<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Deniz Demir &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/deniz-demir/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 31 Oct 2018 15:05:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Deniz Demir &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Küresel Düzenin Temeli Daire-i Adalet</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kuresel-duzenin-temeli-daire-i-adalet/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kuresel-duzenin-temeli-daire-i-adalet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Deniz Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Oct 2018 21:20:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[daire-i adalet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=3550</guid>

					<description><![CDATA[Küresel adaletin inşası ve küresel düzenin sağlanması açısından, Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın Adalet Dairesi’ne dikkat çekmesi, küresel krizin en temel meselesini öne çıkarırken; Türkiye’nin haklı nedenlere dayanarak her fırsatta dile getirdiği BM yapısının reforme edilmesi talebi de önemli bir meydan okuma, mühim bir adalet arayışıdır. Bugün uluslararası sistemin ve aktörlerinin birçok sorunla, belirsizlikle ve meydan okuma ile karşı karşıya olduğunu biliyoruz. Söz konusu meydan okumalar, zamanla derinleşerek karmaşık bir hal almakta, potansiyel bir kriz yumağına dönüşebilmekte ve mevcut küresel arenada farklı kaos eğilimlerinin doğmasına yol açarak, çeşitli güvelik sorunlarının yanında birtakım insani dramların yaşanmasına da neden olabilmektedir. Mevcut konjonktürde Türkiye’nin bölgesel ve küresel krizler karşısında sessiz kalmak yerine, inisiyatif alması ve bu doğrultuda özellikle son 16 yılda dış politikada ortaya koyduğu pro-aktif ve insan temelli vizyon örneği, uluslararası ilişkilerde son derece önemli ve kıymetli bir örnek teşkil etmiştir. Nitekim milli menfaatlerle insani değerleri örtüştüren bir anlayışın ürünü olan mevcut dış politikanın, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsında bölge halklarının da sesi olduğu söylenebilir. Türkiye bu süreçte; Cumhurbaşkanımızın liderliğinde tüm mazlum ve mağdur coğrafyaların sesi ve umudu olarak dile getirdiği “Dünya Beşten Büyüktür” söylemi ile BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) yapısında reform çağrılarını, bu doğrultuda izlemiş olduğu etkin, çok yönlü, çok boyutlu ve derinlikli bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Küresel adaletin inşası ve küresel düzenin sağlanması açısından, Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın Adalet Dairesi’ne dikkat çekmesi, küresel krizin en temel meselesini öne çıkarırken; Türkiye’nin haklı nedenlere dayanarak her fırsatta dile getirdiği BM yapısının reforme edilmesi talebi de önemli bir meydan okuma, mühim bir adalet arayışıdır.</strong></p>
<p>Bugün uluslararası sistemin ve aktörlerinin birçok sorunla, belirsizlikle ve meydan okuma ile karşı karşıya olduğunu biliyoruz. Söz konusu meydan okumalar, zamanla derinleşerek karmaşık bir hal almakta, potansiyel bir kriz yumağına dönüşebilmekte ve mevcut küresel arenada farklı kaos eğilimlerinin doğmasına yol açarak, çeşitli güvelik sorunlarının yanında birtakım insani dramların yaşanmasına da neden olabilmektedir.</p>
<p><strong>Mevcut konjonktürde Türkiye’nin bölgesel ve küresel krizler karşısında sessiz kalmak yerine, inisiyatif alması ve bu doğrultuda özellikle son 16 yılda dış politikada ortaya koyduğu pro-aktif ve insan temelli vizyon örneği, uluslararası ilişkilerde son derece önemli ve kıymetli bir örnek teşkil etmiştir.</strong> Nitekim milli menfaatlerle insani değerleri örtüştüren bir anlayışın ürünü olan mevcut dış politikanın, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsında bölge halklarının da sesi olduğu söylenebilir. Türkiye bu süreçte; Cumhurbaşkanımızın liderliğinde tüm mazlum ve mağdur coğrafyaların sesi ve umudu olarak dile getirdiği <strong>“Dünya Beşten Büyüktür”</strong> söylemi ile BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) yapısında reform çağrılarını, bu doğrultuda izlemiş olduğu etkin, çok yönlü, çok boyutlu ve derinlikli bir dış politika vizyonuyla da domine ederek küresel bir gündem haline getirmeyi başarmıştır. Nitekim Cumhurbaşkanımızın bu başarıyı ve motivasyonu yakalamış olan bir ülkenin lideri olarak BM 73. Genel Kurul görüşmelerinde aynı söylem ve çağrıyı son derece güçlü ve etkili bir şekilde yine, yeni ve yeniden yapan konuşmasından sonra uluslararası camianın farklı aktör ve temsilcilerinden gelen olumlu ve destekleyici mesaj ve açıklamalar da bunun göstergesi olmuştur.</p>
<p>Cumhurbaşkanımızın konuşmasında sağlıktan eğitime, gıdadan kültüre kadar BM çatısı altında yürütülen çalışmaların neredeyse hepsiyle ilgili olarak dünya kamuoyunda bir tatminsizlik halinin mevcut olduğuna vurgu yapması da konunun sadece BMGK’nın yapısında bir reform ile değil BM’nin idari de dâhil olmak üzere genel yapısının yeniden bir düzenlemeye tabi tutulmasıyla ele alınması zorunluluğunu hatırlatması açısından önemli olmuştur. <strong>Zira İkinci Dünya Savaşı sonrasının parametreleri içerisinde bir güç dengesi mantığıyla kurulan ve bugün adeta güç savaşlarının içerisinde, kamplaşmalar arasında ezilen bir araca dönüşüp, adalet dağıtan bir merkez olmaktan uzaklaşan BM’nin, gelişen şartlar ile yaşanan değişim ve dönüşümlere göre kendisini yeniden dizayn etmesi kaçınılmaz bir ihtiyaç halini almıştır.</strong></p>
<p>Cumhurbaşkanımızın, BM Genel Kurulu’ndaki mezkûr konuşmasının devamında kadim medeniyetimizin Daire-i Adalet anlayışı ile Anadolu’dan, Konya’dan yaktığı ışıkla tüm dünyadaki gönülleri aydınlatan Mevlana’ya atıflar yapması da son derece dikkat çekici olmuştur.</p>
<p><strong>İbn-i Haldun’dan Kınalızade’ye</strong></p>
<p><strong>Daire-i Adalet veyahut Adalet Dairesi</strong>, medeniyet havzamızda kaleme alınan siyasetname ve nasihatnamelerin neredeyse tamamında kendisine yer bulmuş; <strong>İbn-i Haldun’dan Kınalızade’ye</strong> ilgili eserleri kaleme alan birçok müellif, devletin ve cihanın düzenini, sükûnetini ve güvenliğini bu daire üzerine bina etmiştir. <strong>Daire-i Adalet; toplum, hukuk, devlet yönetimi, devlet gücü, ekonomi ve adalet arasındaki ilişkinin en doğru şekilde kurulup işletilmesini esas alan bir çember olarak tasarlanmış ve bu çemberin her halkası da birbiriyle ilişkilendirilmiştir.</strong> Gelinen nokta itibarıyla küresel arenada görülen siyasi, sosyal, ekonomik ve güvenlik temelli istikrarsızlıkların şiddetini her geçen zaman diliminde daha da arttırarak; dünyayı pençelerinin arasına almasının ana nedenlerinden biri de bu çemberin halkalarının parçalanmış olması, Daire-i Adl denen sistemin merkezinin yani adaletin tahrip edilmesi, sağlanamaması, örselenmesi oluşturmaktadır. Bu noktada; küresel adaletin inşası ve küresel düzenin sağlanması açısından, Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın Adalet Dairesi’ne dikkat çekmesi, küresel krizin en temel meselesini öne çıkarırken; Türkiye’nin haklı nedenlere dayanarak her fırsatta dile getirdiği BM yapısının reforme edilmesi talebi de önemli bir meydan okuma, mühim bir adalet arayışıdır. Söz konusu çağrı bugün somut bir değişiklik oluşturmasa dahi, zihinlerde önemli bir kapı açmış, birçok insan için adeta <strong>pandoranın kutusu</strong> açılmıştır.</p>
<p>Bu çağrıya kulak verilir, bu fırsat değerlendirilir, BM kapsamlı bir reforma tabi tutularak nihayetinde adaletin merkezi olan bir konuma eriştirilirse dünya; zenginliklerin 62 kişinin elinde toplandığı, 821 milyon insanın açlıkla boğuştuğu, 258 milyon kişinin daha insani şartlarda yaşamak için yola çıktığı ve 68 milyon kişinin zorla yerlerinden edildiği bir sistem yerine herkesin adalet, huzur ve güven bulduğu bir sisteme kavuşma şansı yakalayabilecektir.</p>
<p><strong>Annan Planları  ve OİB’nin Reform Talepleri</strong></p>
<p>Kaldı ki Türkiye’nin çağrısı, daha önce <strong>“Annan Planları”</strong> etrafında başlayan ve BM’nin yapısıyla ilgili olan tartışmaların ötesine geçmiş ve tüm iddiasıyla bir değişimin zaruretini dile getirmiştir/getirmektedir. Annan Planlarını gündeme getiren olay ise ABD’nin 2003 yılında giriştiği Irak işgali olmuştur. Tek taraflı ya da birlikte hareket ederek güç kullanma gücüne sahip ülkelerin, BMGK onayı olmadan savaşa girmeleri emri vakisi nedeniyle BM sistemi yeniden sorgulanır hale gelmiş; ABD’nin, BM statükosuna darbe vuran mezkûr eylemi, dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ı harekete geçirmiştir. Temelinde daimi ya da geçici üye sayısında artışlar içeren bu planlar tartışılmaktan öteye gidememiş; arzu edilen adalet sistemi inşa edilememiştir. BMGK’nin yapısıyla ilgili eleştiriler getiren ve yeni düzenlemeler içeren bir başka öneri ise “orta ölçekli güçler”den oluşan 50’yi aşkın üyeli <strong>“Oydaşma İçin Birlik Grubu”</strong> (OİB) tarafından yapılmıştır. OİB, geçici üye sayısına 12 ülke daha eklenmesini istemiştir. Bunun yanında yine OİB’ye göre, BMGK’ye daha uzun dönemli yarı-daimi sandalyeler de eklenebilir, geçici üyelerin bölgesel bazda yeniden dağılımı söz konusu olabilir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kuresel-duzenin-temeli-daire-i-adalet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye-Almanya İlişkileri: İşbirliği ve Derinlik Arayışı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/turkiye-almanya-iliskileri-isbirligi-ve-derinlik-arayisi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/turkiye-almanya-iliskileri-isbirligi-ve-derinlik-arayisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Deniz Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Sep 2018 21:45:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[almanya]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Almanya İlişkileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2783</guid>

					<description><![CDATA[Son demlerde diplomatik ilişki ve temaslarda olumlu bir ivme yakalanmışken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier’in davetine icabetle Eylül ayı sonunda bu ülkeye gerçekleştirdiği ziyareti büyük bir önem teşkil ediyor. Her iki ülke için son zamanlarda küresel ve bölgesel ölçekte yaşanan gelişmelerin sunduğu işbirliği ve ilişkileri, tarihsel dinamiğin ruhuna uygun olarak yeniden düzenleme fırsatı doğurduğu açık. Türkiye-Almanya ilişkilerinin tarihsel bir derinlik barındırdığı gerçeğinden hareketle bu tarihsel derinliği 18. yüzyıla kadar, Osmanlı Devleti ile Prusya Krallığı arasında imzalanan barış ve dostluk anlaşmasına kadar götürmek mümkün. Bu tarihten sonra seyreden süreçte de iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişerek ve hatta zaman zaman da müttefiklik bağları doğurarak devam ettiği; askeri, sanayi, ekonomi, eğitim ve ulaşım gibi çok çeşitli ve geniş bir yelpazeye yayılarak sürdüğü görülmüştür. Dolayısıyla Almanya ile köklü bir geçmişe sahip olduğunu gördüğümüz Türkiye’nin, söz konusu ülke ile ilişkilerinin çok yönlü bir yönelim muhteva ettiğini söylemek hatalı bir yorum olmayacaktır. Buna rağmen yakın dönemde iki ülke ilişkilerinde görülen gerilimlerin varlığı da göz ardı edilemeyecek bir boyut kazanmıştır. Zira söz konusu gerilime yol açan faktörler iki ülke ilişkilerini yoğun bir şekilde zehirleyebilme potansiyeli doğurmuştur. FETÖ, PKK, PYD… İki ülke ilişkilerini zehirleyerek, gerilimlere yol açan unsurların başında, terörle mücadele konusu gelmektedir. Almanya’nın bu konudaki &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Son demlerde diplomatik ilişki ve temaslarda olumlu bir ivme yakalanmışken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier’in davetine icabetle Eylül ayı sonunda bu ülkeye gerçekleştirdiği ziyareti büyük bir önem teşkil ediyor. Her iki ülke için son zamanlarda küresel ve bölgesel ölçekte yaşanan gelişmelerin sunduğu işbirliği ve ilişkileri, tarihsel dinamiğin ruhuna uygun olarak yeniden düzenleme fırsatı doğurduğu açık.</strong></p>
<p>Türkiye-Almanya ilişkilerinin tarihsel bir derinlik barındırdığı gerçeğinden hareketle bu tarihsel derinliği 18. yüzyıla kadar, Osmanlı Devleti ile Prusya Krallığı arasında imzalanan barış ve dostluk anlaşmasına kadar götürmek mümkün. Bu tarihten sonra seyreden süreçte de iki ülke arasındaki ilişkilerin gelişerek ve hatta zaman zaman da müttefiklik bağları doğurarak devam ettiği; askeri, sanayi, ekonomi, eğitim ve ulaşım gibi çok çeşitli ve geniş bir yelpazeye yayılarak sürdüğü görülmüştür. Dolayısıyla Almanya ile köklü bir geçmişe sahip olduğunu gördüğümüz Türkiye’nin, söz konusu ülke ile ilişkilerinin çok yönlü bir yönelim muhteva ettiğini söylemek hatalı bir yorum olmayacaktır. Buna rağmen yakın dönemde iki ülke ilişkilerinde görülen gerilimlerin varlığı da göz ardı edilemeyecek bir boyut kazanmıştır. Zira söz konusu gerilime yol açan faktörler iki ülke ilişkilerini yoğun bir şekilde zehirleyebilme potansiyeli doğurmuştur.</p>
<p><strong>FETÖ, PKK, PYD…</strong></p>
<p>İki ülke ilişkilerini zehirleyerek, gerilimlere yol açan unsurların başında, terörle mücadele konusu gelmektedir. Almanya’nın bu konudaki tavır ve yaklaşımının, Türkiye’nin beklentilerini karşılamaktan öte, bu beklentilerinin altında kaldığını belirtmek mümkündür. Almanya, 15 Temmuz 2016’da Türkiye’nin seçilmiş, meşru cumhurbaşkanını, hükümetini ve demokrasisini hedef alarak; yüzlerce vatandaşının canına kast eden, binlercesini yaralayan; demokrasinin kalbi, millet iradesinin tecelligâhı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni bombalayan hain örgütü, FETÖ’yü, bir terör örgütü olarak kabul etmemekte; resmi belgelerde bu eli kanlı örgüt, “Gülen Hareketi” olarak adlandırılmaktadır.</p>
<p>Ayrıca Almanya’nın, 15 Temmuz’daki hain girişimi kınamanın ötesinde bir adım atmadığı; Türkiye’nin, FETÖ elebaşlarına yönelik malvarlıklarının dondurulması ve iade taleplerine de olumlu bir yanıt vermediği görülmektedir. Darbenin suç olduğu, Almanya Anayasası’na göre son derece net olmasına rağmen bu suça iştirak edenlerin Almanya’ya yaptıkları iltica başvurularının kabul edilmesi, Almanya’yı adeta darbeciler nezdinde bir sığınak haline getirirken; Türk insanının ve Türkiye’nin, Almanya’ya duyduğu güveni de ziyadesiyle zedelemiştir. Türkiye ve Almanya ilişkilerinde benzer bir durum, PKK konusunda da yaşanmaktadır. 1993 yılından beri Almanya’da terör örgütü olarak yasaklanan ve faaliyet yasağı kapsamına alınmasına rağmen PKK terör örgütü; propagandadan eleman devşirmeye, lojistikten maliyeye kadar birçok faaliyetini Almanya’da sürdürme olanağı bulabilmektedir. Bu doğrultuda Almanya, bu terör örgütünün Avrupa’daki en büyük finans merkezi konumunda olurken; PKK 2017-2018 döneminde Almanya’da, 15 milyon Euro’luk bir meblağ toplayabilmiştir. Örgüte müzahir sivil toplum kuruluşu görünümünde olan çeşitli adlardaki yapıların da Almanya’da varlığını sürdürdüğü gerçeği söz konusudur. Oysa terör örgütünün, Almanya’daki varlığının hem buradaki Türk vatandaşlarını hem de Almanya’nın barış ve huzur ortamını hedef aldığı ve bu doğrultuda önemli güvenlik sorunsallarını doğurduğu görülmektedir. Bu bağlamda sadece Zeytin Dalı Harekâtı sürecinde terör örgütü destekçilerince Almanya’da yapılan 98 saldırının 46’sı Türk vatandaş, kurum, işletme ve camilerini hedef alırken; 52’si de Alman şirketlerini, hükümet partilerinin bürolarını ve kurumlarını hedef almıştır.</p>
<p><strong>Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın İstihbarat Raporu</strong></p>
<p>Terör örgütünün Almanya için oluşturduğu tehlikenin boyutu bizzat Alman makamlarınca hazırlanan raporlara da yansımış durumda. Bu kapsamda Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın (BfV) 2017 yılı istihbarat raporuna göre, 2016 yılında 14 bin olan PKK terör örgütü yandaş sayısının, geçen yıl 500 kişi aratarak 14 bin 500’e yükseldiği ifade edilirken PKK’nın,  Almanya’daki üye sayısı ve güç anlamında en büyük yabancı terör örgütü olmaya devam ettiği de özellikle vurgulanmıştır.</p>
<p>Keza Terör örgütü PKK’nın Suriye’deki uzantısı olan PYD/YPG’nin Berlin’de 2016 yılı Mayıs ayında açılan ofisi de çalışmalarını hâlâ devam ettirirken; 2017 yılı Nisan ayında Almanya basınında çıkan bir röportajda PYD’nin, Almanya temsilcisi ile yapılan görüşmeye yer verilerek, sözde temsilciden “de facto büyükelçi” olarak bahsedilmesi de gözlerden kaçmamıştır. Üstelik tüm bunlar büyük bir çelişkiyle yaşanmıştır ki; Federal Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın 8 Şubat 2018 tarihli bir değerlendirmesinde PYD/YPG, PKK’nın kardeş örgütü olarak nitelendirilmiştir.</p>
<p><strong>Türkiye ve Recep Tayyip Erdoğan Karşıtlığı</strong></p>
<p>İki ülke ilişkilerinde gerilimlere yol açan bir başka unsur da doğrudan insan unsuru ile alakalı olmuştur. Yaklaşık 1,5 milyonu Almanya vatandaşlığı almış toplamda 3,5 milyona yakın Almanya’daki Türk toplumu, bu ülkedeki uzunca süreli varlığına rağmen ırkçı, ayrımcı ve İslam düşmanı eylemlere giderek artar bir şekilde maruz kalmıştır.</p>
<p>Dahası Avrupa’nın ve AB’nin üzerinde yükseldiği tüm ortak iyi ve evrensel değerleri çiğnercesine yükselen aşırı sağ ve yabancı karşıtlığı, çeşitli oluşumlarını da hızla ortaya çıkartmış, PEGİDA gibi yapılar toplumda karşılık bulurken; sadece Almanya’da değil birçok Avrupa parlamentosunda aşırı sağcı partiler dikkat çeker bir oranda temsil oranı yakalamıştır.</p>
<p>Kaldı ki Almanya İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan bir açıklamada sadece 2017 yılında kayıtlara geçen en az 950 İslam karşıtı saldırı vuku bulmuştur. Almanya’daki ırkçı ve ayrımcı yaklaşımların Türk toplumu söz konusu olduğunda Türkiye ve daha da ilerisinde Recep Tayyip Erdoğan karşıtı bir hal aldığı görülmektedir.</p>
<p>Son olarak Mesut Özil’in Londra’da İlkay Gündoğan ve Cenk Tosun ile birlikte Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kabul edildiği sırada çekilmiş olduğu bir fotoğraf karesi üzerinden hedef tahtasına konması bu durumun son örneği olmuştur.</p>
<p>Mesut Özil’in bu süreçte dile getirdiği, “Kazandığımız zaman Alman’ım fakat kaybettiğimizdeyse göçmen oluyorum” ifadesinin, Almanya’nın bazı realiteleri yeniden kritik edip anlamlandırması ve bu kapsamda da sağlıklı bir yaklaşım edinmesi açısından önemli olduğunu belirtmek gerekiyor.</p>
<p><strong>Çifte Standart</strong></p>
<p>Terörist gruplara eylem yapma hakkı sağlanırken, Türk bakanların Almanya’da miting yapmalarının engellenmesi, Haziran 2016’da Alman Meclisi’nce sözde Ermeni Soykırımı’na dair kararın alınması, Almanya’dan Türkiye’nin AB üyeliğine karşı son derece sert söylemlerin gelmesi, Diyanet İşleri Türk İslam Birliği’nin (DİTİB) ve burada görevli din görevlilerimizin 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrasında Almanya’daki FETÖ unsurlarının dezenformasyon ve asılsız iddiaları ile hedef haline getirtilmesi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a açıkça hakaret eden karikatür ve çizimlerin ifade özgürlüğü iddiasıyla savunulması ve sonrasında bu suçların anayasadan çıkarılması ile Türkiye’de casusluk suçu kapsamında bazı Alman vatandaşlarının tutuklanması gibi durumlar da iki ülke ilişkilerinin gerilmesine yol açmıştır.</p>
<p><strong>Türkiye-Almanya İlişkilerinde Medya Faktörü</strong></p>
<p>Yaşanan tüm bu olumsuz gelişmelerin Alman medyasında katı bir Türkiye ve Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığı üzerinden ele alınıp çarpıtılarak değerlendirilmesi ve kitlelere bu şekilde sunulması da gerek ülkeler gerekse toplumlar nezdinde gerginliğe yol açmış ve en başta iki ülke ilişkilerinin en çok ihtiyaç duyduğu şeyi “karşılıklı güveni” baltalayarak, ilişkileri daha da zehirlemiştir. Bu tutum zaman zaman bazı Alman medya organlarınca bir adım daha öteye götürülerek Türkiye’deki siyasete müdahil olma, Türkiye’deki iç siyaseti yönlendirme noktasına kadar da ulaşmıştır.<br />
Nitekim bu doğrultuda Türkiye’deki 16 Nisan Referandumu için kimi Alman siyasiler açıktan ‘HAYIR’ çağrısı yaparken; bazı Alman yayın organları da açıkça ‘HAYIR’ propagandası yapmıştır. Dahası bu tablo karşısında aşırı uç olarak nitelendirilen Türkiye’deki bazı medya organları da basın dilini Almanya’da sunulan bu içerikler üzerinden kurgulayarak; alenen bir iktidar düşmanlığına evrilmiş ve Almanya’da bu tarz radikal ve uç unsurların/yayınların dayanağı haline getirilmiştir.</p>
<p>Bu süreçte Türkiye cenahından Alman ve Avrupalı muhataplarına ilişkileri Türkiye karşıtı ve aşırıcı unsurların zehirlemesine izin vermemeleri noktasında uyarılar gelirken; zaman zaman sert ifade ve açıklamalarda olmuştur. Ancak belirtmek gerekir ki bu açıklama ve ifadeler Almanya’dan gelen arzu edilmeyen tutum, açıklama ve yayınlara karşı doğal bir savunma ve bir bakıma kısas amaçlı olmuştur.</p>
<p><strong>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Almanya Ziyareti</strong></p>
<p>Bugün yaşanan ve gelinen nokta itibarıyla ABD’nin vergi kararları ve ticaret uygulamalarından Suriye konusuna; küresel ve bölgesel çapta yaşanan gelişmeler, krizler ve meydan okumalar açıktır ki Türkiye ve Almanya’yı ikili ilişkileri sorunlara boğdurmak yerine iş birlikleri geliştirme ve diyaloğu arttırma bakımından cesaretlendirmekte; taraflara bu minvalde önemli fırsatlar sunmaktadır.</p>
<p>Bu kapsamda son demlerde diplomatik ilişki ve temaslarda olumlu bir ivme yakalanmışken Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Almanya Cumhurbaşkanı Steinmeier’in davetine icabetle Eylül ayı sonunda bu ülkeye gerçekleştirdiği ziyareti büyük bir önem teşkil ediyor. Her iki ülke için son zamanlarda küresel ve bölgesel ölçekte yaşanan gelişmelerin sunduğu işbirliği ve ilişkileri, tarihsel dinamiğin ruhuna uygun olarak yeniden düzenleme fırsatı doğurduğu açık. Ancak bunun için bölgesel istikrarın iki temel ülkesi olan her iki devletin de tüm samimiyetini ve iradesini ortaya koyması gerektiğinin hatırlatmakta fayda var.</p>
<p><strong>Gelecek Nesillere Örnek Görünür Adımlar Atılmalı</strong></p>
<p>Bu doğrultuda diplomatik ve siyasal alanda atılan/atılacak adımların medyada ve medya dilinde de sorumlu bir anlayış kapsamında kendisine yer etmesinin hem toplumlar nezdinde büyük yara alan ilişkilere dair kamuoyu algısının düzeltilmesi hem de Almanya ve Türkiye’nin gelecek nesillere değerli bir dostluk ve işbirliği örneği bırakmak amacıyla attığı/atacağı adımların görünürlüğü açısından önemli olacağı değerlendirmesini yapmak mümkündür. Bunun için de Almanya ve Türkiye’den gelen tüm iyi niyetli çaba ve açıklamaları göz ardı edip, anlamsızlaştıran ve bir nefret dili ve söyleminin türlü çarpıtmalarla hâkim olduğu bazı Alman medya organlarının bir an önce sorumlu bir medya anlayışına bürünmesinin yanında Türkiye ile herhangi bir bağı ya da alakası olmayan veyahut Türkiye karşıtlığı herkesçe malum olan isimlerin Alman TV ve yayın organlarında tartışma programları adı altında Türkiye’yi karalamalarına izin verilmesinin önüne geçilmesi kayda değer bir gelişme olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/turkiye-almanya-iliskileri-isbirligi-ve-derinlik-arayisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dış Basında Erdoğan Karşıtlığı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dis-basinda-erdogan-karsitligi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dis-basinda-erdogan-karsitligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Deniz Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2018 22:00:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[24 Haziran]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğanofobi]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2497</guid>

					<description><![CDATA[Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimlerinin erkene alınma kararı ve seçim sonuçları yabancı basında, Türkiye’ye dair yayın ve paylaşımların ana gündem maddesini oluşturdu. 24 Haziran seçimleri ve sonuçlarının dış basındaki yansımalarını Yörünge okurları için derledik. 24 Haziran seçimlerini takip etmek için Türkiye’deki yerleşik yabancı basın mensupları dahil 34 ülkeden 650’ye yakın basın mensubu akredite oldu. Türkiye’deki seçimlere 43 akrediteyle en büyük ilgiyi, Fransa basını gösterdi. Fransa’yı 36 gazeteci ile İngiltere, 23 basın mensubuyla Almanya takip etti. İspanya’dan 12, Yunanistan’dan 10, ABD ve Belçika’dan ise 9’ar gazeteci akredite yaptırdı. Amerika Birleşik Devletleri’nde 24 Haziran seçim sonuçlarına dönük yayınlarda daha çok seçim sonuçlarının ekonomi üzerindeki etkilerine yönelik değerlendirmeler yapıldığı gözlendi. Türkiye ekonomisine dönük bu değerlendirmelerde, seçim süreci boyunca sürdürülen ve kasıtlı olduğu Türkiye’deki ilgili otoritelerce açıkça belirtilen kötümser ifadeler, hız kesmeden sürdü. THE WALL STREET JOURNAL, “Erdoğan’ın Kazanması Üzerine Türk Lirası Keskin Bir Şekilde Yükseliş Gösterdi” başlığını kullandı. Haberde, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçimlerde zafer kazanmasının ardından Türk Lirası artış göstererek dolar ve avro karşısında yüzde 0,5 değer kazandı. Fakat analistler, yatırımcıların şimdi Türkiye’nin para birimine dair süregelen uzun vadeli kaygılara eğileceğinden, lira konusunda rahatlamanın kısa vadeli olabileceğini ifade ettiler” şeklinde bir içerik sundu. BLOOMBERG ise haber başlığında, “Erdoğan’ın Zaferi Üzerine Liranın Değer Kazanması Yatırımcılar Tarafından &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği seçimlerinin erkene alınma kararı ve seçim sonuçları yabancı basında, Türkiye’ye dair yayın ve paylaşımların ana gündem maddesini oluşturdu. 24 Haziran seçimleri ve sonuçlarının dış basındaki yansımalarını Yörünge okurları için derledik.</strong></p>
<p>24 Haziran seçimlerini takip etmek için Türkiye’deki yerleşik yabancı basın mensupları dahil 34 ülkeden 650’ye yakın basın mensubu akredite oldu. Türkiye’deki seçimlere 43 akrediteyle en büyük ilgiyi, Fransa basını gösterdi. Fransa’yı 36 gazeteci ile İngiltere, 23 basın mensubuyla Almanya takip etti. İspanya’dan 12, Yunanistan’dan 10, ABD ve Belçika’dan ise 9’ar gazeteci akredite yaptırdı.</p>
<p>Amerika Birleşik Devletleri’nde 24 Haziran seçim sonuçlarına dönük yayınlarda daha çok seçim sonuçlarının ekonomi üzerindeki etkilerine yönelik değerlendirmeler yapıldığı gözlendi. Türkiye ekonomisine dönük bu değerlendirmelerde, seçim süreci boyunca sürdürülen ve kasıtlı olduğu Türkiye’deki ilgili otoritelerce açıkça belirtilen kötümser ifadeler, hız kesmeden sürdü.</p>
<p><strong>THE WALL STREET JOURNAL</strong>, <em>“Erdoğan’ın Kazanması Üzerine Türk Lirası Keskin Bir Şekilde Yükseliş Gösterdi”</em> başlığını kullandı. Haberde, “Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçimlerde zafer kazanmasının ardından Türk Lirası artış göstererek dolar ve avro karşısında yüzde 0,5 değer kazandı. Fakat analistler, yatırımcıların şimdi Türkiye’nin para birimine dair süregelen uzun vadeli kaygılara eğileceğinden, lira konusunda rahatlamanın kısa vadeli olabileceğini ifade ettiler” şeklinde bir içerik sundu. <strong>BLOOMBERG</strong> ise haber başlığında, <em>“Erdoğan’ın Zaferi Üzerine Liranın Değer Kazanması Yatırımcılar Tarafından Kısa Vadeli Görülüyor”</em> ifadesini kullandı. İngiliz basınında seçim sürecinde de dillendirilen ve seçimin meşruiyetini sorgulamaya yönelik yayınların seçim sonuçlarına dönük olarak da yapıldığı görüldü. Haberlerde, seçimin adil koşullarda yapılmadığı gibi ifadelere yer verilirken, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçilmesine ve AK Parti’nin sandıktan birinci parti olarak çıkmasına rağmen Meclis’te çoğunluğun sağlanamadığı vurgusu dikkat çekti.</p>
<p>Bu doğrultuda <strong>REUTERS</strong>, abonelerine, <em>“AGİT Gözlemcileri, Türkiye’deki Seçimlerde Muhalefete Eşit Şartların Sağlanmadığını Söylüyor”</em> başlığıyla servis ettiği haberinde, “Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı pazartesi yaptığı açıklamada, Türkiye’deki seçim kampanyaları sırasında muhalefet partilerine eşit şartların sağlanmadığını ve mevcut Cumhurbaşkanı ile iktidar partisine medyada da dâhil olmak üzere haksız avantajlar verildiğini” ifade etti. <strong>REUTERS</strong>, haberindeki iddiasını desteklemek adına, AGİT’in seçimler için Türkiye’ye gelen gözlemci heyetinin başkanı Ignacio Sanchez Amor’un, “Temel özgürlükler konusunda gördüğümüz kısıtlamaların seçime etkisi oldu. Türkiye’nin en kısa sürede bu kısıtlamaları kaldıracağını umuyoruz” açıklamalarını öne çıkardı.</p>
<p><strong>THE GUARDIAN</strong>’daki Kareem Shaheen imzalı yazı, <em>“Türkiye’de Seçimler Özgür ve Adil miydi?”</em> başlığıyla çıktı. Aynı yazıda, “İlk sonuçlar gelmeye başladığında Anadolu Ajansı’nın ve seçim izleme platformu Adil Seçim’in rakamları arasında büyük bir fark vardı. Fakat bu durum, Erdoğan’ın resmi olmayan sonuçlara dayanarak zaferini ilan etmesini engellemedi. Tüm sonuçlar geldiğinde de aradaki fark kapandı. Anadolu Ajansı, her seçimde ilk sonuçlara Erdoğan ve partisini oldukça önde göstererek başlıyor ve muhalefet bunun, sandık gözetmenlerinin cesaretini kırıp onları, seçimin sonuna kadar beklememeye yöneltme taktiği olduğunu söylüyor. Seçimlerde büyük çaplı bir hile olduğuna dair suçlama yok fakat Uluslararası Af Örgütü seçimin ‘korku atmosferinde’ geçtiğini söylüyor” ifadelerini kullanıldı.</p>
<p><strong>Dile Dolanan Argüman: Otoriterleşme</strong></p>
<p>Alman basınında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kazandığı zaferle Türkiye’nin artık “daha otoriter” bir yönetime dönüşeceği gibi seçim sürecinde de sıkça işlenen “tek adam ve diktatör” benzeri ithamlar devam etti.</p>
<p><strong>DEUTSCHE WELLE</strong> haberinde, <em>“Tüm Güç Erdoğan’a… Türkiye Cumhurbaşkanı Bu Yetkilere Sahip”</em> başlığını tercih etti. Haberde, “Erdoğan yıllarca Türkiye’de başkanlık sistemini getirtmek için uğraş verdi. Nihayetinde bu çabasında başarılı oldu ve kendisi şimdi hem hükümetin hem de devletin başına geçti. Recep Tayyip Erdoğan bu şekilde, yürütme organını ilgilendiren konularda kanun hükmünde kararname çıkarabilir. Parlamentonun onayı artık gerekli değil. Eleştirmenler bu sistemin, Türkiye’de tek adam hükümdarlığına olanak sağlamasından endişe duyuyor. Net olan tek şey ise Erdoğan’ın şimdi eskisine göre çok daha fazla güce sahip olması” ifadelerine yer verdi.</p>
<p>Türkiye’deki seçimlere 43 akrediteyle en büyük ilgiyi gösteren Fransız basınındaki haberlerde seçimlerden hemen sonra Türk Lirası’nın değer kazanmaya başladığına dikkat çekildi. “Otoriterleşme” Fransız basının da diline doladığı argümanlar arasındaydı. Yine bu haberlerde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçimlerden gücünü pekiştirerek çıkmasıyla “otoriterleşmenin artacağı ve yeni dönemde Türkiye’nin hiç olmadığı kadar durgun ve kutuplaşmış olduğu/olacağı” iddia edildi. Bu minvalde bir içerik ortaya koyan <strong>LE FIGARO</strong>, <em>“Erdoğan… 15 Yıllık Otoriterliğe Sürüklenme ve Ismarlama Bir Anayasa”</em> başlığını kullandı.</p>
<p><strong>Rusya ve Katar’dan Olumlu Yaklaşım</strong></p>
<p>Rusya basınında yer alan haber ve değerlendirmelerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderliğinde Türkiye ile mevcut ilişkilerin daha da geliştirileceğine dönük içerikler hâkimdi. <strong>TASS RUSYA HABER AJANSI</strong> haberinde, Şanghay İşbirliği Örgütü’nden Türkiye’ye gönderilen, TBMM ile İlişkilerinden Sorumlu Rusya Devlet Duması Spor, Turizm ve Gençlik İşleri Grubu Koordinatörü Artur Taymazov’un <em>“Ankara’daki Erken Seçimler Sakin ve Demokratik Bir Atmosferde Geçti”</em> şeklindeki yorumlarına yer verdi.</p>
<p>Katar basınındaki haberler de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim zaferine yönelik olumlu içeriklerle çıktı.</p>
<p>Mısır ve İsrail başta olmak üzere çeşitli Orta Doğu basın mecralarında ise Türkiye’deki seçimlerde usulsüzlük yapıldığı, Türkiye’de kutuplaşmanın arttığı ve ülkenin otokratik bir düzene doğru evrildiği şeklinde seçim sonuçlarının meşruluğunu sorgulayıcı, karalayıcı, çarpıtıcı iddia ve yorumlara yer verildi.</p>
<p>İsrail menşeili <strong>HAARETZ</strong>, <em>“Erdoğan Karşıtı Muhalefet, Türkiye’nin Seçilmiş Diktatörlüğe Gidişini Durduramadı”</em> derken, <strong>EL ARAB</strong>, <em>“Seçim Türkiye’yi Demokrasi Yolunun Sonuna Getirdi”</em> ifadesini tercih etti. <strong>RUDAW</strong> ise haberinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul’daki açıklamasında yer alan, <em>“Türkiye Dünyaya Demokrasi Dersi Verdi’’</em> mesajını ön plana çıkardı.</p>
<p><strong>Algı Operasyonu</strong></p>
<p>Türkiye’deki seçim sonuçlarına yönelik olarak özellikle Batı ve kimi Orta Doğu basınında yer alan olumsuz, çarpıtıcı ve değerlendirmeden ziyade, arzulanan bir sonucun sandıktan çıkmamasına dönük öfkeye dayanan söylemler olarak nitelendirilebilecek yayın ve içerikler açıkça görülüyordu. Seçim sonuçlarına yönelik bu tutumun, seçim sürecinde yapılan yayınlarla aynı üslubu paylaşarak yine aynı minvalde devam ettirildiği de bir gerçek.</p>
<p>Zira söz konusu basın yayın organları seçim süreci boyunca da okurlarına, Erdoğan karşıtlığı ve Türkiye’de “otokrat rejim” söylemleriyle ekonomide görülen birtakım gelişmelerin tek sorumlusunun Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti hükümeti olduğu, muhalefetteki isimlerin makbul birer alternatif olabileceği, seçimlere eşit bir ortamda gidilmediği, Türkiye’nin kutuplaştığı gibi iddialar üzerinden haber ve yorumlar aktardı.</p>
<p>Bu yayınlarla Türkiye’deki seçim güvenliğini ve seçim sonuçlarının meşruluğunu tartışmaya açma, Türkiye’de otokrat rejim algısı oluşturarak muhalefetin demokrasi mücadelesi verdiğine dair bir algı oluşturma, Cumhurbaşkanı Erdoğan karşısında muhalefetin adaylarına yönelik imaj çizme gibi hedeflerinin yanında, Türkiye’nin dışardaki algısına yönelik olumsuz bir izlenim oluşturma ve Türkiye’deki seçim atmosferini de yönlendirme amacının güdüldüğü aşikâr.</p>
<p>Seçim kararı alınmasıyla birlikte bazı dış basın mecralarında yapılan yayın ve içerikler, “algı operasyonu”nu net olarak ortaya koyuyordu:</p>
<p>ABD basınından <strong>WASHINGTON POST</strong>’ta, seçim kararının alınmasının hemen sonrasında <em>“Erdoğan’ı Yenme Arayışı”</em> başlığıyla bir yazı yer aldı. Yazıda, “Erdoğan kazanırsa yürütme yetkilerini de elde eden bir cumhurbaşkanı olacak. Muhalifler, Türkiye’nin zayıf demokrasisinin ölmesinden ve bariz otoriterliğin güçlenmesinden korkuyor. Analistler, Erdoğan yönetimindeki Türkiye’yi, demokrasilerin nasıl geriye gidebileceğinin ve görünürde liberal olan siyasetin zehirli çoğunlukçuluğun yolunu nasıl açabileceğinin örneği olarak gösteriyor” ifadelerine yer verildi.</p>
<p><strong>BLOMBERG</strong>, <em>“Fed’in Gölgesi Türkiye’nin Tek Adamı Üzerinde Dolaşıyor”</em> başlığını tercih etmişti. Haberde, “Türk Lirası için kötü zamanlar yine geldi. Lira, yeniden düşüşe geçti. Fed’in bugünkü toplantısında para politikası konusunda ne kadar sert olacağına dair kaygılar, yükselen piyasaların para birimlerinde ve özellikle Türkiye gibi dolar finansmanına bağımlı ekonomilerde bocalamalara neden oluyor. Cari açığının boyutu düşünüldüğünde Türkiye özellikle zayıf nokta olarak görünüyor. Erdoğan’ın büyük ölçüde artırılmış yetkilerle bir dönem daha cumhurbaşkanı olacağı neredeyse kesin. Bu, yatırımcılar için net bir kazanç olarak görülmüyor. Merkez Bankası’nın bağımsızlığı, seçim bittiği anda yok olabilir fakat Bloomberg’in anketi, Erdoğan’ın ilk turda çoğunluğu elde edemeyebileceğini ve ikinci tura kalabileceği ihtimalini gösteriyor. Erdoğan’ın partisi Meclis çoğunluğunu kazanamayabilir ve güçlü bir muhalefetin olması, belirsizliği artırıp yatırım ortamını daha az istikrarlı hale getirebilir” yorumlarına yer verdi.</p>
<p>Fransız dergisi <strong>LE POINT</strong> ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı <em>“Diktatör”</em> başlığı ile son sayısının kapağına taşırken; haber içeriğinde, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 15 yılda Türkiye’de otoriter bir yönetim inşa ettiğini ileri sürdü.</p>
<p>Alman yayın organı <strong>DEUTSCHE WELLE</strong> de bu kervandaki yerini almakta gecikmedi ve <em>“Zorlu Seçim Yarışı… Türk Medyası Erdoğan’ın Rakiplerini Sansürlüyor”</em> başlığını kullandı. Haberinde, Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF) Türkiye Temsilcisi Erol Önderoğlu’nun, “Türkiye bir seçime daha medyada demokratik esaslardan uzak bir ortamda giriyor” açıklamalarına yer verdi.</p>
<p>İngiliz yayın organları <strong>TIMES</strong> ve <strong>THE GUARDIAN</strong>, <em>“Türkiye’nin Şık ‘Dişi Kurdu’ Meral Akşener Baskıyı Sonlandıracağı Sözü Vererek Erdoğan’ın Karşısına Çıkıyor”</em> ve <em>“Türkiye’nin Demir Leydisi: İktidardaki Erkeklerin Korkmasının Zamanı Geldi”</em> şeklindeki başlıklarla Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı, İYİ Parti’in Cumhurbaşkanı Adayı Meral Akşener için açıkça bir imaj oluşturma çabasına gidiyordu. Aynı çaba, HDP’nin Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş için de ABD merkezli <strong>FOREIGN POLICY</strong> isimli dergide Henri J. Barkey tarafından <em>“Bir Kürt Mandela Yaratmak”</em> başlıklı yazıyla yapılıyordu.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dis-basinda-erdogan-karsitligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünün Stratejik Müttefikliği ve Türkiye-ABD İlişkilerinin Bugününe Dair</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dunun-stratejik-muttefikligi-ve-turkiye-abd-iliskilerinin-bugunune-dair/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dunun-stratejik-muttefikligi-ve-turkiye-abd-iliskilerinin-bugunune-dair/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Deniz Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 21:59:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Deniz Demir]]></category>
		<category><![CDATA[Donald Trump]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye - ABD İlişkileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2296</guid>

					<description><![CDATA[15 Temmuz 2016’da FETÖ tarafından gerçekleştirilen ve sık kullanılan ifade ile “darbe girişimi” olarak nitelendirilen ama aslında açıkça bir “işgal girişimi” olan hadise, Türkiye-ABD ilişkilerinin gerildiği süreçte yakın dönemde vuku bulan ilk ciddi gelişme olmuştur. Türkiye, demokrasisini ve vatandaşlarını hedef alan bu hain girişime karşı ABD’den müttefiklik ruhuna uygun denebilecek herhangi bir destek görememiştir. Stratejik müttefiklik kavramı uzun süre Türkiye-ABD ilişkilerinin tanımlanması için kullanılan bir ifade olmuştur. Her ne kadar Türkiye-ABD ilişkilerinin seyri her dönem bu tanımlamaya uygun bir minvalde yürümüş olmasa da hem iki ülkenin dış politika yapıcıları ve karar alıcıları hem de uluslararası ilişkiler disiplini ile hemhal olanlar genel anlamda bu tanımlamadan vazgeçmemiştir. Buna rağmen ilişkilerde zaman zaman görülen gerilim veya hassas dönemler diye tabir edilen demlerde bu tanımlama üzerine gerekli sorgulamalar da yapılagelmiştir. Açıktır ki bugün iki ülke ilişkilerinde gelinen nokta itibariyle bu tanımlama fazlasıyla sorgulanmaya başlanmıştır; dahası bu tanımlamanın artık iki ülke arasındaki ilişkileri ifade etmediği görüşü hâkim durumdadır. İlişkilerin mevcut durumu hakkında bu görüşün hâkim olmasına yol açan ve yakın dönemde cereyan etmiş olayları hatırlamanın, gelinen noktanın sonuç ve yansımalarını irdelemeyi amaç edinen bu yazının değerlendirmesi için uygun olacağı düşünülmektedir. Son birkaç yıllık zaman zarfında Türkiye-ABD ilişkilerinde yaşanan gelişmeleri hatırladığımızda karşımıza gergin ve hassas bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>15 Temmuz 2016’da FETÖ tarafından gerçekleştirilen ve sık kullanılan ifade ile “darbe girişimi” olarak nitelendirilen ama aslında açıkça bir “işgal girişimi” olan hadise, Türkiye-ABD ilişkilerinin gerildiği süreçte yakın dönemde vuku bulan ilk ciddi gelişme olmuştur.</strong><br />
<strong> Türkiye, demokrasisini ve vatandaşlarını hedef alan bu hain girişime karşı ABD’den müttefiklik ruhuna uygun denebilecek herhangi bir destek görememiştir.</strong></p>
<p>Stratejik müttefiklik kavramı uzun süre Türkiye-ABD ilişkilerinin tanımlanması için kullanılan bir ifade olmuştur. Her ne kadar Türkiye-ABD ilişkilerinin seyri her dönem bu tanımlamaya uygun bir minvalde yürümüş olmasa da hem iki ülkenin dış politika yapıcıları ve karar alıcıları hem de uluslararası ilişkiler disiplini ile hemhal olanlar genel anlamda bu tanımlamadan vazgeçmemiştir. Buna rağmen ilişkilerde zaman zaman görülen gerilim veya hassas dönemler diye tabir edilen demlerde bu tanımlama üzerine gerekli sorgulamalar da yapılagelmiştir. Açıktır ki bugün iki ülke ilişkilerinde gelinen nokta itibariyle bu tanımlama fazlasıyla sorgulanmaya başlanmıştır; dahası bu tanımlamanın artık iki ülke arasındaki ilişkileri ifade etmediği görüşü hâkim durumdadır. İlişkilerin mevcut durumu hakkında bu görüşün hâkim olmasına yol açan ve yakın dönemde cereyan etmiş olayları hatırlamanın, gelinen noktanın sonuç ve yansımalarını irdelemeyi amaç edinen bu yazının değerlendirmesi için uygun olacağı düşünülmektedir. Son birkaç yıllık zaman zarfında Türkiye-ABD ilişkilerinde yaşanan gelişmeleri hatırladığımızda karşımıza gergin ve hassas bir geçmişin çıktığını görmekteyiz. İlişkilerin gerilmesine yol açan gelişmeler 15 Temmuz İşgal Girişimi ve Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) lideri Gülen’in iadesinden Rıza Sarraf konusuna; ABD-YPG ilişkilerinden S-400 ve F-35 başlıklarında ele alınabilir.</p>
<p><strong>15 Temmuz İşgal Girişimi ve Gülen’in İadesi</strong></p>
<p>15 Temmuz 2016’da FETÖ tarafından gerçekleştirilen ve sık kullanılan ifade ile “darbe girişimi” olarak nitelendirilen ama aslında açıkça bir “işgal girişimi” olan hadise, Türkiye-ABD ilişkilerinin gerildiği süreçte yakın dönemde vuku bulan ilk ciddi gelişme olmuştur. Türkiye, demokrasisini ve vatandaşlarını hedef alan bu hain girişime karşı ABD’den müttefiklik ruhuna uygun denebilecek herhangi bir destek görememiştir. Zira ABD yönetimi ancak bu terörist girişimin akamete uğrayacağı kesinleşince Türkiye’deki seçilmiş, meşru hükümete olan desteğini açıklayabilmiştir. Hem Türkiye’deki karar alıcılar nezdinde ve hem de Türkiye kamuoyundan tepki alan ABD’nin bu tutumu, Türkiye’nin terörist başı Gülen’in iadesini ABD’den istemesiyle devam etmiştir. Gülen’e yönelik suçlamalar ve iadesi konusunda ABD makamlarına teslim edilen belge ve dosyaların Washington’da Ankara’nın beklediği ciddiyetle ele alınmaması, Türkiye tarafında sürekli bir eleştiri konusu olurken; ABD’ye yönelik tepkileri de beraberinde getirmiş hatta bu hain girişim ile ABD’nin bağlantısına dair görüşler ortaya çıkmıştır.</p>
<p><strong>Papaz Brunson’un Tutuklanması</strong></p>
<p>15 Temmuz İşgal Girişimi sonrasında yürütülen soruşturma ve operasyonlar kapsamında 2016 yılı Aralık ayında İzmir’de tutuklanan ABD’li Papaz Andrew Craig Brunson, iki ülke ilişkilerinde gerilimin tırmanmasına yol açmış hatta ABD Başkan Donald Trump, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Vaşington ziyaretinde konuyu gündeme getirirken; mikroblog sitesinden de Brunson’un serbest bırakılması gerektiğini belirten bir mesaj paylaşmıştır. Brunson’ın yargılanması devam etmektedir.</p>
<p><strong>Korumalar Hakkında Tutuklama Kararı</strong></p>
<p>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Mayıs 2017’de gerçekleştirdiği Vaşington ziyaretinde Türk Büyükelçiliği önünde toplanan ve Türkiye’ye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a slogan ve hakaretlerle saldıran terör örgütü destekçilerine müdahale eden Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın korumaları hakkında ABD yargısınca tutuklama kararı ve ülkeye giriş yasağı çıkarılmış; ABD Kongresi de Türkiye’nin korumalar için almayı planladığı 1 milyon 200 bin dolar değerindeki ABD yapımı silahların satışını iptal etmiştir. İki ülke ilişkilerinde görülen gerilimin artmasına sebep olan bu olayda son olarak 11 koruma hakkındaki davanın düşürüldüğü açıklanmıştı.</p>
<p><strong>Metin Topuz’un Tutuklanması</strong></p>
<p>ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu’nda görevli olan Metin Topuz’un FETÖ’nün 17/25 Aralık kumpasına yönelik yapılan soruşturmalar kapsamında  “anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs”, “devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları bakımından, niteliği itibarıyla, gizli kalması gereken bilgileri, siyasal veya askerî casusluk maksadıyla temin etmek” ve ‘’Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs’’ suçlarından tutuklanması iki ülke ilişkilerinde yeni bir gerilimi doğurmuştur. ABD’nin Türkiye’deki büyükelçisi Jonny Bass tutuklanma ile ilgili olarak skandal denilebilecek açıklamalarda bulunurken;  Topuz’un tutuklanmasından dört gün sonra ABD, Türkiye’den yapılan vize başvurularını askıya aldı. Türkiye’nin mütekabiliyet esasınca karşılık verdiği bu hamle bir süre ilişkilerdeki gerginliğin tırmanmasına yol açarken; daha sonra taraflar karşılıklı olarak normal vize prosedürüne geçiş sağladı.</p>
<p><strong>Rıza Sarraf Olayı</strong></p>
<p>FETÖ’nün 17/25 Aralık’taki kumpasını ABD’de sürdürme gayretleriyle manipüle ettiği ve İran’a uygulanan yaptırımların ihlal edildiği iddiasıyla ABD’de tutuklanan Rıza Sarraf’ın yargılandığı sözde dava ve sonrasında bu davada yine ABD’de tutuklu bulunan Halkbank eski genel müdür yardımcısı Hakan Atilla’nın tek sanık haline gelmesi ile süreç Türkiye karşıtı bir hamle haline getirilmeye çalışılmıştır. Bu olay Türkiye ve ABD ilişkilerindeki gergin tonu bir nebze daha artırırken; son olarak Mehmet Hakan Atilla söz konusu kumpas davasından 32 ay hapis cezası almıştır.</p>
<p><strong>F-35’ler</strong></p>
<p>Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi alacak olması ve son olarak Papaz Brunson’un Türkiye’deki tutukluluğunun devamı üzerine ABD’de bazı senatörler, geçtiğimiz günlerde F-35’lerin Türkiye’ye teslimatını engellemek için Senato’ya bir yasa teklifi sunmuştu. Bundan sonra ABD’nin F-35’ler konusunda Türkiye’ye ambargo uygulayabileceğine dair iddialar gündeme gelmiş; konuyla ilgili son olarak Savunma Sanayii Müsteşarı Prof. Dr. İsmail Demir, Türkiye’nin de proje ortağı olduğu F-35’ler için ilk teslimatın 21 Haziran’da olacağını belirtmiştir.</p>
<p><strong>YPG’ye Destek ve Yardımlar</strong></p>
<p>ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin sınırlarını tehdit edip, sınır illerini hedef alan ve Türkiye’ye dönük saldırı ve tacizlerde bulunan terör örgütü PYD/YPG/PKK ile yakın iş birliğine gitmesi ve binlerce tırlık yardımda bulunması, Türkiye ile ABD ilişkilerinde görülen gerginliği zirveye taşıyan önemli bir unsur olmuştur. Türkiye’nin uyarılarına rağmen ABD’nin hala yardımlara devam etmesi gerilimi artırırken, Münbiç konusunda başlatılan temas süreciyle birlikte yen bir dönem başlamıştır.</p>
<p><strong>ABD’nin Kudüs Hamlesi</strong></p>
<p>ABD’nin Tel Aviv’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma hamlesi ve Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıması ilişkilerin son dönemde gerilmesine yol açan önemli bir başka husus olmuştur. Yaşanan tüm bu gelişmelerin yanında ABD yönetim organlarından birbiriyle çelişecek düzeyde farklı açıklamaların gelmesi, iki ülke arasındaki ilişkilerin gerginliğini yükseltmiştir. ABD ile yaşanan bu gergin sürece karşılık Türkiye’nin Rusya başta olmak üzere komşu ülkelerle olumlu iş birliği örneklerini hayata geçirmesi, Türkiye için bir kez daha Batı’da merkez ve eksen kayması tartışmalarını gündeme getirmiştir. Oysa Türkiye’ye bu eleştiriyi yöneltenler Türkiye’nin kendisini merkeze alan ve 360 derece eksene sahip çok yönlü ve aktif bir dış politika güttüğünü görmezden gelmektedirler. Zira Türkiye bu süreçte Singapur’dan Sudan’a Rusya’dan Suudi Arabistan’a İngiltere’den İran’a Moğolistan’dan Bosna’ya kadar pek çok kıta ve ülkede yoğun bir diplomasi yürütmüş ve geniş bir yelpazede örnek iş birliği modelleri geliştirmeyi başarmıştır. Türkiye’yi eksen kayması vb. gibi argümanlarla itham edenlerin gözden kaçırdığı veya görmek istemediği bir başka husus da Türkiye’nin tüm ittifak anlaşmalarına ve komşularına karşı sorumluluklarını yerine getirdiği gerçeğidir. Ancak buna rağmen ABD’nin üstelik Türkiye gibi NATO ülkesi bir müttefikine karşı bu müttefikinin ulusal güvenliğini tehdit eden bir terör örgütü ile yakın iş birlikleri geliştirmesi, bu terör örgütünü desteklemesi dahası Türkiye’nin sınırlarından dolayı NATO’nun güney sınırlarını da tehdit eden bir terör örgütü ile ortaklık yapması, bu ülkenin terörle mücadeledeki samimiyetinin sorgulanmasını gerektirecek boyutlara ulaşmıştır. ABD açıkça müttefiklik ruhuna aykırı hamleler yapmaktadır.</p>
<p>Kudüs konusunda Türkiye’nin yapmış olduğu tüm çağrı ve uyarılara rağmen ABD’nin attığı adımlar, bu ülkeyi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki oylamada görüldüğü üzere dünyada yalnızlığa iterken; İsrail’in işlediği vahşete ortak etmiş; Filistin-İsrail çatışmasının çözümü noktasında ABD’yi bir arabulucu değil aleni bir taraf haline getirmiştir. Ayrıca Kudüs konusundaki gelişmeler, Birleşmiş Milletler’in reforme edilmesi çağrılarının ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan öncülüğünde Türkiye’nin sıklıkla dile getirdiği ‘‘Dünya 5’ten büyüktür.’’ iddiasının gittikçe güç ve vücut bulduğu bir ortamı doğurmuştur. ABD ile yaşanan tüm bu gelişmeler, iki ülke ilişkilerinde görülen gerginliğin tırmanmasına sebep olurken özellikle Türkiye kamuoyundaki ABD algısının da olumsuz bir şekle bürünmesine yol açmıştır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dunun-stratejik-muttefikligi-ve-turkiye-abd-iliskilerinin-bugunune-dair/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye’nin Yeni Güvenlik Konsepti</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/turkiyenin-yeni-guvenlik-konsepti/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/turkiyenin-yeni-guvenlik-konsepti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Deniz Demir]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:17:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Deniz Demir]]></category>
		<category><![CDATA[Güvenlik]]></category>
		<category><![CDATA[Mart 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Soğuk Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[SSCB]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1718</guid>

					<description><![CDATA[Soğuk Savaş diye adlandırılan dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin temel güvenlik kaygısı SSCB ve komünizm tehlikesi olarak kendini göstermiştir. Soğuk Savaş’ın bitimi ve küreselleşme olgusunun etkisini arttırmasıyla Türkiye, hem içeride hem de dışarıda meydana gelen yeni güvenlik sorunlarına karşı politikalar üretmek zorunda kalmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde ki güvenlik algısının; temelleri devletin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal tarafından atılan ve dış politikanın da ana ekseni olan ‘‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh!’’ yaklaşımı olduğunu söylemek mümkündür. Uzunca yıllar sürdürülecek bu argüman etrafında şekillenen öncül güvenlik yaklaşımlarında karar alıcılar yine birçoğu İstiklal Mücadelesi içerisinde bulunan askerler veya asker kökenli bazı siyasiler olmuştur. Türkiye’de oluşturulan güvenlik ajandalarında askeri bürokrasinin hegemonyası 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 Darbeleri ile 12 Mart 1971 Muhtırası gibi olaylarla daha da perçinlenmiş; Kıbrıs Krizi ve PKK terör örgütü gibi silahlı çatışma profiline sahip gelişmelerin de vuku bulması ile gittikçe güçlenmiştir. 2. Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanılan Kuzey Atlantik Paktı (NATO) üyeliği ise Türkiye Cumhuriyeti’nin artık birçok alanda olduğu gibi güvenlik alanında da Batı’ya angaje olduğunun göstergesi olmuştur. Bundan sonra görülen ve Soğuk Savaş diye adlandırılan dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin temel güvenlik kaygısı SSCB ve komünizm tehlikesi olarak kendini göstermiştir. Soğuk Savaş’ın bitimi ve küreselleşme olgusunun etkisini arttırmasıyla Türkiye, hem içeride hem &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Soğuk Savaş diye adlandırılan dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin temel güvenlik kaygısı SSCB ve komünizm tehlikesi olarak kendini göstermiştir. Soğuk Savaş’ın bitimi ve küreselleşme olgusunun etkisini arttırmasıyla Türkiye, hem içeride hem de dışarıda meydana gelen yeni güvenlik sorunlarına karşı politikalar üretmek zorunda kalmıştır.</strong></p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk dönemlerinde ki güvenlik algısının; temelleri devletin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal tarafından atılan ve dış politikanın da ana ekseni olan ‘‘Yurtta Sulh, Cihanda Sulh!’’ yaklaşımı olduğunu söylemek mümkündür. Uzunca yıllar sürdürülecek bu argüman etrafında şekillenen öncül güvenlik yaklaşımlarında karar alıcılar yine birçoğu İstiklal Mücadelesi içerisinde bulunan askerler veya asker kökenli bazı siyasiler olmuştur. Türkiye’de oluşturulan güvenlik ajandalarında askeri bürokrasinin hegemonyası 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 Darbeleri ile 12 Mart 1971 Muhtırası gibi olaylarla daha da perçinlenmiş; Kıbrıs Krizi ve PKK terör örgütü gibi silahlı çatışma profiline sahip gelişmelerin de vuku bulması ile gittikçe güçlenmiştir. 2. Dünya Savaşı ve sonrasında yaşanılan Kuzey Atlantik Paktı (NATO) üyeliği ise Türkiye Cumhuriyeti’nin artık birçok alanda olduğu gibi güvenlik alanında da Batı’ya angaje olduğunun göstergesi olmuştur.</p>
<p>Bundan sonra görülen ve Soğuk Savaş diye adlandırılan dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin temel güvenlik kaygısı SSCB ve komünizm tehlikesi olarak kendini göstermiştir. Soğuk Savaş’ın bitimi ve küreselleşme olgusunun etkisini arttırmasıyla Türkiye, hem içeride hem de dışarıda meydana gelen yeni güvenlik sorunlarına karşı politikalar üretmek zorunda kalmıştır. Bu zorunlu politikalar içerisinde son dönemde en dikkat çekeni ve aslında somut olmaya en yakını ise Polis Akademisi Başkanlığı tarafından Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde Kasım 2016’da düzenlenen programda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kısmen de olsa içeriği hakkında bilgiler verilen ‘‘Yeni Güvenlik Konsepti’’ olmuştur.</p>
<p><strong>Asimetrik Tehdit</strong></p>
<p>Türkiye’yi yeni güvenlik konseptine iten unsurlar ise uluslararası güvenliğin her geçen gün yeni çatışma ve krizlerle tehlikeye girmesi, bölgesel istikrarın ve güvenlik mimarisinin zaafa uğraması, 15 Temmuz 2016 tarihinde giriştiği hain darbe teşebbüsü ile silahlı kalkışma hamlesini de gerçekleştirmiş olan Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ), Suriye ve Irak’ta Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin egemenliği aleyhinde saldırı ve girişimlerde bulunan DEAŞ adlı terörist oluşum, Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’ye karşı eylemler de bulunan PYD/YPG adlı terörist unsur, Kuzey Irak’ta ve Türkiye içerisinde bölücü faaliyetlerde bulunan PKK terör örgütü olmuştur. Eş zamanlı gerçekleşen ve her zamankinden daha yoğun bir şekilde şiddetini arttıran; üstelik asimetrik bir hal de alan tüm bu risk ve tehditlere rağmen Türkiye, -çevresindeki birçok ülkede yönetilebilirlik olgusu ortadan kalkmış olmasına rağmen- Anadolu denen coğrafyada bir istikrar ve güvenlik kuşağı oluşturmayı başarmıştır. Açıklandığı andan itibaren içeriği, kodları ve yoğunluğu hakkında ayrıntılı bilgilerin olmadığı yönünde yorumlar alan ve mevcut haliyle dar bir teorik çerçeve çizdiği zikredilen bu yeni güvenlik konsepti için bilinen en önemli ve en somut nokta; Türkiye’nin kendisine yönelik risk ve tehditleri artık savunmada kalarak değil taarruz ederek; bekleyerek değil gidip, arayıp, bulup yerinde, kaynağında ortadan kaldıracağı yaklaşımı olmuştur. Nitekim bu anlayış yakın zamanda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Zeytin Dalı Harekatı’nın başlamasıyla eş zamanlı olarak Bursa’da yapmış olduğu konuşmasında ‘‘…Onlar kaçacak biz kovalayacağız…’’ ifadesi ile Başbakan Binali Yıldırım’ın AFAD Programında yaptığı konuşmasında ‘‘…Son iki yılda teröre karşı savunma değil taarruz yaklaşımımız ile devlet otoritesi tamamen sağlanmış durumda. Bu yetmez sınırlarımızda takip sistemlerini artırıyoruz. Sınırlarımız ötesinden gelen saldırılara karşı gerekli karşılığı veriyoruz…’’ ifadesinde kendisini göstermiştir. Aslında bu güvenlik anlayışı birçok aktörün uygulamaya koyduğu ve ‘‘önleyici güvenlik anlayışı’’ olarak bilinen yaklaşımın geçte olsa Türkiye tarafından tatbiki olmuştur.</p>
<p><strong>Önleyici Güvenlik Anlayışı</strong></p>
<p>Türkiye’nin yeni güvenlik konseptinin içeriğine, kodlarına ve etkilerine yönelik sağlıklı bir değerlendirme yapılmasına ve bu konsept hakkında somut, hacimli bilgiler elde edilmesine olanak verecek donelerin, konseptin sahada uygulanmasıyla veya bir başka ifade ile pratiğe geçirilmesiyle elde edildiğini görmekteyiz. Bu anlamda özellikle Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarının önemli ipuçları sunduğunu söylemek mümkündür. Hem içeride hem de dışarıda uygulamaya konan bu güvenlik anlayışının, sınırların ötesinde kendisi için tanımladığı güvenlik hattının da sadece ‘‘yakın coğrafi havzayı’’ kapsamadığını ve bu havzanın daha da ötesini kapsadığını belirtmek gerekir. Nitekim Türkiye’nin yurt dışındaki en büyük üssü olarak kurmuş olduğu Somali’deki üs ile Katar’da hayata geçirdiği üs bu güvenlik havzasının sınırlarını göstermesi açısından önemli birer örnek olmaktadır.<br />
Türkiye’nin yeni güvenlik konseptinin en önemli kodlarından birisinin; dahası kaçınılmaz olarak etkileşimde olduğu en önemli alanın diplomasi olduğunu görmekteyiz. Özellikle Zeytin Dalı Harekâtı sürecinde ve öncesinde son derece etkin bir örneğine şahit olduğumuz yoğun diplomatik girişimlerin Türkiye’nin haklılığını ve hassasiyetlerini gerek muhataplarına gerekse uluslararası arenaya aktarması açısından son derece önemli olduğu görüldü. Nitekim Harekâta yönelik herhangi ciddi bir eleştiri ya da aksi yorumun gelmemesi bir yana Türkiye’nin meşru haklarına ve hassasiyetlerine vurgu yapan açıklamaların geldiğine şahit olduk. Bu da Türkiye’nin önemli ve doğru bir diplomasi örneği ortaya koyarak; harekâtın meşruluğunu ve hukukiliğini ne derece sağlıklı bir şekilde temellendirdiğini göstermektedir.</p>
<p>Ortaya konan diplomasinin yanında Türkiye’nin masum sivil unsurlara yönelik hassasiyetini her fırsatta vurgulaması ve bunun somut örneğini Çukur Operasyonları ve Fırat kalkanı Harekâtı ile ortaya koymuş olması da Harekât başlangıcı ile Türkiye’yi hedef alan karalama kampanyalarının boşa çıkmasına yol açtı. Böylece Türkiye’nin yeni güvenlik konseptine insan ve vicdan odaklı bir yaklaşımda ekleyen bu duruş, Türkiye’yi ABD gibi birçok devletin hayata geçirdiği güvenlik stratejileriyle –Afganistan ve Irak başta olmak üzere- yol açtığı sivil kayıplarla karşı karşıya getirmemektedir. Türkiye bu yeni konsept ile güvenlik-diplomasi etkileşiminde olması gereken ve arzulanan etkileşimi de oluşturmuş ve bu iki alanı birbirini destekleyici bir formata sokmayı başarmıştır. Nitekim Türkiye’nin daha önce PYD/YPG konusunda müttefiki olan ABD’ye yaptığı uyarılara rağmen ABD tarafından geliştirilen ve Türkiye açısından olumsuz olarak değerlendirebileceğimiz söylemlerin, -Harekât ile birlikte Türkiye ile derinlikli bir güvenli hat oluşturabileceklerini belirten ifadeler gibi- Türkiye’nin hassasiyetlerini daha fazla dikkate alan açıklamalara evrildiğini gördük.</p>
<p><strong>İstihbarat, Akıl ve Bilim İşidir</strong></p>
<p>Türkiye’nin yeni güvenlik konseptinde istihbarat olgusu da temel hususlar arasında yer almaktadır. İstihbaratın önemi hakkında bir İngiliz istihbaratçısı olan Michael Herman: “İstihbarat rasyonaliteyi temsil eder ve istihbarat kullanmayı reddeden devlet adamı Aristoteles’ den beri Batılı insanının bilgi ufkunu genişletmek için kullandığı iki araca sırtını döndüğünü bilmek zorundadır. Bunlar, akıl ve bilimsel yöntemdir.” ifadelerini kullanır. Modern stratejik istihbaratın kurucusu olarak sayılan Sherman Kent ise stratejik istihbaratı: ‘‘Karar alıcıların hatalı plânlama ve hareketleriyle kendi politikalarına zarar ve taahhütlerine zarar vermeyecek şekilde diğer devletlerle ilgili olarak sahip olmaları gereken bilgi türüne verilen addır.” şeklinde tanımlar. Stratejik istihbarat olgusunun her güvenlik stratejisi ve anlayışında olduğu gibi kaçınılmaz olarak Türkiye’nin yeni güvenlik konsepti içinde de önemli bir yer edindiğini ve son derece etkin sonuçlar ortaya çıkardığına şahit olduk; olmaya da devam ediyoruz. Son dönemde özellikle farklı kategorilere ayrılmış listelerde yer alan bazı sözde örgüt liderlerinin –son olarak kırmızı listede yer alan Gülbahar kod Hülya Eroğlu- nokta operasyonlarla etkisiz hale getirilmesi, Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekâtlarında hedef nokta ve isimlerin belirlenmesi, Türkiye’yi hedef alan saldırıların ve sızmaların önemli oranda minimize edilmesi bunun örneklerini oluşturmaktadır.</p>
<p>Bu örnekler ışığında 2500 yıllık bir strateji kitabı olarak hala büyük önem taşıyan ve bir o kadar da saygı gören Savaş Sanatı’nda Sun Tzu’nun istihbarata ve casus kullanımına yönelik tespitlerine bir kez daha göz atmanın, istihbari süreç hakkında bilgi edinmek açısından önemli olacağı düşünülmektedir: “Düşmana karşı zafer kazanmak için olacakları önceden bilmek gerekir. Bu bilgi ancak düşmanın durumunu bilen insanlardan alınabilir. Casusun beş çeşidi vardır: Yerel casus, düşman içindeki casus, taraf değiştirmiş casus, ölü casus ve canlı casus. Savaşta bir şehre saldırılacaksa, düşman komutanlar öldürülecekse, mutlaka savunma yapan tüm kademeler isimleri ve ayrıntılarıyla öğrenilmelidir. Düşmanın gönderdiği casuslar öğrenilmeli, satın alınmalı ve kullanılmalıdır. Yerel casuslar düşman içinden casus elde ederken, canlı casuslar düşman hakkında bilgi getirirler, ölü casuslar ise düşmana onları yanlış yönlendirecek yanıltıcı bilgiler verirler. Bu, savaşta çok önemlidir. Ordu buna dayanarak hareket eder.’’</p>
<p><strong>Yerli Savunma Sanayii</strong></p>
<p>Türkiye’nin milli gücünün en önemli noktalarından biri olan yerli savunma sanayisinin de yeni güvenlik konsepti dahilinde her geçen gün etkin bir role büründüğünü görmekteyiz. Bu açıdan envanterin yerlilik oranının yüzde 70’lere dayanması ve son olarak Zeytin Dalı Harekatı’nda ATAK Helikopterleri, CİRİT Füzesi, Fırtına Obüsleri, Koral Radar Sistemi, Atılgan ve Zıpkın Hava Savunma Sistemleri, SOM Füzeleri, MPT-76 Piyade Tüfeği, İHA ve SİHA’lar gibi çok sayıda yerli harp araç-gereci ile mühimmatının kullanılması, Harekat kapsamında yararlanılan yerli üretim oranını yüzde 75’lere taşırken; yerli mühimmatın atış başarısı da yüzde 100’e yakın bir seviyede gerçekleşmiştir. Ayrıca bu konuda Harekâtı değerlendiren güvenlik uzmanlarının böyle bir operasyonu gerçekleştirecek ülke sayısının 5’i geçemeyeceğini belirten açıklamalarının da bu konuda önemli bir gösterge olacağı açıktır. Ki bu hususta Harekât’ın ilk günü 72 savaş uçağı ile gerçekleştirilen hava akınında 108 hedefin yüzde 95,57 isabet oranı ile vurulmasının son yıllarda dünyada bir örneğinin olmadığı da unutulmamalıdır.</p>
<p>Türkiye’nin yeni güvenlik konseptinin önemli kodlarından olarak değerlendirebileceğimiz ve ülkelerin milli güç unsurları arasında da yer alan psiko-sosyal yapının da Türkiye’nin eş zamanlı olarak karşı karşıya kaldığı tehdit ve riskler (darbe girişimi, terörle mücadele vb.) ile bir beka mücadelesi çerçevesinde konumlanarak; kenetlendiğini ve büyük oranda seçilmiş iradenin politikalarını destekleyen bir profile yöneldiğini görmekteyiz. Bu yönelimin de hem karar alıcıların göstereceği dirayete hem de tasarlanan güvenlik politikalarının sahada uygulanmasına ve sonuç almasına son derece olumlu bir katkı yaptığını görmekteyiz. Nitekim 15 Temmuz gecesi ile ortaya konan ruhun Zeytin Dalı Harekâtı ile devam ettirildiğine şahit oluyoruz. Öyle ki oluşturulan bu birlik ve dayanışmanın Harekat’ın başlamasıyla yurt dışında Türkiye’yi hedef alan karalama ve iftira kampanyalarının yurt içindeki aparatlarına da Harekât’ın meşruluğunu ve Türkiye’nin haklılığını tartışmaya açmaya yeltenenlere de istedikleri fırsatı vermediğine şahit olduk. Dahası toplumdaki milli birlik ve motivasyonun cepheye giden askerlerimizin moral gücüne de ne derece yansıdığını Harekat’ın ilk günlerinde kendisine istikametin neresi olduğu sorulan askerimizin son derece coşku ve sevinçle vermiş olduğu “Kızıl Elma” cevabında görmüş olduk.</p>
<p>Son olarak ‘‘Yeni Güvenlik Konsepti’’nin yanında yüz yıllardır değişmeyen bir duruma değinmemiz gerekiyor ki o da doğrudan bu yeni güvenlik konseptinin uygulayıcısı olan insan unsurumuzla alakalıdır. Son örneğine geçtiğimiz günlerde Zeytin Dalı Harekatı’nda hedefe 20 metreye kadar yaklaşıp imha eden kahraman savaş pilotumuzla şahit olduğumuz Türk Ordusu’nun bu yüz yıllara dayanan görev azmi ve sorumluluk bilinci belki de oluşturulan güvenlik stratejilerinin başarıya ulaşmasında en büyük etken olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Sonuca Dair:</strong></p>
<p>Türkiye’nin gerçekleştirmiş olduğu Fırat Kalkanı Harekâtı sonrasında bölgede neler yaşandığını hatırlayalım:</p>
<p>Türkiye’nin Fırat Kalkanı Harekâtı ile terörist unsurlardan arındırdığı bölgede nüfus 10 kat artmıştır. Yaklaşık 100 bin bölge insanı topraklarına geri dönmüştür. Bölgede imar ve iskan faaliyetlerine öncelik verilerek alt ve üst yapı yatırımları hayata geçirilmiş; insanlar için güven ve huzur içinde yaşayabilecekleri bir ortam sunulmuştur. Cerablus’a ulaşım ve iletişim hizmeti sağlayan bir PTT noktası oluşturulmuştur. Binlerce öğrenci eğitim-öğretim olanağına kavuşmuştur.</p>
<p>Fırat Kalkanı bölgesinde yaşanan bu gelişmeler, bölgede ayrım gözetmeden tüm terör örgütleriyle mücadele eden ve en başından beri Suriye’nin toprak bütünlüğünü önceleyip, uluslararası arenada bunu ısrarla dillendiren tek ülke olan Türkiye’nin Zeytin Dalı Harekatı sonrası Afrin’de nasıl bir süreç yaşanacağını değerlendirmemiz açısından bizlere önemli birer gösterge olmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/turkiyenin-yeni-guvenlik-konsepti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
