle olursa olsun Bûtî’nin kelâmî, fıkhî ve tasavvufî anlayışı, Suriye Savaşı bağlamında Karadavi’nin politik anlayışına galip geldiği açıkça ortadadır. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Elbette aklı başında olan hiçbir vicdan sahibi, rejimin yaptığı zulümlere rıza göstermez. Ancak askeri yöntem ve silahlı direnişin Suriye’yi yıkık bir ülke haline getirdiği ve Suriye halkını perişan ettiği ortadadır. Dolayısıyla Bûtî’nin öngörüsünde çok isabetli olduğu gayet açık anlaşılmaktadır.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>5) </b>Örgütsel etki bakımından iştiğâl</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Bu kategoriye YPG, Hizbullah ve Selefi örgütleri koymuştuk. Hizbullah birçok yerde Suriye ordusu ile hareket etmektedir. Suriye ordusunun durumu ve etki alanı ortadadır. Aynı zamanda Hizbullah, uzun zamandır Orta Doğu’da bilinen bir yapıdır. Buna nedenle ona ilişkin bir değerlendirme yapmaya gerek yoktur. Burada asıl değerlendirilmesi gereken seküler ve İslami örgütlerdir. Şu an Suriye toprakları üzerinde küçük ve büyük onlarca selefi örgüt bulunmaktadır. Fakat onlardan en etkili olanları “DAEŞ”, “Nusra” ve “Ahrarü’ş-şam”‘dır. Bunların üçü de selefi ve cihadî örgüt olmakla birlikte en katı olan DAEŞ, sonra Nusra ve daha sonra ise Ahrarü’ş-şâm gelmektedir.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Bu örgütlerin benzerlik ve farklılıkları vardır. Suriye ile ilgili yazan çizen hemen hemen herkes, sadece farklılıkları ön plana çıkarmaktadır. Oysa YPG gibi seküler ile DAEŞ gibi selefî yapılar arasında önemli benzerlikler de vardır. Onlar da şudur:</span></p>
<p class="p5"><span class="s2"><i>Birincisi</i></span><span class="s1">, bu yapıların ana omurgası Suriye’de olmakla birlikte daha çok Suriye dışından giden savaşçılarla ayakta kalmaktadırlar.</span></p>
<p class="p5"><span class="s2"><i>İkincisi</i></span><span class="s1">, onların içinde farklı konum ve bakış açılardan olsa da “kadın” önemli bir rol oynamaktadır. Bu nedenle onların kadına yaklaşımı, farklı çevreler tarafından tartışma konusudur.</span></p>
<p class="p5"><span class="s2"><i>Üçüncüsü</i></span><span class="s1">, bu hareketler “askeri ve ideolojik” boyutu tam aşmış değiller. Bu nedenle her ne kadar onların sivil ayakları olsa ve farklı sosyoekonomik bir zemine sahip olsalar da birçok konuda daha ideolojik yapılarını tam anlamıyla aşmış görünmemektedirler.</span></p>
<p class="p5"><span class="s2"><i>Dördüncüsü</i></span><span class="s1">, aşağı yukarı onların örgütlenme biçimi “mutlak itaat” ve “lider kültü”ne dayanmaktadır.</span></p>
<p class="p5"><span class="s2"><i>Beşincisi</i></span><span class="s1">, her bir örgüt küresel veya bölgesel bir gücün müttefiki olduğu gibi başka küresel veya bölgesel bir gücün de hasmıdır. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Burada sayılan benzerlikler, daha çok “formel” ve “örgütlenme” açısındadır. Ancak seküler ile selefi örgütlerin “dünya bakış açıları”, “amaçları”, “tasavvurları”, bireysel, toplumsal, ekonomik ve politik anlayışları birbirine taban taban zıt olduğu açıktır.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Örgütsel etki bakımından yukarıda ismi zikredilen örgütler, birçok yerde birbirlerine engel olmuş ve çok şiddetli çatışmalara girmişlerdir. Hâlâ bazı yerlerde bu çatışmalar devam etmektedir. Fakat selefi oluşumların dağınık yapıları, onlarla savaşan gerek rejim gerekse YPG’nin elini güçlendirmiştir. Hatta selefi örgütlerin birbirlerinden katlettikleri insan sayısı, onlarla mücadele edenlerin kendilerinden katlettikleri insan sayısından az olmadığı söylenebilir. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Şu an mevcut durumda bir paylaşımın söz konusu olduğu, her birisinin de farklı yerlere egemen oldukları görülmektedir. Ancak dünya kamuoyunda İslami yapılar hakkında oluşan antipati, seküler yapıların elini güçlendirmekte ve etki alanını biraz daha genişletmektedir.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Suriye toprakları üzerinde kavga eden örgütlerin asıl çıkmazları, “ideolojik katılık” ve “muhalifleri ile olan ilişki”leridir. Bu konuda hemen hemen hepsi askeri ve ideolojik davranmaktadır. Bugün Suriye toprakları üzerinde etkili olan örgütlerin geleceğini büyük ölçüde ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, İran ve Türkiye belirleyecektir.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>6) </b>Ekonomik sermaye açısından İştiğâl</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Bu konuyu çok uzatmadan diyebiliriz ki mevcut durumda İran’ın humusu, Körfez’in doları karşısında zor günlerini yaşamaktadır. Hatta son birkaç ay önce İran’da meydana gelen ve sonra duran veya durdurulan ayaklanmanın en temel saiki “ekonomide kötüleşme” durumudur. Bunun en önemli nedeni ise İran’ın başta Suriye olmak üzere kendi toprakları dışında yaptığı askeri harcamalardır. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Ancak bu durum, selefi yapıları doğrudan veya dolaylı finanse eden Körfez ülkelerinin durumunun çok iyi olduğu anlamına gelmemektedir. Belki İran’ın humusuna nispeten onların ekonomik olarak biraz daha iyi olduğu söylenebilir. İran, oradaki harcamaların bir kısmını başta Kerkük olmak üzere Irak petrollerinden kapatmaya çalışıyor. Fakat bununla Suriye ve Yemen’deki savaşlarını ne kadar sürdüreceği bilinmemektedir.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>7)</b> Suriye Savaşı bağlamında ele alınması gereken küresel ve bölgesel vizyon ise çok uzun bir konudur. Bununla birlikte şu an Suriye’de aktif olan güçlerin az da olsa “hemfikir” oldukları konular vardır. Ancak daha önce saydığımız dört küresel ve dört bölgesel hedef açısından herkes “kısmen” amacına ulaşmıştır. Ancak kimin daha sonra amacında ne kadar ilerleyeceği veya bu konudaki öngörüler, ayrı bir tartışma konusudur.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>C) Sonuçlar</b></span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>1)</b> Suriye Savaşı, dünya sisteminin ikiyüzlülüğünü gözler önüne serdiği gibi bu coğrafyadaki bütün fay hatlarını da ortaya koymaktadır.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>2)</b> İsrail’in güvenliği, dünya sisteminin vazgeçilmez unsurudur.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>3)</b> Uzun vadede İsrail’den daha büyük, daha güçlü ve daha etkili bir ülke bırakmamak, dünya sisteminin en güçlü stratejisidir.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>4)</b> Kendi evimiz olan İslam dünyası veya Orta Doğu’daki sorunları herkesin kazançlı çıkacağı, makul, âdil ve en azından kahir ekseriyetin razı olacağı şekilde çözmediğimiz sürece her gün kan kaybedeceğiz.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>5)</b> Kısa vadeli, agresif ve çıkarcı tutumlar yerine uzun vadeli ve makul yollara baş vurulmadığı sürece kimse kazançlı çıkamaz. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>6)</b> Suriye sadece yüz binlerin mezarı değil; maalesef insanlık, kardeşlik, hak, hukuk, komşuluk ve vicdanımızın da mezarı olmuştur.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>7)</b> Dini, düşüncesi, ideolojisi, etnisitesi ve mezhebi ne olursa olsun “öteki” görülen toplum veya topluluklarla sağlıklı bir iletişim kurulmadığı ve ortak bir yaşam alanı inşa edilmediği sürece birçok sorun sürüncemede kalacaktır.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>8)</b> Suriye’deki yaralar daha sıcak olduğu için oradaki trajedi ve dramın farkına tam olarak varılmıyor. Yaralar biraz daha soğudu mu akıl, vicdan ve iz’anın ne kadar kaybedildiği ve onların nasıl “felç” olduğu daha net görülecektir. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>9)</b> Suriye’de kavga eden ve çekişen güçler, ister küresel olsun ister bölgesel; ister devlet güçleri olsun ister örgütler, kısa vadeli bir anlaşmaya gidebilirler. Ancak uzun vadede tekrar Suriye eksenli ciddi bilek güreşine gireceklerinden hiç kuşkunuz olmasın. Çünkü oradaki hiçbir güç, kısa vadeli hesaplar için Suriye’de bulunmamaktadır. Küresel düzlemde NATO ile Avrasya, bölgesel düzlemde ise Türkiye, İran ve Suudi Arabistan, daha sert bir şekilde hâkimiyet yarışına girecektir.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>10)</b> Orta Doğu’da yaşayan farklı din, mezhep ve etnisitelere mensup halklar, birbirlerine karşı kısa vadeli kazanımlar elde edebilirler. Ancak onlar, kendi aralarında makul ve insânî çözümler üretmedikçe her gün biraz daha fazla işgalcilerine bağlı ve bağımlı hale gelirler. Kısa vadeli kazanımlar her zaman söz konusu olabilir. Fakat uzun vadede din, dil, tarih, kültür, ahlak, insanlık ve vicdan<br />
kaybedilecektir.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>11)</b> “Benim coğrafyamda yaşayan ve benim komşum olan Arap, Kürt, Fars, Türk, Azeri, Ezidî, Sünni, Alevi, laik ve şeriatçının kaybedeceği yerde ben kazanmış olamam” şeklinde düşünen insan sayısı çoğalmadıkça bu sorunlar bitmez. Kendimden olanlarla makul çözümler üretmemenin en büyük bedeli ise herkesin farklı yollarla ortak, acımasız, işgalci ve en azılı düşmanlardan yardım dilemesi olacaktır. Bunun doğal bir sonucu olarak hep birlikte mutlu, hak sahibi, söz sahibi, saygın ve onurlu olmak yerine modern dünyanın tanrılarına dönemsel köle olarak yaşanmaya mahkûm olunacaktır.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>12)</b> Orta Doğu veya İslam dünyasının geleceğini bu veya şu şekilde, az veya çok, aktör veya figüran olarak belirleyecek olan dört büyük ülke (İran, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan), beş büyük halk (Pers, Türk, Arap, Kürt, Berberi), dört önemli ideoloji (İslamcılık, Batıcılık, Milliyetçilik, Solculuk) ile üç büyük mezhep (Sünnilik, Selefilik, Şiilik) belirleyecektir. Ancak<br />
bunların aralarındaki fay hatları giderek<br />
daha da derinleşiyor.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>13)</b> Başta Suriye ve Yemen olmak üzere birçok yerde devam eden siyasi ve askeri kavgalara bakıldığında uzun vadede coğrafyanın tamamını etkileyecek ve onun üzerindeki nihai operasyonu en etkin şekilde zemin hazırlayacak İran, Türkiye ve Suudi Arabistan savaşının bütün taşları tek tek döşendiği anlaşılmaktadır. Konuya dair derli toplu okumalar, bunu güçlü bir şekilde akla getirmektedir. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>14)</b> Açıkça görüldüğü gibi şu an Suriye’de hem küresel sistem hem de Orta Doğu sistemleri açısından ciddi bir kavga söz konusudur. Bu anlamda onun alacağı nihai şekil, birçok konuda belirleyici olacaktır. Ancak işin vahim boyutu tüm bu süreçlerde gariban ve yoksul kesimlerin kurban olmasıdır. Görüldüğü gibi her âmilin, Suriye’de bir plan, proje ve çıkarı vardır. Sadece onun peşinde koşmaktadır. Birçok âmil, orada bulunan bütün farklı dini, siyasi, kültürel ve etnik yapıları kuşatan ve geleceğe taşıyan projelerden yoksundur.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>15)</b> Yıllardır devam eden Suriye Savaşı da ortaya koymaktadır ki laik/dindar, Müslüman/gayrimüslim, Alevi/Sünni gibi dinî, mezhebî, ideolojik ve etnik sorunlar gibi birçok sorunu makul bir zeminde halledemiyoruz. Bütün bu sorunların sürüncemede kalması, bu coğrafyada yaşayan toplumların kendi sorunları yine kendilerinin çözmelerine mani olanların stratejilerine zemin hazırlamaktadır. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Hiçbir çağda sorunlar, içinde yaşadığımız çağ kadar kitleselleşmemişti. Daha önceki asırlarda asıl kavgalar siyasi ve askeri erkler arasında cereyan ediyordu. Onun dışında kalan toplumsal yapılar, normal hayatlarını idame ettiriyorlardı. Hatta çoğu zaman kavgalardan haberdar bile olmuyorlardı. Ancak şu an bütün bu hastalıklar, yukarıdan aşağıya pompalanmaktadır. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Bu coğrafyada bunun farkında olan bazı devlet adamları ve etkili kişiler elbette vardır. Fakat onlar da ister istemez eninde sonunda küresel stratejilere uygun hareket etmek zorunda kalıyorlar. Ancak bütün bunların sorumlusu yine bizleriz. Kendi arasında çok basit, belki de belediye düzeyinde sorunları konuşup çözüme kavuşturamayanlar, mega projelere kurban gitmeye mahkumlar.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">المعمول واحد وهو الشعب السوري بجميع أطيافه، ولكن العوامل كثيرة، كلها تتنازع، ويشتغل ويعلّق بعضها بعضا على ذلك المعمول الوحيد</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">(Suriye savaşının tek mamulü/etkilenen bütün farklı fraksiyonları ile “Suriye” halkıdır. Ancak orada âmiller çoktur. Söz konusu âmillerin tamamı tek mamul olan Suriye üzerinden kendi aralarında tenazu eder, birbirlerine çelme atar ve birbirlerini denklem dışı bırakmaya çalışırlar.) </span></p>
<p class="p7"><span class="s1">Geçmişle geri kalma / Müstakbele hem dalma / Hâl ile dahî olma / Mevlâ görelim neyler / Neylerse güzel eyler…</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/suriye-savasi-ve-cografyamizin-gelecegi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur’an Lafzı Allah’a Ait Değil mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kuran-lafzi-allaha-ait-degil-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kuran-lafzi-allaha-ait-degil-mi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Erkan Baysal]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Dec 2018 22:10:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=7198</guid>

					<description><![CDATA[“Rabbim birdir ve putlarınızı reddediyorum” dediği için her türlü hakaret ve işkenceye maruz kalan, bütün yollarla susturulmaya çalışılan, yıllarca açlık ve susuzlukla imtihan edilen, doğduğu şehirden hicrete zorlanan, hicret ettiği yerde de rahat bırakılmayan bir elçiye kendini ve sahipsiz arkadaşlarını korumak için savaş iznini vermek mi daha ahlâkî, vermemek mi? Böyle bir sürece müdahil ve taraf olmayan bir Allah, hangi sürece müdahil olacaktır? Kelamcılar vahiy, nübüvvet ve vahyin mahiyetine dair konulardan haberdardırlar. Bu konular ve tartışmalar yeni de değildir. İslam tarihinde birçok felsefî ve kelâmî konular gibi vahye dair konular da tartışılmıştır. Ancak İslam, vahiy merkezli olduğu için vahiyle ilgili ileri sürülen her iddia, bu veya şu şekilde dinin mahiyetini de ilgilendirmektedir. Akademik camia ve medya, birkaç gündür vahiyle ilgili gündeme taşınan bir iddiayı konuşmaktadır. İddiaya göre Kur’ân’ın manası Allah’a ait olmakla birlikte onun lafzı, Hz. Peygamber’e aittir. Bu konu etrafında tartışmalar, açıklamalar ve reddiyeler sürüp gitmektedir. Artık kamuoyu tarafından bilindiği için ismini vermemizde bir mahzur yoktur. Konunun bu denli gündeme taşınmasına neden olan Prof. Dr. Mustafa Öztürk hocamızdır. Konuya girmeden önce iki önemli hususa dikkat çekmek istiyorum: Birincisi, buradaki amacımız kesinlikle “tekfir”, “ötekileştirme” veya herhangi bir insanı “linç” etmek değildir. Bu durum insânî, ahlâkî ve akademik de değildir. Herkes &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>“Rabbim birdir ve putlarınızı reddediyorum” dediği için her türlü hakaret ve işkenceye maruz kalan, bütün yollarla susturulmaya çalışılan, yıllarca açlık ve susuzlukla imtihan edilen, doğduğu şehirden hicrete zorlanan, hicret ettiği yerde de rahat bırakılmayan bir elçiye kendini ve sahipsiz arkadaşlarını korumak için savaş iznini vermek mi daha ahlâkî, vermemek mi? Böyle bir sürece müdahil ve taraf olmayan bir Allah, hangi sürece müdahil olacaktır?</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Kelamcılar vahiy, nübüvvet ve vahyin mahiyetine dair konulardan haberdardırlar. Bu konular ve tartışmalar yeni de değildir. İslam tarihinde birçok felsefî ve kelâmî konular gibi vahye dair konular da tartışılmıştır. Ancak İslam, vahiy merkezli olduğu için vahiyle ilgili ileri sürülen her iddia, bu veya şu şekilde dinin mahiyetini de ilgilendirmektedir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Akademik camia ve medya, birkaç gündür vahiyle ilgili gündeme taşınan bir iddiayı konuşmaktadır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">İddiaya göre Kur’ân’ın manası Allah’a ait olmakla birlikte onun lafzı, Hz. Peygamber’e aittir. Bu konu etrafında tartışmalar, açıklamalar ve reddiyeler sürüp gitmektedir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Artık kamuoyu tarafından bilindiği için ismini vermemizde bir mahzur yoktur. Konunun bu denli gündeme taşınmasına neden olan Prof. Dr. Mustafa Öztürk hocamızdır.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Konuya girmeden önce iki önemli hususa dikkat çekmek istiyorum: Birincisi, buradaki amacımız kesinlikle “tekfir”, “ötekileştirme” veya herhangi bir insanı “linç” etmek değildir. Bu durum insânî, ahlâkî ve akademik de değildir. Herkes istediği şeye “özgürce” inanmalı ve inandığı şeyleri de “özgürce” ifade edebilmelidir. Bu ortam sağlanmadan ilim, bilim, felsefe ve hikmet adına bir milim ileri gidemeyiz. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">İkincisi ise özgürce ortaya atılan bir iddia, özgürce ele alınabilmeli ve tartışılabilmelidir. Bu açıdan ortaya atılan bir iddiaya ilişkin yapılan yorumların tamamını “linç”, “tezvirat” veya “saldırı” olarak değerlendirmeyi de “ahlâkî” görmediğimi ifade etmek isterim.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Birkaç haftadır akademik camiamız, vahiy/Kur’an’ın mahiyetine dair bir tartışma icra etmektedir. Özellikle sosyal medyada Kur’an lafzının Allah’a ait olup olmadığı, ona ait olması takdirde nasıl bir sorunun ortaya çıkacağı, ait olmadığı takdirde ise hangi problemlerlerle karşı karşıya kalınacağı hararetle tartışılmaktadır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">İlk başlarda bu konuda hiçbir şey yazmamaya karar vermiştim. Ancak tartışmanın dozu yükselince bir kelamcı olarak bu konuda bir değerlendirme yapmayı uygun gördüm. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Sayın Öztürk, bazı argümanlara dayanarak Kur’an lafzının Hz. Peygamber’e ait olduğunu ifade etmektedir. Ona göre Allah, Hz. Peygamber’e “mana”, “külli kaide” ve “ilkeleri” indirmiştir. Hz. Peygamber de siyasi, sosyolojik ve politik durumları dikkate alarak onları lafızlara dökmüştür. Aksi takdirde Allah, birebir “cihat” ve “kıtal”ı emretmiş olacaktır. Bu da Allah’ın ahlakı ile uyuşmamaktadır. Aynı zamanda gelenekte de buna dair Süyuti (ö. 911/1505) ve Zerkeşi’den (ö. 794/1392) nakiller yapmakta ve bazı ayetlerin lafızlarından da delil getirmektedir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Burada ilk önce ileri sürülen argümanları inceleyeceğiz ve daha sonra Kur’an lafzının Allah’a ait olmaması durumunda hangi dini, tarihi ve akli sorunların ortaya çıkacağını ele alacağız.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>A) Argümanlar</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Sayın Öztürk, kitabında konuya dair birçok argüman ileri sürmekte veya hiçbir eleştiri ve yorum yapmadan başkasından aktarmaktadır. Bu da akademik olarak onun, söz konusu argümanlara imza attığı anlamına gelmektedir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Çünkü Mustafa Öztürk, katılmadığı, onaylamadığı ve beğenmediği hiçbir görüşü kolay kolay yorumsuz bırakmaz. Belki bu da onun takdir edilecek taraflarından biridir. Ancak en son Karar’da çıkan yazısında konuya dair argümanlarını kısaca ve özetle ifade etmiştir. (<a href="http://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/kuran-vahyinin-inzal-keyfiyetine-dair-gorus-tercihim-8675">http://www.karar.com/yazarlar/mustafa-ozturk/kuran-vahyinin-inzal-keyfiyetine-dair-gorus-tercihim-8675</a></span><span class="s1">)</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Biz hem bu yazı hem de kitabındaki diğer argümanları esas alarak kısaca konuyu tahlil etmeye çalışacağız. Daha iyi anlaşılması için bazen açıklayıcı cümleler kullanabiliriz. Fakat burada ifade edilen argümanların tamamı bu veya şu şekilde onun ilgili yazı ve kitaplarında mevcuttur.</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>1)</b></span><span class="s1"> Mustafa Öztürk’e göre Kur’an lafzı Allah’a ait olduğu takdirde Allah’ın doğrudan savaş, cihat ve kıtalı emretmiş olması gerekecektir. Oysa Allah, ahlaki olarak bundan münezzehtir. Peki, bu durumda “kıtal” içerikli<br />
</span><span class="s3">فَإِذَا أُنزِلَتْ سُورَةٌ مُّحْكَمَةٌ وَذُكِرَ فِيهَا الْقِتَالُ</span><span class="s4"> ۙ</span><span class="s3"> رَأَيْتَ الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِم مَّرَضٌ يَنظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ</span><span class="s4"> ۖ</span><span class="s3"><br />
</span><span class="s1">“İman etmiş olanlar; Keşke cihat hakkında bir sure indirilmiş olsaydı derler. Ama hükmü açık bir sure indirilip de ona savaştan söz edilince, kalplerinde hastalık olanların, ölüm baygınlığı geçiren kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını görürsün. Onlara yakışan da budur” (Muhammed, 20) ayetinin lafzı, Allah’a mı yoksa Hz. Peygamber’e mi aittir?</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Kime ait olursa olsun bu ayette kıtal içerikli bir hükmün “inzal”inden söz ediliyor. Dolayısıyla Allah, ister mana ile olsun ister lafızla olsun kıtal ile ilgili hükümleri inzal edebilir. Bu durumda cihat, savaş ve kıtal ile ilgili ayetler de inzala dâhildir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Buradaki ayetin lafzına bakılacak olursa bunun sadece “külli kaide” veya “genel ilkeler”le değil doğrudan ve lafzen olması söz konusudur. Çünkü ayette yer alan </span><span class="s3">وذكر</span><span class="s1"> “ifade edilirse, zikredilirse” kelimesi geçmektedir. Bu da doğrudan lafzı ifade etmektedir. Aksi takdirde diğer bazı ayetlerde olduğu gibi </span><span class="s3">/استنبط/تفقّه</span><span class="s1"> “anlaşıldı/istinbat edildi” (Tevbe, 122; Nisa, 83) denilecekti.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Allah’ın ahlakiliği konusuna gelince bu konunun felsefi ve kelâmî boyutlarına girecek değiliz. Ancak Allah’ın ahlakiliği merkeze konularak herhangi bir ayet veya ayetlerin lafızlarının Peygamber’e ait olup olmadığı tespit edilecekse söz konusu ahlaki normları kim belirleyecektir? </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Mesela Mutezile’ye göre Allah’ın her şeyi kendine izafe etmesi ahlâkî mi? Eş’ârîlere göre Allah’ın bazı şeyleri diğer varlıklara izafe etmesi ahlâkî mi? Veya İbn Ârabî’ye göre Allah’ın, zatı dışında başka varlıklardan söz etmesi ahlâkî mi? </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Kimin ahlak anlayışı merkeze konularak Allah’ın ahlakı belirlenecektir? Kant mı? Descartes mı? Ehl-i Sünnet mi? Mutezile mi? Sühreverdi mi? İbn Ârabî mi? Bu durumda ifade edilen külli kaideler veya Allah’a ait bir mana ortada kalır mı merak ediyorum. Her şeyden öte bu yaklaşımda Allah ahlaklı; Hz. Peygamber ise ahlaksız olmuyor mu? Allah için ahlâkî olmayan bir şey Peygamber için nasıl ahlâkî<br />
olur? </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ayrıca sadece “rabbim birdir ve putlarınızı reddediyorum” dediği için her türlü hakaret ve işkenceye maruz kalan, bütün yollarla susturulmaya çalışılan, yıllarca açlık ve susuzlukla imtihan edilen, akla ve hayale gelmeyen iftira ve hakaretlere muhatap olan, doğduğu şehirden hicrete zorlanan, hicret ettiği yerde de rahat bırakılmayan bir elçiye, kendini ve sahipsiz arkadaşlarını korumak için savaş iznini vermek mi daha ahlâkî vermemek mi? Böyle bir sürece müdahil ve taraf olmayan bir Allah, hangi sürece müdahil olacaktır? Buna müdahil olmayan bir Tanrı’nın adalet ve hikmetinden (ahlâkiliği) söz edilebilir mi? </span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>2)</b></span><span class="s1"> Hocamız, bazı ayetlerin lafızlarıyla da istidlal etmektedir. Bunlardan biri de “o (Kur’an) daha önceki kitaplarda vardır” mealindeki ayetlerdir. (Bkz. Alâ, 19; Şuara, 196) Bu delilden anlaşıldığına göre Kur’an’ın lafzı Allah’a ait olsaydı, Kur’an lafzının daha önceki kitaplarda geçmiş olması gerekirdi. Oysa bunu ifade eden veya kabul eden hiç kimse yoktur. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bundan dolayı Kur’an sadece manası ile inmiştir ve önceki kitaplarda mevcut olanın da onun mana ve külli kaideleri olduğu ileri sürülmektedir. İlk önce bu istidlal yönteminin devir/kısır döngü olduğunu ifade etmek isterim. Çünkü Kur’an lafzının Allah’a ait olmadığını ispat etmek için lafızdan delil getirilemez. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bu istidlal, Kur’an’ın hak olduğunu ispat etmek için Kur’an’dan delil getirmeye benzemektedir. Bu konuda ancak onun merkeze koyduğu “külli kaide” veya “manadan” delil getirilebilir. Biz de daha sonra bazı lafızlarla istidlal ediyoruz. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ancak lafızlardan daha çok bizim asıl dayanağımız “mana” ile diğer “tarihi” ve “akli” delillerdir. Bu nedenle kısır döngüye düşmekten kurtuluyoruz. Aynı zamanda Kur’ân lafzını ilâhî kabul ettiğimizden ötürü bizim açımızdan onunla istidlal etmenin bir mahzuru yoktur.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ayrıca söz konusu ayetlerde doğrudan Kur’an lafzı geçmemektedir. Onun yerine ya zamir (Şuara, 196) ya da ismi işaret (Alâ, 19) geçmektedir. Mezkûr zamir ve ismi işareti, Kur’an dışında diğer şeylere raci/dönebileceğine dair yorumlar da vardır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Diyelim ki zamir ve ismi işaret, Kur’an’ın manasına raci ise Kur’an’ın bütün manasının daha önceki kitaplarda geçtiği ileri sürülebilir mi? Bu durumda daha önceki semavi kitaplarda Bedir, Uhut, Hüneyn, Hicret, Mekke, Medine, evlilik, boşanma ve mirasla ilgili hükümlerin aynısını veya onları ihtiva edecek mana ve külli kaideleri aramak gerekir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Söz konusu kitaplarda yer alan “külli kaide” ve “manalar” bunları kapsamıyorsa o zaman neyi kapsamaktadır? Aslında bu istidlal, sürekli karşı çıkılan ve eleştirilen “lafızcılığın” zirvesidir. Hatta lafızcılığın ötesinde onlarca yorum arasından sadece bir yorumun mutlaklaştırılması, son derece önemli ve hassas bir konunun onun üzerine inşa edilmesini ifade etmektedir. Bununla birlikte Kur’an’ın mana ve külli ilkelerinin diğer semavi kitaplarda geçmiş olması, onun lafzının Allah’a ait olmasına mani midir? Neden böyle bir tezat olsun?</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>3)</b></span><span class="s1"> Kur’an’ın yedi harf üzere nazil olduğunu ifade eden hadislerdir. Hadislerin lafzından yola çıkarak Kur’an’ın mahiyetine dair bir temellendirme yapmak, Öztürk’ün yıllardır takip ettiği “Kur’an” merkezli anlayış ile uyuşmamaktadır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ayrıca kıraatler ile ilgili birçok hadis başında </span><span class="s3">أنزل/نزل</span><span class="s1"> “nazil olmuştur/indirilmiştir” ifadeleri yer almaktadır. Dolayısıyla Hz. Peygamber, yedi harfi yine inzala dayandırıyor ve edilgen kalıbı kullanıyor. Aksi takdirde </span><span class="s3">أنزلت /كوّنت</span><span class="s1"> “ben indirdim veya ben oluşturdum” demesi gerekirdi. Farklı kıraatlara dair hadisleri vereceğiz. Böylece Hz. Peygamber’in söz konusu farklılığı kime izafe ettiği anlaşılacaktır.</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>a) </b></span><span class="s1">Hz. Ömer’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Rasulullah (s.a.v) hayatta iken Hişam b. Hâkim’in Furkan Suresi’ni okuduğunu işittim. Hişam bu sureyi, Hz. Peygamber’in bana okutmadığı bir şekilde okuyordu. Fakat selam verinceye kadar sabrettim. Selam verince yakasından tutup ‘Bu sureyi sana bu şekilde kim okuttu” dedim. Hişam, “Resulullah okuttu” dedi. ‘Yalan söylüyorsun, çünkü Peygamber bana bu sureyi senin okuduğundan başka bir şekilde okuttu’ dedim. Ondan sonra yakasından tutarak Peygamber’in huzuruna götürdüm. Bunun ‘Furkan Suresi’ni bana okuttuğunuzdan başka bir şekilde okuduğunu işittim’ dedim. Peygamber bana, “Hişam’ın yakasını bırak” buyurdu. Ona da “Ey Hişam, oku” diye emretti. O da kendisinden duyduğum şekilde okudu. Bunun üzerine Peygamber, “Bu sure böyle indirildi” dedi. Bundan sonra da bana “Ey Ömer, oku” diye emretti. Ben de onun vaktiyle bana okuttuğu gibi okudum. Bana da “Bu sure böyle indirildi. Bu Kur’an, yedi harf üzerine nazil olmuştur. Bunlardan hangisi kolayınıza gelirse onu okuyun,” buyurdu (Buhari, Fedailu’l Kur’an, 5, 27; Müslim, Salatü’l-Müsafirin, 270; Ebu Davud, Vitir, 22).</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>b) </b></span><span class="s1">İbn Abbas’tan Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Cibril bana bir harf üzere okuttu. Artırması için müracaat ettim. Tekrar tekrar aynı müracaatı yapıyordum, o da her seferinde artırıyordu. Nihayet yedi harf’e kadar çıktı.” (Buhari, Feddailu’l Kur’an, 5; Müslim, Salatu’l Müsafirin, 272).</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bu hadiste görüldüğü gibi kıraat farklılıklarında Hz. Peygamber’in hiçbir rolünün olmadığını, arttırmak için talepte bulunduğu açıkça anlaşılmaktadır.</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>c)</b></span><span class="s1"> “Kur’an yedi harf üzere indirildi” (İbn Hanbel, Müsned, III, Hd, 7995; Taberi, Camiu’l Beyan, I, 25)</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>d)</b></span><span class="s1"> Hz. Ömer rivayetinde, bir kimseyi, kendisinin Peygamber’den işitmediği şekilde okumakta olduğunu duymuş, onu Peygamber’e götürmüş, “Ya Rasulallah, bu, ayeti şöyle şöyle okuyor” demiş ve buna karşılık Rasulullah da “Kur’an yedi harf üzere indirildi. Onun hepsi şafidir ve kâfidir.” (Taberi, Camiu’l Beyan, I, 27).</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bu ve benzeri hadisler, bir araya getirildiği zaman farklı kıraat konusunun da temelde “nüzula” dayandığı anlaşılmaktadır. Çünkü bu hadislere göre Allah’ın emrettiği farklı okumaların bizzat Allah tarafından indirildiği açıkça yer almaktadır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bu arada farklı kıraatler, Peygamber’e ait olsa bile kıraat gibi tamamen lehçe ve şive ile ilgili olan bir husustan yola çıkarak Kur’an’ın tamamına hükmetmek deveyi pireye kıyas etmekten hiçbir farkı yoktur. Bunun akademik, ilmi ve akli zemini oldukça zayıftır.</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>e)</b></span><span class="s1"> Kur’an’da vahyin, Peygamber’in kalbine indirildiği ifade edilmektedir. Buradan yola çıkarak onun mana olarak indiği sonucuna varılmak istenmektedir. Ancak böyle bir sonuca nasıl gidiliyor anlamış değilim. Çünkü kalbe veya idrake sadece manalar değil lafızlar da indirilebilir. Aksi takdirde insanın zihin, idrak ve kalbinde ezbere hiçbir lafzın olmaması gerekirdi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>f)</b></span><span class="s1"> Böyle bir yaklaşımın gelenekte var olup olmadığı konusuna gelince bunun Mutezile, Mâtüridi, Selefî ve Eş’ârî ilim ve düşünce geleneğinde olmadığını, dolayısıyla İslam tarihi boyunca Batınîler dışından bunu ifade eden bir kelamcı veya müfessirin olmadığını rahatlıkla ifade edebilirim. (Bkz. Zerkanî, <i>Menâhilü’l-’irfân fî ‘Ulûmi’l-Kur’ân,</i> Dârü’l-kitâbi’l-Ârabî, I, 43-46) </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Süyuti ve Zerkeşi, üç görüşü aktarırken söz konusu gelenekten herhangi bir âlim veya ekolü belirtmemektedirler. (Bkz. Süyûtî, <i>el-İtkan fî ‘ulûmi’l-Kur’an,</i> Dımaşk 2002, I, 139; Zerkeşî, <i>el-Burhan fî Ulûmi’l-Kur’ân,</i> Dârü’l-hadis, Kahire 2006, 160, 161) </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">İslam düşüncesinde gerek kelam gerekse fıkıhta en fazla başvurulan yöntemlerden biri de sebr ve taksimdir. Bu yöntemde muhtemel şıklar elendikten sonra doğru ve haklı olana ulaşılmaktadır. Özellikle felsefe ve kelamda bu yöntem çokça uygulanmaktadır. Zerkanî, Kur’an vahyi konusunda mana ile aktarmaya yetersiz ve (karşılığı olmayan) aklî bir ihtimal olarak söz eder. (Bkz. Zerkanî, <i>Menâhilü’l-’irfân fî ‘Ulûmi’l-Kur’ân,</i> Dârü’l-kitâbi’l-Ârabî, I, 44) <span class="Apple-converted-space">     </span></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">İlk dönem Ehl-i Sünnet âlimleri, bırakın Kur’an lafzının “Peygamber” tarafından oluşturulmasını, onun, “Allah” tarafından oluşturulmasını bile reddetmişlerdir. Çünkü onlara göre Kur’an, Allah tarafından bile yaratılmayan kadim bir sıfattır. Daha sonra yine Allah’a ait “kelâm-ı nefsî” ve “kelâm-ı lafzî” ayrımı yapılmıştır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Mutezile, Kur’an’ın hadis olduğunu kabul etmekle birlikte onun oluşumunda beşerî hiçbir etki veya katkıyı kabul etmemektedir. Kabul etmiş olsalardı, ilkeleri ile uyuşmayan Kur’an ayetlerini tevil etmek yerine “Peygamber’in lafzıdır” der geçerlerdi. Kanaatimce Süyûtî ve Zerkeşî, sebr ve taksim yönteminin bir gereği olarak olabilecek ihtimal veya geçerliliği olmayan şıklardan söz ederken sanki böyle bir görüşün mezkûr gelenekte ileri sürüldüğünü çağrışmaktadırlar. Bu çağrışımın bile doğru olmadığını düşünüyorum. Çünkü günümüze ulaşan bütün tefsir ve kelam külliyatında doğrudan bu düşünceyi ileri süren Mutezili, Eş’ârî, Mâtüridî, Caferî ve selefî bir âlim bilinmemektedir.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Aynı zamanda Süyûti ve Zerkeşî’nin de bu düşüncede olmadıkları kesindir. İtkan’da konunun serdedildiği yerin devamına bakıldığı zaman Süyûtî’nin görüşü anlaşılacaktır. Bu konuda Zerkeşî’ye ait ilgili eserin ilk sayfasına bakılması yeterlidir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Her şeyden önemlisi nakille ilgili bir konuda iki önemli âlimin bir pasajını merkeze koyarak bütün İslam külliyatını mahkûm etmek yerine bütün İslam külliyatını esas alarak onların ne demek istediğini tashih daha ilmî ve ahlâkî olmaz mı? </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Gerçekten İslam düşünce tarihinde isim vererek gelenek içerisinde “filan âlim” böyle düşünmüştür diyebilir miyiz? Böyle bir düşünce olsa bile ona dayanarak bir yaklaşım savunulacaksa bazı Hanbeli âlimlere göre elimizde kâğıt üzerinde yazılmış Kur’an bile kadimdir. Bu görüşe dayanarak bunu ileri sürmenin haklı bir boyutu var mıdır?</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>g)</b></span><span class="s1"> Bu meyanda ileri sürülen kanıtlardan biri de Ebû Hanife’nin “kendi dilinde ibadeti” caiz görmesidir. Tabii bu konudaki rivayetler hakkında yetkin değilim. Ancak “kendi dilinde ibadet” ile “lafzın peygamber tarafından oluşturulması” arasında “zorunlu” bir ilişki yoktur. Kur’an lafzının Allah’a ait olduğunu düşünen âlimlerin neredeyse tamamı, ibadet dışında kendi dilinde dua etmeyi caiz görmüşlerdir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Dolayısıyla onların bir taraftan lafzın Allah tarafından oluşturulduğu diğer taraftan da kendi dilinde duaya kapı aralayarak çelişkiye düştükleri ileri sürülebilir mi? Elbette yapısal olarak “dua” ve “ibadet” birbirlerinden farklıdır. Ancak “kendi dilinde ibadet”le Kur’an lafzı arasında ilişki kurulacaksa “kendi dilinde dua” ile Kur’an lafzı arasında da kurulabilir.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ayrıca Ebû Hanife, dönemindeki diğer Ehl-i Sünnet/Mürcie âlimleri gibi Kur’an’ın mahlûk olmadığını düşünmektedir. Onun döneminde daha kelâm-ı nefsî ile kelâm-ı lafzî ayrımı yoktu. Çünkü tarihsel olarak bu ayrımı ilk yapanın İbnü Küllâb (ö. 240/854) olduğu bilinmekte ve onun da Ebû Hanife’den (ö. 150/767) sonra geldiği sabittir. Böylelikle ilk dönem Ehl-i Sünnet/Mürcie âlimleri, aslında Kur’an’ın hem lafız hem mana bakımından kadim olduğunu düşünüyorlardı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Kur’an’ın Allah tarafından bile yaratılmayan kadim bir sıfat olduğunu kabul eden bir âlim, kendi dilinde ibadete izin vermek suretiyle onun Peygamber tarafından oluşturulduğunu mu düşünmüştür? Burada büyük bir çelişki yok mu? </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ebû Hanife, el-Fıkhü’l-Ekber eserinden Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı konusundaki görüşünü aktararak onun, Kur’an lafzı hakkında böyle bir anlayışa sahip olup olmadığı veya olabileceği rahatlıkla anlaşılabilir. Ebu Hanife söz konusu eserde şöyle söylemektedir: </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><i>“Allah, sıfatları ve isimleri ile var olmuş ve var olacaktır. Onun isim ve sıfatlarından hiçbiri sonradan olma değildir. O ilmiyle daima bilir, ilim onun ezelde sıfatıdır. O kudretiyle daima kadirdir, kudret onun ezelde sıfatıdır. Kelâm ile konuşur, kelâm onun ezelde sıfatıdır. Yaratması ile daima haliktır, yaratmak onun ezelde sıfatıdır. Fiili ile daima faildir, fiil onun ezelde sıfatıdır. Fail Allah’tır, fiil ise onun ezelde sıfatıdır. Yapılan şey, mahlûktur. Allah’ın fiili ise mahlûk değildir. </i></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><i>Allah’ın ezeldeki sıfatları mahlûk ve sonradan olma değildir. Allah’ın sıfatlarının yaratılmış ve sonradan olduğunu söyleyen yahut tereddüt eden veya şüphe eden kimse Allah’ı inkâr etmiş olur. Kur’ân-ı Kerîm, Allah kelâmı olup, mushaflarda yazılı, kalplerde mahfuz, dil ile okunur ve Hz. Peygamber’e indirilmiştir. Bizim Kur’ân-ı Kerîm’i telaffuzumuz, yazmamız ve okumamız mahlûktur fakat Kur’ân mahlûk değildir. </i></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><i>Allah’ın Kur’ân’da belirttiği Musa ve diğer peygamberlerden, firavn ve İblis’ten naklen verdiği haberlerin hepsi Allah kelâmıdır, onlardan haber vermektedir. Allah’ın kelâmı mahlûk değildir fakat Musa’nın ve diğer yaratılmışların kelâmı mahlûktur. Kur’ân ise Allah’ın kelâmı olup, kadîm ve ezelîdir” (Ebû Hanife, el-Fıkhü’l-Ekber, Şerhü Ali el-Kari, Dârü’l-kütübi’l-Arabiyeti’l-kübra, 20-30).</i></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Belirtmek gerekir ki Ebû Hanife bu metinde de “kelâm-ı nefsî” ve “kelâm-ı lafzî” ayrımını yapmamaktadır. Yapsaydı bile bu ayrımı yapan diğer âlimler gibi her ikisini Allah’a izafe edecekti. O, burada bir bütün olarak ilâhî kelâmı bizim şu anki telaffuz ve yazmamızdan ayırmaktadır. Şu anki telaffuz ve yazımızın mahlûk olduğunu kabul etmeyen neredeyse yoktur. Çünkü telaffuz ve yazma, bize ait hadis bir fiildir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Dolayısıyla buradaki ifadelerden yola çıkarak Ebû Hanife’nin bırakın Kur’an lafzının Peygamber’e izafe etmesini “kelâm-ı nefsî” ile “kelâm-ı lafzî” ayrımı yaptığı bile söylenemez.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ayrıca bütün Hanefi külliyatı içerisinde hangi Hanefi âlim, Ebû Hanife’nin bu fetvasından yola çıkarak Kur’an lafzının Peygamber tarafından oluşturulduğunu ifade etmiştir? Onlar olsa olsa buradan yola<br />
çıkarak “kelâm-ı nefsî” ve “kelâm-ı lafzî” ayrımına gitmişlerdir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Kelâm-ı nefsî, Allah’ın zatına kaim ezeli bir kelamdır. Kelâm-ı lafzî ise zaman ve mekâna göre formu değişen bir kelamdır. Ancak bu değişikliği yapan yine Allah’tır. Başka herhangi birisi değildir. Dolayısıyla nefsî ve lafzî kelamın kaynağı Allah’tır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Âlimler zaten Allah’a izafe ettikleri kelam sıfatını bu şekilde bir ayrıma tutmuşlardır. Aksi takdirde Allah’ın bir sıfatı olarak ele almaları mümkün değildi. Buna benzer birçok sıfat vardır. Mesela bütün kelamcılara göre cismi yoktan yaratabilme vasfı Allah’ta ya zatla birlikte ya da zattan bağımsız olarak ezeli olarak vardır. Bu kadim bir sıfattır ve değişikliğe maruz kalmaz. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ancak zamanı ve mekânı geldiğinde Allah’ın farklı şeyleri yoktan yaratması hadistir. Hiç kimse bu ayrımdan yola çıkarak herhangi bir cismin yoktan yaratma niteliğini Allah’tan alıp beşere atfetmemiştir. Dolayısıyla bazı Hanefi âlimlerin Ebû Hanife’nin fetvasından yola çıkarak önce kelâm-ı nefsi ve kelâm-ı lafzi ayrımına ve daha sonra da kelam-ı lafzîyi Peygamber’e izafe etme sonucuna ulaşmamıştır.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>B) Kur’an’ın Lafız ve Manası ile İndiğini İfade Eden Naslar:</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>1)</b></span><span class="s1"> Kur’an lafzının Peygamber’e ait olması halinde aşağıda yer alan ayetler nasıl anlaşılacaktır?</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>a)</b></span> <span class="s3"><b>Arapça olarak inmesi:</b></span><span class="s1"> Bilindiği gibi Kur’an lafzının Peygamber’e ait olduğunu iddia edenler, onun kelâm-ı nefsî olarak Allah’ın zatında bulunduğunu, mana ve külli kaideler şeklinde Hz. Peygamber veya diğer peygamberlere nazil olduğunu, daha sonra peygamberler tarafından farklı dillere aktarıldığını ileri sürmektedirler. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Buna göre, Peygamber’e nazil olan sadece manalardır. Onun Arapça, İbranice veya Süryanice olması söz konusu değildir. Oysa ilgili ayetler, indirilen Kur’an’ın Arapça olduğunu açıkça ifade etmektedir: “Şüphesiz bu Kur’an, âlemlerin rabbi tarafından indirilmiştir. Onu, senin kalbine uyarıcılardan olasın diye apaçık bir Arapça ile Rûhulemîn indirmiştir.” (Şuarâ 26/192-195)</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">“Şüphesiz bu Kur’an sana, hüküm ve hikmet sahibi, hakkıyla bilen Allah tarafından verilmektedir.” (Neml 27/6)</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">“İşte, sakınsınlar yahut hatırlamalarını sağlasın diye onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda uyarılarımıza tekrar tekrar yer verdik.” (Taha 20/113)</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">“İşte sana, Ümmülkurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman ve hakkında asla şüphe bulunmayan toplanma gününün dehşetini haber vermen için böyle Arapça bir Kur’an vahyettik” (Şura 42/7).</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bu ayetler, Kur’an’ın sadece mana olarak inmediğini açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü Kur’an’ın mana olarak Peygamber’e nazil olduğunu ileri sürenler, Peygamber’e nazil olan kelâm-ı nefsinin herhangi bir dili olmadığını savunurlar. Kelamcılar da kelâm-ı nefsinin belli bir dili olmadığı kabul ederler. Ancak onlar, Kur’an’da açıkça ifade edildiği kelâm-ı lafzînin de Allah’a ait olduğunu ve onun tarafından nazil olduğunu ittifakla belirtirler.</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>b) Acele etmemek istenmesi:</b></span> <span class="s3">لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ</span><span class="s1"> “(Ey Muhammed!) Onu (vahyi) çarçabuk almak için dilini kımıldatma” (Kıyamet, 16). Bu ayette geçen üç ifade vardır. Üçü de Kur’an’ın lafız olarak indiğini ifade etmekte veya buna delalet etmektedir. Bunlar da “kıpırdatma”, “dil” ve “acele etmek”tir. Çünkü Kur’an mana olarak inseydi Peygamber’in dilini kıpırdatmasının bir anlamı kalmazdı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Aynı zamanda “acele etmek” yerine Hz. Peygamber’in sabırla onu en güzel şekilde nasıl ifade edebileceğini düşünmesi gerekirdi. Burada geçen zamiri Kur’an’a raci etmek dışında başka bir yol da yoktur. Çünkü aynı içerikte ve açıkça Kur’an lafzının geçtiği başka bir ayet vardır. O da şudur: </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">وَلَا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِن قَبْلِ أَن يُقْضَىٰ إِلَيْكَ وَحْيُهُ </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">“Sana vahyedilmesi tamamlanmadan önce Kur’an’ı okumakta acele etme” (Taha, 114).</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Aynı zamanda ikinci ayette açıkça “Kur’an” ifadesi geçmektedir. Ne Hz. Peygamber döneminde ne de İslam tarihi boyunca hiç kimse Kur’an’ın manasına “Kur’an” dememiştir. Öyle olsaydı günümüzde meale doğrudan Kur’an dememiz gerekirdi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>c) Edilgen kipler:</b></span><span class="s1"> Kur’an’da inzal, tenzil ve tertil gibi Kur’an’ın lafzen indiğini ifade eden veya çağrıştıran ayetler vardır. Bunların önemli bir kısmı “nazil olundu” ve “indirildi” gibi edilgen kiplerle ifade edilmiştir. Lafzın, Hz. Peygamber’e ait olması durumunda edilgen kiplerin kullanılması Allah’a iftira değil mi? Bu da Peygamber’in ahlakına uyar mı? </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ayrıca Hz. Peygamber birden fazla ayette sadece mübelliğ/tebliğ eden olduğunu ifade etmektedir. Bazı mana ve külli kaidelerden kocaman bir eseri inşa eden sadece mübelliğ midir? (Bkz. Araf, 203; Yunus, 15; Neml, 6) Yine Allah “Kur’an sadece beşerin sözüdür” (Müddesir, 25) diyen müşrikleri ağır bir şekilde kınamaktadır. Burada kastedilen beşer Hz. Peygamber’den başkası mıdır? Veya Hz. Peygamber bu ayette ifade edilen “beşer”in kapsamı dışında mıdır? </span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>d) Hifz:</b></span><span class="s1"> Bilindiği gibi Kur’an’ın korunması ile ilgili bir ayet vardır. “Zikri biz indirdik ve onu koruyacak olan da bizleriz.” (Hicr, 9) Kuşkusuz zikirden kasıt Kur’an’dır. Çünkü indirilen odur. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Peki, korunacak olan, Kur’an’ın manaları mı yoksa lafızlar mı? Sadece manaları ise onun manaları zaten diğer semavi kitaplarda da geçmekte ve ana omurgaları ile günümüze kadar gelmiştir. Sadece diğer semavi kitaplarda da değil onun manalarını günümüze taşıyan yüzbinlerce eser vardır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Dolayısıyla Allah’ın, gayet kolay olan hatta her şekilde korunacak olan külli kaideleri koruma altına almasının çok fazla da bir anlamı yoktur. O zaman burada korunacak olan lafız ve manadır. Bunun da ilahi güvence altında olmasının ne kadar elzem olduğunu anlatmaya gerek yoktur. Korunacak olan zikirden kasıt, Kur’an’ın hem lafzı hem de manası olduğuna göre mezkûr ayette Allah’ın onları indirdiği açıkça ifade edilmektedir.</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>e) Meşakkatin reddi:</b></span><span class="s1"> Birkaç ayet açıkça Kur’an’ın Hz. Peygamber’e “zorluk” ve “meşakkat” olarak inmediğini ifade etmektedir. Onlardan biri de “(Ey Muhammed!) Biz, Kur’an’ı sana sıkıntı çekesin diye değil, ancak (Allah’ın azabından) korkacaklara bir öğüt (bir uyarı) olsun diye indirdik” (Taha, 2) ayetidir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bu da Kur’an’ın lafız ve manadan müteşekkil hazır bir şekilde Peygamber’e inmesini gerektirmektedir. Çünkü Kur’an’ın dil, üslup, belagat ve ifadelerinden anlayan, yeryüzünde hiçbir metnin oluşumu beşer açısından onun kadar ağır ve zor olmadığını anlayacaktır. Zaten onun i’cazı da burada yatmaktadır. Bu konuda Allah şöyle buyurmaktadır: </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">“Şüphesiz biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz.” (Müzemmil, 5) </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">“Eğer biz, bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, elbette sen onu Allah korkusundan başını eğerek parça parça olmuş görürdün. İşte misaller! Biz onları insanlara düşünsünler diye veriyoruz.” (Haşr, 21)</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Allah, bir taraftan Peygamber’in zorlanmadığını ifade etmekte diğer taraftan ise ona “ağır bir söz” ve “dağlara inmesi takdirde parça parça olacak bir metni” tek seferde, hiç kimseye danışmadan, daha sonra hiçbir düzeltme ve ekleme yapmadan, evde, camide, savaşta veya barışta, hatta bazen uykuda bile oluşturma sorumluluğunu yükleyecektir. Bundan daha ağır bir zorluk var mı? Böyle bir zorluk her şeyden önce ifade edilen Allah’ın adaleti, rahmeti, hikmetine (ahlâkiliği) uyar mı?</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>f) Huruf-ı Mukattaa:</b></span><span class="s1"> Bilindiği üzere Kur’an’ın bazı sürelerinin başında “Huruf-ı Mukattaa” dediğimiz </span><span class="s3">ألم/ص/يس/كهيعص</span><span class="s1"> gibi Arap dili açısından anlamları belirgin olmayan harfler vardır. Bu harflerin ne anlama geldiği ve amaçları hususunda birçok görüş bulunmaktadır. Fakat ortada kesin olan bir durum vardır. Bu da şudur: </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ne Hz. Peygamber’le her türlü mücadeleyi yapan müşrikler, Hz. Peygamber’in neden anlaşılmayan hatta onlara göre belki de saçma gelen Huruf-ı Mukattaanın anlamını sorun yapmışlar ne de hemen hemen her konuda Hz. Peygamber’e danışan ve kendisine soru sormaktan çekinmeyen sahabiler de onların anlamlarını sormuşlardır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Peki, Hz. Peygamber Kur’an lafzını oluştururken neden anlamı bilinmeyen harf ve ifadeleri kullansın? Kullandıktan sonra neden daha sonra itiraz üzerine düzeltmeye gitmesin? İddia edildiği gibi Hz. Peygamber, ihtiyaca binaen farklı kıraatlara başvurduğu halde neden burada bir tashihe gitmemiştir? Aslında neden hiç itiraz gelmemiştir? </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Kur’an lafzının Allah’a ait olduğu zaman bu soruların cevabı gayet kolaydır. Çünkü Allah, evren ve insanı yarattığı gibi kelime ve harfleri de istediği zaman ve istediği şekilde yaratabilir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bu konuda Âdem’e bütün isimleri öğrettiği gibi inşa edici ve kural koyucudur. Bu durumda kullara düşen sorgulamak değil onun meramını anlamaya gayret etmektir. Ancak lafzın Peygamber tarafından oluşturulduğu iddia edildiği zaman bu soruların cevapları kolay olmayacaktır.</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>g) Vahyin rehberliği:</b></span><span class="s1"> Allah, vahiy süreci boyunca her konuda Hz. Peygamber’e talimatlar veriyor. İlahi vahiy, nübüvvet süreci boyunca birçok konu ile ilgili Hz. Peygamber’e yol gösteriyor. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ancak Kur’an lafzını nasıl oluşturacağına dair uzun mu kısa mı, zor mu kolay mı, hiçbir işaret yoktur. Bu denli ağır ve zor bir süreçte Allah’ın Peygamber’ini yalnız bırakması ve ona hiçbir talimat vermemesi tabir caizse ona rehberlik/danışmanlık etmemesi düşünülebilir mi? Bu durum Allah’ın rahmet, adalet, hikmet (ahlakiliği) ile uyuşur mu?</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>h) Kavl/söz:</b></span><span class="s1"> Allah, Peygamber’e “ağır bir kavl/söz ilka ettiğini” (Müzemmil, 5) ifade etmektedir. Burada Peygamber’e aktarılan doğrudan kavl/söz olduğu açıkça ifade edilmektedir. Dolayısıyla daha sonra lafza dökülecek bir mana veya ilke söz konusu değildir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bazı ayetlerde kavl sözün Cebrail’e de izafe edildiği görülmektedir. (Tekvîr, 19-21) Ancak aynı sözün hem Allah’a hem de diğerlerine izafe edildiği zaman Allah’ın asıl, diğerlerinin ise tali olmaları gerekmez mi? Ki bu ayetin devamında Hz. Cebrail’in özellikle “emanet” ve “gaybı bilmemesi” vasıfları neden vurgulanmaktadır? </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>C) Sorunlar</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Kur’an lafzının Allah’a ait olmadığını iddia etmek çok ciddi soru ve sorunlara yol açmaktadır. Onların bir kısmını şöyle aktarabiliriz:</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>1)</b></span> <span class="s3"><b>Hz. Peygamber’in Beşeriliği:</b></span><span class="s1"> Hz. Peygamber her ne kadar Allah’tan vahiy almışsa da onun beşer niteliğinden ayrılmadığı kesindir. Sayın Öztürk dâhil olmak üzere ülûhiyet konusunda kaygısı olan birçok ilim ehli, her fırsatta bunun altını çizmektedir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Kelamcılara göre peygamberler beşer olduklarından dolayı özellikle tebliğ ile ilgili hususlarda “ismet” sıfatına sahip olsalar da bir bütün olarak zille/hatalardan muaf değiller. Kur’an’da bunun birçok örneği vardır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Kur’an’ın lafzı Hz. Peygamber tarafından oluşturulmuşsa bu denli hatasız ve edebiyatın zirvesi olan bir metin beşer tarafından nasıl oluşturulur? Bunun mantıklı bir açıklaması var mı? Yoksa Kur’an’da hatanın varlığı zaten kabul ediliyor mu?</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>2) Tahrif:</b></span><span class="s1"> Diğer semavi kitaplardan farklı olarak Kur’an’ın tahrif edilmediği her şeyden önce tarihsel bir vakıadır. Beşer tarafından oluşturulan bir metnin bu şekilde nasıl korunduğuna dair rasyonel bir açıklama var mıdır? </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Oysa aynı beşere ait diğer ifadeler (hadisler) değişikliğe uğramıştır. Hatta Kur’an’la neredeyse aynı külli kaide ve anlamları taşıyan birçok hadis mana ile rivayetten dolayı birtakım noksanlıklar ve ziyadelere maruz kalmıştır. Bütün hadis usulü ve külliyatı temelde bununla uğraşmış sahih, hasen, zayıf, mütevatir, meşhur ve aziz gibi zorunlu olarak bir ayıklama ve kategorik bir ayrışma sürecine girmiştir.</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>3) Tashih:</b></span><span class="s1"> Yeryüzünde insan tarafından oluşturulan hiçbir metin yoktur ki birkaç defa tashih sürecinden geçmesin. Bunu en iyi bilen akademisyenlerdir. Akademik bir metin hazır hale getirilinceye kadar birkaç defa tashih sürecinden geçer. Kur’an, vahiy kâtipleri tarafından kayda alındıktan sonra kıraat farklılıkları bir kenara bırakılacaksa herhangi bir tashih veya farklılığa maruz kalmamıştır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Kur’an’ın bu anlamda bir tashih sürecinden geçtiğini ifade eden veya aktaran bir metin var mıdır? Şayet varsa nerededir? Kur’an lafzı Hz. Peygamber tarafından oluşturulmuşsa bu durum Hz. Peygamber’i beşer olmaktan çıkarmaktadır. Aslında Kur’an lafzını beşerileştirelim derken farkına varmadan Peygamber’i ilahlaştırmıyor muyuz?</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>4) İ’caz:</b></span><span class="s1"> Kur’an’ın i’cazı lafızda mı yoksa manada mı? Eğer günümüzde de Kur’an’ı mucize olarak kabul ediyorsak onun i’cazının sadece manada olmadığını kabul etmemiz gerekir. Çünkü Kur’an’da yer alan birçok mana artık bizim için malumdur. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Özellikle ileri sürülen külli kaideler yazılsa birkaç sayfayı aşmayacaktır. Bu durumda Kur’an’ın i’cazı son mu bulmuştur? Aynı zamanda Allah, “bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler Kur’an’ın bir benzerini getiremezler” (İsra, 88) dediği şey Kur’an’ın mana ve külli kaideleri midir? </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Kur’an’dan da esinlenerek bunun o zaman gayet rahatlıkla yapılabildiği gibi günümüzde de yapılabilmektedir. Bu durum Kur’an i’cazını ortadan kaldırmıyorsa o zaman Kur’an i’cazının ister “hakiki” olsun ister “sarfe” olsun lafızda olduğunu kabul etmek gerekir. Çünkü birçok kişi Kur’an’da yer alan manaları farklı şekillerde ifade edebilir. Ancak onun lafız ve üslubuna benzer bir lafız veya üslup daha olmadığı aşikârdır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Durum böyle olunca bir beşer tarafından oluşturulan bir metnin mucize olması, dil, belagat ve edebiyatın zirvesinden olmasının mantıklı bir açıklaması nedir? Aksi takdirde Peygamber ilahlaşmış olamaz mı?</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>5) Şairlik vasfının reddi: </b></span><span class="s1">Kur’an, Hz. Peygamber’e yapılan “şairlik” ithamını şiddetle reddetmektedir. Burada önemli bir hususa dikkat çekmek istiyorum. O da şudur: Allah, Kur’an’ın “şiir” olmasını değil Hz. Peygamber’in “şair” olmasını reddetmektedir. Çünkü Kur’an’ın şiir olmadığını herkes biliyordu. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ancak bununla birlikte Allah, Hz. Peygamber’in şair olma niteliği ve vasfını da reddetmektedir. Bilindiği gibi şairlik bir yetenektir. Hayatında tek bir şiir metni bile oluşturmayan ama yetenek ve ruh açısından şair olan binlerce insan vardır. Dolayısıyla insanlar şiir yazdıkları için şair değil; şair oldukları için şiir dizerler. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Peki, insanlık tarihinin en zirve metnini oluşturan bir beşerden şairlik vasfını reddetmek doğru mu? Bilakis ona </span><span class="s3">أعظم شعراء العالم</span><span class="s1"> “dünyanın en büyük şairi” demek gerekmez miydi? Kur’an lafzı Peygamber tarafından oluşturulmuşsa onun “şairlik” vasfının reddedilmesi büyük bir haksızlık değil mi? Aynı zamanda müşriklerin suçlaması son derece doğru ve yerinde olan bir suçlama olmayacak mıydı? Allah bu iddiayı neden şiddetle reddetsin? Yoksa Kur’an yalan söylüyor da müşrikler mi doğru söylüyorlar?</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>6) Arz:</b></span><span class="s1"> Geçmişte ve günümüzde hadislerin Kur’an’a arz yöntemi vardır. Bunun gerekçesi ise hadislerin gerek sübut gerekse delalet açısından Kur’an’dan bir derece aşağı olmasıdır. Bu durumda hadisleri Kur’an’a arz edilmesi önem kazanmaktadır. Kur’an manasının Allah’a ve lafzının da Peygamber’e ait olması durumunda Kur’an’ın neresinin Peygamber’e ve neresinin Allah’a ait olduğunu ortaya koymak için bir arz yönteminin olması gerekir. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Peki, bu durumda savaş ve cihatla ilgili ayetler, iman ve ahlakla ilgili ayetlere arz edildiği zaman onların Peygamber’e ait olduğu anlaşılacak mıdır? Hangi ayetleri hangi ayetlere arz edeceğiz? Eğer Allah’ın bizzat küfür de işleyeceği bir varlığı yaratıp ona iman etmesini, iman etmediği takdirde onu cehennemde cayır cayır yakmasını ahlâkî buluyorsak makul şartlar ve gerekli durumlarda kital ve cihadı da hayli hayli ahlâkî bulmamız gerekmez mi? </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bilindiği gibi gelenekte Kur’an’ın Kur’an’a arzı da vardır. Ancak orada hangi ayetlerin lafzının Allah’a ve hangisinin Peygamber’e ait olduğunu ispat etmek için değil; kapalı ayetlerin daha açık ayetlerle anlaşılması amacı mevzu bahistir. Dolayısıyla “delalet” açısından bir arz söz konusudur. Sübut açısından bir arz söz konusu olacaksa onun ilkeleri nasıl olacaktır? Bunu belirleyecek olan kimdir?</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>7) Hitab-ı ilâhî mi hitâb-ı nebevî mi?</b></span><span class="s1"> Hocanın tefsirinin ilk cildi yayınlandığı zaman isminin “İlâh-i Hitâbın Tefsiri” olduğunu görünce doğrusu şaşırmıştım. Hatta bir yorum da yapmayı düşünmüştüm. Ancak son zamanlarda bazı konulara dair artan kutuplaşmadan uzak durmak istedim. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Tabii daha sonra hepimizin gördüğü gibi Kur’an’ın mahiyetine dair tartışmalar gündeme oturdu. Benim şahsen merak ettiğim konu şudur; Kur’an’ın lafzı Allah’a ait olmadığını düşünen birisi, neden tefsirine İlâh-i Hitâb ismini koysun? Elbette hitap sadece lafzi olanı kapsamıyor. Kelamda hitâb-ı nefsî de vardır. Ancak Türkçede hitap dendi mi ilk akla gelen lafızdır. Bu isim en azından Türkçe açısından bir çelişki değil mi? Veya hocaya göre Kur’an’a hitab-ı nebevî diyebilir miyiz? Diyemiyorsak neden?</span></p>
<p class="p4"><span class="s3"><b>8) Nübüvvet öncesi hayatı:</b></span><span class="s1"> Hz. Peygamber bu denli yüksek ve ali bir metni oluşturma yeteneğine sahip olsaydı, nübüvvetten önce kırk sene ve 23 senelik nübüvvet süreci boyunca Kur’an dışında bir satır bile oluşturamaz mıydı? Oluşturamamışsa neden? Bunun ilmi bir açıklaması var mı? Kur’an bu duruma bizzat işaret etmektedir:</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">“Âyetlerimiz kendilerine apaçık birer delil olarak okunduğunda, (öldükten sonra) bize kavuşmayı ummayanlar, ‘Ya (bize) bundan başka bir Kur’an getir veya onu değiştir’ dediler. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben ancak bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edecek olursam, elbette büyük bir günün azabından korkarım.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">De ki: Eğer Allah dileseydi, ben size onu okumazdım, Allah da size onu bildirmezdi. Ben sizin aranızda bundan (Kur’an’ın inişinden) önce (kırk yıllık) bir ömür yaşadım. Hiç düşünmüyor musunuz?” (Yunus, 15-16)</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Şayet, burada ileri sürülen bütün soru ve sorunlara cevap niteliğinde bunların “mucize” yoluyla gerçekleştiği ileri sürülürse bu durumda Kur’an lafzının Allah’a ait olduğu kabul edilmiş olacaktır. Çünkü bütün âlimlere göre mucizeyi sadece Allah yaratır. Bunu teyit eden ayetler de vardır. (Ankebut, 50)</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Sonuç olarak Kur’an lafzının Peygamber’e ait olduğu düşüncesi, Kur’an lafzı ve vahyin oluşum süreci dikkate alındığında “oldukça zor” ve<span class="Apple-converted-space">  </span>“ilmi gerekçelerden yoksun” bir yaklaşımdır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Prof. Dr. Mustafa Öztürk camiamızın emektar, zeki, velûd ve değerli akademisyenlerindendir. Camiamıza onlarca ilmi ve akademik kitap ve makale kazandırmıştır. </span></p>
<p class="p7"><span class="s1">Kendisinden istifade eden ve etmeye devam eden bir ilim ehli olarak onun her sıkıntıda başvurduğu, epistemolojik düşüncesinin zirvesine koyduğu Kur’an’a dair bu yaklaşımı ileri sürerek bindiği dalı kesmemesini ve sığındığı gemiyi yakmamasını öneririm. </span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kuran-lafzi-allaha-ait-degil-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
