<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Cağfer Karadaş &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/cagfer-karadas/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Tue, 02 Apr 2024 13:02:54 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Cağfer Karadaş &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Cinsiyetsizlik ve Cinsel Sapma</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cinsiyetsizlik-ve-cinsel-sapma/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cinsiyetsizlik-ve-cinsel-sapma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Apr 2024 13:02:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Eşcinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Sapkınlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19109</guid>

					<description><![CDATA[Bilginin belirsizliğe, düzenin kaosa dönüşmesi ve değerlerin yok sayılması, doğrudan insanın ve doğallığının hedef seçilmesini beraberinde getirmiştir. İnsanın doğallığının önemli bir unsuru cinsiyeti ve cinselliğidir. Cinsiyetsizleştirme insanın doğallığından uzaklaştırılması, kimliksizleştirilmesi, ailenin yok edilmesi, değerlerin yozlaştırılması ve toplumun fesat çukuruna itilmesidir. Bu girişimin temel amacı, cinsel ilişki serbestliğinin ve keyfi cinsiyet tercihinin önünü açmaktır. Böylece insan istenilen şeklin verildiği veya her tür muamelenin kendisine yapılabildiği bir tür nesneye dönüştürülmek istenmektedir. Bakıldığında bu gidişin son noktasının ne veya neresi olacağı şüphelidir. Nitekim LGBT+ hareketinin artısının neyi ifade ettiği ve insanı neye dönüştürme niyeti taşıdığı yani nihai amacının ne olduğu tam bir belirsizliktir. Tarihî derinliği 1900’lü yıllardan öteye gitmeyen bu akım ne yazık ki kendilerini medenî sayan batı toplumlarını adeta hipnoz etmiş veya esir almıştır. Bu hareketin tarihini daha eskiye götürmeye çalışanlar bundan binlerce yıl önce yaşamış Sodom ve Gomere kavimlerindeki sapkınlığa ulaşabilirler. Zaten şu ayet bu sapkın fiilin toplumsal ve kültürel düzeyde daha önceki toplumlarda bulunmadığını ifade etmektedir:“Lût, kavmine demişti ki: “Siz, kesinlikle daha önce hiçbir milletten hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapıyorsunuz. Siz erkek erkeğe ilişki kurmaya, fıtrat yolunu kapatmaya, toplantılarınızda ahlâk dışı işler yapmaya devam edecek misiniz?” (el-Ankebût 29/28-29). Onların helak edilmesiyle de bu hareketin toplumsal düzeydeki görünümü son bulmuştur. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Bilginin belirsizliğe, düzenin kaosa dönüşmesi ve değerlerin yok sayılması, doğrudan insanın ve doğallığının hedef seçilmesini beraberinde getirmiştir. İnsanın doğallığının önemli bir unsuru cinsiyeti ve cinselliğidir. Cinsiyetsizleştirme insanın doğallığından uzaklaştırılması, kimliksizleştirilmesi, ailenin yok edilmesi, değerlerin yozlaştırılması ve toplumun fesat çukuruna itilmesidir. Bu girişimin temel amacı, cinsel ilişki serbestliğinin ve keyfi cinsiyet tercihinin önünü açmaktır. Böylece insan istenilen şeklin verildiği veya her tür muamelenin kendisine yapılabildiği bir tür nesneye dönüştürülmek istenmektedir.</p>



<p>Bakıldığında bu gidişin son noktasının ne veya neresi olacağı şüphelidir. Nitekim LGBT+ hareketinin artısının neyi ifade ettiği ve insanı neye dönüştürme niyeti taşıdığı yani nihai amacının ne olduğu tam bir belirsizliktir. Tarihî derinliği 1900’lü yıllardan öteye gitmeyen bu akım ne yazık ki kendilerini medenî sayan batı toplumlarını adeta hipnoz etmiş veya esir almıştır.</p>



<p>Bu hareketin tarihini daha eskiye götürmeye çalışanlar bundan binlerce yıl önce yaşamış Sodom ve Gomere kavimlerindeki sapkınlığa ulaşabilirler. Zaten şu ayet bu sapkın fiilin toplumsal ve kültürel düzeyde daha önceki toplumlarda bulunmadığını ifade etmektedir:“Lût, kavmine demişti ki: “Siz, kesinlikle daha önce hiçbir milletten hiç kimsenin yapmadığı bir hayasızlığı yapıyorsunuz. Siz erkek erkeğe ilişki kurmaya, fıtrat yolunu kapatmaya, toplantılarınızda ahlâk dışı işler yapmaya devam edecek misiniz?” (el-Ankebût 29/28-29).</p>



<p>Onların helak edilmesiyle de bu hareketin toplumsal düzeydeki görünümü son bulmuştur. Çağdaş döneme kadar bireysel düzeyde bu tür sapma eylemi görülse de toplumsal ve kültürel düzeyde ciddi bir görünürlüğü söz konusu olmamıştı.</p>



<p>Hz. Lût’un peygamber olarak gönderildiği kavim başka bir nedenle değil, söz konusu doğallıktan sapma, azgınlık ve insan nesline yönelik zulüm dolayısıyla helak edilmiştir. Çünkü onların cinsel yaşantıda fıtratın dışına çıkmaları ve doğallıktan uzaklaşmaları kültürel, psikolojik ve toplumsal boyutta bir bozukluğu ve bozgunculuğu temsil etmekteydi.</p>



<p>Matüridî’nin dediği gibi Yüce Allah dünya hayatında hiçbir kavmi sadece küfrü ve şirki dolasıyla helak etmez. Ancak peygamberleri öldüren, zulmeden, başkalarını küçük gören, güçsüzleri ezen ve sistematik haksızlık uygulayan; aklın kötü gördüğü ve dinin haram kıldığı sapkın fiilleri işlemeyi ısrarlı ve inatçı bir tavırla sürdüren, batıl tutum ve davranışlarını hayat tarzı ve kültüre dönüştüren kavimleri peygamberlerin duasıyla Yüce Allah geçmişte helak etmiştir. (Matürîdî, <em>Te’vîlâtü’l-Kur’ân</em>, nşr. Ertuğrul Boynukalın, İstanbul: Mizan, 2006, V, 416).</p>



<p>Aslında Sodom ve Gomore halkı değerlerini yozlaştıracak, toplumu ifsat edecek ve insanlığı kökünden yok edecek bir zemini kendi elleriyle hazırlamışlardır. Onların hikâyesinin Kur’an’da tekrarlanarak anlatılması ve sapkınlıklarına işaret edilmesi, gelecek milletlere yönelik örnek uyarı niteliğindedir.</p>



<p>Günümüzde bu gelişmeye biyolojik boyut da eklenerek katmerli bir doğallıktan uzaklaşma/fıtratı tahrip etme eylemine dönüşmüştür. Biyolojik müdahalelerle kadının erkeğe, erkeğin kadına dönüştürülmesi teşebbüsü, dönüşü olmayan bir mecraya girilmesi anlamını taşımaktadır. Bu anlayışın ve gidişatın varacağı sonuç nüfus artışının eksiye düşmesi ve insan türünün yok olmaya doğru sürüklenmesidir. Nitekim her tür cinsel yönelimi meşru sayan ülkelerin nüfuslarının baş aşağı gitmesi, bunun somut göstergesidir. Örneğin 2018 yılında Avrupa Birliği üyesi 28 ülkede ölenlerin sayısı doğanları geçmiştir. 2024 yılında da eksiye gidişte değişen bir durum yoktur. &nbsp;</p>



<p>(bk.<a href="https://tr.euronews.com/2019/07/10/2018-de-olenlerin-sayisi-doganlari-gecti-ancak-nufus-artti-demografi-turkiye-artis-rapor">https://tr.euronews.com/2019/07/10/2018-de-olenlerin-sayisi-doganlari-gecti-ancak-nufus-artti-demografi-turkiye-artis-rapor</a>,1.04.2024;23:40;</p>



<p><a href="https://populationtoday.com/tr/continents/europe/">https://populationtoday.com/tr/continents/europe/</a>, 1.04.2024; 22:53. Geniş değerlendirme için bk. <a href="https://www.gzt.com/gercek-hayat/avrupa-dunyanin-azinligi-olmaya-hazirlaniyor-3746219">https://www.gzt.com/gercek-hayat/avrupa-dunyanin-azinligi-olmaya-hazirlaniyor-3746219</a>, 1.04.2024; 23:00).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cinsiyetsizlik-ve-cinsel-sapma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kader ve Kazanın Hakikati</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kader-ve-kazanin-hakikati/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kader-ve-kazanin-hakikati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Mar 2024 12:13:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[kader]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19090</guid>

					<description><![CDATA[İslam düşüncesinde hâkim görüş, âlemin işleyişinin bütünüyle Yüce Allah’ın iradesine bağlı olduğudur. Buna göre âlemde bir işleyiş kanunundan söz edilecekse öncelikle bunun kaynağının/dayanağının Yüce Allah olmasını baştan kabul etmemiz gerekmektedir. Bu konuda ihtilaf yoktur. İhtilaf, insan fiilleri hususundadır. Yüce Allah’ın kudretinin insan fiillerinin oluşumuna etki boyutu nedir? Bu etki, fiilin hangi aşamasında gerçekleşir? Burada aşama dememiz, zamansal anlamda değildir. Çünkü Yüce Allah zaman ve mekândan münezzehtir, O’nun için bir şeyin gerçekleşme zamanından söz edilemez. Öyleyse buradaki zamansal aşama Allah bakımından değil, evren ve insan açısındandır. &#160; İnsan fiilleri konusunda Mutezile âlimleri Yüce Allah’ın baştan güç vererek insanın kendi fiillerini meydana getirdiğini iddia ederken Ehl-i Sünnet âlimleri bu gücün insana fiilin oluşumu anında verildiğini, yaratmanın Allah’a, niyetin ve kastın ise kişiye ait olduğunu dile getirirler. &#160;Her iki görüşte de yaratma gücü Allah’a bağlanmakta, verilme zamanı ve aşaması hususunda ihtilaf bulunmaktadır. Buna göre bir fiilin iyi veya kötü olması Mutezileye göre insanın iradesi ve önceden verilen güçle gerçekleşen fiiline bağlanırken Ehl-i Sünnete göre insanın iradesine bağlanır. Her iki görüşün ortak noktası insanın iradesinin/niyetinin kulun fiillerinin iyi ve kötü niteliği kazanmasında belirleyici olduğudur. Kader konusu işte tam da bu noktadan ele alınmalıdır. Kader, evrendeki olgu ve olayların Allah’ın koyduğu ölçüye göre işlemesidir. İlahî &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>İslam düşüncesinde hâkim görüş, âlemin işleyişinin bütünüyle Yüce Allah’ın iradesine bağlı olduğudur. Buna göre âlemde bir işleyiş kanunundan söz edilecekse öncelikle bunun kaynağının/dayanağının Yüce Allah olmasını baştan kabul etmemiz gerekmektedir. Bu konuda ihtilaf yoktur. İhtilaf, insan fiilleri hususundadır.</p>



<p>Yüce Allah’ın kudretinin insan fiillerinin oluşumuna etki boyutu nedir? Bu etki, fiilin hangi aşamasında gerçekleşir? Burada aşama dememiz, zamansal anlamda değildir. Çünkü Yüce Allah zaman ve mekândan münezzehtir, O’nun için bir şeyin gerçekleşme zamanından söz edilemez. Öyleyse buradaki zamansal aşama Allah bakımından değil, evren ve insan açısındandır. &nbsp;</p>



<p>İnsan fiilleri konusunda Mutezile âlimleri Yüce Allah’ın baştan güç vererek insanın kendi fiillerini meydana getirdiğini iddia ederken Ehl-i Sünnet âlimleri bu gücün insana fiilin oluşumu anında verildiğini, yaratmanın Allah’a, niyetin ve kastın ise kişiye ait olduğunu dile getirirler.</p>



<p>&nbsp;Her iki görüşte de yaratma gücü Allah’a bağlanmakta, verilme zamanı ve aşaması hususunda ihtilaf bulunmaktadır. Buna göre bir fiilin iyi veya kötü olması Mutezileye göre insanın iradesi ve önceden verilen güçle gerçekleşen fiiline bağlanırken Ehl-i Sünnete göre insanın iradesine bağlanır. Her iki görüşün ortak noktası insanın iradesinin/niyetinin kulun fiillerinin iyi ve kötü niteliği kazanmasında belirleyici olduğudur. Kader konusu işte tam da bu noktadan ele alınmalıdır.</p>



<p><strong>Kader</strong>, evrendeki olgu ve olayların Allah’ın koyduğu ölçüye göre işlemesidir. İlahî irade tarafından konulan bu ölçüye insanın müdahale etme şansı yoktur. Evrenin içinde bir unsur olan insanın da bir kader çizgisinin ve bu çerçeveden bir özgürlüğünün bulunduğu bir gerçektir. Onun özgürlüğünün dayanağı kendisine verilen akıl ve iradedir.</p>



<p>İnsanın özgürlüğü niyetiyle yani zihnindeki düşüncesiyle sınırlıdır. Bunun anlamı, insan düşünce bakımından özgürdür. “Dinde zorlama yoktur” ilkesi de bunu teyit eder. Çünkü insanın tek hâkim olduğu yani istediği gibi çekip çevirebileceği tek şey düşüncesidir. Bu düşünce fiile veya söze dönüştüğünde artık insanın elinden çıkar, yani yaptığı fiilleri ve söylediği sözleri geri alamaz, hiç olmamış hale getiremez. Ama söze ve fiile dönüşmemiş düşüncesini değiştirebilir, hatta tamamen vazgeçebilir. Bundan dolayı da düşüncesinden sorumlu tutulmaz, o düşüncenin fiile ve söze dönüşmesiyle sorumluluk oluşur.&nbsp; Eskilerin “bin düşün, bir söyle” uyarısı tam da bu gerçeğe işaret eder. Çünkü düşünmenin maliyeti yoktur ama söz ve fiilin maliyeti vardır.</p>



<p>Peki, Yüce Allah insanın hangi düşüncesini esas alır? Yüce Allah için zaman ve mekân sınırı olmadığından insanın önceki düşüncesini bildiği gibi değiştirdiği düşüncesini de bilir, değişen düşüncesine göre takdirde bulunur ve kaderini belirler. Buradaki değişim Allah’ın ilminde ve takdirinde değil, kulun düşüncesinde yani niyetindedir. Ama niyet söz ve fiil aşamasına geçtiğinde artık kesinleşmiş demektir, bu aşamada <strong>kader</strong> değil <strong>kaza</strong> hali söz konusudur.</p>



<p><strong>Kaza</strong> anılan kader ölçüsü ve düzeni içinde olgu ve olayların gerçekleşmesi, gün yüzüne çıkması ve insan tarafından bilinir hale gelmesidir. Bir örnek vermek gerekirse evlenen bir çiftin çocuğunun olacağı bilgisi kaderdir, çocuğun ana rahmine düşmesi ve doğması kazadır. Kader aşamasını sadece Allah bilir, insanlar ise ancak kaza aşamasında bilgi sahibi olur.</p>



<p>Öte yandan insanın zihnindeki düşüncenin söze ve fiile dönüşmesi Yüce Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşir. Ancak bu yaratma fiile iyi ve kötü niteliği vermez; bilakis insanın kafasındaki düşüncesi ve özgür seçimi fiile iyi veya kötü niteliği kazandırır. Daha açık ifadeyle insanın fiillerinin iyi veya kötü, helal veya haram, güzel veya çirkin olmasını belirleyen insanın niyeti, düşüncesi, tasarlaması ve kararlılığıdır. Örneğin bir cerrahın tedavi niyetiyle “vücudu kesmesi” yararlıdır, ancak bir katilin öldürmek niyetiyle “vücudu kesmesi” kötüdür ve zararlıdır. Kötülük niteliğini “vücudu kesme” fiili değil, hangi niyetle yapıldığı belirler. Hata yoluyla adam öldürmekle kasten adam öldürmek arasındaki fark da buradan ortaya çıkar.</p>



<p>Bilerek ve isteyerek bir kötülük yapıp pişmanlık duyan ve tövbe eden kişiyi Yüce Allah bağışlar, ama yaptığı işi hiç olmamış hale getirmez. Çünkü olay veya olgu meydana gelmiş, geçmişe intikal etmiş ve sabitleşmiştir. Bu Yüce Allah’ın evrene koyduğu âdetullah denilen kanunudur. Buna kaderin kaza aşamasına geçmesi denmektedir. O kişi tövbeyle ilahî cezadan kurtulur ama yaptığı şeyin bedelin öder. Tıpkı Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın yaptıklarından tövbe etmeleri sonucu Allah’ın onları bağışlaması ama bedel olarak da cennetten çıkarması gibi.</p>



<p>Bu yüzden hata etmek ve günah işlemek bütün bir geleceği kaybetmek değildir. Kişi tövbe eder, istikamet üzere yoluna devam ederse hem dünya hem ahiret mutluluğunu kazanabilir. Hz. Âdem ve eşi Havva’ya yönelik Yüce Allah’ın şu buyruğu bugün için de geçerlidir: “<em>Sizin için yeryüzünde belli bir barınma ve yeme-içme imkânı sağlanmıştır.” “Benden size bir yol gösterici gelecektir. Benim yol göstericime uyan kişi ne bir korku ne de bir üzüntü duyacaktır.</em>” (Bakara 2/36,38).</p>



<p>Bu ayetin geniş yorumu şöyledir: Yüce Allah belli bir süre yaşaması için yeryüzünü İNSANA mekân kılmış; çalışsın, geçimini temin etsin diye orasını türlü şartlarla ve imkânlarla donatmış, ardından bütün bunları hazırlayan Rabbini hatırlaması ve teşekkür etmesi için bir YOL GÖSTERİCİ göndermiştir.</p>



<p>Kendi özgür iradeleriyle gönüllü olarak yol göstericiye uyan kişi, ebedî âleme intikal ettiğinde geçmiş üzüntüsünden kurtulacak, gelecek kaygısı ve korkusu taşımayacak, kusur ve hatadan arınmış olarak ebedî RAHMET YURDUNDA mutlu bir şekilde yaşayacaktır.</p>



<p>Ancak yol göstericiye sırt dönen, arzu ve heveslerine uyan, Allah’a isyan edip kullarına zulmeden kişi derin bir pişmanlık duyacak, her anı azap olacak, karalara bürünecek, üzüntü ve kaygı içinde kıvranacak ve kendisine hazırlanan ebedî ADALET EVİNDE cezasını çekecektir.</p>



<p>Geniş okumak için bakınız:</p>



<p>Cağfer Karadaş, <em>Kaderin Sırrını Anlamak</em>, Otto Yayınları.</p>



<p>Cağfer Karadaş, <em>Zaman ve Mekan İçinde İnsan ve Kaderi</em>, Emin Yayınları.</p>



<p>Cağfer Karadaş, <em>Kadere İman</em>, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kader-ve-kazanin-hakikati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Depremden Korunma ve Kurtuluş: Sağlam Bina Sağlam İman</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/depremden-korunma-ve-kurtulus-saglam-bina-saglam-iman/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/depremden-korunma-ve-kurtulus-saglam-bina-saglam-iman/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Feb 2024 10:18:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[deprem]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=19077</guid>

					<description><![CDATA[&#8230;أعوذ بالله، بسم الله&#8230;،اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَاۙ “Yer dehşetli bir sarsıntıyla sarsıldığında …” İki tür deprem vardır. Birincisi dünyada cari olan doğal depremler. İkincisi ise kıyamet depremi. Yüce Allah’ın evrene koyduğu âdetullah denilen kanunlar çerçevesinde dünyada birçok doğal olay meydana gelmektedir. Bu olayların bir kısmı insana fayda sağlarken, iyilik ve güzellikler sunarken bir kısmı ise zarar verir, istenmeyen sonuçlar doğurur, felaketlere yol açar. Sel, yangın, fırtına ve deprem bunlar arasındadır. Sık aralıklarla olmadığı ve olduğunda da büyük yıkımlara neden olduğu için deprem, insanı en çok etkileyendir. Bu yüzden insanlar depreme karşı çoğu zaman hazırlıksız yakalanmaktadırlar. Bu da büyük can kayıplarına yol açmanın yanında yaşayanlara yönelik de altından kalkılması zor psikolojik sarsıntı ve maddi kayıpların oluşmasına neden olmaktadır. Çok boyutlu büyük yıkım meydana getirmesi dolayısıyla depremler adeta bir takvim başlangıcı gibi zihinlere kazınır. Depremi yaşayan herkesin mutlaka bir hikâyesi, ıstırabı veya acı kaybı bulunur. Yaşadıkları acı hikâyeler, çektikleri sıkıntılar; can, mal ve beden kayıplarının oluşturduğu boşluklar zihinlerinde her daim tazeliğini korur, toplantıların baş konusu olur. Böylesine ağır yıkımlar meydana getiren depremler, bir yönüyle yeniden diriliş, yeniden ayağa kalkma ve yeni bir hayat kurma anlamı taşırken diğer yönüyle bir göçün başlangıcı, farklı bir yurt bulma arayışı ve yeni bir çevreye yerleşme telaşı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right">&#8230;أعوذ بالله، بسم الله<br>&#8230;،اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَاۙ</p>



<p class="has-text-align-right">“Yer dehşetli bir sarsıntıyla sarsıldığında …”</p>



<p>İki tür deprem vardır. Birincisi dünyada cari olan doğal depremler. İkincisi ise kıyamet depremi.</p>



<p>Yüce Allah’ın evrene koyduğu <strong>âdetullah</strong> denilen kanunlar çerçevesinde dünyada birçok doğal olay meydana gelmektedir. Bu olayların bir kısmı insana fayda sağlarken, iyilik ve güzellikler sunarken bir kısmı ise zarar verir, istenmeyen sonuçlar doğurur, felaketlere yol açar. Sel, yangın, fırtına ve deprem bunlar arasındadır.</p>



<p>Sık aralıklarla olmadığı ve olduğunda da büyük yıkımlara neden olduğu için deprem, insanı en çok etkileyendir. Bu yüzden insanlar depreme karşı çoğu zaman hazırlıksız yakalanmaktadırlar. Bu da büyük can kayıplarına yol açmanın yanında yaşayanlara yönelik de altından kalkılması zor psikolojik sarsıntı ve maddi kayıpların oluşmasına neden olmaktadır.</p>



<p>Çok boyutlu büyük yıkım meydana getirmesi dolayısıyla depremler adeta bir takvim başlangıcı gibi zihinlere kazınır. Depremi yaşayan herkesin mutlaka bir hikâyesi, ıstırabı veya acı kaybı bulunur. Yaşadıkları acı hikâyeler, çektikleri sıkıntılar; can, mal ve beden kayıplarının oluşturduğu boşluklar zihinlerinde her daim tazeliğini korur, toplantıların baş konusu olur.</p>



<p>Böylesine ağır yıkımlar meydana getiren depremler, bir yönüyle yeniden diriliş, yeniden ayağa kalkma ve yeni bir hayat kurma anlamı taşırken diğer yönüyle bir göçün başlangıcı, farklı bir yurt bulma arayışı ve yeni bir çevreye yerleşme telaşı olmaktadır. Bu gelişmeler her depremde eş zamanlı olarak yaşanmış ve yaşanmaktadır.</p>



<p>Kıyametin deprem olarak gerçekleşecek olmasının hikmeti, sanki bu ikinci anlamında saklıdır. Büyük bir deprem olacak ve insanlar topyekûn bir ayrılış süreci yaşayacaklar. Bu son deprem, son göç, son intikal olacak ve herkes ebedî yurduna yerleşecek.</p>



<p>Bunu en çarpıcı şekilde Zilzâl Suresi anlatır. “dehşetli büyük bir deprem olacak.” Yeniden diriliş depremi. Bu sefer sadece yıkmayacak aksine insanları ayağa kaldıracak. Ölmüş, berzah hayatına intikal etmiş, olacaklardan habersiz insanı yeryüzüne atacak ve onu derin bir uykudan uyandıracak. İnsan şaşkın bir vaziyette “Ne oluyor buna?!” diyecek. Sonra etrafına bakacak, bütün olanları yeryüzü ona lisan-i haliyle ve kendisine bildirilen şekliyle haber verecek. Bunların hepsi Yüce Allah’ın izni, emri ve iradesiyle gerçekleşecek.</p>



<p>1999 Sakarya depreminde bu halin küçük bir misalini uzaktan da olsa yaşadım. Sarsıntıyla derin uykudan uyandım ve şaşkın bir vaziyette kendi kendime “ne oluyoruz?” dedim. Sokağa çıkan insanları görünce durumu anladım. Sonra 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depreminde enkazdan çıkarılan küçücük bir çocuğun şaşkın bir şekilde “Ne oluyor ya, ne oluyor?!” diye haykırışını görünce, kendi yaşadığım hal aklıma geldi.</p>



<p>Evet, bu iki depremden korunmanın ve kurtuluşun yolu <strong>sağlamlıktan </strong>geçiyor. Dünyadaki için<strong> sağlam bina, </strong>kıyametteki için<strong> sağlam iman</strong>.</p>



<p>Deprem uzmanları çok net söylüyor: “Deprem öldürmez, çürük bina öldürür.” Demek ki dünyevî doğal depremden hasarsız kurtulmak istiyorsak, sağlam zemin üzerine sağlam bina yapacağız. Yüce Allah ne buyuruyor: “İnsan ancak yapıp ettiklerinin karşılığı vardır/bedeliyle karşılaşır” (Necm 39). Bunun anlamı sağlam bina yaparsak korunuruz, çürük bina yaparsak yıkılırız.</p>



<p><strong>Kıyamet depremi</strong>nden kurtuluşun çaresiyse <strong>sağlam iman</strong>. Sağlam iman sadece inandım demekle olmaz. Kişi kalbiyle ve kalıbıyla iyi olmalı, hayra yönelmeli ve kötülükten uzak durmalı. Çünkü o depremin hemen akabinde, hep birlikte, mahşer denilen toplantı yerinde, Allah’ın huzurunda hesap vereceğiz. Hesabımız bütün sözlerimizin ve eylemlerimizin not edildiği hayat kitabımız üzerinden olacak. Hatta organlarımız şahit kılınacak. Kendisine hiçbir şeyin gizli olmadığı Yüce Allah hakkımızda karar verecek.</p>



<p>O kitap kuru-yaş, az-çok, küçük-büyük, gizli-açık bütün sözlerimizin ve eylemlerimizin kayıtlarının eksiksiz tutulduğu bir belgedir. Bir tek kalbimizden geçenler bulunmamakta orada. Çünkü o notları tutan melekler kalbimizden geçenleri bilemezler. Kalplerimiz sadece Allah’a açık, herkese kapalıdır. En mahrem yerimizdir. Kalbin iki tercümanı vardır: Biri sözlerimiz, değeri eylemlerimiz. Eğer söze ve eyleme dökmediysek düşüncelerimizi, en mahrem yerimizde saklı duruyor demektir. Yüce Allah insana olan merhametiyle kalpte kurulan ve orada saklı kalan kötü planlara ceza kesmeyecek ama orada kalsa bile iyi düşüncelere mükâfat verecektir. Bunların hepsinin sonucu orada, o mahşer yerinde görülecektir.</p>



<p>Aslında gerçek anlamda iman bilincini yakalamış insan hem dünyanın hem de kıyametin depreminden korunur ve kurtuluşa erer. Çünkü mümin, her iki dünyasının güzelliği, iyiliği ve faydası için çalışan insandır. Zaten ilahî emir de bu yöndedir. Nitekim her namazın başında ve sonunda okuduğumuz dualar bu konuda yol ve yön kılavuzdur: Ey Rabbimiz! “cennet nimetini hak eden kimselerin gittiği doğruluk ve dürüstlük yolu üzere kıl bizi, kötülük ve çirkinlik yapıp yoldan atılanlardan veya yanlışa yönelip yoldan sapanlardan eyleme bizi! (Fatiha 6-7;). “Ey Rabbimiz! Bize hem dünyada hem ahirette güzellik ver. Bizi kötülük ve çirkinliği kendisine yakıştıran kimselerin maruz kalacağı cehennemden azabından koru!” (Bakara 201).</p>



<p><strong>Zilzâl Suresi</strong><strong></strong></p>



<p>أعوذ بالله، بسم الله<br>،اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَاۙ<br>،وَاَخْرَجَتِ الْاَرْضُ اَثْقَالَهَاۙ، وَقَالَ الْاِنْسَانُ مَا لَهَاۚ<br> ،يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَاۙ، بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَاؕ<br> ،يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتَاتاً لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْؕ<br> ،فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُؕ<br> وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَراًّ يَرَهُ</p>



<p><strong>Meâli</strong></p>



<p>“Yer dehşetli bir sarsıntısıyla sarsıldığında,<br>içindeki ağırlıklarını dışarı attığında,<br>insan “Ne oluyor buna!” dediğinde,<br>O gün yer, bütün haberlerini rabbinin ona bildirdiği şekilde anlatır.<br>İşte o gün bütün insanlar kendilerine yapıp ettikleri gösterilsin diye gruplar halinde yola düşerler.<br>Vardıkları yerde,<br>kim zerre miktarı hayır yapmışsa onun karşılığını bulur,<br>kim de zerre miktarı şer işlemişse onun bedelini görür.”</p>



<p>(Zilzâl Suresi 99/1-8)</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/depremden-korunma-ve-kurtulus-saglam-bina-saglam-iman/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Elleriyle Yazıp Allah’a İftira Atanlar</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/elleriyle-yazip-allaha-iftira-atanlar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/elleriyle-yazip-allaha-iftira-atanlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Dec 2023 12:38:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[tevrat]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18944</guid>

					<description><![CDATA[أعوذ بالله&#8230;فَوَيْلٌ لِلَّذٖينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْدٖيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ “Kendi elleriyle yazıp da “işte bu Allah’ın katındandır” diyenlere yazıklar olsun!”(el-Bakara 2/79). Kimden bahsediyoruz? Tabi ki Yahudilerden. Kendilerini Firavunun zulmünden kurtaran Hz. Musa’ya olmadık zorluklar çıkaranlar, deyim yerindeyse onun burnundan getirenler. Bir ve yegâne rableri olan Allah’ı bırakıp henüz denizi yeni geçmişken Hz. Musa’dan puttan tanrı isteyenler. Hz. Musa’nın Allah ile görüşmeye gitmesini fırsat bilip Samiri’nin ziynet eşyalarını eriterek yaptığı buzağı heykelinden puta tapanlar. İnatta ve inkârda sınır tanımayanlar, Hz. Musa’nın yüzüne karşı “Allah’ı açıkça görmeden sana inanmayız” deme edepsizliğini gösterenler. Çarpıttıkları Tevrat ve elleriyle yazıp ekledikleri diğer metinler adeta onların günah galerisi gibidir. En önemlisi de çocuk katili Firavunun çağdaş versiyonu Netenyahu’nun ifşaatıyla herkesin malumu olan İşaya’nın kehaneti. İşaya’nın kehaneti Tevrat’ta Yeşu kitabı içinde geçmektedir. Kenan topraklarının İsrailliler tarafından ele geçirilmesinin anlatısıdır. Zalimce ve kanlı biçimde Amalika’lıların katledilişinin hikayesidir. Buyurun birlikte okuyalım: “Yeşu halka, “Bağırın! Rab kenti size verdi” dedi. “Kent içindeki her şeyle birlikte Rabbe koşulsuz adanmıştır…” Kentin surları çöktü. Herkes bulunduğu yerden dosdoğru kente girdi. Böylece kenti ele geçirdiler. Kadın, erkek, genç, yaşlı, küçükbaş ve büyükbaş hayvanlardan eşeklere dek kentte ne kadar canlı varsa hepsini kılıçtan geçirip yok ettiler… Sonra kenti içindekilerle birlikte ateşe verdiler. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-center">أعوذ بالله&#8230;<br>فَوَيْلٌ لِلَّذٖينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْدٖيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ</p>



<p class="has-text-align-center">“Kendi elleriyle yazıp da “işte bu Allah’ın katındandır” diyenlere yazıklar olsun!”<br>(el-Bakara 2/79).</p>



<p>Kimden bahsediyoruz? Tabi ki Yahudilerden. Kendilerini Firavunun zulmünden kurtaran Hz. Musa’ya olmadık zorluklar çıkaranlar, deyim yerindeyse onun burnundan getirenler. Bir ve yegâne rableri olan Allah’ı bırakıp henüz denizi yeni geçmişken Hz. Musa’dan puttan tanrı isteyenler. Hz. Musa’nın Allah ile görüşmeye gitmesini fırsat bilip Samiri’nin ziynet eşyalarını eriterek yaptığı buzağı heykelinden puta tapanlar. İnatta ve inkârda sınır tanımayanlar, Hz. Musa’nın yüzüne karşı “Allah’ı açıkça görmeden sana inanmayız” deme edepsizliğini gösterenler.</p>



<p>Çarpıttıkları Tevrat ve elleriyle yazıp ekledikleri diğer metinler adeta onların günah galerisi gibidir.</p>



<p>En önemlisi de çocuk katili Firavunun çağdaş versiyonu Netenyahu’nun ifşaatıyla herkesin malumu olan İşaya’nın kehaneti.</p>



<p>İşaya’nın kehaneti Tevrat’ta Yeşu kitabı içinde geçmektedir. Kenan topraklarının İsrailliler tarafından ele geçirilmesinin anlatısıdır. Zalimce ve kanlı biçimde Amalika’lıların katledilişinin hikayesidir. Buyurun birlikte okuyalım:</p>



<p>“Yeşu halka, “Bağırın! Rab kenti size verdi” dedi. “Kent içindeki her şeyle birlikte Rabbe koşulsuz adanmıştır…” Kentin surları çöktü. Herkes bulunduğu yerden dosdoğru kente girdi. Böylece kenti ele geçirdiler. Kadın, erkek, genç, yaşlı, küçükbaş ve büyükbaş hayvanlardan eşeklere dek kentte ne kadar canlı varsa hepsini kılıçtan geçirip yok ettiler… Sonra kenti içindekilerle birlikte ateşe verdiler. Ancak altını ve gümüşü, tunç ve demir eşyayı Rabbin tapınağının hazinesine koydular… (Tevrat, Yeşu, 6/16-24).</p>



<p>Bugün Gazze’de yapılanlara bakın, burada anlatılanlara ne kadar benziyor, değil mi? Demek ki İsrail zihniyeti bin yıllar boyu hiç değişmemiş. Ellerine düşmeye görsün bir kent, bütün nefes alan canlıları yok ederler, sadece çok sevdikleri altın, gümüş ve değerli madenleri bırakırlar. Demek ki Gazze’deki bütün canlıları yok edebilseler, son safhada oradaki değerli madenlere el koyacaklar. En önemli maden de Gazze sahilindeki petrol ve doğalgaz yatakları.</p>



<p>Bir düşünün! Böyle zihniyete sahip zalim ve gaddar insanlarla aynı dünyada, aynı zamanda yaşamak nasıl bir duygudur? Gazzelilerin yerine kendinizi koyunuz. Bu gaddarların sizin ülkenize musallat olduklarını düşününüz. Evinizi elinizden aldıklarını, sizi sürdüklerini ve yakınlarınızı katlettiklerini&#8230;</p>



<p>Peki, Rab dedikleri Hz. Musa’yı peygamber olarak gönderen Yüce Allah böylesi bir zulmü emreder ve buna rıza gösterir mi? Asla! Bu onların uydurdukları ve elleriyle yazdıklarıdır. Zaten Tevrat’ın tahrifine başkaca delil aramaya gerek yoktur. Yukarıdaki alıntı fazlasıyla yeterlidir.</p>



<p>Yüce Allah asla zalim olmaz ve zulme rıza göstermez. Tam aksine zalime hak ettiği cezayı verir. Hikmeti ve koyduğu kanunlar gereği belki bu dünyada biraz mühlet tanır ama eceli geldiğinde, dünya süresi dolduğunda o zalimin alnının çatından yakalar, perçeminden tutar, cehenneme sürükler ve o kibir simgesi yüzünü yerlerde sürter, anasından doğduğuna pişman eder, yaptıklarını fitil fitil burnundan getirir. Çünkü o zalimler bütün bu cezayı fazlasıyla hak etmişlerdir. Kadın, çocuk, yaşlı demeden bütün masumları öldürmüşler, yetmemiş iki kişiyi aynı anda öldürme canavar hissini tatmin için hamile kadınları hedef seçmişler. Hamile kadınları öldürünce bir taşla iki kuş vurmuş olacaklarmış. Nasıl bir cinnet hali ve canavarlık&#8230;</p>



<p>“Gerçek şu ki Yüce Allah insanlara zerrece zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmederler.” (Yunus 10/44). O zalimler, bu dünyanın kendilerine ebedi kalacağını zannederler. Hâlbuki onlar da ölecekler ve ilahî mahkemeye çıkacaklar. Günahlarının her zerresi için hesap verecekler. Bu dünyada ölen veya öldürülen bir kere ölür. Ama o zalimler kendi elleriyle hazırladıkları cehennem çukurlarında ebedî kalacaklar, ölüp ölüp dirilecekler, ölümlerden ölüm beğenecekler. Toprak olmak isteyecekler de, toprak bile onları kabul etmeyecek. Çünkü bunlar yaratılmışların en dibe vurmuşları ve en şerlileridir. Onlara verilecek ceza suçlarının tam karşılığı olacaktır.</p>



<p>Demek ki, neymiş? Yüce Allah hak edene, hak ettiği cezayı, hak ettiği kadar verirmiş. Ne bir fazla ne bir eksik.</p>



<p>Peki, iyiler. Onların yeri başka. Yüce Allah iman edip iyilik yapana, insanlara faydası dokunana ve hayır peşinde koşana kat kat mükâfat verecektir.</p>



<p>ÖLÇÜ: ZULÜM VE KÖTÜLÜKTEN UZAK DURMAK, İYİLİK VE GÜZELLİKTEN YANA OLMAKTIR.</p>



<p>أعوذ بالله&#8230;</p>



<p>فَوَيْلٌ لِلَّذٖينَ يَكْتُبُونَ الْكِتَابَ بِاَيْدٖيهِمْ ثُمَّ يَقُولُونَ هٰذَا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ لِيَشْتَرُوا بِهٖ ثَمَناً قَلٖيلاًؕ فَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا كَتَبَتْ اَيْدٖيهِمْ وَوَيْلٌ لَهُمْ مِمَّا يَكْسِبُونَ</p>



<p>“Az bir kazanç ve çıkar elde etmek için kendi elleriyle yazıp da “işte bu Allah katındandır” diyenlere yazıklar olsun!<br>Yine yazıklar olsun iftira edip elleriyle yazanlara!<br>Bir kez daha yazıklar olsun geçici az bir kazancın peşinde koşanlara!”<br>(el-Bakara 2/79).</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/elleriyle-yazip-allaha-iftira-atanlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sen Öleceksin de Onlar Kalacak Mı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sen-oleceksin-de-onlar-kalacak-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sen-oleceksin-de-onlar-kalacak-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Nov 2023 08:00:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Gazze]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[soykırım]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18920</guid>

					<description><![CDATA[اعوذ بالله&#8230;اَفَا۬ئِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ “Şimdi sen öleceksin de, onlar ebedî mi kalacaklar?”(Enbiya 21/34) Evet, çocuk! Şehit yüzlü yavrucak! Şimdi sen öleceksin de o zalimler kalacak mı? O insanlıktan çıkmış katiller ettiklerinin karşılığını bulmayacaklar mı? İlahî adalet işledikleri menfur katliamı onların burunlarından fitil fitil getirmeyecek mi? Ey şehit yüzlü çocuk! Bombalar tepene düştü, sen mışıl mışıl uyurken. Öyle varlıklı bir hayatın da olmadı. Anneciğinin bulduğu bir bez parçasıydı senin kundağın. Ne gözünü açmana ne de elini kıpırdatmana fırsat tanıdı zalimler. İyi ki açmadın gözünü be çocuk! Bu zalimin dünyasını görmedin, elinle dokunmadın, üzerinde yürümedin, daha hayatın başlangıcında hayata veda ettin. Sen gideceksin de, o zalimler kalacaklar mı? Senin minnacık burnundan akan tertemiz şehit kanına karşılık ilahî adalet tokmağı suratlarına inerekburunlarını kırıp yerin dibine gömmeyecek mi onları? Onlar seni, anneni, babanı yok ettiklerinde, bütün bir milleti kökünden kazıdıklarında ebedî kalacaklarını ve dünyanın tek hâkimi olacaklarını zannediyorlar ya, işte o gün anlayacaklar yanıldıklarını. İş işten geçtiği gün. Firavunun boğulurken aklının başına geldiği gün. Pişmanlıktan böğürerek kahroldukları gün. Ebedî azabın bütün bedenlerini ve benliklerini kuşattığı gün. Yani sen öleceksin, onlar ebedi kalacak, öyle mi? Hayır hayır. Onlar senden hemen sonra gelecekler. Ama senin kılına dokunamayacaklar, gölgene bile yaklaşamayacaklar. Onlar orada yalvaracaklar, dilenecekler, senden &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-center">اعوذ بالله&#8230;<br>اَفَا۬ئِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ</p>



<p class="has-text-align-center"><em>“Şimdi sen öleceksin de, onlar ebedî mi kalacaklar?”</em><br>(Enbiya 21/34)</p>



<p>Evet, çocuk! Şehit yüzlü yavrucak! Şimdi sen öleceksin de o zalimler kalacak mı?</p>



<p>O insanlıktan çıkmış katiller ettiklerinin karşılığını bulmayacaklar mı?</p>



<p>İlahî adalet işledikleri menfur katliamı onların burunlarından fitil fitil getirmeyecek mi?</p>



<p>Ey şehit yüzlü çocuk! Bombalar tepene düştü, sen mışıl mışıl uyurken. Öyle varlıklı bir hayatın da olmadı. Anneciğinin bulduğu bir bez parçasıydı senin kundağın. Ne gözünü açmana ne de elini kıpırdatmana fırsat tanıdı zalimler. İyi ki açmadın gözünü be çocuk! Bu zalimin dünyasını görmedin, elinle dokunmadın, üzerinde yürümedin, daha hayatın başlangıcında hayata veda ettin.</p>



<p>Sen gideceksin de, o zalimler kalacaklar mı?</p>



<p>Senin minnacık burnundan akan tertemiz şehit kanına karşılık ilahî adalet tokmağı suratlarına inerekburunlarını kırıp yerin dibine gömmeyecek mi onları? Onlar seni, anneni, babanı yok ettiklerinde, bütün bir milleti kökünden kazıdıklarında ebedî kalacaklarını ve dünyanın tek hâkimi olacaklarını zannediyorlar ya, işte o gün anlayacaklar yanıldıklarını. İş işten geçtiği gün. Firavunun boğulurken aklının başına geldiği gün. Pişmanlıktan böğürerek kahroldukları gün. Ebedî azabın bütün bedenlerini ve benliklerini kuşattığı gün.</p>



<p>Yani sen öleceksin, onlar ebedi kalacak, öyle mi?</p>



<p>Hayır hayır. Onlar senden hemen sonra gelecekler. Ama senin kılına dokunamayacaklar, gölgene bile yaklaşamayacaklar. Onlar orada yalvaracaklar, dilenecekler, senden bir yudum su isteyecekler de, bu dünyada kan döken pislik elleriyle ördükleri cehennem duvarları onların yüzlerine kapanacak, gerisin geriye dönecek yüzüstü kapaklanacaklar. O cehennem duvarını nasıl ördüklerini orada hatırlayacaklar ve kurtulmak için yerin dibine geçmek isteyecekler. Son bir çare bir zamanlar kibirle üzerine bastıkları toprak olmak isteyecekler de toprak kabul etmeyecek. Çünkü bu onlara ödül olur, toprağa da haksızlık. Bu fırsat asla verilmeyecek onlara. Ölüp ölüp dirilecekler, ebediyen sürünecekler…</p>



<p>Yaralı demeden, yaşlı demeden, çocuk, kadın, sivil demeden insanları dönüp dönüp bombaladıkları için; kötülüğü kişilikleri ve kimlikleri haline getirdikleri için; bunlara ebedî hayat verilse aynı barbarlıkları işlemekten asla geri durmayacakları için&#8230;</p>



<p>Sen öl, onlar kalsın ha! Yok, öyle yağma!</p>



<p>Yağmaladıkları topraklar onların azap meydanı olacak, gasp ettikleri evler, çaldıkları her nesne altlarına odun olup yanacak, engel oldukları her damla su kaynayıp başlarından akacak.</p>



<p>Sen öleceksin de yavrucak onlara mı kalacak dünyada?</p>



<p>Sen hele bir uyu çocuk. Öyle küçücük de kalmayacaksın. Kabir hayatı senin cennetin olacak. Mahrum edildiğin bütün nimetleri elinin altında, ayaklarının dibinde bulacaksın. Şehit annenin kucağında, şehit babanın dizinin dibinde büyüyeceksin. Bir de kalbimizin en mutena yerinde. İsmini bilmeyeceğiz, cismini hatırlamayacağız ama seni asla unutmayacağız.</p>



<p>Seni ebedî güzellikler bekliyor şehit yüzlü çocuk! Yüzün ak, alnın açık hayatının baharında, kişiliğinin en olgun çağında dünyalar güzeli genç bir kız ya da dünyanın en yakışıklı genç erkeği olarak gireceksin ebedî cennet yurduna.</p>



<p>O zalimler, o kâfirler sana tek tek gösterilecek de kin ve nefretle bakmayacaksın onlara. Çünkü Allah cennete giren kullarının içinden kin ve nefret duygularını alacak. Ama onların düştüğü aşağılık duruma düşmediğin ve yerlerinde olmadığın için yaratan Rabbine şükredeceksin.</p>



<p>Rabbin senden razı, sen O’dan razı olarak ebedî cennet yurdunda ebedî hayata yelken açacaksın…</p>



<p>Ya bizler, şehit yüzlü çocuk? Gazze’yi bir ateş çukuruna döndüren katillerin sizi acımasızca katlettiklerini sadece seyreden bizler! Seni bir ölüm kurtardı bu zalimlerin dünyasından. Acaba bizi kaç ölüm kurtarır dersin? Kaç kere ölsek senin hakkını ödeyebiliriz, dersin?</p>



<p>Biz de kalmayacağız bu dünyada be çocuk! Geleceğiz bir gün. Başka yol, başka çare, başka çıkış yok zaten. Varış oraya. Geleceğiz de senin yüzüne nasıl bakacağız? Bir damla gözyaşını silemediğimizi, alçak zalimin kapkara bombalarıyla kirlettiği nur yüzünü temizleyemediğimizi, başını okşayıp bağrımıza basamadığımızı nasıl anlatacağız, be çocuk?</p>



<p>İlahi huzurda boynumuz bükük beklerden hiç değilse şefaatine layık olabilecek miyiz?</p>



<p>Ne dersin, şehit yüzlü çocuk?</p>



<p>أعوذ بالله&#8230;<br>وَمَا جَعَلْنَا لِبَشَرٍ مِنْ قَبْلِكَ الْخُلْدَؕ اَفَا۬ئِنْ مِتَّ فَهُمُ الْخَالِدُونَ.<br> كُلُّ نَفْسٍ ذَٓائِقَةُ الْمَوْتِؕ وَنَبْلُوكُمْ بِالشَّرِّ وَالْخَيْرِ فِتْنَةًؕ وَاِلَيْنَا تُرْجَعُونَ</p>



<p>“Senden önce de hiçbir beşere ölümsüzlük vermedik.<br>Şimdi sen öleceksin de, onlar ebedî mi kalacaklar?<br>Herkes ölümü tadacak.<br>Denemek için sizi şerle de hayırla da imtihan ederiz.<br>Sonunda hesap vermek üzere huzurumuza geleceksiniz.” (Enbiya 21/34-35)</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sen-oleceksin-de-onlar-kalacak-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Firavun Kim? &#8211; Yahudiler Nereye Düştü? &#8211; Mazlum Gazze Bir Musa Mı Bekliyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/firavun-kim-yahudiler-nereye-dustu-mazlum-gazze-bir-musa-mi-bekliyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/firavun-kim-yahudiler-nereye-dustu-mazlum-gazze-bir-musa-mi-bekliyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Nov 2023 09:07:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Gazze]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18904</guid>

					<description><![CDATA[فَاَتْبَعُوهُمْ مُشْرِقٖينَ فَلَمَّا تَـرَٓاءَ الْجَمْعَانِ قَالَ اَصْحَابُ مُوسٰٓى اِنَّا لَمُدْرَكُونَۚ قَالَ كَلَّاۚ اِنَّ مَعِيَ رَبّٖي سَيَهْدٖينِ Nihayet Firavun ve askerleri onlara yaklaştılar. Her iki topluluk birbirini gördüğünde Mûsâ’nın yanındaki mazlumlar, “eyvah bize yetiştiler!” diye çaresizce feryat ettiler. Mûsâ, “Hayır! Eminim ki rabbim benimledir, bana bir çıkış yolu gösterecektir” dedi. (Şuara 26/60-62) ZALİM FİRAVUN, MAZLUM YAHUDİLER VE MUSA Firavun yıllarca baskı kurduğu Yahudilerin, yetmiyormuş gibi, erkeklerini katletmiş, kadınlarını köle edinmişti. Daha da yetmemiş gibi yeni doğan çocuklarını katletmeye başlamıştı. İşte Musa bu katliamdan kurtulan yegâne çocuktu. Annenin kalbine indirilen ilahî ilham ile çocuk bir beşik içinde nehre bırakılmış, Firavunun sarayına ulaşmıştı. Firavun böylece iktidarını bitirecek, zulmüne son verecek ve mazlum Yahudileri elinden kurtaracak Musa’yı kucağında ve sarayında beslemiş ve büyütmüştü. Musa büyüdü, aklı erdi, gücü yerine geldi, zulmü fark etti, haksızlığa başkaldırdı, Firavun tarafından takip edildi, oradan uzaklaştı, gurbette pişti, evlendi ve aile kurdu… Hâsılı insan olmanın bütün aşamalarını gördü ve yaşadı. Bir gün Rabbin’den emir geldi: “Git, Firavuna emrimi bildir, zulmettiği kullarımı bıraksın!” Emir büyük yerdendi. Kardeşini yanına aldı ve gitti. Firavun onun nazikçe ikazlarını dinlemek yerine, baskılarını daha da artırdı. Kibri gurunu besledi ve haykırdı: “En büyük rab benim!” Azgın Firavunun zulmünün, eziyetinin ve işkencesinin sınırı aştığı gün Yüce &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-center">فَاَتْبَعُوهُمْ مُشْرِقٖينَ</p>



<p class="has-text-align-center">فَلَمَّا تَـرَٓاءَ الْجَمْعَانِ قَالَ اَصْحَابُ مُوسٰٓى اِنَّا لَمُدْرَكُونَۚ</p>



<p class="has-text-align-center">قَالَ كَلَّاۚ اِنَّ مَعِيَ رَبّٖي سَيَهْدٖينِ</p>



<p class="has-text-align-center">Nihayet Firavun ve askerleri onlara yaklaştılar. Her iki topluluk birbirini gördüğünde Mûsâ’nın yanındaki mazlumlar, “eyvah bize yetiştiler!” diye çaresizce feryat ettiler.</p>



<p class="has-text-align-center">Mûsâ, “Hayır! Eminim ki rabbim benimledir, bana bir çıkış yolu gösterecektir” dedi.</p>



<p class="has-text-align-center">(Şuara 26/60-62)</p>



<p><strong>ZALİM FİRAVUN, MAZLUM YAHUDİLER VE MUSA</strong></p>



<p>Firavun yıllarca baskı kurduğu Yahudilerin, yetmiyormuş gibi, erkeklerini katletmiş, kadınlarını köle edinmişti. Daha da yetmemiş gibi yeni doğan çocuklarını katletmeye başlamıştı. İşte Musa bu katliamdan kurtulan yegâne çocuktu. Annenin kalbine indirilen ilahî ilham ile çocuk bir beşik içinde nehre bırakılmış, Firavunun sarayına ulaşmıştı.</p>



<p>Firavun böylece iktidarını bitirecek, zulmüne son verecek ve mazlum Yahudileri elinden kurtaracak Musa’yı kucağında ve sarayında beslemiş ve büyütmüştü.</p>



<p>Musa büyüdü, aklı erdi, gücü yerine geldi, zulmü fark etti, haksızlığa başkaldırdı, Firavun tarafından takip edildi, oradan uzaklaştı, gurbette pişti, evlendi ve aile kurdu… Hâsılı insan olmanın bütün aşamalarını gördü ve yaşadı. Bir gün Rabbin’den emir geldi: “Git, Firavuna emrimi bildir, zulmettiği kullarımı bıraksın!” Emir büyük yerdendi. Kardeşini yanına aldı ve gitti.</p>



<p>Firavun onun nazikçe ikazlarını dinlemek yerine, baskılarını daha da artırdı. Kibri gurunu besledi ve haykırdı: “En büyük rab benim!”</p>



<p>Azgın Firavunun zulmünün, eziyetinin ve işkencesinin sınırı aştığı gün Yüce Allah’ın mazlum kullarını bu zalimin elinden kurtarması emri geldi. Hep birlikte yola koyuldular.</p>



<p>Firavun durur mu? Derhal askerlerini topladı, peşlerine düştü ve denizin kenarında onları kıstırdı.</p>



<p>Yahudiler korktular, feryad u figanı ettiler. Nasıl etmesinler ki, önlerinde engin deniz, arkalarında azgın ve zalim Firavun ve ordusu. Ya kılıç darbesi ya da denizde boğulma.</p>



<p>Hz. Musa sakin, sabırlı ama kararlı. Çünkü kendisine vaatte bulunanın rahmet, kudret ve adalet sahibi Yüce Allah olduğu bilgisi ve bilincinde. “Hayır!” diye haykırdı. “Rabbim benimledir ve o bize bir çıkış yolu gösterecektir.”</p>



<p>Öyle de oldu. Yüce Allah’ın izni ve emriyle deniz açıldı, Hz. Musa ve mazlumlar geçti, ardından deniz kapandı, azgın Firavun ve askerleri boğuldular, helak olup gittiler. Aslında onların insanlıkları içlerinde biriktirdikleri kin ve nefret denizinde zaten boğulmuştu. Şimdi ise her sabah ve akşam hak ettikleri ve kendi elleriyle hazırladıkları çetin azaba uğrayıp duracaklardı.</p>



<p><strong>ZALİM NETANYAHU, YANINDA YAHUDİLER, ARKALARINDA EMPERYALİŞTLER VE DENİZİN KIYISINDA KISTIRILMIŞ YALNIZ VE MAZLUM GAZZELİLER</strong></p>



<p>Şimdilerde Gazze, denizin kenarında. İki buçuk milyon mazlum onun bağrında. Önlerinde engin deniz, arkalarında zalim ve azgın Netenyahu, Yahudiler ve destekçileri…</p>



<p>Ne kadar garip değil mi? Şimdi söyleyin, Firavun kim ve Yahudiler nereye düştü?</p>



<p>Bu çağdaş Firavun ve askerleri çocuk, kadın, yaşlı, sivil demeden deniz kenarında kıstırdıkları mazlumların üzerlerine ateş yağdırıyorlar, öldürmeye adeta ant içmişler, gözlerini kan bürümüş, insanlıklarını yitirmişler, vahşilikte dibe vurmuşlar&#8230; &nbsp;</p>



<p>Gazze ise adeta ashâbü’l-uhdûd kuyusu. Bu sefer ateş altlarında değil, üzerlerine yağdırılıyor.</p>



<p>Ne diyor baş zalim çağdaş Firavun: “Yeşeya’nın kehanetini gerçekleştireceğim!”</p>



<p>Firavun ne demişti: “En büyük rab benim!”</p>



<p>Birisi kendisini zalim rab ilan etmiş, öteki rabbini zalim ilan ediyor.</p>



<p>Bu sahnede bir tek Musa eksik?</p>



<p>Musa da o topraklardan çıkacak belki. Çağdaş Firavunun öldüremediği çocuklardan biri ya da hepsi olarak.</p>



<p>Kim bilir?</p>



<p>Belki de çıktı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/firavun-kim-yahudiler-nereye-dustu-mazlum-gazze-bir-musa-mi-bekliyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cağdaş Ashâbü’l-Uhdûd Olayı Mı Yaşanıyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cagdas-ashabul-uhdud-olayi-mi-yasaniyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cagdas-ashabul-uhdud-olayi-mi-yasaniyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Oct 2023 10:04:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Eleştiri]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Gazze]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18901</guid>

					<description><![CDATA[&#8230;أعوذ بالله ، بسم الله قُتِلَ اَصْحَابُ الْاُخْدُودِۙ. اَلنَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ. اِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌۙ. وَهُمْ عَلٰى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنٖينَ شُهُودٌؕ. وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ اِلَّٓا اَنْ يُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ الْعَزٖيزِ الْحَمٖيدِۙ. اَلَّذٖي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِؕ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَهٖيدٌؕ. اِنَّ الَّذٖينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنٖينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرٖيقِؕ Meâl “O alev alev yanan ateş çukurlarını hazırlayanlar Allah’ın gazabına uğrasınlar! Bu çukur ruhlu zalimler, açtıkları çukurda yaktıkları ateşin başına oturmuşlar, inananlara yaptıkları işkenceyi ve katliamı pişkin pişkin seyrediyorlar. Onlar, azîz ve hamîd Yüce Allah’a inanan müminlerden intikam almak istiyorlar. Bilmiyorlar ki Yüce Allah göklerin ve yerin yani bütün bir evrenin yegâne hükümranıdır ve onların yaptığı her şeyi görmekte ve not etmektedir. İşte bu şekilde mümin erkeklere ve mümin kadınlara işkence edip de pişmanlık duyup tövbe etmeyen zalimleri yakıcı cehennem azabı beklemektedir.” (Burûc 85/4-10). Kur’an’da kıssalar örnek olaylar şeklinde anlatılır. Bunlar bazen iyi örneklerdir bazen da burada olduğu gibi sakındırma amaçlı kötü örneklerdir. Kötü örneklerin anlatılmasının sebebi iyi insan olmak sadece iyilik yapmakla değil, aynı zamanda kötülüklerden sakınmak ve yapılan kötülükleri engellemekledir. Eğer bir insan kötülüklerden sakınmaz ve gücü yettiğince engellemeye çalışmazsa yaptığı iyiliklerin kıymeti olmaz. Sözgelimi yardım etmesi, cami veya okul yaptırması, kötülükleri bırakmadığı sürece &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-center">&#8230;أعوذ بالله ، بسم الله</p>



<p class="has-text-align-center">قُتِلَ اَصْحَابُ الْاُخْدُودِۙ. اَلنَّارِ ذَاتِ الْوَقُودِ. اِذْ هُمْ عَلَيْهَا قُعُودٌۙ. وَهُمْ عَلٰى مَا يَفْعَلُونَ بِالْمُؤْمِنٖينَ شُهُودٌؕ. وَمَا نَقَمُوا مِنْهُمْ اِلَّٓا اَنْ يُؤْمِنُوا بِاللّٰهِ الْعَزٖيزِ الْحَمٖيدِۙ. اَلَّذٖي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِؕ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ شَهٖيدٌؕ. اِنَّ الَّذٖينَ فَتَنُوا الْمُؤْمِنٖينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ ثُمَّ لَمْ يَتُوبُوا فَلَهُمْ عَذَابُ جَهَنَّمَ وَلَهُمْ عَذَابُ الْحَرٖيقِؕ</p>



<p><strong>Meâl</strong></p>



<p>“<em>O alev alev yanan ateş çukurlarını hazırlayanlar Allah’ın gazabına uğrasınlar!</em></p>



<p><em>Bu çukur ruhlu zalimler, açtıkları çukurda yaktıkları ateşin başına oturmuşlar, inananlara yaptıkları işkenceyi ve katliamı pişkin pişkin seyrediyorlar. Onlar, azîz ve hamîd Yüce Allah’a inanan müminlerden intikam almak istiyorlar. Bilmiyorlar ki Yüce Allah göklerin ve yerin yani bütün bir evrenin yegâne hükümranıdır ve onların yaptığı her şeyi görmekte ve not etmektedir.</em></p>



<p><em>İşte bu şekilde mümin erkeklere ve mümin kadınlara işkence edip de pişmanlık duyup tövbe etmeyen zalimleri yakıcı cehennem azabı beklemektedir.</em>”</p>



<p>(Burûc 85/4-10).</p>



<p>Kur’an’da kıssalar örnek olaylar şeklinde anlatılır. Bunlar bazen iyi örneklerdir bazen da burada olduğu gibi sakındırma amaçlı kötü örneklerdir. Kötü örneklerin anlatılmasının sebebi iyi insan olmak sadece iyilik yapmakla değil, aynı zamanda kötülüklerden sakınmak ve yapılan kötülükleri engellemekledir. Eğer bir insan kötülüklerden sakınmaz ve gücü yettiğince engellemeye çalışmazsa yaptığı iyiliklerin kıymeti olmaz. Sözgelimi yardım etmesi, cami veya okul yaptırması, kötülükleri bırakmadığı sürece bir suç örgütü liderini iyi insan yapmaz.</p>



<p>İşte Ashâbü’l-uhdûd kıssasında kötülük yapan ve bunu da en acımasız bir şekilde gerçekleştiren zalim tipler anlatılmaktadır. Burada zalime ihtar çekilmekte, mazluma ise er geç adaletin mutlaka gerçekleşeceğine dair bir umut verilmektedir. &nbsp;Çünkü dünyada insana yapılacak en kötü işkence, onu ateşe atmak veya ateşi onun üzerine atmaktır yani bir insanı yakarak cezalandırmaktır.</p>



<p>Kıssada anlatılan zalimlerin kimlikleri belirtilmemiştir. Bunun hikmeti, çeşitli kılık ve zihniyette bu türden zalimlerin her dönemde bulunması ihtimalidir. Arif Nihat Asya’nın dediği gibi “Ebu Leheb&nbsp;ölmedi, ya MUHAMMED; Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!” Bu yüzden Ashâbü’l-uhdûd benzeri olayların her zaman tekrar edeceğini akıldan çıkarmamak lazım. Bugünlerde Gazze sanki yeni bir Ashâbü’l-uhdûd olayı yaşamaktadır.</p>



<p>Tarihte benzer bir olay Necran’da yaşanmıştır. İslam’dan önce Yemen’de hüküm süren Zûnüvâs adındaki bir Yahudi kralın Necran hıristiyanlarına böyle bir muamelesi söz konusu olmuştur. İnsanları açtırdığı ateş çukurlarına atarak onları cezalandırmış ve dinlerinden dönmeye zorlamıştır.</p>



<p>Maalesef eskinin zalimleri ateş çukurlarına atarak insanlara işkence ve zulümde bulunurken bugünün zalimleri fosfor veya benzeri bombalar atarak bunu yapmaktadırlar.</p>



<p>Bugün Filistin’de özellikle Gazze’de yapılanlar dünkü Zûnüvas’ın Necran Hıristiyanlarına muamelesinden çok da farklı değildir. Zaman, mekân ve zalim değişmekte ama yapılan zulüm benzeriyle tekrar etmektedir.</p>



<p>Ama hiçbir zalim zulmüyle abat olmaz. Ayette belirtildiği gibi son noktada kazanan zalimler değil, mazlumlar olacaktır. Kimse bu dünyada kalmayacak, neticede herkes İlahî Huzur’da hesap verecektir. Zalim zulmünün karşılığını, mazlum da mağduriyetinin tam anlamıyla giderildiğini görecektir. Çünkü yegâne hâkim Yüce Allah’tır. O, imtihan gereği mühlet verir ama asla ihmal etmez. Kimsenin yaptığı kötülük yanına kar kalmaz.</p>



<p>Bu zalimler bilmelidir ki, açtıkları ateş çukurlarıyla veya attıkları bombalarla kendi cehennem ateşleri harlamaktadır. Fakat bunu kavrayacak ne duru zihne ne sağlam iradeye ne de fıtratı korunmuş akla sahiptirler. O yüzden dünyaya fesat yaymakta, masum insanları cayır cayır yakmaktadırlar. Sadece insanı mı? Tüm canlıları yok etmekte, kimyasallarla toprağı zehirlemektedirler. “<em>Harsı ve nesli yani insanı ve toprağın ürününü yok edenler ve bozanlar işte bunlardır</em>” (Bakara 2/205).</p>



<p>Ama son gülen zihni duru, iradesi doğru, aklı düzgün, imanı güçlü mazlum müminler olacaktır. O müminler, kendilerine hazırlanan ebedî cennette huzura kavuşacaklardır.</p>



<p><strong>Geniş bilgi için bakınız</strong>:</p>



<p>Tefsirlerdeki ilgili ayetlerin açıklamaları.</p>



<p>Cağfer Karadaş, <em>On Kapı Kırk Pencere</em>, Bursa: Emin Yayınları, 2018, s. 31-33.</p>



<p>Muhammed Eroğlu, Ashâbü’l-Uhdûd, <em>İslam Ansiklopedisi DİA</em>, İstanbul 1991, c. 3. s. 471.&nbsp;</p>



<p>Nuh Aslantaş, “Zûnüvâs”, <em>İslâm Ansiklopedisi DİA</em>, İstanbul 2013, c. 44, s. 511-513.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cagdas-ashabul-uhdud-olayi-mi-yasaniyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sağlam Duruş Merhametli Davranış</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/saglam-durus-merhametli-davranis/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/saglam-durus-merhametli-davranis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 03 Oct 2023 14:28:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18887</guid>

					<description><![CDATA[مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِؕ وَالَّذٖينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ(Fetih 48/29) Fetih Suresi’nin yukarıda verilen son ayetinin ilk cümlesi bir müslümanın din kardeşi ve diğer inanç mensuplarına yönelik nasıl bir duruş ve davranış içinde olması gerektiğini bildirir. Bu ayet için üç meal önerimiz var: Birinci meal: “Muhammed Allah’ın elçisidir. O’nunla birlikte olanlar kâfirlere karşı çetin ve metindirler, kendi aralarında merhametlidirler…” İkinci meal: “Muhammed Allah’ın elçisidir. O’nunla birlikte olanlar kâfirlere karşı sağlam dururlar, kendi aralarında merhametlidirler…” Üçüncü meal: “Muhammed Allah’ın elçisidir. O’nunla birlikte olanlar kâfirlere karşı birbirlerini desteklerler, kendi aralarında ise merhametlidir…” Hasan Basri Çantay’ın tercih ettiği birinci meal, ayetin zâhirine yakın olmakla birlikte savaş ortamı ve psikolojisini ifade etmektedir. “Kâfirlere karşı serttirler” şeklinde tercihte bulunan mealler de buna yakındır. Ancak burada kullanılan “çetin, metin ve sert” ifadeleri düşmana yapılan muameleyi değil, Müslüman askerin düşman karşısında duruşunu ve sağlam psikolojisini ifade etmektedir. Dolayısıyla Türkçede şiddet kelimesinin “kaba kuvvete başvurma, eziyet etme veya aşırı davranma” şeklindeki anlamları bu meallerde bulunduğu söylenemez. Zira Arapçada şiddet kavramı “güç, kuvvet, sağlamlık,” anlamlarına gelir. Ayette geçen “eşiddâ (اشداء)”, “şedîd (شديد)” kelimesinin çoğulu olup “güçlü, kuvvetli, metin, çetin, sert, muhkem kılan, güçlü destek veren” anlamlarına gelir. İkinci mealde (اشداء على الكفار) ifadesine “müminler kâfirlere karşı sağlam dururlar” &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p class="has-text-align-right">مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِؕ وَالَّذٖينَ مَعَهُٓ اَشِدَّٓاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَٓاءُ بَيْنَهُمْ<br>(Fetih 48/29)</p>



<p>Fetih Suresi’nin yukarıda verilen son ayetinin ilk cümlesi bir müslümanın din kardeşi ve diğer inanç mensuplarına yönelik nasıl bir duruş ve davranış içinde olması gerektiğini bildirir.</p>



<p>Bu ayet için üç meal önerimiz var:</p>



<p>Birinci meal: “Muhammed Allah’ın elçisidir. O’nunla birlikte olanlar kâfirlere karşı çetin ve metindirler, kendi aralarında merhametlidirler…”</p>



<p>İkinci meal: “Muhammed Allah’ın elçisidir. O’nunla birlikte olanlar kâfirlere karşı sağlam dururlar, kendi aralarında merhametlidirler…”</p>



<p>Üçüncü meal: “Muhammed Allah’ın elçisidir. O’nunla birlikte olanlar kâfirlere karşı birbirlerini desteklerler, kendi aralarında ise merhametlidir…”</p>



<p>Hasan Basri Çantay’ın tercih ettiği birinci meal, ayetin zâhirine yakın olmakla birlikte savaş ortamı ve psikolojisini ifade etmektedir. “Kâfirlere karşı serttirler” şeklinde tercihte bulunan mealler de buna yakındır. Ancak burada kullanılan “çetin, metin ve sert” ifadeleri düşmana yapılan muameleyi değil, Müslüman askerin düşman karşısında duruşunu ve sağlam psikolojisini ifade etmektedir. Dolayısıyla Türkçede şiddet kelimesinin “kaba kuvvete başvurma, eziyet etme veya aşırı davranma” şeklindeki anlamları bu meallerde bulunduğu söylenemez. Zira Arapçada şiddet kavramı “güç, kuvvet, sağlamlık,” anlamlarına gelir. Ayette geçen “eşiddâ (اشداء)”, “şedîd (شديد)” kelimesinin çoğulu olup “güçlü, kuvvetli, metin, çetin, sert, muhkem kılan, güçlü destek veren” anlamlarına gelir.</p>



<p>İkinci mealde (اشداء على الكفار) ifadesine “müminler kâfirlere karşı sağlam dururlar” anlamının verilmesi, (والذين آمنوا أشدّ حبا لله) “İnananların Allah sevgisi daha sağlam ve daha kuvvetlidir” (Bakara 2/165) ayetindeki <em>şiddet</em> kelimesine verilen anlamla örtüşmektedir. Nitekim dosta olan sevgi ne kadar sağlamsa, düşmana karşı duruş da o kadar sağlam olur.</p>



<p>Üçüncü meale göre ayetteki (اشداء على الكفار) ifadesiyle “müminler, birbirlerini destekleyen binanın yapı taşları gibidir” “(المؤمن للمؤمن كالبنيان يشد بعضه بعضا) “ (Buhari, Salat 88, Müslim, Birr 65) hadisindeki benzetmede olduğu gibi “müminlerin kâfirlere karşı birbirlerini desteklemesi” anlatılır. Daha açık ifadeyle bu ayette müminlerin düşmana karşı birbirini destekleyen, birbirleriyle kenetlenen, birlik ve bütünlük içinde hareket ederek düşmana geçit vermeyen halleri tasvir edilir. Nitekim “Müminler bir vücut gibidir. Vücudun bir organı hasta olduğunda veya zarar gördüğünde bütün organları onun acısını hisseder ve paylaşır. (Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66) hadisi bu anlamı pekiştirir mahiyettedir.</p>



<p>Buradaki temel soru şudur: “kâfirlere karşı sağlam, çetin ve sert durmakla” Kehf Sûresinde geçen “inanmıyorlar diye kâfirlerin arkasından Rahmet Peygamberinin kendisini paralamasını ve üzülmesini, bir nevi şefkat göstermesini” (Kehf 18/6) nasıl bağdaştırabiliriz?</p>



<p>İmam Matüridî bu soruya mealen şöyle cevap verir: Sağlam, çetin ve sert duruşun en keskin biçimde sergilendiği savaşlarda bile müminler Rahmet Peygamberini örnek alarak şefkat içinde davranırlar. Çünkü müminin amacı savaşta düşmanı yenerek arzularını tatmin etmek, intikam almak, çıkar elde etmek, salt otorite ve hâkimiyet kurmak değildir. Eğer böyle olsaydı, Yüce Allah Hz. Musa ve Hz. Harun’a “Gidin, Firavuna yumuşak söz söyleyin!” (Tâhâ 20/44) diye emir vermezdi. Yine müminlere yönelik de “Ey müminler, Allah için hakkı ayakta tutun ve adaletle şahitlikte bulunun. Bir kavme duyduğunuz kin ve nefret sizi adaletten ayırmasın, âdil olun, günahtan sakınmaya ve kaçınmaya bu daha uygundur. Allah’tan korkun! Kuşkusuz Allah yaptıklarınızdan haberdardır” (Mâide 6/8) şeklinde bir bildirimde bulunmazdı. (bk. Matüridî, <em>Te’vîlâtu’l-Kur’ân</em>, Mizan Yayınları 2009, XIV, 47-48).</p>



<p>Şefkatin buradaki anlamı adaletten ayrılmamak, dünya ve ahiret kurtuluşunu istemek ve herkese onuruna yakışır şekilde muamelede bulunmaktır. Hz. İbrahim’in kâfir olan babasına duasını da böyle anlamak gerekir. Her insan ölene kadar iman etme imkanına/hakkına sahip olduğuna göre onun hidayeti için şefkat duyguları içinde dua etmek Müslüman kişiliğin bir gereğidir. Kâfir olarak ölen kişiye artık dua edilemez ve şefaatte bulunulamaz, çünkü iman etme imkânını kaçırmıştır. Nitekim Hz. İbrahim de bunu gördükten sonra babasına duadan vazgeçmiştir. (Tevbe 9/114).</p>



<p>Öyleyse müminler, düşmana karşı savaşta bile adalet sınırları içinde hareket etmeli ve şefkat duygularını asla yitirmemelidirler. Hz. Peygamber’in kâfirler iman etsinler ve kurtuluşa ersinler diye kendisini paralaması ve onların ardından üzülmesi, Yüce Allah’ın rahmetini ve mağfiretini yansıtan şefkatinin sonucudur. Çünkü Allah’ın rahmeti ve merhameti bütün yaratılmışların şefkatinden daha üstün ve daha kapsayıcıdır. Kur’an’da münafıkları, kâfirleri ve asileri bağışlanmaya çağıran ayetler bunun en güzel delilidir.</p>



<p>Şefkat demek düşmana boyun eğmek, onun karşısında susmak veya yılgınlık göstermek değil, Allah’ın her bir insanı cennete layık olarak yaratmış olduğu bilinciyle herkesin kurtuluşa ermesine vesile olmaya çalışmaktır. “İ’lây-i kelimetu’llah” yani “Allah’ın kelimesini yüceltme” amacı bunu ifade etmektedir.</p>



<p>Savaşın iki boyutu bulunur: Birincisi kötülüğü, zulmü ve zararı önlemek; ikincisi ise doğruya, güzele ve faydalı olana insanları çağırmaktır. Rahmet Peygamberinin savaşlarında bu iki boyut hep gözetilmiş; teslim olana, şerden ve zulümden vaz geçene asla dokunulmamıştır. Bununla birlikte huzursuzluk kaynağı olanlara yönelik caydırıcı önlemler gerektiği kadar ve gerektiği şekilde alınmıştır. Ancak kadın, çocuk, din adamı, yaşlı gibi sivil kişilere el kaldırılması yasaklanmış, bunu yapanlar cezalandırılmıştır. İslam’da zorlama yoktur, bilgilendirme ve çağrı vardır (Bakara 2/256). Çünkü hidayete ermek kişinin yönelişine bağlıdır. Yüce Allah hidayete yönelen her kula tevfikiyle iman nasip eder. “Sana düşen tebliğ etmek yani bilgilendirmektir, hesabı görmek bize aittir” (Ra’d 13/40) ayeti bu gerçeği dile getirir.</p>



<p>Hz. Peygamber, düşman kazanmak değil; düşmanlığı yok etmek, barışı hâkim kılmak, dostça yaşamak ve insanların gönüllü bir şekilde hidayete ermelerine zemin hazırlamak yönünde gayret göstermiştir. Çünkü İslam’da barış asıl, savaş geçici bir durumdur. Rahmet Peygamber’i bu anlayışı hem barış ortamında hem de bizzat katıldığı savaşlarda titizlikle sürdürmüş, kendisinin katılmadığı seferlerde komutanlarına bu yönde emirler vermiş, uymayanları sert bir şekilde uyarmıştır. Nitekim Mekke’nin fethi sırasında “bugün Mekke müşriklerinden intikam alma zamanı” diyen Medine’li Sa’d b. Ubade derhal komutanlık görevinden uzaklaştırılmıştır. Abdullah b. Cahş, Halid b. Velid ve Üsame b. Zeyd uyarılan komutanlar arasındadır. (Buharî, “Cihad ve Siyer” 146, 147, 148; “Megâzî”, 45, 57; “Ahkâm”, 35; ayr. bk. Adem Apak, <em>Siyer-i Nebi</em>, İstanbul: Ensar Neşriyat 2020, s. 651-652.).</p>



<p>Sonuç olarak ayette geçen şiddet, Türkçede akla gelen “kaba kuvvete başvurmayı, eziyet etmeyi veya aşırı davranmayı” değil; “düşmana karşı sağlam durmayı, caydırıcı önlem almayı, gevşeklik göstermemeyi veya hadiste geçtiği şekliyle toplumsal bütünlüğü korumak için müminlerin birbirleriyle kenetlenmesini ve birbirlerini desteklemesini” ifade eder. Bu da hem barış hem savaş ortamında birlik ve bütünlüğü sağlamanın ve dışardan gelebilecek tehditlere karşı toplumsal duruşu ortaya koymanın en geçerli yoludur.</p>



<p>Ayette geçen müminlerin birbirlerine karşı merhametli olmasını ise Rahmet Peygamber’i şöyle açıklamıştır: “Bu ayetteki merhamet, kendin ve evladın için istediğini her bir mümin kardeşin için de istemendir.” (benzer hadisler için bk. Buharî, İman 7; Müslim, İman 71). </p>



<p>Vesselam…</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/saglam-durus-merhametli-davranis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ezik</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ezik/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ezik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Sep 2023 11:07:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18865</guid>

					<description><![CDATA[Gözlerini henüz açmıştı ki, içerden gelen bir çığlıkla yerinden sıçradı. Koştu mutfağa, annesi ağlıyordu. Ne olduğunu sormak istedi, annesinin terslemesiyle karşılaştı. Sessizce dışarı çıktı. Hava çok güzeldi. Güneş açmış, her tarafı yeşilin bütün tonları kaplamıştı. Bahardı, çiçeklerin coştuğu bir mevsimdi. Ama kendi içinde o coşkuyu hissedemiyordu. Eve girmek istiyor, giremiyordu. Ayakları adeta direniyordu. İçeri girdiğinde ne olacağını, nasıl tersleneceğini çok iyi biliyordu. Karnı açtı ama yemek isteyecek gücü yoktu. Mecburen bekleyecekti, annesinin sakinleşmesini ve mutfaktan çıkmasını. Bir fırsatını bulur, mutfağa girer ve bir şeyler atıştırırdı. Bazen bir şey de bulamıyor, kuru yiyecekleri kemirmek zorunda kalıyordu. Gene de girmeliydi evin içine, çünkü üşümeye başlamıştı sabahın ayazında. İçeri girdiğinde annesinin yüksek sesle söylendiğini duydu. Kendisinin orada olduğundan haberi yoktu. Bir müddet söylenmesinin bitmesini bekledi ama bitecek gibi değildi. Mecburen dinlemeye başladı. “Yetti lan artık çektiklerim! Onun da çocuğunun da Allah belasını versin. Ben belamı bunlarla bulmuşum. Diyorum ki, asayım kendimi, hem bunlardan hem de dünyadan kurtulmuş olurum. Böylece onlara vicdan azabı yaşatırım, intikamımı alırım. Ama yok. Niye ben kendime zarar vereyim? Onlardan intikam almanın başka bir yolunu bulmalıyım. En iyisi bunları yüzüstü bırakıp gideyim. Dünyanın kaç bucak olduğunu bir görsünler. Baba ve oğul rezil olsunlar. Yana döne beni arasınlar. Nah gelirim! Uzaktan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Gözlerini henüz açmıştı ki, içerden gelen bir çığlıkla yerinden sıçradı. Koştu mutfağa, annesi ağlıyordu. Ne olduğunu sormak istedi, annesinin terslemesiyle karşılaştı. Sessizce dışarı çıktı. Hava çok güzeldi. Güneş açmış, her tarafı yeşilin bütün tonları kaplamıştı. Bahardı, çiçeklerin coştuğu bir mevsimdi. Ama kendi içinde o coşkuyu hissedemiyordu. Eve girmek istiyor, giremiyordu. Ayakları adeta direniyordu. İçeri girdiğinde ne olacağını, nasıl tersleneceğini çok iyi biliyordu. Karnı açtı ama yemek isteyecek gücü yoktu. Mecburen bekleyecekti, annesinin sakinleşmesini ve mutfaktan çıkmasını. Bir fırsatını bulur, mutfağa girer ve bir şeyler atıştırırdı. Bazen bir şey de bulamıyor, kuru yiyecekleri kemirmek zorunda kalıyordu.</p>



<p>Gene de girmeliydi evin içine, çünkü üşümeye başlamıştı sabahın ayazında. İçeri girdiğinde annesinin yüksek sesle söylendiğini duydu. Kendisinin orada olduğundan haberi yoktu. Bir müddet söylenmesinin bitmesini bekledi ama bitecek gibi değildi. Mecburen dinlemeye başladı.</p>



<p>“Yetti lan artık çektiklerim! Onun da çocuğunun da Allah belasını versin. Ben belamı bunlarla bulmuşum. Diyorum ki, asayım kendimi, hem bunlardan hem de dünyadan kurtulmuş olurum. Böylece onlara vicdan azabı yaşatırım, intikamımı alırım. Ama yok. Niye ben kendime zarar vereyim? Onlardan intikam almanın başka bir yolunu bulmalıyım. En iyisi bunları yüzüstü bırakıp gideyim. Dünyanın kaç bucak olduğunu bir görsünler. Baba ve oğul rezil olsunlar. Yana döne beni arasınlar. Nah gelirim! Uzaktan haberlerini alırım. İçin için sevinirim, hatta elime kına bile yakarım.”</p>



<p>Bu sözleri duyunca irkildi, ama yapacak hiçbir şeyi yoktu. Bu küçücük haliyle elinden ne gelebilirdi. Mecburen bekleyecek, gelişmeleri izleyecekti. Bütün bu olanları babasına da söyleyemezdi. Hem inanmaz hem de bir güzel azarlardı. Sadece azarlasa iyiydi, dayak yemesi de büyük ihtimaldi. Sırtından sopa eksik olmamıştı zaten. Bir gün arkadaşı sınıfta “Yüzüme vurma öğretmenim, annem kızarıklığı görüyor, bana kızıyor” demişti de, çok şaşırmıştı. “Okuldan döndüğünde annesi yüzüne bakıyor, onunla ilgileniyor demek ki” diye içinden geçirmişti. Evde yediği dayak okulda gördüklerine kıyas bile edilemezdi. “Keşke” dedi içinden, “benim annem de bana sadece kızsa”.</p>



<p>Bir gün uyandığında evde büyük bir sessizlik hissetti. Alışmadığı bir uyanma haliydi. Çünkü ya annesinin çığlığıyla, ya bağırmasıyla ya da yüksek sesle söylenmesiyle uyanmaya alışmıştı. Bu sessizlik hiç iyiye alamet değildi. Sessizce odadan çıktı; mutfağı, anne babasının yatak odasını, bahçeyi dinledi kimse yoktu. Ardından tek tek her yere baktı. Bulamadı annesini. Mutfağa girdi, hazırda hiçbir şey yoktu. Buzdolabına baktı biraz peynir, birkaç zeytin kalmıştı. Bir dilim kuru ekmek parçası buldu. Suyla ıslatarak peynir ve zeytinle yedi. Eşyalarını giyindi okula gitti. Defterini çıkardı, uzun süre cebinde kalemini aradı, neyse ki buldu. Küçücük kalmıştı. O da arkadaşındandı. Arkadaşı küçülen kalemlerini ona veriyor, o da bunlarla idare ediyordu.</p>



<p>Öğretmen de ona yüz vermiyordu. Yokluk çektiği her halinden belliydi ama asla ilgilenmiyordu. Hiçbir öğrenciyle ilgilenmiyordu. Dersini anlatıyor, sonra çıkıp gidiyordu. Bütün bunlara rağmen dersi en iyi dinleyen öğrenci oydu. Bütün sınavlardan en yüksek notu o alıyordu. Arkadaşlarıyla da arası çok iyiydi. Onlara teneffüslerde hikâyeler anlatıyordu. Hikâyeler de büyüklerin anlattığı türdendi. Bazen eve babasının arkadaşları gelir o da onları dinlerdi. Her anlattıklarına kulak verir, hepsini de zihnine yerleştirirdi. Evde kimse onunla konuşmadığı için o da arkadaşlarına açılır, bildiği ve duyduğu ne varsa onlara anlatırdı.</p>



<p>Eve döndüğünde annesini yine bulamadı. Bulamaması iyi miydi, kötü müydü bilemedi. Önce sevindi, en azından azar işitmeyecek, kötü bir muameleyle karşılaşmayacaktı. Ama sonra düşündü, tek başına ne yapacaktı. Sonra annesinin bakkala borç yazdırdığı aklına geldi. Gitti, bakkaldan bir şeyler istedi. Bakkal hiç alışık değildi. “Annen yok mu?” dedi. “Yok” diyebildi kısık bir sesle. Bakkal bir şeyler verdi, deftere yazdı. Yazarken de şaşkınlığını belirten şeyler söylendi. Buna aldırmadı. Bu tür söylentilerin daha fazlasına annesinden ve babasından alışmıştı.</p>



<p>Babayla yalnız kalmışlardı. Kalmışlardı ama suçlu yine kendisi olmuştu. İki de bir babası “Bilmem nenin çocuğu! O anan olacak kadın gitti, seni de benim başıma bıraktı. Senin de ondan farkın yok. Belki de senin yüzünden gitti. Sen doğduğundan beri bir huzur bulamadık. Gerçi bu kadının karı olmayacağı ilk günden belliydi. Defolup gitti. Ama bir elime geçirirsem, geçmiş günlerini aratırım ona. Yıkıl lan karşımdan anası yapılı. Gözüm görmesin seni. Bütün hıncımı senden çıkartırım şimdi.”</p>



<p>Ne yapacağını şaşırmıştı. Bütün günlerini bir odada yalnız geçirmeye başlamıştı. Okuldan gelirken arada bir komşu teyzeler eline bir şeyler tutuşturuyor, onlarla idare ediyordu. Babasının arkadaşları daha sık gelmeye başlamışlardı. Yiyorlar içiyorlar her şeyi ortaya bırakıp gidiyorlardı. Ortalığı toplamak ve temizlemek ona kalıyordu. Bunları yapmak zor gelmiyor, zoruna gitmiyordu, fakat yediği azarlar, hatta tokatlar canından bezdirmişti. Buralardan ve bu hayattan bir şekilde kurtulmalıydı ama nasıl olacaktı? Yatıp kalkıp bunu düşünüyordu.</p>



<p>Sonunda ilkokul bitti. Yatılı okula gitmeye karar verdi. Babasına söyledi. Söylediğine söyleyeceğine pişman oldu. “Defol git lan, nereye gidersen git. Hatta anan gibi de gidebilirdin. Haber vermeden kaçarak. Ne halin varsa gör. Benden bir şey isteme, zırnık çıkmaz.” Bu azarları yiyeceğini bekliyordu. Umursamadı. Yatılı yurt sınavlarına girdi, hem de yüksek bir puanla kazandı. Fakat yatılı yurdun bulunduğu şehre nasıl gidecekti. Bunu babasına söyleyemezdi. Sonucu belliydi. Yakın diyebileceği akrabaları da yoktu. Bir uzak akrabasını gözüne kestirdi. Ara sıra yardımını görmüştü. Utana sıkıla yanına gitti, durumu anlattı. Neyse ki adam haline acıdı, ona bir yol parası tedarik etti.</p>



<p>Yurda yerleşti, hemen de alıştı. Zaten hiçbir beklentisi yoktu. Evinden daha rahat bir ortama kavuşmuştu. Harıl harıl derslerine çalışıyordu. Elinden tutacak kimsesinin olmadığını biliyordu. Öyleyse yolunu kendisi çizmeli ve hayatını bir şekilde kazanmalıydı. Onun için tek çıkar yol, okumaktı. Arkadaşlarının yurt imkânlarının kısıtlı olmasından, yemeklerden, yataklardan yakınmalarına şaşırıyordu.</p>



<p>Geçmişinden kimseye bahsetmedi. Hep gizledi. Sorulduğunda geçiştirdi. Arkadaşlarıyla bir araya geldiğinde babasının arkadaşlarına anlattığı hikâyeleri biraz da kendisi ekleyerek-süsleyerek anlatıyor, hoş bir ortamın oluşmasını sağlıyordu. Bu yüzden sohbet zamanlarında arkadaşları hep onu arar olmuşlardı. Dersleri de çok iyiydi. Herkes onun bilgisinden yararlanmak istiyor, hatta sınıfta birlikte oturmaya çalışıyorlardı. Zaman zaman rüşvet kabilinden bir şeyler ısmarladıkları da oluyordu. Bazen can sıkıcı şeyler de olmuyor değildi. İmtihan sırasında bir arkadaşı önündeki sınav kâğıdını almış ve oradan yazmaya başlamıştı. Öğretmen fark etmiş, çok fena kızmıştı. Derdini zor anlatmış, kopya çektirme muamelesi görmekten kıl payı kurtulmuştu. Bir daha o arkadaşını yanına yaklaştırmamıştı.</p>



<p>&nbsp;&nbsp;Yaz tatillerinde memlekete gitmemeye karar verdi. Zor da olsa çalışacak bir iş buldu. Aldığı ücrete az çok demediği için iş sahipleri de ona iş veriyorlardı. Onun çaresiz kanaatkârlığı bir kısmının işine geliyordu. Bazen iyi ücret verenler de oluyordu. Böyle iyi ücret veren kişilerin işinde daha hırslı çalışıyordu. Bu şekilde bir çevre edinmiş, şehirde tutunmayı başarmıştı. Yurt yönetimi de onun yazları kalmasına göz yummuştu. Arada bir bekçiden azar işittiği oluyordu. Zaten azarlara karşı bağışıklık kazanmıştı. Biraz üzülüyor, sonra boş veriyordu. Ama farkında olmadan içinde bir kin ve nefretin büyüdüğünü hissediyordu. Annesinin intikam yeminleri aklına geliyor, zihninden silmek istiyor fakat silemiyordu. Zamanla o da bu yeminleri benimseye başlamıştı.</p>



<p>Zaman çabuk geçti. Aslında hiç de çabuk geçmemişti. Çektiklerini düşündü. Ne zorlu yıllar geçirmişti. Yatılı yurt onun için kurtuluş mekânı olmuştu. Deli gibi çalışmış, iyi bir bölüm kazanmıştı. Artık üniversiteliydi. Orada da deli gibi çalışıyordu. Eline imkânlar da geçmişti. Projelerde yer almış, başarısını kanıtlamıştı. Böylece bölümün hocalarının gözüne girmişti. Üniversite bittiğinde işi de hazırdı. Ama yine işler ters gitti, onun yerine başka birini asistanlığa aldılar. Ne olduğunu, nasıl olduğunu anlayamadı. Gidip sormadı da. Hayat zorluydu. Mecburen öğretmenliğe gitti. Ama üniversite hayalinden hiç vaz geçmedi, hatta daha bir güçlendi. Yüksek lisansını yaptı, doktorasını bitirdi ve sonunda beklediği bir fakültede kadroya atandı.</p>



<p>Babası onun bu başarısını duymuş, irtibata geçmişti. Babasına karşı içinde öfke çoktu ama yanında olduğunda bir türlü eziklikten kurtulamıyordu. Yıllardır babasından bahsetmezken birden onun hikâyelerinden ve bilge kişiliğinden bahsetmeye başlamıştı. Babasını her yaz tatilinde ziyaret eder olmuştu. Artık babası onu el üstünde tutuyordu. Ne de olsa oğlu büyük adam olmuştu. O da babasının bu muamelesinden memnundu. Küçük bir çocuk gibi yanına sokulmak, kucağına oturmak, yanağından okşatmak geçiyordu içinden. Arada bir kendini sorguluyor, yaşayamadığı çocukluğu kırk yaşından sonra yaşama hayallerinin boş olduğunu anlıyordu ama kendini bir türlü frenleyemiyordu. Babasına yakın olmak, çocukluğunu telafi etmek gibi geliyordu ona. Ancak onun yanında niye hâlâ süklüm püklüm durduğunu anlayamıyordu, bir türlü bu halini üzerinden atamıyordu.</p>



<p>&nbsp;Fakültede durumu ve konumu gayet iyiydi. Hatta idarecilik görevi bile verilmişti kendisine. İdarecilik onda büyük bir dönüşüm gerçekleştirdi. Belki de içinde olan gerçek kişiliği dışarı çıkarttı. Birden havalara girdi. Emrindeki insanlara tıpkı babasının kendisine davrandığı gibi davranmaya başladı. Odasına gelenleri ayakta tutuyor, bekletiyor, zaman zaman azarlıyordu. Daha da ileri gitti anabilim dalındaki meslektaşları hakkında görevlerini yapmıyorlar diye şikâyet yazıları yazdı. İnsanlar onunla görüşmekten ve konuşmaktan korkar hale gelmişlerdi.</p>



<p>Bir toplantı sırasında kadro isteğini dile getiren bir arkadaşını fena halde azarladı. Kendisinin sekiz-on yıl kadro beklediğinden başladı ve herkesin her yere istediği zamanda gelemeyeceğine dair nutuklar çekti. Hızını alamadı odasına çağırdı, bir de orada azarladı ve ardından sert bir şekilde odayı terk etmesini söyledi.</p>



<p>Arkadaşı bunun geçmişini biliyordu, kendisini anlayacağını düşünmüş, samimi bir şekilde derdini açmıştı. Fakat ondan tam tersi bir muameleyle karşılaşmıştı. Üzgün, kırgın ve şaşkın bir şekilde dışarı çıktı. Düşünüyor fakat bir türlü davranışına anlam veremiyordu. O kadar içlenmişti ki, durumu arkadaşlarıyla paylaşma ihtiyacı hissetti. Herkes çok şaşkındı, zaten her biri benzer muameleye uğramıştı. Fakülteye ilk başladığı günleri düşündüler, ne kadar nazik ve sevecendi; şimdiki haline baktılar, tam zıt durumda ve davranışta. Uzun uzun konuştular, müzakere ettiler, ama bir sonuca ulaşamadılar, ne diyeceklerini bilemediler.</p>



<p>İçlerinden hiç konuşmayan birisi söze girdi. “Galiba bunun mantıklı bir açıklaması var. Kanaatimce bu zat, herkesten intikam alıyor, ezikliğinin intikamını. Bizi özel olarak seçmiş değil, öyle denk geldi. Korkarım ki, bu böyle devam edecek, belki ölene kadar. Gene de dua edelim, Allah’tan umut kesilmez. Bir zamanlar güngörmüş bir hocam benzer bir olayı nakletmiş ve şöyle demişti: Ezik bir şahsiyetin idareciliği genellikle böyle olur. Önce en yakınındakileri ezer. İçinde biriktirdiği öfkeyi çevresine kusar, kinini her tarafa yansıtır ve diş geçirebildiği herkesten intikam almak ister. Bazen bunu ele geçirdiği güçle, bazen bilgisiyle, bazen de söz gücüyle gerçekleştirir. Bu tiplerin zeki ve çalışkan olanları üstünlüklerini başkalarının aleyhine kullanmaktan kaçınmazlar. Ama ilginçtir, diş geçiremeyeceklerine çok iyi kuyruk sallarlar. O konuda da oldukça mahirdirler. Bunları yaparken asla suçluluk duymazlar, ikiyüzlülük yaptıklarını düşünmezler, en küçük pişmanlık belirtisi göstermezler. Yaptıklarının herkesçe yanlış bulunması bile kendilerini sorgulamaya götürmez. Güç yetiremeyeceklerini anlarlarsa susarlar veya ortamı terk ederler. Çünkü bunların iç dünyalarında her yaptıklarını meşrulaştıran ve doğrulayan bir mantık oluşmuştur. Hayat boyu ezildikleri için hep kendilerini düşünmüşler, kollamışlar ve her başarıyı kendi bireysel çabalarıyla gerçekleştirmişlerdir. Bu da onları muazzam bir bencillik sarmalının içine sokmuştur. Siz buna saplantı veya takıntı diyebilirsiniz. “Eden bulur” derler ya onların bu hale gelmesi sadece anne-babanın değil, biraz da o anne-babayı içinden çıkaran toplumun suçudur ve o suçun bedelini hepimiz ödüyoruz.”</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ezik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hüseyin Atay Hocamızın Ardından</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/huseyin-atay-hocamizin-ardindan/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/huseyin-atay-hocamizin-ardindan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Cağfer Karadaş]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 03 Sep 2023 06:35:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam Alemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Atay]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=18862</guid>

					<description><![CDATA[Hüseyin ATAY hocamız, merhum hocam Bekir TOPALOĞLU (Allah gani gani rahmet eylesin) ve Şerafettin GÖLCÜK (Rabbim hayırlı ve sağlıklı ömür versin) hocalarımızla birlikte Cumhuriyet dönemi 1950 sonrası İlahiyat Fakültelerinde Kelam İlmini şekillenmesinde büyük gayretleri, emekleri ve katkıları olmuş bir şahsiyettir. Hocamızı Kelam Koordinasyon Toplantılarında tanıdım. Epeyce hatıralarını dinleme fırsatım oldu. Rize-Güneyce’den ailenin göçü, İstanbul’a gelişi, babasının görevli olduğu Beyazıt Camii günleri, Osmanlı bakıyyesi merhum Ali Haydar Efendi’den ders alması, merhum Emin SARAÇ Hocayla ders arkadaşlığı, Bağdat tahsil hayatı… Anlattıkları benim için bulunmaz hazine gibiydi. Hüseyin Atay hocamızı kısaca nasıl anlatırsınız deseniz? Cevabım şöyle olur: Kendi bildiği ve düşündüğü şekliyle İslam’ı yaşayan adamdı. Yeni düşünceler söyledi ama şov yapmadı, karşı mahalleye geçip kendi mahallesini taşlamadı, eleştirilerini içerden yaptı ve içerde kalmaya özen gösterdi, kendi bildiği yolda, düşündüğü şekilde yürüdü, emr-i hak vaki oldu ahirete yürüdü. Rabbim rahmetiyle muamele etsin, mekânı cennet olsun… * Bendeniz ANA HATLARIYLA KELAM TARİHİ kitabımda Cumhuriyet Dönemi Kelam düşüncesini anlatırken hocanın görüşlerine de yer vermiştim. Orada yazılanların kısa bir özetini buraya alıyorum: HÜSEYİN ATAY’IN KISA DÜŞÜNCE DÜNYASI Hüseyin Atay, Türkiye’de Kur’an’a Dönüş anlayış ve yaklaşımının başlatıcısıdır. Ona göre İslam düşüncesinde yenilik gerçekleştirecek yeni bir hamle ancak Kur’an’a dönüşle mümkün olur. Şu kadar var ki, onun Kur’an’a dönüş &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Hüseyin ATAY hocamız, merhum hocam Bekir TOPALOĞLU (Allah gani gani rahmet eylesin) ve Şerafettin GÖLCÜK (Rabbim hayırlı ve sağlıklı ömür versin) hocalarımızla birlikte Cumhuriyet dönemi 1950 sonrası İlahiyat Fakültelerinde Kelam İlmini şekillenmesinde büyük gayretleri, emekleri ve katkıları olmuş bir şahsiyettir.</p>



<p>Hocamızı Kelam Koordinasyon Toplantılarında tanıdım. Epeyce hatıralarını dinleme fırsatım oldu. Rize-Güneyce’den ailenin göçü, İstanbul’a gelişi, babasının görevli olduğu Beyazıt Camii günleri, Osmanlı bakıyyesi merhum Ali Haydar Efendi’den ders alması, merhum Emin SARAÇ Hocayla ders arkadaşlığı, Bağdat tahsil hayatı…</p>



<p>Anlattıkları benim için bulunmaz hazine gibiydi.</p>



<p>Hüseyin Atay hocamızı kısaca nasıl anlatırsınız deseniz? Cevabım şöyle olur:</p>



<p>Kendi bildiği ve düşündüğü şekliyle İslam’ı yaşayan adamdı. Yeni düşünceler söyledi ama şov yapmadı, karşı mahalleye geçip kendi mahallesini taşlamadı, eleştirilerini içerden yaptı ve içerde kalmaya özen gösterdi, kendi bildiği yolda, düşündüğü şekilde yürüdü, emr-i hak vaki oldu ahirete yürüdü. Rabbim rahmetiyle muamele etsin, mekânı cennet olsun…</p>



<p>*</p>



<p>Bendeniz ANA HATLARIYLA KELAM TARİHİ kitabımda Cumhuriyet Dönemi Kelam düşüncesini anlatırken hocanın görüşlerine de yer vermiştim.</p>



<p>Orada yazılanların kısa bir özetini buraya alıyorum:</p>



<p>HÜSEYİN ATAY’IN KISA DÜŞÜNCE DÜNYASI</p>



<p>Hüseyin Atay, Türkiye’de Kur’an’a Dönüş anlayış ve yaklaşımının başlatıcısıdır. Ona göre İslam düşüncesinde yenilik gerçekleştirecek yeni bir hamle ancak Kur’an’a dönüşle mümkün olur. Şu kadar var ki, onun Kur’an’a dönüş veya Kur’an’a başvurma anlayışı Haricîlerin ve son dönem selefîlerin anlayışından oldukça farklıdır. Zira onun Kur’an’a dönüş anlayışını sahip olduğu felsefi birikimi belirlemektedir. Sahip olduğu felsefî birikimin etkisiyle Hüseyin Atay, Fazlurrahman’ın yaptığı ve sürdürdüğü gibi, aklı ve çağın gereklerini öne çıkarır. Ona göre aklın anlamak ve bağımsız hüküm koymak şeklinde iki işlevi/görevi vardır. Birincisi normal olarak her insanda vardır ancak ikincinin meydana gelebilmesi için çaba ve gayret gösterilmesi gerekir.</p>



<p>Atay, bütünüyle modern de değildir, aksine kendine özgü muhafazakar bir çizgisi vardır. Çünkü o İslamî geleneğin bir parçası olduğunu asla inkar etmez ve kendisini ondan tamamen bağımsız kılmaz. Ona göre kişi geleneğin bir parçası olmalı ama aynı zamanda gelenekten bir kopuş yaşamayı da göze almalıdır. Örnekle anlatmak gerekirse kişi bir aileye yani anne-babaya aidiyetini korur ama aynı zamanda evlenerek onlardan kopar ve yeni bir aile kurar. Onun muhafazakarlığı geçmişi kurgulamak değil, geçmişe bakarak anı kurgulamaktır. Böylelikle hem geçmişle olan bağ korunmuş hem de geleceğe yönelik adım atılmış olur.</p>



<p>Kelam’a bakışı veya kelam ilmine getirdiği yenilik yukarıdaki düşünceleri doğrultusunda Kur’an Kelamı kavramıdır. Bütün kelamcılara önerisi bir Kur’an Kelamı yazılmasıdır. Ona göre Kur’an’dan birkaç ayeti alıntılayarak kelam yapma iddiasında olmak doğru değildir. Zira kelam Kur’an’da başlar ve Kur’an, aynı zamanda bir kelam kitabıdır.</p>



<p>Çalışmalarını hem kelam hem de İslam felsefesi alanında yoğunlaştıran Atay, Kur’an’a Göre İman Esasları adlı doktora teziyle kelam ilminde yeni bir çığır açmaya çalıştı.</p>



<p>Hüseyin Atay’ın esas etkisi/katkısı, kelamcı kimliğiyle ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinin ilk kelam öğretim üyesi olması vasfıyla birçok kelamcının yetişmesindeki gayret ve emeğidir. Bu yolla geniş bir kesimi etkilediği de bir gerçektir. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi denildiğinde başta Kelam Anabilim Dalı olmak üzere bütün bilim dallarında Hüseyin Atay’ın tartışılmaz bir etkisinin bulunduğu açıktır. Onun fikrî şekillenmesinde İstanbul, Bağdat ve Amerika üçgeninin büyük etkisi vardır. Bu üç ayrı bölgeden edindiği tecrübesini başarılı bir şekilde Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne aktardığı da bir gerçektir.</p>



<p>(bk. Cağfer Karadaş, Ana Hatlarıyla Kelam Tarihi, İstanbul: Ensar Neşriyat 2021 (6. Basım), s. 268-274).</p>



<p>Hoca’nın hayatı ve düşünce dünyasını geniş olarak öğrenmek için bakınız:</p>



<p>Şaban Ali Düzgün, “HUSEYİN ATAY”, ÇAĞDAŞ İSLAM DÜŞÜNÜRLERİ, edit: Cağfer Karadaş, İstanbul: Ensar Neşriyat 2019 (5. Basım), s. 269-305.</p>



<p>17 Safer 1445 / 2 Eylül 2023</p>



<p>Cağfer KARADAŞ</p>



<p>*</p>



<p>Ek: HÜSEYİN ATAY HOCA’NIN VEFATINA TARİH</p>



<p>Hemşehrisi Mustafa KARA Hocanın merhum Atay hocanın vefatına düştüğü tarih şöyledir:</p>



<p>MEKTEPTE MEDRESEDE HOCA</p>



<p>DOĞUDA VE BATIDA HOCA</p>



<p>DÖRT MÜTEKELLİM ÇIKIP DEDİ:</p>



<p>MERHUM HÜSEYİN ATAY HOCA</p>



<p>1445</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/huseyin-atay-hocamizin-ardindan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
