<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Cüneyt Toraman &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/cuneyt-toraman/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Fri, 10 Jul 2020 07:50:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Cüneyt Toraman &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Avukatlık Kanununda Değişiklik Yapılırsa, Barolar Siyasallaşır Mı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/avukatlik-kanununda-degisiklik-yapilirsa-barolar-siyasallasir-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/avukatlik-kanununda-degisiklik-yapilirsa-barolar-siyasallasir-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Jul 2020 07:48:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[barolar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=15100</guid>

					<description><![CDATA[Ak Parti ve MHP milletvekillerinin Avukatlık kanununda değişiklik yapılmasını öngören kanun teklifi, meclis komisyonunda kabul edilerek genel kurula sunuldu. Kanun teklifinde, Baroların yapısında, seçim sisteminde, delege sisteminde, kapsamlı değişiklikler öngörülüyor. Baroların tamamı, bu değişikliğe itiraz ediyor. Muhalefet partileri de bu değişikliğe karşı çıkıyor. Kanun teklifini hazırlayanlar, “kanunda yapılacak değişiklikle, avukatların büyük bir çoğunluğunu temsil etmeyen mevcut yapının daha demokratik hale geleceğini, daha çok avukatın meslek örgütü baro ve TBB’nde yönetim ve karar süreçlerine katılacağını, barolar arasındaki rekabetin hizmet kalitesini artıracağını” öne sürüyor. Bu değişikliğe karşı çıkanlar da, (özetle) “yasanın kaos ve karışıklık yaratacağını, baroların siyasallaşacağını, aşırı uçların barolar kuracağını, avukatları kamplara böleceğini, ayrıştıracağını, baroların ve avukatların gücünün zayıflatılacağını” öne sürüyor. Avukat Cüneyt Toraman, yasa değişikliğine karşı çıkanların, baroların siyasallaşacağı görüşünü YÖRÜNGE’ye değerlendirdi. -Avukatlık kanununda yapılacak değişikliğe karşı çıkanların, bu değişikliğin, baroları siyasallaştıracağı tezine katılıyor musunuz? -Avukatlık kanununda yapılacak değişikliğe karşı çıkanların, baroların siyasallaşacağı tezine kesinlikle katılmıyorum. Böyle bir tezin dikkate alınabilmesi için, baroların siyasallaşmamış, baroların siyasetle iştigal etmiyor olması gerekir. Baroların sadece mesleki konularla ilgilenmediğini, siyasetin tam merkezinde olduğunu hepimiz biliyoruz. Baroların kurulduğu tarihten bugüne kadar, basın açıklamaları, bildirileri, etkinlikleri derlenip incelendiğinde, söylemlerinin, siyasi partileri aratmadığını görürüz. Baroların, bazı sorunlar gündeme geldiğinde, ideolojik tavırlar sergiledikleri apaçık ortada iken, yasa değişikliğiyle &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ak Parti ve MHP milletvekillerinin Avukatlık kanununda değişiklik yapılmasını öngören kanun teklifi, meclis komisyonunda kabul edilerek genel kurula sunuldu. Kanun teklifinde, Baroların yapısında, seçim sisteminde, delege sisteminde, kapsamlı değişiklikler öngörülüyor. Baroların tamamı, bu değişikliğe itiraz ediyor. Muhalefet partileri de bu değişikliğe karşı çıkıyor. Kanun teklifini hazırlayanlar, “<em>kanunda yapılacak değişiklikle, avukatların büyük bir çoğunluğunu temsil etmeyen mevcut yapının daha demokratik hale geleceğini, daha çok avukatın meslek örgütü baro ve TBB’nde yönetim ve karar süreçlerine katılacağını, barolar arasındaki rekabetin hizmet kalitesini artıracağını</em>” öne sürüyor. Bu değişikliğe karşı çıkanlar da, (özetle) “<em>yasanın kaos ve karışıklık yaratacağını, baroların siyasallaşacağını, aşırı uçların barolar kuracağını, avukatları kamplara böleceğini, ayrıştıracağını, baroların ve avukatların gücünün zayıflatılacağını</em>” öne sürüyor. Avukat Cüneyt Toraman, yasa değişikliğine karşı çıkanların, <strong>baroların siyasallaşacağı</strong> görüşünü YÖRÜNGE’ye değerlendirdi.</p>



<p><strong>-Avukatlık kanununda yapılacak değişikliğe karşı çıkanların, bu değişikliğin, baroları siyasallaştıracağı tezine katılıyor musunuz?</strong></p>



<p>-Avukatlık kanununda yapılacak değişikliğe karşı çıkanların, baroların siyasallaşacağı tezine kesinlikle katılmıyorum. Böyle bir tezin dikkate alınabilmesi için, baroların siyasallaşmamış, baroların siyasetle iştigal etmiyor olması gerekir. Baroların sadece mesleki konularla ilgilenmediğini, <strong>siyasetin tam merkezinde</strong> olduğunu hepimiz biliyoruz. Baroların kurulduğu tarihten bugüne kadar, basın açıklamaları, bildirileri, etkinlikleri derlenip incelendiğinde, söylemlerinin, siyasi partileri aratmadığını görürüz. Baroların, bazı sorunlar gündeme geldiğinde, ideolojik tavırlar sergiledikleri apaçık ortada iken, yasa değişikliğiyle baroların siyasallaşacağını iddia etmek komiktir. Barolar, adeta, ana muhalefet partisinin arka bahçesi gibidir. Bazı siyasi partilerde makam elde etmede tramplen vazifesi görüyor. TBB başkanlarının, üç büyük ilin baro başkanlarının, baro başkanlığını takiben hangi partilerde, hangi görevler yaptığını araştırırsanız ne demek istediğimi anlarsınız.</p>



<p><strong>-Baroların siyasallaşması endişe edilmesi gereken bir durum mudur?</strong></p>



<p>-Baroların siyasallaşacağı iddiasına karşı sorulması gereken <strong>en güzel soru</strong> budur bence. Siyasetin şeytanlaştırılması, <strong>depolitizasyon</strong>, totaliter zihniyetlerin ürünüdür. Bu yöntem Türkiye’de, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra çok etkili bir şekilde uygulandı. Uygulamaları eleştiren, (cuntaya göre) siyaset yapan memurlar disiplin soruşturmalarına maruz kaldı, önemli bir kısmı memuriyetten çıkarıldı. Sistemin başında Führer varsa, herkesin Führer gibi düşünmesi, Führer gibi inanması, Führer gibi tavır sergilemesi gerekir. Kurumların siyasallaşması, projeler üretmesi, değişim talebinde bulunması, komünist parti geleneğine, faşist parti geleneğine aykırıdır. Oysa demokrasi, herkesin düşüncelerini özgür bir şekilde ifade edebileceği, bu düşünce etrafında örgütlenebileceği, bu görüşleri yayabileceği bir rejimin adıdır. Bu açıdan bakıldığında, “<strong>baroların siyasallaşması</strong>” korkulacak veya endişe edilecek bir durum değildir. Ancak baroların siyasetle ilgilenmesini, siyasi parti gibi davranabileceği şeklinde anlamamak gerekir. Bir ülkenin anayasal sisteminden, yargı sistemine, yargı sisteminden insanlar arasındaki uyuşmazlıklara varıncaya kadar, hukuk sisteminin tamamı, baroların ilgi alanındadır. Baroların bu konuları ele alması, bu sorunlara çözüm önerisinde bulunmasından daha doğal bir şey olamaz. Ancak baroların, bunu, muhalefet partilerinin dilini kullanarak yapmaması gerekir. Avukatlık kanununda yapılacak değişiklik için hükümetin barolara çağrısı olduğu halde, TBB Feyzioğlu dışında kimse katılmaması ilginç bir durumdur. Barolar, kendilerini ve kendi meslek mensuplarını doğrudan ilgilendiren bir yasa değişikliği konusunda görüşlerini açıklamaları için yapılan davete katılmamaları, siyasi bir tavır değil midir?</p>



<p><strong>-Türkiye’deki siyasal akımlar, Barolarda da bulunuyor mu?&nbsp;</strong></p>



<p>-Siyasi tarihimize baktığımızda, milliyetçi, muhafazakar ve sol olmak üzere üç siyasi damarın, onlarca yıldır, kesintisiz bir şekilde devam ettiğini görüyoruz. Batıda, bu akımlar, liberal, sosyalist, sosyal demokrat, hristiyan demokrat, çatıları altında örgütleniyor. Bu siyasi akımlar, bazen kendi başına hareket etmeyip, başka partilerle ittifak yapsa da, yüzlerce yıldır devam ediyor. 12 Eylül darbesi, Türkiye’deki üç akıma, dördüncüsünü, Kürt milliyetçiliğini ekledi. Bu siyasi akımların her biri, farklı düşünceleri savunuyor. Her birinin, farklı tasavvurları, farklı çözüm önerileri bulunuyor. Bu akımlar, siyasi partilerde örgütlenerek tek başına iktidara gelerek, siyasi ideallerini, projelerini gerçekleştirmek istiyor. Aynı durum meslek kuruluşları için de geçerlidir. <strong>Bir meslek kuruluşu hangi siyasi akımın elinde ise, o meslek kuruluşunun icraatlarına, o siyasi akım yön veriyor</strong>. Bütün avukatları, tek bir çatı altında bulunmaya zorladığınızda, bütün avukatları, <strong>siyasi akımlardan birine</strong> teslim ediyorsunuz demektir. Aynı ilde birden fazla baro kurulmasına izin verildiğinde, baro içinde temsil edilmeyen avukatlar, ayrı bir baro kurarak, kendilerini temsil etme imkanına kavuşacaklar. Aynı ilde birden fazla baro <strong>rekabet</strong> demektir. Bu rekabet sadece barolar arasındaki bir rekabet değil, yönetim anlayışlarının da birbiriyle rekabeti demektir. Avukatlar, hangi baronun <strong>statükoya </strong>sahip çıktığını, hangi baronun <strong>hak ve özgürlükleri</strong> savunduğunu görecek, hangi baroyu kendisine yakın görüyorsa onu tercih edecektir. Böylece avukatlar, birden fazla baro arasında <strong>seçme hakkına</strong> sahip olacaklardır. Avukatların, bir baroya kayıt zorunluluğu, başka bir baroya kayıt olma hakkının engellenmesi <strong>örgütlenme özgürlüğüne</strong> aykırıdır. Barolar arasındaki rekabet, avukatların mesleki yaşam kalitesini artıracaktır.</p>



<p><strong>-Siyasallaşmanın ana aktörleri olan siyasal partiler kötü müdür?</strong></p>



<p><strong>-Siyasi partiler</strong>, demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Siyasi partiler, aynı siyasi değerleri paylaşanların bir araya geldiği, en büyük kitle örgütleridir. Ülkeyi, (kural olarak) en fazla taraftara sahip olan, seçimlerde en fazla oyu alan parti yönetir. Siyasi partilerin seçimde aldıkları oylar, o siyasi partilerin <strong>karneleridir</strong>. Bir partinin seçimlerde birinci olması, tek başına iktidara gelmesi, bir sonraki seçime kadar verilen kredi olarak görmek gerekir. &nbsp;İktidar, kendisine verilen krediyi iyi kullanırsa, verdiği sözleri tutarsa, iktidarda kalmaya devam edebilir. Beklentileri karşılayamazsa, halk iktidarı başka bir partiye verebilir. Siyasi akımları, sadece siyasi partilerle sınırlamak doğru değildir. <strong>Siyasi akımlar, (</strong>Barolar dahil)<strong> toplumun bütün kesimlerinde, bütün meslek kuruluşlarında mevcuttur.</strong> Her baroda, her siyasi akımın temsilcilerine rastlayabilirsiniz. Hiç kimse, avukatlar baroya kaydolduğunda siyasi görüşlerini terk ettiğini söyleyemez. Ancak burada önemli bir hususun altını çizmek gerekir. Bu da, avukatların siyasi partilere gönül vermesi, siyasi parti temsilcisi gibi davranacağı anlamına gelmez. Baro yönetimine seçilen avukatlar, baro içinde çok farklı görüşlerde avukatlar olduğunu bilerek hareket etmelidir. 1969 yılından bugüne kadar, baroların, buna dikkat ettiğini söylemek imkansızdır. Ankara Barosunun, Diyanet İşleri Başkanının ramazan ayının ilk Cuma günü okuduğu hutbesi için bildiri yayınlaması, bazı baroların bu bildiriye sahip çıkması, baroların bu konuda ne kadar ölçüsüz ve ne kadar nobran davrandığını göstermektedir. Barolar meslek kuruluşu olduğunun bilinci içinde hareket etmeli, görev alanını net bir şekilde belirlemeli, siyasi partilerin alanına girmemelidir. Baltayla ekmek kesilebilir ama ideal olan ekmeğin ekmek bıçağıyla kesilmesidir. Barolar, meslek kuruluşu gibi hareket etseydi, bugün böyle bir kanun değişikliği gündeme gelmezdi. Yasa değişikliği gerçekleşirse, 8 bin avukatın oyuyla seçilen İstanbul baro başkanı, 48 bin avukatı temsilen konuşma hakkına sahip olmayacaktır.</p>



<p><strong>-Barolar zaten siyasal değil mi?</strong></p>



<p>-Tam otuz beş yıldır, <strong>Baroların siyasi parti gibi hareket ettiğini</strong> söylüyoruz. Ben avukat olmadan önce de öyleymiş. 1960 darbesinde, Adnan Menderes’in avukatlığını yapacak olan avukatları avukatlıktan atmakla tehdit eden barolardan söz ediyoruz. 28 Şubat darbesinde, adliyelerde, başörtülü avukat kovalayan, onlara disiplin soruşturmaları açan, ceza veren, başörtülü avukat stajyerlerin başvurusunu dahi kabul etmeyen yasakçı barolardan söz ediyoruz. 3 Kasım 2002 tarihinde yapılan seçimde dahi, milletin mesajını anlayamayan, 2012 yılına kadar <strong>yasakların takipçisi</strong> olan barolardan söz ediyoruz. Barolar, 1960, 1980, 28 Şubat hep darbecilerin yanında yer aldı. 15 Temmuz darbe teşebbüsü halkın destansı direnişiyle püskürtüldüğü için, <strong>sessiz kaldılar</strong>. 15 Temmuz darbe teşebbüsüne iştirak edenler aleyhine 289 adet kamu davası açıldığı halde, barolar, şehit ve gazileri temsilen bu davalara katılma talebinde bulunmadı. Baroların bu davalara hiç ilgi göstermese de, yüzlerce avukat, kendi aralarında örgütlenerek bu davalara katıldılar, devasa duruşma salonlarını doldurdular. Bir ülkenin hukuk düzenini hedef alan bir darbe teşebbüsünde, bu darbeye direnenlerin yanında yer almayan bir baro, o ülkede hukukun teminatı olabilir mi?</p>



<p><strong>-Avukatlık kanununda (Barolarda) yapılacak değişikliğin, Türkiye&#8217;deki yargı bağımsızlığına ve tarafsızlığına etkisi olur mu, olursa nasıl?</strong> </p>



<p>-Önce, yargılama faaliyetinin, iddia (savcı/kamu), savunma (avukatlar) ve yargılama (mahkeme) olmak üzere, <strong>üç erkten</strong> oluştuğunu belirtmem gerekiyor. Yargılama faaliyetinin adil olması için, bu üç erkin de, birbirine eşit, ve birbirinden bağımsız olması gerekir. Avukatlar, yargılama erklerinin her iki tarafında (iddia/savunma) görev yapsa da, savunma ile özdeşleşmiştir<strong>. Avukatlar zaten taraftır</strong>. Tarafsız olması gereken yargılama (mahkeme) makamıdır. Türkiye’de yargılama makamının (mahkemenin) tarafsızlığından söz etmek imkansızdır. 1960 darbesinden sonra darbeciler tarafından inşa edilen <strong>vesayet sisteminin</strong> en önemli taşıyıcısı oldu. Yargının bu tavrı, (yargının vesayet kuruluşu olan HSYK’de kapsamlı değişikliğin yapıldığı) 2010 anayasa değişikliğine kadar devam etti. Anayasa Mahkemesinin, HSYK üyelerinin seçimine yönelik düzenlemeyi iptal etmesiyle, 2010 yılından 2014 yılına kadar 4 yıl <strong>FETÖ vesayeti</strong> hüküm sürdü. FETÖ’nün yargı içindeki uzantıları, ancak 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra temizlenmeye başladı. Küresel güçlerin talimatlarıyla hareket eden taşeron örgütlerin etkinliği, 2016 yılının sonlarına kadar devam etti. BU tarihe kadar, bağımsız ve tarafsız bir yargımız olmadı. Hükümet, 15 Temmuz darbe teşebbüsünden sonra, yargı reform paketleriyle, tarafsız ve bağımsız bir yargı inşa etmeye çalışıyor. İstiklal mahkemeleri geleneğinden gelen yargının, birkaç yıl içinde eski alışkanlıklarını terk etmesini beklemek gerçekçi olmaz. Yargı bağımsızlığını gerçekleştirmenin en etkili yolu, avukatların yargılama faaliyeti içindeki etkinliğinin artırılmasından geçiyor. Yargılama faaliyeti içindeki etkinliğinin artırılması için de, Baroların (siyasi demeçler vermek yerine) avukatlık mesleğinim sorunlarına el atması gerekiyor. Yasa değiştiğinde, barolar mesajı alır, kendilerine çeki düzen verirse, yasa amacına ulaşmış olacak. Barolar arasındaki rekabet yargılamanın kalitesini artıracak. Hep birlikte bekleyeceğiz, göreceğiz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/avukatlik-kanununda-degisiklik-yapilirsa-barolar-siyasallasir-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>1960 Darbe Mağdurları İçin Kanun Teklifi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/1960-darbe-magdurlari-icin-kanun-teklifi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/1960-darbe-magdurlari-icin-kanun-teklifi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Jun 2020 06:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[27 Mayıs]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14898</guid>

					<description><![CDATA[27 Mayıs 1960 darbesinin üzerinden altmış yıl geçtiği halde, bu darbeyi gerçekleştirenlerin zulümleri hala konuşulmaya devam ediyor. Askeri darbe ile devrilen Demokrat Parti iktidarının yargılandığı, başbakanı Başbakanı Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan&#8217;ın idam edildiği Yassıada’nın müze olması için yapılan çalışmalar tamamlandı. 1960 darbesinin yıldönümü olan 27 Mayıs 2020 tarihinde açılışı yapıldı, adaya “Demokrasi ve Özgürlükler adası” ismi verildi. Bu girişim, 1960 darbesinin şahsında, bütün darbelere karşı bir duruş sergiliyor, toplumsal hafızanın diri tutulmasına hizmet ediyor. Türkiye’deki hukuk sisteminin temelini teşkil eden 1960 darbesinin izleri hala devam ediyor. 1960 darbecilerinin siparişi üzerine hazırlanan 1961 Anayasası, 12 Eylül 1980 darbesiyle yürürlükten kaldırılmış olsa da, 1982 Anayasasının, 1961 anayasası esas alınarak hazırlandığını, bu anayasadaki kurumların aynen 1982 anayasasına taşındığını, 1961 anayasasındaki vesayet sisteminin biraz daha tahkim edildiğini söyleyebiliriz. Hukukçu olmayanlara garip gelebilir ama, 1960 darbesini gerçekleştiren cuntanın çıkardığı korsan kanunlar, hala mevzuatımız içinde yer alıyor.Geçtiğimiz günlerde, darbelere karşı önemli bir girişim daha gündeme geldi. TBMM Başkanı ve Tekirdağ Milletvekili Mustafa Şentop ile AK Parti ve MHP milletvekilleri, 10 Haziran 2020 tarihinde, “1924 Tarih ve 491 Sayılı Teşkilatı Esasiye Kanunu&#8217;nun Bazı Hükümlerinin Kaldırılması ve Bazı Hükümlerinin Değiştirilmesi Hakkında Geçici Kanunun Bazı Maddelerinin Yürürlükten Kaldırılması ve Neden Olunan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>27 Mayıs 1960 darbesinin üzerinden altmış yıl geçtiği halde, bu darbeyi gerçekleştirenlerin zulümleri hala konuşulmaya devam ediyor. Askeri darbe ile devrilen Demokrat Parti iktidarının yargılandığı, başbakanı Başbakanı Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan&#8217;ın idam edildiği Yassıada’nın müze olması için yapılan çalışmalar tamamlandı. 1960 darbesinin yıldönümü olan 27 Mayıs 2020 tarihinde açılışı yapıldı, adaya “Demokrasi ve Özgürlükler adası” ismi verildi. Bu girişim, 1960 darbesinin şahsında, bütün darbelere karşı bir duruş sergiliyor, toplumsal hafızanın diri tutulmasına hizmet ediyor. Türkiye’deki hukuk sisteminin temelini teşkil eden 1960 darbesinin izleri hala devam ediyor. 1960 darbecilerinin siparişi üzerine hazırlanan 1961 Anayasası, 12 Eylül 1980 darbesiyle yürürlükten kaldırılmış olsa da, 1982 Anayasasının, 1961 anayasası esas alınarak hazırlandığını, bu anayasadaki kurumların aynen 1982 anayasasına taşındığını, 1961 anayasasındaki vesayet sisteminin biraz daha tahkim edildiğini söyleyebiliriz. Hukukçu olmayanlara garip gelebilir ama, 1960 darbesini gerçekleştiren cuntanın çıkardığı korsan kanunlar, hala mevzuatımız içinde yer alıyor.<br>Geçtiğimiz günlerde, darbelere karşı önemli bir girişim daha gündeme geldi. TBMM Başkanı ve Tekirdağ Milletvekili Mustafa Şentop ile AK Parti ve MHP milletvekilleri, 10 Haziran 2020 tarihinde, “1924 Tarih ve 491 Sayılı Teşkilatı Esasiye Kanunu&#8217;nun Bazı Hükümlerinin Kaldırılması ve Bazı Hükümlerinin Değiştirilmesi Hakkında Geçici Kanunun Bazı Maddelerinin Yürürlükten Kaldırılması ve Neden Olunan Mağduriyetlerin Giderilmesi Hakkında Kanun Teklifi”ni meclise sundu. Meclise sunulan kanun teklifi 3 maddeden oluşuyor. Birinci madde, 1960 darbesini gerçekleştiren cuntanın (Milli Birlik Komitesi’nin) 1924 Anayasasının bazı maddelerinde değişiklik yapılmasını öngören, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar ile milletvekillerini yargılamak üzere kurulan Yüksek Adalet Divanının dayanağı olan, 12/06/1960 tarih ve 1 sayılı kanunun 6.maddesini yürürlükten kaldırmayı düzenliyor.<br>Kanun teklifinde, (halkoyuna sunularak yürürlüğe giren) 1961 Anayasasının geçici 4.maddesinde, “27 Mayıs 1960 tarihinden, 6 Ocak 1961 tarihine kadar çıkarılan kanunlar, Türkiye Cumhuriyetinin diğer kanunlarının değiştirilmesi ve kaldırılmasında uygulanan kurallara göre değiştirilebilir veya kaldırılabilir” kuralı nedeniyle, 1 sayılı kanunun (ve bu konunun 6.maddesinin) halen yürürlükte olduğu kabul edilmektedir. Kanun teklifinin geçici 1.maddesinde, 1 sayılı kanunun 6.maddesinin (27 Mayıs 1960 tarihi itibariyle, “geçmişe yürürlü olarak”/ex tunc) yürürlükten kaldırılmasıyla, Yüksek Adalet Divanı’nın yargılama yetkisi, hukuki dayanaktan yoksun kaldığından, “hukuka aykırı yargılamalardan kaynaklanan mağduriyetlerin giderilmesi amacıyla, mağdurlara, vefat etmişse mirasçılarına, bu yargılamalardaki adli sicil kayıtlarının silinmesi, maddi ve manevi zararların tazmini” düzenlenmektedir.<br>12/06/1960 tarih ve 1 sayılı kanunun 6.maddesine istinaden mağdur olanların, mağdur olanlar vefat etmiş ise mirasçılarının, kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 3 ay içinde mahkemeye başvurması gerekiyor. Mağdurların, bu kanuna istinaden açacağı maddi ve manevi tazminat davaları, (ilk derece mahkemesi olarak) Danıştay’da görülecek, tazminat istemine olayla dava tarihi arasında uzun zaman geçtiğinden, yürürlükteki mevzuat hükümlerine göre yapılacak hesaplamaların yetersiz kalması durumunda, hakkaniyete uygun bir tutara karar verme yetkisi tanınmıştır. Danıştay’ın vereceği karar aleyhine, temyiz yoluna başvurabilecekleri belirtilmiştir. Kanun teklifinin 2.maddesi, kanunun 1.maddesinin 27 Mayıs 1960 tarihinde, diğer maddelerinin yayımı tarihinde yürürlüğe gireceğine ilişkindir, Kanun teklifinin üçüncü maddesi, Bu kanun hükümlerini Cumhurbaşkanı tarafından yürütüleceğine ilişkindir.<br>Kanun teklifinin, esas komisyon olarak Anayasa Komisyonunda, tali komisyon olarak bütçe komisyonunda görüşülmesi ve kabul edilmesi gerekiyor. Kanun teklifi, Anayasa komisyonunda oybirliğiyle kabul edildi. Bu kanun teklifine bütün partilerin destek vermesi, Türkiye’de bazı şeylerin yavaş da olsa değiştiğini gösteriyor. Kanun teklifi, komisyonlarda görüşmeler tamamlandıktan sonra TBMM genel kuruluna intikal edecek, genel kurulda yapılacak oylamada kabul edilirse resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girecek. Umarım iktidarın attığı bu adımlar 1960 darbesiyle sınırlı kalmaz, diğer darbe mağdurlarının da yaralarının sarılması için de gereken adımlar atılır.<br>1960 darbesi, Türkiye’deki darbeler zincirinin ilk ayağını oluşturması, bu darbeyi takip eden darbe ve darbe teşebbüslerine zemin oluşturması açısından büyük önem taşıyor. 1960 darbesinin kodlarını çözdüğümüzde, darbe senaryolarının başarılı olma şansı kalmayacaktır. 1960 darbesi, demokrasiye vurulan bir darbedir. Türkiye’nin, 1950 yılında başlayan “demokrasi macerası” sadece on yıl sürmüş, dış destekli ordu, yerli işbirlikçilerinin desteğiyle bu darbeyi yapmıştır. Darbelerle mücadele, darbelerin izlerini silme, çok yönlü bir çabayı gerektiriyor. Darbeciler, yönetimi sivillere terk ederken bile, darbe hukukunu kalıcı hale getirmişler, geleceğimizi de ipotek altına alan tasarruflarda bulunmuşlardır. Bunun en somut örneği, darbeleri otomatiğe bağlayan 1961 anayasası, 1982 anayasasıdır. Bu anayasaya koydukları vesayet mekanizmalarıyla darbe yapanlara dokunulmasını önlemişlerdir. Her ihtimale karşı anayasaya ekledikleri geçici maddelerle, darbecilerin yargılanmasını önleyecek, tasarruflarını sürekli hale getirecek hükümler koymuşlardır. Çok sayıda değişiklik yapılmasına ve vesayet sisteminde esaslı değişiklikler yapılmasına rağmen, 1982 anayasasının mimarı 1980 darbesini gerçekleştirenlerdir. Darbecilerin hazırladığı anayasa çöpe atılmadıkça, darbelerle etkili bir mücadele yapılmış olmaz. Anayasa, normları biçimlendiren üst normdur, bir elbisenin ilk düğmesidir. İlk düğme yanlış iliklenirse, diğerleri de yanlış iliklenir. Darbelere karşı duruş, umarım kurumsal hale gelir, darbe anayasası ile yönetilme ayıbından kurtulur, halkın iradesini esas alan, hak ve özgürlükler esas alan bir anayasaya kavuşuruz.<br>Kanun teklifine konu olayda, darbecilerin neler yaptığını kısaca hatırlayalım. 1960 darbesi, ordunun tamamının içinde olduğu bir darbe değil, (çoğu Albay/Yarbay rütbesinde) bir grup subay tarafından gerçekleştirilen bir darbedir. Darbeyi gerçekleştiren grup (38 kişi), “Milli Birlik komitesi” olarak anılmaktadır. Komitenin üye sayısı, üyelerinden birinin vefatıyla 37’ye düşmüş, (seçimlere gerek olmadığını), ordunun sürekli yönetimde kalmasını savunan 14 üyenin sürgüne gönderilmesiyle bu sayı 23’e, Cemal Madanoğlu’nun emekli olmasıyla 22’ye düşmüştür. MBK üyeleri, 1961 Anayasasına konulan Cumhuriyet Senatosuna, kendilerini ömür boyu senatör olarak atamışlardır. MBK’nin ilk icraatı, yasama, yürütme ve yargı yetkilerini ellerinde toplamak olmuştur. Siyasi veya hukuki hiçbir meşruiyetleri olmamalarına rağmen, yasa koyucu gibi davranmışlar, kanun (!) yayınlamışlardır. İlk yayınladıkları tarih ve 1 sayılı kanunla, 1924 anayasasında değişiklik yapmışlar, Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar ve milletvekillerini yargılamak amacıyla Yüksek Adalet Divanı kurmuşlardır.<br>Yüksek Adalet Divanı&#8217;nın kararları kesin olduğundan hiçbir itiraz ya da temyiz imkânı olmayacak, ama ölüm cezalarının infazı&nbsp;Millî Birlik Komitesi&#8217;nin (MBK) onayına bağlı olacaktı. 6 Ekim 1960&#8217;ta MBK&#8217;nın kararıyla Yüksek Adalet Divanı başkanlığına&nbsp;Yargıtay&nbsp;1. Ceza Dairesi başkanı&nbsp;Salim Başol, Yüksek Adalet Divanı başsavcılığına da Yüksek Soruşturma Kurulu üyesi&nbsp;Altay Ömer Egesel&nbsp;getirildi. Yargılamalara 14 Ekim 1960&#8217;ta başlandı. Ordunun en üst makamında bulunan Genelkurmay Başkanı&nbsp;Rüştü Erdelhun, Cumhurbaşkanı&nbsp;Celâl Bayar, Başbakan&nbsp;Adnan Menderes, son Bakanlar Kurulu üyeleri, TBMM Başkanı ve Başkanvekilleri ile 395 milletvekili olmak üzere 592 sanık, anayasayı ihlal ve öteki suçlardan yargılandı.&nbsp;Sanıkları itibarsızlaştırmaya yönelik, sahte delil ve belgelerle (bebek davası, köpek davası, Don davası gibi, aslı astarı olmayan) çok sayıda dava açıldı. Bu uydurma dava ve delilleri yaymada medyanın rolünü unutmamak gerekir. Sanıkların, savunma yapmalarına ve delil sunmalarına da izin verilmedi. Yargılama sırasında, savunmasına sürekli müdahale edilen, savunma hakkı kısıtlanan Adnan Menderes’in itirazlarına, mahkeme başkanı&nbsp;Salim Başol&#8217;un, &#8220;Sizleri buraya tıkan irade böyle istiyor&#8221; sözleri tarihe mal olmuştur. Hükmün önceden verildiği yargılama sonunda, Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan&#8217;ın idam edilmiş, yüzlerce sanık ağır cezalara çarptırılmıştır. Tarih, bu darbe sürecinde yargılananları, idam edilenleri değil, bu darbeyi yapanları mahkum etti.<br>1960 darbesini gerçekleştiren bu çetenin, 27 Mayıs 1960 darbesine uzanan yolun taşlarını döşeyen eylemleri, (darbeye hazırlık hareketleri), (TCK 46.maddede düzenlenen) “darbe suçunun”, yargılama maskesi altında işledikleri “cinayetlerin” (idamların) hesabının bugüne kadar sorulmamış olması son derece ilginçtir. MBK’nin 14 Haziran 1960 tarih ve 10525 sayılı Resmi Gazetede yayınlanan (27 maddeden ibaret) 1 sayılı kanunun sonunda, 41 MBK üyesinin ismi yer almaktadır. Bu kanunun (geçmişe yürürlü olarak kaldırılması istenen) 6.maddesi, aynen şöyledir:<br>Madde 6 — Sakıt Reisicumhur ile Başvekil ve Vekilleri ve eski iktidar mebuslarını ve bunların suçlarına iştirak edenleri yargılama k üzere bir «Yüksek Adalet Divanı» kurulur.<br>Yüksek Adalet Divanı, Adlî, İdari ve Askerî kazaya mensup Hâkimler arasından. Bakanlar Kurulunun teklifi üzerine, Millî Birli k Komitesince seçilecek bir Başkan, sekiz aslî ve altı yedek üyeden kurulur.<br>Sanıkların sorumluluklarım araştırma k ve haklarında son tahkikat açılarak Yüksek Adalet Divanına verilmeleri gerekip gerekmediğine karar vermek üzere bir «Yüksek Soruşturma Kurulu» teşkil olunur.<br>Yüksek Soruşturma Kurulu, Bakanlar Kurulunun teklifi üzerine Millî Birli k Komitesince seçilecek bir Başkan ile otuz üyeden kurulur bu Kurulun teşkilâtı ve çalışma usulü özel kanunla belirtilir. Yüksek Adalet Divanının Başsavcısı ile beş yardımcısı, Yüksek Soruşturma Kurulu Başkan ve üyeleri arasından, Bakanlar Kurulunun teklifi ile, Milli Birlik Komitesince tâyin edilir.<br>Yüksek Adalet Divanının kararları kesindir; ancak idam kararlarının infazı, kararın Millî Birlik Komitesince tasdikına bağlıdır.<br>Millî Birli k Komitesi üyeleri, bu üyelikten ayrılmış olsalar bile, Yüksek Adalet Divanında, Yüksek Soruşturma Kurulunda ve Divan Savcılığında vazife alamazlar.<br>Yargılanmaları, 1924 tarihli Teşkilâtı Esasiye Kanununa göre, Divan Âliye ait bulunan şahıslar hakkında soruşturma ve yargılama yetkisi dahi Yüksek Adalet Divanı ve Yüksek Soruşturma Kurulu tarafından kullanılır.”</p>



<p>Meclise sunulan kanun teklifine tam destek vermekle birlikte, kanun teklifinin özünde ciddi bazı sorunlar olduğunu belirmem gerekiyor.<br>Kanun teklifindeki birinci eksiklik, değişiklik yapılmak istenen metnin hukuki nitelemesindeki hatadan kaynaklanıyor. Kanun teklifi, 1961 Anayasasının geçici 4.maddesinde, “27 Mayıs 1960 tarihinden, 6 Ocak 1961 tarihine kadar çıkarılan kanunlar, Türkiye Cumhuriyetinin diğer kanunlarının değiştirilmesi ve kaldırılmasında uygulanan kurallara göre değiştirilebilir veya kaldırılabilir” hükmüne istinaden, 1 sayılı kanunun yürürlükte olduğu ön kabulüne dayanıyor. Böyle bir kabulün hukuka uygun olmadığını düşünüyorum. Darbecilerin 1961 Anayasasına eklettikleri bu hüküm (geçici 4.madde), bu dönemde yayınlattıkları metinleri “kanun” haline getirmez. Bir kanunun meşruiyeti, (siyasi ve hukuki açıdan) meşru bir organ tarafından hazırlanmasına bağlıdır. MBK’nin, ne siyasi ne de hukuki meşruiyetinin olmadığı her türlü izahtan varestedir. Bu durum, kanun teklifindeki gerekçelerde de açıklanmaktadır. Burada üzerinde durulması gereken husus, “butlan” ile “yokluk” arasındadır. Butlanla yokluk arasında esaslı bir nicelik farkı vardır. Yasanın hazırlanmasında ve oylanmasında bir eksiklik varsa, bu eksiklik öne sürülmediği (ve iptal edilmediği) takdirde, geçerli hale gelir. Yoklukta ise, “yok” sayılan bir hukuki işlem, hiçbir zaman geçerlilik kazanamaz. Başından itibaren hükümsüzdür. Hukuk terminolojisinde, cuntanın yayınladığı metinler “yoklukla” maluldur. Hukukta yokluk, baştan itibaren geçersiz işlem demektir. Mahkeme kararının altına atılan imzaların, mahkeme katiplerine ait olduğu öğrenildiğinde, katiplerin cezai sorumluluğu bir yana, bu karar baştan itibaren hükümsüzdür. Bu karara karşı itiraz, istinaf ve temyiz yoluna başvurmaya gerek yoktur. Sahte diplomayla devlet hastanesinde doktor olarak görev yapan birinin doktorluğu, baştan itibaren geçersizdir. Diplomanın sahte olduğu öğrenildiğinde, cezai sorumluluğunun yanında, kendisine ödenen bütün ücretler, kendisinden geri alınır. 1960 darbesini gerçekleştiren cuntanın tasarrufları da, baştan itibaren (ex tunc) yok hükmündedir.<br>in imzalaması, Bu açıdan bakıldığında, 12/06/1960 tarihinde resmi gazetede yayınlanan 1 sayılı kanun (daha sonra bu kanunda yapılan değişiklikler) “yok” hükmündedir. Yok hükmünde olan bir metni geçersiz hale getirmenin yolu, yasa değişikliği prosedürünü uygulamak değil, yasama organının (TBMM) toplayıp, “bu metnin yok hükmünde olduğunu” açıklamak, karar altına almaktan ibarettir.<br>Kanun teklifindeki ikinci eksiklik, değişikliğin, 1 sayılı kanunun 6.maddesi ile sınırlı olmasıdır. Kanun teklifinin gerekçelerinde, 1960 darbesini gerçekleştiren cuntanın, siyasi ve hukuki hiçbir meşruiyetinin olmadığı kabul edilirken, bu cuntanın 27 Mayıs 1960 tarihinden 1961 anayasasının yürürlüğe girdiği tarihe kadar yayınladığı metinleri geçerli kabul edilmesi, kendi içerisinde “kanun” olarak kabul etmesi, önemli bir çelişkidir. Eğer, 1960 darbesini gerçekleştirenler cunta ise, yargılama kisvesi altında cinayet işlemişler ise, yönetime el koydukları tarihten, seçimlerin yapıldığı tarihe kadar bütün işlemlerini geçersiz sayması gerekir. Kanun teklifi, anayasa değişikliğini değil, kanun değişikliğini içeriyor ve Ak Parti ve MHP milletvekillerinin desteği bu kanunun yasalaşması için yetiyor. Muhalefet partilerinin desteği elbette önemli ama, bu milletin, 1960 darbesinden itibaren Demokrat Parti çizgisine destek verdiği dikkate alındığında, hangi parti, bu büyük kitleyi karşısına alabilir? 1960 darbecilerine destek verebilir? Sadece 1 sayılı kanunun 6.maddesi değil, bu kanunun tamamı, hatta bu kanunu takiben yayınlanan bütün kanunların geçersiz sayılması gerekir. Tamamı dış destekli (taşeron) darbeci çetelerin mevzuatımıza sokmuş olduğu bütün düzenlemelerin mevzuatımızdan ayıklanması gerekiyor. Darbe yapmayı planlayanlar, darbe sürecinde yaptıklarının yoklukla malul olduğunu, hiçbir geçerliliğinin olamayacağını bilmeliler.<br>Kanun teklifindeki üçüncü eksiklik, darbelerin açtığı yaraların sarılmasına, en başından (ilk darbeden) başlaması. Ak Parti ve MHP milletvekillerinin Meclise sunduğu kanun teklifini son derece değerli ve son derece önemli buluyorum. Ancak, kanun teklifinin, 1960 darbesini gerçekleştiren cuntanın Resmi Gazetede yayınlattığı metnin bir maddesini değiştirme ile sınırlı tutulmasını eksik buluyorum. Türkiye, darbelerden en çok mağdur olan ülkelerden biridir. 1960, 1980, 28 Şubat darbeleri, milyonlarca kişiyi mağdur etmiştir. Darbelere karşı bir duruş sergilenecekse, mağdurlarının hayatta olduğu, acıların taze olduğu, son darbeden (28 Şubat darbesinden) başlamak gerekmez mi? 28 Şubat darbesi, en uzun süren (1995-2002) ve en fazla mağduru olan (24 milyon kişi) bir darbedir. 28 Şubat darbesinin yaraları sarıldıktan sonra, 1980 darbesinin mağdurlarının, 1980 darbesinin mağdurlarının yaraları sarıldıktan sonra 1960 darbesinin mağdurlarına sıra gelmesi gerekir. 1960 darbesinin yapıldığı tarihte 30 yaşında olanlar, hayatta ise, bugün 100 yaşındadır. Türkiye’deki yaş istatistiklerine göre bu kanun, bu darbenin mağdurlarını değil, mağdurların mirasçılarını kapsıyor. 1980 darbesinde 30 yaşında olanların bugün 70 yaşında olduğunu dikkate alacak olursak, bu darbeye iştirak edenlerden hesap sormak zor görünüyor. Ama bu darbenin de milyonlarca mağduru var, bu mağdurların mağduriyetlerinin giderilmesi gerekiyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/1960-darbe-magdurlari-icin-kanun-teklifi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Baroların Seçim Sisteminde Değişiklik Yapılacak mı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/barolarin-secim-sisteminde-degisiklik-yapilacak-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/barolarin-secim-sisteminde-degisiklik-yapilacak-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Jun 2020 06:35:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[barolar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14827</guid>

					<description><![CDATA[Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, Anayasanın 135.maddesinde düzenlenen, anayasal bir kurum. Türk Tabipler Birliği, Mali müşavirler odası, Mimarlar mühendisler odası, Eczacılar odası, gibi onlarca melek odası var. Bu meslek odalarının ortak özelliği, aynı meslekten olanların tek bir çatı altında toplanması, üyeliğin zorunlu olması, yerel birimlerin, üst bir kuruluşa bağlı olması. Barolar da aynı nitelikte. Türkiye’de, her ilde (2 il hariç) baro bulunuyor, o ilde bulunan avukatlar bu bardoya kaydolmak ve baronun belirlediği aidatı ödemek zorunda. Baroların üst kurulu da TBB (Türkiye Barolar Birliği)’dir. TBB, ütün baroları bağlayıcı kararlar alabiliyor. Avukatların disiplin soruşturmaları konusunda, (yargı yolu açık olan disiplin suçları dışında) son sözü söyleyen merci niteliğinde. Anayasada, anayasal sistem içinde, (devletin kurumları) kamu kurumları tek tek sayılmıştır. Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, devletin idari teşkilatı içinde yer almamaktadır. Bu kuruluşlar, ne kamu (devlet) kurumudur, ne de özel (STK) bir kuruluştur. Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, 1961 ve 1982 anayasası vesayet sisteminin bir parçasıdır. Bu anayasalarda, devletin bütün kurumlarına (Anayasa mahkemesi, MGK, HSYK, YÖK, RTÜK, vs.) vasiler tayin edilmiştir. Çeşitli meslek mensupları da, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarıyla zaptu rapt altına alınmıştır. 1982 anayasasında (vesayet sisteminde) en kapsamlı değişiklik, 2010 tarihli anayasa değişikliğiyle yapılmış, vesayet sistemi ağır bir darbe almıştır. Bu dönemde, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, Anayasanın 135.maddesinde düzenlenen, anayasal bir kurum. Türk Tabipler Birliği, Mali müşavirler odası, Mimarlar mühendisler odası, Eczacılar odası, gibi onlarca melek odası var. Bu meslek odalarının ortak özelliği, aynı meslekten olanların tek bir çatı altında toplanması, üyeliğin zorunlu olması, yerel birimlerin, üst bir kuruluşa bağlı olması. Barolar da aynı nitelikte. Türkiye’de, her ilde (2 il hariç) baro bulunuyor, o ilde bulunan avukatlar bu bardoya kaydolmak ve baronun belirlediği aidatı ödemek zorunda. Baroların üst kurulu da TBB (Türkiye Barolar Birliği)’dir. TBB, ütün baroları bağlayıcı kararlar alabiliyor. Avukatların disiplin soruşturmaları konusunda, (yargı yolu açık olan disiplin suçları dışında) son sözü söyleyen merci niteliğinde.</p>



<p>Anayasada, anayasal sistem içinde, (devletin kurumları) kamu kurumları tek tek sayılmıştır. Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, devletin idari teşkilatı içinde yer almamaktadır. Bu kuruluşlar, ne kamu (devlet) kurumudur, ne de özel (STK) bir kuruluştur. Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, 1961 ve 1982 anayasası vesayet sisteminin bir parçasıdır. Bu anayasalarda, devletin bütün kurumlarına (Anayasa mahkemesi, MGK, HSYK, YÖK, RTÜK, vs.) vasiler tayin edilmiştir. Çeşitli meslek mensupları da, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarıyla zaptu rapt altına alınmıştır. 1982 anayasasında (vesayet sisteminde) en kapsamlı değişiklik, 2010 tarihli anayasa değişikliğiyle yapılmış, vesayet sistemi ağır bir darbe almıştır. Bu dönemde, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına yönelik değişiklik, (Anayasa Mahkemesi ve HSYK’da yapılacak değişiklikleri riske etmemek amacıyla) paketten çıkarılıp, ileri bir tarihe ertelenmiştir.</p>



<p>Ankara Barosu’nun, Diyanet İşleri Başkanının hutbesine yönelik çirkin sözleri üzerine, hükümet, bu konuyu raftan indirmiştir. Mevcut sistemde, Barolarda, çeşitli gruplar seçimlere katılmakta, en fazla oyu alan grup, <strong>yönetim, denetim ve disiplin kurulundaki</strong> bütün üyelikleri elde etmekte, TBB’nde bu baroyu temsil edecek <strong>delegeleri </strong>de, bu grup göndermektedir. Barolardaki seçim sonuçlarına bakıldığında, ilgili baroya kayıtlı avukatların oyunun %20 sini alan grup, baroda “tek yetkili” olmaktadır. TBB, barolarda çoğunluğu elde eden baroların gönderdiği delegelerden oluşmaktadır. Barolarda, muhalefetin söz hakkı olmadığı gibi, TBB’nde de söz hakkı yoktur. Bu sistem, Türkiye’de 1946 ve 1950 seçimlerinde uygulanan “çoğunluk sistemine” benzemektedir. Çoğunluğu elde eden, bütün üyelikleri/delegelikleri kazanmaktadır. Barolardaki seçim sisteminin ve TBB yönetim yapısının adil olmadığı açıktır. Halen 46 binden fazla avukatın kayıtlı olduğu İstanbul Barosu, 11 kişi (Yönetim kurulu) tarafından yönetilmeye çalışılmaktadır. On bir kişinin, bu kadar çok avukatın sorunlarıyla ilgilenebilmesi imkansızdır. Avukatların disiplin soruşturmaları yıllarca uzamakta, sonraki baro disiplin kurullarına devredilmektedir. Baro seçimlerinde, muhalif gruplar, baro meclisini gündeme getirmiş, yönetime seçilenler duymazdan gelmiştir. Aidat zengini İstanbul Barosu, (aidatları azaltmak yerine) İstanbul Boğazında sosyal tesis (kafe, restoran) satın almıştır. TBB ve Barolar, bu haksızlığın düzeltilmesi için hiçbir çaba göstermemiş, değişiklik taleplerine de şiddetle karşı çıkmıştır.</p>



<p>Hükümetin <strong>kanun taslağında </strong>ise, avukat sayısı fazla olan illerde, birden fazla baronun kurulmasına izin verilmekte, bu baroların da TBB ne delege göndermesine imkan vermektedir. Kanun taslağıyla, Barolarda kısmi bir iyileştirme yapılmaya çalışılmaktadır. Bize göre Türkiye’deki meslek odaları sorununun kaynağı, Anayasanın 135.maddesidir. Bu madde, meslek mensuplarını üzüm salkımı gibi tek bir elde toplayan “tekelci” bir sistemdir. Anayasanın 135.maddesi kaldırılırsa, anayasadaki vesayet odaklarından biri daha tasfiye edilmiş olacaktır. Liberal Düşünce Topluluğu, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları için hazırladığı “RAPOR”da, sorunları tek tek ortaya koymuştur. (İlgi duyanlar rapora internetten ulaşabilir.) Raporda, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının devasa bütçelerine yer verilmiş, harcamaların denetlenemediği, muhalefet partisi gibi hareket ettiği, mesleki sorunlara eğilmediği belirtilmiştir. Raporda, “meslek mensuplarının, meslek kuruluşlarına zorunlu üyeliğinin kaldırılması, dileyenin dilediği meslek kuruluşuna üye olabilmesi” önerilmektedir. Baroların örgütlenme biçimi, bütün ülkelerde standart değildir. Barolar genellikle şehirlerin ismiyle anılsa da, (özellikle Anglo-sakson sistemini benimseyen ülkelerde) faaliyet konusuna göre, aynı şehirde birden fazla baro da vardır.</p>



<p>Aynı ilde birden fazla baronun kurulmasına karşı çıkanlar, “<em>aşırı uçların kendi barolarını kuracağını, devletin üniter yapısına zarar vereceğini</em>” iddia etmektedir. Bazı illerdeki baro başkanlarının ve yönetim kurulu üyelerinin açıklamalarını dikkate aldığımızda, böyle bir iddia gülünçtür. 15 Temmuz darbe teşebbüsü öncesinde, PKK’nın hendek kazması eylemlerinde, bazı baroların nasıl tavır takındığı herkesin malumudur. Benzer iddialar, memur sendikaları kurulması gündeme geldiğinde de dile getirilmiş, birden fazla sendikanın kurulmasının hiçbir zararının olmadığı, tam aksine, (daha geniş bir temsil imkanına kavuştuğundan) daha yararlı olduğu görülmüştür. Aynı ilde birden fazla baro kurulduğunda, hiç kuşkusuz, avukatlık mesleğinin bütün sorunları çözülmüş olmayacaktır. Ancak, TBB’nin 1969 yılında yürürlüğe giren 1136 sayılı Avukatlık Kanunu’na istinaden kurulduğu, kurulduğu tarihten itibaren 51 yıl geçtiği dikkate alındığında, parlak bir sicile sahip olmadığı da ortadadır. Yarım asrı aşan bu süreç incelendiğinde, Baroların. Askeri vesayete destek verdiği, askeri vesayetle birlikte hareket ettiği, görülecektir. 28 Şubat darbe sürecinde başlatılan başörtü yasağı uygulamasında, AİHM’nde görülmekte olan Leyla Şahin davasında, İstanbul Barosu, davaya katılma talebinde bulunmuştur. Başörtülü avukatlara disiplin cezaları vermiş, başörtülü avukat stajyerlerin başvurusunu dahi kabul etmemiştir. Türkiye’de Barolar, özgürlüklerin değil, yasakların sembolü olmuştur. TBB ve Baroların sicili, bundan daha kötüsünün olamayacağını göstermektedir. Aynı ilde birden fazla baronun kurulmasıyla, (tekel kırılacak), barolar arasında <strong>rekabet </strong>başlayacaktır. Bu rekabet de hiç kuşkusuz, savunma mesleğine ve avukatlara yarayacaktır. Temennim, anayasanın 135.maddesinin tamamen kaldırılması yönünde olsa da; muhalefet cephesinin (vesayet sistemine yönelik) böyle bir değişikliğe destek vermeyeceği gün gibi açık olduğundan, sesi kısılan onbinlerce avukatın sesini duyurabileceği bir pencere açılmasını olumlu buluyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/barolarin-secim-sisteminde-degisiklik-yapilacak-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayasofya’nın Hukuki Durumu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ayasofyanin-hukuki-durumu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ayasofyanin-hukuki-durumu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Jun 2020 07:10:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14764</guid>

					<description><![CDATA[Ayasofya Camii, 1930 ile 1934 yılları arasında bakıma alınarak ibadete kapatıldı. 1934 yılında da müzeye çevrildi. 1935 yılından bugüne müze olarak kullanılıyor. Ayasofya camiinin müzeye çevrilmesi Yakın tarihimizin en çok tartışılan konuların başında geliyor. Osmanlının mirasına sahip çıkanlar, İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmed’in vasiyetine uygun olarak Ayasofya’nın cami olarak kullanılmasını isterken, batı ve batılı değerleri savunanlar, Ayasofya’nın müze olarak kalmasını istiyor. Ayasofya, her iki kesim açısından da, sembolik bir anlam ifade ediyor. Ayasofya’nın aslına döndürülmesi talebi daha güçlü bir şekilde dile getiriliyor. Danıştay 10.Dairesinin, bu konudaki davayı gündeme alması ve Hükümetin desteğiyle, tartışmalar alevlendi. Bizi, konunun hukuki boyutu ilgilendiriyor. Bazı tarihçiler, Atatürk’ün imzasının taklit edilerek (sahte imzayla) Ayasofya camiinin müzeye çevrildiğini iddia ediyor. Danıştay’da devam eden ve 2 Temmuz’da görüşülecek olan davada, böyle bir iddia incelenecek. Toplumun bir kesimi de, “İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmed’in Ayasofya için vakıf kurduğunu, Ayasofya camiinin cami olarak kullanılmasını vasiyet ettiğini, vakfiyenin amacına aykırı hareket edilemeyeceğini” iddia ediyor. Ayasofya’nın müzeye çevrilmesine esas teşkil eden Bakanlar Kurulu kararındaki imzaların, imza sahiplerine ait olduğunu kabul edelim. Bu durumda, Bakanlar Kurulunun, bu konuda yetkili olduğu kabul edilmiş olur. Eğer Bakanlar Kurulundan biri, camiyi müzeye çevirmeye yetkili ise, başka bir bakanlar kurulu da, müzeyi camiye çevirebilir demektir. Bu açıdan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Ayasofya Camii, 1930 ile 1934 yılları arasında bakıma alınarak ibadete kapatıldı. 1934 yılında da müzeye çevrildi. 1935 yılından bugüne müze olarak kullanılıyor. Ayasofya camiinin müzeye çevrilmesi Yakın tarihimizin en çok tartışılan konuların başında geliyor. Osmanlının mirasına sahip çıkanlar, İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmed’in vasiyetine uygun olarak Ayasofya’nın cami olarak kullanılmasını isterken, batı ve batılı değerleri savunanlar, Ayasofya’nın müze olarak kalmasını istiyor. Ayasofya, her iki kesim açısından da, sembolik bir anlam ifade ediyor. Ayasofya’nın aslına döndürülmesi talebi daha güçlü bir şekilde dile getiriliyor. Danıştay 10.Dairesinin, bu konudaki davayı gündeme alması ve Hükümetin desteğiyle, tartışmalar alevlendi. Bizi, konunun hukuki boyutu ilgilendiriyor.</p>



<p>Bazı tarihçiler, Atatürk’ün imzasının taklit edilerek (sahte imzayla) Ayasofya camiinin müzeye çevrildiğini iddia ediyor. Danıştay’da devam eden ve 2 Temmuz’da görüşülecek olan davada, böyle bir iddia incelenecek. Toplumun bir kesimi de, “İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmed’in Ayasofya için vakıf kurduğunu, Ayasofya camiinin cami olarak kullanılmasını vasiyet ettiğini, vakfiyenin amacına aykırı hareket edilemeyeceğini” iddia ediyor. Ayasofya’nın müzeye çevrilmesine esas teşkil eden Bakanlar Kurulu kararındaki imzaların, imza sahiplerine ait olduğunu kabul edelim. Bu durumda, Bakanlar Kurulunun, bu konuda yetkili olduğu kabul edilmiş olur. Eğer Bakanlar Kurulundan biri, camiyi müzeye çevirmeye yetkili ise, başka bir bakanlar kurulu da, müzeyi camiye çevirebilir demektir. Bu açıdan bakıldığında, Bakanlar Kurulu kararındaki imzaların sıhhatine yönelik bir yargılamanın anlamsız olduğunu düşünüyorum. Bakanlar Kurulu toplanır, Ayasofya müzesinin camiye (aslına) döndürülmesine karar verir, (eski bakanlar kurulu kararı iptal olur) olay biter. Ayasofya’nın camiye çevrilmesi, bireylerin hak ve özgürlüklerini ilgilendirmediği gibi, idarenin bu işleminden dolayı mağduru da olmadığından, bu konu ne Anayasa Mahkemesini, ne de Danıştay’ı ilgilendirir.</p>



<p>Fatih Sultan Mehmed’in, Ayasofya camii için vakfiye kurduğu ve bu vakfın amaçlarına aykırı hareket edilemeyeceği için müzeye dönüştürülemeyeceği iddiasına gelince; Osmanlı devletinden Cumhuriyete, on binlerce vakıf intikal etti. Bu vakıflar önemli bir gelire sahip gelirleri olduğu ve gelirlerinden milyonlarca kişi yararlandığından, idarenin en büyük birimlerinden biri oldu. Bu vakıflar, vakıf senetlerinde yazılı amaçlarına uygun olarak yönetilmeye çalışıldı. Tek parti döneminde, bu eserlerin çoğu, ekonomik sebeplerle veya belli bir kesimin çıkarlarına hizmet etmesi için elden çıkarıldı ise de, bu eserlerin kayıtları, devlet arşivinde muhafaza ediliyor. Ayasofya vakfiyesi de bunlardan biridir. Bu vakfı temsil yetkisi, Vakıflar Genel Müdürlüğüne aittir.  Vakfiyenin kurucusu Fatih Sultan Mehmed’in, Ayasofya camii konusunda bir vasiyeti (bir arzusu) var ise, somut olayda, bu arzusunun önündeki tek engel, devletin güvenliği ve kamu düzenidir. Devletin güvenliğini ve kamu düzenini etkiyecek bir durum yok ise, böyle bir tasarruf için de engel yok demektir. Türkiye Cumhuriyeti yeniden inşa edilirken, Yunanistan, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalsaydı, Ayasofya’nın müze olmaktan çıkarılması, Yunanlılar buna karşı çıkar, toplum içinde kargaşa/kaos olabilirdi. Ancak mevcut durumda, (Yunanistan, bağımsız bir devlet olduğundan), bu konu Türkiye’nin egemenlik hakkı kapsamında olduğundan, böyle bir riskten söz edilemez. Bu konu, idarenin takdir alanında kalan hususlardan sadece biridir.</p>



<p>Avrupa’nın batı ucundaki Kurtuba camii, kiliseye çevrilirken, doğu ucundaki Aaysofya kilisesi de camiye çevrildi. Batılılar, Ayasofya’nın camiye çevrilmesinden çok rahatsız oldu. Osmanlı devleti dağılıncaya kadar böyle bir imkana sahip olamadı. Cumhuriyetin ilanından 11 yıl sonra, bu emelini gerçekleştirmenin yollarını aradı. Kiliseye çevrilemeyince, (ara bir formül olarak) müzeye çevrildi. Fatih İstanbul’u fethettiğinde, farklı dinlere mensup olanların inançlarına ve ibadethanelerine dokunmadı. Ancak Ayasofya, sembolik bir anlam taşıdığı için bu kiliseyi camiye çevirdi. Başka bir amaçla kullanılmaması için de vasiyette bulundu. Bu topraklarda yaşayıp da, “zulüm 1453’te başladı” diyenlerin, Fatih Sultan Mehmed’in vasiyetine saygı duyması elbette beklenemez, ama, Fatih Sultan Mehmed, bu topraklarda yaşayanların kahir ekseriyeti için, gelecek nesiller için çok değerli bir yere sahip. Fatih Sultan Mehmed’in bu vasiyetinin yerine getirilmesi, onlarca yıldır süren yanlışın düzeltilmesi anlamına gelecektir. Bazıları, Ayasofya müzesinin camiye (aslına) çevrilmesinin, turist akınını etkileyeceğini iddia ediyor. Böyle bir sorunu torunun turizm geliri açısından değerlendirmek anlamsız olduğu gibi, böyle bir sonucunun olacağını da sanmıyorum. Sultanahmet camii olarak kullanıldığı halde, turist sayısının Ayasofya’dan daha az olduğu söylenemez. Namaz saatleri dışında, oldukça geniş bir ziyaret fırsatı bulunuyor. Ayasofya’nın camiye çevrilmesine karşı çıkanların bir kısmı da, hükümetin bu konuyu “siyasi istismar konusu” yaptığını öne sürüyor. Ayasofya’nın camiye çevrilmesi, niçin siyasi istimar konusu olsun ki?! Ayasofya, müze olmaktan çıkarılıp camiye çevrildiğinde, (yakındıkları) siyasi istimar sona ermeyecek midir? Ayasofya’yı müzeye çeviren irade, Ayasofya’yı camiye çevirmezdi, çevirmedi zaten. 1950’den itibaren, (istisnalar hariç) muhafazakar partiler iktidarda olduğu halde, Ayasofya müzesini, camiye çevirme cesaretini gösteremedi. Bazı partilerin de gücü yetmedi. Ayasofya’nın, 86 yıl boyunca camiye çevrilememesi, büyük bir ayıptır. Müzeye çevrilen bir cami üzerinden, yıllarca hükümetlerin politikalarına ve Türkiye’nin egemenlik hakkına müdahale edilmiştir. Sultanahmet camiinin bitişiğinde, ikinci bir camiye ihtiyaç olmadığını herkes kabul ediyor. Bu konunun o bölgede, ibadethane ihtiyacıyla uzaktan yakından ilgisi olmadığını da herkes kabul ediyor. Fatih Sultan Mehmed’in vakfiyesi ve vasiyeti elbette önemli ama bundan daha da önemlisi, bilinçaltımıza yerleştirilen korkular. Bu korkuları yenmek için, bile Ayasofya’yı camiye çevirmeye değer!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ayasofyanin-hukuki-durumu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Corona Mağdurları Devlet Aleyhine Dava Açabilir mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/corona-magdurlari-devlet-aleyhine-dava-acabilir-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/corona-magdurlari-devlet-aleyhine-dava-acabilir-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 15 May 2020 15:10:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[Dava]]></category>
		<category><![CDATA[korona]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14438</guid>

					<description><![CDATA[2019 yılının sonlarında, Çin&#8217;in Wuhan kentinden yayılmaya başlayan corona virüsü (covid-19), hızla yayılmaya, bütün dünyayı etkilemeye başladı. DSÖ, bu virüsü pandemi (küresel salgın) ilan etti. Dünyanın pek çok ülkesinde, onbinlerce kişi yaşamını yitirdi, çok sayıda kişi tedavi görmeye devam ediyor. Corona virüsü (covid-19) bu virüsün mağdurlarının zararını gündeme getirdi. Corona mağdurları, maruz kaldıkları zararlarının tazmini için dava açabilirler mi? Kime veya kimlere karşı dava açabilirler? Devletlere (devlet tüzel kişiliklerine) karşı dava açabilirler mi? Bu soruların cevapları, esas itibariyle, milletlerarası hukukun alanına girdiği için, önce, Milletlerarası hukukun hükümlerine göz atmamız gerekiyor. &#8220;Corona mağdurları&#8221; kavramı, bu virüsten doğrudan doğruya ve dolaylı olarak zarar girenleri kapsıyor. Doğrudan doğruya zarar görenler, virüs bulaşan, hastaneye yatan, tedavi gören, işinden gücünden kalanları, bu virüs nedeniyle vefat edenlerin mirasçılarını, virüs tehdidi nedeniyle işyerini kapatmak zorunda kalanların maddi ve manevi zararlarını kapsıyor. Dolaylı olarak zarar görenler işe, corona virüsü önlemleri nedeniyle, ise gidememe, hak ve özgürlüklerin kısıtlamaların maruz kaldıkları dolaylı zararları kapsıyor. Dünyadaki (yerel) hukuk sistemlerinin, dolaylı zarar görenlerin tazminat taleplerine sıcak bakmadığını belirtelim. Corona virüsünün mağdurlarının belli olduğunu söyleyebiliriz. Bir zarar ve tazminat talebi söz konusu olduğuna göre, bu zararın &#8220;failini&#8221; belirlememiz gerekiyor. Bu zararın faili (zarar veren), devlet, devlet kurumu veya özel (özel/tüzel) kişi olabilir. Zarar &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>2019 yılının sonlarında, Çin&#8217;in Wuhan kentinden yayılmaya başlayan corona virüsü (covid-19), hızla yayılmaya, bütün dünyayı etkilemeye başladı. DSÖ, bu virüsü pandemi (küresel salgın) ilan etti. Dünyanın pek çok ülkesinde, onbinlerce kişi yaşamını yitirdi, çok sayıda kişi tedavi görmeye devam ediyor. Corona virüsü (covid-19) bu virüsün mağdurlarının zararını gündeme getirdi. Corona mağdurları, maruz kaldıkları zararlarının tazmini için dava açabilirler mi? Kime veya kimlere karşı dava açabilirler? Devletlere (devlet tüzel kişiliklerine) karşı dava açabilirler mi? Bu soruların cevapları, esas itibariyle, milletlerarası hukukun alanına girdiği için, önce, Milletlerarası hukukun hükümlerine göz atmamız gerekiyor.</p>



<p>&#8220;Corona mağdurları&#8221; kavramı, bu virüsten doğrudan doğruya ve dolaylı olarak zarar girenleri kapsıyor. Doğrudan doğruya zarar görenler, virüs bulaşan, hastaneye yatan, tedavi gören, işinden gücünden kalanları, bu virüs nedeniyle vefat edenlerin mirasçılarını, virüs tehdidi nedeniyle işyerini kapatmak zorunda kalanların maddi ve manevi zararlarını kapsıyor. Dolaylı olarak zarar görenler işe, corona virüsü önlemleri nedeniyle, ise gidememe, hak ve özgürlüklerin kısıtlamaların maruz kaldıkları dolaylı zararları kapsıyor. Dünyadaki (yerel) hukuk sistemlerinin, dolaylı zarar görenlerin tazminat taleplerine sıcak bakmadığını belirtelim. Corona virüsünün mağdurlarının belli olduğunu söyleyebiliriz. Bir zarar ve tazminat talebi söz konusu olduğuna göre, bu zararın &#8220;failini&#8221; belirlememiz gerekiyor. Bu zararın faili (zarar veren), devlet, devlet kurumu veya özel (özel/tüzel) kişi olabilir. Zarar görenleri dava açma hakkı ve yetkisi, buna göre değişecektir.</p>



<p>Corona virüsünün Çin’in Wuhan kentindeki bir laboratuvardan yayıldığı, yaygın bir iddia olsa da, bu husus henüz kanıtlanabilmiş değil. Bu iddiayı önce ABD dile getirdi, bu açıklamanın ardından, bazı Avrupa ülkeleri de aynı yönde açıklamalar yapmaya başladı. Bir başka iddia, corona virüsünün, Wuhan kentindeki bir hayvan pazarından yayıldığı. Bu iddianın kanıtlanması durumunda, bazı devletlerin tazminat talepleri anlam taşımayacaktır. Zira Hayvanlarda çok çeşitli virüsler bulunduğu, bu virüslerden bazılarının insanların ölümüne sebebiyet verdiği bilinmektedir. Bu olay &#8220;doğal bir olay&#8221; olup, hiç kimse, hiçbir devlet, bu tür doğal olaylardan dolayı hiç kimseyi veya devleti sorumlu tutamaz.</p>



<p>Corona (covid-19) virüsünün, Çin&#8217;in Wuhan kentindeki, bu virüsler konusunda araştırma yapan bir laboratuvardan sızdığını ve tüm dünyaya buradan yayıldığını varsayalım. Bu laboratuvara karşı dava açılabilmesinin ön koşulu, bu laboratuvarın &#8220;özel bir kişiye&#8221; ait olmasıdır. Bu laboratuvar, özel bir kişiye (kuruluşa) ait ise, bu virüsten zarar görenler, bu laboratuvarın sahibine karşı tazminat davası açabilir. Bu olayda, haksız fiil, fail ve mağdur, farklı ülkelerde olduğundan, &#8220;yabancılık unsuru&#8221; mevcuttur ve yetkili mahkemenin, milletlerarası sözleşmeye göre belirlenmesi gerekir. Milletlerarası sözleşme, haksız fiillerde, haksız fiilin meydana geldiği ülkenin hukukuna tabi olduğunu belirtmektedir. (Türkiye, bu sözleşmeye uygun olarak 5718 sayılı MÖHK çıkartmıştır.) Çin mahkemeleri, bu konuda hangi ülke hukuku yetkili ise o ülkenin hukukunu uygulayacaktır. Bazen zarar, haksız fiilin meydana geldiği ülkede gerçekleşmeyebilir. Yani zarar, (haksız fiilin olduğu yerde değil de) başka bir ülkede meydana gelmişse, zararın meydana geldiği ülke hukuku yetkili olacaktır. Örneğin, zarar Türkiye&#8217;de meydana gelmişse, bu konuda hangi hukukun uygulanacağına, Türk mahkemeleri karar verecektir. Haksız fiilden doğan borç ilişkisi, başka bir ülke ile daha sıkı bir ilişki içerisinde ise, (bu laboratuvarın bağlı olduğu şirketin merkezi, ABD, Fransa’da olması gibi) bu ülke hukuku uygulanır. Uyuşmazlık özel hukuka tabi olduğundan, taraflar, karşılıklı olarak anlaşmak suretiyle, uygulanacak hukuku seçebilir. Bu dava hangi ülkede görülürse görülsün, hangi ülkenin hukuku uygulanırsa uygulansın, ispat hukukunun genel hükümleri geçerli olacaktır. Yani, davacı, önce zarar gördüğünü, bu zarara da muhatap firmanın sebebiyet verdiğini ispat etmek zorunda kalacaktır.</p>



<p>Çin&#8217;in Wuhan kentindeki laboratuvar, özel bir kişiye (kuruma) değil de, bir &#8220;devlete&#8221; (somut olayda, Çin Halk Cumhuriyeti&#8217;ne) ait ise, bu konuda uygulanacak hukuk da değişkenlik gösterecektir. Devletlerarasındaki uyuşmazlıklar, milletlerarası hukuka tabidir. Milletlerarası hukukta, her devlet, diğer devletlerle eşit haklara ve egemenlik hakkına sahip olduğundan, yargı bağışıklığına sahiptir. Bu kurala göre, hiçbir devlet, kendi mahkemelerinde, başka bir devlet aleyhine dava açamaz. (Türkiye&#8217;de, başka devletler aleyhine açılan davalarda, mahkemeler, devletleri yargılama yetkisi olmadığından, yargı bağışıklığı nedeniyle davaların reddine karar vermiştir.) Yerel mahkemelerin yargı yetkisi, ceza hukukunda, mülkilik (ülke sınırları içi) ve vatandaşlık bağı ile sınırlıdır. (Bunun istisnası, Adalet Bakanlığı&#8217;nın izniyle insanlık aleyhine islenen suçlardır.) Özel hukuka tabi konularda ise, devletlerin özgür iradeleriyle imzaladıkları, milletlerarası sözleşmeler ile onay verdikleri konularda, başka ülkelerin mahkemeleri yetkili olacaktır. Bu konuda devletler, çok sayıda milletlerarası sözleşme imzalamıştır. Milletlerarası hukukta, devletlerin kendi aralarındaki uyuşmazlıklarda, BM Adalet divanı yetkilidir. Zarara maruz kaldığını iddia eden devlet, bu zararın tazmini için BM Adalet divanında başvurabilir. Muhatap devlet itiraz etmezse, Adalet divanı yargılama yapar, bu konuda bir karar verir. Adalet divanının, devletlerarasındaki uyuşmazlıklarda çok sayıda kararı bulunmaktadır.</p>



<p>Milletlerarası hukukun açık hükümlerine rağmen, bazı devletlerin, kendi ülkelerindeki mahkemelerde, başka devletler veya başka ülke vatandaşları aleyhine davalar açtığına tanık olmaktayız. Milletlerarası hukuka göre, bu mahkemelerin yargı yetkisi olmadığından, verdikleri ve verecekleri kararlar, hukukun temel ilkelerine açıkça aykırıdır ve yok hükmündedir. (Konuya ilgi duyanlar, Yörünge dergisinde yayınlanan, Halkbank genel müdürü Hakan Atilla aleyhine Amerika’da açılan davada, &#8220;Amerika&#8217;da Türkiye&#8217;nin egemenlik hakkı yargılanıyor&#8221; başlıklı makalemize bakabilir.)</p>



<p>Konunun özüne gelecek olursak, haksız fiil Türkiye’de meydana gelseydi, fail özel bir kişi olsaydı, zarar da Türkiye&#8217;de meydana gelseydi, zarar gören, haksız fiilin filine, kendisinin ikamet ettiği yer mahkemesinde (maddi ve manevi) tazminat davası açabilirdi. Ancak somut olayda haksız fiil, başka bir ülkede (Çin&#8217;de) meydana gelmiş, laboratuvarın devlete mi özel bir kişiye mi ait olduğu belirsizdir. Türk mahkemeleri, yargı yetkisi olmadığından, böyle bir davaya bakamaz. Bu davaya bakıp karar verse bile istinaf mahkemesi ve Yargıtay bu kararı bozar. Bu karar kesinleşse bile, böyle bir kararın icra ve infaz kabiliyetinin olmadığı, her türlü izahtan varestedir. Bazı avukatların, corona virüsü nedeniyle Çin (devleti) aleyhine dava açılabileceğine ilişkin beyanları, milletlerarası hukuka da, Türk hukukuna da aykırıdır.</p>



<p>Yukarıda açıkladığımız engele rağmen, dileyen herkes, dilediği mahkemede, devlet veya özel kişiler aleyhine, dilediği miktarda tazminat davası açabilir. Dava açma özgürlüğü (dava açmanın izne tabi olmaması), dava açan herkesin, hukukun himaye ettiği bir hakkının olduğu anlamına gelmiyor. Corona virüsünden dolayı, çok sevdiklerini kaybedenler var. Bu kimselerin, bu konuda yeterli bilgiye sahip olduğunu da söyleyemeyiz. Bu kişiler, maruz kaldıkları zararını tazmin edecekleri beklentisiyle, dava açması için avukatlara vekaletname verebilir, yeteri kadar masraf avansı ve bir miktar vekalet ücreti avansı verebilir. Corona mağdurlarının acısının istismar edilmemesi için, Adalet Bakanlığı bu konuda bir açıklama yapsa çok iyi olur diye düşünüyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/corona-magdurlari-devlet-aleyhine-dava-acabilir-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>NATO, Türkiye’yi İttifaktan Çekilmeye Zorluyor!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/nato-turkiyeyi-ittifaktan-cekilmeye-zorluyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/nato-turkiyeyi-ittifaktan-cekilmeye-zorluyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 18:30:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Nato]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12930</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’nin NATO’ya üye olduğu tarihten itibaren maruz kaldığı darbelerin (1960, 1980, 28 Şubat) ve 15 Temmuz darbe teşebbüsünün arkasında ABD’nin ve NATO’nun olması, askeri vesayet döneminde -cinayetlerle sonuçlanan- Kontrgerilla eliyle kirli operasyonlar yapması, hükümetlerin kurulmasına, yıkılmasına, alınacak olan kararlara müdahale etmesi, NATO’nun bize faydasından çok zararının olduğunu gösteriyor. NATO, soğuk savaş döneminde, komünizm tehlikesine karşı korunmak amacıyla kurulan askeri bir güvenlik paktıydı. Bu işlevi, soğuk savaş dönemi sona erene kadar devam etti. 1989 yılında komünizmin çökmesiyle, iki kutuplu dünyanın yerini tek kutuplu bir dünya aldı. Amerika, komünizmin çekmesini takip eden ilk askeri tatbikatta, düşman kuvvetleri, (komünizmi) temsil eden kırmızının yerine (İslam’ı temsil eden) yeşili koymak suretiyle, yeni dönemin paradigmasını bu şekilde belirlemiş oldu. Soğuk savaş döneminin sona ermesiyle, bu dönemin politikaları da, yapıları da değişmeye başladı. Son yıllarda, Türkiye ile NATO arasında yaşanan gerilimi ve sorunları anlayabilmek için, NATO’nun kuruluş amacını, ittifakın hukuki durumunu, komünizm tehdidinin sona ermesiyle NATO’nun yeniden yapılanma sürecini, Türkiye’nin bölgesel bir güç haline gelmesinden sonra Türkiye’ye yönelik tutumunu birlikte değerlendirmek gerekiyor. NATO’nun Kuruluşu İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle, (ABD’nin ve Rusya’nın başını çektiği) iki kutuplu bir dünya kuruldu. Bu konsepte uygun olarak iki güvenlik paktı kuruldu. Bunlardan ilki, 1949 yılında Amerika’nın öncülüğünde 12 ülkenin kurduğu NATO, diğeri &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Türkiye’nin NATO’ya üye olduğu tarihten itibaren maruz kaldığı darbelerin (1960, 1980, 28 Şubat) ve 15 Temmuz darbe teşebbüsünün arkasında ABD’nin ve NATO’nun olması, askeri vesayet döneminde -cinayetlerle sonuçlanan- Kontrgerilla eliyle kirli operasyonlar yapması, hükümetlerin kurulmasına, yıkılmasına, alınacak olan kararlara müdahale etmesi, NATO’nun bize faydasından </strong><strong>çok zararının olduğunu gösteriyor.</strong></p>
<p class="p1">NATO, soğuk savaş döneminde, komünizm tehlikesine karşı korunmak amacıyla kurulan askeri bir güvenlik paktıydı. Bu işlevi, soğuk savaş dönemi sona erene kadar devam etti.</p>
<p class="p1">1989 yılında komünizmin çökmesiyle, iki kutuplu dünyanın yerini <b>tek kutuplu</b> bir dünya aldı. Amerika, komünizmin çekmesini takip eden ilk askeri tatbikatta, düşman kuvvetleri, (komünizmi) temsil eden kırmızının yerine (İslam’ı temsil eden) yeşili koymak suretiyle, yeni dönemin paradigmasını bu şekilde belirlemiş oldu.</p>
<p class="p1">Soğuk savaş döneminin sona ermesiyle, bu dönemin politikaları da, yapıları da değişmeye başladı. Son yıllarda, Türkiye ile NATO arasında yaşanan gerilimi ve sorunları anlayabilmek için, NATO’nun kuruluş amacını, ittifakın hukuki durumunu, komünizm tehdidinin sona ermesiyle NATO’nun yeniden yapılanma sürecini, Türkiye’nin bölgesel bir güç haline gelmesinden sonra Türkiye’ye yönelik tutumunu birlikte değerlendirmek gerekiyor.</p>
<p class="p1"><b>NATO’nun Kuruluşu</b></p>
<p class="p1">İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle, (ABD’nin ve Rusya’nın başını çektiği) iki kutuplu bir dünya kuruldu. Bu konsepte uygun olarak iki güvenlik paktı kuruldu. Bunlardan ilki, 1949 yılında Amerika’nın öncülüğünde 12 ülkenin kurduğu NATO, diğeri 1955 yılında Rusya’nın öncülüğünde Macaristan, Çekoslovakya, Polonya, Bulgaristan, Romanya, Arnavutluk ve Doğu Almanya tarafından kurulan Varşova Paktı’dır. Soğuk savaş döneminde, dünya iki blok arasında paylaşıldı.</p>
<p class="p1">17 Mart 1948 tarihinde Brüksel Antlaşması’nı imzalayan beş devlet (Belçika, Birleşik Krallık, Fransa, Hollanda ve Lüksemburg) ile ABD, Danimarka, İtalya, İzlanda, Kanada, Norveç ve Portekiz, 4 Nisan 1949 Washington Milletler Cemiyeti’nde bir araya gelerek, Kuzey Atlantik Anlaşması’nı imzaladı. Böylece<span class="s1"> NATO (</span>North Atlantic Treaty Organization) kurulmuş oldu. Antlaşmanın en önemli maddesi, “<b>taraflardan birine yapılan saldırının herkese yapılmış olarak kabul edileceğini</b>” belirten 5.maddedir. Bu madde çimento işlevi görmüş, NATO üyelerini bir arada tutmayı başarmıştır.</p>
<p class="p1">NATO sözleşmesinin 4. maddesinde, “Taraflardan herhangi biri, Taraflardan birinin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı ya da güvenliğinin tehdit edildiğini düşündüğü zaman, tüm Taraflar birlikte danışmalarda bulunacaklardır” hükmü yer almaktadır.</p>
<p class="p1">NATO’nun üye sayısı, 18 Şubat 1952’de Türkiye ve Yunanistan’ın, 9 Mayıs 1955’te Batı Almanya’nın, 30 Mayıs 1982’de İspanya’nın katılmasıyla on altıya çıktı. Yunanistan, 1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nın ardından NATO’nun askeri kanadından çekildi. Ancak Türkiye’deki 12 Eylül yönetiminin onayıyla 1980 yılında bu kanada geri döndü. Fransa da, 1966 yılında NATO’nun askeri kanadından çekildi, 2009 yılında geri döndü. NATO, kurulduğu tarihten 1989 yılına kadar, kuruluş amacına uygun (meşru ve meşru olmayan) faaliyetlerde bulundu.</p>
<p class="p1">Türkiye NATO’ya üye olduktan sonra, 4 Nisan 1949 tarihinde Washington’da imzalanan Kuvvetlerin Statüsüne Dair Sözleşme’de, “Türkiye’nin emniyetine yönelik suçlarda Türkiye’nin Yargı yetkisini haiz olduğu” belirtildi. NATO üyeleri içinde ABD’den sonra en büyük askeri güce sahip olan Türkiye, NATO’nun en önemli aktörlerinden biri oldu. İncirlik üssü başta olmak üzere NATO’nun Türkiye’de kullandığı yirmi civarında askeri üs bulunuyor. Bu üsler, Afganistan, Balkanlar, Suriye ve Libya’daki operasyonlarda etkin olarak kullanıldı Son yıllarda, Suriye ve Irak’taki IŞİD/DEAŞ mevzilerinin bombalanmasında da ana üs olarak kullanıldı.</p>
<p class="p2"><b>Soğuk Savaş Döneminin<br />
Sona Ermesi</b></p>
<p class="p1">1989 yılında Rusya dağılınca, Varşova Paktı da kendiliğinden dağıldı, Dünyada yeni bir dönem başladı. Komünizm tehlikesine karşı kurulan NATO’nun kendisini tasfiye etmesi beklenirken, mevcut yapının değişen şartlara <b>uyumlu hale</b> getirilip devam ettirildiğine tanık olduk. Özerkliğine kavuşan orta ve doğu Avrupa ülkelerini kapsayacak aşamalı bir büyümeyi, politik ve insancıl durumları kapsama alanına aldı.</p>
<p class="p1">NATO’nun aşamalı olarak genişleme politikasına paralel olarak, soğuk savaş döneminde Varşova paktına üye olan ülkeler NATO’ya üye olmaya başladı. 12 Mart 1999 tarihinde Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, 29 Mart 2004 tarihinde Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya, Slovenya, 1 Nisan 2009’da Arnavutluk, Hırvatistan’nın üyeliğiyle üye sayısı 28’e çıktı.<span class="Apple-converted-space">  </span>Genişleme süreci, Bosna-Hersek, Karadağ, Makedonya gibi devletlerle devam ettirilmeye çalışılıyor.</p>
<p class="p1">ABD, 1989 yılında İslam’ın değil, “radikal İslam’ın” tehdit olarak nitelendiğini öne sürse de, bu yılı takip eden süreçte, sadece radikal İslam’ın değil, İslam’ın tehdit olarak belirlendiği olduğu ortaya çıktı. 1989 yılının Aralık ayında MİT Müsteşarı Teoman Koman’ın, laik kimliğiyle bilinen 4 kişinin (ADD Başkanı Prof.Dr.Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Prof.Dr.Bahriye Üçok) adını vermesi ve dördünün de 1990 yılı içinde öldürülmesi, benzeri cinayetlerle 28 Şubat darbesinin alt yapısının hazırlanması, 1997 yılında Refah-Yol hükümetinin düşürülmesi, gerçekte ılımlı İslam-radikal İslam ayırımının olmadığını göstermektedir.</p>
<p class="p1"><b>İslamofobi’de Kırılma Noktası 11 Eylül</b></p>
<p class="p1">ABD’nin bütün çabalarına rağmen, yeni düşmana karşı yürütülen mücadele yetersiz kaldı. Yeni tehdit konsepti, halkı Müslüman olan bazı ülkelerde etkili olmasına, Türkiye’de 28 Şubat darbesiyle uygulamaya konulmasına rağmen, (demokratik ilkelerin yerleşmesi nedeniyle) AB’de etkili olamadı. 11 Eylül 2001’de, Amerika’da Dünya Ticaret Merkezine yönelik terör eylemi, Avrupa’yı da etkiledi. Avrupa mevzuatını bu konsepte göre yeniden düzenledi. Ünlü Fransız hukukçusu Jean Claude Paye, <b>Hukuk devletinin Sonu</b> isimli kitabında, Avrupa’daki devletlerin, 2001 yılından 2004’e kadar hukuk sistemlerini nasıl değiştirdiğini (hukuk devletinden uzaklaştığını) anlatıyor.</p>
<p class="p1">11 Eylül terör eyleminden sonra, İslamofobinin bütün dünyada yayıldığını, ırkçı partilerin oylarının sürekli arttığını görüyoruz. Soğuk savaş döneminden sonraki dönem için belirlenen tehdit unsuru artarak devam ediyor. Bunun değişeceği yönünde en küçük bir emare bulunmuyor. Tam aksine, soğuk savaş döneminde birbirlerine hasım olan ülkelerin bu tehdide karşı ortak hareket etmeleri isteniyor. NATO’nun, daha önce Varşova paktına üye olan Doğu Avrupa ülkelerini NATO’ya alması, iki blokun da (yeni dönemde) bu düşmana karşı birlikte hareket edebileceklerine inandıklarını gösteriyor.</p>
<p class="p2"><b>Tehdit Olmadan NATO<br />
Şemsiyesi İşlevsiz</b></p>
<p class="p1">Amerika’nın, Rusya’nın, Çin’in, birlikte hareket edebilecekleri ortak bir düşmandan (İslam’dan) söz ediyoruz. Amerika’nın, Türkiye’de Refah-Yol hükümetini, AK Parti hükümetlerini, Mısır’da Mursi’yi, iktidardan uzaklaştırmaya çalışması, Suriye’de (özgürlük isteyen halka değil) Esed’e sahip çıkması, diktatörlükle yönetilen ülkelere destek vermesinin, Çin’in Uygur Türklerine, Rusya’nın Çeçenistan’a yönelik zulmünün altında bu saik yatıyor. Dünyadaki bütün Müslümanlara yönelik, post-modern bir haçlı seferinden söz ediyoruz.</p>
<p class="p1">Soğuk savaş döneminin sona ermesiyle, NATO üyesi ülkelerin askeri harcamalarının, bunun sonucu olarak ABD’nin gelirlerinin önemli ölçüde azalmasına yol açtı. NATO acil bir ihtiyaç olarak görülmediğinden, üye ülkelerin katılım paylarını ödemesinde sorunlar çıktı. 28 üye ülke arasında ABD’nin 650 milyon dolarla 2015-2016 NATO bütçesine en fazla katkı yapması ciddi tartışmaları beraberinde getirdi. Ciddi bir tehdit olmadan, ülkeleri NATO şemsiyesi altında tutmak zor görünüyor. Rusya’nın eski gücüne kavuşması (dünyanın iki kutuplu bir sisteme evrilmesi) en fazla ABD’nin işine gelecek gibi görünüyor. ABD’nin Suriye’den çekilmesinin Rusya ile gizli bir anlaşmanın sonucu olup olmadığını zamanla öğreneceğiz.</p>
<p class="p1"><b>NATO Stratejik Konsepti (Lizbon 2010)</b></p>
<p class="p1">NATO’nun varlık sebebinin tartışılmaya başlaması, savunma doktrininde değişiklik yapılmasını gerektirdi. 2010 yılında Lizbon’da, NATO üyelerine yönelik doğrudan veya dolaylı tehditler yeniden belirlendi. “<b>Ter</b>ö<b>r ve aşırı grupları, Yabancı askeri ve istihbarat servislerini, Su</b>ç<b> örgütü üyelerini, ter</b>ö<b>ristleri, süper saldırıları, Enerji güvenliğine y</b>ö<b>nelik tehditleri,<span class="Apple-converted-space">  </span>Lazer silahlarını, elektronik silahlar ve ciddi teknolojik boyutlu tehditleri</b>” yeni tehdit unsurları olarak belirlendi.</p>
<p class="p1">Enerji güvenliği dışındaki diğer tehditlerin, üye veya diğer ülkelerin istikrarını bozan ve küresel ekonomik sistemin işleyişini engelleyen tehditler kapsamında değerlendirilmesi makul ise de, enerji güvenliğinin tehdit olarak belirlenmesi dikkat çekmektedir. NATO Genel Sekreteri Rasmussen bu durumu o tarihte; “<i>NATO’nun misyonu dünya nüfusunun %15’inin (ABD+AB) enerji gereksinimlerini ve enerji yollarının güvenliğini sağlamaktır</i>” şeklinde ifade etmişti. Buna göre, NATO üyelerine enerji naklini tehdit eden her türlü müdahale savaş nedeni olabilecek, NATO kolektif savunma prensibini içeren beşinci maddeyi işletebilecek, BM Güvenlik Konseyinin kararına gerek olmaksızın deniz yollarını açık tutma stratejisini uygulamak için kuvvet kullanabilecek.</p>
<p class="p2"><b>ABD’nin Terör<br />
Örgütleriyle İlişkileri</b></p>
<p class="p1">NATO’nun 2010 yılında Lizbon’da kabul ettiği “<b>yeni tehdit konsepti</b>”, terör örgütlerinin, NATO üyesi ülkelerine yönelik terör tehditlerine karşı ortak bir tavır sergilemelerini ve bu örgütlerle mücadele etmeleri gerektirmesine rağmen ABD, bu ilkeleri ihlal etmiştir. NATO üyesi olan Türkiye açısından önemli bir tehdit unsuru olan PKK ve bu örgütün Suriye kolu PYD’ye YPG’ye karşı bir duruş sergilememiştir. Tam aksine, bu terör örgütüne, askeri eğitim, silah yardımı başta olmak üzere her türlü desteği vermiştir.</p>
<p class="p1">ABD’nin terör örgütlerine desteği sadece PKK ile sınırlı kalmamış, Türkiye açısından, en az PKK kadar tehlikeli olan FETÖ terör örgütüne de destek vermiştir. 17/25 Aralık operasyonunun ABD’de davaya dönüşmesi, bu operasyonun ABD’nin talimatlarıyla yürütüldüğünü göstermektedir. Bu operasyonu takip eden, MİT Tırları, büyük şehirlerde bombalı terör eylemleri, hendek kazma olayı, 15 Temmuz darbe teşebbüsü, ABD’nin terör örgütlerine destek verdiğini göstermektedir. FETÖ liderini ve üst düzey yöneticilerini himaye etmesi, ABD’nin NATO’nun belirlediği yeni konsepti ihlal ettiğini göstermektedir.</p>
<p class="p1">15 Temmuz darbe teşebbüsü, NATO-Türkiye ilişkileri açısından tarihi bir <b>kırılma noktası</b> oldu. NATO’nun desteklediği bir terör örgütünün (FETÖ’nün), NATO üyesine yönelik darbe girişimi başarısız olduktan sonra dahi bu örgüte sahip çıkması, NATO’nun kuruluş felsefesine de 2010 yılında güncellenen amaçlarına da açıkça aykırıdır.</p>
<p class="p1">ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, 15 Temmuz darbe teşebbüsünden 2 gün sonra Washington Post’ta yayınlanan açıklamasında “Türkiye’nin NATO üyeliğinin tehlikede olabileceğini” söyleyerek, AK Partiyi “demokratik ilkelere” uygun davranmaya davet etti. Tepkiler üzerine, “Türkiye’nin NATO üyeliği tehlikede” demediğini, ancak NATO’nun Türkiye’yi dikkatle inceleyeceğini söylediğini” söyledi.</p>
<p class="p1">Darbe teşebbüsü başarısız olunca, darbe teşebbüsüne iştirak eden subaylar hakkında adli takibat süreci başlatıldı, birçoğu ihraç edildi. NATO’nun en çok değer verdiği subayların ihraç edilmesi üzerine, eski NATO Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanı James Stavridis; “Darbe girişimi nedeniyle Türk ordusunun NATO bünyesindeki önem ve kapasitesinin azalacağını” “Darbe girişiminden sonra dikkatlerin ordu bünyesindeki sorunlara, soruşturmalara ve sadakat sınavlarına’ çevrileceğini” dile getirdi. Eski NATO Askeri Komitesi Başkanı emekli Alman Generali Harald Kujat da, “Türkiye’nin kendisini her zaman yüzde yüz güvenilecek bir müttefik olarak göstermediğini” söyledi. (Bernard Riegert, DW, 4.08.2016)</p>
<p class="p1">Türkiye, Türkiye’nin NATO içindeki müttefiklerinin PKK ve türevlerine (YPG/PYD) fiili ve siyasi destek verdiklerini, silah yardımı yaptıklarını, PKK elemanlarını eğittiklerini, terör örgütlerine destek verdiklerini belgelemesine rağmen, NATO’yu PKK terörü ile mücadele etmede başarılı olamamıştır. NATO güvenlik örgütü olarak kuruldu, 1989 yılından sonra da bu niteliği devam etti.</p>
<p class="p1">1949 yılında diktatörlükle yönetilen Portekiz’in NATO’nun kurucu üyesi olması, demokrasinin ve demokratik değerlerin NATO’nun amaçları arasında yer almadığını gösteriyor. Resmi istatistikler, Türkiye’deki demokrasi standardının birçok AB üyesinden yüksek olduğunu gösteriyor. Bu ülkelerin hiçbirinin, Türkiye’nin maruz kaldığı tehditlere, terör örgütlerinin eylemlerine, darbe teşebbüsüne, maruz kalmadığını da belirtmek gerekiyor.</p>
<p class="p2"><b>NATO Türkiye’yi<br />
Üyelikten Çıkarabilir mi?</b></p>
<p class="p1">1949 yılında 12 kurucu üye ülke tarafından imzalanan ve daha sonra başka devletlerin de usulünce imzaladığı NATO Sözleşmesi, milletlerarası bir sözleşme olup, milletlerarası hukukun güvencesi altındadır. Milletlerarası sözleşmeler, egemen devletlerin kendi özgür iradeleriyle imzaladıkları sözleşmelerdir. Bu sözleşmeye taraf olan devletler arasındaki ilişkiler, devletlerin bağımsızlığını ve egemenliğini zedelememek kaydıyla, sözleşmede yazılı olan hükümlere göre yürütülür.</p>
<p class="p1">NATO sözleşmesinde, bu sözleşmeye taraf olan ülkelerin çıkarılması konusunda bir hüküm bulunmamaktadır. Buna göre, NATO üyelerinin kendi aralarında toplanarak, Türkiye’nin üyelikten çıkarılmasına karar vermeleri mümkün değildir.</p>
<p class="p1">Üye ülke ayrılmak isterse, ayrılmasını önleyecek bir hüküm de bulunmamaktadır. 1974 yılında Yunanistan’ın, 1966 yılında Fransa’nın NATO’nun askeri kanadından çekilmesi, hiçbir yaptırıma maruz kalmaması, üye ülkelerin çekilmesine engel bulunmadığını göstermektedir.</p>
<p class="p1">Milletlerarası sözleşmeler, siyasi, ekonomik, askeri, insan hakları vs. farklı konuları düzenlediğinden, bu sözleşmelerin uygulamalarının ve sonuçlarının da farklı olacağını belirtmemiz gerekiyor. ABD Uluslararası Ceza Mahkemesinin kurulmasına dair sözleşmeyi imzaladığı halde, daha sonra imzasını geri çektiğini, bu mahkemeyi tanımadığını dile getirmiştir. Bu mahkemenin amaçları dikkate alındığında, ABD’nin tek taraflı bir beyanda bulunarak imzasını geri çektiğini açıklaması kabul görmez. İngiltere’nin AB üyeliğinden ayrılması (Brexit), AB’ye yüklü miktarda tazminat ödemesini gerektiriyor.</p>
<p class="p1">Türkiye’nin NATO üyeliğinden çıkarılma hususunu ilk kez, 2009 yılında ABD’deki İsrail lobisine yakınlığıyla bilinen Washington Enstitüsü, 2010 yılında Mavi Marmara filosunun Gazze’ye gönderilmesinden sonra da bu konu birçok kez dile getirildi. Sözleşmeye göre Türkiye’nin üyelikten çıkarılması mümkün olmadığından, bu yönde hiçbir adım atılmadı.</p>
<p class="p1">NATO’da alınan kararlara bir üyenin itiraz etmesi (vetosu), kararın uygulanmasına engel teşkil ettiğinden, böyle bir karar da alınamaz.<span class="Apple-converted-space">  </span>NATO’nun, kurulduğu günden bugüne 70 yıldır böyle bir karar almamış olması, böyle bir yetkisinin olmadığını göstermektedir. ABD’li jeopolitikçi Zibigniev Brzezinski, bu nedenle, “NATO’da kararların oy birliği yerine oy çokluğu ile alınmasını” öneriyor.</p>
<p class="p1"><b>Türkiye NATO’dan Çıkmalı mı?</b></p>
<p class="p1">NATO’nun, 15 Temmuz darbe teşebbüsünü gerçekleştiren terör örgütüne destek vermesi, sahip çıkması, haklı olarak, Türkiye’de, NATO üyeliğinin sorgulanmasına yol açmıştır. Birçok siyasetçi, bilim insanı, medya mensubu, hukukçu, Türkiye’nin NATO’dan çıkması gerektiğini söylüyor. Türkiye’nin Rusya’ya yaklaşmasını/yaslanmasını isteyen çevre ile, bunun ABD’ye yarayacağını düşünenler de Türkiye’nin NATO’dan ayrılması gerektiğini dile getiriyor.</p>
<p class="p1">Türkiye’nin NATO’ya üye olduğu tarihten itibaren maruz kaldığı darbelerin (1960, 1980, 28 Şubat) ve 15 Temmuz darbe teşebbüsünün arkasında ABD’nin ve NATO’nun olması, askeri vesayet döneminde -cinayetlerle sonuçlanan- Kontrgerilla eliyle kirli operasyonlar yapması, hükümetlerin kurulmasına, yıkılmasına, alınacak olan kararlara müdahale etmesi, NATO’nun bize faydasından çok zararının olduğunu gösteriyor. Türkiye, elbette, geçmişte Yunanistan’ın ve Fransa’nın yaptığı gibi NATO’nun askeri kanadından veya tümünden ayrılacağını açıklayabilir ve ayrılabilir. Buna hukuken bir engel olmasa da, getirisinin de götürüsünün de iyi hesaplanması gerekiyor. NATO, Türkiye’nin üyeliği devam ettiği sürece Türkiye’ye saldıramaz. Saldırıda bulunursa, NATO üyesine saldırıda bulunmuş olacak, bu saldırı bu yapının meşruiyetinin sorgulanmasına yol açacaktır. NATO, böyle bir riski göze alamaz. NATO üyeliği, Türkiye’ye NATO’dan gelebilecek saldırılara karşı (sınırlı da olsa) paratoner işlevi görecek, NATO’dan çıkarsa korumasız kalacaktır.</p>
<p class="p2"><b>Açık Kapı Politikası<br />
Türkiye’nin Elini Rahatlattı</b></p>
<p class="p1">Türkiye için doğru olan, (işlevini yitiren) güvenlik paktlarından birine yaslanmak yerine, teknolojik gelişmesini tamamlayıp bu yapılara ihtiyaç duymayacağı ana kadar, her iki blokla birlikte hareket etmenin yollarını açık tutmaktır. <b>Açık kapı politikası</b>, Suriye’nin kuzeyinde ABD ile müşterek operasyon, ABD’nin çekildiğini açıklamasıyla, Soçi’de Rusya ile mutabakata varmasına imkan vermiştir. Türkiye, kendi silahlarını ve kendi savunma sistemlerini üretinceye kadar, silahlarını, farklı ülkelerden tedarik etmelidir. Silahların farlı ülkelerden tedarik edilmesi, muhtemel ambargoları da etkisiz hale getirecektir.</p>
<p class="p1">Dünyada barışı hakim kılmak, çok emek istiyor, daha da önemlisi çok güçlü olmayı gerektiriyor.</p>
<p class="p1">Bu mesel ile bulur cümle düvel fevz-ü felâh;</p>
<p class="p1">Hazır ol cengi cidale istersen sulhu salah!</p>
<p class="p1">Yâni bütün devletlerin kurtuluşu şu sözdedir ki;</p>
<p class="p1">Barış ve düzelme istiyorsan savaşa hazır ol!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/nato-turkiyeyi-ittifaktan-cekilmeye-zorluyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yargı Reformunda Birinci Paket Hazır!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yargi-reformunda-birinci-paket-hazir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yargi-reformunda-birinci-paket-hazir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Sep 2019 20:29:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[Yargı Reformu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12640</guid>

					<description><![CDATA[Böyle bir reform paketinin, Avrupa Birliği’yle ortaklık müzakerelerinin askıya alındığı bir dönemde ve darbe teşebbüsünden sonra gündeme gelmesi, özel bir anlam taşıyor. Yörünge dergisinin Ağustos sayısında “Ankara kriterleri” olarak nitelediğimiz “değişim sürecinin” devam ettiği anlamına geliyor. Hükümetin, özgürlük alanını genişletmeye yönelik bu adımına, muhalefet cephesinin destek mi (geçmişte olduğu gibi) köstek mi olacağını hep birlikte göreceğiz. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 30 Mayıs’ta kamuoyuna açıkladığı, Yargı Reformu Strateji Belgesi’ndeki (iki temel perspektif, dokuz amaç, 63 hedef, 256 faaliyetin yer aldığı) hedefler için, yasa taslağı hazırlanmaya başladı. İlk yargı paketi, meclisin tatile girmesi nedeniyle yeni yasama dönemine bırakıldı. Yargı reformunun dört veya beş paket halinde TBMM’ne gelmesi bekleniyor. Adalet Bakanlığı ve AK Parti Meclis grubu, çalışmalarını tamamladığı 67 sayfa ve 15 kanunda değişiklik öngören 38 maddeden ibaret birinci reform paketini mecliste grubu bulunan siyasi partilere teslim etti. Siyasi partiler, kanun taslağında değişiklik yapılmasını, yeni maddeler eklenmesini talep edebilecekleri gibi, yeni bir yasa teklifi de hazırlayabilir. Siyasi partilerin görüşlerini bildirmesinden sonra, AK Parti grubunun, birinci reform paketini 1 Ekim’de TBMM’ne sunması, komisyon görüşmeleri tamamlandıktan sonra Genel Kurul’da ele alınarak yasalaşması bekleniyor. Adalet Bakanlığı’nın kamuoyuna açıkladığı birinci reform paketinde, toplumun tamamını ilgilendiren önemli değişikliler yer alıyor. Böyle bir reform paketinin, Avrupa Birliği’yle ortaklık müzakerelerinin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Böyle bir reform paketinin, Avrupa Birliği’yle ortaklık müzakerelerinin askıya alındığı bir dönemde ve darbe teşebbüsünden sonra gündeme gelmesi, özel bir anlam taşıyor. Yörünge dergisinin Ağustos sayısında “Ankara kriterleri” olarak nitelediğimiz “değişim sürecinin” devam ettiği anlamına geliyor. Hükümetin, özgürlük alanını genişletmeye yönelik bu adımına, muhalefet cephesinin destek mi (geçmişte olduğu gibi) köstek mi olacağını hep birlikte göreceğiz.</strong></p>
<p class="p1">Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 30 Mayıs’ta kamuoyuna açıkladığı, <b>Yargı Reformu Strateji Belgesi</b>’ndeki (iki temel perspektif, dokuz amaç, 63 hedef, 256 faaliyetin yer aldığı) hedefler için, yasa taslağı hazırlanmaya başladı.</p>
<p class="p1">İlk yargı paketi, meclisin tatile girmesi nedeniyle yeni yasama dönemine bırakıldı. Yargı reformunun dört veya beş paket halinde TBMM’ne gelmesi bekleniyor. Adalet Bakanlığı ve AK Parti Meclis grubu, çalışmalarını tamamladığı 67 sayfa ve 15 kanunda değişiklik öngören 38 maddeden ibaret birinci reform paketini mecliste grubu bulunan siyasi partilere teslim etti.</p>
<p class="p1">Siyasi partiler, kanun taslağında değişiklik yapılmasını, yeni maddeler eklenmesini talep edebilecekleri gibi, yeni bir yasa teklifi de hazırlayabilir. Siyasi partilerin görüşlerini bildirmesinden sonra, AK Parti grubunun, birinci reform paketini 1 Ekim’de TBMM’ne sunması, komisyon görüşmeleri tamamlandıktan sonra Genel Kurul’da ele alınarak yasalaşması bekleniyor.</p>
<p class="p1">Adalet Bakanlığı’nın kamuoyuna açıkladığı birinci reform paketinde, toplumun tamamını ilgilendiren önemli değişikliler yer alıyor.</p>
<p class="p1">Böyle bir reform paketinin, Avrupa Birliği’yle ortaklık müzakerelerinin askıya alındığı bir dönemde ve darbe teşebbüsünden sonra gündeme gelmesi, özel bir anlam taşıyor.</p>
<p class="p2"><b>Ankara Kriterleri Süreci Devam Ediyor</b></p>
<p class="p1">Yörünge dergisinin Ağustos sayısında “<b>Ankara kriterleri</b>” olarak nitelediğimiz “değişim sürecinin” devam ettiği anlamına geliyor.</p>
<p class="p1">Hükümetin, özgürlük alanını genişletmeye yönelik bu adımına, muhalefet cephesinin destek mi (geçmişte olduğu gibi) köstek mi olacağını hep birlikte göreceğiz.</p>
<p class="p1">Birinci pakette yer alan düzenlemelerin neler olduğunu, neler getireceği konusunu değerlendirmeye geçmeden önce, yargıdaki sorunların 15 Temmuz darbe teşebbüsünün ürünü olmadığı, onlarca yıllık birikimin eseri olduğunun altını çizmek gerekiyor. 28 Şubat darbesiyle askeri vesayetin, 15 Temmuz darbe teşebbüsüyle de FETÖ vesayetinin yargıda ne kadar etkili olduğuna tanık olduk.</p>
<p class="p2"><b>Genç Hakim ve Savcılar, Talimatla Karar Verenlerden Daha Değerli</b></p>
<p class="p1">15 Temmuz darbe teşebbüsü, hakim ve savcılarımızın önemli bir kısmının yabancı devletler hesabına çalışan bir terör örgütüne bağlı olduğunu ortaya koydu. Bunların üçte biri KHK’lar ile ihraç edildi, soruşturmalara ve kovuşturmalara maruz kaldı, bunların yerine, 25-30 yaşında gençler alındı.</p>
<p class="p1">Yaş ortalaması bu kadar düşük bir kamu kurumunda eksikliklerin ve hataların olması son derece doğaldır. Birkaç yıl içinde bu eksikliklerin giderileceğine inanıyorum. Bu gençlerin her biri, talimatla karar veren hakim ve savcıların tamamından daha adil, daha değerlidir.</p>
<p class="p1">Hiç kimse, yargının mevcut durumunun, “FETÖ vesayetinden” (2010-2014) veya “askeri vesayet döneminden” daha kötü olduğunu söyleyemez.</p>
<p class="p1">2002 yılından itibaren, önce askeri vesayetin, ardından FETÖ vesayetinin zincirleri kırılmış, yargı, özgürlüğüne (bağımsızlığına) kavuşmuştur.</p>
<p class="p1">Muhalefet ise, AK Parti’nin vesayet sistemini değiştirmeye yönelik girişimlerini, çeşitli bahanelerle engellemeye çalışmıştır.</p>
<p class="p1">Yargıda bundan sonraki adım, yargının tarafsızlığı olmalıdır. Devamı çorap söküğü gibi gelecektir.</p>
<p class="p2"><b>Kanun Taslağında Neler Var?</b></p>
<p class="p1">Yargı reformunun Birinci Paketi, toplumun bütün kesimlerinin uzlaştığı (benimsediği) düzenlemelerden oluşuyor. Paket içeriği, yargı reformunun, toplumun desteğine büyük önem verildiğini gösteriyor. 15 kanunda değişiklik öngören birinci paket farklı konular içerse de, <b>hak ve özgürlüklerin ağırlıkta olduğunu </b>söylemek yanlış olmaz.</p>
<p class="p1"><b>Avukatlara yeşil pasaport</b>: Kanun taslağının başında, avukatlara hususi damgalı pasaport (yeşil pasaport) düzenlemesi yer alıyor.</p>
<p class="p1">Bu düzenleme meclisten geçerse, 15 yıl avukatlık yapanlara, eşlerine ve çocuklarına yeşil pasaport verilebilecek. (5682 sayılı Pasaport Kanunu, Madde:14)</p>
<p class="p1">TBB Başkanı Metin Feyzioğlu, bu düzenlemeyle, Adalet Bakanlığı’nın yargı reformu hazırlıklarına katkı vermesinin ödülünü alıyor.</p>
<p class="p1">Feyzioğlu’nun sadece avukatlık mesleğine değil, ifade özgürlüğü, tutuklama sürelerine sınır getirilmesi, Yargıtay’ın denetim alanının genişletilmesi, başta olmak üzere, hukuk sistemimizdeki pek çok soruna katkıda bulunduğunu biliyoruz.</p>
<p class="p1"><b>OHAL mağdurlarına pasaport</b>: Kanun taslağında, “OHAL kapsamında 6749 sayılı KHK’nın 5.maddesi, 375 sayılı KHK geçici 35.maddesine istinaden pasaportları iptal edilenler ve pasaport verilmeyecek olanlar ile mahkemece yurtdışına çıkmaları yasaklananlar hariç, bu kanunun 22.maddesine istinaden pasaportları iptal edilenler ve pasaport verilmeyecek olanlardan, haklarında aynı nedenlerden dolayı; <i>devam etmekte olan herhangi bir idari veya adli soruşturma veya kovuşturma bulunmayanlara, kovuşturmaya yer olmadığına, beraatine, ceza verilmesine yer olmadığına, davanın reddine veya düşmesine karar verilenlere, mahkumiyet kararı bulunanlardan cezası tümüyle infaz edilenlere veya ertelenenlere, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilenlere başvurmaları halinde kolluk birimlerince yapılacak araştırma sonucuna göre İçişleri Bakanlığınca pasaport verilebilir</i>.”<b> </b>(5682 sayılı Pasaport Kanunu, Ek 7.Madde) düzenlemesi yer alıyor.</p>
<p class="p1"><b>Hukuk mesleklerine giriş sınavı</b>: Yargı Reformu Strateji Belgesi’nde, hukuk fakültelerindeki eğitim kalitesinin farklı olması nedeniyle, ülke genelinde standardı sağlamak amacıyla hukuk fakültesinden mezun olanlar için “hukuk mesleklerine giriş sınavı” getirilmesi vaad edilmişti.</p>
<p class="p1">Bu düzenleme mecliste kabul görürse, hukuk fakültesinden mezun olanlar, bu sınava girip başarılı olamadan hukuk mesleklerine (avukat, hakim, savcı, noter) başvuramayacak.</p>
<p class="p1">Bu düzenlemeyle, Avukatlık Kanunu’nda stajyerlik şartlarına (16.madde), Noterlik Kanunu’nda Stajyerlik şartlarına (7.Madde) “hukuk mesleklerine giriş sınavında başarılı olma” şartı ekleniyor.</p>
<p class="p1">2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun, adayların nitelikleri (8.madde) maddesine, hukuk mesleklerine giriş sınavında başarılı olma şartı ekleniyor.</p>
<p class="p2"><b>Mülakat Uygulaması Daha Objektif Hale Geliyor</b></p>
<p class="p1">Sürekli tartışma konusu yapılan <b>mülakat uygulaması</b>, bu paketle objektif kriterlere bağlanıyor. “Mülâkat Kurulu; Adalet Bakanının görevlendireceği bakan yardımcısı başkanlığında, Teftiş Kurulu Başkanı, Ceza İşleri, Hukuk İşleri ve Personel Genel Müdürleri ile Hâkimler ve Savcılar Kurulu Genel Sekreteri ve Türkiye Adalet Akademisi Danışma Kurulundan seçilen bir kişi olmak üzere toplam yedi üyeden oluşur.” (2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu Madde:9/A)</p>
<p class="p1">Hukuk Mesleklerine Giriş Sınavı’nın nasıl yapılacağı, sınavlara ilişkin diğer hususlar, HSK, YÖK, TBB, TNB (Türkiye Noterler Birliği)’nin görüşü alınarak çıkarılacak yönetmelikle düzenlenecek. Sınav, Adalet Bakanlığı ile YÖK arasında düzenlenecek protokola göre (yılda en az 1 defa) yapılacak.</p>
<p class="p1">Taslakta sınav sayısına sınırlama getirilmiyor. Sınavlarda beş şıklı, çoktan seçmeli en az 150 soru sorulacak, yüz puan üzerinden yetmiş puan alan başarılı sayılacak. Düzenlemeye göre, 01/08/2019 tarihinden önce Yüksek Öğretim kurumlarına kayıt yaptıranlara hukuk mesleklerine giriş sınavı uygulanmayacak. (2547 sayılı YÖK, EK 41.madde)</p>
<p class="p2"><b>Basını İlgilendiren Düzenleme </b></p>
<p class="p1"><b>Eleştiriler suç olmayacak</b>: Yargı Reformu paketiyle, 3713 Sayılı Terörle Mücadele kanunun 7.maddesinin 2.fıkrasına, “Haber verme sınırlarını aşmayan veya eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz” cümlesi eklenmek suretiyle, ifade özgürlüğünün alanı genişletiliyor. Haber verme sınırlarını aşmayan veya eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamalarının suç oluşturmayacağı belirtiliyor.</p>
<p class="p1">Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları (suçun manevi unsurunun eksik olması nedeniyle) suç olmasa da, kanuna böyle bir cümle eklenmesi, bu madde kapsamındaki soruşturmalarının çoğunun takipsizlikle, davaların da beraatla sonuçlanmasını sağlayacaktır.</p>
<p class="p1"><b>Aile Mahkemelerine uzman desteği</b>: Aile mahkemelerine uzman desteği geliyor. Aile mahkemeleri, evli, otuz yaşını doldurmuş ve aile sorunları alanında lisansüstü eğitim yapmış olanlar arasından Adalet Bakanlığı’nca adliyelerde görevlendirilen psikolog, pedagog ve sosyal çalışmacılardan yararlanabilecek. (4787 sayılı Aile Mahkemeleri kanunu, 5.madde)</p>
<p class="p1"><b>Hafif suçlara para cezası</b>: “Uzlaşma kapsamındaki suçlar hariç olmak üzere, yalnız adli para cezasını gerektiren veya kanun maddesinde öngörülen hapis cezasının üst sınırı 6 ayı geçmeyen suçların faili, Cumhuriyet savcılığınca yapılacak tebliğ üzerine, on gün içinde, soruşturma giderleriyle birlikte, adli para cezası maktu ise bu miktarı, değilse aşağı sınırını, hapis cezası için günlük 30 TL üzerinden öderse, kamu davası açılmaz, kovuşturmaya yer olmadığına karar verilir. Yasa gereği kamu davası açılmış ise kamu davası düşer.” (5237 sayılı TCK 75.madde)</p>
<p class="p1">Bu düzenlemeyle, sadece adli para cezası öngörülen veya hapis cezası altı ayı aşmayan suçlar soruşturma aşamasında sonuçlandırılması amaçlanıyor.</p>
<p class="p1">Suçların önemli bir kısmının üst sınırının altı aydan fazla olmadığını dikkate aldığımızda, bu düzenleme ile yargıdaki iş yükü önemli ölçüde azalacaktır.</p>
<p class="p1"><b>CMK kapsamındaki kişisel veriler için iki kat ceza</b>: CMK kapsamında kayda alınan beyan ve görüntüleri ele geçiren, başkasına veren yayan kişiye verilecek cezanın iki kat artırılması isteniyor. (5237 Sayılı TCK 136.madde) Bu düzenleme mecliste kabul edilirse, TCK 136.maddesinde düzenlenen 2 yıldan 4 yıla kadar hapis cezası, iki katına çıkıyor.</p>
<p class="p1"><b>Tutuklama sürelerine sınırlama</b>: Sürekli tartışma konusu yapılan tutuklamalara üst sınır getiriliyor.</p>
<p class="p1">Yargı Reformu paketinde, “4)-Soruşturma evresinde tutukluluk süresi, ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işler bakımından altı ayı, ağır ceza mahkemesinin görevine giren işler bakımından ise bir yılı geçemez.</p>
<p class="p1">Ancak, TCK, 2.Kitap, 4.Kısım, 4., 5., 6., ve 7.Bölümünde tanımlanan, &#8211;<i>Milli savunmaya, devlet sırlarına, anayasal düzene, devletin egemenlik alametleri ve organlarına karşı işlenen</i>&#8211; suçlar, TMK kapsamına giren suçlar ve toplu işlenen suçlar bakımından bu süre en çok bir yıl altı ay olup, gerekçesi gösterilerek altı ay daha uzatılabilir. (5)</p>
<p class="p1">Bu maddede öngörülen tutukluluk süreleri, fiili işlediği sırada 15 yaşını doldurmamış çocuklar bakımından yarı oranında, 18 yaşını doldurmamış çocuklar bakımından ise dörtte üç oranında uygulanır.”<b> </b> (5271 Sayılı CMK 102.madde, 4.Fıkra)</p>
<p class="p1">Bu düzenlemenin, kovuşturma evresini kapsamadığını, sadece soruşturma evresini kapsadığını belirtmek gerekir.</p>
<p class="p1"><b>Üst sınırı 2 yılı aşmayan suçlarda savcıya takdir hakkı</b>: Yargı Reformu paketinde, 5271 sayılı CMK 171.maddesinde, “kamu davası açmada takdir yetkisi” maddesinde, savcılara, kamu davası açmama konusundaki takdir yetkisi veren üst sınırı 1 yılı aşmayan suçlar, 2 yıla çıkarılıyor. Bu hükmün uygulanması için, şüphelinin, zarara sebebiyet vermesi durumunda, Cumhuriyet savcısı tarafından tespit edilen zararı gidermesi gerekiyor.</p>
<p class="p1">Ancak bu düzenleme, a) Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlar, b) Kamu görevlisi tarafından görevi sebebiyle veya kamu görevlisine karşı görevinden dolayı işlenen suçlar, c) Cinsel dokunulmazlığa karşı işlenen suçları (CMK 171.madde, 2.Fıkra), kapsamıyor.</p>
<p class="p1"><b>Mağdura ve müştekiye devlet desteği</b>: Yargı Reformu paketinde, 5271 sayılı CMK 234.maddesinde, mağdur ve şikayetçiye maddi destek geliyor. 234.maddeye eklenen 4.fıkra ile, “Soruşturma veya kovuşturma evresinde, dava nakli veya adlî tıp işlemleri nedeniyle yerleşim yeri dışında bir yere gitme zorunluluğu doğması halinde mağdurun yapmış olduğu konaklama, iaşe ve ulaşım giderleri, 10/2/1954 tarihli ve 6245 sayılı Harcırah Kanunu hükümlerine göre Adalet Bakanlığı bütçesinden karşılanır” hükmü yer alıyor.</p>
<p class="p1">Müşteki ve mağdurun soruşturma veya kovuşturma aşamalarına katılması sağlanarak, “silahların eşitliği” ilkesi tahkim ediliyor.</p>
<p class="p1"><b>Mağdur ve tanıklara koruma</b>: İşlenen suçun etkisiyle psikolojisi bozulmuş çocuk veya mağdur için özel hükümler getiriliyor. 5271 sayılı CMK 236.maddesine, 4, 5, 6, 7.fıkralar eklenmek suretiyle, sanıkla yüz yüze gelmesinde sakınca bulunan mağdur ve çocukların özel ortamda uzmanlar aracılığıyla alınması öngörülüyor. (5271 Sayılı CMK 236.madde)</p>
<p class="p1">Bu düzenlemeyle, cinsel tacize veya aile içi şiddete maruz kalan mağdurun, defalarca ifadesine başvurulmak suretiyle, aynı acıları tekrar yaşamasının önüne geçiliyor.</p>
<p class="p1"><b>Seri yargılama</b>: 2014 yılında Özel Yetkili Mahkemelerin kaldırılmasıyla mülga CMK 250.maddesi, “Seri Muhakeme Usulü” olarak değiştiriliyor.</p>
<p class="p1">Bu maddede sayılan suçlarla ilgili kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verilemediği takdirde, “seri yargılama” yapılması öngörülüyor.</p>
<p class="p1">Şüphelinin seri muhakeme usulünü kabul etmesi halinde, soruşturmayı yürüten savcı, şüpheliye seçenekler sunuyor.</p>
<p class="p1">Şüphelinin kabul etmesi durumunda savcı mahkemeye talepte bulunuyor. Mahkeme, talepte belirtilen yaptırım doğrultusunda hüküm kuruyor. (CMK 250.madde, 1-15)</p>
<p class="p1">Savcılara pazarlık yetkisi verilmesinin, adil yargılamanın gereği olan “uygulamada birliği” bozacağını, şüpheliler arasında ayrıma neden olacağını düşünüyorum.</p>
<p class="p1">HSK sağlam bir denetim mekanizması kuramazsa bu uygulama şikayetlerin daha da artmasına sebebiyet verebilir. En büyük temennimiz, adaletin terazisinin şaşmaması, kanunların herkese eşit olarak uygulanması.</p>
<p class="p1"><b>Basit yargılama</b>: 2014 yılında yürürlükten kaldırılan<b> </b>251.maddenin yerine<b>, “</b>Asliye ceza mahkemesince, iddianamenin kabulünden sonra adli para cezasını ve/veya üst sınırı iki yıl veya daha az süreli hapis cezasını gerektiren suçlarda basit yargılama usulünün uygulanmasına karar verebileceği belirtiliyor.</p>
<p class="p1">Bu düzenlemeye göre mahkeme, duruşma yapmadan karar verebiliyor. (CMK 251.madde)</p>
<p class="p1">Sanık itiraz ederse, mahkeme duruşma açıyor, yargılama yapıyor. Daha önceki hükümle bağlı olmadan yeni bir karar verebiliyor. (CMK 252.madde)</p>
<p class="p1">Bu düzenleme kabul edilirse, dava sayısı önemli ölçüde azalacaktır.</p>
<p class="p1"><b>Uzlaştırmanın kapsamı genişliyor:</b> CMK 253.maddesinde düzenlenen uzlaştırma kapsamındaki suç tiplerini genişletiyor. 5. İş ve çalışma hürriyetinin ihlali (madde 117, birinci fıkra; madde 119, birinci fıkra (c) bendi), 7. Güveni kötüye kullanma (madde 155), 9. Suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi (madde 165), suçları da uzlaştırma kapsamına alınıyor. Uzlaştırmacının kendisine tevdi ve teslim edilen uyuşmazlığı, en geç otuz gün içinde (uzlaştırma bürosunun her defasında yirmi günü geçmemek üzere vereceği iki kez uzatma süresi içinde) sonuçlandırması gerekiyor.</p>
<p class="p1">Reform paketinde, CMK 250, 251, 252, 253.maddeye konulacak olan düzenlemelerin, yürürlükten kaldırılan maddelere eklenmesi yerine, kanundaki sistematiğe uygun olan kısımlara (örneğin, 250/A, 280/A, 280/B şeklinde) veya kanun metninin sonuna Ek madde olarak eklenmesi daha isabetli ve hukuk tekniğine de daha uygun olur.</p>
<p class="p1"><b>Bazı suçlara Yargıtay denetimi</b>: 20 Temmuz 2016 tarihinde faaliyete geçen Bölge Adliye Mahkemelerinin bazı suçlar için vermiş olduğu kararlar kesin nitelikteydi. Bu suçların Yargıtay’a götürülememesi eleştirilere neden olmaktaydı.</p>
<p class="p1">Yargı Reformu paketinde, çoğu ifade özgürlüğü kapsamında bulunan; “a)-Türk Ceza Kanununda yer alan; 1.Halk arasında korku ve panik yaratmak amacıyla tehdit (madde 213), 2.Suç işlemeye tahrik (madde 214), 3.Suçu ve suçluyu övme (madde 215), 4.Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama (madde 216), 5.Kanunlara uymamaya tahrik (madde 217), 6.Cumhurbaşkanına hakaret (madde 299), 7.Devletin egemenlik alametlerini aşağılama (madde 300), 8.Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devletini, Devletin kurum ve organlarını aşağılama (madde 301), 9.Silâhlı örgüt (madde 314), 10.Halkı askerlikten soğutma (madde 318), b)-Terörle Mücadele Kanununun 6.maddesinin ikinci ve dördüncü fıkrası ile 7.maddesinin ikinci fıkrasında yer alan suçlar,<b> </b>c)-Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun 28.maddesinin birinci fıkrası, 31.maddesi ve 32.maddesinde yer alan suçlar,<b> </b>için,” Yargıtay’a başvuru hakkı getirilmiştir.</p>
<p class="p1">Yukarıdaki suçlarla ilgili istinaf mahkemelerinin vermiş olduğu kararlarının içtihat mahkemesi olarak konumlandırılan Yargıtay’a gönderilmesinin önünün açılması isabetli olmuştur.</p>
<p class="p1">Bu düzenlemenin kabul edilmesi durumunda, İstinaf Mahkemesinin kararıyla kesinleşen (yaklaşık 30 bin civarında) yerel mahkeme kararı Yargıtay’a gönderilebilecek.</p>
<p class="p1"><b>İnternete erişim yasağına sınırlama: </b>Mevcut uygulamada, mahkemeler, internet sitesine erişim yasağı getirebiliyordu. Yargı Reformu paketinde, “erişimin engellenmesi kararları, ihlalin gerçekleştiği yayın, kısım, bölüm ile ilgili olarak (URL, vb. şeklinde) içeriğe erişimin engellenmesi yöntemiyle verilir.</p>
<p class="p1">Ancak, teknik olarak ihlale ilişkin içeriğe erişimin engellenmesi yapılamadığı veya ilgili içeriğe erişimin engellenmesi yoluyla ihlalin önlenemediği durumlarda, internet sitesinin tümüne yönelik olarak erişimin engellenmesi kararı verilebilir” düzenlemesiyle, erişimi engellemeye sınır getiriliyor. (CMK 8.madde)</p>
<p class="p1">Bu düzenleme meclisten geçerse mahkemeler, web sitesinin tamamına değil, sadece (erişimin engellenmesi istenen) “yayının yer aldığı habere/sayfaya” erişim yasağı getirecek.</p>
<p class="p2"><b>FETÖ’cüler Serbest Kalır mı?</b></p>
<p class="p1">Yargı reformu paketinin, tutuklamaya sınır getirdiğini belirtmiştik. Bazıları, bu düzenleme mecliste kabul edildiğinde, FETÖ’cülerin serbest kalacağını dile getiriyor. Reform paketinde sadece soruşturma evresinde tutuklamaya sınırlama getiriliyor. TMK kapsamındaki suçlar için tutuklama süresi 1 yıl 6 ay olup, bu süre bir defaya mahsus 6 ay uzatılabiliyor. Şüpheli soruşturma aşamasında tutuklanmış ise, savcının bu soruşturmayı (6 ay ek süre talep etmemesi durumunda) 1,5 yıl içinde tamamlaması, kamu davası açması gerekiyor.</p>
<p class="p1">Soruşturmayı yürüten savcı, bu süre içinde soruşturmayı tamamlayıp kamu davası açmaz ise bu kişi için yeniden tutuklama kararı verilemiyor.</p>
<p class="p1">15 Temmuz teşebbüsü veya FETÖ’yle ilgili (terör örgütü) soruşturmaların büyük çoğunluğu tamamlanıp kamu davası açıldığından, yapılacak düzenleme açılan davaları kapsamıyor. Darbe teşebbüsünün üzerinden üç yıl geçmesiyle, savcıların iş yükü önemli ölçüde azalmış olup, tutuklu işlerde soruşturma için 1,5 yıl makul bir süredir.</p>
<p class="p1">Bu düzenleme, (tutuklu işlerde) savcıları baskı altına alacak, soruşturmaların yıllarca sürüncemede kalmasının önüne geçecek, keyfi uygulamalara da son verecektir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatlarında dahi böyle bir sınırlamanın olmadığını belirtelim.</p>
<p class="p2"><b>İfade Özgürlüğünün Sınırı Var Mı?</b></p>
<p class="p1">“İfade özgürlüğü” (sözle-yazıyla-eylemle kendini ifade etme, benzer düşüncede olanlarla örgütlenme, uygun araçlarla bu düşünceleri yayma) demokrasinin ön koşuludur. Bir ülkede ifade özgürlüğü yoksa demokrasi de yok demektir. Bununla birlikte, evrensel hukukta hakaret, şiddete davet, isyana davet, terör örgütlerine destek, övme, toplumsal barışı bozmaya yönelik ifadeler, ifade özgürlüğü kapsamında görülmemektedir.</p>
<p class="p1">Bazen bir söz, silahtan daha etkili bir işlev görebilir. Atalarımız bu durumu, “<i>söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı</i>” atasözüyle veciz bir şekilde ifade etmiştir. 1980 darbesinin şartlarını hazırlamak amacıyla gerçekleştirilen Kahramanmaraş ve Çorum’da meydana gelen katliam, gerçek olmayan haberlerin yayılmasıyla gerçekleşmiştir. Bir söylenti onlarca vatandaşımızın ölümüne neden olmuştur.</p>
<p class="p1">Her hukuk devleti, terör örgütü mensuplarının, bu örgüte destek verenlerin beyanlarını, ifadelerini, kişilere ve devlet kurumlarına yönelik hakaretlerini, toplumsal barışı bozmaya yönelik ifadelerini, sınırlamaya tabi tutabilir.</p>
<p class="p1">Türk Ceza Kanunu’nda, kişilik haklarına saldırı (TCK 125), ölen kişinin hatırasına hakaret (TCK 130), Cumhurbaşkanı’na hakaret (TCK 299), suç işlemeye tahrik (madde 214), suçu ve suçluyu övme (TCK 215), halkı kin ve düşmanlığa nefret suçu (TCK 216), kanunlara uymamaya tahrik (madde 217),<span class="Apple-converted-space">  </span>nefret ve ayırımcılık (TCK 122), Türk Milletini, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetini ve Devletin yargı organlarını, devletin askeri veya emniyet kuvvetlerini alenen aşağılama (TCK 301) suçları, Terörle Mücadele Kanunu’nda, terör örgütü propagandası (7-2 madde), suç sayılmıştır. Mukayeseli hukukta da benzer sınırlamalar vardır.</p>
<p class="p1">Başka ülkelerde benzer sınırlamalar olduğu halde, Türkiye’de bu suçların işlenme oranı, dikkat çekmektedir. Cumhurbaşkanı’na hakaret suçunun ihlalinin fazla olması, bu suçun tanımıyla (suçun unsurlarıyla) açıklanamaz. Halkın oylarıyla seçilen Cumhurbaşkanı’na hakaret edenlerde, demokrasi bilinci gelişmemiş demektir.</p>
<p class="p1">Aynı şekilde binlerce kişi terör örgütünü öven açıklamalar yapıyorsa, o ülkede terör sorunu var demektir. Cezalar ağır ise hafifletelim, suçun unsurlarında belirsizlik (muğlaklık) varsa giderelim, ama sorunun kaynağının yasalarda değil, bu yasaları ihlal edenlerde olduğunu görelim.</p>
<p class="p1">Türkiye, terör örgütlerinin saldırısı altındadır. Bu örgütlere kimlerin destek verdiği de bilinmektedir. Bu örgütler özgürlük değil, terör örgütlerinin özgürlük alanının genişletilmesini istemektedir.</p>
<p class="p1">Örgüt mensupları ve destekçileri, trol hesaplarla, kendileriyle mücadele edenler aleyhinde algı oluşturmaya, kendilerine alan açmaya çalışmaktadır. Hükümet bu tür operasyonlardan etkilenmemeli, bu örgütlerin güvenlik kalkanını delmelerine fırsat vermemelidir.</p>
<p class="p2"><b>Uygulama, Reform Paketini Destekliyor Mu?</b></p>
<p class="p1">Herhangi bir reformun başarılı olmasının ön şartı, bu reformu gerçekleştirmek isteyenlerin bu konudaki samimiyetidir.</p>
<p class="p1">Eğer reform yapılmak istenen alanda, bu reformu destekleyecek adımlar atılmıyorsa, reform paketinin başarı şansı sıfırdır.</p>
<p class="p1">Yargı reformu özelinden değerlendirecek olursak, Yargı, reform vaad edilen konularda eski<span class="Apple-converted-space">  </span>alışkanlıklarını devam ettiriyorsa, bildiğini okumaya devam ediyorsa, bu reform ölü doğmuş demektir.</p>
<p class="p1">Geçmişte, “<i>Yargının yasakları kaldıran yasalara direndiğine, yürürlükten kaldırılan bir suçun (TCK 163.made) yerine, başka bir suçu (TCK 312.madde) ikame ettiğine</i>” “<i>AİHM’nin ihlal kararlarına rağmen, parti kapatmaya devam ettiğine</i>” tanık olduk. Somut olayda, Mahkemelerin,<b> </b>Yargı Reformu Strateji Belgesi kamuoyuna açıklanmadan önce <b>bu değişime öncülük yaptığına</b> tanık olduk.</p>
<p class="p1">Anayasa Mahkemesi’nin, 20 Mart 2018 tarihinde Mehmet Hasan Altan ve Şahin Alpay hakkında, 26 Temmuz 2019 tarihinde, Güneydoğu’da PKK’ya yönelik operasyonları eleştiren Barış Bildirisine imza atan akademisyenler hakkında ihlal kararı vermesi,<span class="Apple-converted-space">  </span>Yargıtay 16.Ceza Dairesi’nin, İstanbul 27.Ağır Ceza Mahkemesinin Can Dündar’ın Cumhuriyet Gazetesi genel yayın yönetmeni olduğu dönemde 2015 yılında MİT Tırlarının durdurulması ve aranması olayıyla ilgili olarak yargılanan 15 sanıktan 13’üne verilen mahkumiyet kararını bozması, son dönemde verilen kararlara birkaç örnektir.</p>
<p class="p1">Anayasa Mahkemesi’nin, bireysel başvurularda vermiş olduğu ihlal kararları, Yargıtay’ın istinaf mahkemelerinden intikal eden dosyalarda bozma kararları, yerel mahkemelerin tahliye kararları, mahkemelerin normalleşmeye başladığını, özgürlük ve güvenlik arasındaki çizginin özgürlük alanına doğru kaydığını gösteriyor.</p>
<p class="p1">Yargı reformu paketiyle, güvenlik ve özgürlük arasındaki çizginin, özgürlük alanına daha fazla yaklaşacağına inanıyorum.</p>
<p class="p2"><b>Bundan Sonraki Pakette Neler Olacak?</b></p>
<p class="p1">Yargı Reformu Strateji Belgesi’nde çok sayıda değişikliğin hayata geçirilmek istendiği ve toplumun çoğunluğunun beklentilerine öncelik verildiği dikkate alındığında, bundan sonraki reform paketi de bu çerçevede olacaktır.</p>
<p class="p1">Tutuklu ve hükümlü sayısı, cezaevlerinin kapasitesinin çok üzerinde olduğundan, İnfaz Kanunu’nda değişiklik ve MHP’nin “ceza indirimi” teklifinin bu pakette yer alması muhtemel görünüyor.</p>
<p class="p1">Halen süresiz olarak uygulanmakta olan nafakanın sınırlandırılmasına, emeklilikte yaşa takılanlara (EYT) yönelik düzenleme, kısa zamanda meclise sunulacaktır.</p>
<p class="p2"><b>Özgürlük ve Güvenlik Ayrı Kavramlar Değildir</b></p>
<p class="p1">Yargı reformlarının nihai hedefi “hukuk devleti” olmalıdır. Hukuk devleti, özgürlük ve güvenlik arasındaki çizginin tam üstündedir. Bu çizgi güvenlik risklerine göre değiştiğinde, hukuk devletinin konumu da değişir.</p>
<p class="p1">Güvenliğin öne çıkması, özgürlükten ödün verileceği anlamına gelmeyeceği gibi, özgürlüğün öne çıkması da güvenlikten ödün verileceği anlamına gelmez. Hukuk devleti her halükarda, usulüne göre yürürlüğe konulmuş bulunan kurallara uyulması demektir. OHAL ilanı da, sınır ötesine asker gönderme de, savaş ilanı da buna dahildir.</p>
<p class="p2"><b>Adliye Mekanizması Darbe Gecesi Harekete Geçti</b></p>
<p class="p1">Türkiye’nin, darbe teşebbüsünün olduğu gece adliye mekanizmasını harekete geçirmesi, (Türkiye hukuk tarihinde) hakimlerin ve savcıların “ilk kez” görevlerinin başına geçmesi, savcıların darbeyle ilgili soruşturma başlatması, yakalama kararları vermesi, soruşturma ve kovuşturmanın hukuk dairesinde yürütülmesi, AYM ve AİHM’nin FETÖ mensuplarının ihlal başvurularını reddetmesi, Türkiye’deki yargılama standartlarının (sanılanın aksine) epey yüksek olduğunu göstermektedir.</p>
<p class="p1">Türkiye’de, Turgut Özal’la birlikte çok sayıda Yargı Reformu paketi uygulamaya konuldu. Reformlar, Koalisyon hükümetleri döneminde de devam etti.</p>
<p class="p1">AK Partinin iktidara gelmesiyle hukuk sisteminde köklü değişiklikler yapıldı. 2004 yılından itibaren temel yasalar baştan sona değiştirilmeye başladı.</p>
<p class="p2"><b>Çok Fazla Reform Sistemdeki Bozukluğu Gösterir</b></p>
<p class="p1">Bu kadar çok yargı reformu, Türkiye’deki yargı sisteminin ne kadar bozuk olduğunu gösteriyor. Yasalar baştan sona yenilendiği halde, suçlar da, cezalar da, yargılamalar da, tartışma konusu olmaya devam ediyor.</p>
<p class="p1">Yargıdaki sorunların büyük çoğunluğu uygulamadaki hatalardan, önemli bir kısmı toplumsal yapıdan kaynaklandığı halde, hükümet bu sorunları, yasayı değiştirerek çözmeye çalışıyor.</p>
<p class="p1">Bu durum, Yargı Reformu Strateji Belgesi’ndeki amaç ve hedefler için de geçerli. Belli suçların önlenmesi için (etkili) <b>sosyal politikalar</b> belirlenip hayata geçirilemediği takdirde, yargı sisteminde yapılacak iyileştirmeler, yargıdaki sorunları çözmez, çözemez.</p>
<p class="p2"><b>Suç Ve Ceza Dengesi Toplumun Beklentisine Uygun Hale Getirilmeli</b></p>
<p class="p1">Hükümet sosyal politikalar belirlerken, suç ve cezalardaki adaletsizliği göz ardı etmemelidir. Suçları ve cezaları, tek tek ele alıp, gözden geçirmeli, toplumun beklentilerine uygun hale getirmelidir. Toplumun farklı kesimlerinin (özellikle eğitimli kesimin), aynı suçu işleyenin kimliğine göre verdiği farklı tepkiler, bu konuda toplumsal bir uzlaşmanın ne kadar zor olduğunu gösteriyor.</p>
<p class="p1">Toplumun bütün kesimlerinin birbirine eşit olduğunu, toplumun hiçbir kesimin başka bir kesimden üstün olmadığını anlatmak belki zaman alacak ama bunu başarmak zorundayız.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yargi-reformunda-birinci-paket-hazir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Adli Yıl Açılış Töreni’ne Barolardan Protestoyı Nasıl Okumalıyız?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/adli-yil-acilis-torenine-barolardan-protestoyi-nasil-okumaliyiz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/adli-yil-acilis-torenine-barolardan-protestoyi-nasil-okumaliyiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Sep 2019 13:30:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Adli Yıl]]></category>
		<category><![CDATA[Yargıtay]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12342</guid>

					<description><![CDATA[Baroların adli yıl açılışını protestoları, biraz “eski Türkiye’yi” hatırlatıyor. Biraz diyorum, geçmişte bu protestolar, yüksek yargı organları ve barolar omuz omuza yapılırken, son dönemde, Yüksek Mahkemelerin bu bloktan ayrıldığını, baroların yarısının fire verdiğini görüyoruz. Yargıtay Başkanı İsmail Cirit’in, Beştepe Millet Kongre Merkezi’nde yapılacak 2019-2020 yılı Adli Yıl Açılış Töreni için baro başkanlarına gönderdiği davetiye krize neden oldu. Bazı baro başkanları, adli yıl açılışının Başkanlık binasında yapılmasını yargının tarafsızlığına aykırı olduğunu öne sürdü. Yargıtay Başkanlığı’nın davetine ilk tepki İzmir Barosu’ndan geldi. İzmir Baro Başkanı Özkan Yücel’in imzasını taşıyan ve kamuoyuna da duyurulan açıklamada “Halkın zerre kadar güven duymadığı bir yargı sisteminin parçası olmamak için sizlerin de ‘kendinizi özgürleştirmenizi’ temenni ederiz” denildi. İzmir Barosu’nu takiben, İstanbul, Muğla, Antalya, Aydın, Ordu, Adana, Bursa ve Van baroları davete tepki gösterdi. “Açılış töreninin Cumhurbaşkanlığı Kongre ve Kültür Merkezi’nde yapılıyor olması, yargının herkese eşit ve tarafsız olduğu anlayışına katkı sunmak yerine zarar verici olduğu değerlendirildiğinden, nazik davetinize icabet edemeyeceğimizi üzülerek bildiririz” denildi. Adli yıl açılışına 42 baro katılmayacağını açıklarken, çok sayıda baro açılışa katılacağını bildirdi. Türkiye’de 78 baro bu konuda ikiye bölünürken, herkes, Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Feyzioğlu’nun nasıl bir tepki vereceğini merak ediyordu. Feyzioğlu, adli yıl açılışının önemli bir diyalog zemini olduğunu beyanla, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Baroların adli yıl açılışını protestoları, biraz “eski Türkiye’yi” hatırlatıyor. Biraz diyorum, geçmişte bu protestolar, yüksek yargı organları ve barolar omuz omuza yapılırken, son dönemde, Yüksek Mahkemelerin bu bloktan ayrıldığını, baroların yarısının fire verdiğini görüyoruz.</strong></p>
<p class="p1">Yargıtay Başkanı İsmail Cirit’in, Beştepe Millet Kongre Merkezi’nde yapılacak 2019-2020 yılı Adli Yıl Açılış Töreni için baro başkanlarına gönderdiği davetiye krize neden oldu. Bazı baro başkanları, adli yıl açılışının Başkanlık binasında yapılmasını yargının tarafsızlığına aykırı olduğunu öne sürdü.</p>
<p class="p1">Yargıtay Başkanlığı’nın davetine ilk tepki İzmir Barosu’ndan geldi. İzmir Baro Başkanı Özkan Yücel’in imzasını taşıyan ve kamuoyuna da duyurulan açıklamada “Halkın zerre kadar güven duymadığı bir yargı sisteminin parçası olmamak için sizlerin de ‘kendinizi özgürleştirmenizi’ temenni ederiz” denildi.</p>
<p class="p1">İzmir Barosu’nu takiben, İstanbul, Muğla, Antalya, Aydın, Ordu, Adana, Bursa ve Van baroları davete tepki gösterdi. “Açılış töreninin Cumhurbaşkanlığı Kongre ve Kültür Merkezi’nde yapılıyor olması, yargının herkese eşit ve tarafsız olduğu anlayışına katkı sunmak yerine zarar verici olduğu değerlendirildiğinden, nazik davetinize icabet edemeyeceğimizi üzülerek bildiririz” denildi.</p>
<p class="p1">Adli yıl açılışına 42 baro katılmayacağını açıklarken, çok sayıda baro açılışa katılacağını bildirdi.</p>
<p class="p1">Türkiye’de 78 baro bu konuda ikiye bölünürken, herkes, Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Feyzioğlu’nun nasıl bir tepki vereceğini merak ediyordu. Feyzioğlu, adli yıl açılışının önemli bir diyalog zemini olduğunu beyanla, “açılışa katılacağını” söyledi.<span class="Apple-converted-space">  </span>Bu açıklama, sosyal medyada Feyzioğlu’na linç kampanyasına dönüştü. Eleştirileri ölçüsüz ve ağır bulan Feyzioğlu, “Bu yaklaşımların çözüm odaklı olmadığını, siyasi ve ideolojik olduğunu” beyanla, “Türkiye tökezlesin diye bekleyen bir kesim var” ifadelerini kullandı.</p>
<p class="p1">“Tuzu kuru olanların ne dediği çok önemli değil. Adli yıl açılışının çok önemli bir diyalog zemini olduğunu biliyoruz” diyerek “Türkiye’nin normalleşme sürecinde Yargıtay Başkanlığı’nın önemli bir adım attığını” vurgulayan Feyzioğlu şöyle konuştu: “Bize elini uzattı. Biz de elimizi uzattık. Türkiye’nin normalleşmesine, yeniden kucaklaşmasına katkıda bulunacağız.”</p>
<p class="p1">Bu protestoların haklı olup olmadığını anlayabilmek için önce yargının konumunu, daha sonra yargı erkleri içinde baroların (avukatların) konumunu tayin tespit etmemiz, son olarak da adli yıl açılışlarının tarihi geçmişine ve arka planına göz atmak gerekiyor.</p>
<p class="p2"><b>Eski Alışkanlıklar Depreşiyor Mu?</b></p>
<p class="p1">Baroların adli yıl açılışını protestoları, biraz “<b>eski Türkiye’yi</b>” hatırlatıyor. Biraz diyorum, geçmişte bu protestolarda, yüksek yargı organları ve barolar omuz omuza yaparken, son dönemde yüksek mahkemelerin bu bloktan ayrıldığını, baroların yarısının da fire verdiğini görüyoruz.<span class="Apple-converted-space">  </span>Eski Türkiye’de adli yıl açılışları, yargının muhafazakâr hükümetlere meydan okuma zeminiydi. Büyük bir özenle hazırlanan metinler Cumhurbaşkanın, Başbakanın gözlerinin içine baka baka okunur, hükümetlere parmak sallanırdı. Askeri vesayetin kılıcı olarak inşa edilen yüksek mahkemeler, siyasal iktidarlara karşı ana muhalefet işlevi görürdü. Özenle seçilirler, özenle görev yaparlardı.</p>
<p class="p1">Anayasa Mahkemesi’nin (367 kararıyla) 2007 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerine müdahale etmesi, Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesine koyduğu muhtıra, AK Parti aleyhine açılan kapatma davası, askeri vesayetin sonunun başlangıcı oldu. 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan erken seçimden büyük bir zaferle çıkan AK Parti, Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesini öngören bir anayasa paketi hazırladı. Anayasa paketi, referanduma götürüldü ve halkın büyük desteğiyle kabul edildi. 2010 yılında, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) vesayeti referanduma götürüldü ve yargıdaki kapalı devre kast sistemi değiştirildi. Yargı, 2010 yılında FETÖ’nün vesayetine geçse de, bu örgütün alenen yürüttüğü ve ByLock programının yoğun olarak kullanıldığı 2014 HSYK seçimlerini kaybetmesiyle yargı üzerindeki vesayeti sona erdi.</p>
<p class="p1">FETÖ’nün 15 Temmuz darbe teşebbüsü, bu örgütün yargı içindeki unsurlarının temizliğinin önünü açtı, dört binden fazla hakim ve savcı meslekten ihraç edildi, çoğu mahkum edildi. Bunların yerine, yeni hakim ve savcılar alındı, yargının üçte biri değişti. Yargı, yaş ortalaması en düşük kamu kurumlarından biri haline geldi. Yargı bağımsızlığı, tarafsız olması son derece önemlidir ve kriterleri bellidir. Yüksek mahkemelerin devletin erkleriyle ilişkide bulunması, davetlerine icabet etmesi, bağımlı ve taraflı olduğunu göstermez. Yargılamanın seyrine ve sonuçlarına (kararlarına) bakmak gerekir.</p>
<p class="p1">Yargıtay’ın adli yıl açılışını Beştepe Millet Kongre Merkezi’nde yapması, yargı ile yürütme erki arasındaki buzları eritme, diğer yandan yargının sorunlarını çözme talebi olarak değerlendirilebilir. Kısa süre önce hazırlanan yargı reformu belgesi, Cumhurbaşkanı’nın, Adalet Bakanı’nın (hükümetin) bu konuda desteğe hazır olduğunu gösteriyor. TBB Başkanı Feyzioğlu da, kendilerine uzatılan eli havada bırakamayacaklarını söylüyor.</p>
<p class="p1">Alev Alatlı son yayınladığı kitabında elit kavramının, Türkiye’de “beyaz Türkler” yakıştırmasını alan kesimi temsil etmediğini, bu kesimin<b> entelektüel olmadığını</b> dile getiriyor (<i>Fesüphanallah, Nasihatname-I, Hafazanalallah, Nasihatname-II</i>). Çok sayıda baronun adli yıl açılışına yönelik protestoları, bu tespitin ne kadar doğru olduğunu gösteriyor.<span class="Apple-converted-space">  </span>Hukuk eğitimi almış, bu konuları en iyi bilmesi gereken insanların, yargının tarafsızlığına ve bağımsızlığına yönelik değerlendirmeleri, tepkilerinin ezberden öteye gitmediğini gösteriyor.</p>
<p class="p2"><b>Cumhurbaşkanının Partili Olması</b></p>
<p class="p1">Baroların adli yıl açılışını protesto etmelerinin önemli sebeplerinden biri, Cumhurbaşkanı’nın partili, taraflı olduğu iddiasıdır. Bu gerekçe, bazı hukuk insanlarımızın, parlamenter sistem ile başkanlık sistemi arasındaki farkı anlayamadığını gösteriyor. Parlamenter sistemde “yürütme” (hükümet) “yasama” organının içinden çıkması nedeniyle, “yasama erki” ile “yürütme erki” arasında, uyumsuzluk, uyuşmazlık, çatışma potansiyeli vardır.</p>
<p class="p1">Parlamenter sistemde, yürütme erkine, icra (hükümet etme) yetkisini, yasama organı verdiğinden, hükümeti, soru, meclis araştırması, meclis soruşturması, gensoru, güvenoyu gibi usullerle denetlemektedir. Hükümet, meclisin iradesinin dışına çıktığında gensoru ve güven oylaması ile düşürülebilmektedir. Meclis desteğinin azaldığını gören hükümetler, güven oylamasına gerek kalmadan istifa etmektedir. Hükümet istifa ettiğinde veya güven oylaması sonucunda düşürüldüğünde, yeni bir hükümet kurulabilmesi için yasama ile yürütme (hükümet) arasında meydana gelecek uyuşmazlıkları/çatışmayı giderecek tarafsız birine, “<b>hakeme</b>” ihtiyaç duyulmuştur. Bu hakemliği yapmak, hükümet kurma görevini güvenoyu alabilecek kişilere vermesi için, sembolik yetkilere sahip, devletin birliğini temsil eden Cumhurbaşkanlığı makamına ihtiyaç duyulmuştur.</p>
<p class="p1">Başkanlık sisteminde ise, başkan yürütme (hükümet ve icra) yetkisini halktan aldığından, başkanı (seçimde) halk tayin ettiğinden, denetleme ve görevden alma yetkisi de halka aittir. Bu sistemde, başkan ile halk arasındaki “hakem” sandıktır. Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı sistemi olarak adlandırılan Başkanlık sisteminde, parlamenter sistemde yürütmeyi temsil eden Başbakan ve Cumhurbaşkanı birleştirilmiştir. Parlamenter sistemdeki Başbakan’ın (icra) yetkilerini Başkan üstlendiğinden, halka açıklayacağı vaadleri görevlendireceği hükümet uygulamaya geçireceğinden, (Başkan politik bir tercihte bulunacağından) icra heyetinin başı olan Başkan’ın “tarafsız” olması eşyanın tabiatına aykırıdır.</p>
<p class="p1">Parlamenter sistemdeki Başbakanların, (ara dönem hükümetleri hariç) partili olduğu bilinmektedir. Başbakan’ın partili olması, Başbakan’ın taraflı olmasını gerektirmiyordu. Yerel seçimleri kazandıkları şehirlerde kendilerine oy veren mahallelere hizmet götürüp diğer mahalleleri ihmal etmiyordu. Hükümet kurduklarında, kendilerine oy veren şehirlere, kendi seçmenlerinin değil, bütün ülkenin Başbakanı olarak görev yapıyordu.<span class="Apple-converted-space">  </span>Esasen, Anayasa’ya göre, “İdarenin bütün eylemlerinin ve işlemlerinin yargı denetimine tabidir.” (AY 125.mad.)</p>
<p class="p1">Başbakan’ın yanında Bakanların, bütün kamu görevlilerinin iş ve işlemlerinde, Anayasa’nın eşitlik ilkesine göre hareket etme, ayrımcılık yapmama yükümlülüğü vardır. “Ayrımcılık, isteyerek veya istemeyerek, icrai ya da ihmali biçimde, bir hukuk sisteminde eşit durumda olduğu kabul edilen kişilere, bir hak veya yükümlülükle ilgili olarak, aralarında geçerli bir neden olmaksızın eşit davranılmaması olarak tanımlanabilir.” “Ayrımcılık yasağı, eşitlik ilkesini güvence altına alan ve bu ilkenin belirli ayrımcılık temellerinde sunulmasını veya sunulmamasını yasaklayan temel bir ilke olarak kabul edilmelidir.” (<i>Ulaş Karan, Bireysel Başvuru Kararlarında Ayrımcılık Yasağı ve Eşitlik İlkesi, Anayasa Yargısı, s.237</i>)</p>
<p class="p1">Parlamenter sistemde “Cumhurbaşkanının tarafsızlığı” ayrı bir inceleme konusudur. Türkiye’de parlamenter sistemin uygulandığı dönemde, Cumhurbaşkanları tarafsız mıydı? 1961 Anayasası vesayet sistemi üzerine inşa edildiğinden Cumhurbaşkanları, askeri vesayetin uzantısı olarak görev yapmıştır. 1961’de Cumhurbaşkanlığı’na aday olan ve seçilmesine kesin gözüyle bakılan Samsun milletvekili Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, Milli Birlik Komitesi (MBK) mensubu iki kişinin silah tehdidiyle adaylıktan vazgeçirilmiştir. 1989 yılına kadar bu makam, asker kişilere tahsis edilmiştir. Bu geleneği, 1989 yılında Turgut Özal bozmuş, o da 1993 yılında şüpheli bir şekilde vefat etmiştir.</p>
<p class="p1">Turgut Özal’ın vefatıyla, 28 Şubat darbesinin taşları döşenmeye başlamıştır. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, 28 Şubat darbesinin gerçekleşmesinde etkili olmuştur. Bir sonraki Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in en önemli vasfı, Anayasa Mahkemesi başkanıyken, Türkiye’de üniversitelerde başörtü yasağına gerekçe olarak gösterilen kararın mimarı olmasıdır. Parlamenter sistemin “kurgusuna göre” Cumhurbaşkanı tarafsız olduğundan, Parlamento ve Başbakan’la ihtilafının olmaması gerekiyor. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, 19 Şubat 2001 tarihli MGK toplantısında dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’e Anayasa kitapçığı fırlatmasıyla, döviz kurlarının bir gecede ikiye katlandığı, Türkiye’nin maruz kaldığı ağır ekonomik kriz, hepimizin malumudur.</p>
<p class="p1">Yaşadığımız onca tecrübeden sonra, halkın yarısından fazlasının oylarıyla seçilen Başkan (Cumhurbaşkanı) Recep Tayyip Erdoğan’ı “taraflı”, askeri vesayetin tayin ettiği Cumhurbaşkanlarını tarafsız olarak nitelemek, hakkaniyetle ve insafla bağdaşmaz. Siyasi tecrübelerimizi dikkate aldığımızda, baroların protestolarında, sistem sorunu değil, “zihniyet sorunu” olduğunu gösteriyor.</p>
<p class="p2"><b>Yargı Yürütmenin Hasmı Mı?</b></p>
<p class="p1">Türkiye siyasi tarihinin, devletin üç erki (Yasama-Yürütme-Yargı) arasındaki çekişmeden, kavgalardan, krizlerden ibaret olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu üç erke, yürütmeyi temsil eden Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasındaki çatışmayı da ekleyebiliriz. Demokrasi, devletin üç erkinin eşitliğine, erklerden birinin diğerlerine üstün olmamasına dayanır.</p>
<p class="p1">Yasama erki (kanun yapma yetkisi nedeniyle) görece bir üstünlüğe sahipse de her üç erk eşittir. Yasamanın görevi hukuka uygun yasalar çıkarmak, yürütmenin görevi bu yasaları hukuka uygun olarak uygulamak, yargının görevi de birey-birey, birey-devlet, devlet-devlet kurumları arasında meydana gelen uyuşmazlıkları, yürürlükte bulunan yasalara göre çözmektir. Bugün, 2017 yılında yapılan referandumda, Başkanlık sistemine geçilip, Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık makamı birleştirildiği için Cumhurbaşkanı’nı, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ni boykot edenler, acaba yüz yıl önce bu topraklarda yaşıyor olsalardı, 1921 Anayasası’nda, (sadece yürütmenin iki başının değil) yasama ve yürütme erkinin birleştiği “<b>Meclis Hükümeti</b>” sistemine ne diyeceklerdi? Kuvvetler ayrılığına aykırı diye, Meclis hükümetini, Atatürk’ü boykot mu edeceklerdi?</p>
<p class="p1"><b>Hukuk devleti</b>, devletin erklerinin birbirlerine çelme atmaya çalıştığı çatışma alanı değil, bütün erklerin uyum içinde çalıştığı bir devlettir. Yargının, yürütmeye ait olan bir alanda yapacağı toplantının, yargı bağımsızlığına, yargının tarafsızlığına etkisi tartışma konusu iken, Yüksek Mahkeme üyelerinin, Genelkurmay Başkanlığı’nın düzenlediği irtica brifinglerine katılması, sunum yapan askerleri dakikalarca ayakta alkışlaması, brifingi takiben, askerin beklentilerine uygun kararlar vermesi, küresel operasyonlara destek içeren kararlar vermesi, yargı bağımsızlığına da, yargının tarafsızlığına aykırı olduğu tartışmasızdır. 28 Şubat darbe sürecinde, 2007 yılındaki muhtırada, 15 Temmuz darbe teşebbüsünde hiç sesi çıkmayan bu baroların, adli yıl açılışına tepki göstermesi ibretlik bir durumdur.</p>
<p class="p1"><b>Yargıtay’ın Daveti Doğru Mu?</b></p>
<p class="p1">Muhakeme, iddia (tez), müdafaa (anti-tez) ve hükümden oluşan, üç taraflı bir faaliyettir. Ceza muhakemesinde iddia makamını savcı, müdafaa makamını şüpheli/sanık, yargılama makamını hakim temsil etmektedir. Hukuk davalarında, davacı (tez), davalı (anti-tez) ve yargılama (mahkeme) den oluşmaktadır. Bu erklerden hiçbiri diğerine üstün değildir, olmaması gerekir.<span class="Apple-converted-space">  </span>Yargılama erklerinin, görevlerini layıkıyla yerine getirebilmesi için belli güvencelere sahip olması gerekir.</p>
<p class="p1">İddia makamının, ihtiyacı olan bilgi ve belgelere erişebilmesi gerekir. Aynı durum, savunma için de geçerlidir. Savunmanın bilgi ve belgelere erişim hakkının kısıtlanması, anti-tezi sakatlayacak, hükmü de etkileyecektir. Muhakeme faaliyetinde, hüküm makamı da tez ve anti tez makamı kadar önemlidir. Yargılama makamı tarafsız ve bağımsız olmalı, bunun için belli güvencelere sahip olmalıdır. Kararlarını sadece iddia ve savunmaya göre vermelidir.</p>
<p class="p1">Devlet erkleri arasında hiyerarşi olmadığı gibi, <b>yargılama erkleri</b> arasında da hiyerarşi olmaz, olmaması gerekir. Teoride böyle olmasına rağmen Türkiye’de, mahkemelerin, yargılamanın diğer erkleri üzerinde bariz bir üstünlüğü vardır. Ceza muhakemesinde, yargılama makamı (hakim), iddia makamıyla ortak hareket etmektedir. Mahkemeler de, savcılar da, savunmayı (avukatları) aksesuar olarak görmektedir. Yargılama erkleri arasındaki eşitsizliği gidermek için barolara büyük görevler düşmektedir. Adli yıl açılışları, baroların bu sorunları dile getirmesinde önemli bir zemindir.</p>
<p class="p1">Aralarında hiyerarşinin olmadığını varsaydığımız yargılama erklerinden birinin (Yargıtay’ın) Adli yıl açılışını üstlenmesi, savunma erkini şemsiyesi altına davet etmesi, yargılama erkleri arasındaki eşitsizliği tahkim etmektedir. Adli yıl açılışını, Yargının (Yargıtay, Danıştay, Anayasa Mahkemesi) kendi aralarında, baroların kendi aralarında yapması daha mantıklı görünüyor. Barolar, Yargıtay’ın davetini “bu sebeple” reddetseydi, <b>yargılama etiği</b> açısından makul karşılanabilirdi. Ancak barolar toplantının yapılacağı yeri sorun görüyor.</p>
<p class="p1">Yasama organının yasama dönemi açılışı mecliste yapılırken, Yürütme erkinin toplantıları, Başkanlık kompleksinde yapılırken, Yargı mercilerinin, kendi binalarında toplanması daha uygun olurdu. Yargıtay binasının inşaatı tamamlanmadığı için toplantının millet kongre merkezinde yapıldığı söylense de, binası tamamlanmış yüksek mahkemelerden biri tercih edilebilirdi. Böyle yapılsa, herhalde böyle bir tartışma da olmazdı</p>
<p class="p2"><b>Barolar Kendi Sorunlarına Odaklansa…</b></p>
<p class="p1">Türkiye’de savunmanın, avukatların binlerce sorunu varken, 42 ilin barosunun, toplantı Beştepe Millet Kongre Merkezi’nde yapılacağı için Adli Yıl açılışını protesto etmesi, normal bir tepki olarak görünmüyor. Avukatlar, yargının üç unsurundan biri olduğu halde, “avukat” sözcüğü Anayasa’da sadece yedi yerde geçiyor. Bunlardan beşi Anayasa Mahkemesi’ne, diğer ikisi de Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK)’na avukatlardan üye tayini konusunda geçiyor. Türkiye Barolar Birliği de, (2010 yılında yapılan Anayasa değişikliğiyle) Anayasa Mahkemesi’ne üye seçimi için üç aday belirleme maddesinde geçiyor.</p>
<p class="p1">Anayasa’da önem verilmeyen bir yargılama (muhakeme) erkinden söz ediyoruz. Oysa avukatlık mesleği, devletin hukuka aykırı iş ve işlemlerini önlemede, en etkili ve en önemli denetim mekanizmasıdır. Hak arama özgürlüğünün, adalete erişim hakkının güvencesidir. Milyonlarca vatandaşın, özgürlük ve güvenlik hakkının, mülkiyet hakkının, seyahat hakkının, ifade özgürlüğünün, hulasa hak ve özgürlükleri ihlal edilenler avukatlar vasıtasıyla bu haklarına kavuşuyor. Avukatı, muhakeme faaliyetinden çıkardığınızda veya işlevsiz hale getirdiğinizde, ortada ne hukuk kalır ne de adalet!</p>
<p class="p1">Baroların birinci görevi hukuk devleti önündeki engelleri kaldırmak için mücadele olmalı. Devletin erkleri arasındaki sorunlara çözüm önerileri getirmeli. Yargı bağımsızlığı ve yargının tarafsızlığı için somut öneriler getirmeli. Yeni bir anayasanın öncülüğünü yapmalı. Temsil ettikleri avukatların sorumlarına çözüm aramalı.</p>
<p class="p1">Peki barolar bu sorunların bilincinde mi? Yargılamanın iki erki (hakim ve savcı) araçlarını mesai bitimine kadar adliyelerin otoparkına ücretsiz olarak bırakırken, aynı yargılama faaliyetine katılan avukatlar (birkaç saat için bile) otopark ücreti ödüyor. Hakimler ve savcılar adliyelere aranmadan girerken, avukatlara aynı muamele yapılmıyor. Yargının kurucu unsurlarından biri olan avukatlar, sorunların çözümü için hakimlerle savcılarla görüşemiyor.</p>
<p class="p1">Yargıda yaşanan sorunların çözümü için yasa çıkarılması veya bazı yasalarda değişiklik yapılması, baroların, bunları yapma imkanına sahip olan iktidarla görüşmesi, taleplerini iletmesi gerekiyor. Barolar, iletişim kurma, sorunların çözümü yerine, protestoyu, yürütme ile çatışmayı tercih ediyor.</p>
<p class="p1">TBB Başkanı Metin Feyzioğlu ise: “Sorunlar kavga ederek değil, el sıkışarak çözülür, “<b>sıkılmış yumruklarla uzlaşamazsınız</b>” diyor. Bu sözleri, bir baro başkanı değil, 125 bin avukatı temsil eden, Türkiye Barolar Birliği Başkanı söylüyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/adli-yil-acilis-torenine-barolardan-protestoyi-nasil-okumaliyiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Başkanlık Sisteminde Revizyon</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/baskanlik-sisteminde-revizyon/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/baskanlik-sisteminde-revizyon/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Aug 2019 11:09:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12034</guid>

					<description><![CDATA[Başkanlık sistemi tartışmaları sırasında vaad edilenlerle, uygulama örtüşmeyince, sisteme yönelik eleştiriler artmaya başladı. Muhalefet parti liderleriyle görüşülüp, geniş tabanlı bir uzlaşma sağlanarak parlamenter sisteme geri dönülmesi dahi dile getirildi. Cumhurbaşkanı, başkanlık sisteminden geriye dönüşün mümkün olmadığını, sistemde revizyona gidilebileceğini söyledi. Sistemde aksaklıkların farkına varılması son derece önemlidir. Türkiye’de parlamenter sistemin kökleri, 1876 yılına kadar uzanıyor. 1875 tarihli Fransa Anayasası ile 1831 tarihli Belçika Anayasası örnek alınarak hazırlanan 1876 anayasası, parlamenter sistemin başlangıcı olarak kabul ediliyor. İstanbul’un işgalinden sonra meclisin Ankara’ya taşınmasıyla, bütün yetkiler mecliste toplanıyor. 1924, 1961, 1982 Anayasasında, parlamenter sistemin benimsendiğini görüyoruz. 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan referandumda, Cumhurbaşkanlığı sistemi kabul edilmiş, siyasi tarihimizde yeni bir sayfa açılmıştır. AK Parti, referandumdan önce yayınladığı kitapçıkta, başkanlık sisteminin kabulüyle bütün sorunların biteceğini vaad ediyordu. Başkanlık sistemine geçtikten sonra her şeyin güllük gülistanlık olmadığı, sosyal, siyasal, ekonomik, hukuki krizlerin devam ettiği görüldü. Türkiye’deki Başkanlık sisteminin uygulamasının, diğer ülkelerden farklı olduğu ortaya çıktı. Mevcut sistemi Başkanlık sistemine uygun hale getirmemiz gerekirken, Başkanlık sistemini kendimize benzettik. Yörünge Dergisi’nin Mayıs ayında çıkan sayısında, “Toplum ittifakları benimsedi mi?” başlıklı yazımda, “dünyadaki başkanlık sistemi uygulamasıyla Türkiye’deki başkanlık sisteminin örtüşmediğini, bizdeki başkanlık sisteminin kurgusunda hata olduğunu” yazmıştım. Başkanlık sisteminde Başkanın, seçmenlerin yarıdan fazlasının oyunu alması gerekiyor. Birinci turda &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Başkanlık sistemi tartışmaları sırasında vaad edilenlerle, uygulama örtüşmeyince, sisteme yönelik eleştiriler artmaya başladı. Muhalefet parti liderleriyle görüşülüp, geniş tabanlı bir uzlaşma sağlanarak parlamenter sisteme geri dönülmesi dahi dile getirildi. Cumhurbaşkanı, başkanlık sisteminden geriye dönüşün mümkün olmadığını, sistemde revizyona gidilebileceğini söyledi. Sistemde aksaklıkların farkına varılması son derece önemlidir.</p>
<p>Türkiye’de parlamenter sistemin kökleri, 1876 yılına kadar uzanıyor. 1875 tarihli Fransa Anayasası ile 1831 tarihli Belçika Anayasası örnek alınarak hazırlanan 1876 anayasası, parlamenter sistemin başlangıcı olarak kabul ediliyor. İstanbul’un işgalinden sonra meclisin Ankara’ya taşınmasıyla, bütün yetkiler mecliste toplanıyor. 1924, 1961, 1982 Anayasasında, parlamenter sistemin benimsendiğini görüyoruz. 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan referandumda, Cumhurbaşkanlığı sistemi kabul edilmiş, siyasi tarihimizde yeni bir sayfa açılmıştır.</p>
<p>AK Parti, referandumdan önce yayınladığı kitapçıkta, başkanlık sisteminin kabulüyle bütün sorunların biteceğini vaad ediyordu. Başkanlık sistemine geçtikten sonra her şeyin güllük gülistanlık olmadığı, sosyal, siyasal, ekonomik, hukuki krizlerin devam ettiği görüldü. Türkiye’deki Başkanlık sisteminin uygulamasının, diğer ülkelerden farklı olduğu ortaya çıktı. Mevcut sistemi Başkanlık sistemine uygun hale getirmemiz gerekirken, Başkanlık sistemini kendimize benzettik. Yörünge Dergisi’nin Mayıs ayında çıkan sayısında, “Toplum ittifakları benimsedi mi?” başlıklı yazımda, “dünyadaki başkanlık sistemi uygulamasıyla Türkiye’deki başkanlık sisteminin örtüşmediğini, bizdeki başkanlık sisteminin kurgusunda hata olduğunu” yazmıştım. Başkanlık sisteminde Başkanın, seçmenlerin yarıdan fazlasının oyunu alması gerekiyor. Birinci turda hiçbir aday salt çoğunluğu sağlayamazsa, en fazla oy alan iki aday ikinci turda yarışıyor, en fazla oyu alan Başkan seçiliyor, bir sonraki seçime kadar -kesintisiz olarak- ülkeyi yönetme hakkına sahip oluyor. İlk turda, adayları ilk ikiye giremeyen siyasi partilerin seçmenleri, ikinci turda, iki adaydan birine yöneliyor.</p>
<p>Başkan, başka partilerden gelen oylarla (destekle) ikinci turda %50 barajını aşıyor. Başkanlık sisteminde siyasi partilerin amacı birinci turda kendi adayını seçtirmek olduğundan, birinci turda başka partilerle ittifaka gerek duymuyor. İlk turda adayları ilk ikiye giremeyen partilerin ikinci turda da başka partilerle ittifak yapmasının da mantıklı bir açıklaması bulunmuyor.</p>
<p>İki turlu başkanlık seçimlerinde ittifak, sandıkta gerçekleşiyor. Adayları ikinci tura kalamayan siyasi partilerin seçmenleri, ikinci turda kendi siyasi çizgisine en yakın gördüğü adaya oy veriyor. Bu seçmenlerinin kime oy verdiği bilinemediğinden, başkana verilen oylar, aynı zamanda başkanın siyasi partisine verilmiş oluyor.</p>
<p>Başkanlık sisteminde ittifak, ikinci turda ve seçmenler tarafından (sandıkta) gerçekleştiği halde, Türkiye’de seçimlerden önce siyasi partilerin ittifakına tanık olduk. 24 Haziran’da ilk başkanlık (ve parlamento) seçimine ittifaklarla girdik. Ak Parti ve MHP “Cumhur ittifakını”, CHP, İP, SP, DP “Millet ittifakını” kurdu. İlk başkan, birinci turda, Cumhur ittifakının oylarıyla seçildi. Başkanlık seçimi ikinci tura kalsaydı, birinci turdan önce kurulan ittifaklar ikinci turda da devam edecekti.</p>
<p>Başkanlık seçimi için kurulan ittifaklar milletvekili seçimlerinde de belirleyici oldu. 1983 yılından itibaren uygulanmakta olan %10 seçim barajının devre dışı kalmasıyla %1-2 oy alan siyasi partiler bile mecliste temsil imkanına kavuştu. Parlamenter sistemde, tek başına iktidara gelemeyen siyasi partilerin, hükümet kurabilmek için diğer partilerle uzlaşması gerekiyor. Bu sistemde, küçük partiler dahi bir araya gelerek hükümet kurabiliyor.</p>
<p>Başkanlık sisteminde başkan toplumun yarıdan fazlasının oyunu aldığından, parlamenter sistemdeki gibi siyasi partiler arasında uzlaşmaya ve koalisyona gerek kalmıyor. Bu sistemde, toplumun yarıdan fazlasının desteğini alabilecek adaylar önem kazanıyor. Toplumun beklentilerine en uygun aday, birinci turda kazanamasa bile ikinci turda, diğer partilerin seçmenlerinin vereceği oylarla başkan seçilebiliyor. Referandumdan önce, geçmiş dönemlerde kısa ömürlü koalisyon hükümetleri, siyasi gerilimler, kavgalar, milletvekili transferleri, ekonomik istikrarsızlıklar, başkanlık sisteminin gerekçesi olarak gösterilmişti. Başkanlık sistemine geçildikten sonra, 24 Haziran ve 31 Mart seçimleri, (seçimlerden önce kurulan ittifaklar) koalisyonları daimi hale getirdi. Cumhurbaşkanı, (müttefiki) MHP’nin desteğiyle seçilirken, mensubu olduğu parti, mecliste çoğunluğu kaybetti.</p>
<p>Ak Parti ile MHP yollarını ayırsa, yasama ile yürütmenin karşı karşıya gelmesi kaçınılmaz görünüyor. Parlamenter sistemde de yasama ile yürütme karşı karşıya gelebilir. Ancak bu sistemde meclis içinden başka hükümetler çıkabilir, uzlaşma sağlanamazsa seçimle bu kriz aşılabilir. Başkanlık sisteminde, yasama ve yürütme arasında çıkabilecek krizi önleyecek bir mekanizma bulunmuyor. Başkanın veya meclisin alacağı seçim kararı da bu krizi çözemeyebilir. Başkanın partisinin yasama organında azınlıkta kalması, bu sisteme yönelik en ciddi tehdittir. Başkanlık sistemi gözden geçirilirken, bu sorunun ele alınması ve öncelikle çözüme kavuşturulması gerekiyor.</p>
<p>Sisteme Zamanında Müdahale Şart</p>
<p>Başkanlık sistemi tartışmaları sırasında vaad edilenlerle, uygulama örtüşmeyince, sisteme yönelik eleştiriler artmaya başladı. Muhalefet parti liderleriyle görüşülüp, geniş tabanlı bir uzlaşma sağlanarak parlamenter sisteme geri dönülmesi dahi dile getirildi. Cumhurbaşkanı, başkanlık sisteminden geriye dönüşün mümkün olmadığını, sistemde revizyona gidilebileceğini söyledi. Sistemde aksaklıkların farkına varılması son derece önemlidir. Bu sorunların derhal ele alınıp çözümlenmesi gerekiyor. Zamanında müdahale edilmediği takdirde ileride çözümü daha zor olabilir.</p>
<p>Yeni bir Anayasa: Türkiye’de Başkanlık sisteminin kurgusunda hata olmakla birlikte, sorunların önemli bir kısmı, mevcut sistemden kaynaklanıyor. Yürürlüğe girdiği tarihten itibaren Anayasanın birçok maddesinde değişiklik yapılması, darbenin izlerini silememiştir. 1982 anayasasının alameti farikası “vesayet” olup, anayasanın vesayetçi vasfı hala devam etmektedir.</p>
<p>Türkiye’nin dış politikası, güvenlik konsepti, MGK tarafından belirleniyor. Yasama organının çıkaracağı kanunları, Anayasa Mahkemesi denetlemeye devam ediyor. Meclisin çıkaracağı kanunu Anayasa Mahkemesi’nin uygun bulması gerekiyor. Parti kapatmanın şartları zorlaştırılsa da, Anayasa Mahkemesinin parti kapatma yetkisi devam ediyor. Türkiye’deki üniversiteler, YÖK tarafından denetleniyor. Radyo ve TV’ler RTÜK tarafından denetleniyor. Yüksek Askeri Şura’nın bazı tasarrufları yargı denetimi kapsamına alınsa da, görevine devam ediyor. HSYK’da önemli değişiklikler yapılsa da, HSK’nın hakim ve savcılar üzerindeki vesayeti devam ediyor.</p>
<p>Meslek kuruluşlarının, serbest meslek mensupları üzerindeki vesayeti devam ediyor. Vesayet kurumları gücünü, doğrudan doğruya anayasadan alıyor. Bu kurumların anayasadaki dayanakları kaldırılmadan kuruluş yasalarında yapılacak değişiklikler sorunu çözmüyor.</p>
<p>Demokrasilerde bu kurumların benzerlerine ihtiyaç olsa bile, vesayetin izlerini silmek için, eski isimleri terk etmek gerekiyor. Anayasanın baştan sona yenilenmesi, “yeni bir anayasa” gerekiyor. Yeni bir anayasa yapmayı başaramadığımız takdirde, on beş yılda kaldırılabilen yasaklar, yasakçı bir başkanla (hükümetle), bir yıl içinde eski haline dönebilir. Ak Parti bu milleti darbe anayasasıyla yönetilme ayıbından kurtarmalıdır.</p>
<p>Denge ve Denetleme mekanizmalarına ayar: Başkanlık sisteminin denge ve denetleme mekanizmaları, parlamenter sistemden farklıdır. Parlamenter sistemde hükümet (yürütme) meclisin içinden çıktığından, meclis tarafından denetlenmektedir. Hükümete güvenoyu veren, yetki veren meclis, yetki verdiği organı (hükümeti), meclis araştırması, meclis soruşturması, güvenoyu, gensoru gibi mekanizmalarla denetlemektedir. Parlamenter sistemde yasama ile hükümet iç içe geçmiş olduğundan, gerçek bir kuvvetler ayrılığından söz edilemez. Başkanlık sisteminde ise başkanı seçme (görevlendirme) ve denetleme yetkisi halka ait olduğundan, yasamayla organik bağı kalmadığından, gerçek bir kuvvetler ayrılığı söz konusudur. Yasama organı yasa yapacak, Başkan da (hükümet de) yasaları uygulayacaktır. Başkanlık sistemi, Türkiye’de birçok hukukçunun ve siyasetçinin ezberini bozdu, aklını karıştırdı. Hükümetin icraatlarının denetimsiz kaldığını, cumhurbaşkanının tarafsızlığını yitirdiğini öne sürdü. Parlamenter sistemde yürütme erkini temsil eden Cumhurbaşkanı ve Başbakan sıfatının, Başkanlık sisteminde aynı kişide toplanmasını (ve hükümetin başının -başkanın- tarafsız olamayacağını) anlayamadı.</p>
<p>Bir örnekle ifade etmek gerekirse, otomatik vitesli araçlarda debriyajın olmamasını eksiklik olarak niteledi, yel değirmeninin suyunun nerede olduğunu sordu. Parlamenter sistemde yasama organına denetleme yetkisi verilmesi, bu sistemin doğal sonucudur. Yasama organı hükümeti istediği zaman düşürebilir. Başkanlık sisteminde Başkan yetkiyi (meclisten değil) halktan aldığından, hesabı halka vereceğinden, meclise denetleme yetkisi verilmesi anlamsızdır. Devletin yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin tek elde toplanması, hak ve özgürlükler açısından ciddi bir tehdittir. Tarih bunun acı örnekleriyle doludur. Kuvvetler ayrılığının uygulanmaya başlamasıyla bu tehdit azalmıştır. Kuvvetler ayrılığı, erkler arasında eşitliğe ve özerkliğe dayanır.</p>
<p>Erklerin birbirlerinin alanına tecavüz etmemesi gerekir. Cumhurbaşkanının, yasa ile düzenlenen konularda kararname çıkarmaması anayasanın gereğidir. Yabancı para ile kararlaştırılan kira sözleşmelerinin Türk Lirasına çevrilmesi konusunda çıkarılan kararname, kamuoyunda tereddütlere sebep olmuştur. Borçlar Kanunu’nun ilgili maddesinde değişiklik teklifinin Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’ne sunulmasıyla bu sorun çözülmüştür. Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin sınırları kesin hatlarla belirlenmelidir. Kuvvetler ayrılığı sisteminde yasama kanunları yapacak, yürütme kanunları uygulayacak, yargı da uygulamanın hukuka uygun olup olmadığını denetleyecektir. Görüleceği üzere denetleme görevi yargıya verilmiştir. Yargı, belli güvencelere sahip olursa bu görevini yerine getirebilir. Yargı bağımsızlığına yönelik eleştiriler dikkate alınarak, kuvvetler ayrılığı tahkim edilmelidir.</p>
<p>Yeni bir seçim sistemi: Parlamenter sistem prensip olarak daha fazla temsile, Başkanlık sistemi ise istikrara dayanır. Türkiye’de Başkanlık sisteminin, istikrar için tercih edildiğini söyleyebiliriz. Amaç istikrar ise, seçim sisteminin de bu amaca uygun olması gerekir. Bu amaca en uygun sistem, dar bölge seçim sistemidir. İngiltere’de başarıyla uygulanan bu sistem, 2010 yılına kadar (70 yıl boyunca) birinci partiyi tek başına iktidara getirmiştir.</p>
<p>650 seçim çevresine bölünen bu sistemde, her seçim bölgesinden 1 milletvekili seçilmektedir.</p>
<p>Bu seçim sistemine yönelik eleştiriler üzerine 2011 de referanduma sunulmuş, değişiklik talebi halkın üçte ikisinin oylarıyla reddedilmiştir. Türkiye 600 seçim bölgesine ayrıldığında, Türkiye genelinde en fazla oyu alan parti milletvekillerinin büyük çoğunluğunu kazanacaktır. (1946-1957 arası, liste usulü çoğunluk gibi) Türkiye 300 seçim bölgesine ayrıldığında, bu sistem iki partiye yarayacak, ikinci partiye biraz daha fazla avantaj sağlayacak, “temsilde adalet” devre dışı kalacaktır. Türkiye’deki başkanlık sistemi için en uygun model, her seçim bölgesinden 3 milletvekilinin seçileceği “daraltılmış bölge” seçim sistemidir. Bu sistem, anayasadaki “yönetimde istikrar ve temsilde adalet” ilkesine uygun düşüyor. (67.madde) Anayasa Mahkemesi de seçimlerde “yönetimde istikrara” vurgu yapıyor.</p>
<p>Böyle bir seçim sisteminin kabulü, toplumun çoğunluğunun desteklediği siyasi partileri ve adaylarını öne çıkarır. Bu sistemde milletvekili kazanabilmek için %20’den fazla oy gerektiğinden, (%10) seçim barajına da gerek kalmaz. Siyasi partiler başarılı olabilmek için, her seçim bölgesinde, halkın değerleriyle en uyumlu kişileri aday göstereceğinden, “halkın iradesi” sandığa yansımış olur.</p>
<p>Siyasi partiler, halkın benimsemediği ideolojilerin temsilcilerini, lider ve parti kontenjanından meclise taşıyamaz. Bu sistemde adayların lidere veya partiye sadakatleri değil, nitelikleri öne çıkacak, ittifaklara da gerek kalmayacaktır.</p>
<p>Türkiye milletvekilliği: Türkiye’de zaman zaman gündeme gelen hususlardan biri de “Türkiye milletvekilliği”dir. Bu konuyu, DYP-SHP koalisyon hükümeti döneminde Tansu Çiller gündeme getirmiş, milletvekili sayısı, 100’ü Türkiye milletvekili olmak üzere 450’den 550’ye çıkarılmıştır.</p>
<p>Bir ihtiyacı karşılamak amacıyla değil,</p>
<p>Turgut Özal’ın 1987 seçimlerinde uyguladığı, “aldığı oyun çok üzerinde milletvekili kazanma” kurnazlığıyla yapılmıştır. Anayasa Mahkemesi, milletvekilleri arasında ayırıma sebebiyet verdiği gerekçesiyle Türkiye milletvekilliğini iptal etmiş, 100 milletvekilini seçim bölgelerine göre dağıtmıştır.</p>
<p>Bu konu, 19 Ekim 2011 de çalışmalara başlayan Anayasa Uzlaşma Komisyonu çalışmaları sırasında da gündeme gelmiş,</p>
<p>AK Parti’nin Türkiye milletvekilliği önerisi komisyon tarafından kabul edilmiştir. Bazı ülkelerde senato ve parlamento, ulusal meclis-federal meclis gibi iki ayrı meclis ve farklı statüde senatör ve milletvekilleri olsa da, bu yapılar, ülkelerin, tarihi, sosyal, siyasi tecrübelerin ürünüdür.</p>
<p>1960 darbesini gerçekleştirenler de, 1961 Anayasası’yla iki meclisli sistemi denemiş, halkın oylarıyla seçilen TBMM’nin yanına, darbeyi gerçekleştiren MBK üyelerinin doğal üye olduğu ikinci bir meclis (senato) eklemişlerdir.</p>
<p>TBMM’yi kontrol, darbeyi gerçekleştirenleri ödüllendirmeye yönelik bu meclis (senato) toplumsal bir ihtiyacın ürünü olmadığından 1980’e kadar devam etmiş, 1982 anayasası Senatoya yer vermemiştir. Tek devletin, tek milletin, tek bayrağın egemen olduğu ülkemizde, birden fazla meclisin ve farklı statülerde milletvekilliğinin, tarihi, siyasi, sınıfsal ve kültürel bir temeli bulunmamaktadır. Aynı mecliste iki farklı statüde milletvekili olmaz. Yürütme organında iki başlılık ne kadar sorun ise yasama organında iki başlılık da o kadar sorun demektir.</p>
<p>Seçimlerde bozulan dengenin onarılması: Siyasi tarihimizde, genel seçimler ve yerel seçimler 4 yılda bir ve iki seçim arasında 2 yıl ara olduğu için, seçimler çakışmıyordu. 1995 yılında yerel seçimlerin, 2007 yılında da milletvekillerinin görev süresinin 5 yıla çıkarılmasıyla, genel seçimler ile yerel seçimler arasındaki makas kapanmaya başladı.</p>
<p>2017 yılında Başkanlık sistemine geçildikten sonra, yerel seçimler ile genel seçimlerin aynı yıl (2019) içinde yapılması gerekti. Cumhurbaşkanı ve milletvekili seçiminin öne alınması, iki seçimin birlikte tartışılmasına engel olamadı. Genel seçimler ile yerel seçimlerin mantığı (ratio legis), dinamikleri farklı olduğundan, bu seçimler arasında en az 2 yıl olması gerekir.</p>
<p>Peş peşe seçim yapılması da, seçimler arasında 4,5 yıl boşluk olması da doğru değildir. Seçimlere uzun süre ara verilmesi, halkın yönetime katılma hakkını kısıtlamaktadır. Halk, en geç iki yılda bir sandığa giderek, oy kullanmalı, merkezi veya yerel yönetime karne vermelidir. Önümüzdeki seçimler de 8,5 ay arayla yapılacağından, seçim süreleri yeniden düzenlenmelidir.</p>
<p>Cumhurbaşkanı ve milletvekillerinin görev süresi 6 yıla çıkarılıp, iki yılda bir meclisin üçte biri yenilenmek suretiyle, bozulan denge düzeltilebilir. Parlamenter sistemde, tek başına iktidar mümkün olmadığında, birden fazla parti bir araya gelerek hükümet kurabiliyor. Koalisyon ortakları arasında derin çatlaklar meydana gelirse siyasi partiler çoğu kere halkın hakemliğine (seçime) başvuruyor.</p>
<p>Başkanlık sisteminde ise Başkan, bir sonraki seçim dönemine kadar seçildiğinden, seçimin erkene alınması gerekmiyor. Yeni anayasada, seçimin ne zaman yapılacağı belli olmalıdır. Başkanlık sisteminde meclis sadece yasama faaliyetinde bulunacağından, milletvekili sayısı azaltılmalı, 400’e indirilmelidir. Toplum, kamuda fazla kişinin istihdam edilmesini, kaynak israfı olarak görüyor. Kaynak israfını önlemede kamunun öncülük yapması gerekir. Ayrıca, daha fazla sayıda milletvekili, daha parçalı meclis demektir.</p>
<p>Daha çok demokrasi, daha çok özgürlük: Başkanlık sisteminin sağlıklı bir şekilde işlemesi için, mevzuatın baştan sona taranarak, anti-demokratik hükümlerin ayıklanması gerekiyor. Tarama sürecine, siyasi partilerden başlamak gerekiyor. Siyasi Partiler, demokratik sistemin temel yapı taşlarıdır.</p>
<p>1982 Anayasasının 68/2 maddesinde; “Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır” denilmiştir. Siyasi partilerin işleyişi, 22.04.1983 tarih ve 2820 sayılı kanunla düzenlenmiştir. Bu kanun, aday belirlenmesini dahi partilerin takdirine bırakmıştır. Parti tüzüğü ön seçime gerek görmemişse, parti yönetiminin takdirine bırakmışsa, aday buna göre belirlenecektir. Yargıtay Başsavcılığı’nın, Sayıştay’ın denetimleri yetersizdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kanunda açıkça “ticaret yasağı” olmasına rağmen, bir parti, banka yönetim kuruluna üye gönderebilmektedir. 31 Mart’ta İstanbul seçimleri, seçim sisteminin güvenli olmadığını ortaya çıkarmıştır. Sadece İstanbul’da 320 bin oyun geçersiz sayılması vahim bir durumdur. Seçim sisteminin aksayan yanları düzeltilerek, güvenli hale getirilmeli, pilot bölgelerde makine ile oy sayıma geçilmelidir.</p>
<p>Hukuk Sisteminde Köklü Reform</p>
<p>Hukuk sistemimizde de köklü bir reform gerekiyor. Geçtiğimiz ay açıklanan geniş kapsamlı Yargı Reformu Strateji Belgesi, yargıda sorunların ciddi boyutta olduğunu gösteriyor. Sorunların başında yarım milyon kişiyi kapsama alanına alan “FETÖ ile mücadele” geliyor.</p>
<p>Bu örgütün, çalıntı sorularla devletin bütün kurumlarının kılcal damarlarına kadar sızdığı bilindiği halde, devlet bu mücadeleyi, ısrarla, kamu görevlileriyle yürütmeye çalışıyor. FETÖ ile mücadele birimlerine atanan birçok kişinin FETÖ’cü olduğu ortaya çıkmasına rağmen, yerine, başka bir kamu görevlisi atanıyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şikayetler azalmıyor, artarak devam ediyor. FETÖ ile mücadelenin, aralarında (FETÖ’nün hedefinde olan) STK temsilcilerinin ve kamu görevlilerinin de bulunacağı “yerel komisyonlar” tarafından yürütülmesi gerekir. İnceleme kaynağında yapılırsa, yanlışlık ihtimali en aza iner, büyük balıkların tespiti daha kolay olur. Bir suç işlendiğinde, toplum farklı tepkiler veriyor.</p>
<p>Bir kısmı suçu eleştirirken bir kısmı cezayı az buluyor. Suç tipleri ve cezalar sürekli tartışma konusu yapıldığına göre, suç ve ceza adaleti için kapsamlı bir çalışma yapılması gerekiyor. Bireylerinin yaşam tarzlarına, inançlarına, kıyafetlerine, sözlü veya fiili müdahalede bulunanlar için yaptırımların caydırıcı hale getirilmesi gerekiyor.</p>
<p>Adım adım hukuk devletine: Yürürlükte bulunan Anayasaya göre, bundan sonraki seçimin, 25 Haziran 2023 tarihinde yapılması gerekiyor. Bu da (yaklaşık) dört yıl boyunca seçim yapılmayacağı anlamına geliyor. Ak Partinin bu dört yıllık süreyi çok iyi değerlendirmesi, sistemin aksayan yanlarını tespit edip, onarması gerekiyor.</p>
<p>Ekonomik sistemi, saldırılara karşı daha dayanıklı hale getirmesi, toplumun ekonomik ve refah düzeyini artırması gerekiyor. İfade özgürlüğü önündeki bütün engelleri kaldırması, adalete olan güveni tesis etmesi gerekiyor. Savunma alanındaki başarılarını, terörle ve terör örgütleriyle mücadeleyi kararlılıkla devam ettirmesi gerekiyor.</p>
<p>İslam ahlakının evrensel kodlarına dönerek, kibrin yerine tevazuyu, israfın yerine tasarrufu, kabalığın yerine hilmi, umursamazlığın yerine ilgiyi, şatafatın yerine sadeliği, gücün yerine adaleti, vs. ikame etmesi gerekiyor. Bütün bunları “hukuk devleti”nin sınırları içinde yapması gerekiyor.</p>
<p>Kuruluşunun yüzüncü yılında, Türkiye’yi küresel bir aktör haline getirmesi gerekiyor. Bütün bunları, seçim kazanmak için değil, “Türkiye için” yapması gerekiyor. Türkiye’yi bir adım ileri taşıyanların hizmetlerini halk zaten karşılıksız bırakmıyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/baskanlik-sisteminde-revizyon/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yargıda Ankara Kriterleri</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yargida-ankara-kriterleri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yargida-ankara-kriterleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cüneyt Toraman]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jul 2019 08:38:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet Bakanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Feyzioğlu]]></category>
		<category><![CDATA[TBB]]></category>
		<category><![CDATA[yargı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11638</guid>

					<description><![CDATA[Adalet Bakanlığı, kapsamlı bir yargı reformu paketi için hukukçulardan, barolardan, hukuk kuruluşlarından görüş alıyordu. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 30 Mayıs 2019 tarihinde, Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi’nde, hazırlanan Yargı Reformu Strateji Belgesi’ni kamuoyuna açıkladı. Yargı Reformu Stratejisi Belgesi’nin 2 temel perspektifi, 9 amacı, 63 hedefi ve 256 faaliyeti özet olarak sunuldu. Salonda bulunan Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Fevzioğlu, reform paketini ayakta alkışladı. Bakanlığa ilettikleri görüşlerinin önemli bir kısmının reform paketinde yer aldığını belirterek, bu paket uygulamaya konulduğunda birçok sorunun çözüleceğine inandığını söyledi. TBB Başkanıyla birlikte, kırktan fazla baro başkanının toplantıya katılmış olması, reform paketinin güçlü bir desteğe sahip olduğunu gösteriyor. Yıllardır hukuk fakültelerindeki eğitim süresinin 5 yıla çıkarılması gerektiğini dile getiren Hamdi Yasa, bu isteğinin gerçekleşecek olmasından mutluluk duyduğunu söyledi. Yargı Reformu’na bütün medya büyük ilgi gösterdi, tartışma programlarında ele alındı. Ancak kısa bir süre sonra gündemden düşmeye başladı. Türkiye’de yargının gelişim ve değişim süreci, onlarca yıldır biriken sorunlar, adalete erişim konusunda yaşanan sıkıntılar, adalet beklentisi, Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin, toplumun bütün kesimleri tarafından enine boyuna tartışılmasını, (varsa) hataların ve eksikliklerin dile getirilmesini gerektiriyor. Adalet Bakanlığı’nın böyle bir reform paketi hazırlaması, kamuoyuna sunması, yargıda ciddi bir sorunun varlığının farkında olduğunu gösteriyor. Daha da önemlisi, bu sorunu &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1">Adalet Bakanlığı, kapsamlı bir yargı reformu paketi için hukukçulardan, barolardan, hukuk kuruluşlarından görüş alıyordu. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 30 Mayıs 2019 tarihinde, Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi’nde, hazırlanan Yargı Reformu Strateji Belgesi’ni kamuoyuna açıkladı. Yargı Reformu Stratejisi Belgesi’nin 2 temel perspektifi, 9 amacı, 63 hedefi ve 256 faaliyeti özet olarak sunuldu.</p>
<p class="p1">Salonda bulunan Türkiye Barolar Birliği (TBB) Başkanı Metin Fevzioğlu, reform paketini ayakta alkışladı. Bakanlığa ilettikleri görüşlerinin önemli bir kısmının reform paketinde yer aldığını belirterek, bu paket uygulamaya konulduğunda birçok sorunun çözüleceğine inandığını söyledi. TBB Başkanıyla birlikte, kırktan fazla baro başkanının toplantıya katılmış olması, reform paketinin güçlü bir desteğe sahip olduğunu gösteriyor. Yıllardır hukuk fakültelerindeki eğitim süresinin 5 yıla çıkarılması gerektiğini dile getiren Hamdi Yasa, bu isteğinin gerçekleşecek olmasından mutluluk duyduğunu söyledi.</p>
<p class="p1">Yargı Reformu’na bütün medya büyük ilgi gösterdi, tartışma programlarında ele alındı. Ancak kısa bir süre sonra gündemden düşmeye başladı. Türkiye’de yargının gelişim ve değişim süreci, onlarca yıldır biriken sorunlar, adalete erişim konusunda yaşanan sıkıntılar, adalet beklentisi, Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin, toplumun bütün kesimleri tarafından enine boyuna tartışılmasını, (varsa) hataların ve eksikliklerin dile getirilmesini gerektiriyor.</p>
<p class="p1">Adalet Bakanlığı’nın böyle bir reform paketi hazırlaması, kamuoyuna sunması, yargıda ciddi bir sorunun varlığının farkında olduğunu gösteriyor. Daha da önemlisi, bu sorunu çözme iradesini ortaya koyuyor. Reform paketinde, yargının sorunları doğru teşhis edilmiş mi? Bu paket uygulamaya konulduğunda, toplumun farklı kesimlerinin adalet beklentisini karşılayabilecek mi? Reform paketini hazırlayanlar neyi amaçlıyor? Belirlenen hedefler, bu amaçları gerçekleştirebilir mi? Hatalar ve eksiklikler nelerdir? Aşağıda, bu sorulara cevap bulmaya çalışacağız?</p>
<p class="p1"><b>Türkiye’de Yargının Kısa Tarihçesi:</b></p>
<p class="p1">Türkiye’de yargı, 1961 Anayasasıyla kurgulanan askeri vesayet düzeninin en önemli unsurlarından biridir. Bu düzende, devletin bütün erklerine vasi tayin edilmiştir.</p>
<p class="p1">Yasama organına Anayasa Mahkemesi vasi tayin edilmiş, uygun görülmeyen kanunları iptal, siyasi partileri kapatma yetkisi verilmiştir. Yürütme organına da Milli Güvenlik Kurulu (MGK) vasi tayin edilmiş, iç ve dış siyaseti belirleme yetkisi verilmiştir. Yargıya da Hakimler Yüksek Kurulu (1961 AY.143.mad.) vasi tayin edilmiştir.</p>
<p class="p1">Bu vesayet düzeni, 1982 Anayasasıyla tahkim edilmiş, askerler için özel mahkeme kurulmuş, adliye mahkemelerinde yargılanmaları engellenmiş, HSYK’nın yetkileri artırılmıştır. HSYK sisteminde, HSYK’nan Yargıtay üyelerini, Yargıtay üyeleri de HSYK üyelerini seçtiği kapalı devre kast sistemi kurulmuştur. Hakim ve savcı kadroları, belli ideolojilere tahsis edilmiştir. Yargı, 1960, 1980, 28 Şubat darbelerine açıkça destek vermiş, 17-25 Aralık 2013’te hükümeti devirmeye teşebbüs etmiştir.</p>
<p class="p1">Türkiye birçok kez darbelere maruz kaldığı ve milyonlarca kişinin hak ve özgürlükleri ihlal edildiği halde Yargı, bu darbeleri gerçekleştirenlere soruşturma dahi açmamıştır. Hatta 1980 darbesini gerçekleştiren Kenan Evren aleyhinde iddianame düzenleyen Adana Savcısı Sacid Kayasu’yu meslekten ihraç etmiştir. 28 Şubat darbe sürecindeki sistematik hak ihlallerine destek vermek suretiyle, 24 milyon kişinin hak ve özgürlüklerinin ihlalinde başrol oynamıştır. Gerek askeri vesayet döneminde ve gerekse 2010-2014 tarihleri arasındaki FETÖ vesayeti döneminde, talimatla hareket etmiştir.</p>
<p class="p1">Yargı, sadece olağanüstü dönemlerde değil, olağan dönemlerde dahi hukuka uymamıştır. Yargıtay Başsavcısı, iktidarda bulunan Refah Partisi aleyhine kapatma davası açmış, Anayasa Mahkemesi de kapatma kararı vermiştir. Aynı şekilde 2008 yılında AK Parti aleyhine açılan kapatma davası, Anayasa Mahkemesi tarafından, sadece bir oy farkla reddedilmiştir. AK Parti’nin, vesayet sistemini değiştirme, demokratikleştirme girişimleri büyük bir dirençle karşılaşmıştır.</p>
<p class="p1">2010 yılında yapılan referandumla, HSYK’nın yapısı değiştirilmiştir. Anayasa Mahkemesi’nin (oylama usulüne ilişkin) iptal kararıyla HSYK üzerindeki askeri vesayetin yerini FETÖ vesayeti almıştır. Bu süreç içinde, otuz yıldır devletin kılcal damarlarına sızan FETÖ’nün, kendilerine engel gördüğü çok sayıda kişiye kumpas kurduğu, tutuklattığı, mahkûm ettiği ortaya çıkmıştır.<span class="Apple-converted-space">  </span>2014 HSYK seçimleriyle FETÖ vesayeti de sona ermiştir. 15 Temmuz darbe teşebbüsünü takiben, beş bine yakın hakim ve savcı, KHK ile meslekten ihraç edilmiştir.</p>
<p class="p1">2016 yılının sonuna kadar, Türkiye’de bağımsız ve tarafsız bir yargıdan söz edemeyiz. Yargı, vesayet sisteminin bir unsuru olarak görev yapmıştır. Davaların yıllarca uzaması, basit şüphe ile tutuklama kararları verilmesi, yerel mahkeme kararlarının yarısından fazlasının bozulması, onananların çoğunun adil olmaması, yargıda köklü bir reformu zorunlu hale getirmiştir.</p>
<p class="p1">AB üyelik başvurusuyla birlikte, yargı sisteminde değişiklikler yapılmaya başlanmıştır. 2000 yılından itibaren birçok reform paketi uygulamaya konulmuştur. 2015 yılında kapsamlı bir Yargı Reformu paketi uygulamaya konulmuştur. Son yargı reformu, bu belgeye atıf yapmakta, bu paketin devamı olarak nitelemektedir.</p>
<p class="p1"><b>Yargı Reformu Strateji Belgesi</b></p>
<p class="p1">Cumhurbaşkanı tarafından kamuoyuna açıklanan Yargı Reformu Strateji Belgesi, iki kısımdan meydana geliyor. <b>Birinci kısmında</b>, Giriş (1-6), Hak ve özgürlüklere ilişkin temel perspektif (7-18), Avrupa Birliği perspektifi (19-24), Adalet sisteminin işleyişine ilişkin perspektif (25-35),<span class="Apple-converted-space">  </span>İkinci yargı reformu (2015 tarihli) belgesinin değerlendirilmesi (36-66), Belgenin hazırlık süreci (67-70), Kapsam (71-73), İzleme ve Değerlendirme (74-75), bölümlerinden oluşuyor.</p>
<p class="p1">Avrupa Birliği perspektifinde,<span class="s1"> “Türkiye’nin AB üyelik sürecine verdiği önemin altını çizmekte, AB üyeliğini stratejik bir hedef olarak korunduğu, katılım sürecine bağlılığını korunduğu” belirtilmektedir. </span>AB’nin kapattığı fasıllarından 23’üncüsü, yargı ve temel haklardı. AB’nin on altı faslı bloke etmesi, 14 fasıldan sadece birini kapatması, yeni fasıl açılmayacağını açıklaması, Yargıda AB reformlarının durması anlamına geliyordu.</p>
<p class="p1">Ancak Türkiye, AB ile her sorun yaşadığında, “Kopenhag Kriterlerini bir yana bırakır, Ankara Kriterleriyle yola devam ederiz” diyordu. Yargı ile ilgili fasıllar kapalı iken (AB ile müşterek bir çalışma olmadan) Türkiye’nin böyle bir reform paketi yayınlaması, “<b>Ankara Kriterlerini</b>” devreye soktuğunu gösteriyor.</p>
<p class="p1">Belgenin <b>ikinci kısmı</b>, 9 amaçtan ve bu amacı gerçekleştirmeye yönelik hedef ve eylemlerden oluşuyor.</p>
<p class="p1"><b>1. Amaç: </b>Hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi, (İfade özgürlüğü alanının genişletilmesi, AYM ihlal kararlarının yeniden yargılama yolunun açılması, Yargı mensuplarının insan haklarına ilişkin duyarlılığının ve farkındalığının artırılması için eğitim verilmesi)</p>
<p class="p1"><b>2. Amaç:</b> Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı, (1.1 Atama ve terfilerde liyakate önem verilmesi, 2.2. Hakimlere coğrafi teminat sağlanması, 2.3 Yargı etiğinin güçlendirilmesi, 2.4 Mevzuat hazırlanırken ilgililerin sürece dahil edilmesi)</p>
<p class="p1"><b>3. Amaç: </b>İnsan kaynaklarının nicelik ve niteliğinin artırılması, (3.1 Hukuk eğitiminin niteliğinin artırılması, eğitim süresi ve başarı sıralamasının düzenlenmesi, 3.2 Hukuk mesleklerine giriş sınavı getirilmesi, 3.3 Hakim ve Savcı yardımcılığı müessesesi oluşturulması, 3.4 Mesleğe giriş ve meslek içi eğitimin geliştirilmesi)</p>
<p class="p1"><b>4. Amaç: </b>Performans ve verimliliğin artırılması, (4.1 HSK’da takip ve ölçüm merkezi kurulması, 4.2 Yargılamada hedef süre konulması, 4.3 (Çevre, İmar, Enerji gibi) Yeni ihtisas mahkemelerinin kurulması, 4.4 İstinaf mahkemesi sayısının artırılması, 4.5 Bilirkişilik sisteminin etkinliğinin ve verimliliğinin artırılması, 4.6 Elektronik tebligat yaygınlaştırılması, 4.7 Adliye olmayan yerlerde, havaalanlarında SEGBİS kurulması)</p>
<p class="p1"><b>5. Amaç:</b> Savunma hakkının etkin kullanımının sağlanması, (5.1 Avukatlığa girişte, hukuk mesleğine giriş sınavı getirilmesi, 5.2 Bazı davalarda zorunlu avukatlık, Bilgi belge temininde kolaylık sağlanması, 5.3 Belli bir süre avukatlık yapanlara hususi damgalı pasaport (yeşil pasaport) verilmesi)</p>
<p class="p1"><b>6. Amaç:</b> Adalete erişimin kolaylaştırılması ve adalet hizmetlerinden memnuniyetin artırılması, (6.1 Dava, istinaf, temyiz sürelerinin yeknesak hale getirilmesi, 6.2 Adli yardımın güçlendirilmesi, engellilerin, kadınların, yaşlıların, yabancıların adalete erişiminin güçlendirilmesi, 6.11 Tanıklığı zorlaştıran uygulamaların kaldırılması, adliyelerde tanık odaları açılması)</p>
<p class="p1"><b>7. Amaç: </b>Ceza adaleti sisteminin etkinliğinin artırılması, (7.1 Kovuşturma öncesi çözüm araçlarının güçlendirilmesi, Savcının takdir alanının genişletilmesi, bazı suçların anlaşmayla sonuçlandırılması, Kovuşturma mecburiyeti ilkesinin esnetilmesi, 7.2 Suç ve yaptırım dengesinin bütünüyle gözden geçirilmesi, HAGB’nın gözden geçirilmesi, Şiddet içermeyen bazı suçlarda, kadın ve yaşlılar için evde infaz uygulamasının getirilmesi, Bazı fiillerin suç olmaktan çıkarılması, 7.3 Mahkemelerin görev alanlarının yeniden düzenlenmesi, Asliye Ceza Mahkemesi’nin görevine giren bazı suçlarda basit yargılama usulünün getirilmesi, 7.4 Denetimli serbestlikte elektronik kelepçe, Hükümlü ve tutukluların yakınlarıyla görüntülü görüşebilmesi, 7.6 Koşullu salıverme süresi iyileştirilmesi, 7.7 Adli sicil arşivinin kendiliğinden silinmesi, 7.8 Bilişim suçları (siber suçlara) ilişkin soruşturma ve kovuşturmanın etkinliğinin artırılması ve makul sürede yargılamanın sağlanması)</p>
<p class="p1"><b>8. Amaç: </b>Hukuk Yargılaması ve İdari Yargılama sadeleştirilmesi, etkinliğinin artırılması, (8.1 Hukuk yargılaması basitleştirilecek, 8.4 Noterlerin tatilde görev yapması sağlanacak)</p>
<p class="p1"><b>9. Amaç: </b>Alternatif çözüm yöntemlerinin yaygınlaştırılması, (Arabuluculuk sisteminin yaygınlaştırılması) olarak özetleyebiliriz.</p>
<p class="p1">Reform paketindeki başlıklar, yargıdaki sorunların tespiti konusunda kapsamlı bir araştırma yapıldığını gösteriyor.</p>
<p class="p2"><b>Reform Paketindeki Amaçlar ile Hedefler Uyumlu mu?</b></p>
<p class="p1">Yargı Reformu Strateji Belgesi’nde sıralanan amaçlar, evrensel hukukun da son derece önem verdiği amaçlardır. Önemli olan bu amaçların nasıl gerçekleştirileceğidir. Strateji belgesinde, bu amaçların hangi yöntemlerle gerçekleştirileceği belirtilmiş. Bu araçların (hedeflerin) amaca uygun olup olmadığının üzerinde durmak, amaca uygun değilse, yeniden gözden geçirmek gerekiyor. Strateji belgesinde ayrıca amaçlara ulaşmak için çok sayıda hedef (araç) belirlendiğini görüyoruz. Bu hedeflerin her birinin, enine boyuna tartışılması gerekiyor. Ben burada beş örnekle yetineceğim.</p>
<p class="p1"><b>Hakim yardımcılığı: </b>Yargı reformunun en dikkat çeken hususlarından biri, hakim yardımcılığı kurumudur. Bu kurumla, hakimlerin iş yükünün azaltılmasının hedeflendiği anlaşılıyor. Böyle bir düzenleme, “yargılama hukuku” açısından sorunludur. Yargılama erkleri (iddia/savunma/yargılama) arasında hiyerarşi olmadığı gibi, yargılama makamında da hiyerarşi olmaz, olmaması gerekir.</p>
<p class="p1">Hakim yardımcılığı, hakimler arasında hiyerarşik bir düzeni çağrıştırmaktadır. Muhakeme hukuku açısından son derece önemli olan böyle bir konunun, bu kadar hukukçunun gözünden kaçması ilginç bir durum. Stajyer hakim, henüz hüküm verme olgunluğuna erişmemiş, hakimlik eğitimine devam eden kişi demektir. Stajı tamamlanıp atanıncaya kadar, karar verme yetkisi yoktur.</p>
<p class="p1">Yedek hakim, asil üyenin katılmadığı heyetlere katılarak, karar sürecine katılan hakim olup, aralarında hiyerarşik bir ilişki yoktur. Raportör hakimler, mahkeme heyetini bilgilendirmeye yönelik rapor hazırlar, heyete sunar, (kesinlikle) karar süreçlerine katılmazlar.</p>
<p class="p1">Ancak hakim yardımcılığı, farklı bir durumu ifade etmektedir. Hakime yardımcı olmak için araştırma yapması, gerekçe hazırlaması öngörülüyor. Yargılama (hüküm) faaliyeti bütündür, parçalara bölünemez. Bir hakim, gerekçe netleşmeden karar veremez, karar verdiği anda gerekçe zihninde netleşmiş demektir. Kararı veren kimse, gerekçeyi de o yazmalıdır. Karar sürecine katılmayan biri, başkasının verdiği bir karara gerekçe yazamaz. SETA da bu konuda rapor hazırlamış, konuyu yargılama faaliyeti kapsamında değil, uygulamada ortaya çıkabilecek sorunlar açısından değerlendirmiştir. (<i>Hakim yardımcılığı kurumu raporu, Nesibe Kurt Konca, 2016</i>)</p>
<p class="p1">Raporda, mukayeseli hukuktan (Almanya, Avusturya) verilen örnekler, öneriyle örtüşmemektedir. Almancada “rechtspfleger” kavramının karşılığı hakim yardımcısı değil, “adli hizmet uzmanı”dır. Avusturya’da hakim yardımcılığı, basit işlemleri içeren, görev ve iş bölümü ayırımına dayanmaktadır. Hukuk fakültesi mezunu olmayanların dahi bu göreve atanması, bu kişilerin yargılama faaliyetine katılmadıklarını gösteriyor. Yargıtay’da olduğu gibi, yerel mahkemelere de raportör atanabilir, ancak hakim yardımcılığı, yargılama faaliyetinin ruhuna uygun düşmüyor. Adalet Bakanlığı, bu konuyu yeniden ele almalıdır.</p>
<p class="p1"><b>Hukuk fakültelerinin 5 yıla çıkarılması: </b>Cumhurbaşkanı Erdoğan, Yargı Reformu Belgesi’nin sunumunda, insan kaynaklarının nitelik ve niceliğinin artırılması kapsamında, hukuk fakültelerinin eğitim süresinin 5 yıla çıkarılacağını, başarı sıralamasını 100 bine yükseltmeyi hedeflediklerini ifade etmiştir.</p>
<p class="p1">Strateji belgesinde, (3.1), “Hukuk eğitiminin modeli, <b>fakültelerin eğitim süresi</b> ve kontenjanları ile fakültelere girişte aranan başarı sıralama ölçütü niteliğin artırılması için yeniden belirlenecektir” ifadeleri, hukuk fakültelerinin 5 yıla çıkarılacağı anlamına gelmese de Cumhurbaşkanının ifadelerinden, bu konunun konuşulduğu ve mutabakat sağlandığı anlaşılıyor.</p>
<p class="p1">Hakim ve savcıların yetersizliğini önce staj sisteminde aramak gerekir. Mesleki yetersizliklerden lisans eğitimlerini sorumlu ise bunu diğer branşlara da uygulamak gerekir. Başarı sıralamasında birinci olan hukuk fakültesiyle 84. sıradaki hukuk fakültesini aynı kefeye konulması da adil değildir. Hukuk fakülteleri, dünyanın her yerinde dört yıldır. Mevcut sistemin elden geçirilmesi daha isabetli olurdu. Yasama organı, lisans ve yüksek lisansta sömestre sayısını bir yılda üçe çıkarsa eğitim süresini beş yıla çıkarmaya gerek kalmaz.</p>
<p class="p1">Adalet Bakanlığı, eğitim süresini 5 yıla çıkarma hedefinin, “insan kaynaklarının nicelik ve niteliğinin artırılması” amacıyla örtüşüp örtüşmediğini yeniden gözden geçirmelidir. ÖSYM’de başarı sıralamasının 100 bine yükseltilmesi de hukuk fakültelerinde eğitimin kalitesini artırmaz.</p>
<p class="p1">Hukuk fakültelerinde eğitimin kalitesi öğrencileri, (muhakeme yeteneğini ölçen sınav ve mülakatla) hukuk fakülteleri seçerse artabilir. ÖSYM sıralamada daha iyi bilenleri değil, soruları “daha hızlı” çözenleri üst basamaklara yerleştiriyor. Bu sınavla, bir kasabaya şerif değil, hakim, savcı, avukat, kaymakam, vali adayı seçiyoruz.</p>
<p class="p1"><b>Yargılamada hedef süre: </b>Yargı Reformu Strateji Belgesi’nde, dava türlerine göre azami hedef süre konulacağı, davaların bu süre içerisinde sonuçlanmasının takip edileceği belirtiliyor. Türkiye’de yargılamaların yıllarca sürdüğü bilinen bir gerçektir. Bunun sebepleri bellidir. Yargılamanın uzamasına sebebiyet veren aksaklıklar düzeltildiğinde yargılama süresi kendiliğinden kısalacaktır.</p>
<p class="p1">Davalar için ayrıca bir hedef süre konulması isabetli değildir. Hedef süre konulması, hakimleri ve savcıları baskı altına alacak, tanık dinletme talepleri reddedilecek, tanık sayısına müdahale edilecek, sanığın savunma hakkı kısıtlamaya maruz kalacaktır. Dava türlerine göre farkı hedef süre de isabetli değildir.</p>
<p class="p1">Dava türü ne olursa olsun, davacı ve davalı sayısının çokluğu, taraflardan bazılarının yabancı ülkede ikamet etmesi, davada yabancı unsurlu dava olması, birden fazla davanın birleştirilmiş olması, bilirkişilerin yetersizlikleri, (hakimin hiç bir kusuru olmadığı halde) davaların uzamasına sebebiyet vermektedir. HSK, hakim ve savcıların terfilerinde dava sürelerini dikkate alabilir ancak hedef süre konulması isabetli değildir.</p>
<p class="p1"><b>Kıta Avrupası ve Anglo-Sakson sistemi karma uygulama: </b>Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin Giriş kısmında, “<i>Türk hukuk sisteminin, Kıta Avrupası hukuk sistemi içerisinde yer aldığı, Anglo-Sakson hukuk sistemi ile etkileşimin giderek arttığı, bu nedenle başta Avrupa Konseyi’nin ilkeleri, AB müktesebatı ve uygulamaları olmak üzere farklı hukuk sistemlerinden iyi uygulama örnekleri dikkate alınarak hazırlanan Belge’de, dünya genelinde var olan eğilimin izlerinin görüleceği</i>” ifade edilmek suretiyle, Anglo-Sakson hukuk sistemindeki kimi uygulamaların, <b>mevcut sisteme monte edileceği</b> belirtilmektedir. (Bazı örnekler; Hedef 7.1.a (Cumhuriyet savcılarının takdir yetkileri), Hedef 7.1.d (cezada pazarlık), Hedef 7.2.a (kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımların artırılması), Hedef 7.2.b (kabahate dönüştürme), Hedef 8.1.b (basit yargılama usulleri), Hedef 8.1.g (kolektif menfaatlere yönelik davalar), Hedef 8.2.a (dürüst davranma yükümlülüğü), Hedef 4.8.b (duruşmasız çözülecek uyuşmazlıklar), Hedef 4.8.c (duruşma kayıt sistemi), Hedef 9.1.- 9.2 (ceza ve hukukta alternatif çözüm yöntemleri).</p>
<p class="p1">Anglo-Sakson Hukuk Sistemi, Birleşik Krallık’ta doğan ve bu ülke ile ABD, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Güney Afrika, Hindistan ve bazı eski Birleşik Krallık sömürgelerinde uygulanan hukuk sistemidir. Bu sistemin özelliği, kodifike edilmiş kanunlara dayalı olmaması, örf ve adet kuralları ile içtihatlardan güç alarak oluşmasıdır. Bu sistemde yargı birliği ilkesi geçerli olduğundan, mahkemeler, adli yargı ve idari yargı şeklinde ayrıma tabi tutulmamıştır.</p>
<p class="p1">Farklı isimlerle anılsa da tüm mahkemeler tek ve en yüksek mahkemeye tabidir, uyguladıkları yargılama usulleri de aynıdır. Mahkemeler, hakkaniyet, örf ve âdete,<span class="Apple-converted-space">  </span>içtihatlara göre karar verir.</p>
<p class="p1">Kıta Avrupası hukuku ise Roma hukukunun esas alındığı Avrupa genelinde hakim olan hukuk sistemidir. Türkiye, Kıta Avrupası hukuk sistemi içinde yer almaktadır. Her iki hukuk sistemi de kendi içinde bütünlük arz etmektedir. Her ikisinin de artıları her ikisinin de eksileri vardır. Hukuk sistemlerini her ülkenin kendi tarihi, siyasi, toplumsal koşulları içinde değerlendirmek gerekir.</p>
<p class="p1">Anglo-Sakson yargı sistemi, mahkemelerin içtihatlarına dayanmaktadır. Bu ülkelerde mahkemelerin içtihatları, (değişimin zorunlu kıldığı durumlar hariç) birbiriyle çelişmez. Ancak Türkiye’de tam aksi bur durum söz konusudur. Mahkemelerin içtihatlarında, inişli çıkışlı bir durum söz konusudur. Yüksek mahkemelerin içtihat arşivleri, yaşı büyütülerek idam edilen çocuklar, şapka kanunundan önce yayınlanan şapka risalesi nedeniyle idam edilen hocalar, üniversitelerde, kamuda, başörtüsü yasağı, ezan yasağı, meslek liselerine katsayı engeli, vs. kötü örneklerle doludur.</p>
<p class="p1">ABD ve İngiltere, ellerinde bulunan olağanüstü propaganda imkânlarıyla, hukukçuları etkilemekte, yargı sistemini ihraç etmeye çalışmaktadır. Savcıların sanıklarla pazarlık usulü, itiraf prosedürleri, istihbarat örgütlerinin işine yaramakta, mahkemeleri devre dışı bırakmaktadır. (ABD’de, Reza Zarrab aleyhine dava açan savcı, pazarlık ve itiraf yöntemiyle Zarrab’ı tanık, Hakan Atilla’yı sanık yapmıştır.) Kovuşturma mecburiyetinin olduğu mevcut sistemde bile, şüpheliler arasında ayırımcılık yapılırken, savcılarımıza şüphelilerle pazarlık yetkisi verilmesi, vahim sonuçlara yol açar. Anglo-Sakson sisteminde, yargılama makamı (mahkeme heyeti), duruşma salonunda iddia makamının iddiası ve savunma makamının savunmasına göre karar verir. Bu sistemi benimsemiş olsaydık, 15 Temmuz darbe teşebbüsüne iştirak edenlerden büyük<span class="Apple-converted-space">  </span>çoğunluğunu masum sayacaktık.</p>
<p class="p1">Kıta Avrupası sisteminde delil serbestisi ve hakimin takdir yetkisi nedeniyle sanıkların inkârları işe yaramamıştır. Mevcut sistemde de savcılar, adliye binası dışına çıkarılabilir. Şüpheliler, ön ödeme imkânından yararlanmaktadır.</p>
<p class="p1">Anglo-Sakson sistemi, bazı ülkelerde başarılı sonuçlar verebilir. Ancak sistematik saldırılara maruz kalan Türkiye’de, bu sistemin başarı şansı yok denecek kadar azdır. Yargılama sisteminde bugüne kadar önemli değişiklikler yapıldı, bundan sonra da yapılacaktır. Başka hukuk sistemlerinden de yararlanabiliriz. Ancak bunu yaparken, Kıta Avrupası hukuk sisteminin yörüngesinden çıkmamak gerekir.</p>
<p class="p1"><b>Alternatif çözüm yolları: </b>Yargı Reformu Strateji Belgesi’nde, alternatif çözüm yollarının artırılacağı belirtiliyor. Reform paketi açıklanmazdan önce de bazı davalarda arabulucuya başvuru “dava şartı” haline getirilmişti. Bugün itibarıyla İş Mahkemesi’nde, Ticaret Mahkemesi’nde arabulucuya başvurmadan dava açılamıyor. Strateji belgesinde, bu uygulamanın yaygınlaştırılacağı vaat ediliyor. Arabuluculuk kurumu dava sayısını önemli ölçüde azaltsa da ideal bir çözüm olarak görmemek gerekir. Tarafların dava öncesinde uzlaşmalarının ana sebebi, yargıya olan güvensizlik, haklı olduğunu anlatamama endişesidir.</p>
<p class="p1">Arabuluculuk dışında, başka alternatif çözüm yolları da vardır ve başarıyla uygulanmaktadır. Mesela, tüketici hakem heyetleri bunlardan biridir. Trafik kazalarında meydana gelen zararlarda, Sigorta Tahkim Kurulu da başarılı bir faaliyet yürütmektedir. Uyuşmazlıklar, çok kısa süre içinde, en az masrafla ve daha adil bir şekilde çözümlenmektedir.</p>
<p class="p1">İş uyuşmazlıklarını arabulucuya havale etmek yerine, içinde işçi, işveren temsilcilerinin de bulunacağı hakem heyetine tevdi etmek daha iyi olurdu. Kiraya veren ile kiracı arasındaki kira bedeline ilişkin uyuşmazlıkları, belediyelerde kurulacak hakem heyetleri, mahkemelerden daha hızlı, daha adil ve daha az masrafla çözebilir. Reform paketinde, mahkemeler üzerindeki gereksiz dava yükünün azaltılması için alternatif çözüm kanallarının açılması doğru ise de bu amaç için öngörülen yöntemlerin yeniden gözden geçirilmesi gerekir.</p>
<p class="p1">Mahkemelerinin iş yükünün, dava sayısının azaltılması, yeni mahkemelerin kurulması, alternatif çözüm kanallarının artırılması, yargılama süresinin kısaltılması elbette önemlidir, ancak “adalet” daha önemlidir. İstatistiki verileri, usul hükümlerini, kavanoza benzetecek olursak, adalet bu kavanozun içindeki baldır. Diyeceğim şu ki daha fazla personel, daha kaliteli adliyeler, yüksek teknoloji, daha az dava, daha hızlı yargılama, vs. adalet için yeterli olmayabilir. Önemli olan, adaletin tecellisi (vicdani tatmin) ve yargıya olan güvenin tesisidir.</p>
<p class="p2"><b>Toplum, Adalet İstiyor</b></p>
<p class="p1">Adalet, devletin asli görevleri arasında olduğu halde, Anayasa’daki engeller nedeniyle bu soruna uzunca bir süre el atılamamıştır. 2010 Anayasa değişikliği yargıdaki kast sisteminin kilidini açmış, 15 Temmuz darbe teşebbüsünü takiben, yargı içinde yuvalanan FETÖ tasfiye edilmiştir. FETÖ’nün tasfiyesi ile birlikte, toplumda adalet beklentisi had safhaya ulaşmıştır.<span class="Apple-converted-space">  </span>Hukukçularımız, devleti bile yargılayacak bir yargı özlemini dile getiriyor, Berlin’de, bir değirmencinin krala kafa tuttuğu örneğini veriyor. <b>Efsaneye göre</b>, <i>‘’Prusya Kralı II. Friedrich’in Berlin yakınlarındaki Potsdam’da yeni bir saray yaptırmak için beğendiği arazide bulunan bir değirmenci, kralın görevlendirdiği kişiler tarafından mülkünü satması için ikna edilemez. Değirmenci, mülkün ailesinden miras kaldığını ve asla satmayacağını beyan eder. Bunun üzerine II. Friedrich değirmenciyi sarayına çağırır ve isteğini bizzat dile getirir. Yeniden ret cevabı alması üzerine ‘Sen benim kral olduğumu bilmiyor musun’ diyerek hiddetlenir. Bunun üzerine de değirmenci ise ‘Haklısınız efendim; ama siz de biliniz ki ‘</i><b> </b><i> şeklinde karşılık verir.’’ </i>Bu olay sadece Türkiye’de değil, dünyada da adaletin iktidardan daha üstün olduğunun simgesi olarak anlatılıyor.</p>
<p class="p1">Tarihi kaynaklar, böyle bir olayı teyit etmiyor. “Alman tarihinde, bu hadiseden yaklaşık 30 sene sonra gerçekleşen ve üzerinde akademik çalışmaların mevcut olduğu Değirmenci Christian Arnold Davası (1773-1780) bulunuyor. Dava, 1770’li yıllarda bugünkü Polonya sınırları içinde yer alan Pomorsko şehrindeki bir su değirmeni işleten Çiftçi Christian Arnold ile o yörenin toprak sahibi aristokrat Gottfried Leopold Graf von Schmettau arasında geçer. Schmettau, arazisinden geçen nehri kısmen kapatıp kendine gölet yaptırır. Nehrin aşağısında kurulu değirmen ise suyun debisi azaldığı için tam randımanlı çalışamaz ve değirmenci Arnold da elindeki tahılı işleyemediğinden toprak sahibine ödemesi gereken parayı denkleştiremez. Bundan dolayı değirmenci mahkemeye başvurur; fakat iki girişiminde de haksız bulunur. Bunun üzerinde Prusya Kralı II. Friedrich’e durumu izah eder ve kendisinden yardım ister. Kral soruşturma açtırır ve <b>mahkeme heyeti suçlu bulunarak</b> Berlin’deki Spandau Hisarı’na hapsedilir.”</p>
<p class="p1">Bu olaydan çıkarılacak hisse, adaletin iktidardan daha üstün olduğu değil, hükümdarın yargıya müdahalesidir. Alman tarihine de böyle geçmiştir. Hukukçularımızın, kendi medeniyet havzamızdaki gerçek hikâyeleri görmezden gelip, böyle efsanelerin gerçekmiş gibi nakletmesi ilginç bir durumdur.</p>
<p class="p1">Toplumun farklı kesimleri, ortak bir adalet anlayışını benimsemiyor. Kendi siyasi görüşüne mensup birinin sözlerinin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirirken, karşıt görüşte birinin aynı mahiyetteki sözlerinden dolayı tutuklanmasını isteyebiliyor. İnsanların yaşam tarzına müdahaleleri, failin ve mağdurun kimliğine göre farklı değerlendirebiliyor.</p>
<p class="p1">Anayasal düzene karşı suç işleyenlerin tutuksuz yargılanmasını isterken, hayvana kötü muamele edenin tutuklanmasını isteyebiliyor. Bunu da adalet adına talep ediyor. Toplumun bütün kesimleri, ortak bir adalet tasavvurunda buluşuncaya kadar, hükümetin yapacağı her reformu eleştiri konusu yapacak, herkes hayalindeki Godot’unu bekleyecektir.</p>
<p class="p1"><b>Sonuç:</b></p>
<p class="p1">30 Mayıs 2019 tarihinde, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kamuoyuna açıklanan Yargı Reformu Strateji Belgesi, yargıya olan güvenin tesisi açısından son derece önemlidir. Hükümetin ve böyle bir reform paketi yayınlaması, yargıdaki sorunların varlığını kabul ettiği anlamına geliyor. Sadece kabul etmekle kalmayıp, evrensel hukukun değer verdiği dokuz amaca ulaşmak için hedefler belirliyor. Yargıdaki bireysel hataları öne çıkarıp, yargı reformuna önyargıyla yaklaşmamak gerekiyor. Hak ve özgürlüklerin tahkim edilmesi, son derece önemlidir.</p>
<p class="p1">Toplumun bütün kesimlerinin güven duyacağı, üstün niteliklere sahip, bağımsız ve tarafsız bir yargı hepimizin özlemidir. Reform paketinin temelini teşkil eden amaçlara ulaşmak için belirlenen bazı hedeflerin (araçların-yöntemlerin), yeniden gözden geçirilmesi gereği, bu çalışmanın değerini düşürmez. Ankara Kriterlerinin başarılı olması için bütün hukukçulara büyük görevler düşüyor. Adalet, ulusal güvenliğin de toplumsal barışın da en en önemli unsurudur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yargida-ankara-kriterleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
