<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Beşir İyidiker &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/besir-iyidiker/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 04 Nov 2019 18:25:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Beşir İyidiker &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Babamın Adı Hıdır, Elimden Gelen Budur</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/babamin-adi-hidir-elimden-gelen-budur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/babamin-adi-hidir-elimden-gelen-budur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İyidiker]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 18:25:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12917</guid>

					<description><![CDATA[Bazen bir varlıklının bir fakire kızıp “Paran kadar konuş ulan” demesi her ne kadar kendini bilmezlik ise de insanın bir alıcı olarak ve bir yardım yaparken ancak parası kadar konuşabildiği de gerçeğin ta kendisidir. Siyasette de gücünüz kadar hükmünüz vardır. Bu güç de ‘vurma’ ve ‘verme’ gücüdür. Bir insanın babasının adının Hıdır olmasıyla o insanın elinden gelenin az veya çok olması arasında elbette bir ilişki yoktur ama “Eh, elimden gelen budur işte” lafından “Babamın adı Hıdır, elimden gelen budur” lafı biraz daha şiirsi olduğundan ve bu sebeple de kulağa da daha hoş geldiğinden olsa gerek, bu laf böyle söylenmiştir: “Babamın adı Hıdır, elimden gelen budur.” Ya bizim Suriye konusundaki, ABD ile 18 Ekim 2019 tarihinde yaptığımız mutabakat ve Rusya ile 22.Ekim 2019’da yaptığımız mutabakat için kim ne demeli? “Eşeğinin kuyruğunu kesme, kimi uzun, kimi de kısa der” diye çok doğru bir laf var ama bazen bunun istisnası da olmaz değil. Rusya’nın Politik Başarısı Sorgulanamaz Mesele şu son olayda Rusya’nın durumu böyle sorgulanamaz bir başarı galiba. Rusya, kendi halkına karşı bu hususta kendini anlatma gereği bile duymuyordur herhalde. Rusya halkının aklına da “Acaba daha fazlasını alabilir miydik?” sorusunun geldiğini ve hatta Rusya muhalefetinin de hükümeti sorgulamaya mecalinin olduğunu hiç zannetmiyorum. Yani Rusya’nın &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bazen bir varlıklının bir fakire kızıp “Paran kadar konuş ulan” demesi her ne kadar kendini bilmezlik ise de insanın bir alıcı olarak ve bir yardım yaparken ancak parası kadar konuşabildiği de gerçeğin ta kendisidir. Siyasette de gücünüz kadar hükmünüz vardır. </strong><strong>Bu güç de ‘vurma’ ve ‘verme’ gücüdür.</strong></p>
<p class="p1">Bir insanın babasının adının Hıdır olmasıyla o insanın elinden gelenin az veya çok olması arasında elbette bir ilişki yoktur ama “Eh, elimden gelen budur işte” lafından “Babamın adı Hıdır, elimden gelen budur” lafı biraz daha şiirsi olduğundan ve bu sebeple de kulağa da daha hoş geldiğinden olsa gerek, bu laf böyle söylenmiştir: “Babamın adı Hıdır, elimden gelen budur.”</p>
<p class="p1">Ya bizim Suriye konusundaki, ABD ile 18 Ekim 2019 tarihinde yaptığımız mutabakat ve Rusya ile 22.Ekim 2019’da yaptığımız mutabakat için kim ne demeli? “Eşeğinin kuyruğunu kesme, kimi uzun, kimi de kısa der” diye çok doğru bir laf var ama bazen bunun istisnası da olmaz değil.</p>
<p class="p2"><b>Rusya’nın Politik<br />
Başarısı Sorgulanamaz</b></p>
<p class="p1">Mesele şu son olayda Rusya’nın durumu böyle sorgulanamaz bir başarı galiba. Rusya, kendi halkına karşı bu hususta kendini anlatma gereği bile duymuyordur herhalde. Rusya halkının aklına da “Acaba daha fazlasını alabilir miydik?” sorusunun geldiğini ve hatta Rusya muhalefetinin de hükümeti sorgulamaya mecalinin olduğunu hiç zannetmiyorum. Yani Rusya’nın tartışılmaz bir başarısı var bu meselede.</p>
<p class="p1"><b>ABD’de Kıyamet Kopuyor</b></p>
<p class="p1">Ya ABD aynı rahatlıkta mı bu hususta? Elbette değil. ABD’de kıyametler kopuyor. ABD’de “En iyisini yaptık” veya “Bu şartlarda bundan fazlası olmazdı” diyen galiba pek yok. Öyle ya, en büyük rakip mutlak bir pozisyon kazanmış. Araçlar dolusu silah verilen müttefik geri çekilmiş. Bir müttefiki yüzüstü bırakıp gitmenin utancı da cabası. Hoş, Rusya’nın siyasi düzeni elbette daha otoriter, ABD’ninki de elbette daha liberal-demokratik ama Rusya’da şu son olayda Hükümetin başarısının hiç tartışılmaması, ABD’de de şu son olayla ilgili kıyametlerin kopması asla bu iki ülkenin rejim farkıyla açıklanacak bir şey değil. Ya neyle açıklanabilir bu fark? Elbette Rusya’nın mutlak bir başarısı ve ABD’nin de bu işi eline-yüzüne bulaştırmasıyla açıklanabilir bu fark.</p>
<p class="p2"><b>Batı, Şam Yönetimini<br />
Hiçbir Zaman İtiraz Etmedi</b></p>
<p class="p1">Ya Esed Suriye’sinin başarı veya başarısızlığı konusunda ne söylenebilir? Azınlığa dayalı rejimler bir dış gücün desteği olmadan ayakta duramazlar. Böyle olunca Esed Suriye’sini dışarıdan güç alarak ayakta durmakla itham etmek anlamsızdır. Doğrusu Esed Suriye’si uzun yıllar hem Batı’nın, hem de Rusya’nın desteğini alabilmek başarısını gösterebilmiştir.</p>
<p class="p1">1995 yılında gördüğüm bir NATO raporunda “Kaddafi’yi devirmek NATO için hiç zor değil ama Kaddafi giderse İslamcılar gelir iktidara. Bu sebeple Kaddafi şimdilik devrilmemeli” gibi bir değerlendirmeye rastlamıştım. Batı aynı mantıkla Esed rejimine sınırlı da olsa bir destek vermiş, uzun yıllar bu rejimi devirmekten imtina etmiştir. Suriye’de serbest seçimlerin yapılmasını isteyen yegane ülke Türkiye’dir. Hem Rusya hem İran hem de Batı “Suriye’yi serbest seçimlerle gelmiş bir hükümet idare etmesin de, varsın Esed yerinde kalsın” noktasındaysa hala, Esed pek başarısız da sayılmaz yani.</p>
<p class="p2"><b>Türkiye’nin 2011’de Yanıldığı Nokta</b></p>
<p class="p1">Gelelim Türkiye’nin durumuna&#8230;</p>
<p class="p1">Esasen Türkiye de Batı’nın yıllarca, “Suriye’yi serbest seçimle gelen bir hükümet yönetmesin de varsın Esed yerinde kalsın” diye düşünerek Esed’e kısmi destek verdiğinin farkındaydı. Arap Baharı diye adlandırılan hadiseler başlayıp da Libya diktatörü Kaddafi, Tunus diktatörü Zeynel Abidin, Mısır diktatörü Hüsnü Mübarek ve Yemen diktatörü Ali Abdullah Salih devrilince Türkiye’nin sıranın Esed’e geldiğini düşünmemesi mümkün değildi. Yani görüneni başka türlü okumak mümkün değildi.</p>
<p class="p1">Evet, Türkiye’nin, sıranın Esed’e geldiğini düşünüp ona göre de hareket etmekle gerçekten de yanıldığı net bir şekilde anlaşıldı ama bu yanılgıya düşenleri miyoplukla suçlamak gerçekten her şeye rağmen insafsızlık olur.</p>
<p class="p2"><b>2011’de Her Hükümet<br />
Aynı Davranırdı</b></p>
<p class="p1">Ha, şu soruyu da soralım: 2011 yılında Suriye’de halkın harekete geçtiği sıralarda Türkiye’de tek başına bir CHP hükümeti, CHP’nin başını çektiği bir koalisyon hükümeti veya bir askeri darbe hükümeti gibi Türkiye’yi daha Batı yanlısı bir hükümet idare ediyor olsaydı Türkiye farklı hareket edebilir miydi? Hiç zannetmiyorum, çünkü böyle hükümetler bürokrat aklıyla hareket ederler ve bürokrat aklı da her zaman Batı’nın yanındadır.</p>
<p class="p2"><b>Rusya’ya Yaklaşmamızın Nedeni<br />
15 Temmuz’daki Gerçekler</b></p>
<p class="p1">CHP’nin şu günlerde “Ankara Şam ile uzlaşsın” deyip durduğu bakmasın hiç kimse, Türkiye’yi bu türden hükümetler idare ediyor olsaydı da, o yıllarda ABD’nin karşısına geçip de Rusya’dan destek alan Esed’e arka çıkamazdık.</p>
<p class="p1">Bir FETÖ numarasıyla Rus uçağını düşürdüğümüz aklımızı başımıza devşirmemize yardımcı olmuştu ama bu bile Batı’dan bu derece uzaklaşıp Rusya’ya bu derece yaklaşmamız için yeterli olamazdı. Batı’dan bu derece uzaklaşıp Rusya’ya bu derece yaklaşmamızın en temel sebebi 15 Temmuz darbe girişimine Batı’nın destek verdiğini apaçık görmemiz olmuştur.</p>
<p class="p2"><b>CHP İktidar Olsaydı<br />
Rus Uçağı Yine Düşürülürdü</b></p>
<p class="p1"><span class="s1">2011 yılında Suriye’de halkın harekete geçtiği sıralarda Türkiye’de tek başına bir CHP hükümeti, CHP’nin başını çektiği bir koalisyon hükümeti veya bir askeri darbe hükümeti iktidarda olsaydı da belki bir Rus uçağı FETÖ numarasıyla düşürülebilirdi, eyvallah!<span class="Apple-converted-space">  </span>Lakin böyle hükümetlere karşı 15 Temmuz gibi bir darbe girişimi asla olmaz ve Türkiye de asla Batı’dan bu derece uzaklaşıp Rusya’ya bu derece yaklaşmazdı. Ha, “İktidarda Ak Parti değil de daha Batı yanlısı bir hükümet olsaydı Batı hep Türkiye’nin yanında durur ve Kürt bölücü hareketine hiç yüz vermezdi” denilebilir mi? Denilemez, çünkü Ak Parti iktidara gelmeden çok daha önce Batı Kürt bölücü hareketine destek vermeye başlamıştı bile.</span></p>
<p class="p2"><b>Gücün Kadar Konuşabilirsin</b></p>
<p class="p1">Bazen bir varlıklının bir fakire kızıp “Paran kadar konuş ulan” demesi her ne kadar kendini bilmezlik ise de insanın bir alıcı olarak ve bir yardım yaparken ancak parası kadar konuşabildiği de gerçeğin ta kendisidir. Siyasette de gücünüz kadar hükmünüz vardır. Bu güç de ‘vurma’ ve ‘verme’ gücüdür.</p>
<p class="p1">Akla hemen “Ağalık vermekle, yiğitlik vurmakla olur” lafı geliyor. Suriye’de bir tarafta ABD, diğer tarafta Rusya var karşımızda. Avrupa Birliği, Arap Birliği falan da var ama hadi onları saymayıverelim. Hadi Rusya karşısında verme güzümüzün az-çok esamesi okunabilir ama vurma gücü söz konusu olduğunda her ikisi karşısında da adeta solda sıfır gibi bir durumdayız.</p>
<p class="p1"><b>Denge Politikası İzlemeye Mecburuz</b></p>
<p class="p1">Nükleer gücü olanla olmayan hiç mukayese edilebilir mi?</p>
<p class="p1">Ne yapılabilirdi bu durumda?</p>
<p class="p1">Ya bunlardan birine sığınacaktık, ya da bu ikisinin rekabetinden istifade ederek denge politikası izleyecektik. Bunlardan birinin himayesine girenlerin nasıl dost kazığı yediği aşikar değil mi? Eh, o halde dengeye oynamaktan başka çaremiz yoktu. Biz de onu yapmaya çalıştık zaten.</p>
<p class="p1">Yapabildik mi peki?</p>
<p class="p1">Şu anda kamuoyuna hakim olan görüş yapabildiğimiz yönünde. Elbette aksini söyleyen de yok değil, elbette birileri de aksini söyleyecek. Ne demişler; “Eşeğiyin kuyruğunu kesme, kimi uzun, kimi de kısa der.” Mümkün olan en iyi yapılabilse bile gönüllerdeki en iyi gerçekleşmediği sürece başarısızlık iddiası ve algısı mutlaka olur. Dürüstçe söylemek gerekirse, hepimizin gönlünde sınırlarımızın güneyinde 450X30 Km’lik bir şeridin bizim kontrolümüzde olmasıydı. Böyle bir şey önceleri hükümet tarafından da dillendirildi zaten. Bunun mümkün olmadığını bilenler bile biraz buruk doğrusu.</p>
<p class="p2"><b>Planımız Tamamen<br />
Gerçekleşseydi Bile…</b></p>
<p class="p1">Hoş, bu gerçekleşseydi bile gönlümüz tam hoşnut olacak mıydı? Olmayacaktı, çünkü gönlümüzde daha da fazlası var. O da, Rusya’nın da, ABD’nin de, İran’ın da Suriye’den ellerini tamamen çekmeleriydi. Bu gerçekleşmediği sürece hiç birimizin gönlü yerine tam olarak gelecek de değildir. Yani yapılan yetersiz midir? Evet, bir bakıma öyle ama vurma ve verme gücümüz dikkate alındığında bir başarısızlıktan söz etmek hakikaten insafsızlık olur. Selahaddin Eyyubi hazretlerine “Neden yüzün hiç gülmüyor?” diye sorduklarında o büyük adamın “Nasıl güleyim, Kudüs hala onların elinde” dediği rivayet olunur. Evet, hala gülmeyi pek hak etmiş değiliz ama bu işi bu safhada bu kadar yapabilenlerin “Babamın adı Hıdır, elimden gelen budur” demeye de kesinlikle hakları vardır.</p>
<p class="p1"><b>Rusya’ya Karşı Denge Unsuru NATO</b></p>
<p class="p1">Tabii bir de şu soru sorulabilir: Batı’dan uzaklaşıp Rusya ile böyle bir ilişki kurmak tam da ‘sıçanın kuyruğunu çuvala bağlamak’ değil midir? Evet, Rusya bizden güçlüdür ve güçlü olanın gücünü ne zaman kullanacağı da belli olmaz. O halde Rusya’ya karşı kalabildiğimiz kadar NATO’da kalmaya devam edelim. Ya Rusya ile bu derece yakınlaşırsak bizi NATO’dan çıkarırlar mı? Bunun yakın zamanda olası bir durum olmadığını galiba bu işleri biraz bilen herkes tahmin edebilir.</p>
<p class="p1"><b>Türk Dünyası’nı Korumanın Yolu</b></p>
<p class="p1">İşte bir hayati soru daha: Rusya olmasa Orta Asya’daki kardeş devletleri Çin’e karşı kim korur? ABD mi? Yahu, güldürmeyin adamı! Evvela can, sonra canan, eyvallah. Rusya’ya karşı NATO’da kalalım ama Orta Asya’daki kardeşlerimizin Çin’e karşı korunması için de Rusya’ya ihtiyacımızın olduğunu bilelim.</p>
<p class="p1">Nüfusu bile azalan, komünizm gibi bir ideolojiyi artık alet olarak kullanamayan bir Rusya’nın Afganistan tecrübesinden de sonra Türkiye gibi büyük bir ülkeyi hegemonyası altına alma teşebbüsünde bulunması hiç de akılcı görünmüyor. Bu sebeple “Ya bizi NATO’dan çıkarırlarsa” diye kaygılanmaya da hiç gerek yok.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/babamin-adi-hidir-elimden-gelen-budur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yetmez Ama Evet</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/yetmez-ama-evet/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/yetmez-ama-evet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İyidiker]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 18:21:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12908</guid>

					<description><![CDATA[Güçlü ülkelerin melek olmadıklarını, fakir ülkeleri taammüden istikrarsızlaştırdıklarını, komşu fakir ülkeleri birbirine düşürdüklerini, fakir ülkeleri birbirine düşürmeseler bile bu ülkeler birbirinde düştüklerinde bu ülkeleri uzlaştırmaya güçleri yettiği halde bu insani çabayı göstermediklerini bilmiyor değiliz. Lakin fakir ülkelerdeki her kötülüğün altında da gelişmiş ülkelerin melanetliklerini aramak pek doğru değil. Başarısızlık için her zaman bazı bahaneler bulunabilir ama bazı başarısızlıkların pek de haklı bahanesi yoktur. Bazı başarısızlıkları görünce aklıma, ağır bir günah işleyen bir adamın gene her zamanki gibi bu ağır günahı işledikten sonra “Vay şeytan! &#8230; Gene beni yoldan çıkardın” diyerek Şeytan’a sövmesinden sonra Şeytan’ın da ona “Vay utanmaz. Ben de senin&#8230; Bu kadarına benim bile aklım ermezdi. Bu iş senin işin” diye karşılık verip küfrü iade etmesi geliverir. Hadi diyelim ki, Güney Kore’nin kalkınması, dininden bile vazgeçmesinin bedeli olarak, gelişmiş Batılı ülkelerin ona verdikleri o muazzam destek sayesinde oldu! Ya Japonya nasıl kalkındı? Yoksa “Bu küçücük ada gelişip güçlense ne yazar, bize gücü yetecek değil ya” diye düşünerek birileri Japonya’nın tekerine taş koymaktan imtina ettiler de, Japonya bu sebepten mi kalkınabildi? Bu düşünce teorik olarak tamamen reddedilemese bile pek de doğru gibi gözükmüyor. Hatta “Allah ABD’nin sevdiklerinden değil, dövdüklerinden etsin” diye bir düşünce bile var. Neymiş efendim, ABD bir ülkeyi &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Güçlü ülkelerin melek olmadıklarını, fakir ülkeleri taammüden istikrarsızlaştırdıklarını, komşu fakir ülkeleri birbirine düşürdüklerini, fakir ülkeleri birbirine düşürmeseler bile bu ülkeler birbirinde düştüklerinde bu ülkeleri uzlaştırmaya güçleri yettiği halde bu insani çabayı göstermediklerini bilmiyor değiliz. Lakin fakir ülkelerdeki her kötülüğün altında da gelişmiş ülkelerin melanetliklerini aramak pek doğru değil.</strong></p>
<p class="p1">Başarısızlık için her zaman bazı bahaneler bulunabilir ama bazı başarısızlıkların pek de haklı bahanesi yoktur. Bazı başarısızlıkları görünce aklıma, ağır bir günah işleyen bir adamın gene her zamanki gibi bu ağır günahı işledikten sonra “Vay şeytan! &#8230; Gene beni yoldan çıkardın” diyerek Şeytan’a sövmesinden sonra Şeytan’ın da ona “Vay utanmaz. Ben de senin&#8230; Bu kadarına benim bile aklım ermezdi. Bu iş senin işin” diye karşılık verip küfrü iade etmesi geliverir.</p>
<p class="p1">Hadi diyelim ki, Güney Kore’nin kalkınması, dininden bile vazgeçmesinin bedeli olarak, gelişmiş Batılı ülkelerin ona verdikleri o muazzam destek sayesinde oldu! Ya Japonya nasıl kalkındı? Yoksa “Bu küçücük ada gelişip güçlense ne yazar, bize gücü yetecek değil ya” diye düşünerek birileri Japonya’nın tekerine taş koymaktan imtina ettiler de, Japonya bu sebepten mi kalkınabildi? Bu düşünce teorik olarak tamamen reddedilemese bile pek de doğru gibi gözükmüyor. Hatta “Allah ABD’nin sevdiklerinden değil, dövdüklerinden etsin” diye bir düşünce bile var. Neymiş efendim, ABD bir ülkeyi döverse sonra da pişman olurmuş da, “Haksızlık ettik be! Şu ülkeye biraz yardım yapalım da haksızlığımızı telafi edelim” dermiş güya ve bu ülke de böylece kalkınırmış! En büyük darbeyi Japonya yemiş, en büyük mükafatı da Japonya kapmış! Hatta Almanya’nın İngiltere ve Fransa’dan daha önde oluşunun sebebi de ABD dayağı yemesiymiş! Güçlü ülkelerin melek olmadıklarını, fakir ülkeleri taammüden istikrarsızlaştırdıklarını, komşu fakir ülkeleri birbirine düşürdüklerini, fakir ülkeleri birbirine düşürmeseler bile bu ülkeler birbirinde düştüklerinde bu ülkeleri uzlaştırmaya güçleri yettiği halde bu insani çabayı göstermediklerini (1996’da Ruanda’da olduğu gibi) ve daha nice Şeytani işleklerini bilmiyor değiliz. Lakin fakir ülkelerdeki her kötülüğün altında da gelişmiş ülkelerin melanetliklerini aramak pek doğru değil.</p>
<p class="p1">Bir tarihte bir üniversitedeki arkadaşımı ziyarete gittiğimde her bir soyaddan insanın isimlerini hocaların kapılarında sadece bir değil, ikişer, bazen de üçer tane görmüştüm. Böyle bir durum istisnai olarak olabilirdi ama durum öyle pek de istisna değildi. Belli ki bir yere hoca olarak girenler çocuklarını, olmadığı yeğenlerini de aynı okula hoca olarak sokuyorlardı. Böyle durumlara büyükçe devlet kurumlarında da çok sık rastlanır.</p>
<p class="p1">ÖSYM Başkanı Ünal Yarımağan zamanında 2010 yılında soru çalınıp da gözler bu kuruma odaklanınca bu kurumda çalışanların ekseriyetinin birbiriyle akrabalık ilişkisi içinde olduğu net bir şekilde görülmüştü. Böyle şeyleri de bize yabancılar zorlamadılar herhalde. Üç kardeş arasındaki üç dönüm tarla davasının 30 sene sürdüğünü hepimiz bilirdik ama rahmetli Abdürrahim Karakoç o meşhur şiirinde “Bu dava dedemden kaldı hakim beğ” deyince hepimizin hafızasına kazındı ve dilimizde pelesenk oldu. Neden acaba üç dönüm tarlanın üç kardeş arasındaki davası bir türlü bitmiyordu?</p>
<p class="p1">Köylüler mahkemeye gitme bahanesiyle ara sıra şehre uğramaktan birazcık hoşlanmıyor değillerdi ama mahkeme masraflarına katlanmaktan rahatsız oldukları gibi ellerindeki bir karış toprağı kaybetmekten korkmuyor da değillerdi. Ayrıca akrabalarla kavgalı-nizalı olmak hiç keyif verici bir şey değildi. Davaların bu şekilde bir türlü bitmemesi sebebiyle vatandaşın musdarip olması kaçınılmazdı ve bu meselelere çözüm bulmuyor diye vatandaşların hükümeti suçlaması seçilmiş hükümetleri memnun etmiş olamazdı. Peki, hem vatandaş hem de seçilmiş hükümetler çözüm istiyorlardı da neden çözülmüyordu bu meseleler? İnsanın aklına “Acaba hukuk adamları acze düştüklerinden mi çözemiyorlardı bu davaları?” diye geliyor ama pek de böyle değildi. Bazı ehliyetli ve iyi niyetli hakimlerin bu türden davaları tüm tarafları tatmin ederek çözdükleri görülüyordu ara sıra. Besbelli ki bu davaların süre gitmesinden hukuk camiasının bir bütün olarak menfaati vardı ve hukuk camiası “Yürütme yasamaya karışmasın” diyerek kuvvetler ayrılığı ilkesini suiistimal etmek suretiyle hükümetleri bu işlere müdahaleden uzak tutuyorlardı. Hoş, hükümetler de bir fırsatını bulup bu işlere müdahale ettiklerinde daha iyi şeyler oluyor da değildi. Yargı kurumunun halkın taleplerini hiç dikkate almadan başına buyruk hareket etmesi elbette demokratik mekanizmanın iyi işlememesindendi ve demokratik mekanizmanın iyi işlememesinde de dışarıdan müdahalelerin rolü vardı ama adalet mekanizmasının fakir ülkelerde böyle kötü işlemesinin asli faili de güçlü ülkelerin müdahalesi değildi.</p>
<p class="p1"><span class="s1">Bir şeyin (mal-mülk, makam-mevkii) emek ile, liyakatle ve ehliyetle elde edildiği görülürse herkes bu değerli şeyleri elde etmek için alın teri döker, dizini kırıp göz nuru ile ehliyet ve liyakatini geliştirmeye çalışır ama bu böyle değil de, bu değerli şeyleri elde etmek için alın terinden ve göz nurundan ziyade birilerini aracı etmek gerekiyorsa insanlar gayretini birilerini bulmaya teksif eder. Bu değerli şeyleri elde etmekte alın teri ve göz nurunun tamamen ihmal edilmesi mümkün değildir, mutlaka bazı başarı kriterleri aranacaktır. Başarı kriterleri söz konusu olunca da diploma ve sertifikaları esas almak kaçınılmazdır. Bu defa da insanlar diploma ve sertifika elde etmek için olmadık kapıları zorlayacaklar ve piyasa kalitesiz diploma ve sertifika veren kurumlarla dolacaktır. Eh işte, ülkemizde üniversite sayısının 206’ya ulaşması tam da budur. Lakin tıp ve dişçilik gibi bazı mesleklerin belirli bir standardın altına düşmesi tehlikeli olacağı için bu mesleklerin okullarının kalitesi bir şekilde korunur. Ayrıca bazı nam yapmış üniversiteler, icabında dış ülkelerin de yardımıyla, müdahalelere direnirler ve kalitelerini koruyabilirler, ODTÜ, BOĞAZİÇİ ve BİLKENT’te olduğu gibi.</span></p>
<p class="p1">Bu makalenin konusu ekonomi olması lazımdı ama henüz doğrudan ekonomi ile ilgili konulara dokunulmadı. Neden acaba? Başarılı bir ekonomi idaresi denince akla; enflasyonu kontrol etmek ve bunun için de para arzına ince ayar vermek, yatırım ve ihracat teşviklerini iyi belirlemek ve uygulamak, altyapı yatırımlarını isabetli ve yeterli yapmak, yabancı sermaye girişini başı boş bırakmamak, vergi politikasını isabetli belirlemek, ithalat ve ihracata konulacak vergi ve kısıtlamaları akıllıca yapmak gibi şeyler gelir ama adalet, ehliyet ve istikrar olmadan bunların hiç birisi doğru-düzgün uygulanamaz. Peki, “Biz hiç bir şeyi düzgün yürütemiyoruz; adalet hak getire&#8230; tayin ve terfilerde ehliyet ve liyakat kimsenin umurunda değil&#8230; hakim ve savcılar artık talimatla iş yapıyorlar&#8230; iş yaptırmak için ya rüşvet vereceksin ya da adamını bulacaksın&#8230;” gibi şikayetler ne kadar doğru-ne kadar yanlış, biz bu illetlerden kurtulma yolunda hiç olumlu adımlar atmıyor muyuz? Bu ülkede adalet mekanizması külliyen felç olsa herkes birbirinin gırtlağına sarılır, herkes diğerlerinin malına ve ırzına uzanmaya kalkar ve kimse de doğru-düzgün taş üstüne de taş koyamaz. Elhamdülillah durum bu derecede kötü olmadığı gibi mala, cana ve ırza karşı işlenen suçlar bakımından da dünya ülkeleri arasında öyle çok kötü bir durumda da değiliz. Malına, canına, ırzına aile dışından birinden zarar gelme endişesiyle yaşayan arlı-namuslu insanların sayısı çok da fazla değil bu ülkede elhamdülillah. Lakin eşinden, çocuğundan, kardeşinden, babasından, yani ailesinden birinden zarar geleceği endişesiyle yaşayanların sayısı pek de az değil bu ülkede maalesef. Sahip olduğu mülkü birinin gasp edeceği endişesini taşıyanların sayısı bakımından da kötü durumda olmadığımız kesin.</p>
<p class="p1">Ehliyet ve liyakate hiç dikkat edilmese önemli kurumlardaki bazı önemli görevleri işgal edenlerin en sıradan okulları zar-zor bitirmiş olmaları gerekir, değil mi? Hayır, pek de öyle değil. Önemli görevlerdeki insanların kahir ekseriyeti kaliteli okullardan mezun iyi derecelerle okullarını bitirmiş insanlar. Böyle olmasa herkes neden en iyi okullara girmek için kendini paralasın? Bu durumun böyle olması kayırmacılığın olmadığı anlamına gelmez tabii ki de. Elbette iyinin de iyisi var. Önemli görevlerdeki insanların kahir ekseriyetinin kaliteli okullardan ve iyi derecelerle okullarını bitirmiş insanlar olmaları kayırmacılığın hiç olmadığı anlamına gelmez ama tayin ve terfilerde azami derecede olmasa bile yabana atılmayacak derecede dikkatli davranıldığı anlamına gelir.</p>
<p class="p1">Ehliyet ve liyakate dikkat hususunda belli bir derecede hassasiyet gösterilse bile bu dikkat azami derecede değilse bu yetersiz hassasiyetin ülkeye büyük bir maliyeti olacaktır elbette. Tayin ve terfilerde liyakat ve ehliyete azami derecede dikkat etmeyenler, imtihan komisyonlarında görev aldıklarında oradan-buradan verilmiş isimleri ceplerine koyup eşitliğe riayet etmeyerek iltimas yapanlar, böyle yapacaklarını bilerek ve böyle yapmalarını isteyerek imtihan komisyonlarını oluşturanlar bilmeliler ki en büyük günahlardan ve en büyük ahlaksızlıklardan birini irtikap ediyorlar. Bu ülkede iş arayan hemen herkes kendisine torpil olacak birini arıyorsa ve çekinmeden “falan kişi falan yerde imtihana girecek, tanıdığın biri yok mu?” diye sorabiliyorsa o ülkede en büyük ahlaksızlıklardan biri meşrulaşmış demektir. Bir ülke için bundan daha tehlikeli bir şey pek yoktur. Şimdi de soruyorum, hangimiz kendimiz veya bir yakınımız işe girmeye çalışırken iltimas geçecek (eşitliği bozacak) birini aramadık? Bir defasında yüksek seviyede birçok insanın bir arada bulunduğu bir hemşeri toplantısında herkes ne kadar iyi hemşeri kolladığıyla övünüyordu. Ben “Yahu ne yapıyorsunuz, çok kötü bir şeyle övünme yarışına girdiniz ha!” deyince bir süre ortalık buz kesti. Bu ülkede böyle şeylerle övünmek şöyle dursun, bir gün gelir de böyle şeyleri yapmaya yeltenmek çok büyük bir ayıp haline gelirse işte o zaman bu ülke bir başka hızla yol almaya başlar.</p>
<p class="p1">Türkiye, tasarruf seviyesinin düşüklüğü gibi büyük bir bela ile karşı karşıya. Neden acaba? Paranızı harcarsanız gönenirsiniz ama yatırıma koyarsanız birileri bazen suç işleyerek, bazen de suç işlemeksizin malınıza ve paranıza zarar verebilir. Bu da, bu ülkede suçun iyi tanımlanamadığı, suç işleyenin tespit edilemediği ve cezaların hafifliği sebebiyle birilerinin suç işlemeyi göze aldığı anlamına gelir. Bir ülkede suçun tanımı iyi yapılamıyorsa, suç işleyen tespit edilemiyorsa ve cezaların hafifliği sebebiyle birileri suç işlemeyi göze alabiliyorsa insanlar yatırımlarını en verimli alanlara değil de, en güvenli alanlara yaparlar. Bu da yatırımların nemasını düşürür ve insanlardaki yatırım yapma eğilimini zayıflatır. İşte Türkiye’de tasarruf oranının düşüklüğünün asli sebebi budur. Bu tasarruf seviyesiyle dışarıdan kaynak temin etmeksizin tatminkar bir kalkınma hızına ulaşmamız da hayaldir.</p>
<p class="p1">17 yıldır ülkemizi idare edenler güvenli yatırım ortamı oluşturmada ülkemizi arzu edilen seviyeye ulaştırabildiler mi? Hayır. Elbette belirli bir seviyede güvenli bir yatırım ortamı var ama bu seviye arzu ettiğimiz seviye değil. Ne yapalım bu durumda? “Bu adamlar yeterli notu tutturamadılar, gönderelim o halde” diyelim, öyle mi? Hayır, yeterli hale getiremediler ama epeyce de iyileşme yaptılar. Yani, yetmez ama evet. Ve orta yerde daha iyisi görünmediği için de mevcutlarla yola devam.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/yetmez-ama-evet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sele Giden CHP’yi PKK Yılanı Kurtarabilir mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sele-giden-chpyi-pkk-yilani-kurtarabilir-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sele-giden-chpyi-pkk-yilani-kurtarabilir-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İyidiker]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Sep 2019 20:20:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[PKK]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12625</guid>

					<description><![CDATA[CHP liderliğindeki Millet İttifakı’nın kayıt dışı işbirlikçisinin desteğine rağmen 2023’te iktidar olması mümkün görünmemektedir. Böyle olunca da tabii ki herkesin aklına şu soru gelmektedir: Bu kayıt dışı işbirliği CHP’yi 2023’te iktidar yapmaya yetmeyecekse CHP’nin, sağdan bundan sonra hiç oy alamamak pahasına, HDP ile kayıt dışı işbirliği yapması akılsızlık değil midir? Tabii ki birçok bakımdan Batı, dünyanın en önünde yer alıyor ve dünyanın gerisindekiler de bu en önde olan Batı’yı birçok bakımdan model olarak benimsiyorlar. Hatta 50-60 yıl önce dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Güney Kore, Batı’yı model almakta o kadar ileri gitti ki bu ülkenin halkının yaklaşık yarısı son 50-60 yılda dinlerini bile değiştirerek Konfüçyüs dininden Hıristiyanlığa geçtiler. Güney Kore halkının bir yarısı hala Konfüçyüs dininde kalsa bile halkın diğer yarısı olan Hıristiyanlar askeri, iktisadi ve idari pozisyonlara hakimiyet bakımından Konfüçyüs dinine inananların çok çok önündeler. Batı’ya Benzersen Kollanırsın Mantığı ABD’nin Güney Kore’yi bu denli kollayıp onu gelişmiş bir ülke seviyesine çıkardığını görünce insan ister istemez “Güney Kore’nin diğer fakir ülkelerden daha fazla neyi vardı ki ABD’nin himayesine bu derece fazla mazhar oldu?” sorusunu sormaktan kendini alamıyor. Birçok Ülke Güney Kore Örneğine Soğuk Akla hemen Güney Kore halkının son 50-60 yıldaki hızla Hıristiyanlaşması geliyor ama bu defa da hemen &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>CHP liderliğindeki Millet İttifakı’nın kayıt dışı işbirlikçisinin desteğine rağmen 2023’te iktidar olması mümkün görünmemektedir. Böyle olunca da tabii ki herkesin aklına şu soru gelmektedir: Bu kayıt dışı işbirliği CHP’yi 2023’te iktidar yapmaya yetmeyecekse CHP’nin, sağdan bundan sonra hiç oy alamamak pahasına, HDP ile kayıt dışı işbirliği yapması akılsızlık değil midir?</strong></p>
<p class="p1">Tabii ki birçok bakımdan Batı, dünyanın en önünde yer alıyor ve dünyanın gerisindekiler de bu en önde olan Batı’yı birçok bakımdan model olarak benimsiyorlar.</p>
<p class="p1">Hatta 50-60 yıl önce dünyanın en fakir ülkelerinden biri olan Güney Kore, Batı’yı model almakta o kadar ileri gitti ki bu ülkenin halkının yaklaşık yarısı son 50-60 yılda dinlerini bile değiştirerek Konfüçyüs dininden Hıristiyanlığa geçtiler.</p>
<p class="p1">Güney Kore halkının bir yarısı hala Konfüçyüs dininde kalsa bile halkın diğer yarısı olan Hıristiyanlar askeri, iktisadi ve idari pozisyonlara hakimiyet bakımından Konfüçyüs dinine inananların çok çok önündeler.</p>
<p class="p2"><b>Batı’ya Benzersen Kollanırsın Mantığı</b></p>
<p class="p1">ABD’nin Güney Kore’yi bu denli kollayıp onu gelişmiş bir ülke seviyesine çıkardığını görünce insan ister istemez “Güney Kore’nin diğer fakir ülkelerden daha fazla neyi vardı ki ABD’nin himayesine bu derece fazla mazhar oldu?” sorusunu sormaktan kendini alamıyor.</p>
<p class="p2"><b>Birçok Ülke Güney Kore Örneğine Soğuk</b></p>
<p class="p1">Akla hemen Güney Kore halkının son 50-60 yıldaki hızla Hıristiyanlaşması geliyor ama bu defa da hemen akla “Mesele Hıristiyan olmaksa ABD diğer Hıristiyan ülkeleri, mesela Etiyopya’yı, neden aynı derecede kollamıyor o halde?” sorusu geliveriyor.</p>
<p class="p1">Mesele elbette sadece Güney Kore’nin hızla din değiştirmesi ile açıklanamaz ama Güney Kore’nin Batı’ya benzemede sınır tanımayarak dinine varıncaya kadar kendini değiştirme iradesini ortaya koyması da herhalde bu derece kollanmasında asli açıklayıcı faktördür.</p>
<p class="p1">Birçok bakımdan model olarak Batı’yı benimseseler bile dünyanın geride kalan kısmı Güney Kore’nin yaptığı gibi öyle dinine kadar değişmeye ve dünyanın en güçlüsüne tam anlamıyla tabi olmaya pek de razı değiller doğrusu.</p>
<p class="p1">Esasen dünyanın en kavmi olan Anglosaksonların gönlünden dünyanın tamamının kendi dinlerine mezheplerine döndürmek geçiyor ama bunu gerçekleştirmek için kimsenin tepesinde mıh yülümeleri de pek söz konusu değil şimdilik.</p>
<p class="p2"><b>Direnirseniz Zor Gücü Devreye Giriyor</b></p>
<p class="p1">Lakin Batı, bir bütün olarak, dünyanın kalan kısmının yeme, içme, giyinme, eğlenme, düşünme ve siyasi duruş itibariyle Batılılaşmasını ve kendilerine tabi olmasını arzuluyor ve arzulamakla da kalmıyor, bunu sağlamak ve hızlandırmak için de dünyanın kalan kısmına hem baskı yapıyor hem de onları bu yönde teşvik ediyor.</p>
<p class="p1">Yani kendiniz olarak kalma konusunda ve en güçlülere tabi olma konusunda ayak diriyorsanız bazı zorlamalara maruz kalacaksınız demektir.</p>
<p class="p1">Başta Rusya ve Çin olmak üzere güçleri yerinde olan bazı ülkeler kendisi gibi kalma ve başkasına tabi olmama konusunda fazla kayıp vermeden ayak direrken İran başta olmak üzere gücü yetersiz bazı ülkeler fena halde bedel ödemektedirler.</p>
<p class="p2"><b>Türk Toplumunu İkiye Bölen Düşünce</b></p>
<p class="p1">Güçlülerle uyumlu olma konusunda Türkiye’nin durumuna gelince&#8230; Biz de, birçok ülke gibi, bazen ‘bükemediğimiz bileği öpmek’ zorunda kalarak ve bazen de ‘olduğumuz gibi kalmanın dünyanın gerisinde kalmamıza sebep olacağını’ düşünerek en öndekilere benzeme ve onlara tabi olma konusunda alfabemizi değiştirmeye varıncaya kadar bize ait olan değerlerden fedakarlık anlamında doğrusu çok şeyler yaptık.</p>
<p class="p1">Lakin ‘daha ziyade kendimiz olarak kalalım’ diyenler ve ‘azami hızla dünyanın en önündekilere benzeyelim ki gerilikten bir an önce kurtulalım’ diyenler olarak hem düşünce ve yaşayış bakımından, hem de siyasi vaziyet alış bakımından fena halde ikiye bölündük. Bu derece güçlü olan Batı’nın bizi kendi halimize bırakması ve bize müdahale etmemesi düşünülemezdi, hele de bu bölünmüşlük şartlarında hiç düşünülemezdi herhalde.</p>
<p class="p2"><b>Zirve Yarışı Yapanlar Gözünü Batı’ya Çeviriyor</b></p>
<p class="p1">Bizim ülkemizde ilim, sanat, askerlik ve siyaset alanında zirve yarışı yapanların, bu derece güçlü Batı’dan zaman zaman güç devşirmeyi aklından geçirmemeleri ve onları memnun edemediklerinde onlar tarafından cezalandırılacaklarını bilmemeleri mümkün değildi. Batı’ya en ziyade karşı olan Erbakan bile, partisi 1994’te Ankara ve İstanbul başta olmak üzere birçok belediyeyi kazanınca soluğu ABD’de aldı ve orada en alt düzeyde ilgi gördüğü halde ülkemize döndüğünde “Beni kim karşıladı, biliyor musunuz?” diyerek ABD’den iyi bir ilgi gördüğünü anlatmaya çalışmıştı.</p>
<p class="p2"><b>Hem Halkın Hem ABD’nin Desteğini Almak Kolay Değil</b></p>
<p class="p1">Lakin Erbakan hocanın bu çabaları yeterli olmamış ve seçimle Başbakan olan Erbakan hoca bir sene bile dayanamamıştı. Peki, ya ABD’nin desteğiyle iktidara gelenler ABD’nin desteğini ne kadar süre sağlayabilmişlerdi?</p>
<p class="p1">Menderes iktidara gelişinden 10 yıl sonra, Demirel de iktidara gelişinden 6 yıl sonra askeri darbeye maruz kalmamışlar mıydı? Doğrusu, hem halkın, hem de ABD’nin ikisinin birden gönlünü görmek hiç de kolay iş değildi.</p>
<p class="p2"><b>Demirel Bile Başaramadı</b></p>
<p class="p1">Dünyanın en kıvrak adamı olan Demirel bile yapamamıştı bunu. Her şeye rağmen ülkede iyi-kötü demokrasi vardı ve siviller ancak seçim kazanarak iktidar olabilirlerdi.</p>
<p class="p1">Menderes, Demirel, Özal, Erdoğan gibi, çok da muhafazakar olmasalar bile ‘daha ziyade kendimiz olarak kalalım’ tavrı adına siyaset yapan kabiliyetli adamlar halktan oy almakta pek güçlük çekmiyorlardı ama ‘azami hızla dünyanın en önündekilere benzeyelim ki gerilikten bir an önce kurtulalım’ tavrı adına siyaset yapanların normal şartlarda halktan oy alarak iktidar olmaları pek mümkün değildi. Yani onların iktidar olabilmesi için normal şartların değil de fevkalade şartların oluşması gerekiyordu. Eh, zaten de hep böyle olmadı mı?</p>
<p class="p2"><b>CHP İktidarları Darbe Sonraları</b></p>
<p class="p1">İnönü liderliğindeki CHP’nin 1961 seçiminden birinci parti olarak çıkmasında 1960 Darbesini gibi olağanüstü bir olayın, 1973’te Ecevit liderliğindeki CHP’nin birinci parti olarak çıkmasında 1971 Darbesi gibi olağanüstü bir olayın, 1999’da Ecevit liderliğindeki DSP’nin birinci parti çıkmasında da 28 Şubat Post-modern Darbesi gibi olağanüstü bir olayın bulunduğu görmezden gelinebilir mi?</p>
<p class="p2"><b>Millet İttifakının Oyu Yaklaşık Yüzde 45</b></p>
<p class="p1">Gelelim günümüze&#8230; 24 Haziran’da yapılan seçimden Tayyip Erdoğan liderliğindeki ‘daha ziyade kendimiz olarak kalalım’ tavrının oluşturduğu Cumhur İttifakı iktidar olarak çıkmıştır.<span class="Apple-converted-space">  </span>2019 yılının 31 Mart’ında yapılan mahalli seçimlerde de Büyükşehir Belediyelerinin ekseriyetini ‘azami hızla dünyanın en önündekilere benzeyelim ki gerilikten bir an önce kurtulalım’ tavrının siyasi oluşumu olan CHP’nin öncülük ettiği Millet İttifakı kazansa da, Cumhur İttifakı ülke çapında gene yüzde 50’nin üzerinde oy almıştır.</p>
<p class="p1">Şu an itibariyle Millet İttifakı’nı formel olarak oluşturan CHP’nin yüzde 25 kadar, bir sağ parti olan İyi Parti’nin yüzde 10 kadar, bu ittifakın kayıt dışı ortağı olan HDP’nin de yüzde 10 kadar oyu olup, bu ittifakın kayıt dışı işbirlikçisiyle birlikte toplam yüzde 45 kadar oyu vardır.</p>
<p class="p2"><b>2023 Hesapları</b></p>
<p class="p1">2023’te yapılacak seçimde bu üç partinin oylarında ciddi bir artış olacak da değildir. Bu durumda CHP liderliğindeki Millet İttifakı’nın kayıt dışı işbirlikçisinin desteğine rağmen 2023’te iktidar olması mümkün görünmemektedir.</p>
<p class="p1">Böyle olunca da tabii ki herkesin aklına şu soru gelmektedir: Bu kayıt dışı işbirliği CHP’yi 2023’te iktidar yapmaya yetmeyecekse CHP’nin, sağdan bundan sonra hiç oy alamamak pahasına, HDP ile kayıt dışı işbirliği yapması akılsızlık değil midir?</p>
<p class="p1">Hayır değildir. Çünkü CHP’nin sağdan oy alması zaten pek mümkün değildir.</p>
<p class="p2"><b>HDP İle İttifak CHP’ye Oy Kaybettirmez</b></p>
<p class="p1">Evet, HDP ile kayıt dışı ittifak milletimizin bir kısmının pek hoşuna gitmese bile CHP’ye oy kaybettirecek de değildir. Evet, HDP ile kayıt dışı ittifak CHP liderliğindeki Millet İttifak’ını normal şartlarda iktidar yapmaya yetmeyecektir ama bu kayıt dışı işbirliği bu ittifakı fevkalade şartlarda iktidar yapa da bilir.</p>
<p class="p1">Peki, bu olağanüstü şartlar ne olabilir ve kimler sayesinde oluşabilir bu şartlar?</p>
<p class="p2"><b>Darbelerin Asli Oyun Kurucusu</b></p>
<p class="p1">Elbette 1960 Darbesinin, 1971 Darbesinin ve 28 Şubat Post-modern Darbenin asli oyun kurucu kimse bundan sonraki fevkalade şartların asli oyun kurucusu da o olacaktır. Yani ABD.</p>
<p class="p1"><b>İki Dua</b></p>
<p class="p1">Bu fevkalade şartların hangi alanda olacağını ve tali aktörün kim olacağını tahmin etmek de zor değildir. ABD’nin asli, PKK’nın da tali rol üstleneceği güney sınırlarımız. Gezi Parkı Ayaklanması, 17-25 Aralık Hukuk Darbesi ve 15 Temmuz Darbe Girişimi mevcut iktidarı değiştirmeye yetmediğine göre, eh, herhalde daha başka bir şey lazım.</p>
<p class="p1">Kimlerin nelerden medet umduğu anlaşılıyor, değil mi? Allah hiç kimseyi kendi milletinin düşmanlarından medet umar duruma düşürmesin. Ve bir dua daha: Allah kimseyi de, ülkesinin düşmanlarından medet umanların değirmenine su taşıyanlardan etmesin.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sele-giden-chpyi-pkk-yilani-kurtarabilir-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsraf Sadece Ekmeği Çöpe Atmak Mıdır?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/israf-sadece-ekmegi-cope-atmak-midir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/israf-sadece-ekmegi-cope-atmak-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İyidiker]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Sep 2019 20:14:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Ekmek]]></category>
		<category><![CDATA[İsraf]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12619</guid>

					<description><![CDATA[Tamam, israftan kaçınma duygumuzun ve alışkanlığımızın yıpranmaması için ekmek israfından kaçınma fetişizmi bile yapalım ama bir şey var ki onun israfından da daba daba kaçmak lazım. Ne midir bu daba daba kaçınmamız gereken israf türü? Ekmek israfı değil de, emeğin israfı, yani emeğin hiç kullanılmaması, yetersiz kullanılması ve verimsiz kullanılması&#8230; Evet, ekmeği çöpe atmak israfın en bariz, insafsız ve israftan kaçınma duygusunu ve alışkanlığını en ziyade yıpratan şeklidir. Hatta ekmek israfı, geçmiş zamanlarda karnını ekmekle doyuran, yani kalori ihtiyacını hemen hemen tamamen ekmek başta olmak üzere buğday mamullerinden karşılayan toplumlarda israfın da elbette en büyüğü idi. Günümüzün zengin toplumlarında ekmeğin ekonomideki yeri devede kulak bile olmadığı için israf deyince ekmek israfı akla bile gelmez. Ekmek Değil Emeğin İsrafı Günümüzün Türkiye’sinde de ekmek artık asgari ücretle geçinen 4 kişilik bir ailenin toplam giderlerinin yüzde 10’unu geçmiyor. Tamam, israftan kaçınma duygumuzun ve alışkanlığımızın yıpranmaması için ekmek israfından kaçınma fetişizmi bile yapalım ama bir şey var ki onun israfından da daba daba kaçmak lazım. Ne midir bu daba daba kaçınmamız gereken israf türü? Ekmek israfı değil de, emeğin israfı, yani emeğin hiç kullanılmaması, yetersiz kullanılması ve verimsiz kullanılması&#8230; 1995 yılında bir haftalığına yaptığım Sudan seyahatimde en dikkatimi çeken şeylerden biri de, insanların en &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Tamam, israftan kaçınma duygumuzun ve alışkanlığımızın yıpranmaması için ekmek israfından kaçınma fetişizmi bile yapalım ama bir şey var ki onun israfından da daba daba kaçmak lazım. Ne midir bu daba daba kaçınmamız gereken israf türü? Ekmek israfı değil de, emeğin israfı, yani emeğin hiç kullanılmaması, yetersiz kullanılması ve verimsiz kullanılması&#8230;</strong></p>
<p class="p1">Evet, ekmeği çöpe atmak israfın en bariz, insafsız ve israftan kaçınma duygusunu ve alışkanlığını en ziyade yıpratan şeklidir.</p>
<p class="p1">Hatta ekmek israfı, geçmiş zamanlarda karnını ekmekle doyuran, yani kalori ihtiyacını hemen hemen tamamen ekmek başta olmak üzere buğday mamullerinden karşılayan toplumlarda israfın da elbette en büyüğü idi.</p>
<p class="p1">Günümüzün zengin toplumlarında ekmeğin ekonomideki yeri devede kulak bile olmadığı için israf deyince ekmek israfı akla bile gelmez.</p>
<p class="p2"><b>Ekmek Değil Emeğin İsrafı</b></p>
<p class="p1">Günümüzün Türkiye’sinde de ekmek artık asgari ücretle geçinen 4 kişilik bir ailenin toplam giderlerinin yüzde 10’unu geçmiyor.</p>
<p class="p1">Tamam, israftan kaçınma duygumuzun ve alışkanlığımızın yıpranmaması için ekmek israfından kaçınma fetişizmi bile yapalım ama bir şey var ki onun israfından da daba daba kaçmak lazım. Ne midir bu daba daba kaçınmamız gereken israf türü? Ekmek israfı değil de, emeğin israfı, yani emeğin hiç kullanılmaması, yetersiz kullanılması ve verimsiz kullanılması&#8230;</p>
<p class="p1">1995 yılında bir haftalığına yaptığım Sudan seyahatimde en dikkatimi çeken şeylerden biri de, insanların en az yüzde 25’inin hemen hemen hiç bir iş yapamayacak kadar malul ve mecalsiz olmalarıydı.</p>
<p class="p1">Kötü beslenme, kötü barınma ve yakalanan hastalıkların tedavi edilememesi sebebiyle uğranılan maluliyet ve cılızlık insanların yaklaşık yüzde 25’ini bir iş yapamayacak hale getirmişti.</p>
<p class="p2"><b>Kadınlar Erkeklerden Hangi Bakımdan Güçlü</b></p>
<p class="p1">Yanımdaki Sudanlı arkadaşım Halit’e “Halit, erkekleri bu hele düşüren bu kötü beslenme, kötü barınma ve yakalanan hastalıkların tedavi edilememesi kadınların epeyce bir kısmını da çocuk yapamayacak derecede malul ediyor herhalde, değil mi?” diye sordum.</p>
<p class="p1">Halit, “Yok Beşir Bey, galiba Allah kadınları bu bakımdan erkeklerden daha güçlü yaratmış. Çocuk doğurma kabiliyeti olmayan kadınların oranı Sudan toplumunda sizin toplumdakinden daha fazla değil. Bu kabiliyetsizlik de kötü beslenme, kötü barınma ve yakalanan hastalıkların tedavi edilememesi sebebiyle uğranılan maluliyet ve cılızlıkla hiç alakalı değil” diye cevap verdi.</p>
<p class="p1">Bakar mısınız bir, erkeklerin yüzde 25 kadarı cinsel güçten veya bir yuva kurup aileyi geçindirme gücünden neredeyse tamamen mahrum ama kadınların hemen tamamı cinsel yeterliliğe ve çocuk yapma kabiliyetine sahip.</p>
<p class="p1">Bunu duyunca aklımdan “Çok evlilik olmasa ne olur bu toplumun hali, zina alıp başını gitmez mi?” gibi bir düşünce geçiverdi.</p>
<p class="p2"><b>Sağlıklı Toplumun Verimi Artar</b></p>
<p class="p1">Neyse, konumuz, Sudan toplumu gibi çok fakir bir toplumda çok evliliğe izin verilmemesi halinde ahlakın bozulup bozulmaması değil, bizimkisi gibi bir tolumda emeğin israf edilmemesi.</p>
<p class="p1">Canan hocaya (Karatay) bakılırsa bozuk beslenmemiz sebebiyle ölmüşüz de ağlayanımız yok ama elhamdülillah ülkemizde kötü beslenme, kötü barınma ve yakalanan hastalıkların tedavi edilememesi gibi sebeplerden kaynaklanan yaygın bir kötürümlük pek söz konusu değil.</p>
<p class="p1">Daha sağlıklı besleyerek, daha sağlıklı ortamlarda barındırarak ve hastalandıklarında daha iyi tedavi ederek insanlarımızı daha sağlıklı ve güçlü yapmak suretiyle onların verimliliğini arttırmak elbette mümkündür ve bu konudaki çabalar zaten de sürmektedir.</p>
<p class="p2"><b>Emek İçin Beceri ve Fiziki Sermaye</b></p>
<p class="p1">Asıl emek israfı, emeğin beceriden ve fiziki sermayeden mahrum olması sebebiyle verimsiz kullanılması, daha kabiliyetli dururken daha az kabiliyetli olanın kullanılması ve emeğin hiç kullanılmamasıdır.</p>
<p class="p1">Emeğin hiç kullanılmaması veya eksik kullanılmasının en önemli sebebi de insanların emek israfı konusunda yeterince hassas olmamalarıdır.</p>
<p class="p1">Yerini bulamadığını düşünen insanların en fazla ettiği laflardan işte bazıları:</p>
<p class="p1">“Ben bu hallere düşecek adam mıydım?”</p>
<p class="p1">“Vay be! Ben bu oğlanı her gün döverdim. Bu oğlan hakim olmuş. Kadere bak, biz de buralarda sürünüyoruz.”</p>
<p class="p1">“Batsın bu dünya! Biliyor musun, şunun babası benim babamın kapısında azap olarak çalışırdı. Şimdi adam paraya para demiyor.”</p>
<p class="p1">“Şunun bitirdiği okula bak, benimkine bak. Bu nereye geldi, ben nerede kaldım?”&#8230;</p>
<p class="p2"><b>Profesör Babanın Tamirci Oğlu</b></p>
<p class="p1">1989 yılında İngiltere’de bir üniversiteye doktora için gelen üç tane gencimiz, elinde tamir çantası olan bir delikanlının, evini kiraladıkları bir profesörü baba diye çağırdığını gayet net duydukları halde, “Herhalde yanlış duyduk.</p>
<p class="p1">Bir profesörün oğlu tamirci olamaz” diye düşünmüşler ve emin olmak için delikanlıya “Sen profesörün oğlu musun?” diye açıkça sormuşlar.</p>
<p class="p1">Delikanlıdan “evet” cevabını alınca da bu defa “Sen ne diye üniversite okumadın da tamirci oldun?” sorusunu sormuşlar. Delikanlı da onlara “Ben üniversite okuyacak kadar zeki değildim” cevabını vermiş.</p>
<p class="p1">Bizim delikanlılar bu olayı fevkalade bir olaymış gibi anlattılar bana.</p>
<p class="p2"><b>Çocukların Yanlış Yönlendirilmesi</b></p>
<p class="p1">Böyle bir şeyin gelişmiş bir ülkede gayet tabii bir şey olduğunu bildiğim için ben de onlara “Ne var bunda ki?” diye cevap verdim. “Yapma abi, bizde bir profesör, çocuğuna tamirciliği yakıştırır mı Allah aşkına? diye tepki gösterdiler tabii ki. Tabii ki diyorum, çünkü o yıllarda, hatta şimdi bile, bizde bir profesör, oğluna tamirciliği asla yakıştırmaz.</p>
<p class="p1">Bazı babalar kendilerden gerilerde olanların çocukları kendi çocuklarının önüne geçmesin diye pek bir şey yapamasalar bile bazıları da kendi çocuklarını kendi çocuklarından daha kabiliyetli güçsüz ailelerin çocuklarının önüne koymak için pozisyonlarını acımasızca kullanıyorlar.</p>
<p class="p2"><b>Liyakatsizlerin İstihdamı da İsraftır</b></p>
<p class="p1">Son zamanlarda durum ne oldu bilmem ama bir zamanlar “Subayların iyi okul okuyamayan çocukları istihbaratçı olur” lafı çok sık duyulurdu. Gerçeği ne derecede yansıtıyor bilmem ama şu sıralarda da fırsatı eline geçiren bazılarının kapasitesiz çocuklarını hak etmedikleri yerlere koyduklarını çok sık duyuyoruz.</p>
<p class="p1">Soralım o zaman, zeki bir insanın başarıyla yapacağı bir işe, vasat birini koyup yetersiz hizmet almak da bir çeşit israf ve günah değil midir?</p>
<p class="p2"><b>Annemin Ekmek Hassasiyeti</b></p>
<p class="p1">Ben çocukken anacığım “Serçe gözü kadar ekmeği tepeleyen Cennet yüzü göremezmiş” diyerek iki de bir bizi uyarır ve ekmek kırıntılarının süpürülmesinin de günah olduğuna inandığı için ekmek kırıntılarını süpürmek yerine onları bize tek tek toplatırdı.</p>
<p class="p1">Lakin anacığım buğday tanelerinin israfı konusunda aynı derecede hassas değildi. Bilmem, tavuklara yedirmek üzere ekmek kırıntısını bir kabın içine süpürmek neden günah olsun da, buğday tanesini israf etmek aynı derecede günah olmasın?</p>
<p class="p2"><b>Dindarlar Liyakat Konusunda Hassas Olmalı</b></p>
<p class="p1">Kendi çocuklarını torpille işe yerleştirirken dindar insanların dini kıraç olanlardan daha fazla vicdan azabı çektiğini zannetmiyorum. Halbuki böyle şeyleri kerhen yapsalar bile inanan insanların derin bir vicdan azabı çekmeleri gerekir.</p>
<p class="p1">“Ne yapalım, bu memlekette işler böyle yürüyor. Dünyanın doğrusu ben miyim?” demek günahtan kurtaracak mı bizi acaba? Emek israfını bir din-vicdan ve ahlak meselesi yapmak ve namuslu olmak hepimizin üzerine bir farz değil midir? Ekmek israfı günah da emek israfı neden günah olmasın?</p>
<p class="p2"><b>Anne Babaların Dürüstlüğü Toplumu İlerletir</b></p>
<p class="p1">Ana-babaların, çocukları hakkında dosdoğru bilgi verecek kadar dürüst oldukları bir toplumun diğer toplumlara karşı ne büyük bir üstünlük sağlayacaklarını düşününce aklım hakikaten başımdan gidiyor. Çocuğu ana-babadan daha iyi kim tanıyabilir?</p>
<p class="p1">Çocuğun iş mülakatlarına ana-babasını da alarak beraber gittiğini ve ana-babaların sorulara dosdoğru cevap verdiğini düşünelim bir. İşlere yanlış adam koymanın sebep olduğu israf nasıl da ortadan kalkar, değil mi?</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/israf-sadece-ekmegi-cope-atmak-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kedi Sinemediği Ete Murdar Diyor Galiba</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kedi-sinemedigi-ete-murdar-diyor-galiba/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kedi-sinemedigi-ete-murdar-diyor-galiba/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İyidiker]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Sep 2019 13:22:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[İktidar]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul Havalimanı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12333</guid>

					<description><![CDATA[Bir partinin hedefi iktidar olmak değil midir? İktidar olmak için de halkın güvenini kazanmak gerekmez mi? Bu sorulara “Hayır” şeklinde cevap verilemez herhalde? Peki, ülke için faydalı olan her şeye karşı çıkanlar uzun vadede halkın güvenini fena halde kaybetmezler mi, bu da onların iktidardan ilelebet uzak kalmalarına sebep olmaz mı? Nasrettin Hoca ile Timur’un aynı dönemde yaşamadıkları kesin olmakla beraber bu ikisinin karşı karşıya geldiğine dair mebzul miktarda rivayet var. Bu hikayelerden biri de şu: Timur bir sebepten Hoca’ya çok kızar ve onu idam etmeye karar verir. Hoca da Timur’a “Olur mu be Timur? Benim, eşeğe ayet öğretmeme ramak kalmıştı ki sen de yapacak başka bir şey yok gibi tutmuşsun beni idam ediyorsun” der. Timur da Hoca’ya “İyi o zaman, sana 15 gün süre verdim. Bu 15 günde  eşeğine ayet öğrettin, öğrettin, aksi takdirde kelle gider” der. Hoca da “Eyvallah!” diye cevap verir. Hoca dışarı çıkınca halk “Hoca, sen deli misin, eşek ayet öğrenebilir mi?” diye hocayı sıkıştırır. Hoca da “Evet, eşek ayet öğrenemez. Bunu tabii ki ben de biliyorum. Lakin 15 güne belki ben ölürüm, belki Timur ölür, belki de eşek ölür” der.Elbette o 15 gün içinde bu üçünden biri ölmese bile, Allah bereket versin, Hoca 15 gün daha &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bir partinin hedefi iktidar olmak değil midir? İktidar olmak için de halkın güvenini kazanmak gerekmez mi? Bu sorulara “Hayır” şeklinde cevap verilemez herhalde? Peki, ülke için faydalı olan her şeye karşı çıkanlar uzun vadede halkın güvenini fena halde kaybetmezler mi, bu da onların iktidardan ilelebet uzak kalmalarına sebep olmaz mı?</strong></p>
<p class="p1">Nasrettin Hoca ile Timur’un aynı dönemde yaşamadıkları kesin olmakla beraber bu ikisinin karşı karşıya geldiğine dair mebzul miktarda rivayet var. Bu hikayelerden biri de şu:</p>
<p class="p1">Timur bir sebepten Hoca’ya çok kızar ve onu idam etmeye karar verir. Hoca da Timur’a “Olur mu be Timur? Benim, eşeğe ayet öğretmeme ramak kalmıştı ki sen de yapacak başka bir şey yok gibi tutmuşsun beni idam ediyorsun” der. Timur da Hoca’ya “İyi o zaman, sana 15 gün süre verdim. Bu 15 günde<span class="Apple-converted-space">  </span>eşeğine ayet öğrettin, öğrettin, aksi takdirde kelle gider” der. Hoca da “Eyvallah!” diye cevap verir.</p>
<p class="p1">Hoca dışarı çıkınca halk “Hoca, sen deli misin, eşek ayet öğrenebilir mi?” diye hocayı sıkıştırır. Hoca da “Evet, eşek ayet öğrenemez. Bunu tabii ki ben de biliyorum. Lakin 15 güne belki ben ölürüm, belki Timur ölür, belki de eşek ölür” der.Elbette o 15 gün içinde bu üçünden biri ölmese bile, Allah bereket versin, Hoca 15 gün daha yaşayacaktır.</p>
<p class="p1"><b>Siyasetteki Yalanlar</b></p>
<p class="p1">Güvendiğim birçok insandan duyduğum için şu anlatacağımın aynen meydana geldiğinden hiç şüphem yok. 1950’lerde Adana’da bir seçim konuşmasında o zamanın CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek (Harvard’da eğitim görmüştür) şunları söyler:</p>
<p class="p1">“Ey Adanalılar, ‘Ceyhan yelden, Adana selden gidecek’ lafını duymadınız mı siz? Oraya bir baraj yaptılar ya, işte o barajın bendi toprak dolgu. O barajı köstebekler delecek, Adana’yı da sel alacak. Ha, bir de güya çimento fabrikası yapmışlar.</p>
<p class="p1">Yalan!</p>
<p class="p1">Evet, oradan duman tütüyor ama o duman fabrika dumanı değil. Çimento ürettikleri falan da yok orada. Saman yakıyorlar orada, saman. Sizin gördüğünüz duman da o yakılan samanın dumanı.”</p>
<p class="p2"><b>1950’lerden Günümüze</b></p>
<p class="p1">Köstebekler o barajın bendini halen delmediler, Adana’yı da sel almadı şükür. O çimento fabrikası da halen bu ülkenin ekonomisine katkıda bulunuyor. Ben 1950’lerde yaşanmış bu hadiseyi büyüklerimden duydum ama buna benzer şeyleri hepimiz yaşayarak da gördük. Bu ülke için hayırlı olup da o birilerinin karşı çıkmadıkları ne var Allah aşkına? Boğaz’a yapılan köprüler&#8230; Otobanlar&#8230; İstanbul Havaalanı&#8230; Kanal İstanbul&#8230; Evet, ‘Çarşı, bunların hepsine de karşı!’</p>
<p class="p1"><b>Güven Kaybediyorlar</b></p>
<p class="p1">Bir partinin hedefi iktidar olmak değil midir? İktidar olmak için de halkın güvenini kazanmak gerekmez mi? Bu sorulara “Hayır” şeklinde cevap verilemez herhalde?</p>
<p class="p1">Peki, ülke için faydalı olan her şeye karşı çıkanlar uzun vadede halkın güvenini fena halde kaybetmezler mi, bu da onların iktidardan ilelebet uzak kalmalarına sebep olmaz mı?</p>
<p class="p2"><b>Nasrettin Hoca Gibi mi Düşünüyorlar?</b></p>
<p class="p1">Eh, herhalde bu yanlış tutumdan dolayı kısa vadede az bir kazanç sağlasalar bile uzun vadede fena halde kaybederler, değil mi? İyi de, bu adamlar neden böyle yapıyorlar o zaman? Nasrettin Hoca’nın yukarıdaki hikayedeki mantığı burada pek de anlamlı görünmüyor. “Nasıl olsa kazanacağımız yok. Bu yalanlara az da olsa inanan olursa oylarını bize verirler, bu da kısa günün karı olur” diye mi düşünüyorlar acaba?</p>
<p class="p1"><b>Muhalefetin Hedefi Ne?</b></p>
<p class="p1">Ben şahsen nihai hedefi iktidar olmak olan bir parti için başka da bir açıklama bulamıyorum ama aklıma başka bir soru gelmiyor da değil. Bu soru da şu: Bu adamların misyonu, iktidar olmak değil de iktidar olanları mümkün mertebe iyi şeyler yapmaktan alıkoymak mı yoksa? Bu soruyu sormanın bile biraz abes olduğunu biliyorum ama bu yapılanları başka türlü açıklayamayınca bu soruyu sormaktan da geri duramıyorum.</p>
<p class="p2"><b>İstanbul Havalimanı İçin Söylenenler</b></p>
<p class="p1">Birkaç yıldır buna benzer bir yalanı İstanbul Havaalanı ve şu son günlerde de İstanbul-İzmir Otobanı için söylüyorlar.</p>
<p class="p1">Neymiş efendim, İstanbul Havaalanı’nın zemini daha evvel bataklıkmış da&#8230; Bu sebeple her an çökebilirmiş de&#8230; Ha, bir de, bu havaalanının üzerinde bazen fena rüzgarlar esermiş de&#8230; Şu ana kadar bir uçak kazasının olmaması bundan sonra da olmayacağı anlamına gelmezmiş de&#8230;</p>
<p class="p2"><b>“Karaman’ın Koyunu Sonra Çıkar Oyunu”ymuş</b></p>
<p class="p1">“Yahu, bu havaalanı epey zamandır harıl harıl çalışıyor. Şu ana kadar bir kaza olmadığı gibi, uçaklardan hiçbirinin inişi ve kalkışı sırasında yürekleri ağızlara getirecek bir tehlike bile atlatılmadı” dediğiniz zaman da “Tamam ama ‘Karaman’ın koyunu, sonra çıkar oyunu’ mealinde cevaplar veriyorlar.</p>
<p class="p1">İnanan var mı? Evet, şimdilik var. Kasım Gülek de 1950’lerde “Bu baraj patlayacak, Adana selden gidecek. Orada Çimento üretilmiyor, saman yakıyorlar” dediğinde de herhalde o günlerde bu yalanlara inananlar olmuştu.</p>
<p class="p2"><b>Yap-İşlet-Devret Modelinde Garanti Verilir</b></p>
<p class="p1">Ya, 4 Ağustos 2019 günü açılışı resmen yapılan İstanbul-İzmir Otobanı? Neymiş efendim, bu yolu ve bu yol üzerindeki Osmangazi Köprüsü’nü Yap-İşlet-Devret (YİD) modeliyle yapan firmaya, bu yoldan günlük 40.000 araç geçişi için garanti verilmişmiş ama geçen araç sayısı bu rakamın (40.000) ancak birazcık üzerindeymiş, devlet de geçmeyen araçlar için de ödeme yapıyormuş!</p>
<p class="p1">Ne var bunda?</p>
<p class="p1">YİD modelinde böyle garantilerin olması değil, olmaması istisnadır. Geçen araç sayısının garanti edilen araç geçiş sayısından eksik olması da baştan öngörülmüş ve herhalde göze alınmış bir husustur.</p>
<p class="p2"><b>Osmangazi Köprüsü İle İlgili Gerçek</b></p>
<p class="p1">Ha, bir de Osmangazi Köprüsü 3 yıl gibi kısa bir sürede kendini amorti ediyormuş da, üstlenici firmaya muazzam bir kıyak geçilmiş! Yolu ve Köprü’yü aynı firmanın üstlendiğini, Köprü’nün amortisman süresinin 3 yıl gibi kısa bir süre olduğunu ama yolun amortismanının verilen sürede bile zar-zor mümkün olduğunu bilmeyenler Köprü’nün amortismanı konusundaki bu yanıltıcı iddiayı hakikaten de doğru zannedebilirler.</p>
<p class="p1">Durum kısaca şudur. Yol ve Köprü’nün (Osmangazi) toplam maliyeti 10 milyar dolardır. Günlük 40.000 araç geçiş hesabıyla ve Köprü ve Yol’un birlikte geçiş ücretinin 256 TL. (46 Dolar) olması hesabıyla omortisman süresi 15 yıldır. Firmaya verilen süre ise 18 yıldır (2017-2035). Firmanın fevkalade bir kazanç sağlaması için Yol’dan ve Köprü’den geçen araç sayısının günlük 40.000’in epeyce üzerine çıkması lazım, ki da pek olası görünmüyor.</p>
<p class="p1"><b>Firma Pişman Bile Olabilir</b></p>
<p class="p1">Firmanın, bırakın ballı-börek bir kazanç sağlamayı, “Bu işi nereden başıma bela etmişim?” diyerek işi aldığına pişman olması ihtimali bile yabana atılamaz. Evet, garanti edilen araç geçiş sayısının altında kalındığı için devletin kesesinden biraz para çıkacaktır ama bu yolun ekonomiye yapacağı muazzam katkıların bir kısmı devlete vergi olarak döneceği için devletin zarar etmesi asla söz konusu değildir.</p>
<p class="p1">Ya en çok kazanan kimdir? Tabii ki de o yoldan geçerek rahat bir yolculuk yapan herkes, yani hepimiz, yani ülkemiz, yani milletimiz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kedi-sinemedigi-ete-murdar-diyor-galiba/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Paramız Dandik mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/paramiz-dandik-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/paramiz-dandik-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İyidiker]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Sep 2019 13:19:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Merkez Bankası]]></category>
		<category><![CDATA[Para]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12329</guid>

					<description><![CDATA[ABD Doları’nın geçen 30 yılda mal ve hizmetlere karşı yıllık değer kaybı (enflasyon) yüzde 2,5 civarında, yani Dolar’ın değeri ancak 30 yılda yarıya düşüyor. Avro’da ve Japon Yeni’nde bu değer kaybı daha da yavaş. Bizim paramızın son 12 yılda mal ve hizmetler karşısındaki değer kaybı ise yüzde 9,5 civarında, yani neredeyse çift haneli. Son 17 yılda paramızın değeri 5 beşte bire düşmüş. Oldu mu bu şimdi? Libya’da çalıştığım zamanlarda 1995 yılı Haziran ayının bir gününde Sudan Milli Günü dolayısıyla Trablus’taki Sudan Büyükelçiliği’ne davet edilenler arasında ben de vardım. Böyle milli günler, güçlü ülkeler tarafından düzenleniyorsa davete katılan yabancı ülke vatandaşları, davetçi ülkenin görevlileriyle sohbet fırsatı bulmak için çaba sarf ederler ama zayıf ülkeler tarafından düzenleniyorsa davete katılan yabancı ülke vatandaşları, davetçi ülkenin görevlileriyle sohbet fırsatı aramak yerine birbirleriyle haşir-neşir olmayı tercih ederler. Sudanlılar İlgime Şaşırdı, Ülkelerine Davet Etti Bahsettiğim 1995 yılı Haziran ayında düzenlenen etkinlikte söz konusu ülke Sudan olunca kimse Sudanlılara pek ilgi göstermeyip birbiriyle haşir-neşir olmayı tercih ederken bu fakir Sudanlılarla derin bir sohbete daldı ve onlara Sudan hakkında sürekli sorular soruyordu. Benim beklenmedik ilgim karşısında Sudanlılar da şaşırıp kaldılar ve bana açıkça sordular: “Bakınız bir lütfen, senden başka bizimle pek konuşan yok. Nedir senin Sudan’a bu ilgin?” &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ABD Doları’nın geçen 30 yılda mal ve hizmetlere karşı yıllık değer kaybı (enflasyon) yüzde 2,5 civarında, yani Dolar’ın değeri ancak 30 yılda yarıya düşüyor. Avro’da ve Japon Yeni’nde bu değer kaybı daha da yavaş. Bizim paramızın son 12 yılda mal ve hizmetler karşısındaki değer kaybı ise yüzde 9,5 civarında, yani neredeyse çift haneli. Son 17 yılda paramızın değeri 5 beşte bire düşmüş. Oldu mu bu şimdi?</strong></p>
<p class="p1">Libya’da çalıştığım zamanlarda 1995 yılı Haziran ayının bir gününde Sudan Milli Günü dolayısıyla Trablus’taki Sudan Büyükelçiliği’ne davet edilenler arasında ben de vardım.</p>
<p class="p1">Böyle milli günler, güçlü ülkeler tarafından düzenleniyorsa davete katılan yabancı ülke vatandaşları, davetçi ülkenin görevlileriyle sohbet fırsatı bulmak için çaba sarf ederler ama zayıf ülkeler tarafından düzenleniyorsa davete katılan yabancı ülke vatandaşları, davetçi ülkenin görevlileriyle sohbet fırsatı aramak yerine birbirleriyle haşir-neşir olmayı tercih ederler.</p>
<p class="p2"><b>Sudanlılar İlgime Şaşırdı, Ülkelerine Davet Etti</b></p>
<p class="p1">Bahsettiğim 1995 yılı Haziran ayında düzenlenen etkinlikte söz konusu ülke Sudan olunca kimse Sudanlılara pek ilgi göstermeyip birbiriyle haşir-neşir olmayı tercih ederken bu fakir Sudanlılarla derin bir sohbete daldı ve onlara Sudan hakkında sürekli sorular soruyordu. Benim beklenmedik ilgim karşısında Sudanlılar da şaşırıp kaldılar ve bana açıkça sordular: “Bakınız bir lütfen, senden başka bizimle pek konuşan yok. Nedir senin Sudan’a bu ilgin?”</p>
<p class="p1">Hemen “Sizi ve ülkenizi çok seviyorum. İnsan sevdiğini merak etmez mi?” diye cevap verdim. Onlar da Sudan’da hiç bulunup bulunmadığımı sordular ve bulunmadığım cevabını alınca da haklı olarak “Madem bu kadar ilgileniyorsun, neden Sudan’a gitmiyorsun o zaman?” diye sordular.</p>
<p class="p1">Ben de “Haklısınız, bir düşüneyim” dedim. “Sudan’a gitmek istersen sana ucuz bilet bile temin ederiz” diye de ilave ettiler.</p>
<p class="p2"><b>Malta Üzerinden Sudan’a Gezi</b></p>
<p class="p1">Onlara “Bir düşüneyim” derken hakikaten bunu laf olsun diye söylememiştim. Birkaç gün düşündükten sonra gerçekten Sudan’a gitmeye karar verdim ve bu kararımı da Büyükelçiliğimizde çalışan Halit isimli Sudan’lı tercümana bildirdim.</p>
<p class="p1">O da “Birkaç gün sonra ben de ülkeme gidiyorum. Beraber gidelim o zaman” dedi. Eh, ne mutlu bana, bir de rehber bulmuştum.</p>
<p class="p1">O sıralar Libya’ya hava ambargosu uygulandığı için doğrudan Sudan’a gidemezdim. Birkaç gün sonra Halit’le birlikte, önce gemiyle Akdeniz’in ortasında bulunan ada ülkesi Malta’ya, oradan da Sudan’a gittik.</p>
<p class="p2"><b>Dini Lider ile Görüşemedim</b></p>
<p class="p1">Sudan’da bir hafta dolaştım ve bu sayede bu ülkenin önemli şehirlerini, fabrika ve baraj gibi önemli tesislerini ve arazisini görme fırsatı buldum. En önemlisi de Sudan halkının bize o derin muhabbetini yerinde tanıma imkanını yakaladım. Bu esnada da çeşitli seviyelerde çok sayıda insanla görüşme ve sohbet etme imkanı elde ettim.</p>
<p class="p1">Hatta Sudan’da bulunduğum ilk günde tanıştığım biri, benim başkent dışına çıkmayacağımı zannederek beni zamanın Sudan Dini Lideri TURABİ ile de görüştürmek için TURABİ’den randevu almış ama ben Hartum dışında olduğum için bu görüşme gerçekleşememişti. Bu gezide öğrendiklerimden başkası da istifade etsin diye küçük bir rapor hazırlayıp çalıştığım kuruma da göndermiştim.</p>
<p class="p1"><b>Banka Görevlisinin Tepkisi</b></p>
<p class="p1">Sudan’dan Libya’ya dönüşü gene Malta üzerinden yaptım ama dönüşte Halit yoktu yanımda.<span class="Apple-converted-space">  </span>Malta’ya döndüğümde Malta parasına ihtiyacım olduğu için bir bankaya uğrayıp biraz Malta parası alayım dedim. Bankadaki görevliye Dolar verecek yerde Sudan parası vermişim. Bankacı “Nedir bu pis para yahu?” diye çıkışmaz mı?</p>
<p class="p1">Bankacı haklı olarak benim kendisine Dolar, Mark, Pound gibi bilinen bir para vermemi bekliyordu ama onun, bu seyahatten sonra daha da fazla sevmeye başladığım Sudanlıların parasına da hakaret etmesi gerekmezdi. Bu arada Sudan parasının buruşuk ve yazılarının silik haliyle berbat bir görünümde olduğunu ben de fark ediverdim ve adamı da biraz haklı buldum doğrusu.</p>
<p class="p2"><b>Türk Lirasına Verilen Değer</b></p>
<p class="p1">Bu arada “&#8230;puya da sıfat gerek” lafını da hatırlayıverdim. Hemen aklıma, bizim paranın da Dolar, Mark, Pound gibi güçlü ülkelerin parasına kıyasla, Sudan parası derecesinde olmasa bile, gene de onlar kadar şık görünmediği gerçeği geliverdi.</p>
<p class="p1">Paramızın diğer paralar karşısındaki değerinin adeta solda sıfır mesabesindeki değersizliği ve ekseriyetinin buruşuk ve örselenmiş olmasından dolayı diğer paralara kıyasla hiç de şık görünmediği gerçeği o zamana kadar da üzüyordu beni ama Maltalı o banka görevlisinin “Nedir bu pis para yahu?” diyerek münasebetsizlik etmesinden bu yana bu konuda daha bir hassas oldum.</p>
<p class="p1"><b>6 Sıfır Atılması</b></p>
<p class="p1">Sonundaki 6 sıfırın atılmasıyla paramızın diğer paralar karşısındaki değerinin adeta solda sıfır mesabesindeki değersizliğinden kurtulması herkesi çok mutlu etmişti elbette ama galiba buna en ziyade sevinenlerden biri de bendim.</p>
<p class="p1">Hatırlatayım, Türk Lirası’ndan (TL) 6 sıfır atılmasının üzerinden 14 yıl geçti. TL’den 6 sıfır atılmasını öngören yasa, 31 Ocak 2004 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanmış, 1 Ocak 2005’te de paradan 6 sıfır atılmıştı. Geçiş sürecinde paramız Yeni Türk Lirası, yani YTL olarak adlandırılmıştı. Süreç tamamlanınca tekrardan TL olarak adlandırılmaya başlanmıştı.</p>
<p class="p2"><b>Bazı Ülkelere Örnek Oldu</b></p>
<p class="p1">Hatta bu süreç dünyada bazı ülkelere örnek olmuştu. Merkez Bankasınca başarılı şekilde gerçekleştirilen bu süreç sonrasında birçok yabancı ülke merkez bankasına uygulama hakkında bilgi aktarımı yapmıştı. Geçmişte bu operasyonu yapmış veya yapmak üzere hazırlanan ülkelere danışmanlık verilmiş, Romanya, Azerbaycan, Zimbabve, Afganistan ve Gana’nın da aralarında bulunduğu ülkelere, banknot basımı, geçiş süreci ve iletişim politikası gibi konularda destek olunmuştu.</p>
<p class="p1">Ek olarak, Almanya Merkez Bankası da Türkiye’ye bir heyet göndererek, YTL operasyonu ve geçiş sürecine ilişkin bilgi almış, Türkiye’den bir heyet İran’a giderek operasyonu anlatmıştı. Özetle bu operasyon sadece Türkiye’de değil, dünyada merak edilen bir operasyon gerçekleştirilmişti.</p>
<p class="p2"><b>Paramız Eskisi Gibi Buruşuk Değil Ancak…</b></p>
<p class="p1">Kağıt paralarımız da artık eskisi kadar buruşuk, örselenmiş ve silik değil elhamdülillah. Lakin paramızın bir başka bakımdan dandiklikten gene de kurtulamadığını söylesek herhalde haksızlık etmeyiz.</p>
<p class="p1">Peki, nedir paramızın bu dandiklikten kurtulamadığı husus? Paramızın mal ve hizmetler karşısında güçlü ülke paralarından daha hızlı değer kaybetmesi (enflasyon) ve neticesinde de bu paralar karşısında da sürekli değer kaybetmesi.</p>
<p class="p2"><b>ABD Doları ile Türk Lirası’nın Karşılaştırması</b></p>
<p class="p1">ABD Doları’nın geçen 30 yılda mal ve hizmetlere karşı yıllık değer kaybı (enflasyon) yüzde 2,5 civarında, yani Dolar’ın değeri ancak 30 yılda yarıya düşüyor.</p>
<p class="p1">Avro’da ve Japon Yeni’nde bu değer kaybı daha da yavaş. Bizim paramızın son 12 yılda mal ve hizmetler karşısındaki değer kaybı ise yüzde 9,5 civarında, yani neredeyse çift haneli. Son 17 yılda paramızın değeri 5 beşte bire düşmüş. Oldu mu bu şimdi?</p>
<p class="p1">AK Parti 2002 yılı sonunda iktidara geldiğinde enflasyon yüzde 29,75, dış borçlar 130 Milyar Dolar (Milli Hasılanın yüzde 56’sı kadar) ve iç borçları da 155 Milyar TL. (Milli Hasıla’nın yüzde 42,2’si) idi.</p>
<p class="p2"><b>Paramız Neden Hala Değersiz?</b></p>
<p class="p1">Eyvallah, bunların hepsinde de iyileşmeler oldu ama neden hala paramızın değer kaybı (enflasyon) güçlü paraların değer kaybı (enflasyon) kadar yavaş olmadı. Gene eyvallah, ülke milli hasılası kadar borçla yola çıkmış bir hükümet enflasyonu hızla düşürdüğünde muazzam bir reel faiz öderdi ve bu da millete haksızlık olurdu ama parası dandik bir ülke olmanın da bir maliyeti yok mu?</p>
<p class="p1">Evet, bir ülkenin en büyük sembolü bayrağıdır ama bir ülkenin parası bir sembol olarak neredeyse bayrağı kadar önemli değil midir? Bayrağı yere düşürmemek için canımızı veriyoruz da paramızı dandiklikten kurtarmak için neden bazı fedakarlıklara katlanmıyoruz?</p>
<p class="p2"><b>Seçimsiz 4 Yıl Fırsat Olsun</b></p>
<p class="p1">Gene eyvallah, ekonomiyi canlandırmak için bir miktar enflasyon artışından başka bir yol bulunamaz bazen ama bunun için 5-10 puanlık artışa gerek yok,<span class="Apple-converted-space">  </span>1-2 puanlık enflasyon artışı yeterlidir. Önümüzdeki seçimsiz dört yıllık dönemde bu iş biraz daha kolay olabileceğine göre, yetti gayri, bizim paramız da yıllık yüzde 2,5’ten fazla şişmesin lütfen.</p>
<p class="p1">Hatta, bir paranın, mala ve diğer paralara karşı kısa vadeli çok küçük değer kayıplarına uğramaması pek mümkün değil ama uzun vadede hemen hemen hiç değer kaybetmemesi de imkansız değildir. Örnek mi? Japonya’da fiyatlar genel seviyesi 1993’ten bu yana hemen hemen aynıdır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/paramiz-dandik-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Halkın Yarıya Yakınının Birinci, Kahir Ekseriyetin İkinci Partisi Olmak</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/halkin-yariya-yakininin-birinci-kahir-ekseriyetin-ikinci-partisi-olmak/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/halkin-yariya-yakininin-birinci-kahir-ekseriyetin-ikinci-partisi-olmak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İyidiker]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Aug 2019 11:26:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12040</guid>

					<description><![CDATA[Gezi Parkı olayları ve FETÖ’nün sebep olduğu 17-25 Aralık ile hemen sonrasındaki MİT TIR’larının durdurulması olayları gibi can sıkıcı olaylar olmuştu ama bunlar vatandaşın huzurunu pek fazla da bozmamıştı. O halde geriye bir tek açıklama kalıyor: Halk uzun süren Ak Parti iktidarından biraz usanmıştı. Ülkemiz 1950’den bu yana bazı inkıtalara ve bazı ufak-tefek seçim düzensizliklerine rağmen serbest seçimlerin yapıldığı bir ülkedir ve bundan sonra da esas itibariyle böyle olacaktır. 1950’lerde yapılan seçiminde her il bir seçim bölgesiydi ve bir ilde en fazla oy alan parti o ildeki tüm milletvekilliklerini alırdı. Yani bu dönemde nispi temsil sistemi değil de çoğunluk sistemi vardı. Bu sistemle yapılan seçimlerde en büyük partinin oy oranının çok üzerinde milletvekili çıkarması beklenen bir durumdu ve küçük partilerin milletvekilliği kazanmaları çok zordu. Nitekim milletvekilliklerinin kahir ekseriyetini Demokrat Parti (DP) ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) aldı. Bağımsızların ve küçük partilerin aldıkları milletvekilliklerinin sayısı 1950, 1954 ve 1957 seçimlerinde sırasıyla 4, 7 ve 8 idi. Böyle uygulanan bir çoğunluk sistemi gerçekten adaletsizdi ama istikrara hizmet etmediği de söylenemezdi. Türkiye demokrasisi 1960 darbesi ile sakatlanmasaydı öyle görünüyor ki Demokrat Parti Türkiye’nin ‘hakim partisi’ olurdu. 1960 darbesini yapanlar, çoğunluk sisteminin Demokrat Parti’nin ismen olmasa bile ruhen devamı olarak kurulacak partinin veya partilerin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Gezi Parkı olayları ve FETÖ’nün sebep olduğu 17-25 Aralık ile hemen sonrasındaki MİT TIR’larının durdurulması olayları gibi can sıkıcı olaylar olmuştu ama bunlar vatandaşın huzurunu pek fazla da bozmamıştı. O halde geriye bir tek açıklama kalıyor: Halk uzun süren Ak Parti iktidarından biraz usanmıştı.</p>
<p>Ülkemiz 1950’den bu yana bazı inkıtalara ve bazı ufak-tefek seçim düzensizliklerine rağmen serbest seçimlerin yapıldığı bir ülkedir ve bundan sonra da esas itibariyle böyle olacaktır. 1950’lerde yapılan seçiminde her il bir seçim bölgesiydi ve bir ilde en fazla oy alan parti o ildeki tüm milletvekilliklerini alırdı. Yani bu dönemde nispi temsil sistemi değil de çoğunluk sistemi vardı. Bu sistemle yapılan seçimlerde en büyük partinin oy oranının çok üzerinde milletvekili çıkarması beklenen bir durumdu ve küçük partilerin milletvekilliği kazanmaları çok zordu. Nitekim milletvekilliklerinin kahir ekseriyetini Demokrat Parti (DP) ve Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) aldı. Bağımsızların ve küçük partilerin aldıkları milletvekilliklerinin sayısı 1950, 1954 ve 1957 seçimlerinde sırasıyla 4, 7 ve 8 idi. Böyle uygulanan bir çoğunluk sistemi gerçekten adaletsizdi ama istikrara hizmet etmediği de söylenemezdi. Türkiye demokrasisi 1960 darbesi ile sakatlanmasaydı öyle görünüyor ki Demokrat Parti Türkiye’nin ‘hakim partisi’ olurdu.</p>
<p>1960 darbesini yapanlar, çoğunluk sisteminin Demokrat Parti’nin ismen olmasa bile ruhen devamı olarak kurulacak partinin veya partilerin çıkarına olacağını bildikleri için yaptıkları yeni seçim kanunuyla nispi temsil sistemini getirdiler. 1961 seçiminde CHP birinci parti olarak çıkmıştı ama DP’nin devamı gibi görülen Adalet Partisi (AP)’nin milletvekili sayısı (158) ve Yeni Türkiye Partisi’nin milletvekili sayısı (65) toplamı CHP’nin milletvekili sayısından (173) fazlaydı. 1965 seçimine AP’nin Demokrat Parti’nin yegane mirasçısı olarak gireceği anlaşılınca darbeciler nispi temsili de yeterli görmeyip 1965 seçiminin milli bakiye sistemiyle yapılmasını sağladılar. Maksat en büyük partinin tek başına iktidar olmasını zorlaştırmak ve küçük partilerin hayat bulmasını sağlamaktı. Maksat hakikaten de gerçekleşti ve çoğunluk sisteminde toplam 8’den fazla milletvekilliği alamayan küçük partiler ve bağımsızlar nispi temsil sistemiyle yapılan 1961 seçiminde 54 Milletvekilliği, milli bakiye sisteminin uygulandığı 1965 seçiminde de 76 milletvekilliği aldılar. Adalet Partisi kendine hazırlanan tuzağın tabii ki farkına vardı ve seçim kanununda değişiklik yapmak istedi. CHP de Türkiye İşçi Partisi (TİP) zarar görsün diye bu değişikliği isteyince Anayasa Mahkemesi engeli de ortadan kalktı ve milli bakiye sistemine son verdi. 1969, 1973 ve 1977 seçimleri 1961 seçimi gibi nispi temsil sistemiyle yapıldı. Milli bakiye sistemi kadar olmasa da nispi temsil sistemi de küçük partilere hayat hakkı tanıdı ve 1969, 1973 ve 1977 seçimlerinde küçük partiler ve bağımsızlar sırasıyla 51, 116 ve 48 milletvekili çıkardılar. Türk sağı 1973’te fena halde parçalanmış ve bunun acısını da hissetmişti. Bu acı ile 1977 seçiminde Türk sağı biraz toparlandı. 1979 yılında boşalan 5 milletvekilliği için yapılan ara seçimde Türk sağı öyle bir toparlandı ki seçilen 5 milletvekilinin tamamını Adalet Partisi aldı. Bu defa da Adalet Partisi ‘hakim parti’ olma yolundaydı ama onun yolu da 1980 darbesiyle kesildi.</p>
<p>1980 darbesini yapanlar, istikrara hizmet edeceği gerekçesiyle yaptıklarını söyleseler de, İslamcı partilerin ve bölücü partilerin Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)’ne girememesi içi nispi temsil sistemine %10 barajını eklediler. Bu baraj 1983 ve 1987 seçimlerinde işe yaradıysa da bazı küçük partilerin birleşerek seçime gitmeleri ve büyük partilerin bölünmeleri sebebiyle 1991, 1995 ve 1999 seçimlerinde hiçbir işe yaramadı. Esasen Özal’ın koyduğu il barajı olmasaydı %10 barajı belki 1987 seçiminde de pek bir işe yaramayacaktı. 1991, 1995 ve 1999 seçimlerinde en fazla oy alan partiler sırasıyla ancak %27, %21 ve %22 oy alabildiler. Bu bölünmüşlüğe rağmen bazı vesayetçi baskılar olmasaydı muhtemelen oldukça istikrarlı koalisyon hükümetleri gene de kurulabilir ve ülkeyi de başarılı bir şekilde idare edebilirlerdi ve bu başarı da koalisyonun büyük ortağını güçlendirerek bir ‘hakim parti’ pozisyonuna yükselmesini sağlayabilirdi. Lakin 28 Şubat müdahalesiyle bu yol da kapandı. Halk istikrarsızlıktan ve yetersiz siyasi parti liderlerinden bıkmıştı artık. 1999 seçiminden sonra kurulan Ecevit hükümetinin becerisizliğine 2002 yılında Tayyip Erdoğan gibi göz dolduran bir liderin ortaya çıkması da eklenince en büyük parti (AK Parti) %34’e kadar çıktı ve eskinin anlı-şanlı partilerinden birçoğu %10 barajının altında kaldı. Böyle olunca da en büyük parti (AK Parti) aldığı oy oranının (%34) hemen hemen iki katı oranda (%66) Milletvekilliği çıkardı. Ülkede artık istikrarlı bir hükümet vardı ve dünya piyasalarındaki ucuz paranın da bolluğu sayesinde refah seviyesinde muazzam iyileşmeler oldu. Bu iyileşmeler iktidar partisine (AK Parti) olan halk desteğini daha da arttırdı. 2009 Mahalli Seçimleri öncesi meydana gelen dünya ekonomik krizi bu seçimde AK Parti’nin oylarını biraz düşürse de daha sonraki hızlı ekonomik büyüme (2010’da %8,5, 2011’de %11,1) AK Parti’nin oylarını 2011 seçiminde %49,8’e kadar yükseltti. AK Parti kesinlikle dolu dizgin ‘hakim parti’ olma yolundaydı.</p>
<p>7 Haziran’da Verilen Şansı Muhalefet Kullanamadı</p>
<p>Peki, ne oldu da 7 Haziran 2015 seçiminde AK Parti’nin oylarında düşüş oldu ve bu parti tek başına iktidar olacak kadar milletvekili çıkaramadı? Bu düşüş refah seviyesindeki iyileşmenin yavaşlamasıyla açıklanamazdı, çünkü refah seviyesindeki iyileşme halen hızlıydı. Gezi Parkı olayları ve FETÖ’nün sebep olduğu 17-25 Aralık ile hemen sonrasındaki MİT TIR’larının durdurulması olayları gibi can sıkıcı olaylar olmuştu ama bunlar vatandaşın huzurunu pek fazla da bozmamıştı. O halde geriye bir tek açıklama kalıyor: Halk uzun süren AK Parti iktidarından biraz usanmıştı. Öyle ya ‘bal yiyen baldan usanır.’ Acaba halk, hiç el değiştirmeyen iktidarın toplumsal barışın bozulmasına sebep olacağı kaygısına da kapılmış olabilir miydi? Öyle ya, ‘biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar.’ Galiba hem ‘bal yiyenin baldan usanmışlığı’ hem de iktidarın el değiştirmemesinin toplumsal barışı bozacağı kaygısı birleşince halk 7 Haziran 2015 seçiminde muhalefete bir şans verdi. İyi de, muhalefet halkın verdiği bu şansı hiç ama hiç kullanamadı; Devlet Bahçeli “Biz muhalefette kalacağız, hükümeti kim kurarsa kursun” derken CHP de “Birlikte bir koalisyon kuracaksak AK Parti Cumhuriyet’in kazanımlarına verdiği zarardan dolayı evvela özür dilesin” dedi. Halkımız MHP’nin de, CHP’nin de bu taleplerini haklı bulmamış ve hükümet kurulamamasının sorumluluğunu da bu iki partiye yüklemiş olmalı ki 1 Kasım 2015’te yenilenen seçimde AK Parti’yi mükafatlandırırken bu iki muhalefet partisini cezalandırdı. Evet, halkımızda ‘bal yiyenin baldan usanmışlığı’ ve ‘iktidarın el değiştirmemesinin toplumsal barışı bozacağı’ kaygısı 1 Kasım 2015 seçiminde de vardı ama anlaşılan o ki kaos korkusu daha ağır basmıştı.</p>
<p>Ya 31 Mart 2019 mahalli seçimlerinde olan neydi? Halkımız muhalefeti bir defa daha yoklamanın, Cumhurbaşkanlığı seçiminde ve parlamento seçiminde değil de, mahalli seçimlerde yapılmasının daha risksiz olacağını düşünmüş olmalı ki muhalefeti yoklamayı bu defa mahalli seçimlerde yaptı. Şimdi muhalefet bir imtihan veriyor. Muhalefet bu imtihanda ciddi bir başarı değil de az-çok bir başarı gösterse bile ‘baldan usanmış’ olan ve iktidarın el değiştirmemesinin toplumsal barışı bozacağı kaygısını asla üzerinden atamamış olan halkımız muhalefete bir şans daha kesinlikle verecektir. Lakin muhalefet belediyeleri bile eline-yüzüne bulaştırırsa halkımız da toplumsal barışın bozulması kaygısına rağmen, ülkeyi ehliyetsiz ellere teslim etmez.</p>
<p>Milletvekillerinin nispi temsil sistemiyle seçiliyor olması küçük partilerin TBMM’nde sandalye kazanmasına imkan vermesi sebebiyle küçük partilerin yaşamasına kolaylaştırsa bile, Cumhurbaşkanlığı sistemine geçmiş olmamız ve Cumhurbaşkanının da %50’nin üzerinde bir oyla seçilebiliyor olması, %10 barajının da zorlamasıyla küçük partileri büyük partilere mahkum etmektedir. Bu da iki cepheden oluşan bir siyasi yapılanmayı kaçınılmaz kılmaktadır. Bu iki cepheden birinin başını elbette CHP çekecektir ve CHP kolay kolay bu pozisyonunu kaybetmeyecektir. Şimdilik diğer cephenin başını da AK Parti çekmektedir. Bu yapı sürdürülebilirse istikrar açısından mesele yok ama bir zamanlar sağın büyük partileri olan Doğru Yol Partisi (DYP) ve Anavatan Partisi’nin (ANAP) başına gelenler ya AK Parti’nin de başına da gelirse?</p>
<p>Türkiye’nin ‘Hakim Parti’ye İhtiyacı Var</p>
<p>AK Parti’nin varlığını güçlü bir şekilde sürdürmesi ülkemizin istikrarı için elzemdir. Neden? CHP’nin başını çektiği cephenin toplumsal barışın bozulmaması adına ara sıra iktidar olması şarttır ama bu cephe iktidara seyrek gelmeli ve iktidarı da uzun sürmemelidir. Neden? Bu partinin genlerinde bir problem olmalı ki iktidara geldiğinde ‘taş üstüne taş koyamıyor.’ AK Parti’nin varlığını güçlü bir şekilde korumasının şartlarını hazırlamak da elbette Tayyip Erdoğan başta olmak üzere AK Partililerin görevidir. Şimdi de soralım, AK Partililer partilerinin varlığını güçlü bir şekilde korumasının şartlarını oluşturmuşlar mıdır? Asla! Allah gecinden versin, Tayyip Erdoğan ölse veya işini göremeyecek derecede sağlığını kaybetse bu parti darmadağın olabilir. Türkiye’nin bir ‘hakim partiye’ şiddetle ihtiyacı vardır ve AK Parti de Türkiye’nin ‘hakim partisi’ olma yolunda fevkalade büyük bir yol katetmiştir. AK Parti’nin uzun ve başarılı bir iktidarı olmuştur. Halen Türkiye’nin Ana Muhalefet Partisi olan CHP’nin neredeyse iki katı oyu vardır. AK Parti sağlıklı bir lider değiştirme mekanizması kurabilirse ‘hakim parti’ olmak bakımından önünde hiç bir engel kalmayacaktır. Aaah&#8230; ah! Türkiye’nin buna ne kadar da çok ihtiyacı var&#8230;</p>
<p>O zaman en hayati soruyu soralım: AK Parti her seviyede sağlıklı bir aday belirleme ve lider seçme mekanizmasını nasıl kurabilir? Bu partinin sağlıklı bir lider değiştirme mekanizması kurması söz konusu olduğunda önündeki en büyük engel belki de bizatihi Tayyip Erdoğan’ın kendisidir. Neden mi? ‘Koyu gölgede ot bitmez’ de ondan. Evet, Tayyip Erdoğan gibi bir lider olmasaydı AK Parti de hiç olmazdı. Bu doğru ama güçlü liderlerin kendisinden sonra doğacak lider adaylarının kendilerini göstermelerini zorlaştırdığı da tarihi tecrübeyle sabittir. Ön seçimden ilelebet kaçınan bir parti ‘hakim parti’ olamaz. Neylersiniz ki AK Parti ön seçimin lafını bile etmiyor. Tüm partililerle veya partili delegelerle yapılacak ön seçimler de AK Parti gibi bir partinin ‘hakim parti’ olmasını asla sağlayamaz. AK Parti milletle bütünleşmiş bir ön seçim mekanizması geliştirmek zorundadır. Bu da ancak, her seviyedeki adayları, AK Parti’ye üye olanlara veya üyelerin seçtikleri delegelere değil de, ‘halkın seçtiği insanlara seçtirmekle’ olur. Böyle bir ön seçim mekanizması, AK Parti’yi Türkiye halkının yarıya yakınının birinci partisi, kalan önemli bir kısmını da ikinci partisi yapacaktır. Böyle bir parti de, uzun yıllar iktidar sürdükten sonra muhalefete düşse bile gene birinci parti olacak ve bir dönem muhalefetten sonra da uzun süre kalmak üzere yeniden iktidara gelecektir.</p>
<p>Muhtarlar Üzerinden Ön Seçim Yapılabilir</p>
<p>Türkiye’de halkın seçtiği insanlar deyince benim aklıma köy ve mahalle muhtarları gelir. Bu ülkede siyasi anlamda yegane er meydanı köy ve mahalle muhtarlarının seçimidir. Mevcut muhtarların ve hayatta kalan sabık muhtarların en az %75’i AK Parti’li olmasalar bile bu partiye uzak da olmayan insanlardır. AK Parti il ve ilçe başkanlarının, belediye başkan adaylarının, milletvekili adaylarının ve hatta Cumhurbaşkanı adayının seçimini sabık ve halen görevdeki muhtarlarla yapsa keşke. Bence AK Parti muhtarlarla ön seçim yaparken muhtarların kendi partisinden olup olmadığına bile bakmamalıdır. Böyle bir ön seçim mekanizması kesinlikle muhtar profilini de olumlu yönde değiştirecektir ve profili yükselmiş bu muhtarlara şimdikinden daha fazla görevler de verilebilir. Profili iyileşmiş bu insanlara informel olarak ‘uç beyi’ denmesi de doğrusu çok isabetli olur. Şu ana kadar AK Parti ön seçim yapmadığı için ön seçimle seçilmiş belediye başkanlarına ve milletvekillerine sahip değildir. Muhtarlarla başlayan bir ön seçim mekanizması uzunca bir süre işletilebilirse bu partinin belediye başkanlığına ve milletvekilliğine ön seçimlerle yükselmiş binlerce mensubu olacaktır. O zaman geldiğinde de AK Parti, genel başkanının seçimi mevcut ve sabık belediye başkanlarına ve milletvekillerine oy kullandırarak, Cumhurbaşkanı adayı da mevcut ve sabık milletvekillerine oy kullandırarak yapılabilir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/halkin-yariya-yakininin-birinci-kahir-ekseriyetin-ikinci-partisi-olmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kervan Yürüyor</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kervan-yuruyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kervan-yuruyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İyidiker]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Aug 2019 11:04:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12030</guid>

					<description><![CDATA[Artık kendi yağımızla kavrulmanın zamanıdır ve bunun gereği de yapılmaktadır. ‘Bol yabancı kaynak kullanma’ modundan aniden ‘kendi yağımızla kavrulma’ moduna geçiyorsak herhalde bunun bir sarsılması olacaktır. Oluyor da zaten. Böyle geçişlerde 1-2 yıl negatif büyüme hiç de beklenmedik bir durum değildir. &#160; Zamanın behrinde bir adam sıkılır. Başlar sağa-sola bakmaya. Ne görsün, biraz ilerde birkaç kişi laf etmektedirler. Varır yanlarına ve selamını verdikten sonra başlar hoş-beş sohbet. Adam der ki “Millet, duydunuz mu?” Oradakiler de “Ne olmuş ki?” diye sorarlar. Adam da “Duymadınız mı, yeni bir ferman çıkmış. Bundan sonra bir yaşlı bir yaşlıyla, bir genç de bir genç ile evlenemeyecekmiş. Ya? Ancak bir yaşlıyla bir genç evlenebilecekmiş” der. Orada bulunan bir genç kız iyice birbirine sıkıştırdığı dudaklarının arasından biraz hava geçirerek osuruk sesine benzer bir ses çıkarır. Bunun anlamı, “Bu lafın osuruktan farkı yok” demektir. Orada bir de yaşlı kadın vardır. Yaşlı kadın şiddetli bir öfke ile genç kıza “Ne diye böyle terbiyesizlik yapıyorsun! Bu adam doğru söylüyor. Soralım bakalım, hem de bu adam doğruca İstanbul’dan geliyor” der. Hoşuna Gitmeyeni Doğru Olsa Bile Reddetme Bu hikayeyi şunun için anlattım: İnsanların hemen hepsinde de, şu veya bu derecede, hoşuna gelen şeylere inanıverme, hoşuna gelmeyenleri de reddetme eğilimi vardır. Hatta insanlar &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Artık kendi yağımızla kavrulmanın zamanıdır ve bunun gereği de yapılmaktadır. ‘Bol yabancı kaynak kullanma’ modundan aniden ‘kendi yağımızla kavrulma’ moduna geçiyorsak herhalde bunun bir sarsılması olacaktır. Oluyor da zaten. Böyle geçişlerde 1-2 yıl negatif büyüme hiç de beklenmedik bir durum değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Zamanın behrinde bir adam sıkılır. Başlar sağa-sola bakmaya. Ne görsün, biraz ilerde birkaç kişi laf etmektedirler. Varır yanlarına ve selamını verdikten sonra başlar hoş-beş sohbet. Adam der ki “Millet, duydunuz mu?” Oradakiler de “Ne olmuş ki?” diye sorarlar.</p>
<p>Adam da “Duymadınız mı, yeni bir ferman çıkmış. Bundan sonra bir yaşlı bir yaşlıyla, bir genç de bir genç ile evlenemeyecekmiş. Ya? Ancak bir yaşlıyla bir genç evlenebilecekmiş” der. Orada bulunan bir genç kız iyice birbirine sıkıştırdığı dudaklarının arasından biraz hava geçirerek osuruk sesine benzer bir ses çıkarır.</p>
<p>Bunun anlamı, “Bu lafın osuruktan farkı yok” demektir. Orada bir de yaşlı kadın vardır. Yaşlı kadın şiddetli bir öfke ile genç kıza “Ne diye böyle terbiyesizlik yapıyorsun! Bu adam doğru söylüyor. Soralım bakalım, hem de bu adam doğruca İstanbul’dan geliyor” der.</p>
<p>Hoşuna Gitmeyeni Doğru Olsa Bile Reddetme</p>
<p>Bu hikayeyi şunun için anlattım: İnsanların hemen hepsinde de, şu veya bu derecede, hoşuna gelen şeylere inanıverme, hoşuna gelmeyenleri de reddetme eğilimi vardır. Hatta insanlar bazen iddialarının tam aksi bir durum bariz bir şekilde ortaya çıktığında bile saçmalayıp hala “Bak, ben haklı çıktım” diyebilirler. Böyle bir saçmalık da şöyle bir hikaye ile dile getirilir.</p>
<p>İki kişi birkaç yüz metre genişliğindeki nehrin karşı yakasında otların arasında hayvan olduğunu düşündükleri bir şey görürler. Bu iki kişiden biri gördükleri hayvanın bir kuş olduğunu, diğeri de oğlak olduğunu iddia eder.</p>
<p>Bu hayvanın kuş olduğunu iddia eden kişi “Tamam, bekleyelim bir süre. Eğer bu hayvan bir süre sonra uçarsa kuş olduğunu anlarız, uçmazsa da oğlak olduğuna hükmederiz” der. Diğeri de bu düşünceyi makul bulur.</p>
<p>Bir süre sonra bu hayvan uçar. Bu hayvanın kuş olduğunu iddia eden kişi de “Ya, gördün işte, kuş imiş” der.</p>
<p>Diğer kişinin “Haklı çıktın, kuş imiş gerçekten de” demesi beklenir, değil mi? Hiç de öyle olmaz, diğer kişi “Hayır, uçsa da oğlak uçmasa da&#8230;” diye saçmalar.</p>
<p>Liradan 6 Sıfır Atılacağına da İnanmamışlardı</p>
<p>Paramızın bol sıfırlı olduğu zamanlarda Tayyip Erdoğan “Paradan 6 sıfır atacağız” dediğinde Emin Çölaşan “Bu adamlar paradan 6 sıfır atarlarsa ben de eşek gibi anırırım” demişti ya, ben Emin Çölaşan’ın “Helal olsun, gerçekten de yaptılar be!” demek yerine, bu hikayedekine benzer şekilde, “Hayır, hiç bir şey yapmış değiller” diyerek saçmalayacağını düşünmüştüm.</p>
<p>Ama doğrusu Emin Çölaşan bu kadarını da yapmadı. “Helal olsun, gerçekten de yaptılar be!” demek yiğitliğini gösterdi.</p>
<p>Bir İngiltere Anısı</p>
<p>1989 yılında ben İngiltere’deki Keele Üniversitesi’nde yüksek lisans yaparken Nazım isimli Iraklı bir genç de doktora yapıyordu. Bir gün onu fena halde üzgün gördüm.</p>
<p>“Nedir bu halin, ne oldu sana?” diye sorunca “Bana yeni bir rehber hoca verdiler.</p>
<p>Bu adam eski rehber hocamın yaptırdığı bütün çalışmalarımı çöpe attı. Emeklerim boşa gitti. Her şeye yeniden başlayacağım. Ben üzülmeyim de kim üzülsün?” dedi.</p>
<p>Ona “Hocanı ne diye değiştirdiler ki?” diye sorunca da, “Eski rehber hocam intihar etti. Mecburi bir değişiklik oldu” dedi.</p>
<p>“Hay Allah! Derdi neymiş de intihar etmiş?” diye sorunca da, “Cesedine ulaşıldığında yanı başında ‘10 Yıldır Thatcherizm iktidarda ve hala da yükselişte. Buna tahammülüm kalmadı. Hayatıma son veriyorum” şeklinde bir mektup bulunmuş” dedi. Bu profesör intihar ettikten 6 ay kadar sonra da Thatcher istifa etti.</p>
<p>İnsafsızlar Dolar Manipülasyonunu Körükledi</p>
<p>12 Ağustos 2018 günü Asya borsaları açıldığında Dolar/Türk Lirası kuru 7,20’yi görünce anlı-şanlı iktisatçılardan “Bu kur burada da kalmaz” diyenler oldu. Bu insafsızların en insaflıları bile “”Birkaç güne kur 10 TL’yi görür dedi.</p>
<p>İnsafsızlar ise paramızın pula döneceğini söylemekten bile çekinmediler. Halbuki hükümet tarafında paramızın değerini koruma konusunda muazzam bir kararlılık vardı ve gerekli tedbirler de zaten derhal alınmaya başlanmıştı.</p>
<p>Değirmeni Sele Kaptırmadık</p>
<p>Geçen yazımın adı “Değirmen Sele Gitmiş, Sen Şakşakısını Arıyorsun” idi. Ben şakşakıyla ilgilenmiyorum, benim kaygım-tasam değirmenin sele gidip gitmediğidir. Değirmen de henüz sele gitmiş değildir elhamdülillah.</p>
<p>Şom ağızlılar “Evet gitmedi ama yakında gider” diyebilirler. Ben de onlara ünlü iktisatçı Keynes’in dediğini derim. Keynes’e “Üstat, senin tezler kısa vadede doğru çıkıyor ama uzun vadede geçerliliği yok” demişler. O da “Uzun vadede hepimiz öleceğiz zaten” diye cevap vermiş.</p>
<p>Bu Kervanı Yürütürüz</p>
<p>“Bir silahlı saldırıya, ablukaya, ambargoya maruz kalmazsak bu kervanı yürütürüz inşallah” deyip duruyorum. Böyle büyük felaketlere uğrama ihtimalimiz maalesef yok değil ama böyle büyük felaketler söz konusu olsa bile gerekli tedbirleri alırken ve gerekli düzenlemeleri yaparken böyle felaketler olmayacakmış faraziyesiyle hareket etmek de şarttır. Öyle ya, ‘ölene kadar da, öğleye kadar da geçim gerek.’</p>
<p>Uygun Şartlardaysa Borç Alınması Normaldi</p>
<p>“Elden gelen öğün olmaz, o da vaktinde gelmez” lafı doğrudur ama “Borç yiğidin kamçısıdır” lafı da yabana atılamaz. Hele de borç uygun şartlarda alınabiliyorsa borç almayı reddetmek akılsızlığın daniskasıdır. 2013 yılından itibaren tedricen pahalanmaya başlasa bile 1918 sonlarına kadar dünya piyasalarında bir ucuz para bolluğu vardı. Türkiye de bu bolluktan elbette istifade etti.</p>
<p>Artık Kendi Yağımızla Kavrulma Zamanı</p>
<p>Atalarımız ‘Aptalın yağı çok olursa kıçına-başına sürermiş’ lafını da boşuna söylememişler herhalde. Eh, bu bollukta kullandığımız yabancı kaynağı herhalde biraz da israflı kullandık. Neylersiniz ki bu da kolay kaçınılacak bir şey değildi.</p>
<p>Şimdi uluslararası piyasada para hem eskisi kadar bol değil, hem de para sahipleri bize karşı eskisi kadar cömert ve insaflı değiller.</p>
<p>O halde artık kendi yağımızla kavrulmanın zamanıdır ve bunun gereği de yapılmaktadır. ‘Bol yabancı kaynak kullanma’ modundan aniden ‘kendi yağımızla kavrulma’ moduna geçiyorsak herhalde bunun bir sarsılması olacaktır.</p>
<p>Geçişlerde Negatif Büyüme Normaldir</p>
<p>Oluyor da zaten. Böyle geçişlerde 1-2 yıl negatif büyüme hiç de beklenmedik bir durum değildir. Cari açık dönemi kapanmış, enflasyon kontrol altına alınarak yeniden tek rakamlı enflasyon umudu ufukta görünmüş, paramızın yabancı paralar karşısındaki değeri belirsizlikten kurtulmuş, İŞKUR 2019 yılının ilk altı ayında 2019 yılının son çeyreğinde ekonomik büyümenin yeniden negatiften pozitife döneceğine dair umutlar da fevkalade güçlenmiştir.</p>
<p>İhracat Ve İthalat Yaptığımız Sürece Çark Dönecek</p>
<p>Halkımızın dilinden düşmeyen bir laf var: “Bu dünya geçim dünyası.” Yani hemen herkes geçimini temin etmek için bir şeyler yapacak. Geçim gayreti içindeki insanların durumu da ‘herkes yumağını doluyor’ diye tarif edilir. Eh, demek ki herkes ip (malzeme) bulduğu sürece yumağını dolayacak (kendi işini yapacak).</p>
<p>İhracat yapıp, başta enerji olmak üzere ihtiyacımız olan malları ithal edebildiğimiz sürece herkes yumağını dolayacağı ipi bulabilecektir.</p>
<p>Çiftçiler mazot, gübre ve tohum temin edebildikleri sürece tarlalarını ekip-biçerler. Traktör ve diğer zirai aletler ellerinde zaten mevcut. Bir süre yedek parça vs. bulamasalar bile ellerindeki mevcutla epey bir süre vaziyeti idare edebilirler.</p>
<p>Gaz Temininde Sıkıntı Çekmeyiz</p>
<p>Rusya, Azerbaycan ve İran ile ilişkilerimiz bozulmadığı sürece petrol ve gaz temininde güçlük çekmeyiz. Tohum ithali yapmadan da kendi imkanlarımızla tohumsuz kalmayız. Ölçülü bir saldırı, ambargo ve abluka bile ekonomimizi sarssa bile felç edemez. Ölçüsüz bir saldırıya uğramamız ise muhtemelen yeni bir dünya savaşına yol açar ki bunu da hiç akla getirmemek çok daha iyidir.</p>
<p>Şom Ağızlılara Dikkat</p>
<p>Yani şom ağızlılar, yukarıda anlatılan hikayedeki yaşlı kadının çıktığı söylenen o saçma fermana inanıverdiği gibi, duydukları her şeye inanıp da boşuna kötülükten medet beklemesinler. Bu kervan olabilecek en kötü şartlarda bile yürüyecektir inşallah.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kervan-yuruyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hâkim Parti Modeline mi Kayıyoruz?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/hakim-parti-modeline-mi-kayiyoruz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/hakim-parti-modeline-mi-kayiyoruz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İyidiker]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jul 2019 08:36:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Ak Parti]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Hakim Parti]]></category>
		<category><![CDATA[MHP]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11634</guid>

					<description><![CDATA[Serbest seçimleri kesintisiz sürdürebilen ülkelerin bazılarında bir zamanların iktidar partilerinden bazıları silinip giderken veya marjinal partiler haline gelirken yeni yeni partiler kurulmakta ve sandıktan iktidar olarak çıkmayı başarabilmektedirler. Serbest seçimleri kesintisiz sürdürebilen ülkelerin bazılarında da her ne kadar yeni partiler kurulsa da bunlar marjinal partiler olarak kalmakta ve iktidar olabilmiş asırlık veya yarım asırlık partiler iktidarda eşit süreyle kalmasalar bile biri diğerinin bir veya birkaç dönemlik iktidarından sonra tekrar iktidar partisi olabilmektedirler. Böyle asırlık veya yarım asırlık partilerden bazıları kendi ülkesinde daha sık iktidara gelmekte ve iktidara her geldiğinde de iktidarda kalış süreleri rakiplerinden daha uzun olabilmektedir. Böyle kendi ülkesinde daha sık iktidara gelen ve iktidara her geldiğinde de iktidarda kalış süreleri rakiplerinden daha uzun olan partilere ‘hâkim parti, böyle bir partiyi barındıran parti sisteme de ‘hâkim parti sistemi’ denmektedir. Hâkim Parti Sisteminin En Bariz Görüldüğü Ülkeler Hâkim parti sisteminin en bariz görüldüğü ülkeler Japonya ve Hindistan’dır. Japonya’da Liberal Demokrat Parti’nin İkinci Dünya Harbi’nden beri iktidardan uzak olduğu yıllar sayılıdır. Gene Hindistan’da da bağımsızlıktan bu yana Kongre Partisi’nin iktidardan uzak olduğu yıllar sayılıdır. ABD’de hâkim partiden ve hâkim parti sisteminden bahsetmek zordur ama Cumhuriyetçilerin iktidar yılları Demokratlardan belirgin bir şekilde fazla olduğu için hâkim parti yapısına doğru zayıf bir eğilimden &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1">Serbest seçimleri kesintisiz sürdürebilen ülkelerin bazılarında bir zamanların iktidar partilerinden bazıları silinip giderken veya marjinal partiler haline gelirken yeni yeni partiler kurulmakta ve sandıktan iktidar olarak çıkmayı başarabilmektedirler. Serbest seçimleri kesintisiz sürdürebilen ülkelerin bazılarında da her ne kadar yeni partiler kurulsa da bunlar marjinal partiler olarak kalmakta ve iktidar olabilmiş asırlık veya yarım asırlık partiler iktidarda eşit süreyle kalmasalar bile biri diğerinin bir veya birkaç dönemlik iktidarından sonra tekrar iktidar partisi olabilmektedirler. Böyle asırlık veya yarım asırlık partilerden bazıları kendi ülkesinde daha sık iktidara gelmekte ve iktidara her geldiğinde de iktidarda kalış süreleri rakiplerinden daha uzun olabilmektedir. Böyle kendi ülkesinde daha sık iktidara gelen ve iktidara her geldiğinde de iktidarda kalış süreleri rakiplerinden daha uzun olan partilere ‘hâkim parti, böyle bir partiyi barındıran parti sisteme de ‘hâkim parti sistemi’ denmektedir. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>Hâkim Parti Sisteminin En Bariz Görüldüğü Ülkeler</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Hâkim parti sisteminin en bariz görüldüğü ülkeler Japonya ve Hindistan’dır. Japonya’da Liberal Demokrat Parti’nin İkinci Dünya Harbi’nden beri iktidardan uzak olduğu yıllar sayılıdır. Gene Hindistan’da da bağımsızlıktan bu yana Kongre Partisi’nin iktidardan uzak olduğu yıllar sayılıdır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">ABD’de hâkim partiden ve hâkim parti sisteminden bahsetmek zordur ama Cumhuriyetçilerin iktidar yılları Demokratlardan belirgin bir şekilde fazla olduğu için hâkim parti yapısına doğru zayıf bir eğilimden bahsetmek gene de mümkündür. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İngiltere’de Muhafazakârların iktidar yılları İşçi Partisi’nin iktidar yıllarından, Almanya’da da Hristiyan Demokratların iktidar yılları Sosyal Demokratlardan belirgin bir şekilde fazla olduğu için bu iki ülkede de Japonya ve Hindistan’daki kadar belirgin olmasa da hâkim partilerin ve hâkim parti sisteminin olduğu söylenebilir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>Fransa Örneği</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Fransa’da ne herhangi bir siyasi partinin diğer siyasi partiler, ne de bir siyasi bloğun diğeri karşısında iktidar süresi bakımından belirgin bir üstünlüğü olmadığı için bu ülkede hâkim partiden ve hâkim parti sisteminden bahsetmek mümkün değildir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Esasen sonradan canlanan partilerden bazıları isim olarak farklı olsalar bile fikir ve dünya görüşü bakımından bazen birbirinin devamı da olabilmektedirler. Bizde Adalet Partisi’nin doğuşu Demokrat Parti’nin 1960 darbesini yapanlar tarafından kapatılması, Anavatan Partisi ve Doğruyol Partisi’nin doğuşu da Adalet Partisi’nin 1980 darbesini yapanlar tarafından kapatılması sebebiyle olmuştur ama isim olarak birbirinden farklı lakin fikir ve dünya görüşü bakımından birbirine çok benzeyen partiler demokrasinin kesintiye uğramadığı ülkelerde de meydana gelebilmektedir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İsim olarak birbirinden farklı ama fikir ve dünya görüşü bakımından birbirine oldukça benzeyen partilerin demokrasinin normal akışı içinde meydana geldiği ülkeler söz konusu olunca en bariz örnek galiba Fransa’dır. Fransa’daki en bariz örnek de Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un kısa adı En Marche olan partisidir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">2015 Nisan ayında Sosyalist Parti’den kopan Macron tarafından kurulan bu parti 2017 Mayıs ayında yapılan ikinci tur seçimde kurucusunu Fransa Cumhurbaşkanı seçtirebilmiş, bir ay sonra yapılan parlamento seçiminde de parlamentoda yeterli sandalyeyi elde edebilmiştir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Fransa’da Halk Hareketi Birliği (UMP) en güçlü ve köklü partilerden biridir ama bu parti bile 1976’da kurulmuştur. 1905 yılında kurulan Sosyalist Parti, Fransa’nın ulu çınarıdır ama hâkim parti olmak bir yana tek başına iktidar olmuşluğu bile yoktur. Adları ne olursa olsun Fransa’da partiler sağcıdır veya solcudur ve partiler seçimlerin ikinci turunda ve hükümet kurulurken sağ ve sol olarak blok olma eğilimindedirler. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Esasen Fransa’nın seçim sistemi bir hâkim partinin oluşmasına pek de elverişsiz değildir. O halde diğer birçok ülkede şu veya bu derece görülen hâkim parti oluşma eğilimi Fransa’da neden hiç yoktur? </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Hâkim partileri doğuran şey herhalde bölük-pörçüklüğün sebep olduğu zayıf ve aciz koalisyon hükümetleridir. Fransa’daki sağ ve sol bloklaşma geleneği ve yönetme yetkinin parlamentonun seçtiği başbakandan ziyade halkın doğrudan seçtiği cumhurbaşkanında olması muhtemelen kurulan koalisyon hükümetlerinin zayıf ve aciz olmaması sonucunu doğurmuştur. Böyle olunca da çok güçlü bir partiye ihtiyaç duyulmamış olabilir.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>Türkiye’de Durum</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Hiçbir partinin ara sıra muhalefete düşüp tekrar iktidara gelmesinin ve iktidar yıllarının da uzun sürmesinin örneği ülkemizde hiç görülmediği için hâkim partiden bahsetmek pek kolay değildir. Adalet Partisi’nin 1960 darbesiyle kapatılan Demokrat Parti’nin ve Anavatan Partisi ve Doğruyol Partisi’nin de 1980 darbesiyle kapatılan Adalet Partisi’nin devamı sayılması halinde ise Türkiye’nin hâkim parti sistemine meyyal olduğunu söylemek mümkündür. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">1950 yılında çok partili seçim sistemine geçtiğimizden bu yana iktidar süresi en uzun olan parti AK Parti’dir. AK Parti 7 Haziran 2015’te yapılan seçimde tek başına iktidar olacak gücü kaybettikten sonra 1 Kasım 2015’te yapılan erken seçimde tekrar tek başına iktidar olsa bile iktidarı kaybettikten sonra yeniden iktidar olmuş bir parti değildir. Hâlbuki hâkim partiden söz edebilmek için bir partinin birkaç defa iktidarı kaybettikten sonra tekrar tek başına iktidar olmuş olması gerekir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">AK Parti’nin 7 Haziran 2015’te yapılan seçimde tek başına iktidar olacak gücü kaybettikten sonra 1 Kasım 1915’te yapılan erken seçimde tekrar tek başına iktidar olması ise onun iktidarı tamamen kaybettikten sonra tekrar iktidar olabileceğinin bir alameti olarak kabul edilebilir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Lakin hâkim partilerde görülen bir hususiyet daha vardır: Partinin bir kişi veya ailenin güdümünde olmaması. Hâkim parti olmak söz konusu olduğunda AK Parti’nin en zayıf yanı galiba budur. “AK Parti Tayyip Erdoğan’sız da varlığını sürdürebilir mi” sorusu kime sorulsa herhalde “Zor görünüyor” cevabı alınır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Yeni kurulan partilerden ancak darbe ve müdahale dönemlerinden sonra kurulanların iktidara gelecek kadar büyüyebildikleri, müdahale dönemleri dışında kurulan partilerin ya marjinal kaldıkları veya yok olup gittikleri düşünülürse AK Parti’nin kalıcı olacağını söylemek mümkündür. Peki, Anavatan Partisi ve Doğruyol Partisi’nin yok olup gidişleri yalnız başına 28 Şubat müdahalesiyle açıklanabilir mi? Doğrusu pek de öyle görünmüyor. Şayet bu iki iktidar olmuş parti 28 Şubat müdahalesi ile ilgisiz sebeplerle yok olup gittilerse AK Parti de pek ala yok olup gidebilir. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>Vesayetin Şartları Hukuk da Zorlanarak Maalesef Yeniden Oluşturulacak </b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Yukarıda bir daha askeri müdahale olmayacağı açıkça belirtilmese bile değerlendirmeler olmayacağı varsayımına göre yapılmıştır. Hâlbuki askeri darbeyi hem içeride hem de dışarı da hiç aklından çıkarmayanlar mebzul miktarda mevcuttur. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Hâkim parti yapılanmasının mevcut olduğu ülkelerde hâkim parti dışındaki partiler tek başlarına iktidar olamazlar, ancak derme-çatma koalisyon hükümetleri kurabilirler, kurulan derme-çatma koalisyon hükümetleri de zayıf ve başarısız olur. CHP, Türkiye’nin ana muhalefet partisidir ve AK Parti, iktidarı kaybettiğinde kurulacak hükümet herhalde CHP’nin başını çektiği zayıf ve başarısız bir koalisyon hükümeti olacaktır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Böyle bir hükümet ve bu hükümeti destekleyen dış çevreler, yıkılması için askeri darbe teşebbüsünde bile bulundukları bu partinin (AK Parti) seçimle yeniden iktidara gelmesine razı olabilecekler mi, bu partinin iktidara gelmesine razı olsalar bile iktidarları döneminde, gerekirse hukuku da zorlayarak, vesayet sisteminin şartlarını yeniden oluşturmayacaklar mı?</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bence kritik soru, bu sonuncu sorudur ve bu sorunun cevabı da şudur: Evet, vesayetin şartları hukuk da zorlanarak maalesef yeniden oluşturulacaktır. AK Parti’nin buna karşı yapabileceği bir şey de yoktur. AK Parti neden mi bir şey yapamaz buna karşı? Güçlü ülkeleri arkasına alarak hukuku zorlayacak olanlara karşı güçsüz ülkeler için henüz bir çare bulunamamıştır da ondan. </span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/hakim-parti-modeline-mi-kayiyoruz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Değirmen Sele Gitmiş Sen Şakşakısını Arıyorsun</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/degirmen-sele-gitmis-sen-saksakisini-ariyorsun/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/degirmen-sele-gitmis-sen-saksakisini-ariyorsun/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Beşir İyidiker]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jul 2019 08:32:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11624</guid>

					<description><![CDATA[“Değirmen sele gitmiş, sen şakşakısını arıyorsun” atasözünü de bu atasözünün manasını da belli bir yaşın üstündekiler bilirler ama yeni nesiller için bir açıklama yapmakta gene de bir fayda var. Evvela şakşakı kelimesini bir tarif edivereyim. Değirmende öğütülecek buğday bittiğinde taşın boşa dönmemesi ve dönen ve sabit duran taşın birbirine sürterek yıpranmaması için kurulmuş basit bir düzenektir. Bir ipin bir ucuna bağlanan bir nal, yukarıdaki dönen taşın hemen üzerinde tutulur.İpin diğer ucu da yukarıdan yavaş yavaş dökülen buğdayın bulunduğu haznenin en dibine batırılır ve buğday bittiğinde serbest kalan ip, diğer uçtaki nalın ağırlığıyla yukarı kayar ve nal dönen taşın üzerine düşer. Nal dönen taşın üzerinde sürtünürken şak şak şak diye ses çıkarır. Böylece haznedeki buğdayın bittiği anlaşılır. Şakşakı olmadan da dikkatli bir değirmenci işini aksatmadan yapabilir. Yani şakşakı bir teferruattır. Bir mühim meselenin en hayati tarafları dururken teferruatından bahsedenlere de “Değirmen sele gitmiş, sen şakşakısını arıyorsun” derler. Marjinal Tesir Anlı-şanlı bazı siyasetçiler ve iktisatçılar bugünlerde bana göre teferruat sayılacak bazı meseleleri o kadar fazla dile getiriyorlar ki ben de ikide bir bu “Değirmen sele gitmiş, sen şakşakısını arıyorsun” lafını hatırlıyorum. Mesela nakit sıkıntısından dolayı hammadde temininde zorlanan ama hammadde temin ettiğinde üreteceği malı satarak durumunu rahatlatabilecek bir firma için temin edeceği &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1">“Değirmen sele gitmiş, sen şakşakısını arıyorsun” atasözünü de bu atasözünün manasını da belli bir yaşın üstündekiler bilirler ama yeni nesiller için bir açıklama yapmakta gene de bir fayda var.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Evvela şakşakı kelimesini bir tarif edivereyim. Değirmende öğütülecek buğday bittiğinde taşın boşa dönmemesi ve dönen ve sabit duran taşın birbirine sürterek yıpranmaması için kurulmuş basit bir düzenektir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bir ipin bir ucuna bağlanan bir nal, yukarıdaki dönen taşın hemen üzerinde tutulur.İpin diğer ucu da yukarıdan yavaş yavaş dökülen buğdayın bulunduğu haznenin en dibine batırılır ve buğday bittiğinde serbest kalan ip, diğer uçtaki nalın ağırlığıyla yukarı kayar ve nal dönen taşın üzerine düşer. Nal dönen taşın üzerinde sürtünürken şak şak şak diye ses çıkarır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Böylece haznedeki buğdayın bittiği anlaşılır. Şakşakı olmadan da dikkatli bir değirmenci işini aksatmadan yapabilir. Yani şakşakı bir teferruattır. Bir mühim meselenin en hayati tarafları dururken teferruatından bahsedenlere de “Değirmen sele gitmiş, sen şakşakısını arıyorsun” derler.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>Marjinal Tesir</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Anlı-şanlı bazı siyasetçiler ve iktisatçılar bugünlerde bana göre teferruat sayılacak bazı meseleleri o kadar fazla dile getiriyorlar ki ben de ikide bir bu “Değirmen sele gitmiş, sen şakşakısını arıyorsun” lafını hatırlıyorum. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Mesela nakit sıkıntısından dolayı hammadde temininde zorlanan ama hammadde temin ettiğinde üreteceği malı satarak durumunu rahatlatabilecek bir firma için temin edeceği kredinin faizinin %14 mü, yoksa %15 mi olacağı herhalde bir teferruattır. Şu günlerde Türkiye’de özel bankaların kullandırdığı krediler için talep ettiği faizlerin 3-5 puan az veya çok olması da bir teferruattır ama Sayın Cumhurbaşkanı bunu çok önemli bir mesele olarak görüyor. Ona göre faizler düşmeden enflasyon düşmez. Sayın Cumhurbaşkanı “Faiz düşmeden enflasyon düşmez” görüşünde az biraz haklı bile olsa bu bir ayrıntıdır. Bu bir ayrıntıdır, çünkü Türkiye’de devletimizin de bankaları vardır. Faizi düşürerek enflasyonu düşürmek gerçekten mümkünse devletin bankaları ne diye yapmıyorlar ki bunu?<span class="Apple-converted-space">  </span>Onlar faizi indirip enflasyonu da düşürüversinler. Ha, Sayın Cumhurbaşkanı “Özel bankalar kredi faizini düşürsün ki vatandaş daha fazla kredi talep etsin” demek istiyor ama sormak lazım, bankalar kredi verecekler ama kaynakları yeterli mi? Belli ki Sayın Cumhurbaşkanı’nın bankalara açıkça söylemediği ama onlardan yapmalarını istediği bir şey var; “Gerekli kaynağı da yurtdışındaki kankalarınızdan temin edin.” </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Burada hemen şu soruyu sormak lazım: Bankalar isteseler bile dışarıdaki kankalarından kaynak temin edebilirler mi? Türkiye’deki bağımlı sermaye dışarıdaki hamilerinden azami desteği sağlamak için gerekli çabayı zaten göstereceklerdir. İçerideki bağımlı sermayenin dışarıdaki hamileri de Türkiye’deki bağımlı yapıyı tasfiye etmeye karar vermediklerine göre onlar da bağımlı yapının muhafazası için asgari miktarda kaynak akıtacaklardır. O halde Sayın Cumhurbaşkanı’nın faizleri düşürmeleri için özel bankalara baskı yapması olsa olsa marjinal bir tesir yapar. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>Aman Yarabbi!</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Gene siyasetçilerin ve iktisatçıların çok dillerine doladıkları meselelerden biri de uluslararası derecelendirme kuruluşlarının Türkiye’nin kredi notunu birazcık düşürmeleridir. Aman Yarabbi! ABD ile papaz olmuş bir ülkenin kredi notunu uluslararası derecelendirme kuruluşları birazcık düşürse ne olur, düşürmese ne olur? Bu kuruluşlar zaten ABD’nin gözüne bakarak değerlendirme yapan kuruluşlardır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Yunanistan hiç üretim yapmadan da borcunu ödeyebilir, çünkü Batı bloku bu ülkeyi biraz hırpalar belki ama gene de yardan aşağı itmez. Atasözü “Kardeş kardeşi itermiş de yar başında geri tutarmış.”</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bazıları da takmış “Damat Berat Paşa’ya.” İşi hiç bilmeyen “Damat Berat Paşa” yerine işin ehli biri ekonominin patronu olsa ekonomik sıkıntı diye bir şey kalmazmış&#8230; Acaba işin ehli olduğu zannedilenler de aynı görüşteler mi? Bana göre değil. İşin ehli olduğu zannedilenlerden dürüst birine “Sen olsan ne yaparsın?” diye sorulsa muhtemelen zaten yapılanlardan farklı bir şey söylemeyecektir.<span class="Apple-converted-space">  </span>Tayyip Erdoğan’ın başında bulunduğu Türkiye, ABD ile papaz olmaktan kurtulamaz, ABD ile papaz olmuş bir Türkiye de bırakın dışarıdan cömertçe kaynak almayı, bir ablukaya, ambargoya veya doğrudan saldırıya uğramazsa öpsün başına koysun. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>Ateş Düştüğü Yeri Yakar</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Türkiye ihracatını arttırmaya ve çeşitlendirmeye devam ediyor. Türkiye’nin toprakları çölleşmediği ve Türkiye’nin çiftçisi de bazılarının beklediğinin aksine, gübre kullanımını azaltmadığı için zirai üretimde azalma olacağına dair hiç bir belirti yok şükür. Türkiye’nin en önemli zirai ürünü olan buğdayda yağışların da cömertliği sayesinde üretim artışı bile beklenmektedir. Otomobil üretiminde başarılı bir başlangıç yapılabileceğine dair umutların hayal mahsulü olmadığını gösteren güçlü emareler de var. Enerjide dışa bağımlılık yavaş da olsa azalmaktadır.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Cari açık da hemen hemen sıfırlanmıştır. Türkiye’nin borçlarını çevirebilmesi konusundaki kötümser tahminler de henüz haklı çıkmamıştır. Bu olumlu değerlendirmeleri duyan biri “Büyüme durmadı mı, işsizlik artmadı mı, daha ne olsun, bu kadar felaket yetmez mi?” diyebilir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Elbette ateş düştüğü yeri yakar. İşini-ekmeğini kaybeden bir insan kıyamete benzer bir şey yaşayabilir. Türkiye için bir doğrudan saldırının, ambargonun ve ablukanın söz konusu olduğu bir zamanda işsizliğin biraz artması gene de bir teferruat sayılır. İşsizlik artışı gibi bir durumu ülkenin felaketi olarak görenlere de “Değirmen sele gitmiş, sen şakşakısını arıyorsun” demek gerekir. </span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/degirmen-sele-gitmis-sen-saksakisini-ariyorsun/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
