<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Barış Adıbelli &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/baris-adibelli/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 20 May 2020 09:15:15 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Barış Adıbelli &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Barış Adıbelli, Yörünge&#8217;ye Beyan Etti:  ABD-Çin Savaşı Çıkmaz</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/baris-adibelli-yorungeye-beyan-etti-abd-cin-savasi-cikmaz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/baris-adibelli-yorungeye-beyan-etti-abd-cin-savasi-cikmaz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Adıbelli]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 20 May 2020 07:51:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Savunma]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14507</guid>

					<description><![CDATA[Corona virüsü ile yeniden gündeme gelen ABD-Çin gerginliği bir savaşa dönüşür mü? Pandemi dünyadaki Çin algısını değiştirdi mi?Çin üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Dumlupınar Üniversitesi Öğretim Üyesi Doktor Barış Adıbelli ile Yörünge için görüştük. Corona virüsü Çin’de çıkmış olması hasebiyle Çin’in dünyadaki görüntüsünü nasıl etkiledi? Corona virüsü öncesi ve sonrasıyla beynelmilel Çin algısını nasıl buluyorsunuz? Corona virüsün ortaya çıkması kuşkusuz Çin’in dünyadaki itibarını ve imajını zedelemiştir. Özellikle Çin için uluslararası bir saygınlığa sahip olmak oldukça önemlidir. Dolayısıyla Çin’in hemen hemen bütün uluslararası faaliyetleri de bu çerçeve üzerinden yürütmektedir. Yüzyıllar boyunca çekmiş olduğu acılar, dışlanmışlık ve 1949’da kurmuş olduğu rejim hem kendi blokunda hem de karşı blokta hep küçümsenmiş; hatta bugün dahi Rusya ve ABD tarafından küçümsenmekte…Bu nedenle Çin’in dünyaya kendini ispat etme gibi bir bilinçaltı zorlaması var. Bu nedenle Pekin olimpiyat oyunları da dahil olmak üzere Çin’in başarısını uluslararası arenada tanıtımını yapacak her türlü faaliyet önemlidir. Wuhan’da ortaya çıkan virüs Çin’in 21.yüzyıla dönük tüm planlamalarını ve projelerini alt üst etti. Dünya Çin’i artık öteki olarak hatta tehlikeli bir ülke olarak görmeye başladı. Bunun etkilerini hemen görmeyebiliriz ama yakın zamanda Çinli turistler belki de dünyanın birçok ülkesinde en son tercih edilecek turist grubu olacak. Çinliler olası virüs taşıyıcılar olarak muamele görecekler, kısacası &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p><em>Corona virüsü ile yeniden gündeme gelen ABD-Çin gerginliği bir savaşa dönüşür mü? Pandemi dünyadaki Çin algısını değiştirdi mi?<br>Çin üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Dumlupınar Üniversitesi Öğretim Üyesi Doktor Barış Adıbelli ile Yörünge için görüştük.</em></p>



<p><strong>Corona virüsü Çin’de çıkmış olması hasebiyle Çin’in dünyadaki görüntüsünü nasıl etkiledi? Corona virüsü öncesi ve sonrasıyla beynelmilel Çin algısını nasıl buluyorsunuz?</strong><br></p>



<p>Corona virüsün ortaya çıkması kuşkusuz Çin’in dünyadaki itibarını ve imajını zedelemiştir. Özellikle Çin için uluslararası bir saygınlığa sahip olmak oldukça önemlidir. Dolayısıyla Çin’in hemen hemen bütün uluslararası faaliyetleri de bu çerçeve üzerinden yürütmektedir. Yüzyıllar boyunca çekmiş olduğu acılar, dışlanmışlık ve 1949’da kurmuş olduğu rejim hem kendi blokunda hem de karşı blokta hep küçümsenmiş; hatta bugün dahi Rusya ve ABD tarafından küçümsenmekte…Bu nedenle Çin’in dünyaya kendini ispat etme gibi bir bilinçaltı zorlaması var. Bu nedenle Pekin olimpiyat oyunları da dahil olmak üzere Çin’in başarısını uluslararası arenada tanıtımını yapacak her türlü faaliyet önemlidir. Wuhan’da ortaya çıkan virüs Çin’in 21.yüzyıla dönük tüm planlamalarını ve projelerini alt üst etti. Dünya Çin’i artık öteki olarak hatta tehlikeli bir ülke olarak görmeye başladı. Bunun etkilerini hemen görmeyebiliriz ama yakın zamanda Çinli turistler belki de dünyanın birçok ülkesinde en son tercih edilecek turist grubu olacak. Çinliler olası virüs taşıyıcılar olarak muamele görecekler, kısacası Çin’e ve vatandaşlarına karşı keskin bir ayrımcılığın başlaması muhtemel. Son 50 yıldan beri Çin zaten dünya kamuoyunda kendisine yönelik olumsuz algıyı ortadan kaldırmak için sarf ettiği çaba ki bu algıyı da neredeyse kaldırmıştı fakat şimdi gelinen noktada Çin, yeniden başladığı noktaya döndü.</p>



<p>Tabi bu noktada şunu da söylemek gerekir. Son dönemde Çin’in yükselişinden oldukça rahatsızlık duyan dünya güçleri virüsün bu ülkeden çıkmasını da bahane ederek Çin’i sıkıştırmaya, yalnızlaştırmaya ve belki de Çin’i bir tür Kuzey Kore’ye çevirme arayışı için uygun bir zemin sunmuş olabilir.</p>



<p><strong>Trump, bu pandemiden Çin’i sorumlu tutuyor. Bir ifadesinde salgını Çin virüsü diye nitelendirdi. Şimdi de Amerika’daki bir çok vatandaş ve müesseseler corona virüsünden dolayı Çin’e karşı hukuk savaşı başlatmaya hazırlanıyorlar. Bu durum salgından zarar gören tüm devletlere de yansır mı?</strong></p>



<p>Trump‘ın Çin için ne dediği çok önemli değil. Açıkçası Trump‘ın ifadelerini önemsemiyorum zira önümüzdeki Kasım ayında 2020 başkanlık seçimleri var. Dolayısıyla Trump‘ın şu dönemde zaten attığı her adımının, söylediği her sözün bir seçim yatırımı olduğunu unutmamak lazım. Çünkü şu anda Trump da bir seçim kampanyası içerisinde. Hatırlanacağı üzere başkanlık görevine gelmeden önce de Trump Çin’e karşı söylemleri dikkat çekiciydi ve önceki başkanlık seçim kampanyasında Çin karşıtlığını kullanmıştı. Muhtemelen bu ikinci başkanlık seçim kampanyasında da Çin’i kullanacak ve kullanıyor. İşte ticari savaşlar bunun bir örneği. Şimdi de corona virüs üzerinden Amerikan halkının şu anda içinde bulunduğu bu hassas durumu kullanarak Çin üzerine yüklenecek. Ama şunu söyleyelim bunun ABD’de virüs nedeniyle ortaya çıkan kaosun bir maliyeti ve sorumlusu olacak. Trump’ın en başından beri salgına karşı takındığı umursamaz tavrı biliyorsunuz, Amerikan halkı tarafından çok yoğun eleştirildi Bu hataları telafi etme adına bence Trump eleştirilerin yönünü değiştirme adına Çin’i ortaya koyuyor. Tabii bu bağlamda faturayı kendisine de Amerikan halkı kesebilir, başkanlık seçimi kaybetme ihtimali de var.</p>



<p><strong>Corona virüsü dolayısıyla ABD-Çin savaşı beklenebilir mi? Böyle bir gelişme hangi zeminde cereyan edebilir? Biyolojik, ticari ya da askeri?</strong></p>



<p>ABD,Çin arasında bir savaş mümkün değil. Zira karşılıklı bağımlılık dediğimiz uluslararası ilişkilerde bir kavram var. Ülkeler şu anda birbirlerine bağımlı dolayısıyla siz Çin’e karşı savaş açmanız demek aynı zamanda kendi ekonomimize ve dünya ekonomisine bir zarar verme konumuna ulaşmış olursunuz. Ülkeler birbirleriyle mücadele ederler çünkü ülkeler birbirinin rakibidir. Rekabet ile düşmanlık farklı kavramlar ve farklı süreçlere sahiptirler. Bu ayrımı iyi yapmak gerekiyor.</p>



<p><strong>Corona sizin Çin’e bakışınızı nasıl etkiledi? Bir bilim insanı olarak şahsi görüşünüz nedir?</strong></p>



<p>Benim Çin’e bakışımı çok fazla değiştirmedi zira Çin’e Batı gözüyle baktığınız zaman bir takım değerlendirmelerde yanılabilirsiniz. Çinliler kendilerine bir ülke bir coğrafi olarak görmüyor, onlar kendilerini bir medeniyet bir dünya olarak görüyorlar. Dolaysıyla Çin’i kendi koşulları altında değerlendirmek gerekiyor, yani bir takım evrensel veya batıya ait kavramlar ve değerler üzerinden Çin’i değerlendirmeye kalktığınız zaman doğru sonuçlara ulaşamazsınız.<br>Tabi burada meselenin şu boyutu da var. Bu virüs yapay mı yani bir laboratuvarda mı üretildi yoksa doğal bir virüs mü? İşte bu sorunun cevabı şu anda hala net değil. Bu cevabı netleştirmek gerekiyor ve ondan sonraki aşamada Çin’e karşı bir takım önlemler alınabilir.</p>



<figure class="wp-block-image size-large"><a href="https://www.eflatunkitap.com/cinin-avrasya-stratejisi-132545"><img decoding="async" width="730" height="93" src="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/Yazarin_Kitaplarinijpg.jpg" alt="" class="wp-image-14416" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/Yazarin_Kitaplarinijpg.jpg 730w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/Yazarin_Kitaplarinijpg-300x38.jpg 300w" sizes="(max-width: 730px) 100vw, 730px" /></a></figure>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/baris-adibelli-yorungeye-beyan-etti-abd-cin-savasi-cikmaz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uygurların Gölgesinde Türk-Çin İlişkileri</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/uygurlarin-golgesinde-turk-cin-iliskileri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/uygurlarin-golgesinde-turk-cin-iliskileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Adıbelli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Feb 2019 21:30:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye çin ilişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Uygurlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8810</guid>

					<description><![CDATA[Uygurlar, Sultan Abdülaziz’den beri Türkiye’nin gündemindedir. Bu nedenle Türk-Çin ilişkilerinde yaşanan inişler ve çıkışlarda; hatta krizlerde her zaman öne çıkan etkileyici unsur Uygur halkı olmuştur. Türkiye de her zaman Uygur halkının yanında durmuştur. Türkiye gerek komünist dönem öncesi gerekse devrimden sonra Çin’i terk den Uygur göçmenlerine kapsını açmış, onlara iş, aş ve gelecek sunmuş; ama hiçbir zaman Çin’in toprak bütünlüğüne veya egemenliğine karşı bir politika takip etmemiştir. Son bir yıldan beri dünya gündemini Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde yaklaşık bir milyon Uygur’u ve bunun yanında Kırgız, Kazak ve Müslüman Hui’yi toplama kamplarında tuttuğu ve burada zorla ideolojik eğitim verdiği iddiaları işgal etmekte, bununla ilgili yüzlerce haber ve bilgi, sosyal medyada dolaşmaktadır. Özellikle bir şekilde bu toplama kamplarında tutulup ardından serbest kalan kimi kişiler veya bu kamplarda yakınları tutulan Uygurlar da bu iddialar hakkındaki tanıklıklarını ve bilgilerini uluslararası medya kuruluşlarıyla paylaşıyorlar. Gelen bilgiler ışığı altında 2017’de İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) da yayınladığı raporla Çin hükümetini, Sincan’daki yasadışı ‘siyasi eğitim’ merkezlerini kapatması ve burada tutulan insanları derhal serbest bırakması çağrısında bulunarak konuyu dünya gündemine taşıdı. Şubat 2018’de ise Kazakistan Dışişleri Bakanlığı, Çin’e bir nota vererek gözaltında tutulan Kazakistan vatandaşının derhal serbest bırakılmasını istedi. Çin yönetimi aynı gün Kazakistan vatandaşını &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Uygurlar, Sultan Abdülaziz’den beri Türkiye’nin gündemindedir. Bu nedenle Türk-Çin ilişkilerinde yaşanan inişler ve çıkışlarda; hatta krizlerde her zaman öne çıkan etkileyici unsur Uygur halkı olmuştur. Türkiye de her zaman Uygur halkının yanında durmuştur. Türkiye gerek komünist dönem öncesi gerekse devrimden sonra Çin’i terk den Uygur göçmenlerine kapsını açmış, onlara iş, aş ve gelecek sunmuş; ama hiçbir zaman Çin’in toprak bütünlüğüne veya egemenliğine karşı bir politika takip etmemiştir.</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Son bir yıldan beri dünya gündemini Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde yaklaşık bir milyon Uygur’u ve bunun yanında Kırgız, Kazak ve Müslüman Hui’yi toplama kamplarında tuttuğu ve burada zorla ideolojik eğitim verdiği iddiaları işgal etmekte, bununla ilgili yüzlerce haber ve bilgi, sosyal medyada dolaşmaktadır. Özellikle bir şekilde bu toplama kamplarında tutulup ardından serbest kalan kimi kişiler veya bu kamplarda yakınları tutulan Uygurlar da bu iddialar hakkındaki tanıklıklarını ve bilgilerini uluslararası medya kuruluşlarıyla paylaşıyorlar. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Gelen bilgiler ışığı altında 2017’de İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) da yayınladığı raporla Çin hükümetini, Sincan’daki yasadışı ‘siyasi eğitim’ merkezlerini kapatması ve burada tutulan insanları derhal serbest bırakması çağrısında bulunarak konuyu dünya gündemine taşıdı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Şubat 2018’de ise Kazakistan Dışişleri Bakanlığı, Çin’e bir nota vererek gözaltında tutulan Kazakistan vatandaşının derhal serbest bırakılmasını istedi. Çin yönetimi aynı gün Kazakistan vatandaşını serbest bıraktı. Nisan ayında ise Amerikalı Senatör Marco Rubio ve Temsilci Chris Smith, Uygur Özerk Bölgesi’nde siyasi eğitim kamplarında Uygurların kitlesel olarak gözaltına alınmalarına ilişkin soruşturma başlatmak için Çin Büyükelçisi Terry Branstad’a bir mektup gönderdi.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Haziran 2018’de ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, Pekin’in, ‘’yeniden eğitim kampları’’ olarak adlandırılan kamplarda, gün boyu süren siyasi telkinlere tahammül etmek zorunda kalan ve dini inançlarını ve kültürel kimliklerini kınamaları için baskı yapılan yüzlerce ve muhtemelen milyonlarca Uygur Müslümanını tutuyor dedi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Ağustos 2018’de Birleşmiş Milletler Irk Ayrımcılığının Ortadan Kaldırılması Komitesi, yayınladığı açıklamayla birçok güvenilir rapora göre Çin’in Sincan’da bir milyon ya da daha fazla etnik Uygur’u alıkoyduğunu söyleyerek, Çin’in Sincan’ı, gizlilik içinde gizlenmiş, büyük bir toplama kampına benzeyen bir şeye çevirdiğini iddia etti. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">28 Ağustos 2018’de senatör Marco Rubio ve 16 Kongre üyesi, ABD’den, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde insan hakları ihlallerinden sorumlu Çinli yetkililere karşı Global Magnitsky Yasası kapsamında yaptırımlar yapılmasını istedi. Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ve Hazine Sekreteri Steven Mnuchin’e yazdıkları bir mektupta, şu anki Sincan Uygur Özerk Bölgesi Komünist Partisi Sekreteri Chen Quanguo’ya ve diğer altı Çinli yetkiliye yaptırım uygulanmasını istediler. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">İzleyen günlerde Birleşmiş Milletler insan hakları sorumlusu Michelle Bachelet, Çin’i, kendisine ve ekibine yönelik kısıtlamaları hafifletmeye çağırarak Birleşmiş Milletler gözlemcilerinin Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ne girmesine izin vermesini talep etti. Avrupa Birliği de Çin’i bu kamplar nedeniyle sert bir şekilde eleştirdi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Çin ise ilk etapta tüm bu iddiaları reddederek, Çin’in içişlerine karışılmaması gerektiği konusunda uyarıda bulundu; ancak daha sonraki süreçte Pekin yönetimi kampların varlığını doğrulayarak, bu kampları meslek edindirme eğitiminin verildiği yerler olarak tanımladı. Sincan Uygur Özerk Bölgesi başkanı ise kampları, küçük suçlardan şüphelenilen kişilere “hayatın çok renkli olabileceğini” anlamalarına yardımcı olmak için kültürel programlar sunan klimalı yatılı okullar olarak nitelendirdi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Batı dünyasının bu kampların ve içindeki uygulamaların Çin’in yasal mevzuatında yer almadığına yönelik eleştirileri önlemek adına 9 Ekim’de yapılan yasal düzenleme ile “Sincan Uygur Özerk Bölgesi Aşırıcılıkla Mücadele Yönetmeliğine” eklenen yeni fıkra ile bu sözde eğitim kampları yasal hale getirildi. İlgili fıkrada ilçe düzeyindeki ve üstündeki yönetimler aşırılıktan etkilenen insanları eğitmek ve dönüştürmek için eğitim ve dönüşüm kuruluşları kurabilir ve mesleki eğitim merkezleri gibi bölümleri idare edebilir denmektedir. Böylece Pekin yönetimine göre bu yeni değişiklik, Çin’de ilk kez “aşırılıktan” etkilenen kişilerin “ideolojik eğitim, psikolojik danışma, davranışsal düzeltme, Çince dil eğitimi” ve diğer programlar aracılığıyla eğitim kurumlarında dönüşümü için açık bir temel sundu.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Öte yandan, Çin’de yayınlanan ve Çin Komünist Partisi’ne yakınlığı ile bilinen Global Times gazetesi ise Uygurlara yönelik yeniden eğitim politikasını, kampları ve güvenlikçi baskıcı politikalarını savunarak, yönetimin bu adımlarının Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin Çin’in Suriye’si ve Libya’sı olmasının önüne geçtiğini yazdı. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Kampların Tarihçesi </b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Aslında Çin’de bu kampların varlığı 2014 yılına uzanıyor. Özellikle 2009’da yaşanan ve 197 kişinin hayatını kaybettiği Urumçi olaylarından sonra Çin yönetimi, Uygurlara yönelik yeni bir güvenlik politikası başlatmış ve bölgede denetimleri sıklaştırmıştır. Urumçi olaylarından birkaç yıl sonra yaşanan birkaç münferit olay da bu dönüşümü hızlandırmıştır. Çin, 1950’lerden beri Uygurlarla büyük sorun yaşamaktadır. 1990 Baren ayaklanması,1997 Gulja ayaklanması ve 2009 Urumçi olayları Çin-Uygur ilişkilerinde önemli kırılma noktalarıdır.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">2012’de yönetime gelen Xi Jinping 2013 yılında “Çin Rüyası” adını verdiği ve her alanda Çin ulusunun yeniden dirilişini öngören yeni bir politik süreç başlattı. Bu sürecin somut zemini ise Yeni İpek Yolu olarak adlandırılan Kuşak ve Yol İnisiyatifi oldu. Yüzyılın projesi olarak adlandırılan bu projenin ana kalbi, merkezi Avrasya coğrafyanın önemli bir parçası olan Uygur Özerk Bölgesi olarak seçildi. Bu bölge, tarihinde hiç olmadığı kadar Pekin için önemli bir yer haline geldi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Kuşak ve Yol Projesi, Deng Xiaoping’den bugüne bütün Çin liderlerinin gündeminde olmuş bir projedir. Her lider kendi döneminde üstüne düşen vazifeyi yerine getirerek, katkıda bulunmuş ve bu projenin bugünlere kadar gelmesini sağlamıştır. Dolaysıyla Kuşak ve Yol İnisiyatifi bir anda ortaya çıkan bir proje değildir. Uzun yıllar boyunca sabırlı bir şekilde üzerinde çalışılarak ortaya çıkarılmış ve son tuğlayı da Xi Jinping koymuştur. Çin’in gelecek yüz yılını belirleyecek ve Çin’i dünya lideri yapacak bu proje Çin için oldukça önemlidir ve ne pahasına olursa olsun onu koruyacaktır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">2011’den itibaren Suriye’de başlayan ve halen devam eden savaşta Uygurlar, DAEŞ saflarında Esad’a ve öteki unsurlara karşı savaşmaya başladı. Çin, burada savaş deneyimi alan Uygurların tekrar Çin’e dönerek savaşı kendi topraklarına taşımasından endişe etti. Bu nedenle Xi Jinping, Çin’in ayrılıkçılıkla mücadele eylem planını değiştirerek 2014 yılında terörizme karşı halk savaşını ilan etti. Aslında ilan edilen halk savaşı Uygurlara karşı ilan edilmişti. 2017’de alınan bir kararla Uygur Özerk Bölgesi’nde 12-65 yaş arası halktan DNA ve parmak izi örnekleri toplanarak, iris taraması yapıldı. Adeta Çin yönetimi, Uygur Özerk Bölgesi’nde yaşayan herkesi fişledi. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Çin, bir adım daha öteye giderek 2017’de tüm inançların Çinlileştirilmesi kararını aldı. Bu bağlamda, İslam dininin de Çin’e özgü sosyalizme uygun hale getirilmesi gündeme geldi. Çin’deki Müslüman halk tepki gösterdi. Daha önceleri daha çok Uygurların dini özgürlükleri engellenirken artık Çin’deki başta Çinli Müslümanlar olmak üzere diğer azınlık haklarından oluşan Müslümanların da kimi hakları kısıtlanmaya başladı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Örneğin, Ningxia’da kubbeli mimarisiyle öne çıkan yeni bir cami, Çinli yetkililer tarafından Çin kültürüne ve mimarisine aykırı bulunarak yıkım kararı alındı. Çin, ibadethanelerin Çin kültürüne ve mimarisine uygun olmasını istiyor. Arap mimarisi olarak adlandırdığı bu tip camilere karşı çıkıyor. Çin yönetimi sadece camileri yıkmakla kalmıyor, yüzlerce kiliseyi de yerle bir ediyor. Oysa 1982’de din özgürlüğü Çin anayasasına yazılmış ve anayasal güvence altına alınmıştı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Çin, bir adım daha attı ve 5 Ocak 2019’da Pekin’de bir seminer toplantısı düzenledi. Bu toplantıya Çin’in sekiz farklı bölgesinden Müslüman temsilciler katıldı. Toplantıda önümüzdeki beş yıl içinde İslam’ın Çinlileştirilmesi için yol haritası kabul edildi. Çinli yetkililer, İslam›ın Çinlileştirilmesinin, İslam›ın inançlarını, alışkanlıklarını veya ideolojisini değiştirmek anlamına gelmediğini, İslam’ın sosyalist toplumla uyumlu hale getirmekle ilgili olduğunu söylüyorlar. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Türkiye’nin Tepkisi</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Türkiye, uluslararası kamuoyunun gündemini işgal eden iddialara uzun bir süre sessiz kaldı. Aslında Türkiye’nin sessizliği fırtına öncesi sessizliği andırması bakımından önemliydi ve nihayet Ankara,<span class="Apple-converted-space">  </span>9 Şubat günü Dışişleri Bakanlığı olağan basın toplantısında Uygur halk ozanı Abdurrehim Heyit’in hapishanede hayatını kaybettiğine dair haberlere ilişkin gelen bir soru üzerine verilen cevapla sessizliğini bozdu. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Dışişleri Bakanlığı’nın açıklaması görünürde bir halk ozanının vefat haberi üzerine bir tepki gibi olmasına rağmen satır aralarında Çin’e oldukça sert mesajlar içeren adeta bir ültimatom gibi görülebilecek ifadeler yer alıyordu. Dışişleri Bakanlığı’nın bu açıklaması dünya kamuoyunun gündemin bir bomba gibi düştü:<span class="Apple-converted-space">  </span>Dışişleri Bakanlığı açıklamasında özetle şöyle deniyordu:</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki Uygur Türklerinin ve diğer Müslüman toplulukların temel insan haklarını ihlal eden uygulamalar, özellikle son iki yıl içerisinde ağırlaşmış ve uluslararası toplumun gündemine taşınmıştır.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Özellikle Ekim 2017’de “Tüm Dinlerin ve İnançların Çinlileştirilmesi” siyasetinin resmen ilan edilmesi, Uygur Türklerinin ve bölgedeki diğer Müslüman toplulukların etnik, dini ve kültürel kimliklerinin tasfiye edilmesi hedefi doğrultusunda atılmış yeni bir adım olmuştur.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Keyfi tutuklamalara maruz kalan bir milyondan fazla Uygur Türkü’nün toplama kamplarında ve hapishanelerde işkence ve siyasi beyin yıkamaya maruz bırakıldıkları artık bir sır değildir. Kamplarda alıkonmayan Uygurlar da büyük baskı altında bulunmaktadır.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">21. yüzyılda toplama kamplarının yeniden ortaya çıkması ve Çin makamlarının Uygur Türklerine yönelik sistematik asimilasyon politikası insanlık adına büyük bir utanç kaynağıdır.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Sincan bölgesinde yaşanan trajediyle ilgili görüşlerimizi Çin makamlarına her düzeyde dile getirdik.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Böyle bir ortamda, bir bestesi yüzünden 8 yıl hapse mahkûm edilen değerli halk ozanı Abdurrehim Heyit’in hapishanedeki ikinci yılında vefat ettiği haberini derin teessürle öğrendik. Bu elim hadise, Türk kamuoyunun Sincan bölgesindeki ağır insan hakları ihlalleri konusundaki tepkisini daha da kuvvetlendirmiştir. Bu haklı tepkinin Çin makamlarınca dikkate alınmasını bekliyoruz.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Abdurrehim Heyit’i ve Türk ve Müslüman kimliğine sahip çıkmak uğruna hayatını kaybeden tüm soydaşlarımızı rahmetle anıyoruz.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Bu vesileyle Çin makamlarını, Uygur Türklerinin temel insan haklarına saygı göstermeye ve toplama kamplarını kapatmaya davet ediyoruz.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Uluslararası toplumu ve BM Genel Sekreterini de Sincan bölgesindeki insanlık trajedisinin sona erdirilmesi için etkin adımlar atmaya çağırıyoruz.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Görüldüğü üzere açıklamada Türkiye, Çin’i çok sert bir şekilde uyarıyor ve aynı zamanda Birleşmiş Milletleri göreve çağırıyor. Daha önce 2009 Urumçi olaylarında da dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan da Birleşmiş Milletleri işaret etmişti. Son dönemde Türkiye’nin Uygur meselesinde sürekli Birleşmiş Milletler’i göreve çağırması, Çin’i oldukça öfkelendirdi. Yine açıklamada Türk kamuoyunun tepkisi dile getirilerek aslında bu açıklamanın da Türk kamuoyunda oluşan tepkinin neden olduğuna işaret ederek, adeta bu açıklama Türk kamuoyunun bir talebidir mesajını içeriyor. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Çin’den bu açıklamaya yanıt gecikmedi. Açıklamadan bir gün sonra Çin medyası Abdurrehim Heyit’in hayatta olduğunu gösteren bir video yayınladı. Ardından da Çin Dışişleri Başkanlığı Sözcüsü Hua Chunying bir açıklama yaparak, yalanlara<b> dayanarak mesnetsiz ithamlarla Çin’in suçlanması çok yanlış</b> ve çok çirkin diyerek, Çin’in Türkiye nezdinde resmi girişimde bulunduğunu söyledi. Daha sonra Çin’in Ankara Büyükelçiliği kapsamlı bir açıklama yayınlayarak Türkiye’nin iddialarını kınadı. Çin Büyükelçiliği’nin açıklamasında özetle şöyle denmiştir:</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Çin hükümeti, uluslararası toplumun terörle mücadele konusundaki tecrübelerine dayanarak, kendi ülkesinin durum ve koşullarına uygun biçimde, terör ve aşırıcılıkla mücadele çalışmalarını derinlemesine sürdürmektedir. Mesleki eğitim merkezleri kesinlikle Türk tarafının ifade ettiği gibi “toplama kampları” değillerdir. Mesleki eğitim merkezlerinin en önemli hedefi, terör ve aşırıcılıkla mücadeledir; ana programları “üç öğrenme ve bir giderme” olarak özetlenen bu merkezlerin amacı ulusal dili, hukuki bilgileri ve mesleki becerileri öğrenme ve aşırıcılığı gidermedir. Herhangi bir ülkenin vatandaşlarının kendi ülkesinin ulusal dilini öğrenmesi gerektiği gibi Çin vatandaşları da Mandarin Çincesi bilmelidirler. Hiçbir ülkede hukuk göz ardı edilmemeli ve yok sayılmamalıdır. Mesleki beceriler olmazsa istihdam edilmek zorlaşır ve işsizlik yoksulluğa yol açar, böyle bir durum aşırıcı düşüncelerin yayılması için zemin oluşturur. Bu herkesin malumudur… Ayrıca Çin hükümeti destek vererek kaybolma riski taşıyan Kutadgu Bilig ve Divanü Lügati-Türk gibi tarihi eserleri kurtarmıştır. Uygurların Mumkam sanatı ve Kırgızların Manas Destanı gibi eserleri UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesine alınmıştır.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Çin’in açıklamaları ve Abdurrehim Heyit’in yaşadığına dair yayınladığı videoya rağmen Türkiye’den geri bir adım gelmedi ve bu yazının yazıldığı güne kadar da Dışişleri Bakanlığı’ndan herhangi açıklama veya düzeltme yapılmadı; bir hafta sonra AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik yaptığı açıklamayla Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasının arkasında durdu.</span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>Uygurların Gölgesinde Türk-Çin İlişkileri</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Uygurlar, Sultan Abdülaziz’den beri Türkiye’nin gündemindedir. Bu nedenle Türk-Çin ilişkilerinde yaşanan inişler ve çıkışlarda; hatta krizlerde her zaman öne çıkan etkileyici unsur Uygur halkı olmuştur. Türkiye de her zaman Uygur halkının yanında durmuştur. Türkiye gerek komünist dönem öncesi gerekse devrimden sonra Çin’i terk den Uygur göçmenlerine kapsını açmış, onlara iş, aş ve gelecek sunmuş; ama hiçbir zaman Çin’in toprak bütünlüğüne veya egemenliğine karşı bir politika takip etmemiştir. Türkiye’nin temel tezi Uygurların temel haklarının ihlal edilmeden Çin’in kanunlarına saygılı iyi birer vatandaş olmasıdır. Bu bağlamda, güçlü bir Çin’de güçlü ve müreffeh bir Uygur toplumunun olmasının hem Çin’in hem de Türkiye’nin ortak faydasına olduğuna inanmıştır. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Dışişleri Bakanlığı’nın bu son açıklamasının Türk-Çin İlişkilerinin ana gövdesine pek fazla zarar vereceği görülmüyor. Zira Türkiye, Çin için politik bir tercih değil aksine jeopolitik bir zorunluluktur. Dolaysıyla kolay kolay stratejik ortaklığa bir halel getirilmeyecektir. Ancak iki ülke arasında birtakım anlaşmazlıkların da olduğu açıktır. Her şeyden önce Türkiye, Kuşak ve Yol İnisiyatifinden beklediğini alamadı. Bakü-Tiflis-Kars demiryolunun da bağlı olduğu ve Kuşak ve Yol’un Türkiye ayağı olan Orta Koridor atıl bir vaziyette bekliyor. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Son dönemde Kuşak ve Yol projesini tamamıyla bir borç tuzağı olduğu iddiaları ve somut örnekleri Türkiye’yi endişelendiriyor. Bunun yanında Çin, son dönemde Avrasya coğrafyasının Rusya-Türkiye-Kazakistan üçlüsünün kontrolüne geçmesinden endişe etmektedir. Özellikle Türkiye’nin son dönemde Özbekistan ile ilişkileri geliştirmesi, Türkmenistan ve Kırgızistan ile yakın ilişkileri Pekin’in gözünden kaçmamaktadır. Rusya’nın Kuşak ve Yol İnisiyatifini desteklemesine rağmen Avrasya Birliği projesini geliştirmeye devam etmesi de Çin’in endişelerini artırmaktadır.<span class="Apple-converted-space">  </span></span></p>
<p class="p4"><span class="s1">Son dönem Çin yönetiminin rejimi daha da güçlendirme adına ideolojiye bağlılığı ve sadakati daha da fazla öne çıkarması ve özellikle Çin Komünist Partisi’nin 19. Kongresi’nde alınan kararlar doğrultusunda topluma tek bir düzen hakim olmasını istemektedir. İşte bu noktada Uygurların kırmızı çizgisi aşılıyor. Uygurlar, toplumsal hayatlarını inançlarına göre tanzim etmek ve yaşamak istemektedirler. İbadetlerini özgürce yapabilmek ve kültürlerini sınırsız yaşamayı arzulamaktadırlar. Çin ise bunun toplumda ayrılık yaratacağı gerekçesiyle herkesin ideolojiye bağlı olmasını istemekte ve diğer inanç sistemlerini yasaklamaktadır. </span></p>
<p class="p7"><span class="s1">Aslında çözüm Çin’in elinde. Çinli lider Deng Xiaoping ortaya attığı “bir devlet iki sistem” formülü Uygur sorununu çözecektir. Hâlihazırda bu sistem Hong Kong’da uygulanmaktadır. Hong Kong, Çin’in parçası olmasına rağmen komünist sistemin dışında ve kendi sistemini sürdürmektedir. Uygur sorununa kalıcı bir çözüm bulunmadıkça en azından Türk-Çin ilişkilerinde sıklıkla karşılaşılabilecek bir kriz olarak çıkacaktır. </span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/uygurlarin-golgesinde-turk-cin-iliskileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Orta Doğu’da Denge Arayışı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/orta-doguda-denge-arayisi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/orta-doguda-denge-arayisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Adıbelli]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 31 Dec 2018 21:50:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=7180</guid>

					<description><![CDATA[Trump’ın öncelikli amacı aslında İran değil. İran’ı, İsrail nedeniyle gündemine almış durumda. Trump’ın esas hedefi Asya-Pasifik bölgesi ve özellikle Çin… Çin’in, Yeni Dünya Düzeni olarak da adlandırılan Kuşak ve Yol projesinin geçtiği güzergâhları daha zor hale getirmeyi planlıyor. Bu bağlamda, Afganistan oldukça önemli bir stratejik coğrafya. ABD burada kontrolü ele alıp oluşturacağı güçle hem Rusya’ya hem de Çin’e meydan okuyacak. 2018’in son günlerinde ABD Başkanı Donald Trump’ın, sürpriz bir açıklama yaparak ABD’nin Suriye’den çekileceğini duyurması, Orta Doğu bölgesindeki denge arayışlarını altüst etti. Trump,  İran, Suriye, Suriye’deki İran varlığı, DEAŞ, İsrail’in geleceği ve güvenliği konusunda onlarca şey söylemişken, aksi yönde bir açıklama yaparak Suriye’den çekileceklerini dünyaya ilan etmesi, başta kendi kabinesi olmak üzere Pentagon, İsrail, Fransa, Suudi Arabistan ve Suriye’deki PKK uzantılı terör örgütlerinin yoğun eleştiri bombardımanına hedef olmuştur. Savunma Bakanı James Mattis ve ABD’nin DEAŞ ile Mücadele Koalisyonu özel temsilcisi Brett Mcgurk görevlerinden ayrılarak Trump’ı protesto ettiler. Trump’ın Suriye’den çekilme kararını kabinesine, güvenlik ekibine ve müttefiklerine danışmadan alması ve bu konuda kabineyi dahi bilgilendirmemesi ama bu çekilme hakkında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı bilgilendirerek istişare etmesi, Washington’da büyük bir politik krizin patlamasına neden olmuştur. Bir başka deyişle Trump, kendi kabinesi ve Pentagon ile yapması geren istişareyi, Türkiye’nin cumhurbaşkanı ile yapmıştı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Trump’ın öncelikli amacı aslında İran değil. İran’ı, İsrail nedeniyle gündemine almış durumda. Trump’ın esas hedefi Asya-Pasifik bölgesi ve özellikle Çin… Çin’in, Yeni Dünya Düzeni olarak da adlandırılan Kuşak ve Yol projesinin geçtiği güzergâhları daha zor hale getirmeyi planlıyor. Bu bağlamda, Afganistan oldukça önemli bir stratejik coğrafya. ABD burada kontrolü ele alıp oluşturacağı güçle hem Rusya’ya hem de Çin’e meydan okuyacak.</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">2018’in son günlerinde ABD Başkanı Donald Trump’ın, sürpriz bir açıklama yaparak ABD’nin Suriye’den çekileceğini duyurması, Orta Doğu bölgesindeki denge arayışlarını altüst etti. Trump,<span class="Apple-converted-space">  </span>İran, Suriye, Suriye’deki İran varlığı, DEAŞ, İsrail’in geleceği ve güvenliği konusunda onlarca şey söylemişken, aksi yönde bir açıklama yaparak Suriye’den çekileceklerini dünyaya ilan etmesi, başta kendi kabinesi olmak üzere Pentagon, İsrail, Fransa, Suudi Arabistan ve Suriye’deki PKK uzantılı terör örgütlerinin yoğun eleştiri bombardımanına hedef olmuştur. Savunma Bakanı James Mattis ve ABD’nin DEAŞ ile Mücadele Koalisyonu özel temsilcisi Brett Mcgurk görevlerinden ayrılarak Trump’ı protesto ettiler.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Trump’ın Suriye’den çekilme kararını kabinesine, güvenlik ekibine ve müttefiklerine danışmadan alması ve bu konuda kabineyi dahi bilgilendirmemesi ama bu çekilme hakkında Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı bilgilendirerek istişare etmesi, Washington’da büyük bir politik krizin patlamasına neden olmuştur. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bir başka deyişle Trump, kendi kabinesi ve Pentagon ile yapması geren istişareyi, Türkiye’nin cumhurbaşkanı ile yapmıştı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, karardan günler önce Washington’da daha hiç kimsenin haberinin olmadığı bir bilgiye sahip olmuştu. Amerikan medyası hem Suriye’den çekilme kararına şaşırmıştı hem de Trump’ın yakın bir geçmişte arasının pek de iyi olmadığı Cumhurbaşkanı Erdoğan ile birden ABD’nin en mahrem sırlarını paylaşabildiği bir dostluk başlatmasına şaşırmıştı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Sadece Washington’dakiler değil, aynı zamanda Pekin ve Moskova yönetimleri de bu gelişmeye şaşırmışlardı. Ayrıntılar, iki liderin karardan günler önce yapmış oldukları telefon görüşmesinde saklıydı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bu ayrıntıları Associated Press haber ajansından Suzan Frazer kamuoyuna yansıttı. Frazer’ın görüştüğü yetkililerden aldığı bilgiler ışığında telefon görüşmesi öncesinde Amerikalı yetkililer, Pompeo, Mattis ve ulusal güvenlik ekibinin diğer üyelerinin Trump’a, Erdoğan’dan Fırat’ın doğusuna yapılacak operasyon kararından geri adım atmasını da içeren konuşma başlıklarını içeren bir liste hazırlayıp verdiler. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ancak daha önce böyle bir tavsiyeyi kabul eden ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, Suriye’deki YPG/PYD militanlarına saldırmamak ve ABD askerlerini riske atmamak konusunda ikna edeceği senaryoyu göz ardı eden Trump, bunun yerine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yanında yer aldı. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>“Türkiye, DEAŞ Militanlarıyla Başa Çıkabilir”</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trump ile telefon görüşmesinde ABD askerlerinin Suriye’de bulunmasının tek sebebinin DEAŞ’ı yenmek ve terör örgütünün %99’unun mağlup olduğunu hatırlatarak Trump’a<span class="Apple-converted-space">  </span>“Neden hâlâ oradasın?” diye sordu. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trump’a, Türkiye’nin kalan DEAŞ militanlarıyla başa çıkabileceğini söyledi. Cumhurbaşkanı Erdoğan hattayken Trump, Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’a, Türk Cumhurbaşkanının söylediği şey doğruysa Amerikan birliklerinin neden Suriye’de kaldığını sordu. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bolton da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın değerlendirmelerine katılmak zorunda kaldı. Telefon görüşmesini sonlandırırken Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, ABD’nin Suriye’den çekileceğini söyledi ancak ayrıntı vermedi. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Gazeteci Suzan Frazer’ın yukarıda anlattığı bu olayın gerçek olup olmadığı resmi makamlardan teyide muhtaç bir konu. Bu konuyla ilgili gerçekleri büyük ihtimalle gelecekte ya Trump’ın ya da Erdoğan’ın yazdıkları anılarında okuyacağız.</span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Perşembe’nin Gelişi Çarşamba’dan Belli</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ancak perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Trump, ABD’de ara seçimleri atlattıktan sonra dış politikada biraz daha rahat adımlar atmaya başladı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Seçim öncesi tamamıyla Amerikan kamuoyunda oy kaygısıyla Türkiye’ye karşı takip ettiği sert söylemi bıraktı. Son G-20 zirvesi, Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bahar döneminin görülmesi açısından önemli bir zemin sundu.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">İki ülkenin dışişleri bakanlarının sık sık görüşmesi, PKK terör örgütünün lider kadrosunun başlarına ödül konması, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’in geri çekilme kararı verilmeden günler önce Türkiye’yi ziyaret etmesi ve iki liderin sık sık telefonla görüşmesi.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Daha önemlisi geri çekilme kararından birkaç gün önce ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Türkiye’ye, Patriot füzelerinin satışını onaylaması aslında Türk-Amerikan ilişkilerinde yeni bir sürecin de başladığının göstergesiydi. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Patriot füzelerinin satışı ile ilgili olarak Türk basınına konuşan bir Amerikan Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, bu satışın ABD’nin dış politikası ve ulusal güvenliğine de katkıda bulunacağını söyleyerek Türkiye, hava ve füze savunma yeteneğini geliştirmek, toprak bütünlüğünü savunmak ve bölgesel tehditleri önlemek için Patriot füzelerini kullanacağını ifade ediyordu. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ayrıca önerilen satışın Türk ordusunun, düşmanca saldırılara karşı korunma ve Türkiye’nin sınırları içinde bulunan NATO müttefiklerini koruma amaçlı savunma yeteneklerini artıracağının da altını çizmekteydi. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>İran’a Operasyon Başlıyor mu?</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Trump’ın Suriye’den çekilme kararı İran konusunda da soru işaretlerine neden oldu. Özellikle, İsrail ve Suudi Arabistan’ın heyecanla beklediği ve takip ettiği İran meselesinde Trump’ın bu beklenmedik kararı, büyük hayal kırıklığı yarattı. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Zira başta Suriye olmak üzere, Lübnan, Irak ve Yemen’de İran’ın etkisi bölgedeki yerel Şii unsurlar, Hizbullah ve Kudüs Gücü gibi İran’ın paramiliter örgütleri üzerinden oldukça güçlü bir şekilde hissediliyor. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bunlar ortadan kaldırılmadan ABD’nin sadece DEAŞ’ı ortadan kaldırarak Suriye’deki misyonunun tamamlanamayacağını söylüyorlar. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Kaldı ki DEAŞ’ın ABD’nin bir projesi olduğu konusundaki inanç da bir hayli yaygın. ABD’nin Suriye’deki “müttefiki” olan PYD-YPG terör örgütü daha şimdiden ABD’nin kendilerini sattığı konusunda Trump’a kızgınlar. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Şimdi sorulması gereken soru şu: ABD gerçekten Suriye’den çekiliyor mu yoksa bu çekilmeyi İran için yeni bir stratejik taktik olarak mı kullanıyor? İran, yakın geçmişte ABD’yi uyararak İran’a karşı bir saldırı yapılması halinde İsrail’i, bölgedeki ABD’nin müttefiklerini ve Amerikan üslerini vuracağını söylemişti. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Birdenbire ABD’nin Patriot füzelerinin Türkiye’ye satışına onay vermesi ve bu kararla Amerikan ulusal güvenliğinin ve Türkiye’nin güvenliğinin güçlendirileceğinin altı özenle çizilmesi bir değerlendirmeden öte sanki bir mesaj anlamı taşıdığı düşünülebilir. Türkiye, ABD’nin müttefiki, NATO üyesi, topraklarında Amerikan üsleri ve Kürecik’te, radar istasyonunu barındırıyor. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">ABD’nin başından beri İran’a karşı yapılacak bir operasyonun Türkiye’den yönetilmesini istediği düşünüldüğünde ister istemez Türkiye de İran’ın hedefi haline geliyor. Bir başka deyişle Trump yönetimi, Türkiye’nin Rus S-400 füzelerini almasını önlemek amacıyla değil, İran’a karşı başlatacağı yen süreçte hedef haline gelecek olan Türkiye’yi ve kendisini İran füzelerine karşı korumak için harekete geçti.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bu, en kötü senaryo olarak önümüzde duruyor. Daha iyi senaryo ise İran’ın, Türkiye ile son dönemde gelişen ilişkileri. İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani tam da Trump’ın çekilme kararını açıklama arifesinde Ankara’yı ziyaret etti. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Ankara’da oldukça sıcak karşılanan İran heyetine Cumhurbaşkanı Erdoğan, Farsça şiirler okuyarak büyük bir jest yaptı. Ankara, neredeyse bütün ülkeler tarafından terk edilmiş İran’ı adeta bağrına bastı. Yine acaba dedirtecek birtakım fikirler akıllarda dolaşmaya başladı: </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Acaba İran ile ABD gizlice görüşüyorlar mı? Acaba Türkiye, İran ile ABD arasında bir arabuluculuk misyonu mu üstlendi? Böyle bir süreç Trump yönetiminde ABD açısından sürpriz olmayacaktır. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Zira Trump’ın işadamı olması ve iş dünyasından gelmesi nedeniyle pazarlık ve müzakere gibi konular, onun en iyi bildiği şeyler. Kuzey Kore örneği ortada. Dolaysıyla, Trump’ın dediği gibi her zaman bir pazarlık olanağı vardır. Bunun destekleyecek haber de çekilme kararının açıklanmasından birkaç gün sonra haberlere yansıyan ABD ile İran, Londra’da gizlice görüşüyorlar bilgisiydi. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Her ne kadar taraflar, bunu hemen yalanlasa da ki zaten işin kanununa göre,<span class="Apple-converted-space">  </span>gizli bir görüşme her zaman yalanlanır, asla ifşa edilmez. Bu noktada önümüzdeki günlerde daha net bir tablonun ortaya çıkacağından kuşku yoktur.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Batı Asya’nın Yeniden Dizaynı </b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">ABD’nin bölgedeki tek probleminin İran olup olmadığı konusu da son günlerde tekrar tartışılmaya başlandı. ABD’nin İran’ın ötesinde Batı Asya’yı yeniden dizayn etme gibi büyük hayalleri var. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bu bağlamda İran, ABD’nin ilk adımı olacak, ardından Afganistan gelecek. Afganistan’da yeni bir döneme hazırlanan ABD, Taliban ile gizlice görüşüyor, ayrıca Suriye’de yakalanan DEAŞ militanları da eğitilerek Afganistan’a gönderiliyor. Afganistan’da yeni bir askeri güç oluşturuluyor. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Hâlihazırda, Suriye’de Kürtlerden 8 bin kişilik bir peşmerge gücü oluşturan ABD, bu gücü Irak’taki peşmerge gücü ile birleştirmeyi düşünüyor. PYD-YPG militanlarını da bu gücün içine katarak meşrulaştırma hedefi var. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Şu an Irak’ta yaklaşık 150 ila 200 bin arasında bir peşmerge gücünün olduğu düşünülüyor. Bu bölge için muazzam bir silahlı güç anlamına geliyor. İyi eğitilmiş bu unsurlarla ABD, bölgede hakimiyetini daha da pekiştirecektir.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Trump’ın öncelikli amacı aslında İran değil. İran’ı, İsrail nedeniyle gündemine almış durumda. Trump’ın esas hedefi Asya-Pasifik bölgesi ve özellikle Çin. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Dolayısıyla Trump yönetiminin baştan aşağı bütün dış politika çabası, amacı ve hedefi, Çin’i çevrelemek, Çin’i frenlemek ve Çin’i yavaşlatmak. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Trump, Çin’i durduramaz, durduramayacağını kendisi de biliyor; ancak Çin’i yavaşlatmak istiyor. Bu yavaşlatma sürecindeyse ABD’yi yeniden eski gücüne kavuşturmayı amaçlıyor. Özellikle Çin’in, Yeni Dünya Düzeni olarak da adlandırılan Kuşak ve Yol projesinin geçtiği güzergâhları daha zor hale getirmeyi planlıyor. Bu bağlamda, Afganistan oldukça önemli bir stratejik coğrafya. ABD burada kontrolü ele alıp oluşturacağı güçle hem Rusya’ya hem de Çin’e meydan okuyacak. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Çin’in Suriye Politikası </b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Çin’in Suriye politikası diğer ülkelere göre oldukça farklı. Kısaca Çin, Suriye’nin geleceğine Suriyeliler karar vermelidir şeklinde diplomatik bir söylem benimsiyor. Suriyeliler, Esad’la devam derlerse Çin için sorun yok. Suriye halkı, Esad’ı değiştirirse yeni yönetimle de Çin çalışabilir. Çin için önemli olan Suriye’nin stratejik konumu yani Doğu Akdeniz’de işgal ettiği yer. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Çin, Suriye meselesinde askeri ya da politik bir duruş sergilemiyor. Bu zaten Çin’in geleneksel uluslararası duruşuna aykırı bir durum; ancak Birleşmiş Milletler’de, Rusya’yla birlikte hareket etmeye özen gösteriyor. Çin’in Suriye’ye bakışı tamamıyla ekonomik temelli. Çin, özellikle savaş sonrası Suriye’nin yeniden yapılandırılmasında rol üstlenmek istiyor. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bu bağlamda, özellikle altyapı, yeniden inşa gibi projeleri şimdiden hazırlamış durumda ve Suriye’yi yeniden ayağa kaldıracağı konusunda söylemi var.<span class="Apple-converted-space">  </span>Bu durum en son Ağustos ayında Çin’in Şam büyükelçisinin, Suriye yönetimine yazdığı mektupta da bir kez daha teyit edilmiştir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Çin için Suriye’nin limanları oldukça hayati öneme sahip. Özellikle Doğu Akdeniz’de stratejik bir konumu olan Suriye’nin limanlarında Çin’in faaliyet göstermesi, Kuşak ve Yol İnisiyatifi açısından da oldukça önemli; hatta hâlihazırda bölgede zaten birçok ülkeyle özel anlaşmaları olan Çin, Suriye limanlarını da bu zincire katarak bölgede büyük bir deniz gücü olmak istemektedir. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Suriye’nin askeri ve siyasi meselelerinde Rusya’nın oynadığı rolü, Çin önemsemektedir. Rusya’nın varlığı aslında Çin için Suriye’de büyük bir güvence ve sigorta olmaktadır.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Suriye’nin Çin için bir başka önemi de DEAŞ ve öteki İslami grupların içindeki Uygur savaşçılardır. Suriye’deki Uygur savaşçılarının amacı, Esad’ı devirmekten çok gerçek bir savaş deneyimi edinmek. Bu savaşçıların şu günlerde ABD tarafından, Afganistan’a taşındığı iddia ediliyor. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Pekin yönetimi işte bu savaş deneyimi edinen Uyurlardan oldukça endişe duyuyor. Suriye’deki savaşı, Çin’e taşıyacaklarından korkuyor. Son günlerde Eğitim Kampı adını verdiği kamplarda Uygur halkına “radikal İslam’ın” zararları anlatılarak iyi bir komünist vatandaş olmaları konusunda telkinlerde bulunularak Uygur toplumunu, bir şekilde Çin’e dönebilen Uygur savaşçılarından uzak tutmayı amaçlıyor.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Rusya’nın Pozisyonu</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Rusya, Suriye’de nispeten sessiz durmaktandır. Zira ABD, ekonomik zayıflığın Rusya’nın zaaf noktasını oluşturduğunu bilmektedir. Rusya’nın bir üretim ekonomisine sahip olmaması, sadece doğal gaz, petrol ve biraz da silah satışından kazandığı bir geliri var. Bütün bu gelirler daraldığında veya kısıtlandığında ise Rusya’nın bir başka geliri yok. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Dolayısıyla Rusya’nın, Suriye’de bir yeniden yapılandırma sürecini sürdürebilecek bir ekonomik gücü yok. ABD, başta nükleer silahlanmanın önünde duran ve geçmişte bizzat kendisinin Ruslar ile imzaladığı birtakım uluslararası anlaşmalardan birer birer çekilmeye başladı. Böylelikle yeniden bir silahlanma sürecine girmeye hazırlanıyor. Uzay çalışmalarına hız verdi. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Tarih tekerrürden ibarettir. 1980’lerde de ABD, uzay çalışmalarına hız vererek Yıldız Savaşları projesini başlatmış bu, Sovyetler Birliği’ne karşı açık bir meydan okuma olmuştur. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Sovyetler Birliği ise bu programa karşılık kendi programını başlatma adına oldukça zorlanmış, zira o dönemde Sovyetler Birliği büyük bir ekonomik krizle boğuşmakta, bir taraftan Afganistan’ın işgali, bir taraftan da ABD’nin Yıldız Savaşları projesine cevap verme çabası nihayetinde Sovyet ekonomisinin iflas etmesine neden olmuş ve Sovyetler Birliği dağılmıştır.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1"><b>Çeçen Liderin Türkiye Ziyareti</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bugün de ABD, aynı stratejiyi Rusya’ya karşı uygulamaktadır. Hızla silahlanarak Rusya’yı da aynı silahlanma ve uzay yarışına sokarak Rusya’nın zaten zayıf olan ekonomisini tamamen çökerterek Rusya’yı bir şekilde Batıya bağımlı, en azından kendi bölgesine çekilen bölgesel bir ülke haline getirmeyi amaçlamaktadır. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">ABD, Rusya’ya karşı sadece ekonomi silahın kullanmakla kalmıyor, başta Ukrayna, Kırım, Gürcistan ve Çeçen savaşçıları kartını masaya sürüyor. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Suriye’de tasfiye edilen DEAŞ militanları içerisinde Çeçen savaşçılar da bulunuyor. Bunların Afganistan’a geçtiği bilgisi de kamuoyunda dolaşıyor. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Buradan Kafkaslara; hatta Ramzan Kadirov yönetimine karşı bir hamle yapılabileceği konusunda senaryolar üretiliyor. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Geçtiğimiz günlerde sessiz sedasız İstanbul’a gelen Çeçen lider Ramzan Kadirov, Eyüp Sultan Türbesi’ni ve İsmail Ağa Cemaati’nin şeyhi Mahmut Ustaosmanoğlu’nu (Mahmut Efendi) ziyaret etti. </span></p>
<p class="p6"><span class="s1">Hiçbir resmi sıfat taşımayan, tamamıyla İstanbul’a özel bir ziyaret olsa da Ramzan Kadirov’un Türkiye’nin, Kafkaslarda olası yeni gelişmeler için pozisyonu konusunda bir nabız yoklaması yapmış olma ihtimali de göz ardı edilmemelidir. </span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/orta-doguda-denge-arayisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emperyalizmin İran Çıkmazı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/emperyalizmin-iran-cikmazi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/emperyalizmin-iran-cikmazi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Adıbelli]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Nov 2018 21:20:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=5253</guid>

					<description><![CDATA[Daha herhangi bir demokrasi deneyimi olmayan İran toplumunun yeniden monarşiye dönmesi ihtimali de kuvvetle muhtemel. O halde sorulması gereken soru şu:  İran toplumu, demokrasi arayışında mı? Yoksa ne pahasına olursa olsun İslami rejimden kurtulmak mı? Bunun cevabı belki de İran’ın geleceğini de belirleyecek. 4 Kasım 1979’da ABD’nin Tahran Büyükelçiliği, İranlı öğrenciler tarafından işgal edilerek buradaki 52 diplomat ve sivil rehin olarak alındı. İşgal eylemi 20 Ocak 1981 tarihine kadar sürdü. İşgal eyleminin ABD’de iç politikaya yansıması, Başkan Carter’ın seçimi kaybetmesi oldu. Bu nedenle 4 Kasım tarihi büyük bir kara leke olarak Amerikan tarihine geçmiştir. Ne ilginçtir ki 5 Kasım 2018’de ise ABD, İran’a tarihinin en büyük yaptırım kararını yürürlüğe soktu. Trump’ın bu tarihi özellikle seçtiği anlaşılmaktadır. Donald Trump, adeta bir taşla iki kuş vurmayı amaçlamıştır. Yaptırımlarla hem ABD’nin 4 Kasım 1979 hezimetinin bir nevi İran’dan intikamını alıyormuş gibi bir izlenim vermiş hem de Trump’ın adeta bir güven oylaması şeklinde yorumlanan 6 Kasım’daki ara seçimlerde muhafazakâr ve vatansever seçmenlerin desteğini alabilmek adına hareket ederek yaptırımları oya dönüştürmeye çalışmıştır. Yeni yaptırım paketi ağırlıklı olarak enerji, gemicilik, ticaret ve bankacılık üzerinde yoğunlaşıyor. Washington yönetimine göre, İran’ın kâbus dolu günleri başlamış oluyordu. Öyle ki ABD Başkanı Trump, bu yaptırım paketinin bir başlangıç teşkil ettiğini, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Daha herhangi bir demokrasi deneyimi olmayan İran toplumunun yeniden monarşiye dönmesi ihtimali de kuvvetle muhtemel. O halde sorulması gereken soru şu:<span class="Apple-converted-space">  </span>İran toplumu, demokrasi arayışında mı? Yoksa ne pahasına olursa olsun İslami rejimden kurtulmak mı? Bunun cevabı belki de İran’ın geleceğini de belirleyecek.</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">4 Kasım 1979’da ABD’nin Tahran Büyükelçiliği, İranlı öğrenciler tarafından işgal edilerek buradaki 52 diplomat ve sivil rehin olarak alındı. İşgal eylemi 20 Ocak 1981 tarihine kadar sürdü. İşgal eyleminin ABD’de iç politikaya yansıması, Başkan Carter’ın seçimi kaybetmesi oldu. Bu nedenle 4 Kasım tarihi büyük bir kara leke olarak Amerikan tarihine geçmiştir. Ne ilginçtir ki 5 Kasım 2018’de ise ABD, İran’a tarihinin en büyük yaptırım kararını yürürlüğe soktu. Trump’ın bu tarihi özellikle seçtiği anlaşılmaktadır. Donald Trump, adeta bir taşla iki kuş vurmayı amaçlamıştır. Yaptırımlarla hem ABD’nin 4 Kasım 1979 hezimetinin bir nevi İran’dan intikamını alıyormuş gibi bir izlenim vermiş hem de Trump’ın adeta bir güven oylaması şeklinde yorumlanan 6 Kasım’daki ara seçimlerde muhafazakâr ve vatansever seçmenlerin desteğini alabilmek adına hareket ederek yaptırımları oya dönüştürmeye çalışmıştır. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Yeni yaptırım paketi ağırlıklı olarak enerji, gemicilik, ticaret ve bankacılık üzerinde yoğunlaşıyor. Washington yönetimine göre, İran’ın kâbus dolu günleri başlamış oluyordu. Öyle ki ABD Başkanı Trump, bu yaptırım paketinin bir başlangıç teşkil ettiğini, daha fazlasının yolda olduğunu söylüyordu. Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı John Bolton da İran için daha fazlası gelecek diyerek Trump’ı teyit ediyordu. Ancak İran için bu yaptırımlar gerçekten bir kâbus mu yoksa zaten öteden beri içinde yaşadığı sıradan rutin bir durum mu? Gerçek şu ki 1979 İslam Devrimi’nden sonra zaten Amerikan yaptırımlarıyla iç içe yaşayan İran için bugünkü yaptırımların, ABD’nin beklediği gibi çok da bir anlamı varmış gibi gözükmüyor. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Fakat yine de İran toplumu, özellikle de Şah dönemini ve devrimi yaşamayan genç nüfus, bu yaptırımlar konusunda oldukça rahatsız. Bu rahatsızlık hem ABD’ye ve Batı’ya karşı hem de kendi yönetimlerine karşı duyuluyor. Hatta biraz daha cesur olanlar rejime karşı rahatsızlıklarını zaman zaman dile getiriyorlar. ABD’yi de aslında umutlandıran bu küçük, marjinal genç nüfus. Fakat İran toplumunun, Batılı demokrasi anlayışını benimsemesi ne derece mümkün olacak? İslami rejimin İran’dan tasfiyesi oldukça uzun bir zaman alacaktır. Daha herhangi bir demokrasi deneyimi olmayan İran toplumunun yeniden monarşiye dönmesi ihtimali de kuvvetle muhtemel. O halde sorulması gereken soru şu: İran toplumu, demokrasi arayışında mı? Yoksa ne pahasına olursa olsun İslami rejimden kurtulmak mı? Bunun cevabı belki de İran’ın geleceğini de belirleyecek. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">ABD’nin bu yaptırımları, İran toplumunu harekete geçirmesi için zorlayıcı bir strateji olarak görülse de ABD’deki bazı sağduyulu kesimler Trump’ın İran politikasını eleştirerek, yaptırımların İran halkının rejimin etrafında kenetlenmesinden başka bir şeye yaramayacağı konusunda uyarıda bulunuyorlar. Ayrıca Amerikan yaptırımlarına destek veren bazı Arap ülkelerinin tavrı da özellikle İranlı gençler arasında büyük bir öfke ve nefrete neden olarak gelecek için düşmanlığı besliyor. ABD, İran’ı cezalandırmakla kalmıyor, belki de Orta Doğu’da bir asır sürecek büyük düşmanlıkların da tohumlarını atıyor. Bu yaptırım sürecinde sekiz ülke muaf tutuldu ya da tutulmak zorunda kaldı. ABD’nin Uzak Doğu’da önemli müttefikleri Japonya, Güney Kore, Tayvan ve Hindistan’ı, İran petrolünden mahrum etmek ABD’nin, Asya stratejileri açısından kendi bindiği dalı kesmek anlamına geliyordu. Öte taraftan Türkiye de muaf tutulan ülkeler arasında yer aldı. ABD’nin halen beklentisi, NATO üyesi Türkiye’nin, İran’a karşı cephede yer alması; hatta bu cephenin liderliğini yapması. Bu konuda Türkiye’ye inanılmaz mali teklifler sunuluyor; hatta PKK terör örgütü liderlerinden Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan için ödül bile kondu. Tüm bunlara rağmen Türkiye’nin bakışı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından gayet açık bir şekilde ortaya konulmuştur: “</span><span class="s2"><b>ABD’nin yaptırımlarına uymayız, emperyal bir dünyada yaşamak istemiyoruz!”</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>İsrail Lobisi Çin’i İran Yaptırımlarından Muaf Tutturdu</b></span></p>
<p class="p3"><span class="s1">İran’a yaptırım kararında Amerikan müttefiklerinin yanında Çin’in de muaf tutulan ülkeler arasında yer alması kafaları karıştırdı. Zira ABD’nin İran petrolünü önemli bir koz olarak her cephede mücadele ettiği Çin’e karşı kullanacağı bekleniyordu. O kadar ki yaptırım kararı duyulduktan sonra hızla İran enerji piyasasından çekilen Batılı şirketlerin yerine Çin talip oldu ve bu ülkelerin aldığı petrolü de alacağı konusunda taahhütte bulundu. Bu çıkışıyla Çin’in, ABD’nin yaptırım kararına uymayacağı düşünüldü; ancak yaptırımların başlamasına kısa bir süre kala önemli Amerikan gazeteleri bir iddia ortaya atarak dikkatleri Çin-İran ilişkileri üzerine çekti. İddiada Çin’in 4 Kasım itibariyle petrol şirketlerinden İran’dan petrol alımlarını durdurmasını istediği ayrıca Çin’in, İran ile özellikle petrol ticaretinin finansmanı konusunda bankacılık hizmet veren Kunlun Bankası da artık bu hizmeti vermeyeceğini duyurdu. Daha dün İran petrolünü almak için oldukça hevesli olan Çin’in, Amerikan yaptırımlarına bir haftadan az kalmış iken birden bu kararından dönmesinin arkasındaki neden oldukça merak konusu olmuştur. Aslında bu tavır değişikliği, aylar öncesinden Çin ile İran arasında yaşanmaya başlanan birtakım çıkar çatışmalarının izdüşümüydü. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Bilindiği üzere aylar önce ABD’nin, İran’a, 4 Kasım’dan geçerli olmak üzere yaptırım uygulayacağını açıklamasından sonra İran’da iş yapan Batılı enerji şirketleri birer birer İran piyasasını terk etmeye başladılar. Batılı enerji şirketlerinden boşalan piyasa ise neredeyse tamamıyla Çin’in kontrolüne girdi. Çin, bu süreçte Batılı enerji şirketlerinin İran’dan almaktan vazgeçtiği petrolün tamamını kendisinin alabileceğini söyleyerek, İran’ı bu konuda rahatlattı. Çin’in bu tavrının açıkçası ABD’nin yaptırım kararını hiçe sayan bir yönü vardı; ancak Çin, bu teklifi sunarken tek bir şart öne sürdü; petrol fiyatlarını yeniden müzakere edelim! Açıkçası Çin, İran’ın içinde bulunduğu zor durumdan faydalanarak, mevcut piyasa fiyatının altında bir fiyata İran’dan bu petrolü almak istediğini açıkça İranlı yetkililere iletti. İran’a üstü kapalı olarak verdiği mesajda da “<i>ya petrolü bana istediğim fiyattan satarsın ya da petrol sana kalır, para kazanamazsın</i>” gibi tehdit içeren bir uyarıda bulunuyordu. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Çin’in sergilemiş olduğu tavır, İranlıların hoşuna gitmese de başka çıkar yolları olmadığı için kabul etmek zorunda kaldılar. Ancak Çin, bir başka talebi daha gündeme getirdi. Aslında bu talebi epeydir İran’ın masası üzerinde bekliyordu. Çin, Kuşak ve Yol girişimi kapsamında Deniz İpek Yolu için Basra Körfezi’nden bir veya birkaç İran limanına talipti. İran, en başından beri egemenliğini kimseyle paylaşmak istememesinden dolayı Çin’in bu taleplerine sıcak bakmıyordu. Bu defa Çin, ABD’ye karşı İran’ın yanında durmak için “petrol artı liman” formülünü İran’a sundu. İran, liman konusunda önceki tavrını değiştirmedi. Çin, İran’ı, Kuşak ve Yol girişimi kapsamında borçlandırarak, birtakım konularda ikna etme veya yönlendirme imkânı da bulamadığı için petrol ticareti için limanları ön şart gibi sunmaya çalışmıştır.</span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Kuşkusuz, Çin’in son dakikada İran’a yönelik tavrını değiştirmesinde ve ABD tarafından İran yaptırımından muaf tutulan ülkeler arasına eklenmesinde İsrail’in rolü oldukça büyüktür. 4 Kasım öncesi Çin’in bir nevi yaptırımlara uyacağını açıklaması aslında tam da Çin devlet başkan yardımcısı ve Çin’in iki numaralı devlet adamı Wang Qishan’ın İsrail’i ziyaretine denk gelmesi düşündürücüdür. Bu ziyaret, son yirmi yıldan bu tarafa Çin tarafından İsrail’e yapılmış en üst düzeyde resmi ziyaret olarak kayda geçmiştir. Uzun süreden beri İsrail ile Çin arasında ilişkiler epey geliştirilmiş durumda. ABD’den sonra Çin, İsrail’in ikinci ticaret ortağı. 2017’de Çin, İsrail’e 16 milyar dolar değerinde yatırım yaptı. Bu yatırımın tamamına yakın bir bölümü yüksek teknoloji alanına oldu. Ayrıca Çin, İsrail’in iki büyük kargo limanından birsi olan Ashdod Limanı’nın işletmesini almış durumda ve Hayfa Limanı’nın da işletmesini almak üzere. Özelikle Hayfa Limanı’nın, ABD için oldukça stratejik önemi var. Zira Amerikan 6. Filosu’nun Akdeniz’de demirlediği en önemli liman. Bunun yanında Hayfa Limanı’nın hemen yakınında İsrail’in nükleer denizaltılarının demirlediği bir donama üssü bulunmakta. İsrail tarafı limanlarını Çin’e vermek konusunda oldukça hevesli. Her ne kadar ABD, bu duruma karşı çıksa da Netanyahu yönetimi İsrail’in kapılarını sonuna kadar Çin’e açmış durumda. Ancak İsrail, Çin ile her konuda anlaşabilmiş değil. Örneğin, Çin, Doğu Kudüs’ü İsrail’in bir parçası, bir toprağı olarak görmüyor ve Filistin ile özel ilişkileri bulunuyor. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">İsrail, Orta Doğu’daki yalnızlığından Çin üzerinden Avrasya ve Asya Pasifik bölgelerine açılarak kurtulmak istiyor. Bu bağlamda ABD’deki İsrail lobisi, Çin’in, İran yaptırımlarından muaf tutulması için Trump yönetimi nezdinde girişimlerde bulunarak bir jest yaptığı aşikârdır. Karşılığında Pekin’in, İran’a silah satışını kısıtlaması, balistik füze yapımında ve nükleer programında yardım yapmamasını istiyor. Ayrıca Çin’in İran ile olan stratejik ilişkisi üzerinden İran’ı kontrol altında tutabileceğini düşünüyor. </span></p>
<p class="p6"><span class="s1"><b>İran’ın Yanıtı</b></span></p>
<p class="p5"><span class="s1">İran’ın bu stratejik hamleye cevabı, Avrupa Birliği (AB) kartı ile oldu. Daha önce Hürmüz Boğazı’nı kapatma tehdidinde bulunan İran, bu adımı atmayacak gibi görünüyor. Zira Hürmüz Boğazı, dünya enerji piyasası için önemli bir rotanın üzerinde bulunuyor. Bu enerji trafiğinin engellenmesi sadece ABD’ye değil, Avrupa’ya da zarar vereceğinden dolayı İran, Avrupa’nın desteğinin kaybetmemek adına bu hamleyi yapmayacak gibi duruyor. Trump’ın, İran’a yaptırımlarda hiçbir şekilde AB’nin muaf tutulmayacağını sert bir şekilde açıklaması, AB’nin, İran’ın yanındaki yerini daha da pekiştirmesine neden oldu. Başından beri AB, İran ile ticareti kesmeyeceğini söylüyordu. Dahası AB, ortak bir Avrupa ordusundan bahsederek ABD kontrolündeki NATO’yu sorgulamaya başladı. Bir başka deyişle ABD, İran uğruna Avrupa’daki kazanımlarını ve müttefiklerini kaybetmekle karşı karşıya kaldı. ABD, Avrupa ve müttefikleri ile İsrail arasında bir seçim yapmanın şimdi yol ayrımında. 2003 yılında Irak’ın işgali nedeniyle görüş ayrılığına düşen ABD ile Avrupa arasındaki kriz sadece İran’ın işine yaramıyor, aynı zamanda Rusya’nın da işine yarayacak gibi gözüküyor. Avrupalı liderler, özellikle Trump’ın, Rusya ile gereksiz yere yaşadığı krizin Avrupa’yı, Rusya’nın hedefi haline getirmesinden dolayı kızgınlar. ABD, Rusya’yı, Avrupa’daki askeri gücüyle tehdit ediyor. Rusya da yanıt olarak Avrupa’yı hedef alıyor. Putin’in, Avrupa ordusunun kurulmasına olumlu baktığını açıklaması da Rusya’nın, AB ile ilişkileri normalleştirmek istediğini gösteriyor. Ortak payda şu an için Trump karşıtlığı ve İran yaptırımlarına karşı çıkmak gibi duruyor. </span></p>
<p class="p7"><span class="s1"><b>ABD, Arap Birleşik Devletlerini Kurmak İstiyor</b></span></p>
<p class="p5"><span class="s1">ABD’nin, Orta Doğu ile muhtemel sorunu aslında Birinci Dünya Savaşı sonrasında İngiltere tarafından kurulan düzenin bir parçası olarak bugünkü Orta Doğu’nun ortaya çıkmış olmasıdır. Öyle ki bugün modern Orta Doğu’nun devletlerinden sınırlarına, tarihlerinden inançlarına kadar hepsi İngiltere’nin eseridir. ABD, Orta Doğu bölgesini kontrol etmek istiyorsa İngiliz Orta Doğusu’nu yıkıp kendi Orta Doğusu’nu kurmak zorunda olduğunun farkındadır. Bu düzen inşasına başlamak için ilk adım, mevcut düzendeki tüm sistemleri, devletleri ve rejimleri yıkarak yeni bir sistem oluşturmaktır. Ancak ABD, bu düzen inşasını yıllardan beri denemekte fakat bir türlü başaramamaktadır. </span></p>
<p class="p5"><span class="s1">Trump’ın hedefi, Orta Doğu’daki yeni stratejisi küçük Arap devletlerini büyük Arap devletlerinin bünyesine katarak federal, birleşik bir Arap devleti kurmak. Böylece yekpare bir Arap dünyası, ABD’nin bölgeyi kontrol etmesi açısından oldukça önemli olacaktır. 300 milyonluk bir Arap dünyası için güçlü bir de Arap ordusu oluşturulacak. Böylece bazı Arap ülkelerinin radikalleşmesi, marjinalleşmesi ya da bazı Arap liderlerin, rejimlerin, Çin ve Rusya gibi alternatif güç bloklarına kayması engellenecek. Tüm bu süreç ise bu sıralar İran sopasıyla yönetilmeye çalışılıyor. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Sonuç olarak, tüm bu süreç içerisinde Çin, daha ne kadar İsrail ile birlikte yol alabilir? Bu sorunun cevabını, Pekin de bilmiyor. Çünkü İsrail, görünürde tek başına hareket ediyor gibi olsa da ABD’nin haberi ve izni olmadan adım atmayacağı da geçmiş tecrübelerle sabit. Geçmişte Çin’in, İsrail’den ileri teknoloji donanımlı keşif ve gözetleme uçağı alımı, ABD’nin araya girmesiyle başarısız olmuştu. Ayrıca İsrail’in, Kuşak ve Yol girişimi içinde yer almaması da önemli. İsrail’de ise kafalar oldukça karışık. Bazılarına göre ‘Büyük İsrail’in kurulmasının tek koşulunun başkalarının (ABD) dümen suyunda gitmemek olduğunu söyleyerek, İsrail’in rüştünü ispat ettiğini ve kimsenin vesayetini veya hamiliği istemediğini dile getiriyorlar. Öteki bazılarına göre ise İsrail’in, ABD’nin karşısındaki yapılarla flört etmesinin, ABD ile geleneksel ilişkilere ve aradaki güvene zarar vereceği görüşündeler. Bunun yanında Çin’in, İran’ın stratejik müttefiki olduğu gerçeğinin de unutulmamasını istemektedirler. </span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/emperyalizmin-iran-cikmazi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kuşak ve Yol Girişimi Çin’e Özgü Emperyalizm mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kusak-ve-yol-girisimi-cine-ozgu-emperyalizm-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kusak-ve-yol-girisimi-cine-ozgu-emperyalizm-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Adıbelli]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Oct 2018 21:30:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=3554</guid>

					<description><![CDATA[Sadece ABD ve Sovyetler Birliği ekonomik yardımı bir politika aracı ya da diplomasi aracı olarak kullanmamış, 1950’lerden itibaren Japonya ve Çin de ekonomik yardımları bir diplomatik kanal olarak kullanmışlardır. Japonya, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yeniden toparlanmaya başladıktan sonra özellikle az gelişmiş yoksul ülkelere karşılıksız ekonomik yardımlarda bulunarak, etrafında kendisini Birleşmiş Milletler gibi değişik uluslararası platformlarda destekleyecek bir ülkeler grubu oluşturmak için uğraşmıştır. Son günlerde uluslararası kamuoyunda yaşanan bir tartışma nedeniyle Çin’in, Kuşak ve Yol girişimi farklı bir şekilde tekrar gündeme geldi. Tartışmaların ana merkezinde ABD ve İngiliz kaynaklı medya organlarının yapmış olduğu değerlendirmeler ve eleştiriler gelmektedir. Bu eleştirilere göre Kuşak ve Yol girişiminin tamamen bu projeye katılan devletler için bir borç tuzağı olduğu iddia edilmektedir. Dolayısıyla Çin’in bir nevi borç tuzağı diplomasi yoluyla bu ülkelerdeki değerli stratejik varlıkların kontrolünü dolaylı bir şekilde ele geçirdiği söylenmektedir. Hatta İngiltere merkezli değerlendirmelerde, Çin’in, “yeni sömürgeci” olduğu bile öne sürülmüştür. Aslında “yardım diplomasisi” adı da verilen bu yöntem, yeni ortaya çıkmış bir yöntem değil; neredeyse yarım asırdan fazla uygulanmakta olan bir diplomatik  yöntemdir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD, Marshall Yardımı’nı yürürlüğe sokarken temel amacı, ekonomik yardım üzerinden Sovyet kontrolü dışındaki Avrupa coğrafyası üzerinde siyasi, askeri ve ekonomik bir hâkimiyet kurmak istemesiydi. Bu politikası daha &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Sadece ABD ve Sovyetler Birliği ekonomik yardımı bir politika aracı ya da diplomasi aracı olarak kullanmamış, 1950’lerden itibaren Japonya ve Çin de ekonomik yardımları bir diplomatik kanal olarak kullanmışlardır. Japonya, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yeniden toparlanmaya başladıktan sonra özellikle az gelişmiş yoksul ülkelere karşılıksız ekonomik yardımlarda bulunarak, etrafında kendisini Birleşmiş Milletler gibi değişik uluslararası platformlarda destekleyecek bir ülkeler grubu oluşturmak için uğraşmıştır.</strong></p>
<p>Son günlerde uluslararası kamuoyunda yaşanan bir tartışma nedeniyle Çin’in, Kuşak ve Yol girişimi farklı bir şekilde tekrar gündeme geldi. Tartışmaların ana merkezinde ABD ve İngiliz kaynaklı medya organlarının yapmış olduğu değerlendirmeler ve eleştiriler gelmektedir. Bu eleştirilere göre Kuşak ve Yol girişiminin tamamen bu projeye katılan devletler için bir borç tuzağı olduğu iddia edilmektedir. Dolayısıyla Çin’in bir nevi borç tuzağı diplomasi yoluyla bu ülkelerdeki değerli stratejik varlıkların kontrolünü dolaylı bir şekilde ele geçirdiği söylenmektedir. Hatta İngiltere merkezli değerlendirmelerde, Çin’in, “yeni sömürgeci” olduğu bile öne sürülmüştür. Aslında “yardım diplomasisi” adı da verilen bu yöntem, yeni ortaya çıkmış bir yöntem değil; neredeyse yarım asırdan fazla uygulanmakta olan bir diplomatik  yöntemdir.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD, Marshall Yardımı’nı yürürlüğe sokarken temel amacı, ekonomik yardım üzerinden Sovyet kontrolü dışındaki Avrupa coğrafyası üzerinde siyasi, askeri ve ekonomik bir hâkimiyet kurmak istemesiydi. Bu politikası daha sonra ABD’yi, Süper Güç konumuna getirecektir.</p>
<p>Sovyetler Birliği ise yerel komünist partiler üzerinden Avrupa’daki birtakım ülkeleri politik olarak kontrol altına almayı başarmışken, ekonomik olarak da ABD’nin Marshall Yardımı’nın muadili olarak Sosyalist Blok içerisindeki Avrupa ülkelerinin ekonomilerini birleştirmek amacıyla Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi COMECON’u kurmuştur. Daha sonra bu konsey, Sosyalist Bloğun, Avrupa’nın dışındaki mensuplarını da bünyesine almıştır.</p>
<p>Bugün IMF ve Dünya Bankası gibi, hatta uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları ve finans kuruluşları gibi kimi ekonomik enstrümanlar aracılığıyla ABD de benzer bir borç tuzağı diplomasisi uygulamaktadır. Sadece ABD ve Sovyetler Birliği ekonomik yardımı bir politika aracı ya da diplomasi aracı olarak kullanmamış, 1950’lerden itibaren Japonya ve Çin de ekonomik yardımları bir diplomatik kanal olarak kullanmışlardır. Japonya, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından yeniden toparlanmaya başladıktan sonra özellikle az gelişmiş yoksul ülkelere karşılıksız ekonomik yardımlarda bulunarak, etrafında kendisini Birleşmiş Milletler gibi değişik uluslararası platformlarda destekleyecek bir ülkeler grubu oluşturmak için uğraşmıştır. Japonya, sadece ekonomik yardımla sınırlı kalmamış, yatırım da yapmıştır. Güney Kore ve Türkiye gibi ülkelerin önemli altyapı projelerinde Japonya’nın katkısı yadsınamaz.</p>
<p>1949’da Çin’de komünist hükümet kurulduğunda, ABD önderliğindeki birçok Batılı devlet, Çin’deki Mao liderliğinde komünist yönetimi meşru yönetim olarak tanımadı. Çin’i başta Sovyetler Birliği ve Sosyalist Blok ve sınırlı sayıda öteki devletler tanıdı. 1953 yılında Stalin’in ölmesinin ardından göreve gelen Kruşçev yönetimi ile anlaşmazlığa düşen Mao daha sonra 1960’larda Sovyetler Birliği ile yollarını ayırdı. 1950’lerin ikinci yarısından sonra kötüleşmeye başlayan Çin-Sovyet ilişkileri doğrultusunda Çin, daha bağımsız bir dış politika anlayışına yönelerek kendi sosyalizm ve ekonomik anlayışını geliştirmeye hız verdi. Dünyada yeni dost ülkeler edinme adına özellikle sömürge ve manda altında olan ve daha sonradan bağımsızlığını kazanan ve ağırlıklı olarak Üçüncü Dünya’yı oluşturan ve çoğu da komünist olmayan Asya ve Afrika devletleri üzerine yoğunlaştı. Özellikle Üçüncü Dünya’nın liderliğini almak ve bunu, Sovyetler Birliği’ne kaptırmamak için büyük bir ekonomik ve siyasi mücadele verdi. Bu süreçte ekonomik yardım en önemli silahı oldu. 1956-1965 yılları arasında Çin, komünist olmayan 18 ülkeye 942 milyon dolar değerinde ekonomik yardımda bulunmuştur. Tüm bu süreçte Çin’in tek bir amacı vardı; bu ülkelerin kendisini meşru olarak tanıması ve Birleşmiş Milletler’e üyelik konusunda kendisini desteklemeleriydi. Çin, Üçüncü Dünya Ülkelerine ekonomik yardımda bulunurken aynı zamanda da bu ülkelerin siyasi ilişkilerini de yönlendirmeye çalışmıştır. Bazı ülkelerde hükümetlerin devrilmesine destek vermiştir. Ulusal kurtuluş hareketlerini, bu bağlamda da örneğin, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü desteklemiştir.</p>
<p>1965 yılında Endonezya’da, Endonezya Komünist Partisi’nin gerçekleştirmiş olduğu başarısız darbede, Çin’in parmağı olduğu iddia edildi. Çin’in darbeci isyancılara silah sağladığı ortaya çıktı. Bunun üzerine Suharto yönetimi, Endonezya Komünist Partisi’ni yasadışı ilan ederek kapattı. Çin suçlandı, Çin elçiliği kapatıldı. Bunun üzerine Çin, Endonezya’ya yönelik yardım programını durdurdu. Bugün dahi Çin-Endonezya ilişkilerinde bu dönemin olumsuz izleri görülmektedir. Özetle Çin’in, Soğuk Savaş döneminde izlemiş olduğu yardım diplomasisinin ana iki temel amacı bulunmaktaydı: Birincisi Sovyetler Birliği ile mücadelesinde kendisine taraftar sağlanması, ikincisi ise Birleşmiş Milletler üyeliği için destek arayışıdır.</p>
<p>Kuşak ve Yol girişiminin temel gayesi, karşılıklı olarak ticaretin ve işbirliğinin geliştirilmesi olarak görülse de son dönemde Çin, Kuşak ve Yol girişimini birçok ülke ile siyasi işbirliğini geliştirme zemini olarak kullandığı gözlenmiştir. Bu durum da ister istemez Kuşak ve Yol girişiminin ekonomik bir proje olmadığı, siyasi amaçları olan bir proje olduğunu özellikle ABD’nin sıkı sık dile getirmesine neden olmaktadır.</p>
<p><strong>Çin’e Başkaldırı</strong></p>
<p>Çin, borç diplomasisine en dikkat çekici başkaldırı Malezya’dan geldi. Geçtiğimiz Ağustos ayında Malezya Başbakanı Mahathir Muhammed, Çin’i ziyareti sırasında Çin Başbakanı Li Keqiang’a, 20 milyar dolar değerindeki Doğu Sahil, Demiryolu Bağlantı projesini ve Sabah bölgesinde inşası süren iki boru hattı projesini iptal ettiklerini söyleyerek, Malezya’nın borcunu geri ödeyemeyeceğini bildirdi. Ayrıca Muhammed, sömürgeciliğin yeni bir versiyonunun olduğu bir durum istemediklerini de belirtti. Özellikle Mahathir Muhammed’den önceki Necip hükümeti, iptal edilen 2 milyar dolar değerindeki boru hattı projesinin parasının yüzde doksanını ödemişti. Oysa Çin, boru hattı projesinin sadece yüzde on beşlik bir bölümünü tamamlayabilmişti.</p>
<p>Ayrıca Malezya’da rahatsızlık yaratan bir diğer konu da Çin’in, Malezya Yarımadası’nın hemen kenarına dört yapay ada üzerinde 700 bin kişilik bir metropol şehir inşa etmesiydi. Bu inşa edilmekte olan şehirde yaşamak için istenen para ortalama, bir Malezyalı için oldukça yüksekti. Söylentilere göre Çinli firmalar bu şehri Çin vatandaşları için inşa ediyordu. Bu durum da Malezya’da büyük bir rahatsızlık yarattı. Muhammed, bu konuyu da Pekin’de gündeme getirdi.</p>
<p>Mahathir Muhammed’in bu çıkışı, dünyada ve Asya’da önemli bir ses getirdi. Batı medyası 93 yaşındaki deneyimli politikacı Mahathir Muhammed’i, dişlerini Amerikan karşıtlığı ile bilemiş kurt bir politikacı olarak tasvir ederek, Çin’in başına büyük bir bela aldığını ve Pekin’in çok dikkat etmesi gerektiği konusunda mizahi bir şekilde uyarıda bulundular.</p>
<p>Diğer bir başkaldırı işareti de Avrupa’dan, Yunanistan’dan gelmişti. 2008 yılında Çin Devlet Başkanı Hu Jintao’nun, Yunanistan’ı ziyareti sırasında Pire Limanı’nın işletmesini Çin’in, dünyanın dördüncü büyük konteyner taşımacılığı yapan ve yine ikinci büyük liman işletmecisi olan COSCO firması aldı. Çin’in, Yunanistan ile ilgilenmesi, bununla da sınırlı kalmadı. 2010 yılında yaşanan ekonomik kriz nedeniyle Yunanistan’ın kredi talebine Avrupa Birliği ve Avrupa ülkeleri çok sert ön koşullar getirmişti. Çin ise o dönemde hiçbir değeri ve satın alanı olmayan Yunan devlet tahvillerini satın aldı. Çin’in bu ekonomik yardımları karşılığında Yunanistan da hassas konularda Avrupa Birliği’nde, Çin’in sesi ve destekçisi oldu; ancak bu durum Yunan kamuoyunda tepkileri de beraberinde getirdi.</p>
<p>Ocak 2015’te Yunan seçmenler radikal sol koalisyonu Syriza ve onun lideri Çipras’ı iktidara getirdi. Çipras, seçim kampanyasında Çinlilerin kiraladığı Pire Limanı gibi özelleştirmeleri iptal edeceği taahhüdünde bulunmuştu. Yeni hükümetin göreve gelmesiyle Pekin yönetimi, Pire Limanı’nın geleceği konusunda endişe duymaya başladı. Zira Çin, Pire Limanı’na çok büyük masraf yapmış, limanının modernize edilmesi için epey bir emek harcamıştı. Çipras koltuğuna oturur oturmaz Çin’in, Atina Büyükelçisi kendisini ziyaret etti. Ziyareti esnasında önceki Yunan hükümetinin, Pire Limanı’nı kendilerine kiralamasından övgüyle bahsetti. Bu arada Pekin’de ise resmi yetkililer memnuniyetsizliklerini dile getiriyor, devlet kontrolündeki medya, Yunanistan’ın, Çin’le olan dostluğunu sorguluyordu. Çipras’ın başbakanlık koltuğuna oturmasından yaklaşık bir hafta sonra Çin Başbakanı Li Keqiang kendisini arayarak, Yunanistan’ın çıkarları aleyhinde hiçbir adım atmadıkları konusunda güvence verdi.</p>
<p>Yunanistan’ın yeni başbakanı Çipras, kısa sürede Çin’in, Yunanistan ekonomisi için ne denli hayati bir ülke olduğunu anladı ve söylemlerini değiştirdi; hatta 2016’da Pire Limanı’nın yüzde 51’lik hissesini limanı işleten Çin firması COSCO’ya 280,5 milyon avroya sattı. Çin, stratejik Pire Limanı’nı almakla kalmadı, aynı zamanda Yunanistan’ı, Avrupa Birliği içerisinde kullandı. 2016’da Avrupa Birliği, Güney Çin Denizi’ndeki faaliyetleri nedeniyle Çin’i kınamak için harekete geçtiğinde buna Yunanistan engel oldu. 2017’de ise yine Avrupa Birliği, insan hakları nedeniyle Çin’i kınamaya  kalkınca bir kez daha Yunanistan engeliyle karşılaştı.</p>
<p>Avrupa Birliği de Çin’in insan hakları ihlalleri konusunda ekonomik gücünü kullanarak birlik içinde bazı üyelerin sessiz kalmasını sağlayarak Avrupa Birliği’nin tek ses olarak hareket etmesinin engellediği konusunda Çin’e tepki gösteriyor. AB’nin özellikle dış politika konularında aldığı kararları oy birliği ile alması nedeniyle herhangi bir üyenin olumsuz oy vermesi, o kararın geçmesini engelliyor. Bu nedenle Çin’in nakit para ihtiyacı olan İspanya, Portekiz ve Macaristan gibi küçük ülkeleri hedefleyerek AB’deki iradelerini ipotek altına aldığını iddia ediyor.</p>
<p><strong>Kuşak ve Yol Sempozyumu</strong></p>
<p>Tüm bu iddialara aslında Çin’in yanıtı 27 Ağustos’ta Pekin’de Kuşak ve Yol girişiminin beşinci yıldönümü münasebetiyle yapılan sempozyumda gelmiştir. Sempozyumda konuşan Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Temmuz ayı (2018) itibarıyla yüzden fazla ülke ve uluslararası örgütün, Çin’le Kuşak ve Yol işbirliği belgelerini imzalamış durumda olduğunu söyleyerek bunun, Kuşak ve Yol girişimini Avrasya’dan Afrika’ya, Latin Amerika’ya, Karayipler’e, Güney Pasifik’e genişlettiğini ifade etmiştir. Bunun yanında Xi, Kuşak ve Yol girişiminin bundan sonraki hedefinin yüksek kaliteli kalkınma olduğunu, geçen beş yılda Kuşak ve Yol girişimi ülkelerinde 82 denizaşırı ekonomik ve ticari işbirliği bölgeleri kurulduğunu ifade ederek, bu bölgelere Çin’in, 28,9 milyar dolar yatırım yaptığını söylemiştir. Ayrıca Xi, bu bölgelerin dört bin firmasına dikkatini çekerek, bu ülkelere 2 milyar dolar değerinde vergi geliri ve 244 bin yerel iş imkânı sağlandığının da altını çizmiştir. Sempozyumda Çin’in, Kuşak ve Yol güzergâhı içinde bulunan ülkelerle toplam ticareti son beş yılda ortalama %1’lik bir artışla 5 trilyon doları geçtiği belirtilerek Çin’in, Kuşak ve Yol girişimi ülkelerinden yirmi beşi için en büyük ticari ortak konumuna geldiği tespit edilmiştir. 2018 yılının ilk yedi ayında Kuşak ve Yol girişimindeki 54 ülkede Çinli  firmaların yatırım miktarı 8,55 milyar dolardır.</p>
<p>Kuşak ve Yol girişimi kapsamında Çin’in hassasiyetle üzerinde durduğu en önemli konu, desteklenecek projelerin dikkatle incelenmesi hususudur. Bir projenin finanse edilmesinden önce Çin bankaları her zaman şirketlerin borçlarını ve borçlarını geriye ödeyebilme yeteneklerini gözden geçiriyor ve krediler uzatılırken de ülke ve ülke risklerini izlemeye devam ediyor. Yakın zamanda Xi Jinping, yönetimlerin prestijini artırmaya yönelik veya gösteriş amaçlı projelere destek vermeyeceklerini belirterek sadece halkın geleceği ile ilgili altyapı projelerine destek vereceklerini açıklaması da  önemlidir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kusak-ve-yol-girisimi-cine-ozgu-emperyalizm-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru ve Belucistan</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cin-pakistan-ekonomik-koridoru-ve-belucistan/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cin-pakistan-ekonomik-koridoru-ve-belucistan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Adıbelli]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Aug 2018 22:40:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Pakistan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2636</guid>

					<description><![CDATA[Çin için önemli olan şey enerjinin jeopolitik risklerden etkilenmeden topraklarına gelmesi ve ayrıca Avrupa ve Orta Doğu ile ticaretinin bu jeopolitik risklerin tesirinde kalmadan sürmesidir. Bu bağlamda Pakistan’ın limanları önemli hale gelmiştir. Son günlerde iki önemli gelişme, Batı Asya’yı dünya gündemine taşıdı. Bu gelişmelerden birincisi, İran ile ABD arasındaki yaptırım krizi ve daha önemlisi İran halkının sokaklara inmesi, diğeri ise Pakistan’ın Hürmüz Boğazı girişine yakın bir konumda bulunan ve Çin ile birlikte inşa ettiği Gwadar Limanı’ndan başta Orta Doğu olmak üzere diğer bölgelere ihracata başlaması. İlk bakışta iki gelişmenin birbiriyle çok da fazla ilgisi yokmuş gibi görünse de aslında iki gelişmenin ortak paydası, bölgede yaşanan örtülü bir jeopolitik mücadeleyi de gözler önüne sermektedir. İran’da son yaşanan gelişmeler, halk ile yönetimi karşı karşıya getirdi. İşte tam bu noktada ABD, İran’ı masaya oturtmak adına içeride yaşanan krizi daha da derinleştirmek, halkı ve yönetimi istediği noktaya getirmek için yerli işbirlikçiler üzerinden İran’da hayati öneme sahip stratejik noktalara örtülü operasyonları gündemine aldı. Bu örtülü operasyonlar için en uygun işbirlikçiler ise İran’ın Belucistan-Sistan eyaletindeki Sünni gruplardan başkası değildi. Öte yandan Pakistan’ın en stratejik limanı olan ve Çin ile birlikte işlettiği Gwadar Limanı da tesadüfe bakın ki Pakistan’ın Belucistan eyaletinde yer almaktaydı. Aslında her iki Belucistan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Çin için önemli olan şey enerjinin jeopolitik risklerden etkilenmeden topraklarına gelmesi ve ayrıca Avrupa ve Orta Doğu ile ticaretinin bu jeopolitik risklerin tesirinde kalmadan sürmesidir. Bu bağlamda Pakistan’ın limanları önemli hale gelmiştir.</strong></p>
<p>Son günlerde iki önemli gelişme, Batı Asya’yı dünya gündemine taşıdı. Bu gelişmelerden birincisi, İran ile ABD arasındaki yaptırım krizi ve daha önemlisi İran halkının sokaklara inmesi, diğeri ise Pakistan’ın Hürmüz Boğazı girişine yakın bir konumda bulunan ve Çin ile birlikte inşa ettiği Gwadar Limanı’ndan başta Orta Doğu olmak üzere diğer bölgelere ihracata başlaması. İlk bakışta iki gelişmenin birbiriyle çok da fazla ilgisi yokmuş gibi görünse de aslında iki gelişmenin ortak paydası, bölgede yaşanan örtülü bir jeopolitik mücadeleyi de gözler önüne sermektedir. İran’da son yaşanan gelişmeler, halk ile yönetimi karşı karşıya getirdi. İşte tam bu noktada ABD, İran’ı masaya oturtmak adına içeride yaşanan krizi daha da derinleştirmek, halkı ve yönetimi istediği noktaya getirmek için yerli işbirlikçiler üzerinden İran’da hayati öneme sahip stratejik<br />
noktalara örtülü operasyonları gündemine aldı. Bu örtülü operasyonlar için en uygun işbirlikçiler ise İran’ın Belucistan-Sistan eyaletindeki Sünni gruplardan başkası değildi.</p>
<p>Öte yandan Pakistan’ın en stratejik limanı olan ve Çin ile birlikte işlettiği Gwadar Limanı da tesadüfe bakın ki Pakistan’ın Belucistan eyaletinde yer almaktaydı. Aslında her iki Belucistan bölgesi de geçmişte İngiliz sömürgesinde tek bir coğrafi alandı ve burada Belucistan halkı yaşamaktaydı. İngiliz İmparatorluğu’nun bölgeden çekilmesiyle birlikte Belucistan da İran ve Pakistan arasında taksim edildi. O günden bugüne Belucistan halkı hem İran da hem de Pakistan’da bağımsızlık mücadelesi vermektedir. Belucistan halkı her iki ülkede de dışlanmış, ötekileştirilmiş ve yoksulluk içinde yaşayan bir halktır. Dolaysıyla emperyalist güçler için Belucistan coğrafyası, tam manasıyla stratejik bir cazibe noktası olmuştur. Bugün de ABD için her iki Belucistan’ın da çok özel jeopolitik anlamları bulunmaktadır. ABD için bir tercih yapmak gerekse Pakistan’daki Belucistan hem İran’dan hem de İran Belucistanı’ndan daha önemlidir. Zira burada Belucistan halkının özgürlüğünden çok Çin’in, Pakistan üzerinden Basra Körfezi’ne ve Hint Okyanusu’na inmesi ve burada nüfuz alanı oluşturmasının engellenmesi vardır. Özellikle Çin’in asrın projesi dediği Kuşak ve Yol Girişimi ya da bir başka deyişle Modern İpek Yolu kapsamında yürürlüğe konan Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru, ABD’nin bölgeyle ilgili bütün planlarını alt üst etmiştir.</p>
<p><strong>Çin-Pakistan Stratejik İlişkileri</strong></p>
<p>Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru projesinin temelleri aslında iki ülkenin diplomatik ilişki kurduğu 1951 yılına kadar gitmektedir O dönem ilişkilerin geliştirilmesi adına atılan adımların en önemlilerinden birisi, 1959’da Çin’in Karakurum Otoyolu’nu yapmasıyla başlıyor. Bu otoyol inşaatı Çin’in, Pakistan ile altyapı işbirliği sürecinin de başlangıcı, yani bir nevi Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru projesinin de atası sayılıyor. Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nun anlamı, önemi ve geleceği, Çin-Pakistan ilişkilerinde yatmaktadır. İki ülke arasında ilişkiler sadece ekonomik işbirliği içerisinde şekillenmiyor, aynı zamanda siyaset ve güvenlik de önemli başlıkları oluşturuyor. Özellikle de her iki ülkenin Hindistan ile yaşamış olduğu sorunlar, Çin ve Pakistan’ı güvenlik alanında da bir araya getiriyor.</p>
<p>Bu kadar ortak işbirliği alanlarının olmasına rağmen Pakistan dış politikası, Çin’den tamamıyla farklı bir rota izlemiştir. 1947’de bağımsızlığını kazandıktan sonra Pakistan, Batı odaklı özellikle de İngiltere merkezli bir dış politika tercih etti. Bu bağlamda önce 2 Nisan 1954 yılında Türkiye ile bir dostluk ve işbirliği antlaşması imzaladı. Ardından da 1955 yılında Türkiye, İngiltere, Irak ve İran ile birlikte Batı merkezli, Sovyet karşıtı Bağdat Paktı’nı kurdu. Pakistan’ın bu tercihinde kuşkusuz Sovyet tehdidi ve bloklara karşı mesafeli duran Hindistan ile aralarında başlayan gerginlik önemli rol oynamıştı. 1950’lerden itibaren Pakistan, ABD’nin, Sovyetler Birliği’ni çevreleme politikası içerisinde önemli bir yer edindi. Sovyetlere ve komünizme karşı oluşturulan Yeşil Kuşak adı verilen stratejinin önemli bir unsuru oldu. Pakistan, aynı zamanda 1951’de Çin Halk Cumhuriyeti’ni tanıyan ilk devletlerin başında geldi. Bu hareketiyle Çin’deki komünist devrim ve devletini tanımayan ABD ile görüş ayrılığına düştü. Kuşkusuz Pakistan’ın, Çin’i tanımasında İngiltere’nin bir yıl önce Çin’i tanımış olması da büyük rol oynadı. Pakistan, bağımsızlığını kazandıktan sonraki süreçte İngiltere merkezli Batıcı bir dış politika anlayışına sahip olmasına rağmen Çin ile özel bir ilişki geliştirdi. Şüphesiz, bu ilişkinin gelişmesinde Çin dış politikasının da rolü oldukça büyük oldu.</p>
<p>Çin, sosyalist bloğun bir parçası olmasına rağmen dış politikada Sovyetler Birliği kadar katı değildi. Özellikle 1954 yılında benimsediği Barış İçerisinde Bir Arada Yaşamanın Beş İlkesiyle bugüne kadar geçerli olacak evrensel dış politika ilkelerini de belirlemiş oluyordu. Daha sonra 1956’da bu ilkeler Sovyet lideri Kruşçev tarafından ortaya atılan Doğu Bloğu ile Batı Bloğu’nun yani ABD ile Sovyetler Birliği’nin barış içinde birlikte yaşayabileceği doktrininin ilham kaynağı olacaktır. Öyle ki bu doktrin daha sonra 1963 yılında nükleer denemelerin yasaklanması antlaşmasının imzalanması sağlayacaktır. 1962 yılında Çin ile Hindistan arasında yaşan sınır savaşında Sovyetler Birliği’nin, Hindistan’ı desteklemesi üzerine hâlihazırda Keşmir nedeniyle Hindistan ile arasında ihtilaf bulunan Pakistan da Çin’e yanaştı. Kısa sürede bu yakınlaşmanın askerî sonuçları görülmeye başlandı. 1971’de ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın gizlice Pakistan’dan Çin’e giderek Çinli liderlerle görüşmesinde, Pakistan’ın arabuluculuk rolü etkili oldu ve hemen sonuç verdi. Aynı yıl Çin, Birleşmiş Milletler’e üye oldu. 1972’de ABD Başkanı Nixon, Pekin’i ziyaret ederek ABD-Çin ilişkileri normalleşti ve bu sürecin başından itibaren Pakistan arabulucu olarak önemli bir rol oynadı.</p>
<p>Pakistan’ın, Çin ile ilişkilerinde en önemli dönüm noktası, 1971-1977 yılları arasında Pakistan’da hem başbakanlık hem de cumhurbaşkanlığı görevlerinde bulunmuş olan Zülfikar Ali Butto dönemidir. 1972 yılında Pekin’i ziyaret etmiş ve bu ziyaretinde Çin, 300 milyon dolar değerinde askeri ve ekonomik yardım paketi vermeyi kabul etmiştir. Ayrıca Çin bu ziyarette, Pakistan’ın 110 milyon dolarlık borcunu silmiştir. Zülfikar Ali Butto, Sovyet komünizmden ayrı duran ve kendi felsefesi olan Maoculuk düşüncesinden etkilendi. Mao’nun etkisi, Butto’nun, ‘Üçüncü Yol’ olarak gördüğü kendi İslami Sosyalizm fikirlerinde ve ‘Üçüncü Dünya Bloğu’ oluşturma çabalarında açıkça görülüyordu. Butto, tıpkı Çin Komünist Partisi’nde olduğu gibi, Pakistan Halk Partisi’nde de kendi kişi kültünü yaratmaya çalıştı. Mao’nun sözlerinin aktarıldığı meşhur Küçük Kızıl Kitap’tan esinlenerek, “Butto’nun Konuşmaları” başlıklı kırmızı bir kitap, parti kadrolarına dağıtıldı. 1976’da Mao ile görüşmesinin ardından Mao, Pakistan’a 50 gram uranyum verilmesini onayladı. Bu, Pakistan’ın nükleer güce giden yolda ilk adımı oldu.</p>
<p><strong>Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru</strong></p>
<p>1990’ların ortalarından itibaren yakaladığı ekonomik büyümeye paralel olarak Çin’in enerji ihtiyacı katlanarak arttı. Artık kendi ürettiği enerji yeterli gelmiyordu. Bu nedenle Çin, enerji açısından daha da dışa bağımlı hale geldi. Bu, Çin için önemli stratejik bir sorundu. Zira enerjinin büyük bir bölümünü Orta Doğu bölgesinden alıyordu. Orta Doğu ve ona bağlı olarak Hint Okyanusu ve üzerindeki deniz yolları tamamıyla Amerikan etkisine açık bir haldeydi. Zaten Körfez Savaşı nedeniyle ABD, askeri olarak Orta Doğu bölgesine yerleşmişti. Çin, enerji kaynaklarını çeşitlendirmeyi tercih etti. Bu bağlamda Hazar, Orta Asya ve Sibirya enerji kaynaklarından faydalanma yoluna gitti; ancak bu durum Orta Doğu bölgesinin, Çin’in ana tedarikçisi olması durumunu değiştirmedi. Dolaysıyla Çin, enerji ve ticaret güvenliği için birtakım bölgesel stratejiler arayışına girdi. Bu bağlamda kendisi içi önemli olan denizyolları üzerinde bulunan stratejik kıyı ülkeleriyle ilişkileri geliştirmeye, buralarda limanlar edinmeye çalıştı. İlk adım da müttefiki Pakistan’la atıldı. 1990’ların sonlarına doğru Çin, Pakistan’ın Belucistan eyaletinde bulunan ve Hürmüz Boğazı’nın girişine oldukça yakın olan Gwadar Limanı’na talip oldu. Aslında bu liman 1973 yılında Zülfikar Ali Butto tarafından Pakistan’ı ziyaret eden ABD Başkanı Nixon’a, Amerikan donanmasının kullanması için teklif edilmişti. Ancak Amerikan tarafı o dönem bu teklife çok sıcak bakmamıştı. 2000’lerde ise Çin, bu limanın yeniden inşasını üstlendi. İnşası 2005’te tamamlanan liman için Çin, ilk etapta 200 milyon dolar harcadı. Aynı yıl Çin ile Pakistan iyi komşuluk, dostluk ve işbirliği antlaşması da imzaladı. Daha sonra Pakistan, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne gözlemci üye olarak Hindistan ile birlikte kabul edildi.</p>
<p>2006’da Pakistan Cumhurbaşkanı Pervez Müşerref, Çin’i ziyaret etti. Bu ziyarette Müşerref, Gwadar Limanı’nın, Çin-Pakistan dostluğunun bir sembolü olduğunu söyleyerek Çin’in, İran ve Afrika’dan aldığı petrolün Gwadar Limanı’ndan Pakistan toprakları üzerinden Çin’in Uygur Özerk Bölgesi’ne taşınmasını önerdi. Bu öneri, Hu Jintao tarafından olumlu bulundu ve iki taraf bu konu üzerinde çalışma kararı aldı. Çin’in, Pakistan ile işbirliği sadece enerji veya ticaret alanında değil, ulusal güvenlik açısından da önemliydi. Çin’in özellikle Uygur sorunu bağlamında Avrasya coğrafyasında Sünni İslami gruplar ve Uygur diasporası üzerinde etkisi olan Pakistan’ın, bu gücünden faydalanmak istedi. Bu bağlamda Pakistan, 2003 yılında Doğu Türkistan İslami Hareketi’nin lideri Hasan Masum’u, Pakistan-Çin sınırında düzenlediği bir operasyonla ölü ele geçirdi. Çin’de aranalar listesinin en başında bulunan Hasan Masum’un öldürülmesini Pekin yönetimi, Pakistan’ı, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne alarak ödüllendirdi. Bu olayın ardından 2004 yılında ise Çin ile Pakistan, Uygur Özerk Bölgesi’nde ortak terörle mücadele tatbikatı düzenleyerek Uygurlara gözdağı verdi.</p>
<p>Tüm bunlara rağmen Çin’de az da olsa Pakistan’a karşı kuşkulu yaklaşanlar da bulunmaktaydı. Bu grup, Pakistan’ın, Uygurları medreselerinde; hatta Afganistan’da eğiterek gizlice Çin’e gönderdiğini, ABD ile derin ilişkilerinin bulunduğunu ve sınır bölgesinde bilinmeyen bir yerde ABD’nin, Uygur Özerk Bölgesi’ni izleme ve dinleme istasyonu kurarak istihbarat topladığına inanıyorlardı. Gerçekten de 2007 yılında örneğin, Afganistan’da görev yapan NATO’nun kullandığı akaryakıtın %80’i Pakistan’daki rafinerilerden geliyordu. Dolaysıyla Pakistan, NATO’nun, Batı Asya’da en önemli ikmal hattına ev sahipliği yapıyordu. Önceki Başkan Yardımcısı Joe Biden, Pakistan’ın, Afganistan operasyonu için önemini şöyle belirtiyordu: Pakistan’ı yanınıza almazsanız, Afganistan’da kazanamazsınız. ABD’nin bu derece güvendiği Pakistan, Çin için gerçek bir müttefik miydi yoksa ABD’nin bir Truva atı mı? Bu sorunun cevabı aslında Avrasya coğrafyasında oynanmakta olan satranç oyununun sonucuna bağlı gibi görünmektedir.</p>
<p>2008’de Pervez Müşerref seçimleri kaybederek görevini, 2007’de öldürülen cumhurbaşkanı adayı Benazir Butto’nun eşi Asıf Ali Zerdari’ye bıraktı. Uzun yıllar İngiltere’de yaşamış olan yeni cumhurbaşkanı ilk iş olarak, Gwadar Limanı’nın ikici etap projesinin yapımını askıya aldı. Kayınpederi Zülfikar Ali Butto’nun aksine Çin’le ilişkilere mesafe koyarak ABD ve Batı’ya yakınlaşmaya çalıştı. Fakat ülkedeki ekonomik koşullar ve Çin yanlısı lobiler, Zerdari’yi projeyi tekrar başlatmaya ikna etti. Zerdari’nin, Çin’e yönelmesinde ekonomik koşulların ya da lobilerin etkilerinin ötesinde ABD’nin, Pakistan’a olan yaklaşımı ve tavrının da değişmesi büyük rol oynadı. Obama döneminde Pakistan’a insansız hava araçlarıyla yapılan saldırılar ve bu saldırılarda hayatına kaybeden masum sivillerin hesabını kamuoyu sormaya başladı. El Kaide ve Usame bin Ladin konusunda da ABD, Pakistan’a güvenmiyordu. Nihayet 2011’de Usame bin Ladin, Pakistan’da düzenlenen bir operasyonla ölü ele geçirilmesiyle Pakistan’ın güvenirliği de sorgulanır hale geldi. 2017’de Donald Trump göreve gelince Pakistan’a son noktayı koydu. Artık Pakistan, ABD için güvenilir bir müttefik değildi. Çin’e bir dönem mesafeli yaklaşan dönemin cumhurbaşkanı Asıf Ali Zerdari daha sonra Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nu Pakistan ekonomisinin İleriye Doğru Büyük Sıçraması olarak adlandırarak, Çin’in 1958’de uygulamaya koyduğu İleriye Doğru Büyük Sıçrama politikasına atıfta bulundu. Hatırlanacağı üzere Çin, 1958’de uygulamaya koyduğu İleriye Doğru Büyük Sıçrama politikasıyla çelik üretiminde İngiltere’yi geçmeyi hedeflemişti. Mao’nun hayalperestlik ve maceracılıkla itham edildiği bu politikası uygulamada başarısızlıkla sonuçlanıp büyük bir felakete neden olmasına rağmen ilkesel bazda bugünkü Çin’e ilham kaynağı olmuş ve günümüzde Çin, İngiltere’yi geçerek çelik üretiminde dünya birincisi olmuştur.</p>
<p>Bugün gelinen noktada Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru, 2013 yılında Çin’in ilan ettiği Kuşak ve Yol Girişimi’nin bir parçası haline getirilmiştir Gwadar-Kaşgar arası üç bin kilometrelik uzunluğu olan bir otoyol ve demiryolunu da içeren koridor, bunun yanında eğitim, sağlık, altyapı, kültür, askeri ve siyasi alanlarda da yakın işbirliğini öngörmektedir. Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’na yapılan yatırım 46 milyar dolar olduğu söylense de bugün bu rakamın 60 milyar doları geçtiği iddia edilmektedir. 2016 verilerine göre Pakistan’ın askeri ekipman ihtiyacının %63’lük kesimini Çin karşılamaktadır. Pakistan Çin’in toplam silah satışının %35’ini oluşturmaktadır. Bunun yanında Pakistan’ın, Türkiye ile de yakın askeri ilişkileri olup, özellikle savunma alnında önemli anlaşmaları bulunmaktadır. Geçtiğimiz aylarda 1,5 milyar dolar değerinde 30 saldırı helikopterinin Pakistan’a satılması konusunda iki ülke arasında anlaşma imzalandı. Bu anlaşma, iki ülke arasında bugüne kadar yapılan en büyük satış anlaşması. Türkiye de daha önce 2017’de Pakistan’dan 52 adet MFI-17 Super Mushshak eğitim uçağı aldı. Pakistan’ın tercih edilmesinin nedeni, bu uçakların özellikle NATO ve Amerikan sistemleriyle uyumlu çalışıyor olmasıydı.</p>
<p><strong>Jeopolitik Karadelik: Belucistan</strong></p>
<p>Çin için önemli olan şey enerjinin jeopolitik risklerden etkilenmeden topraklarına gelmesi ve ayrıca Avrupa ve Orta Doğu ile ticaretinin bu jeopolitik risklerin tesirinde kalmadan sürmesidir. Bu bağlamda Pakistan’ın limanları önemli hale gelmiştir. ABD’nin, Hindistan ile birlikte Hint Okyanusu’ndaki denizyolları üzerindeki kontrol gücü açıkça Pekin yönetimi için bir tehdit oluşturmaktadır. Çin’in askeri gücü halen Amerikan askeri gücüne karşı bu bölgede meydan okuyacak düzeyde değildir.</p>
<p>ABD, özellikle Kuşak ve Yol Girişimi’nin hayata geçirilmesinin ardından bölgedeki stratejilerini de gözden geçirmiştir. Bu bağlamda ABD, Asya-Pasifik bölgesini yeniden jeopolitik açıdan tanımlayarak Hint-Pasifik bölgesi olarak adlandırmıştır. Çin’in Deniz İpek Yolu stratejisi üzerinden şekillendirdiği stratejik limanları ekonomik unsurlarla ele geçirme stratejisine karşı, Hindistan’ın Karwar Limanı ile İran’ın Chabahar Limanı’nı öne çıkarmıştır. Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’na karşın Hindistan ile ortak bir altyapı projesi başlatmış ayrıca Gwadar Limanı’na karşı da Hindistan’ın Karwar Limanı ve İran’ın Chabahar Limanlarının geliştirilmesi için Hindistan, İran ile bir anlaşma yapmıştır. Hindistan bölgede, ABD adına hareket etmektedir. Çin ile yakın ilişkileri olmasına rağmen İran’ın, Amerikan merkezli bir projenin önemli bir köprübaşı haline gelmesi de düşündürücüdür.</p>
<p>İran ile Pakistan arasında mezhepsel sorunlar var. Çok açık etmese de İran, ülkedeki özellikle Belucistan-Sistan eyaletindeki radikal Sünni gruplara, Pakistan’ın örtülü destek verdiğini düşünüyor. Özellikle bu desteğin finansmanı da Suudi Arabistan tarafından, Pakistan üzerinden sağlanmaktadır. Çok daha geri planda ise ABD’nin gölgesini görmekteyiz. ABD, İran’a ihtiyaç duymasına rağmen İran’a yeni ve ağır yaptırımlar getirmekten de kaçınmıyor. Ancak unutulmamalıdır ki Kuzey Kore de benzer bir süreçten geçtikten sonra ABD ile masaya oturdu. Geçtiğimiz ay Trump’ın hiçbir ön koşul olmadan İranlı liderlerle görüşebileceğini söylemesi de aslında bu duruma ışık tutan önemli bir kanıttır.</p>
<p>ABD’nin, sadece Hindistan ile bu stratejiyi yürütmesi çok zor. Pakistan’daki Belucistan bölgesinde ayrılıkçı hareketlere Hindistan ve Suudi Arabistan üzerinden destek vererek örtülü bir operasyon yürütüyor. Belucistan’daki seküler olan gruplara Hindistan, daha radikal İslamcı olan gruplara ise Suudi Arabistan medreseler üzerinden yaklaşıyor. Pakistan’ın Belucistan eyaletinde doğalgaz yataklarının bulunması, bölgeyi Pakistan için daha da önemli hale getirmiş durumda. Özellikle Belucistan’da, Çin’e ve Çinlilere karşı büyük tepkiler var. Pakistan genelinde Çinli çalışanlara karşı işlenen suçlar da son dönemde artmış durumdadır. Çinli çalışanların kaçırılarak fidye istenmesi, alışıldık bir durum haline gelmiştir. Çin yönetimi bu durumdan oldukça rahatsızdır. Fakat Pakistan’ın, Çinliler için istikrarsız ve tehlikeli bir yere dönüştürülmesinin de dış güçlerin bir politikası olduğu konusunda Çinliler ve Pakistanlılar hemfikirdir. Bu bağlamda Pakistan, Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru projesini, terör saldırılarından korumak için ordusunun iki tümeni görevlendirdi. Ayrıca Gwadar Limanı ve onun çevresindeki deniz ulaşım yollarının korunması amacıyla da Pakistan donanması bünyesinde Görev Gücü-88 adı altında yeni bir koruma gücü oluşturuldu. Bütün bu oluşturulan koruma gücü, son teknoloji Çin askeri ekipmanlarıyla donatıldı.</p>
<p>Hindistan Başbakanı Modi’nin 2016’da ulusal bağımsızlık gününde yapmış olduğu konuşmada Pakistan’ın, Belucistan’da ve Keşmir’de savaş suçu işlediğini ve bunu hesabını vermesi gerektiğini söylemesi, iki ülke arasındaki ilişkileri de gerginleştirdi. Kuşkusuz Müslüman bir halkın haklarını, neden Hindistan’ın savunduğu ayrı bir soru işareti; ancak bunun cevabı yine kendi içinde saklı. Belucistan’daki grupların bir kısmı, bağımsızlık konusunda Hindistan’dan yardım istemektedir. Hindistan da ABD’nin onayını aldıktan sonra böyle adımlar atmaktadır. Burada tek amaç, Çin için bölgeyi yaşanamaz hale getirmektir. Buna rağmen üst düzey bir Çinli generalin dediği gibi Pakistan, Çin’in İsrail’idir ve Çin Gwadar Limanı’nı ve bulunduğu bölgeyi Hint Okyanusu’nun Dubai’si yapma konusunda Pakistan halkına taahhütte bulunmaktan da geri durmamıştır. Çin, bu tip olaylarla Pakistan ile olan ilişkilerinin bozulmayacağını da şu ifadeyle belirtmektedir: <em>“Çin-Pakistan ilişkileri Himalayalardan daha yüksek, okyanuslardan daha derin, çelikten daha güçlü, baldan daha keskin ve daha tatlı…”</em></p>
<p>ABD, Gwadar Limanı’nın önemi biliyor. Hürmüz Boğazı’nın girişine yakın bir stratejik konumda olan bu limanın, Çin’e sağlayacağı avantajın da farkında. Doğrudan bu limana yönelik zorlayıcı bir eylemin, uluslararası toplumdan destek görmeyeceği açıktır. Pakistan’ın bu limanı, ABD’ye karşı kendisi için bir güvence olarak kullandığı da ortadadır. Bu nedenle ABD politikalarını, Gwadar Limanı’nın bulunduğu ve bağımsız olmak isteyen Belucistan eyaleti üzerinden şekillendirmektedir. 2005 yılında Pakistan, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne alındığında ABD’nin cevabı çok farklı oldu. Dönemin Dışişleri Bakanı Condolezza Rice, İsrail’de, Orta Doğu’nun haritasının yeniden çizilmesi fikrini ortaya attı. Tam bu sıralarda Amerikan ordusundan emekli bir yarbay olan Ralph Peters, Kanlı Sınırlar başlıklı bir makale yayınladı. Makalede, “Demokrasiyi yaymak ve terörizmin kökünü kurutmak için Orta Doğu’nun sınırlarını yeniden belirlememiz gerekiyor” çağrısında bulunuyordu. Makaleyle birlikte yayınlanan bir de harita vardı. Harita, yeni Orta Doğu’yu göstermesi açısından önemliydi. Haritada, İran ve Pakistan’da bulunan Belucistan bölgelerinin birleşik bağımsız bir Belucistan Devleti’ne dönüşmüş olması dikkatlerden kaçmamıştı.</p>
<p>Pakistan dünyada tek nükleer silaha sahip olan Müslüman devlet olma özelliğiyle de İslam dünyasının iftihar kaynağı. Bu durum nedeniyle ABD, 2005 yılından itibaren Hindistan’ın nükleer programına destek vermeye başlamış, gayrıresmî olarak da İsrail de bu projenin içinde yer almıştır. Tek amaçları, Pakistan-Çin nükleer işbirliğine karşı durabilmek ve nükleer teknolojinin Müslüman ülkelere aktarılmasını engellemek. 2017’de Trump’ın apar topar Pakistan’a yapılan askeri yardımları kesmesi ve bir nevi Pakistan’ı teröre destek veren haydut devletler kategorisinde görmesinin arka planında, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi yatmaktadır. Pakistan’a, Çin’in bu projesine verdiği desteğin cezası ödetilmek<br />
istenmektedir. Pakistan, bir askeri darbeler ülkesidir.</p>
<p>1958, 1969, 1977 ve 1999’da gerçekleşen darbelerin hepsinde ABD ile yakın ilişkileri bulunan generaller ülke yönetimine geldi ve hepsi de ABD tarafından meşru yönetim olarak tanındı. Sonuç olarak, şu günlerde seçimler nedeniyle büyük bir siyasi kaos yaşayan Pakistan, olası bir darbe girişimine karşı hazır olmalıdır!</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cin-pakistan-ekonomik-koridoru-ve-belucistan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İran’da Post-Modern Devrim Arayışları</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iranda-post-modern-devrim-arayislari/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/iranda-post-modern-devrim-arayislari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Adıbelli]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2018 21:07:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[post-modern devrim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2462</guid>

					<description><![CDATA[İran’da bugün yaşanan toplumsal krize giden süreç bir anda ortaya çıkmadı. ABD, İran’la nükleer program anlaşmasından çekilmesinin ardından bir sömürgeci ve emperyalist devlet edasıyla İran’la yeni bir nükleer anlaşma yapılması gerektiğini açıklayarak Tahran yönetiminden, ilan ettiği 12 şartı yerine getirmesini istedi.  Bu şartlar bize, 18 Ocak 1915 tarihinde Japon İmparatorluğu’nun, emperyalist politikaları için sömürgeleştirme niyeti olduğu  Çin’den talep ettiği 21 şartı hatırlatıyor. Geçtiğimiz mayıs ayında ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilerek, İran’a yeni yaptırımları gündeme getirmesi ve ardından da ABD’nin, İran’dan petrol alan ülkelerin bu petrol alımını kesmelerini istemesi, İran’da büyük bir ekonomik kriz ve toplumsal tepkiye neden oldu. Bu ekonomik deprem, İran halkını sokağa döktü. Büyük pazar esnafı, dükkânlarının kepenklerini kapatarak Ruhani yönetimini protesto etti. Büyük pazar esnafı, İran’ın yakın tarihinde öne çıkan bir sivil toplum örgütlenmesi olması nedeniyle İran İslam Devrimi’nde de önemli rol oynamıştı. Dolaysıyla büyük pazar esnafının tepkisini çekmek İran’da rejimin, hükümetin, siyasetçilerin ve mollaların isteyeceği en son şeydir. Trump yönetiminin, İran’a karşı ekonomik temelli hamleleri, Amerikan Doları’nın İran para birimi Tümen karşısında rekor bir seviyede değerlenmesine neden oldu. İran hükümeti de önlem olarak kuru sabitleyerek serbest piyasada döviz satılmasını yasakladı. Ancak buna rağmen döviz serbest piyasada devletin belirlediği fiyatın iki katına alıcı bulmaya devam etti.Ülkenin dört bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İran’da bugün yaşanan toplumsal krize giden süreç bir anda ortaya çıkmadı. ABD, İran’la nükleer program anlaşmasından çekilmesinin ardından bir sömürgeci ve emperyalist devlet edasıyla İran’la yeni bir nükleer anlaşma yapılması gerektiğini açıklayarak Tahran yönetiminden, ilan ettiği 12 şartı yerine getirmesini istedi.  Bu şartlar bize, 18 Ocak 1915 tarihinde Japon İmparatorluğu’nun, emperyalist politikaları için sömürgeleştirme niyeti olduğu  Çin’den talep ettiği 21 şartı hatırlatıyor.</strong></p>
<p>Geçtiğimiz mayıs ayında ABD’nin nükleer anlaşmadan çekilerek, İran’a yeni yaptırımları gündeme getirmesi ve ardından da ABD’nin, İran’dan petrol alan ülkelerin bu petrol alımını kesmelerini istemesi, İran’da büyük bir ekonomik kriz ve toplumsal tepkiye neden oldu. Bu ekonomik deprem, İran halkını sokağa döktü. Büyük pazar esnafı, dükkânlarının kepenklerini kapatarak Ruhani yönetimini protesto etti. Büyük pazar esnafı, İran’ın yakın tarihinde öne çıkan bir sivil toplum örgütlenmesi olması nedeniyle İran İslam Devrimi’nde de önemli rol oynamıştı. Dolaysıyla büyük pazar esnafının tepkisini çekmek İran’da rejimin, hükümetin, siyasetçilerin ve mollaların isteyeceği en son şeydir.</p>
<p>Trump yönetiminin, İran’a karşı ekonomik temelli hamleleri, Amerikan Doları’nın İran para birimi Tümen karşısında rekor bir seviyede değerlenmesine neden oldu. İran hükümeti de önlem olarak kuru sabitleyerek serbest piyasada döviz satılmasını yasakladı. Ancak buna rağmen döviz serbest piyasada devletin belirlediği fiyatın iki katına alıcı bulmaya devam etti.Ülkenin dört bir yanında hükümet aleyhine gösteriler yapıldı. Dini lider Ali Hamaney de hükümetin ekonomik sorunlara karşı önlemlerinin yetersiz olduğu konusunda sert eleştirilerde bulundu. Her ne kadar Ali Hamaney, hükümeti eleştirerek halkın yanında olduğu izlenimini verse de kendisi de protestocular tarafından eleştirilmekten kurtulamadı. İran halkı, paralarının Yemen’e, Irak’a, Lübnan’a ve Suriye’ye harcanmasını protesto etti. Bu protestodan ülkedeki Suriyeli göçmenler de nasibini aldı. İran’da bu tip krizler yeni değil. Daha önce de bunlara benzer büyük krizler yaşamıştı. Hatırlanacağı üzere 2017’nin son günlerinde artan yumurta fiyatları nedeniyle İran’da halk sokağa dökülmüştü. Dünya kamuoyu ve ABD, bu yumurta krizini biraz da mizahi yönden takip etmişlerdi. Ancak yine de ABD sosyal medyadan, Trump vasıtasıyla İran halkına yanlarında olduklarını ve zamanı gelince destek verecekleri yönünde taahhütte bulunmuştu.</p>
<p><strong>ABD’nin İran’a 12 Şartı</strong></p>
<p>Yukarıda da belirtildiği üzere İran’da bugün yaşanan toplumsal krize giden süreç bir anda ortaya çıkmadı. ABD, İran’la nükleer program anlaşmasından çekilmesinin ardından bir sömürgeci ve emperyalist devlet edasıyla İran’la yeni bir nükleer anlaşma yapılması gerektiğini açıklayarak Tahran yönetiminden, ilan ettiği 12 şartı yerine getirmesini istedi. Bize geçmişte, 18 Ocak 1915 tarihinde Japon İmparatorluğu’nun, emperyalist politikaları için sömürgeleştirme niyeti olduğu Çin’den talep ettiği 21 şartı hatırlatan ABD’nin İran’dan talep ettiği o şartlar şöyleydi:</p>
<p>1. Şu anki ve önceki nükleer programın ayrıntılarının Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na (IAEA) açıklanması,<br />
2. Tüm uranyum zenginleştirme aktiviteleri ile plütonyum üretiminin durdurulması ve ağır su reaktörünün kapatılması,<br />
3. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı uzmanlarına ülkedeki tüm nükleer bölgelere koşulsuz erişim izni verilmesi,<br />
4. Nükleer savaş başlıkları taşıyabilecek balistik füzeler ile füzelerin konuşlandırılmasının sonlandırılması,<br />
5. İran’da tutulan ABD vatandaşlarını ve İran’da gözaltına alınan müttefik ülkelerin vatandaşlarının serbest bırakılması,<br />
6. Hizbullah, Hamas ve İslami Cihad dahil olmak üzere Ortadoğu’daki “terör gruplarına” desteğinin sonlandırılması,<br />
7. Irak hükümetinin egemenliğine saygı gösterilmesi ve Şii milislerin silahsızlanmasına izin verilmesi,<br />
8. Husi milislerin desteklenmesinin bırakılması ve Yemen’de siyasi bir çözüm için çalışılması,<br />
9. Bütün İran güçlerinin Suriye’den çekilmesi,<br />
10. Afganistan ve bölgedeki Taliban ve diğer teröristler için desteğin sonlandırılması ile El Kaide liderlerine sığınak sağlanmaması,<br />
11. Dünya çapında, Kudüs Gücü – Devrim Muhafızları terör grubuna desteğin sona erdirilmesi,<br />
12. Suudi Arabistan ve BAE’yi hedef alan füzelerin ve İsrail’e zarar verme hamlelerinin sonlandırılması, uluslararası navigasyon ve siber saldırılar da dahil, komşu ülkeler açısından tehdit oluşturacak saldırılardan kaçınılması.</p>
<p>Kuşkusuz bu şartların yerine getirilmesi, İran tarafından reddedildi. Özellikle şartların 10. maddesindeki Taliban ve El Kaide liderlerine destek verildiğini ima eden ifade, İran’ın bölgesel politikalarının yakından takip edilmediğini göstermektedir. 2003 yılında Irak’ın işgal edilmesinin ve Saddam Hüseyin’in devrilmesinin gerekçelerinden birisi de El Kaide lideri Usame bin Ladin’e destek verdiği iddialarıydı. Hiçbir zaman kanıtlanamayan bu iddia, Saddam Hüseyin’in sonu oldu. Şimdi benzer bir iddiayı gündeme getirerek Washington’un İran üzerinde yeni oyunlar kurguladığı görülmektedir. Taliban ve El Kaide’nin, İran’a ve Şiilere bakışı ortadayken ve hemen hemen aynı ideolojik parametrelere sahip olan DAEŞ militanlarının İran Parlamentosu’nda terör eylemi gerçekleştirmesi, olayla ilgili yedi DAEŞ militanın geçtiğimiz günlerde idam edilmiş olması ve İran’da faaliyet gösteren Sünni örgütler ile bağlantılı olması gündemdeyken nasıl olup da İran’dan destek aldıkları da ayrı bir merak konusudur. Maalesef zaman zaman İran’ın içine düştüğü mezhepsel körlük öyle bir maraz oluşturur ki bazen <em>“düşmanımın düşmanı benim dostumdur”</em> düsturunu bile görmezlikten gelmesini sağlar. ABD’nin bu 12 şartının hemen ardından haziran ayında İran’da kendilerine barış yanlısı aktivistler denen reformcu ve ılımlı kanattan yüzden fazla siyasi ve sivil aktivist, ABD Başkanı Trump’a bir mektup yazarak, İran ve ABD arasında ön şartsız doğrudan görüşmelerin yapılmasını talep etti. Mektupla ilgili açıklama yapan aktivistler, Trump ile Kuzey Kore lideri Kim Jong-un arasında Kore Yarımadası’nın nükleer silahlardan arındırılması konusunda yapılan anlaşmayı memnuniyetle karşılayarak Tahran’a 1979’daki İslam Devrimi’nden bu yana iki ülke arasında süren düşmanlığı sona erdirme ve Washington’la ön şartsız diyaloğu başlatma çağrısı yaptı. Bu çağrılara İran Devrim Muhafızları Komutanı Caferi verdiği yanıtta, <em>“Bu kişiler halka ve devrime ihanet etmiştir diyebiliriz ancak asıl sorun onların fikirlerinin temelindedir. Onların Batılı, liberal ve İslami olmayan görüşleridir”</em> diyerek aktivistlerin çağrısını reddetti. Ayrıca Caferi, <em>“Kuzey Kore lideri bir devrimciydi ama komünist bir devrimci, İslamcı değil. O yüzden teslim oldu, biz aynısını yapmayacağız”</em> ifadelerini kullandı.</p>
<p><strong>Avrupa, İran için Ehven-i Şerdir</strong></p>
<p>Daha önce de İran, yaptırımlar ve ABD’nin baskısı ile zor günler geçirmiş ama bunların hepsini atlatmayı becerebilmişti. Bugün gelinen noktada Hasan Ruhani’nin politikalarının da kuşkusuz bu durumun ortaya çıkmasında rol oynadığını görülebilir. Ruhani göreve gelir gelmez tamamen Batı odaklı, Batı’ya dayanan ve Batı’ya açılmaya çalışan bir İran inşa etme hedefini yürütmeye koymuş, bunun getireceği maliyeti ve riski tamamıyla göz ardı etmiştir. Ruhani’ye göre Batı, yani Avrupa, ABD karşısında ehven-i şerdi. ABD’yi dengeleyebilecek yegâne güç merkeziydi. Tıpkı önceki cumhurbaşkanlarından olan Hatemi gibi, Avrupa ile ilişkilerin geliştirilmesini İran’ın geleceği için tek seçenek olarak görüyordu. Aslında Batılılaşma ya da İslam Devrimi’ni Batı ile uzlaştırma, bir arada yaşatma gayesi, İslam Devrimi’nin anlamsızlaştırılması, sıradanlaştırılması sürecini başlatarak İran’ın barışçıl süreç içerisinde dönüştürülmesi projesiydi.</p>
<p>Bu bağlamda, İran konusunda ABD ile Avrupa Birliği’nin amaç birliği içerisinde olmakla birlikte yöntemde ayrıldığı görülmektedir. ABD, bir an önce her türlü yoldan rejimin yıkılmasını isterken, Avrupa Birliği zaman içinde rejimin demokratik barışçıl yollardan kendi kendisini tasfiye etmesini istemektedir. Bu açıdan İran’daki reform yanlısı siyasetçiler, Avrupa Birliği için oldukça önemlidir. ABD ise bu seçeneğe daha başından karşı çıktığı için İran siyasetinde muhafazakâr-reformcu ayrımına gitmemektedir. Avrupa, devrimler, halk isyanları ve savaşlar kıtası ve medeniyeti olduğu için bu tecrübeden yola çıkarak İran’daki sürece böyle bir tecrübeye sahip olmayan ABD’ye göre daha sağlıklı yaklaştığını düşünmektedir.</p>
<p><strong>Devrimin Kendisine Yabancılaşması</strong></p>
<p>İran’da artık rutine binen protesto eylemlerine neden olan toplumsal rahatsızlığın arkasında esasen ana neden 1979’da gerçekleştirilen İslam Devrimi’nin giderek anlamını, heyecanını, ruhunu ve geleceğini yitirmiş olmasıdır. 1979 öncesi İran’da olup bitenlere şahit olan kuşak yavaş yavaş İran’da azalmaktadır. Oysa bugün İran nüfusunun üçte ikisini genç ve dinamik bir nüfus oluşturuyor ve bu nüfusun çoğunluğu 1979 öncesi Şah dönemini yaşamamış, anlatımların veya propagandanın ötesinde bilmiyor. Dolaysıyla İslam Devrimi’nin temel motivasyonunu günümüz koşulları içerisinde çözümlemeye ve anlamaya çalışıyorlar ve sonuçta neredeyse kırk yıllık bir devrim retoriğine ulaşıyorlar.</p>
<p>Bu nedenle İran’da aslında ortaya çıkan her toplumsal bunalımın geri planındaki temel sorun, İslam Devrimi’nin günün koşullarını karşılayamıyor olmasıdır. Sürekli devrim söylemi veya devrimin güncellenmesi, yeni ilkeler üzerine şekillendirilmesine, Şii uleması olumlu bakmıyor. Zira devrimin siyasi ve ideoloji boyutu olduğu kadar bir de dini boyutu bulunuyor. İslam Devrimi’ni günümüz koşullarına adapte etmenin bir tür revizyonist bir karşı devrim hareketi olduğu dahi düşünülüyor. Bundan dolayı kendilerini reformcu olarak adlandıran grupların amaçları, İslam Devrimi’ni geliştirmek değil, altını oymak şeklinde yorumlanıyor. Her şeye rağmen gerçek şu ki İslam Devrimi, Ayetullah Humeyni’nin koyduğu esaslar ve söylemler üzerinden 21. yüzyılda devam ediyor. İran’da, devrim karşıtı yaftası yemeden bu konuyu tartışabilecek pek fazla aydın yok; ancak örneğin, Çin’in bu konuda yaptığı çalışmalar da yakından takip ediliyor. Çin bilindiği üzere 1978’den bu tarafa ideolojisini ve rejimini sürekli günün koşullarına göre ayarlıyor. İran’ın da tam bu noktada ortaya çıkan en önemli eksikliği, ikinci bir Humeyni veya Humeynilerin, İran’da ortaya çıkmamış olmasıdır. Çin’in en büyük talihi Mao’dan sonra Deng Xiaoping gibi devrimi günümüze taşıyan bir liderin ve teorisyenin gelmiş olmasıdır.</p>
<p>ABD’nin en büyük korkusu; hatta nükleer silaha sahip olmasından bile daha çok korktuğu şey İslam Devrimi’nin günümüz koşullarına adapte edilmesi ve ikinci bir Humeyni’nin çıkmasıdır. ABD, uzun zamandan beri İslam dünyasındaki uyanışı bir şekilde terör kisvesi ve kalıbı içine sokmayı başarmış, Müslümanların heyecan dolu enerjisini politikalarıyla şiddet eylemlerine yönlendirmiştir. İran’ı da bu şiddet eylemlerine ya da bir başka deyişle “terörist faaliyetlere” destek veren ülkeler içine ekleyerek nefret edilen bir ülke haline getirmeye çalışmıştır. Oysa 1979’da İran’da İslam Devrimi gerçekleştiğinde ilk olması itibariyle sadece Şiiler arasında değil Sünniler arasında bile büyük heyecan uyandırmış ve örnek olmuştu. İşte, ABD’nin en büyük korkusu da budur: İslam Devrimi’nin ruhunun yeniden canlanması… Zira ABD için bir teröristi ortadan kaldırmak bir devrimciyi ortadan kaldırmaktan kolaydır, zira devrimci ideolojisi ve davasıyla yaşar. Bu nedenle, ABD, hep bir öteki oluşturmak için Orta Doğu’da Şii-Sünni ayrımını körüklemektedir; hatta mezhepler içi çatışmaları bile desteklemektedir. Buna en güzel örnek, Irak Şiiliğini, İran Şiiliğine karşı alternatif yapmak için gösterdiği çabadır.</p>
<p>İran’da dini lider Ali Hamaney’in de hükümeti veya Cumhurbaşkanı Ruhani’yi sert eleştirmesinin esas amacı, rejimin üzerindeki dikkatleri dağıtmak istemesindedir. Her defasında bir günah keçisi bulunarak, ortaya çıkan sorunlar yüklenmekte ama devrimin yeni kuşak ve özellikle genç İranlılar arasında giderek anlam ve ruhunu kaybettiği gerçeği görülmek istenmemektedir. Halkın içinde bulunduğu koşullar ve yaşadığı sıkıntılar devletin ve rejimin tepesine ulaşamamaktadır. Halktan, devrim ve rejim için sürekli fedakârlık istenmektedir. Oysa İran İslam Devrimi, halktan gücünü alan bir devrim olmasına rağmen giderek halktan kopmuştur.</p>
<p>Uluslararası politikada bir devletin yaptığı hata bir başka devletin veya devletlerin fırsatı olabilir. İran’da bugün yaşananlar en çok ABD ve İsrail’i memnun etmektedir. Zira ABD’nin bugün İran’da rejimi yıkmak için doğrudan müdahale imkânı yoktur. 1953 yılında Başbakan Musaddık’a karşı yapılan darbede olduğu gibi ordudan bir generali ayarlayıp darbe yapma ihtimali de bulunmamaktadır. Böyle bir ihtimale karşı Humeyni devrimden sonra orduyu yeniden şekillendirmiştir. Zaten İran’da hem ordu tek parça halinde değil hem de silahlı güçler, sadece ordu ile sınırlı değil. Aynı zamanda paramiliter ve milis güçler tarafından oluşturulmuş silahlı güçler de bulunmaktadır. Örneğin, Devrim Muhafızları ve onun çatısı altındaki kimi silahlı gruplar gibi. Dolayısıyla tüm bu birbiriyle bağlantılı görülen ama bağımsız olan silahlı gücü bir araya getirerek bir darbe yapmak şu an için mümkün değildir. Zaten bu silahlı güçlerin farklı olarak bölünmesinin ana nedenlerinden birisi de olası darbe veya karşı devrim girişimine karşı önlemdir. Hâlihazırda ABD de aslında darbe seçeneğine çok sıcak bakmamaktadır. İran’da rejimin halk tarafından yıkılmasını istemektedir. Ancak takdir edileceği gibi rejim devirmek, yönetimleri iktidardan uzaklaştırmaya benzemez. İran halkının bir rejimi yıkmak için yeni bir devrim yapması gerekir. O halde bu yeni devrim, kimin marifetiyle gerçekleşecektir?</p>
<p><strong>İran Baharı?</strong></p>
<p>İran’da tıpkı 2000’li yılların ortalarında Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan’da olduğu gibi Amerikan karşıtı iktidarları deviren bir halk hareketi ya da 2010’dan beri Orta Doğu’da yaşanan Arap Baharı gibi masa başında hazırlanmış bir siyasi dönüşüm projesi başarılı olamayacağı çoktan anlaşılmıştır. Bu nedenle ABD, İran’da farklı bir strateji izlemektedir. İran’ın iç dinamikleri üzerinden, İran’ın geleceğini belirlemek istemektedir. Bu bağlamda İran’da yasal ve yasadışı gruplar yakın takip altındadır. İran’da, ABD’nin istediği doğrultuda hareket edecek grupların başında Monarşistler var. Devrilen Şah’ın, ABD’de yaşayan oğlunu tekrar İran’da tahta çıkarmak istiyorlar. ABD de bu konuda oldukça hevesli. Diğer gruplar ise Sünni Kürtler ve öteki Sünni gruplar ve bir de kendisini solcu Müslüman olarak adlandıran <strong>Halkın Mücahitleri Örgütü</strong> var. Ancak bu örgüt şu an için İran toplumundaki etkisini çoktan kaybetmiş durumdadır. İran-Irak Savaşı’nda Saddam’ın yanında yer alarak İran’da çeşitli operasyonlara katıldığı için İran toplumunda vatan haini olarak yaftalandılar. Kampları uzun yıllar Irak’ta, İran sınırının hemen yanındaydı. Merkezleri ise Paris’teydi. Saddam Hüseyin devrilince Bağdat yakınlarında bir ABD üssünün yakınına kamplarını taşıdılar. Şu an için kampta iki bin destekçinin olduğu söyleniyor. Meryem Rajavi’nin liderliğini yaptığı örgüt, Avrupa’da yoğun bir kampanya yürütüyor ve ABD’nin de desteği arkasına almış durumdadır. İran tarafından <strong>Halkın Münafıkları Örgütü</strong> olarak adlandırılan ve daha önce ABD’nin ve Avrupa’nın terör örgütleri listesi içinde yer alan Halkın Mücahitleri Örgütü daha sonra terör örgütleri listesinden çıkarılmıştır. En son 30 Haziran’da Paris’te yapılan Halkın Mücahitleri Örgütü’nün kontrolünde olan tüm İran’a karşı mücadele veren grupları bir çatı altında toplayan <strong>İran Direnişi Ulusal Konseyi’nin</strong> düzenlemiş olduğu toplantıya Trump’ın avukatlarından ve eski New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani de katılmıştır. Giuliani, bu toplantıda yaptığı konuşmada, İran’da rejim değişikliği çağrısında bulunmuştur. Her ne kadar Washington yönetimi benzer bir görüşü paylaşsa da Giuliani’nin açıklamalarının, ABD’nin veya başkanın resmi görüşleri olmadığı konusunda da açıklama yapmak zorunda kalmıştır. Geçen yıl ki toplantıya ise ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton katılmıştı. ABD, sadece Halkın Mücahitleri örgütüyle flört etmiyor, aynı zamanda sahada da desteklediği örgütler var. Bunların başında PKK’nın İran kolu olan PJAK geliyor. Bunun yanında 2003 yılında Sistan ve Belucistan eyaletinde kurulan El Kaide destekli Cundullah örgütü var. Bu örgüt İran’da yaşayan Sünni Müslümanların hakları için mücadele ettiklerini söylemektedir. Cundullah, İran’da büyük terör eylemleri yapmıştır. 2010 yılında örgütün lideri Abdülmelik Rigi yakalanarak İran tarafından idam edilmiştir.</p>
<p>Diğer bir grup ise yine Sistan ve Belucistan eyaletinde faaliyet gösteren Adalet Ordusu örgütüdür. Bu örgüt de İran karşıtı Sünni bir yapılanma ve özellikle Pakistan’ın Belucistan bölgesindeki Belucilerden ve Suudi Arabistan’dan destek alıyor. Muhammed bin Salman veliaht prens olduktan sonra Pakistan’ın Belucistan bölgesindeki medreselere her türlü desteği vermeye başladı. Bu medreselerde yetişen Beluciler, İran’a geçerek Adalet Ordusu’na katılarak İran’a karşı mücadele ediyor. Bu örgütlerin temel amacı, toplumsal düzeni ve istikrarı, terör eylemleri ile bozarak halkı yıldırmak, korkutmak, rejime karşı kışkırtmak ve harekete geçirmek. Bu örgütlerin diğer bir amacı da bir şekilde Hürmüz Boğazı’nı kontrol atında tutmak, İran’ın boğaz üzerinde mutlak askerî hâkimiyetini zayıflatmak. İran, hemen her gün bu örgütlere karşı operasyonlar düzenlemektedir. Operasyonların selameti açısından İran güvenlik güçlerinin terörle mücadelesi hakkında İran medyasında çok fazla haber yer almamaktadır.</p>
<p><strong>Her Yol Çin’e Çıkıyor</strong></p>
<p>Kuşkusuz, ABD’nin İran politikasının altında biraz da derinlerde Çin’in önlenemeyen yükselişi yatıyor. Trump, göreve gelir gelmez adeta topyekûn bir savaş açtığı Çin’e hemen her yerden meydan okuyor. Bulduğu bütün stratejik mevzileri kullanıyor. Şu günlerde Çin’le büyük bir ticari savaş yaşayan ABD, yeni bir hamle ile Çin’i, İran’dan aldığı petrolden mahrum bırakmaya çalışıyor. ABD, kasım ayına kadar İran’dan petrol alan ülkelere özellikle de müttefiklerine mühlet vererek, petrol alımlarını durdurmalarını istedi. Aksine hareket eden ülkeler ve kurumlara karşı ağır yaptırımlar uygulanacağı konusunda uyardı. ABD’nin, İran üzerinden Çin’i enerji silahıyla vurmayı amaçlayan bu stratejisinin temel hedefi, Çin’in yakın zamanda dünyanın birinci ekonomik gücü haline gelmesini engelleme veya en azından bir süreliğine durdurmaktır. Geçtiğimiz yıl iki önemli gelişme ABD’yi, Çin’e karşı harekete geçirmiştir: Birincisi, 2013 yılında ortaya atılan Bir Kuşak Bir Yol Girişimi’nin tam manasıyla hayata geçirilmesi anlamına gelen Pekin’de düzenlenen forum ve ikinci olarak Çin Komünist Partisi’nin 19. Kongresi’nde bir zamanlar kendisini gelişmekte olan üçüncü dünya ülkesi olarak gören Çin’in, kendisini bir dünya gücü olarak ilan etmesi ve somut tarihler vererek, ekonomik ve siyasi hedeflerini ortaya koyduğu yol haritasını dünya kamuoyuyla paylaşması olarak sayılabilir.</p>
<p>Büyüyen Çin ekonomisi, gün geçtikçe daha fazla enerjiye ihtiyaç duyuyor. Bugün aldığı petrol bile ihtiyacını tam manasıyla karşılamıyor. Hâlihazırda fazladan günlük 500 bin varil petrole ihtiyacı bulunuyor ve bu, her yıl devam edecek gibi görünüyor. Bu nedenle Trump, Çin’i frenlemek için petrolü en uygun silah olarak görüyor. ABD’nin, İran petrolü üzerindeki baskısına karşın Çin, İran’dan petrol almaya devam edeceğini açıkladı; hatta İranlı yetkililere göre Çin, daha fazla petrol alımı yapacak. Daha şimdiden bazı ülkeler İran’dan petrol alımını durdurmaya hazırlanmaya başladı bile. Uluslararası bankalar, İran petrolü için finans desteği vermeme kararı almış durumda. Bu haliyle talep düşüklüğü nedeniyle İran petrolünün ucuzlayacağı varsayılıyor. Bu da en çok Çin’in işine yarayacak. Diğer ülkelerin almadığı petrolü de Çin daha ucuza alacak. Şimdi ABD, kara kara bu durumu nasıl engelleyeceğini düşünüyor. Zira bu yasakla birlikte kendi müttefikleri olan Hindistan, Güney Kore, Türkiye ve Yunanistan’ı da zor durumda bıraktı. ABD, bu mağduriyeti Suudi Arabistan’ın üretimi artırarak İran’ın oluşturacağı petrol arzı boşluğunu doldurarak gidermeyi hedefliyor. Ancak ABD’nin tek taraflı Çin mallarına koymuş olduğu ek gümrük vergisine Çin’in yapmış olduğu misilleme gibi, bu enerji hamlesine de Çin’in bir misillemesi olacağı endişesi Washington’da hakim durumda. Bunun yanında İran’ın, ABD ile yaşadığı krizde elinde tuttuğu en önemli koz, dünya deniz ticaretinin üçte birinin geçtiği Hürmüz Boğazıdır. ABD ise deniz yollarında ulaşım özgürlüğünü ve güvenliğini sonuna kadar sağlayacağı konusunda uyarıda bulunmaktan geri durmuyor.</p>
<p><strong>Hüseyni Duruş</strong></p>
<p>Sonuç olarak İran, elinde dumanı tüten, kullanmaya hazır nükleer silahları bulunan Kuzey Kore ile masaya oturan ABD’nin çifte standart uygulayarak elinde nükleer silahı dahi olmayan kendisinin İsrail’in uğruna feda edildiğine inanıyor. Her ne kadar nükleer anlaşmaya Avrupa Birliği, Rusya ve Çin sahip çıksa da bugünlerde Avrupa Birliği’nden farklı sesler yükselmeye başladı. Rusya ve Çin’in tek başlarına bu nükleer anlaşmayı ne kadar ayakta tutabilecekler belli değil. Son noktada, her şeye rağmen, İran ayakta durabilmek için zalimlere (ABD-İsrail) karşı Hüseyni bir duruş sergileyeceği de apaçık görülüyor. Hüseyni duruş, İran jeopolitik duruşunun da temel merkez gücünü oluşturuyor. Bu nedenle İran, ABD ve İsrail ile ne yakın zamanda ne de gelecekte uzlaşacak gibi görünmüyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/iranda-post-modern-devrim-arayislari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şanghay İşbirliği Örgütü Trump’a Meydan Okudu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/sanghay-isbirligi-orgutu-trumpa-meydan-okudu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/sanghay-isbirligi-orgutu-trumpa-meydan-okudu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Adıbelli]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 21:55:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Adıbelli]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[Donald Trump]]></category>
		<category><![CDATA[İran]]></category>
		<category><![CDATA[Putin]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[Şanghay]]></category>
		<category><![CDATA[Şanghay İşbirliği]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Uygur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2294</guid>

					<description><![CDATA[1996’da Çin’in girişimi ve öncülüğünde Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan tarafından oluşturulan Şanghay Beşlisi Forumu 2001 yılında Özbekistan’ın da katılmasıyla kurumsal bir kimlik kazanarak Şanghay İşbirliği Örgütüne dönüştü. O tarihten itibaren gerek Avrasya coğrafyasında gerekse dünya gündeminde sürekli yerini almıştır. Haziran ayına Avrasya coğrafyası damgasını vurdu. 9-10 Haziran tarihleri arasında Çin’in bir liman kenti olan Qingdao’da Şanghay İşbirliği Örgütü’nün 18. Liderler Zirvesi toplandı. Oldukça zengin bir gündemi olan zirvede birçok ilk yaşandı. Bu ilklerden bir tanesi altı üyeli örgüt sekiz üye ile ilk toplantısını yapması oldu. Diğeri ise zirve için Çin’de bulunan Putin’e dostluk nişanının verilmesiydi. Çin’de daha önce böyle bir uygulama bulunmuyordu ancak 2015 yılında Xi Jinping’in talimatıyla Çin devletinin çıkarlarına hizmet eden ve dostu olan kişilere dostluk nişanı verilmesine karar verildi. Böylece ilk nişan Çin-Rusya ilişkilerinin kurucusu olarak görülen Putin’e verildi. Törende konuşan Xi Jinping, Putin’in kendisinin ve Çin halkının dostu olduğunu, bunun da en iyi göstergesinin 2000 yılından bu tarafa Çin’i tam 19 kez ziyaret ederek Çin’i en fazla ziyaret eden yabancı devlet başkanı olması olduğunu söyledi. Zirvenin açılış günü Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye olan ülkelerin liderlerine verilen resmi akşam yemeğinde konuşan Xi Jinping, Qingdao zirvesinin Şanghay İşbirliği Örgütü için yeni bir başlangıç noktası olduğunun altını çizdi. &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>1996’da Çin’in girişimi ve öncülüğünde Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan tarafından oluşturulan Şanghay Beşlisi Forumu 2001 yılında Özbekistan’ın da katılmasıyla kurumsal bir kimlik kazanarak Şanghay İşbirliği Örgütüne dönüştü. O tarihten itibaren gerek Avrasya coğrafyasında gerekse dünya gündeminde sürekli yerini almıştır.</strong></p>
<p>Haziran ayına Avrasya coğrafyası damgasını vurdu. 9-10 Haziran tarihleri arasında Çin’in bir liman kenti olan Qingdao’da Şanghay İşbirliği Örgütü’nün 18. Liderler Zirvesi toplandı. Oldukça zengin bir gündemi olan zirvede birçok ilk yaşandı. Bu ilklerden bir tanesi altı üyeli örgüt sekiz üye ile ilk toplantısını yapması oldu. Diğeri ise zirve için Çin’de bulunan Putin’e dostluk nişanının verilmesiydi. Çin’de daha önce böyle bir uygulama bulunmuyordu ancak 2015 yılında Xi Jinping’in talimatıyla Çin devletinin çıkarlarına hizmet eden ve dostu olan kişilere dostluk nişanı verilmesine karar verildi. Böylece ilk nişan Çin-Rusya ilişkilerinin kurucusu olarak görülen Putin’e verildi. Törende konuşan Xi Jinping, Putin’in kendisinin ve Çin halkının dostu olduğunu, bunun da en iyi göstergesinin 2000 yılından bu tarafa Çin’i tam 19 kez ziyaret ederek Çin’i en fazla ziyaret eden yabancı devlet başkanı olması olduğunu söyledi.</p>
<p>Zirvenin açılış günü Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye olan ülkelerin liderlerine verilen resmi akşam yemeğinde konuşan Xi Jinping, Qingdao zirvesinin Şanghay İşbirliği Örgütü için yeni bir başlangıç noktası olduğunun altını çizdi. Ayrıca zirvenin yapıldığı bu kentin dünyanın yedinci Çin’in de ikinci işlek limanı olduğunu söyleyerek Çin’in dışa açılmasında önemli bir kapı olarak görülen Qingdao’nun Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm dünyaya açılması için sembolik bir anlamı olduğuna işaret etti.</p>
<p>Bilindiği üzere kuruluşunun on sekizinci yılını kutlayan Şanghay İşbirliği Örgütü, oldukça sancılı bir kuruluş ve gelişme süreci geçirmiştir. Sovyetler Birliği’nin ortadan kalkmasıyla beraber Soğuk Savaş döneminin sona ermesinin ardından Avrasya coğrafyasının en önemli eksikliği, güven artırıcı önlemler mekanizmasının ya da bir başka deyişle bölgesel işbirliğini düzenleyen kurumsal bir yapının olmamasıydı. 1996’da Çin’in girişimi ve öncülüğünde Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan tarafından oluşturulan Şanghay Beşlisi Forumu 2001 yılında Özbekistan’ın da katılmasıyla kurumsal bir kimlik kazanarak Şanghay İşbirliği Örgütüne dönüştü. O tarihten itibaren gerek Avrasya coğrafyasında gerekse dünya gündeminde sürekli yerini almıştır.</p>
<p>Örgütün kurulmasının hemen ardından başlayan genişleme-derinleşme tartışmaları günümüze kadar devam etmiştir. Çin en başından beri örgütün sınırlı bir üye ile devam etmesini, genişleme yerine derinleşmeye ağırlık vererek örgütün bölgesel ve küresel etkinliğinin artırılmasını savunmuştur. Rusya her ne kadar Çin’e derinleşme konusunda destek verse de örgütün etkinliğinin artırılmasının yeni üyeler alarak genişleme stratejisiyle sağlanabileceğini savunmuştur. Varşova Paktı gibi bir deneyime sahip olan Rusya, örgütün kimliği konusunda zaman zaman Çin’den ayrılmıştır. Çin daha çok örgütün sivil yapısına vurguda bulunurken, Rusya ise örgütün askeri kimlik kazanmasını da savunmuş hatta kendisinin öncülük ettiği 2002’de kurulan Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü’nü Şanghay İşbirliği Örgütü’nün askeri kanadı yapmak için oldukça çaba sarf etmiştir. Ancak Çin ve öteki üyeler tarafından bu talep olumlu karşılanmamıştır.</p>
<p>Özellikle eski Sovyet cumhuriyetleri olan öteki üyelerin tutumu Rusya’ya geri adım attırmıştır. Bu bağlamda en çok tepki gösteren ve bunu bir Rus yayılmacılığı olarak nitelendiren Özbekistan Cumhurbaşkanı İslam Kerimov olmuştur.</p>
<p>Şanghay İşbirliği Örgütü 2005 yılında gözlemci üyeler alarak dikkatleri çekmiş, o dönem örgüt ABD’ye en önemli meydan okumasını yaparak Afganistan’dan askerlerini çekmesi ve üye ülkelerdeki askeri üslerini kapatması konusunda çağrıda bulunmuştur. Bu çağrıdan kısa bir süre sonra Özbekistan Hanabad üssünü kapatmıştır. Şanghay İşbirliği Örgütü’nün 2005 yılında Astana Zirvesinde ABD’ye meydan okuması tüm dünyada büyük bir heyecan yaratarak yeni Varşova Paktı ve doğunun NATO’su olarak anılmasına neden olmuştur. Bu meydan okuma Şanghay İşbirliği Örgütü’ne ilgiyi artırmış, başta Türkiye olmak üzere birçok ülke Şanghay İşbirliği Örgütüyle ilgilenmeye başlamıştır.</p>
<p><strong>Şanghay İşbirliği Örgütü Qingdao Zirvesi</strong></p>
<p>Qingdao Zirvesinin gündemi oldukça yoğundu. Geçen yılın bilançosu masaya yatırılarak örgütün gelmiş olduğu son nokta incelendi ve gelecek yıl için yapılacak ve izlenecek temel politikalar ve stratejiler belirlendi. Bu çalışmalara göre öne çıkan en önemli başlıklar uyuşturucu ticareti, siber güvenlik ve terörizmle mücadele oldu.</p>
<p>Özellikle terörizmle mücadele konusu oldukça önemliydi. Zira son dönemlerde terörizmle mücadele konusu biraz kâğıt üzerinde kalmış gibi görünüyordu. Bunun nedeni de şiddet eylemlerinin tekrar Ortadoğu bölgesine kaymış olması, özellikle Suriye’nin bir merkez haline gelerek Afganistan’ın yerini almasıydı. Fakat son dönemde özellikle Afganistan’da DAEŞ militanlarının sayıca artması ve ABD’nin Suriye ve Irak’tan DAEŞ militanlarını kısa bir eğitime tabi tuttuktan sonra Afganistan’a getirdiği iddiaları Şanghay İşbirliği Örgütü’nü rahatsız etti. Zira Şanghay İşbirliği Örgütü’nün temel misyonu “terörizm, ayrılıkçılık ve aşırıcılık” olarak tanımladığı “üç şer güç” ile mücadeledir. Açıkçası El Kaide’den sonra DAEŞ’in Afganistan’da yerleşmeye çalışması hem Afganistan için hem de Avrasya coğrafyasına ve Şanghay İşbirliği Örgütü üyelerine büyük bir tehdit oluşturuyordu. Afganistan’ın Şanghay İşbirliği Örgütü’ne gözlemci üye olması ve örgütle karşılıklı anlaşmaları bulunması Şanghay İşbirliği Örgütü’nün Afganistan’ın iç güvenliği ile ilgilenmesinin ana nedenidir. Dolaysıyla terörizmle mücadele etme adına Şanghay İşbirliği Örgütü üzerine düşen vazifeyi yapma adına harekete geçmiştir.</p>
<p>Bu bağlamda 23-25 Mayıs tarihleri arasında Şanghay İşbirliği Örgütü’nün terörizmle mücadele etmek için kurduğu Bölgesel Anti Terör yapısı adlı birim Pakistan’da terörle mücadele toplantısı düzenleyerek neler yapılması gerektiğini tartışmıştır. Böyle bir toplantının terörden çok çekmiş ve hala çekmekte olan Pakistan gibi bir ülkede yapılıyor olması ve Şanghay İşbirliği Örgütü Qingdao zirvesinden hemen önce olması dünyanın dikkatinden kaçmamıştır. Trump’ın teröre destek vermekle suçladığı Pakistan’a ABD’nin yaptığı yardımları kesmesi ve adeta Pakistan’ı yalnızlaştırmaya çalışmasına karşılık böyle bir toplantının Pakistan’da yapılmış olması, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün İslamabad’ın arkasında durduğunu göstermektedir. Peki asıl sorun ne? ABD’nin bir zamanlar yakın müttefiki olan Pakistan’a böyle cephe almasının nedeni Pakistan’ın Taliban ile olan ilişkisi mi yoksa milyarlarca dolarlık Çin-Pakistan ekonomik koridoru mu? Bu sorunun cevabı Çin’in Kuşak ve Yol girişiminde saklı.</p>
<p>Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesinde de gündeme gelen Kuşak ve Yol girişiminin geldiği son nokta masaya yatırılmıştır. Özellikle Çin, Kuşak ve Yol girişiminde Şanghay İşbirliği Örgütüne önemli roller biçmektedir. Avrasya Ekonomik Birliği ve BRICS gibi yapıların da Kuşak ve Yol girişimi içine adapte edilmesi gündeme gelmiştir.</p>
<p><strong>Suriye Sorunu</strong></p>
<p>Zirvede sadece Afganistan veya Avrasya merkezli terör tehditleri gündeme getirilmemiş, özellikle Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler de masaya yatırılmıştır. Bu bağlamda Suriye’deki gelişilmeler hakkında Putin liderlere bilgi vermiştir. Putin, Suriye’de Rusya ve Suriye ortaklığında sürdürülen terörle mücadele konusunda <em>“Suriye’de terörle mücadelede ciddi sonuçlar elde edildi. Rusya, Suriye hükümeti, İran, Türkiye ve Kazakistan’ın da aralarında bulunduğu partnerlerimiz sayesinde ülkedeki terör faaliyetleri önemli oranda yok edildi”</em> şeklinde açıklamada bulunmuştur. Ayrıca uzun zamandan beri Suriye Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye olmak istiyor. Rusya bu konuya olumlu bakıyor.</p>
<p><strong>Uygur Sorunu</strong></p>
<p>Çin’in en büyük güvenlik endişelerinin başında Kuşak ve Yol girişimi için en önemli merkez olan Uygur Özerk Bölgesi ve bu bölgedeki Uygurların durumu gelmektedir. Son dönemde bölgede Uygurların yanı sıra Müslüman Kazak ve Kırgızların da gözetim altına alınması, Kazakistan’da ve Kırgızistan’da büyük tepkilere neden olmuştur. Çin’deki Uygurların bir şekilde resmi olmayan yollarla ülkeden kaçarak Suriye’de DAEŞ’e katılması, Pekin’i endişelendirmektedir. Buradaki Uygur militanlarının bir kısmı Afganistan’a bir kısmı da doğrudan illegal yollardan Çin’e tekrar dönmektedir. Çin yönetimi, tıpkı Filistin’de olduğu gibi kendi topraklarında da Uygurlar tarafından bir intifada hareketinin başlamasından korkmaktadır. Bu nedenle Pakistan’ın burada rolü oldukça büyüktür. Zira Uygurların bir kısmı buradaki medreselere devam etmekte, ardından da Afganistan’a geçerek Taliban, El Kaide ve DAEŞ gibi örgütlere katılmaktadır. Geri kalan Uygurlar ise Pakistan’dan Suudi Arabistan’a veya Mısır’a geçerek burada dini eğitimlerine devam etmektedirler. Şanghay İşbirliği Örgütü’nün temel misyonu olarak belirlenen üç şer güçle mücadele politikasının bir parçası olan ayrılıkçı hareketlerle mücadele kapsamında Pekin yönetimi, ayrılıkçı Uygurlarla mücadeleyi Şanghay İşbirliği Örgütü nezdinde yürütebilmek amacıyla Qingdao zirvesinde bir kez daha gündeme getirmiştir. Ancak Kazakistan, Kırgızistan ve Pakistan’ın Uygurların topyekûn bir şekilde terörist olarak görülmesine bir takım itirazları olmuştur. Aslında bu itiraz da pek yeni değildir. Hemen her Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesinde ayrılıkçı Uygur hareketleri gündeme gelir, hemen hepsinde de Kazakistan ve Kırgızistan gibi Uygur diasporasının çok fazla yaşadığı sınır ülkeleri üstü kapalı suçlanırdı. Sadece bu iki ülke değil özellikle önceki Çin devlet başkanı Hu Jintao döneminde Türkiye de çok sert bir şekilde eleştirilmişti. Daha birkaç yıl önce Uygurların sahte pasaportlarla Türk vatandaşları tarafından Çin ve Tayland’dan kaçırılması iki ülkeyi karşı karşıya getirmişti. Çin, Suriye’de DAEŞ saflarında savaşan Uygurların Türkiye üzerinden Suriye’ye geçtiklerini söyleyerek üstü kapalı olarak Türk makamlarını bu geçişlere göz yumdukları için eleştirmektedir.</p>
<p><strong>İran’ın Tam Üyeliği Sorunu</strong></p>
<p>Şanghay İşbirliği Örgütü Qingdao zirvesinde diğer bir gündem maddesi de İran’ın tam üyelik durumuydu. Hemen her zirvede gözlemci üye olan İran’ın tam üyeliği gündeme gelmekte, her zaman da bir başka bahara denilerek savuşturulmaktaydı. Fakat 2017’de İran ile birlikte gözlemci üye olan Pakistan ve Hindistan’ın tam üye olmasıyla işler değişti. İran, tam üyelikte ısrarcı. Özellikle son bir yıl içinde İran’a karşı ABD’nin sert tutumu ve 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmadan çekilmesi, Çin ve Rusya’nın İran ile imzalanan nükleer anlaşmayı desteklemesi ve İran’ın yanında durması işin rengini değiştirmiştir. Buna rağmen bu zirvede de İran’a tam üyelik çıkmamıştır. Bunun sebebi olarak uzun süreden beri tartışılan İran’ın ABD ile yaşadığı gerginlik gösterilmektedir. Şanghay İşbirliği Örgütü İran’ı tam üyeliğe alarak ABD ile yaşamış olduğu sorunları sahiplenmek istemiyor. Bir başka deyişle bu kavgada taraf olmak istemiyor.</p>
<p><strong>Çin ve Rusya ABD’ye Meydan Okudu</strong></p>
<p>Qingdao zirvesinde Xi Jinping önemli bir çağrıda bulunarak Soğuk Savaş söyleminden ve dilinden vaz geçilmesi gerektiğini söyledi. Son bir yıldan beri ABD, gerek Rusya gerekse Çin’e karşı büyük bir meydan okuma içerisine girdi. ABD, Kasım 2017’de yayınladığı yeni Ulusal Güvenlik Stratejisinde Çin’i ve Rusya’yı rakip olarak ilan etti. Yeni bir Soğuk Savaş dönemi olarak yorumlanan bu hamlelerle Trump Rusya’yı, Ukrayna ve Suriye meseleleriyle ve ağır yaptırımlarla sıkıştırmaya; Çin’i ise Tayvan, Güney Çin Denizi ve Kuzey Kore gibi sorunlarla sıkıştırarak ticari bir takım imtiyazlar almaya ve Çin’in süper güç olmasını engellemeye çalışmaktadır. Tüm bu saldırılara karşı Çin ve Rusya, Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesinde birlik çağrısında bulunarak ABD’ye meydan okumuştur.</p>
<p><strong>Şanghay Ruhu</strong></p>
<p>Zirvede birlik vurgusunda bulunularak güçlü bir şekilde Şanghay ruhuna atıfta bulunuldu. Karşılıklı güven, karşılıklı saygı, karşılıklı çıkar, eşitlik, karşılıklı istişare, kültürel farklılıklara saygı ve ortak kalkınma arzusu şeklinde özetlenebilecek olan Şanghay Ruhu, zirve deklarasyonunda da yer aldı. İlk defa bu zirvede Şanghay ruhu somut bir şekilde ortaya konuldu ve örgütün gelecek yıllara yönelik yol haritasının oluşturulmasında temel parametreler olarak kabul edildi.</p>
<p><strong>Qingdao Deklarasyonu</strong></p>
<p>Qingdao zirvesinde alınan kararlar bir deklarasyon olarak ilan edildi. Özetle bu deklarasyonda şu başlıklar yer alıyordu: Terörizmle, ayrılıkçılık ve aşırıcılıkla mücadele için üç yıllık planın uygulanmasına karar verildi. Bunun yanında uzun vadeli iyi komşuluk, dostluk ve işbirliği anlaşmasının uygulanması konusunda çağrıda bulunuldu. Ayrıca bu zirvede 17 belge kabul edildi. Bu belgelerin içinde Şanghay İşbirliği Örgütü ülkeleri arasında uzun vadeli iyi komşuluk, dostluk ve işbirliği antlaşması ve terörizm, ayrılıkçılık ve aşırıcılık mücadelede 2019-2020 İşbirliği Programını uygulamak üzere 2018-2022 Eylem Planı kabul edildi. Liderler ayrıca 2018-2023 Uyuşturucu Karşıtı Stratejiyi ve bunu uygulamak için bir eylem planını onaylama kararını da imzaladılar. Bunun yanında deklarasyona Kuşak ve Yol Girişiminin dâhil edilmesine Hindistan karşı çıkarak Kuşak ve Yol Girişiminin Qingdao Deklarasyonunda yer almasını engelledi. Zaten Şanghay İşbirliği Örgütü içinde Kuşak ve Yol girişimine katılmayan tek ülke de Hindistan’dı.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/sanghay-isbirligi-orgutu-trumpa-meydan-okudu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kore Yarımadası’nda Barış Rüzgârları</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kore-yarimadasinda-baris-ruzgarlari/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kore-yarimadasinda-baris-ruzgarlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Adıbelli]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 May 2018 22:10:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[9. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Barış]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Adıbelli]]></category>
		<category><![CDATA[Haziran 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Kore Yarımadası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2149</guid>

					<description><![CDATA[Uzak Doğu’da 2017 yılı Trump ile Kim Jong-un arasında anlamsız bir gözdağı ve gövde gösterileriyle geçti. Fakat 2018’de Kuzey Kore lideri, yeni yıl münasebetiyle yaptığı konuşmada Kore yarımadasında barış çağrısında bulunarak, “Kuzey ve Güney’in, gerilimi azaltmak, barış ve istikrarı tesis için aynı mirastan bir halk olarak birlikte çalışması gerektiğini söyledi. Kim, Kuzey Kore temsilcilerinin Güney Koreli meslektaşlarıyla 2018 Kış Oyunlarına bir heyet göndermeyi görüşmek üzere “mümkün olan en kısa zamanda” görüşmelere başlaması gerektiğini de sözlerine ekledi. Kore Sorunu İkinci Dünya Savaşından sonra Japonya’nın egemenliği altında bulunan Kore’nin bağımsız bir devlet olarak kurulmasını kabul eden müttefik devletler, Japonları Kore’den çıkarmak için 8 Eylül 1945’de Kore’ye asker çıkardılar. Fakat Sovyetler Birliği’nin müdahalesiyle 1948 yılında 38. paralel sınır olarak kabul edilince Kuzey ve Güney Kore devletleri ortaya çıktı. Kuzey Kore, Sovyet ve Çin güdümüne, Güney Kore ise ABD’nin güdümü altına girdi. 25 Haziran 1950’de Kuzey Koreli komünistler, Güney Kore’ye hücum ederek işgale başladılar. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Kuzey Kore’nin bu saldırısını güvenliğin bozulması olarak nitelendirdi ve üye devletleri saldırıyı püskürtmek üzere yardıma çağırdı. 53 devlet, prensip itibariyle Güney Kore’ye yardımı kabul etti. Fakat yalnız 16 üye devletin kuvvetleri, Güney Kore Cumhuriyeti ordularıyla birlikte, Birleşmiş Milletlerin komutası altında çarpışmak üzere asker gönderdiler. 1950’de başlayan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Uzak Doğu’da 2017 yılı Trump ile Kim Jong-un arasında anlamsız bir gözdağı ve gövde gösterileriyle geçti. Fakat 2018’de Kuzey Kore lideri, yeni yıl münasebetiyle yaptığı konuşmada Kore yarımadasında barış çağrısında bulunarak, “Kuzey ve Güney’in, gerilimi azaltmak, barış ve istikrarı tesis için aynı mirastan bir halk olarak birlikte çalışması gerektiğini söyledi. Kim, Kuzey Kore temsilcilerinin Güney Koreli meslektaşlarıyla 2018 Kış Oyunlarına bir heyet göndermeyi görüşmek üzere “mümkün olan en kısa zamanda” görüşmelere başlaması gerektiğini de sözlerine ekledi.</strong></p>
<p><strong>Kore Sorunu</strong></p>
<p>İkinci Dünya Savaşından sonra Japonya’nın egemenliği altında bulunan Kore’nin bağımsız bir devlet olarak kurulmasını kabul eden müttefik devletler, Japonları Kore’den çıkarmak için 8 Eylül 1945’de Kore’ye asker çıkardılar. Fakat Sovyetler Birliği’nin müdahalesiyle 1948 yılında 38. paralel sınır olarak kabul edilince Kuzey ve Güney Kore devletleri ortaya çıktı. Kuzey Kore, Sovyet ve Çin güdümüne, Güney Kore ise ABD’nin güdümü altına girdi. 25 Haziran 1950’de Kuzey Koreli komünistler, Güney Kore’ye hücum ederek işgale başladılar. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, Kuzey Kore’nin bu saldırısını güvenliğin bozulması olarak nitelendirdi ve üye devletleri saldırıyı püskürtmek üzere yardıma çağırdı. 53 devlet, prensip itibariyle Güney Kore’ye yardımı kabul etti. Fakat yalnız 16 üye devletin kuvvetleri, Güney Kore Cumhuriyeti ordularıyla birlikte, Birleşmiş Milletlerin komutası altında çarpışmak üzere asker gönderdiler. 1950’de başlayan Kore Savaşı 1953’e kadar devam etti. 1953 yılında yapılan ateşkes ile Kore’de silahlı çatışma sona erdi. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından alevlenen Soğuk Savaş’ın ilk sıcak çatışmasını oluşturan Kore Savaşı, resmi bir barış antlaşmasının bugüne kadar imzalanamaması nedeniyle Soğuk Savaş’ın kendi dinamiği içerisinde dondurularak rafa kaldırıldı. Gerek ABD, gerekse Sovyetler Birliği’nin Kore sorununu çözmek için hiçbir çaba göstermemesi sonucu, Soğuk Savaş’ın bitmesinin ardından Kore sorunu bu dönemin yegâne mirası olarak uluslararası politikanın gündemine girdi. Kuzey Kore yönetiminin bir türlü Soğuk Savaş’ın sona ermesini kabul etmemesi ve kendisini dış dünyadan soyutlayarak, dış müdahalelere karşı da nükleer silahlarıyla caydırmaya çalışması bölgesel güvenliği tehlikeye düşürmüştür.</p>
<p>Kuzey Kore, ülkesinin kaynaklarını ve dışarıdan gelen insani yardımların neredeyse hepsini silahlanmaya ayırmıştır. Bu bakımdan, verimli toprakları olduğu hâlde halkı kıtlıkla yüz yüze gelmiştir. Soğuk Savaş sonrası Sovyetler Birliği’nin ortadan kalkmasıyla birlikte Kuzey Kore’nin en büyük destekçisi Çin olmuştur. Çin, Kuzey Kore’nin enerjiden gıdaya kadar birçok alanda yardım aldığı tek kaynaktır. Bunun yanında, Güney Kore ve Japonya da Kuzey Kore’ye yardım etmiş ancak zaman zaman yaşanan siyasi krizler nedeniyle bu yardımlar aksamıştır.</p>
<p><strong>ABD’nin Düşman Arayışı</strong></p>
<p>Trump göreve gelir gelmez ilk iş olarak Çin’e karşı ilan edilmemiş bir savaşa açtı. Tek amacı, en azından kâğıt üzerinde Çin’le pazarlık yaparak cari açığı kapatmaktı. Görünmeyen neden ise Çin’in Asya Pasifik bölgesindeki önlenemeyen yükselişi ve bu yükselişin yavaş yavaş bölgesellikten ve ticaretten sıyrılması, siyasi bir güç haline dönüşerek küresel yönetişimde pay sahibi olmaya yaklaşmış olmasıydı. Trump, Çin’in elini kolunu bağlayabilmek adına, Çin için kazanç getiren ve jeopolitik önemini artıran her ne varsa yok etmek üzere harekete geçti. Önce ABD’nin üzerinde tam altı yıl bölge ülkeleriyle hazırlık çalışması yaptığı ve 2015 yılında 11 pasifik ülkesiyle imzaladığı ve dünyanın en önemli ticari anlaşması olarak gösterilen Trans Pasifik Ortaklık Anlaşmasından 2017’de çekildi. Bu anlaşma, ticari engellerin kalkması aynı zamanda iş gücü piyasası, çevre ve e-ticaret gibi alanlarda ortak kuralların benimsenmesini içeriyordu. Anlaşmanın imzalanma gerekçesini dönemin başkanı Obama, küresel ekonominin kurallarını Çin gibi ülkelerin belirlemesine izin vermeyecekleri konusundaki açıklaması ortaya koyuyordu. Buna rağmen Çin ile stratejik ortaklık kuran da Obama olmuştur. Bu anlaşma, Obama yönetiminin en büyük başarısı olarak gösterilmiştir.</p>
<p>Trump, bir taşla iki kuş vurmayı amaçladı; bir taşla Çin’e karşı başlatacağı yeni ticari savaşın önündeki engellerin başında gelen Trans Pasifik Ortaklığını ortadan kaldırdı diğer taş ile de Obama yönetiminin başarısını bir kalemde sildi. Kuşkusuz, Trump’ın bu hamlesi Çin’i çok fazla sarsmadı. Trump vakit kaybetmeden Çin politikasına meydan okuyarak Tayvan’la yakınlaşma işareti sayılabilecek bir hamle yaptı ve Tayvan lideri ile telefonda görüştü. Ardından Çin’in bölge ülkeleriyle anlaşmazlık içinde olduğu, egemenliği tartışmalı ada, adacık ve kayalıkların bulunduğu Güney Çin Denizi sorunu konusunda meydan okuyucu açıklamalarda bulundu. Trump, Soğuk Savaş döneminden kalma bir politika ile Çin’e yaklaşmaya çalıştı; ancak Çin’den ticari savaşa hazırız mesajından başka bir yanıt gelmedi. ABD için jeopolitik riskler sadece Çin ile sınırlı değil. Çin, fotoğrafın en büyük parçalarından birisi. Diğer büyük parça ise Rusya. Bunun yanında Kuzey Kore ve İran gibi küçük parçalar var. Tüm bunlara ABD’nin yanında eskisi gibi durmayan Avrupalı müttefikleri de eklenirse riskin büyüklüğü daha net anlaşılacaktır.</p>
<p>ABD’nin önünde aslında büyük bir jeopolitik fay hattı bulunmaktadır. Bu jeopolitik fay hattı üzerinde Çin, Kuzey Kore, Rusya, İran ve Suriye bulunmaktadır. Dolayısıyla, Çin ile başlatacağı bir hareketlilik bu fay hattı boyunca büyük şok dalgalarına neden olacak ve buralarda da büyük yıkıcı depremleri tetikleyecekti. Washington yönetimi tehdit söylemini bir anda Çin üzerinden çekerek Kuzey Kore’ye yüklenmeye başladı. Adeta Kuzey Kore’yi tahrik etmek isteyen Trump, Amerikan dış politikasında bir ilki başlatarak twitter üzerinden Kim Jong-un’a karşı saldırıya geçti. Bundan sonra inanılmaz bir twitter mücadelesi başladı. Artık ABD twitter üzerinden yönetiliyordu. Trump, Kuzey Kore meselesini tamamen twitter’dan yönetti. İtiraf etmek gerekir ki bugün gelinen noktada Trump başarılı da oldu. Trump, Kuzey Kore sorununu öne sürerek aslında Çin’i sıkıştırmaya çalışıyordu. Trump, Kuzey Kore sorununu Çin’in çözmesi gerektiğini eğer Çin çözemezse ABD’nin bu sorunu bizzat kendisinin çözeceğini söyledi. Trump’ın amacı Çin ile Kuzey Kore’nin bir şekilde arasını açıp Çin’i yalnız bırakmaktı. Zira Güney Kore üzerinden Çin’e yönelik izleme, dinleme ve istihbarat gibi bir takım faaliyetler düşünüyordu hatta örtülü operasyon merkezleri dahi oluşturacaktı; ancak tüm bunlara Çin’in müttefiki olan Kuzey Kore engel oluyordu.</p>
<p>Trump’ın diğer bir amacı ise Çin’in böylesine büyük bir sorunu çözebilme becerisine sahip olup olmadığını dünyaya göstermekti ve ayrıca son noktada ABD yine sahneye çıkıp meseleye el koyacaktı. Bu da kimin gerçek süper güç olduğunu gösterecekti. Çin, bu oyuna gelmedi ve rutin diplomatik söylemlerle savuşturdu; ancak Kuzey Kore’nin tepkisi sert oldu. 2017’de Kuzey Kore yirmiden fazla balistik füze denemesi yaptı. Bunun içinde hidrojen bomba denemesi de bulunmaktaydı. Çin bir anda kendini bu polemikten sıyırarak, ABD ile Kuzey Kore’nin karşı karşıya gelmesini sağladı. Çin, Birleşmiş Milletler sürecinde ABD’ye destek verdi. Tüm bunlara rağmen iki ülkenin söylemleri o kadar sertleşti ki neredeyse savaşın; hatta nükleer savaşın eşiğine kadar geldiler. Tüm bu süreçte Trump’ın twitter’daki birbiriyle çelişen mesajları kafaları karıştırdı. Bu kadar gerginliğin içinde zaman zaman Kim Jong-un’a iltifat etti. Ama her şeye rağmen ABD, Çin’in jeopolitik sinir uçlarını ele geçirerek onu felç etmek isteğinden vazgeçmiyordu.</p>
<p><strong>Kore Yarımadasında Barış Rüzgârları</strong></p>
<p>Uzak Doğu’da 2017 yılı Trump ile Kim Jong-un arasında anlamsız bir gözdağı ve gövde gösterileriyle geçti. Fakat 2018’de Kuzey Kore lideri, yeni yıl münasebetiyle yaptığı konuşmada Kore yarımadasında barış çağrısında bulunarak, “Kuzey ve Güney’in, gerilimi azaltmak, barış ve istikrarı tesis için aynı mirastan bir halk olarak birlikte çalışması gerektiğini söyledi. Kim, Kuzey Kore temsilcilerinin Güney Koreli meslektaşlarıyla 2018 Kış Oyunlarına bir heyet göndermeyi görüşmek üzere “mümkün olan en kısa zamanda” görüşmelere başlaması gerektiğini de sözlerine ekledi. Ayrıca Kim, yaklaşmakta olan olimpiyat oyunlarına Güney Kore’nin başarılı bir şekilde ev sahipliği yapmasını dileyerek, etkinliğin Kore halkının büyüklüğünü göstermek için “iyi bir şans” olacağını söyledi. Kim’in konuşmasında verilen mesaja Güney Kore’den de olumlu yanıt geldi. Güney Kore’nin Kuzey Kore’yi olimpiyat oyunlarına davet etmesiyle başlayan süreç bir anda Kuzey Kore ile Güney Kore arasında barış rüzgârları esmesine neden oldu.</p>
<p>Kim yeni yıl konuşmasında ABD’ye gözdağı vermekten de kaçınmadı. Masasının üzerinde nükleer silahları ateşleyecek bir düğme olduğunu hatırlatıyordu. Trump’dan yanıt gecikmedi kendisinin nükleer düğmesinin daha büyük, daha güçlü ve çalıştığını söyledi. 9 ocak günü Kuzey ve Güney Koreli yetkililer, sınırdaki Panmunjom köyünde bir araya gelerek Kuzey Kore’nin Kış olimpiyatlarına sporcu ve delegeler göndermesi üzerine anlaştılar. Mart ayında ise üst düzey bir Güney Koreli resmi yetkili Kuzey Kore’yi ziyaret etti ve Kim’in nükleer cephanesinin geleceğini ABD ile tartışmaya hazır olduğunu ve bu görüşmeler sırasında nükleer ve füze testlerini askıya almaya hazır olduğunu ifade ettiğini söyledi. 8 Mart günü Güney Kore Ulusal Güvenlik Direktörü, Trump’ı Beyaz Saray’da ziyaret ettikten sonra basının karşısına çıkarak Kim Jong-un’un Trump’la yüz yüze görüşme arzusunda olduğu mesajını ilettiğini, Trump’ın da bunu kabul ettiğini açıkladı. Bu açıklamanın ardından Kim Jong-un’un önce Güney Kore lideri Moon ile görüşeceği de duyuruldu.</p>
<p><strong>Kuzey Kore Liderinin Sürpriz Çin Ziyareti</strong></p>
<p>Bu arada 27 Mart günü Kim Jong-un Pekin’e gizli ve sürpriz bir ziyaret gerçekleştirdi. Ziyaret Kim’in Pekin’den ayrılmasına yakın bir zamanda resmen duyuruldu. Aslında ziyaret ile ilgili kuşkular günler önce dünya medyasına yansımıştı. Zırhlı ve iyi korunan gizemli bir trenin Kuzey Kore’den Çin’e geldiği haber olmuştu ve trende kim olabileceği konusunda bir takım tahminler vardı. Bu tahminler trende Kim Jong-un olduğu şeklindeydi, ancak Çin resmi bir açıklama yapmamıştı. Fakat ilerleyen günlerde ziyaret bittikten sonra gerçek ortaya çıktı. Kim Jong-un bir ziyaret gerçekleştirmişti. Kuzey Kore ile Çin’in arasında soğuk rüzgârlar estiği söylentisi Kim Jong-un’un yönetime gelmesinden beri gündemdeydi. Özellikle son dönemde Trump’ın baskısıyla Çin, Birleşmişler Milletler Güvenlik Konseyi kararlarına olumlu oy vermişti. Bunun iki ülke arasındaki ilişkileri gerginleştirdiği söylenmişti. Ancak Kuzey Kore, Çin ve Rusya arasında inanılmaz bir stratejik denklem kurulduğundan belki de kimsenin haberi yoktu. Kore sorunu bağlamında Çin, üzerinde baskı hissettiğinde dünya ile birlikte hareket ederken Çin’in yerini Rusya dolduruyordu. Böylece, Kuzey Kore aslında hiçbir zaman yalnız kalmıyordu. Çin, kâğıt üzerinde yaptırımlara destek verse de sınır komsusu olduğu Kuzey Kore ile farklı kanallardan ilişkisini devam ettiriyordu. ABD de dâhil olmak üzere herkes bu durumun farkındaydı.</p>
<p>Aslında en başından beri Çin ile Kuzey Kore birlikte hareket ediyorlardı. Örneğin geçen yıl Kuala Lumpur havaalanında bir suikast sonucu öldürülen Kim Jong-un’un Çin’de yaşayan üvey kardeşi, Kim Jong-nam’ın suikastında Çin istihbaratının rolü büyüktü ancak dikkatler Kuzey Kore’nin üzerinde olduğu için bu gözlerden kaçtı. Hatırı sayılır bir Çinli azınlığın yaşadığı Malezya’da Çin istihbaratının oldukça güçlü olduğu biliniyor. Geçmişte Soğuk Savaş döneminde Çin istihbaratının Malezya’da darbe yaptırarak bir komünist yönetimi işbaşına getirme girişimleri de olduğu iddia edilmişti.</p>
<p>Çin, yüzlerce yıl Kore Krallığı’nın hamiliğini yapmış olması nedeniyle Kore kültürü, siyaseti ve tarihi üzerinde büyük etkisi bulunmaktadır. Çin devlet başkanı Xi Jinping, Kore yarımadasındaki yeni süreci olumlu değerlendirerek, barış çabalarını desteklediklerini açıkladı ve Kim’e sonuna kadar destek verdiklerini gösterdi. Kim Jong-un, Çin’in desteği sayesinde Trump ile görüşmesinde yalnız olmadığı görüntüsünü vermekle birlikte eli boş olarak gitmeyeceği mesajını da veriyordu.</p>
<p>18 Nisan’da Trump, CIA direktörü ve müstakbel dışişleri bakanı Pompeo’nun Kim ile Kuzey Kore’de gizlice buluştuğunu ve “iyi bir ilişki kurulduğunu” duyurdu. Pompeo’nun ziyareti sırasında Kim nükleer silahlardan vazgeçeceği konusunda güvence verdi. Pompeo’nun bu gizli ziyareti akıllara 1971’de Amerikan dışişleri bakanı Henry Kissinger’ın Çin’i gizlice ziyaret ederek Mao ile görüşmesini getirdi. Hatırlanacağı üzere Çin ile ABD bu görüşmenin ardından 1972 yılında dönemin başkanı Nixon’un Çin’i ziyaret ederek Mao ile tokalaşmasıyla iki ülke arasındaki ilişkiler normale dönmüş, Çin, Birleşmiş Milletlere üye olmuştu. Böylece Kissinger ve Nixon Amerikan tarihine geçmişlerdir. Bu tarihi olay ABD’nin Soğuk Savaş dönemindeki en büyük diplomatik başarılarından birisi olmuştur.</p>
<p>Zira ABD, Çin hamlesiyle sosyalist bloku bölmeyi başarmış, Sovyetler Birliği’ne karşı Çin’i yanına almıştır. Yalnız şunu hemen belirtmek lazım ki o dönemde Çin-Sovyet birlikteliği sadece kâğıt üzerinde kalmıştı. Aslında, Çin, Sovyet cephesinden 1960’larda çoktan ayrılmıştı.</p>
<p>Pompeo’nun ziyaretinin hemen ardından Kuzey Kore, ulusal odağını değiştirmek ve ekonomisini iyileştirmek adına nükleer ve uzun menzilli füze denemelerini askıya aldığını ve nükleer test sahasını kapatmayı planladığını açıkladı. Kuzey Kore’nin bu çıkışına Trump, twitter’da “Bu Kuzey Kore ve Dünya için çok iyi bir haber” ve “büyük ilerleme!” şeklinde cevap verdi. Bu arada Kuzey Kore lideri ile Güney Kore lideri arasında kırmızı hat yani doğrudan telefon bağlantısı tekrar kuruldu.</p>
<p><strong>Kuzey Kore-Güney Kore Liderlerinin Buluşması</strong></p>
<p>27 Nisan gününün sabah saatlerinde Kuzey Kore lideri Kim Jong-un, sınıra gelerek Güney Kore topraklarına geçti. Böylece ilk defa Güney Kore topraklarına adım atan Kuzey Kore lideri oldu. Burada Güney Kore devlet başkanıyla el sıkıştı. Bu sırada Güney Kore devlet başkanı “sizin Güney Kore topraklarında olmanız ne güzel, acaba ben ne zaman Kuzey Kore topraklarına ayak basacağım bilmiyorum” şeklindeki değerlendirmesi üzerine Kim, Güney Kore liderinin elinden tutarak sınırın Kuzey Kore tarafına geçirerek, “işte şimdi siz de Kuzeye geçtiniz” diyerek hoş bir jest yaptı. Önemli bir ayrıntı da Güney Kore lideri Moon 1953 yılında Kuzey Kore’den Güney Kore’ye göçen bir ailenin çocuğu olması nedeniyle Kuzey Kore kendisinin ata yurdu olarak ayrı bir önem taşıyor.</p>
<p>Karşılıklı jestlerin ardından iki lider askerden arındırılmış bölgede görüşmelere başladırlar. Görüşmeler oldukça samimi ve sıcak bir atmosferde geçti. Görüşmelerde askerden arındırılmış bölgenin bulunduğu Panmunjom köyünün adı verildiği üç sayfalık Panmunjom Deklarasyonu yayınladı. Bu deklarasyonda özetle Kuzey ve Güney Kore, “nükleer silahlardan arındırılmış bir Kore yarımadasının” ortak hedefleri olduğundan; Kuzey ve Güney Kore “bu çabada aktif olarak uluslararası toplumun desteğini ve işbirliğini aramaya” karar verildiğinden; Kuzey ve Güney Kore, Kore Yarımadası’nda kalıcı ve sağlam bir barış rejimi kurmak için aktif olarak işbirliği yapacaklarından bahsediyordu. Ayrıca deklarasyonda şu andaki doğal olmayan ateşkesin sona erdirilmesinin ve Kore Yarımadası’nda sağlam bir barış rejiminin kurulmasının ve bu beklentilerin daha fazla geciktirilmemesi gereken tarihi bir görev olduğunun da altı çiziliyordu.</p>
<p>İki taraf da sınırın kuzey tarafındaki bir şehir olan Kaesong’da Koreler-arası bir irtibat bürosu kurmayı planladıklarını belirtti. Güney Kore lideri Moon, sonbaharda Pyongyang’ı ziyaret edeceğini açıkladı. Kim Jong-un da davet edilirse Seul’ü seve seve ziyaret edeceğini belirtti. Kim Jong-un görüşmeler sırasında yaptığı konuşmada iki Kore’nin birleşmesinden bahsetti. Daha önceleri ABD’nin Güney Kore’den çekilmesini isterken bu görüşmelerde bu konu gündeme gelmedi. Sonuç olarak Kore Savaşı bir barış antlaşması imzalanamadığı için halen teknik anlamda sona ermemiş durumdadır, sadece ateşkes anlaşması yapılmıştır. Dolaysıyla, Kim Jong-un’un barış adına atmış olduğu adım beraberinde bir barış antlaşması getireceğe benziyor.</p>
<p>Bu zirve Kore Savaşını bitirmiş oldu. Ne ilginçtir ki 65 yıl önce ateşkes anlaşmasını Güney Kore adına ABD imzalamıştı. Görüşmeden sonra Trump, Kore savaşının bittiğini bizzat kendisi twitter’dan duyurdu. Kim Jong-un, stratejik bir manevra yaparak Kore savaşının tüm sorumluluğunu dedesi Kim İl-sung ile Çin lideri Mao’ya yıkmış gibi görünüyor.</p>
<p><strong>Kuzey-Güney Kore Zirvesinin Jeopolitik Sonuçları</strong></p>
<p>Kuşkusuz zirvede alınan kararların hayata geçmesi, Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’un Trump ile 12 haziranda Singapur’da yapacağı görüşmenin sonucunun ne olacağına bağlı. Ancak bu haliyle bakıldığında Kim Jong-un’un dediği gibi bölgede yeni bir tarih başlıyor. Kore halkı İkinci Dünya Savaşından bugüne çok büyük açılar çekmiş bir halk. Dolayısıyla bugün gelinen noktada sona eren sadece Kore Savaşı değil, aynı zamanda tüm Kore halkı için İkinci Dünya Savaşı da sona ermiştir. Zira Kore sorununun ortaya çıkışı İkinci Dünya Savaşı’nın bir sonucudur ve bu sorunun daha da derinleşmesi ise Soğuk Savaş’ın eseridir. Soğuk Savaş’tan bugüne yadigâr kalan tek önemli sorun olan Kore sorunu da artık gündemden kalkacak gibi görünüyor. Ancak her iki tarafın da hâlâ kuşkuları var.</p>
<p>Kim Jong-un’un neden bir anda yüz seksen derece dönüş yaptığı henüz bilinmiyor, olası tahminler var. Ancak 27 nisandaki görüşmenin hemen ardından yine gizlice Çin’e giderek Wuhan’da Çin devlet başkanıyla görüşmesi kuşkuları daha da artırdı. Zira Kim Jong-un’un açık bir şekilde Çin’den talimat aldığı ve Çin’e rapor verdiği görülüyor.</p>
<p>O halde Kuzey Kore’nin bu hamlesi aslında Çin’in taktik stratejik bir jeopolitik hamlesi gibi gözüküyor. En başından beri bu barış görüşmelerini ve ilişkilerin normalleşmesini Çin’in kurguladığı gibi bir izlenim ortaya çıkmaya başladı.</p>
<p>Ekim 2017’de düzenlenen Çin Komünist Partisi’nin 19. Kongresinde Çin Rüyasına ulaşmak için ilkeler kabul edildi ve aynı zamanda ideolojik bir yeniden yapılanma süreci başlatıldı. Bu bağlamda, Çin, özellikle dış politikasında yeni bir süreç başlatarak, Bir Kuşak Bir Yol İnisiyatifini yeni temel dış politika ve ekonomik hedef olarak belirledi. Tüm stratejilerini bu hedefler doğrultusunda değiştirmeye ve oluşturmaya başladı. Bu bağlamda Kuzey Kore stratejisi de yeniden ele alındı.</p>
<p>Çin, Kuzey Kore’ye ABD ile masaya otur, ama masadan kalkan sen olma diyerek aslında bir nevi Trump’ı gafil avlamış oldu. O ana kadar Trump, Kuzey Kore’nin barış için masaya oturacağını hiç düşünmediği gibi ona göre bir stratejisi de yoktu. Ancak Pekin ile Pyongyang’ın sürpriz hamlesi ABD’yi hazırlıksız yakaladı.</p>
<p><strong>Barış Sürecindeki Riskler</strong></p>
<p>Daha öncede söylendiği üzere halen bu barış sürecinde ciddi kuşkular bulunmaktadır. Taraflar arasında bu kuşkular devam ediyor. Uluslararası gözlemcilerin kanaati, Kuzey Kore’nin belli bir noktadan sonra barış sürecini çıkmaza sokarak bu süreçten çekileceği yönündeydi. Gerçekten de 15 Mayıs günü Kuzey Kore, ABD ile Güney Kore’nin düzenlediği Max Thunder tatbikatını gerekçe göstererek, Güney Kore ile 16 Mayıs günü gerçekleşecek olan üst düzey görüşmeyi iptal ettiğini duyurdu. Kuzey Kore, 12 Haziranda yapılacak Trump-Kim Jong-un zirvesinin de iptal edilebileceğini açıkladı. ABD bu duruma temkinli yaklaştı ancak Kim Jong-un’un tekrar masaya oturtmak için de herhangi bir çaba içerisine girmediği görüldü.</p>
<p><strong>Libya Modeli</strong></p>
<p>Kuzey Kore’nin neden böyle bir adım attığı sorusunun cevabına gelince aslında bu cevap, Trump’ın ulusal güvenlik danışmanı Bolton’da bulunuyor. Bolton, Kuzey Kore’nin tıpkı Libya gibi tek taraflı ve hiçbir önkoşul öne sürmeksizin nükleer silahlarından vazgeçmesinde ısrar ediyor. Kısaca ABD tarafı bunu Libya Modeli olarak adlandırıyor. Kuzey Kore ise asla ikinci bir Libya olmayacağız diyor. Aslında bu Libya konusu yeni değil.</p>
<p>Çin, Kuzey Kore’ye bu görüşmelerden önce Batı’nın nükleer programı konusundaki tek taraflı baskılarına karşı taviz vermemesini telkin ederken örnek olarak Kaddafi yönetiminin Libya’da düştüğü hatayı göstererek, Batı ile ilişkileri normalleştirmek için tüm nükleer programından tek taraflı vazgeçtiğini, böylece Kaddafi yönetiminin, ABD ve Batı’ya karşı caydırıcı gücünü kaybederek müdahaleye açık hale geldiğini ve bu hatasını da hayatıyla ödediğini hatırlatmıştı. Dolaysıyla, Kim Jong-un, Çin’in telkiniyle Kuzey Kore’nin Libyalaştırılmasına karşı çıkmış oldu. Her ne kadar Trump, bu süreçte Libya Modeli diye bir şey yok dese de Kuzey Kore bu konuda ısrarını sürdürmektedir.</p>
<p><strong>Kuzey Kore’de Darbe İhtimali</strong></p>
<p>Kuzey Kore’nin Güney Kore ile olan üst düzey görüşmeleri iptal etmesinde sadece tek taraflı nükleer silahlardan vazgeçmesi için üzerindeki Amerikan baskısı değil, aynı zamanda Kim Jong-un’un ülke içerisinde özellikle ordudan gelen yoğun baskılar da etkili olmuştur. Özellik Kim Jong-un’un Güney Kore ve ABD hamlesi Kuzey Kore ordusunda rahatsızlık yarattı.</p>
<p>Ordu, Kim Jong-un’un fazla taviz verdiği fikrinde. Kim Jong-un da orduyu ikna edebilmek adına elinden gelen bütün çabayı sarf ediyor. Belki dedesi ya da babası olsaydı onlar orduyu dizginleyebilirdi. Ancak Kim Jong-un tecrübesiz olması, yaş itibariyle genç olması ve her şeyden öte iktidarda ordunun onayı ile oturuyor olması, ordunun fikrini önemli hale getiriyor. Tek parti sistemlerinde ordu önemli bir aygıt, genellikle partinin bir organı olarak parti tarafından kontrol ediliyor; ancak ordunun üst düzey kimi yetkilileri Kim İl-Sung ve Kim Jong-il zamanından kalma kıdemli isimler. Zaman zaman perde arkasında aslında bu isimlerin Kuzey Kore’yi yönettiği iddia ediliyor. Kuşkusuz, Kim Jong-un’un da eli boş değil. Kuzey Kore ordusu üzerinde Çin’in önemli bir ağırlığı var. Kore savaşından itibaren Kuzey Kore ordusu içerisinde önemli bir Çin yanlısı grup var. Ayrıca bunların yanında yüzlerce Çinli askeri danışman görev yapıyor. Kim Jong-un’un son zamanlarda neredeyse ayda bir Çin’i ziyaret etmesinin bir nedeni de Çin’in desteğini arkasına alarak ordu karşısında elini güçlendirmek istemesidir. Son noktada bugün Kuzey Kore hiç olmadığı kadar bir darbe tehdidi ile karşı karşıyadır. Trump ile zirve öncesi bu gerçeği de göz ardı etmemek gerekir.</p>
<p><strong>İki Kore’nin Birleşmesi Meselesi</strong></p>
<p>Burada bir başka sıkıntı da Kim Jong-un’un ortak basın açıklamasında iki ülkenin birleşmesinden bahsetmesi oldu. Ancak bu birleşme olayı babası Kim Jong-il zamanında da Güney Kore ile çok konuşuldu. Fakat Çin bu birleşmeye hep karşı çıktı ve Kuzey Kore’ye o yönde telkinde bulundu.</p>
<p>Çin bu birleşmenin çok büyük bir jeopolitik tehlike doğuracağını düşünüyordu. Tıpkı birleşen iki Almanya durumunda olduğu gibi güçlü ve zengin taraf diğer tarafı yutacaktı. Batı Almanya, Doğu Almanya ile birleşerek Doğu Almanya’yı ortadan kaldırmıştı. Sonuç olarak daha güçlü ve zengin olan Güney Kore de Kuzey Kore ile birleşerek Kuzey Kore’yi ortadan kaldırıp Amerikan müttefiki güçlü bir Kore’nin ortaya çıkmasına neden olacaktı. Dahası Güney Kore, Kuzey Kore’nin elinde bulunan füze ve nükleer teknolojinin de sahibi olacak. Bu durum, bölgede Çin’in karşısına yeni bir nükleer gücün çıkacağı anlamına geliyor. Bu nedenle Pekin yönetimi, İki Kore’nin şu an için birleşmesine sıcak bakmıyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kore-yarimadasinda-baris-ruzgarlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Kuşak Bir Yol Girişimi: Çin&#8217;in Yeni Dünya Düzeni</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bir-kusak-bir-yol-girisimi-cinin-yeni-dunya-duzeni/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bir-kusak-bir-yol-girisimi-cinin-yeni-dunya-duzeni/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Barış Adıbelli]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 22:35:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Adıbelli]]></category>
		<category><![CDATA[Çin]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Dünya Düzeni]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1990</guid>

					<description><![CDATA[Bir Kuşak Bir Yol Girişimi Asya Pasifik bölgesinin Marshall Yardımı olarak görülmektedir. Hatırlanacağı üzere Marshall yardımı tek başına yürürlüğe girmemiştir. ABD, üç aşamalı bir strateji izlemiştir. Evvela 1947’de Truman Doktrini’nin ilan edilmesiyle siyasi altyapısı hazırlanmıştır. Daha sonrada Marshall yardımı yapılmıştır. Hem Truman Doktrini, hem de Marshall yardımları aslında yeni bir dünya düzeninin inşasıydı ve bu düzenin başını ABD çekiyordu. Bu düzeni koruma adına ABD, 1949’da bir askeri savunma paktı olan NATO’yu kurarak üçüncü aşamayı tamamlıyordu. Yaklaşık kırk yıldan beri Çin, ekonomik odaklı bir büyüme stratejisi benimsemiş, tüm politikalarını da bu çerçevede şekillendirmiştir. 1980’lerde Çinli lider Deng Xiaoping, Sovyetler Birliği’nin gidişatını ve geleceğini çok iyi analiz ederek, Sovyetler Birliği’nin sonunun ekonomik nedenlerden olacağını tespit etmiştir. Bu tespit ve analizini Sovyet liderlerle paylaşmasına rağmen Sovyetler Birliği Çin’i dikkate almadığı gibi Çin’i Sovyetler Birliği’ni yıkmak için bir takım komplolara alet olmakla suçlamışlardır. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Çin yönetimi Sovyet sistemindeki özellikle ekonomik aksaklıkların Çin sistemindeki benzerlerine müdahale ederek, Çin’de sistemi ve rejimi rehabilite etmiştir. Böylece, Çin, Doğu Bloku yıkılırken hasar almadan bu badireyi atlatmıştır. Soğuk Savaş sonrası döneme karma pazar ekonomisiyle devam etmiştir. Çin, gözden düşen siyasi sistemini, ideolojisini ve rejimini geri plana çekerken, ekonomik atılımını ön plana itmiştir. Deng’in tüm bu süreç &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bir Kuşak Bir Yol Girişimi Asya Pasifik bölgesinin Marshall Yardımı olarak görülmektedir. Hatırlanacağı üzere Marshall yardımı tek başına yürürlüğe girmemiştir. ABD, üç aşamalı bir strateji izlemiştir. Evvela 1947’de Truman Doktrini’nin ilan edilmesiyle siyasi altyapısı hazırlanmıştır. Daha sonrada Marshall yardımı yapılmıştır. Hem Truman Doktrini, hem de Marshall yardımları aslında yeni bir dünya düzeninin inşasıydı ve bu düzenin başını ABD çekiyordu. Bu düzeni koruma adına ABD, 1949’da bir askeri savunma paktı olan NATO’yu kurarak üçüncü aşamayı tamamlıyordu.</strong></p>
<p>Yaklaşık kırk yıldan beri Çin, ekonomik odaklı bir büyüme stratejisi benimsemiş, tüm politikalarını da bu çerçevede şekillendirmiştir. 1980’lerde Çinli lider Deng Xiaoping, Sovyetler Birliği’nin gidişatını ve geleceğini çok iyi analiz ederek, Sovyetler Birliği’nin sonunun ekonomik nedenlerden olacağını tespit etmiştir. Bu tespit ve analizini Sovyet liderlerle paylaşmasına rağmen Sovyetler Birliği Çin’i dikkate almadığı gibi Çin’i Sovyetler Birliği’ni yıkmak için bir takım komplolara alet olmakla suçlamışlardır. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Çin yönetimi Sovyet sistemindeki özellikle ekonomik aksaklıkların Çin sistemindeki benzerlerine müdahale ederek, Çin’de sistemi ve rejimi rehabilite etmiştir. Böylece, Çin, Doğu Bloku yıkılırken hasar almadan bu badireyi atlatmıştır. Soğuk Savaş sonrası döneme karma pazar ekonomisiyle devam etmiştir. Çin, gözden düşen siyasi sistemini, ideolojisini ve rejimini geri plana çekerken, ekonomik atılımını ön plana itmiştir.</p>
<p>Deng’in tüm bu süreç içerisinde uygulamış olduğu stratejisinin tek cümlede özeti, bizzat kendi deyimiyle “kedinin rengi önemli değildir, önemli olan kedinin fareyi tutup tutamamasıdır” sözüdür.</p>
<p>Bu benzetme aslında Deng’in önderlik ettiği Çin’in pragmatik dünya algısını göstermesi açısından önemlidir. Deng’in 1990 yılında “24 Karakter Stratejisi” olarak ortaya koyduğu ilkeler, kendisinden sonra gelecek lider kadro tarafından siyasi vasiyeti olarak görüldü. Deng, 24 Karakter Stratejisinde kendisinden sonra gelecek liderlere şu uyarılarda bulunuyordu:</p>
<p>&#8211; Sakin bir şekilde gözlemleyin,<br />
&#8211; Konumumuzu sağlama alın,<br />
&#8211; Sorunlarla sakin bir şekilde başa çıkın,<br />
&#8211; Gücünüzü gizleyin,<br />
&#8211; Uygun zamanı bekleyin,<br />
&#8211; Düşük bir profili muhafaza etmede iyi olun<br />
&#8211; Asla liderlik iddiasında bulunmayın.</p>
<p>Özetle Deng, kendisinden sonra gelecek lider kadroya maceraya girmekten kaçınmalarını ve ekonomik kalkınmayı temel hedef yapmalarını tavsiye ediyordu.</p>
<p>Gerçekten de Deng’ten sonra gelen liderler Jiang Zemin ve Hu Jintao da aynı yolu izleyerek Çin’in ekonomik büyümesi konusunda çaba sarf ettiler. Hiçbir zaman dünya ve bölge politikasında liderlik iddiasında bulunmadılar ya da ideolojik tartışmalara, gerginliklere veya kamplaşmalara girmediler.</p>
<p>Bir başka deyişle ekonomik odaklı büyüme ve buna bağlı strateji geliştirme süreci devam etti. Ancak 21. yüzyıl, yeni bir takım tehditleri ve zorlukları da beraberinde getirdi. Çin, küreselleşme, dünyanın dijitalleşmesi, teknoloji devrimi, asimetrik tehditler, etnik çatışmalar ve uluslararası terörizm gibi meydan okumalarla yüz yüze geldi. Özellikle 11 Eylül 2001’de ABD’ye yapılan terör saldırısı uluslararası politikada yeni bir dönemin başlangıcı oldu.</p>
<p>2000’li yıllara kadar ekonomide açık kapı politikasını sonuna kadar uygulayan Çin, benzer bir açık kapı politikasını siyasi anlamda uygulamadığı gibi siyasi açıdan kendisini dış dünyadan da soyutlamıştır. Kendisini doğrudan ilgilendirmeyen siyasi konulara taraf olmamış, daha bölgesel ve yerel bir tavır takınmıştır. Küreselleşmenin ekonomik boyutuna sıcak bakarken, siyasi boyutuna ise kapılarını kapatmıştır. Kuşkusuz bu tutumun arkasında rejimini muhafaza etme kaygısı yatmaktadır. 1989’da yaşamış olduğu Tiananmen öğrenci olayları gibi bir tecrübenden sonra Çin’in dış dünyaya bakışının biraz şüpheci olması da aslında anlaşılabilir bir durumdur.</p>
<p>2000’lerin başında Çin, artık siyaseten kendisini dünyadan izole etmekte zorlanmaya başlamıştır. Zira ekonomisi dünya politikasında ortaya çıkan gelişmelerden etkilenmeye başlamıştır. Çin, her ne kadar açık kapı politikasını takip etse de ekonomisini dünya ekonomisine entegre edememiştir. Burada büyük bir çelişki yaşanmıştır. Bu çelişkinin orta vadede Çin ekonomisi için bir zaaf noktası oluşturacağı öngörüsü aslında 1990’larda tartışılmaya başlanmış ve çözüm olarak da 1990’ların ikinci yarısından itibaren Dünya Ticaret Örgütü’ne üyelik için hazırlıklara başlanmıştır.</p>
<p>11 Eylül saldırısının hemen ardından da Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne üyeliği gerçekleşmiştir. Çin’in belki de bu dönemde attığı en önemli siyasi adım Şanghay Beşlisini, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne dönüştürmek olmuştur.</p>
<p>2002’de Çin Komünist Partisi’nin 16. Kongresinde göreve gelen Hu Jintao, hem yeni kuşak lider olarak öne çıkmış hem de ılımlı duruşuyla iç ve dış politikada belli bir denge sağlamıştır. Dünya politikasıyla ilgili önemli gelişmelerde ve karar aşamalarında hep ortada durmuştur. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin riskli kararlarında çekimser oy kullanmıştır. Rusya ile geliştirilen sıkı işbirliğine rağmen zaman zaman Rusya’nın karşılaşmış olduğu zorluklarda Moskova’nın yanında yer almak yerine tarafsız durmayı tercih etmiştir.</p>
<p>İdeolojik olarak ABD’nin tam karşısında olan bir söyleme sahip olmasına rağmen pratikte ABD ile ilişkiler daha da geliştirilmiş ve özellikle ekonomik ve ticari ilişkilere önem verilmiştir. Doğrudan ulusal güvenliğini tehdit etmediği sürece ABD ile siyasi polemik konularına girmekten kaçınılmıştır. Çin’in dünya politikasına bu kadar ilgisiz olması yanında Rusya’nın yanında yer almamasının siyasi bir nedeni ya da siyasi bir tercih ile ilgisi bulunmamaktadır. Daha önce de belirtildiği üzere bu duruş tamamen ekonomik büyümeyi öncelemesi nedeniyledir.</p>
<p>Çin, her ne kadar ideolojik bir çatışmadan, bloklaşmadan kaçsa da Soğuk Savaş sonrası dönemde ideolojik çatışmaların yerini medeniyetler çatışması alacak diyen Samuel Huntington’a göre, Çin, Batı medeniyetinin karşısındaki öteki olarak tasvir edilmiştir. Batı dünyası Çin ile ekonomik ilişkileri geliştirirken siyasi ilişkilerinde Çin’in mevcut siyasal sistemini de sert bir şekilde eleştirmekten kaçınmamıştır. Çin’in devletçi ekonomik modelini yerden yere vurmuşlardır. Ama bu devletçi ekonomik model 2008’de dünyada yaşanan ve özellikle ABD’de yıkıcı etkileri görülen ekonomik krizden Çin’i kurtarmıştır.</p>
<p>Hu Jintao döneminde (2002-2012) Çin’in devletçi ekonomisi muazzam büyüyerek, ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük ekonomisi oldu. Fakat bu ekonomik büyüme siyasi alana yansımadı. Örneğin 2003 yılında Irak’ın işgalinde veya Arap Baharı sürecinde Çin, siyasi gücünü göstermeyerek geri planda kalmayı tercih etti. Bu tercih, yukarıda da belirtilen Deng’in 24 Karakter Stratejisiyle ilgili olabilir. Çin yönetimi oradaki tavsiyelere uymuş olabilir ancak 24 Karakter Stratejisinin de bir kullanım ömrü bulunmaktaydı. Nihayetinde Deng Xiaoping, sonsuza kadar bu stratejinin kullanılmasını istememiş, sadece hazır olana kadar beklenilmesini istemişti.</p>
<p><strong>Çin Rüyası</strong></p>
<p>2012’de Çin Komünist Partisi’nin 18. Kongresinde Xi Jinping göreve geldi. Xi Jinping, Mao’nun yakın arkadaşlarından ve Kızıl Ordu’nun önemli komutanlarından birisi olan eski bir devrimcinin oğluydu. Hayatı komünist partiye hizmetle geçti. Uzun yıllar köylerde çalıştı, tarımla ilgilendi. Partinin her kademesinde bulundu. Partiyi, ülkesini ve halkını oldukça iyi tanıyordu. Aralık 1978’de Çin Komünist Partisi 11. Merkez Komitesi 3. Genel toplantısında Deng Xiaoping tarafından ilan edilen Reform ve Dışa Açılım Politikasından 2012’de Xi Jinping’ün göreve gelmesine kadar olan dönemde Çin, oyunu başkasının (ABD) koyduğu kurallara göre oynadı. Özellikle Soğuk Savaş sonrası ABD tarafından ilan edilen Yeni Dünya Düzeni’ne her ne kadar Çin itibar etmese de zorunlu olarak bu yeni düzenin çizmiş olduğu ekonomik sınırları aşmadı. Çoğu zaman ABD’nin küresel ve bölgesel politikalarını tasvip etmese de sessiz kalmayı tercih etmek zorunda kaldı!</p>
<p>2013 Mart’ında devlet başkanlığı görevine getirilen Xi Jinping, Çin parlamentosunun kapanış oturumunda yaptığı konuşmada Çin Rüyası’ndan bahsetti. Bu rüyayı gerçekleştirebilmek için Çin halkını yeniden ayağa kaldıracaklarını söyledi.</p>
<p>Pekin, artık ABD’nin küresel hükümranlığında yaşamak ya da kazanmak için siyasi taviz vermeyi 1840-1949 yılları arasında yaşanan ve Çin’in neredeyse yarı sömürge bir hale geldiği Utanç Asrına benzetmeye başladı. Bu nedenle Xi Jinping, artık Çin’in başkasının oyununda başkasının kurallarına göre değil, kendi oyununda, kendi koyduğu kurallara göre oynaması gerektiğini düşünerek Çin’in kendi dünyasını inşa etme yoluna gidiyordu.</p>
<p>Bu yeni Çin Rüyası çok uzun zamandan beri Çinli jeopolitikçiler tarafından tartışılan bir meseleydi. Hâlihazırda binlerce yıldan beri Çin’in dünya olarak gördüğü şey bizzat kendisine ait olan coğrafyaydı. Çin, kendisini bir ülkeden, bir imparatorluktan çok bir dünya, bir medeniyet olarak görüyordu. Zaten kendisini bugün dahi Çince “Zhongguo” yani “Orta Krallık” diye adlandırıyor. Orta Krallık sadece kendisini tanımladığı bir sıfat veya isimden çok anlam derinliği olan bir dünya görüşünü yansıtmaktadır. Geleneksel ve tarihsel anlamına göre Orta Krallık her şeyin ortasında ve üstünde olan üstün bir medeniyeti tasvir ediyordu.</p>
<p>Çin kendisini medeniyetin merkezi olarak görüyor, kendisinin dışındakilerini ise barbarlar olarak adlandırıyordu. Çin’in bu kültürel üstünlük duygusu o kadar ileri gitmişti ki 19. yüzyılda kendisini yarı sömürge haline getirmiş olan dönemin en büyük askeri ve ekonomik gücü İngiliz imparatorluğuna karşı bile kendisini medeni, İngilizleri ise barbarlar olarak görmekten çekinmemiştir.</p>
<p>Çin’in inşa edeceği dünyadan maksat denizlerden dağlardan oluşan somut bir coğrafya değil aksine kültürel olarak birçok coğrafyayı ve halkı kapsayacak bir soyut alandır. Xi Jinping, bu durumu Çin Rüyasının sadece Çin halkına değil öteki halklara da mutluluk getireceğini söyleyerek tespit etmişti. Xi Jinping’e göre Çin Rüyasını gerçekleştirmek için Çin yolunu izlemek gerekiyor.<br />
Çin yolu ise Çin’e özgü sosyalizm düşüncesidir. Bir nevi bu rüyayı gerçekleştirmek için mevcut rejimin bir anahtar olduğunu halkına söylüyordu. Böylece rejime, ideolojiye ve partiye yapılacak bir başkaldırının Çin’in aydınlık ve müreffeh geleceğine yapılacağını ima ediyordu. Çin Rüyasının temelini 2021’de Çin’in orta düzeyli refah devleti haline gelmesi oluşturuyordu.</p>
<p><strong>Çin’in Yeni İpek Yolu Projesi</strong></p>
<p>Xi Jinping’in 2013 yılında Kazakistan ziyareti sırasında Nazarbayev Üniversitesinde yaptığı konuşma Çin’in kendi dünya düzenini kurması adına önemli bir başlangıç noktası oldu. Xi Jinping, konuşmasında İpek Yolu Ekonomik Kuşağını tüm Avrasya halkları olarak birlikte inşa etme çağrısında bulundu. Xi Jinping, bu projenin kapsamını Avrasya bölgesindeki bütün ülkeler arasındaki ekonomik ilişkileri daha da yoğunlaştırmak, karşılıklı işbirliğini daha da derinleştirmek ve gelişme için daha geniş bir ufuk açmak için yaratıcı bir ruhla yeni bir işbirliği mode­lini geliştirerek “İpek Yolu Ekonomik Kuşağı”nı ortaklaşa oluşturmak olarak özetliyordu. İpek Yolu Ekonomik kuşağı güzergâhında yer alan bütün ülkelerin mutluluğuna hizmet edecek muhteşem bir proje olacağının da altını çiziyordu.</p>
<p>Xi Jinping konuşmasında İpek yolu Ekonomik Kuşağı projesi için oluşturulan vizyonun beş adımda gerçekleştirileceğini söyleyerek bu adımları şöyle sıralamıştır:</p>
<p>-İlgili ülkelerle ekonomik gelişme stratejileri ve politikaları hakkında geniş kapsamlı istişarelerde bulunarak politik eşgüdümün sağlanması.<br />
-Pasifik Okyanusu’ndan Baltık Denizi’ne kadar uzanacak büyük bir taşımacılık hattı açılması. Bu nedenle taşımacılık için kullanılan yol bağlantıları güçlendirilecek. Bu bağlamda Şanghay İşbirliği Örgütü’ne üye ülkeler arasında taşımacılığın kolaylaştırılmasıyla ilgili bir anlaşma metni üzerinde istişare yapılmaktadır.<br />
&#8211; Karşılıklı yarar ve ortak kazancı gerçekleştirilmesi. İpek Yolu Ekonomik Kuşağı’nda yer alan ülkeler 3 milyara yakın bir toplam nüfusa sahiptir. Bu da dünyanın en büyük pazarı demektir. Bölge ülkeleri arasında ticaret ve yatırım alanlarındaki işbirliğinde son derece büyük bir potansiyel bulunmaktadır.<br />
&#8211; Para sirkülasyonunu yoğunlaştırarak, ticarette tarafların kendi yerel paralarını kullanılması.<br />
&#8211; Halklar arasındaki yakınlık ve ül­keler arasındaki dostane ilişkilerin geliştirilmesi. İşbirliğinin gerçekleştirilmesi, ilgili bütün ülkelerin halklarının desteğine bağlıdır. Bölgesel işbirliğine güçlü kamuoyu desteği ve sağlam sosyal zemin sağlamak için halkla­r arasındaki dostça temaslar yoğunlaştırılmalı, karşılıklı anlayış ve gelenek­sel dostluk pekiştirilmeli.</p>
<p>Xi Jinping, bu konuşmasında aslında çok önemli bir başkaya ayrıntıyı da paylaşmıştı. İlk defa Çinli bir lider, Çin’i ve Çin halkını Avrasya halklarının bir parçası olarak görüyor, Çin’i Avrasya’nın bir parçası olarak gösteriyordu. Oysa geleneksel olarak Çin kendisini her zaman Asya-Pasifik bölgesinin bir parçası olarak görmüştü. Soğuk Savaşı döneminde Avrasya, Çin için Sovyet coğrafyası anlamına gelmekteydi.</p>
<p>Soğuk Savaş sonrası ise Avrasya eski Sovyet coğrafyası ve yeni Rusya nüfuz alanı olarak görülmüştü. Ardından yine aynı yıl Endonezya ziyaretinde Xi Jinping, Deniz İpek Yolunu ASEAN (Güneydoğu Asya Uluslar Birliği) ülkeleri ile birlikle kurmayı teklif ederek, İpek Yolu’nun diğer bir ayağını ilan etmiş oldu. Çin, vakit kaybetmeden İpek Yolu fonunu kurdu ve bu fona 160 milyar dolar kredi verdi. Bir yıl içinde 900 milyar dolar daha vereceği konusunda taahhütte bulundu. 2014’te ise Putin ile bir araya gelen Xi Jinping, Bir Kuşak Bir Yol Girişimi’ne Rusya’dan destek aldı.</p>
<p>Çin, bu yeni girişim için jeopolitik olarak kendisi için önemli olan altı alan belirledi. Her bir alan için kendine özel bir planlama stratejisi takip ederek, temel parametreler belirledi. Bu altı jeopolitik alan, Çin’deki altı eyaletin sorumluğuna verildi. Çin’in belirlediği jeopolitik alanlar şunlar:</p>
<p><strong>Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru</strong></p>
<p>Nisan 2015’te Xi Jinping’in Pakistan’ı ziyareti sırasında açıklanan Çin -Pakistan Ekonomik Koridoru projesi, Çin’in en batısındaki Uygur Özerk Bölgesinde Kaşgar şehrinden başlayan Umman Denizi’nin Pakistan sahilindeki Gwadar Limanı’na giden bir kara yolunun genişletilmesini ve modernleştirilmesini amaçlıyordu. Bu koridorda Çin ve Pakistan’ı birleştiren 2897 kilometrelik bir karayolu, demiryolu hatları ve petrol ve doğalgaz boru hatları bulunacak. Böylece bu proje Çin’i Gwadar limanı ile Karaçi’ye bağlayacak. Çin’de öteden beri az gelişmiş olan ve denize uzak olan Batı bölgesini bir şekilde Hint Okyanusuna açma fikri gündemdedir ancak Batı bölgesinin ekonomik kalkınmasının yavaş olması ve Pakistan’ın istikrarsızlığı gibi nedenlerden dolayı bu fikir hiçbir zaman gerçekleşemedi.</p>
<p>2017’de Gwadar limanı işletmeye açıldı. Yapımında Çin aktif rol oynadı ve işletmesinde pay sahibi oldu. Gwadar limanı, Basra Körfezi’nin hemen girişindeki Hürmüz Boğazına yakın bir yerde olması nedeniyle Çin’in Deniz İpek Yolu adını verdiği ve ticari mallarını taşıdığı, özellikle Basra Körfezinden gelen petrolün sevkiyatında kullandığı deniz yollarının güvenliği açısından önemli bir noktadır. Bu stratejik konum, Çin’in batı eyaletlerinden doğrudan ihracat yapma imkânı verecek. Orta Doğu’dan Çin’e sevk edilen petrolün 12070 kilometre olan mesafesini 2414 kilometre kısaltacak.</p>
<p>Fakat Gwadar’ın Pakistan’ın ayrılıkçı bölgesi olan Belucistan’da olması, buranın güvenliğini tehlikeye atmaktadır. 2000’li yılların ortalarından itibaren ABD’nin bu bölgedeki stratejisi Belucistan’ın bağımsızlığı yönünde. Zaten Trump göreve gelmez Pakistan’ı Çin’in İpek Yolu projesine destek vermesinden dolayı cezalandırarak tüm yardımları durdurmuştur. Oysa Soğuk Savaş sırasında Pakistan, ABD’nin Yeşil Kuşak politikasının en önemli merkeziydi. Çin-ABD ilişkilerinin 1970’lerde normalleşmesinde Pakistan önemli rol oynamıştır. Bu projede diğer sıkıntılardan birisi de Hindistan ile Pakistan arasında ihtilafa neden olan Keşmir bölgesinin Gılgıt-Baltistan bölümü. Bu bölgedeki anlaşmazlık projenin geleceği için oldukça önemlidir. Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru projesinin maliyeti 75 milyar dolar olarak tahmin ediliyor. Eğer tüm projeler tamamlanırsa Pakistan’a 1970’den bugüne kadar yapılan doğrudan yabancı yatırımlarından daha fazla bir miktar olacak. Halihazırda Çin, Pakistan’a 46 milyar dolar vermiş durumda.</p>
<p><strong>Bangladeş-Çin-Hindistan-Myanmar Ekonomik Koridoru</strong></p>
<p>“Güney Asya’ya açılan uluslararası bir geçit” olarak adlandırılan bu proje Çin’in Yunnan Eyaleti’nin başkenti olan Kunming’i Hindistan’a, Myanmar’a ve Bangladeş’e otoyol ve hızlı tren ile bağlayacak. Kara köprüsüne ek olarak, dört ülkeyi de birbirine bağlayacak hava alanları ve su yollarının yanı sıra enerji nakil hatları ve petrol boru hatları inşa edilecek. Koridor, Hindistan’ın dördüncü en kalabalık eyaleti Batı Bengal de dahil olmak üzere dört yüz milyondan fazla insanın pazarını birleştirerek ortak bir pazar haline getirecek. Bu bağlamda 2016’da Xi Jinping, Bangladeş’i ziyaret etmiş ve bu ziyareti esnasında da 24 milyar dolar kredi vermiştir.</p>
<p><strong>Çin-Hindiçin Ekonomik Koridoru</strong></p>
<p>Bu proje de Çin’in güney bölgesini Singapur’a, Endonezya’ya, Malezya’ya, Tayland’a, Vietnam’a, Laos’a ve Kamboçya’ya bağlayacak. Özellikle bu projede önemli bir deniz yolu olan Malakka Boğazında Çin, Malezya ile ortak liman projeleri geliştirme üzerinde çalışıyor. Bu proje ile Çin’in aynı zamanda güney bölgesi Güney Çin denizine bağlanacak. Ayrıca Güney Çin denizi sorununa taraf olan ülkelerin çoğu da bu projenin kapsamı içinde.</p>
<p><strong>Çin-Orta Asya-Batı Asya Ekonomik Koridoru</strong></p>
<p>Bu Koridor, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Özbekistan, Türkmenistan, Afganistan, İran ve Türkiye gibi Orta Asya ülkelerini kapsayacaktır. Bu hat, Azerbaycan, Gürcistan ve Rusya üzerinden Ukrayna’ya uzanacak. Koridorun bazı bileşenleri zaten uygulanmıştır. Örneğin, Orta Asya’daki en uzun demiryolu tüneli ve Özbekistan’daki demiryolu hattı tamamlandı. Ayrıca Çin-Kırgızistan-Özbekistan karayolu tamamlandı. Eylül 2016’da Çin ve Afganistan arasında bir demiryolu bağlantısı da açıldı.</p>
<p>Bakü-Tiflis-Kars demiryolunun tamamlanmasıyla Azerbaycan ve Gürcistan Kars’a bağlanacak ve Çin-Orta Asya-Batı Asya Ekonomik Koridoru Güney Kafkasya’ya bir bağlantı sağlayacaktır. Çin, bu bölgeyle, Azerbaycan ve Gürcistan ile ticaretin genişlemesine büyük ilgi göstermiş, Çin Enerji Fonu Komitesi, Çin Enerji Şirketi’nin, Gürcistan’ın Karadeniz kıyısındaki Poti Sanayi Bölgesi’nin yüzde 75’ini satın alacağı duyurusu da dâhil olmak üzere çok sayıda yatırım yapmış durumdadır. Bu projede önemli hatlardan birisi de Çin-İran demiryolu projesi. Özellikle Çin, İran’ın Orta Doğu bölgesine girişte anahtar olduğuna inanıyor. Hu Jintao döneminde İran, Orta Doğu ve Avrupa’ya Çin’i bağlayan en önemli bağlantı noktası olarak görülmüştü. Bu bağlamda iki ülke arasında stratejik ortaklık ilan edilmişti. Halihazırda İran, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne tam üyelik için beklemektedir. Xi Jinping’in, İran’ın Orta Doğu’da istikrar ve barış için önemli bir ülke olduğunun altını çizmesi, Çin’in Orta Doğu politikasını İran üzerinden yönetme eğilimi olduğunu göstermektedir. Özellikle önemli bir petrol üreticisi olan Irak yönetiminin İran’a yakın olması Çin için oldukça önemlidir.</p>
<p>İran ve Irak gibi iki önemli petrol üreticisiyle yakın ilişkiler, Çin’in enerji politikası açısından da önemli yansımaları olacak ilişkilerdir. Ayrıca Suriye’de Esad yönetimiyle İran’ın stratejik ilişkileri bulunmakta hem Irak’ta, hem Suriye’de hem de Lübnan’da İran kontrolündeki devlet dışı aktörler özellikle Amerikan varlığına karşı bir güvence olarak görülmektedir. Örneğin Hizbullah örgütü İsrail’e karşı İran üzerinden edindiği Çin menşeli birçok silah kullanmaktadır.</p>
<p>Çin-Orta Asya-Batı Asya Ekonomik Koridoru projesinde Ermenistan dışlanmış durumdadır. Her ne kadar Çin, prensip olarak Ermenistan’ı da bu projede görmek istediğini söylese de Ermenistan tarafı Pekin yönetiminin bu proje için Ermenistan’a resmi katılım davetinde bulunmadığını söylemiştir. Kuşkusuz, Ermenistan’ın projeden dışlanmasında Türkiye ve Azerbaycan’ın rolü büyüktür. Zira Ermenistan’ın aslında oynayabileceği jeopolitik rolü zaten Azerbaycan ve Gürcistan yeterince oynamaktadır. Ermenistan’ın Azerbaycan’ın topraklarını işgal altında tutması ve Türkiye’ye karşı sözde soykırım iddiaları nedeniyle her iki ülke ile yaşadığı ihtilaf ve bu iki ülke ile diplomatik ilişkilerinin olmaması tercih dışı bırakılmasında önemli etkendir. Çin geleneksel olarak iki ve daha fazla ülke arasındaki ihtilaflardan uzak kalmayı tercih eder, sorunlu bölgelere ve ülkelere pek yaklaşmaz. Çin’in Ermenistan ile iyi ilişkileri olsa da zaman zaman silah satsa da Ermenistan, Çin ile belli bir mesafede durmak zorundadır. Bu duruşun arkasında Çin’in Kafkaslarda etkin olmasını istemeyen Rusya bulunmaktadır. Rusya bu bölgeyi kendi arka bahçesi olarak görmektedir. Her ne kadar 2016’da Ermenistan’ı ziyaret eden üst düzey Çinli yetkililer Bir Kuşak Bir Yol Projesinde Ermenistan’ı da görmek istediklerini söyleseler de Pekin yönetimi resmen harekete geçmemiştir.</p>
<p><strong>Yeni Avrasya Kara Köprüsü</strong></p>
<p>Çin’in üretim üssü batıya doğru kaymaya başladığı için, Çin mallarının Avrupa’ya gönderilmesinde Çin’in doğu bölgelerindeki limanlar yerine Çin’in batı bölgesinden demiryolu üzerinden gönderilmesi tercih edilmektedir. Deniz üzerinden Avrupa’ya gönderilen Çin malları süre açısından uzun olsa da maliyet açısından demiryolu üzerinden karadan gönderilmesinden daha ucuza geliyor. Bu güzergâh eski Sovyet coğrafyasının üzerinden Avrupa’ya, oradan Atlantik kıyılarına kadar uzanıyor. Bu hat eski Sovyet hattı üzerinden Kazakistan’a, oradan da Rusya’nın Yekaterinburg şehrine oradan da Kazan’a, Moskova’ya, Beyaz Rusya’ya, Polonya’ya, Almanya’ya Fransa’ya ve son durak olarak Londra’ya ulaşıyor. Şu anda bu hat Çin için favori bir hat. Bu hattın denemesi de geçen aylarda yapıldı.</p>
<p>Aslında bu hattın alternatifi belki de daha kısa olan Türkiye’nin orta koridor olarak adlandırdığı Çin’in Çin-Orta Asya-Batı Asya Ekonomik Koridoru olarak adlandırdığı koridordur. Türkiye, hızla altyapısını tamamlamaya çalıştığı orta koridorda ısrarını sürdürüyor. Çin, bu koridoru önemsediğini ve aktif şekilde kullanacağını her fırsatta söylüyor; ancak uygulamada Çin’in tercihi Rusya hattı olmuştur. Kuşkusuz bu tercihin altında birçok neden yatıyor. Her şeyden önce Çin, İran’a önem verse de ABD ile yaşanan gerginlikten dolayı olası bir savaş tehlikesi görüyor. Özellikle son dönemde İran’ın ABD ile ve</p>
<p>Türkiye’nin Avrupa ile yaşadığı sorunlar nedeniyle Çin’in orta koridoru yedeğe aldığı iddia ediliyor. Oysa 14-15 Mayıs 2017’de Pekin’de düzenlenen Bir Kuşak Bir Yol forumunda Xi Jinping açılış konuşmasını yaptıktan sonra Rusya devlet başkanı Putin ve Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın birer konuşma yapmaları aslında Çin’in bu yeni İpek Yolu projesinin üç önemli sacayağını göstermesi bakımından önemliydi.</p>
<p>Türkiye’nin bu önemine rağmen Avrupa’da Almanya, Fransa gibi ülkelerin başını çektiği Avrupa Birliği’nin Çin nezdinde Türkiye’nin aleyhine yürüttüğü üstü kapalı bir lobicilik faaliyeti var. Bu projede Türkiye hattının kullanılmasını istemiyorlar. Öyle ki Türkiye’nin yerine savaşın eşiğine geldikleri, kanlı bıçaklı oldukları Rusya’nın hattının kullanılmasını tercih ediyorlar. Avrupa’da bu lobicilik faaliyeti bir karalama kampanyası şeklinde devam ediyor. Türkiye’nin ekonomisinden siyasi yapısına, güvenlikten teröre kadar geniş bir alanda manipülasyon amaçlı bilinç altı mesajlar verilmeye çalışılarak, Çin’in aklı bulandırılmaya çalışılıyor.</p>
<p>İlginç olan nokta ise ABD’nin pozisyonudur. ABD, Bir Kuşak Bir Yol girişimini dünya ticaretine büyük katkılarda bulunacağı nedeniyle memnuniyetle karşılamıştır. Trump, bu projeye ekonomik nedenlerden dolayı sempati ile bakarken, Pentagon kanadı ise bu projenin Çin’in dünya düzeninin inşası olarak görüyor ve buna karşı hamlelere hazırlanıyor. ABD’nin jeopolitik hamlesi muhtemelen Asya-Pasifik bölgesinde olacak. Ancak ABD, Avrupa ile bir noktada ayrılıyor. ABD, Çin’in Avrupa’ya Rusya üzerinden değil, Türkiye üzerinden bağlanmasını destekliyor. Çünkü Washington yönetimi, Rusya üzerinden Avrupa’ya bağlanan bir Çin’in her şeyden önce Rusya ile safları daha da sıklaştıracağı hatta bu birlikteliğe Avrupa’dan ortaklar dahi bulabileceği endişesi içerisinde. Oysa NATO müttefiki Türkiye hattında ayrıca Azerbaycan ve Gürcistan var.</p>
<p>Her ikisi de ABD’nin bölgede iyi ilişkilere sahip olduğu ülkeler. Fakat bu projenin önemli ayağını oluşturan İran ile ABD’nin sorunları var. Aslında bu sorunu Obama yönetimi İran’la nükleer programı konusunda anlaşmaya vararak kısmen çözmüştü ancak şimdiki Trump yönetiminin İran politikasını değiştirmesi ve İran’ı bir numaralı düşman olarak görmesi orta koridorun geleceğini de tehlikeye atıyor. Çin tarafından İran’ın Orta Doğu’ya geçiş için önemli bir anahtar olarak görülmesi, Washington yönetimini pek memnun etmemiş durumdadır. ABD’nin ekonomik durumu Çin’in bu projesini altı bölgede göğüsleyecek veya ona meydan okuyacak imkâna izin vermemektedir. Aslında ABD’nin arayışı içinde olduğu şey jeopolitik olarak bu projeyi kendi çıkarları için nasıl kullanabileceğidir. Özellikle proje içindeki önemli Amerikan müttefiki ülkeler üzerinden ABD jeopolitik bir kumar oynamak üzere ya da bir başka deyişle bu ülkeler üzerinden jeopolitik asalak olmaya hazırlanmaktadır.</p>
<p><strong>Türkiye, Çin İçin Siyasi Bir Tercih Değil Jeopolitik Bir Zorunluluktur</strong></p>
<p>Tüm bu tartışmalara rağmen Çin’in bakışı oldukça berrak. Her şeyden önce Çin, Türkiye’yi bir siyasi tercih olarak görmüyor aksine Türkiye’yi jeopolitik bir zorunluluk olarak görüyor. Bir başka deyişle Türkiye, Çin’den uzaklaşmayı veya araya mesafe koymayı seçse bile Xi Jinping yönetiminin Türkiye’yi bırakacağı düşünülemez. Daha devlet başkanı yardımcılığı görevindeyken Türkiye’yi soğuk bir kış günü ziyaret eden Xi Jinping, Ankara’da oldukça sıcak mesajlar vererek, Türkiye ile ortak bir gelecek kurma niyetini belli etmişti. Zaten devlet başkanlığı görevine gelir gelmez Türkiye’yi stratejik ortak olarak ilan etti. Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan da Xi Jinping’in bu adımına ilgisiz kalmadı ve defalarca Çin’i ziyaret ederek, Xi Jinping ile özel bir dostluk geliştirdi. İki lider arasındaki bu yakın dostluk Türk-Çin ilişkileri tarihinin hiçbir döneminde görülmemiştir.</p>
<p>Önceki Hu Jintao yönetimi, Çin’in bölgedeki stratejik ortakları olarak Batı’da Yunanistan, Doğu da ise İran’ı seçmişti. Yunanistan’ın Pire limanını halen Çinliler işletmektedir. Akdeniz’de ise Güney Kıbrıs Rum kesimi tercih edilmişti. Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimi Çin’in Avrupa Birliği içindeki en önemli destekçileri, bir nevi Truva atlarıydı.</p>
<p>Özellikle, Avrupa Birliği’nin uygulamakta olduğu silah ambargosunu kaldırtmak için Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum kesimi yoğun lobi yaptılar. Bugün gelinen noktada Yunanistan devre dışı bırakıldı. Tamamıyla Avrupa Birliği’nin kontrolü altına giren Yunanistan’ın Hu Jintao dönemindeki o eski önemi Çin için kalmamıştır ama stratejik önemi hala Çin için kıymetlidir.</p>
<p>Aslında son dönemde özellikle Mayıs 2017’deki Bir Kuşak Bir Yol Forumunda Çin tarafından Türkiye’ye atfedilen önemi gördükten sonra Yunanistan’ın Türkiye’yi sürekli tahrik etmesi ve Avrupa Birliği’ni Türkiye’ye karşı kışkırtmasının nedeni anlaşılmış oluyordu. Çin’in Bir Kuşak Bir Yol girişimi sayesinde Yunanistan ekonomik sıkıntılarından kurtulacağını ümit etmişti ama gelinen noktada Türkiye bu ümidi elinden almışa benziyor. Pekin yönetiminin Yunanistan’ın sitemine verdiği cevap gayet açık: Türkiye ile anlaşın Ankara size de payınızı versin.</p>
<p><strong>Riskler Fırsatlar</strong></p>
<p>Sonuç olarak Bir Kuşak Bir Yol Girişimi Asya Pasifik bölgesinin Marshall Yardımı olarak görülmektedir. Hatırlanacağı üzere Marshall yardımı tek başına yürürlüğe girmemiştir. ABD, üç aşamalı bir strateji izlemiştir. Evvela 1947’de Truman Doktrini’nin ilan edilmesiyle siyasi altyapısı hazırlanmıştır. Daha sonrada Marshall yardımı yapılmıştır. Hem Truman Doktrini, hem de Marshall yardımları aslında yeni bir dünya düzeninin inşasıydı ve bu düzenin başını ABD çekiyordu. Bu düzeni koruma adına ABD, 1949’da bir askeri savunma paktı olan NATO’yu kurarak üçüncü aşamayı tamamlıyordu.</p>
<p>Xi Jinping de benzer bir strateji izliyor gibi görünüyor. Önce Bir Kuşak Bir Yol girişimini ilan ederek finansal alt yapısını oluşturdu. Ardından da stratejinin siyasi ayağını, Çin’in kendi Truman Doktrini’ni Ekim 2017’de Çin Komünist Partisi’nin 19. Kongresinde ilan ederek belirledi. Çin’in yeni dünyasının fikirsel altyapısı ya da bir başka deyişle doktrini “Yeni Dönem İçin Çin’e Özgü Sosyalizm üzerine Xi Jinping Düşüncesi” olarak belirlendi. Xi Jinping düşüncesi hem parti tüzüğüne, hem de Çin anayasasına yazıldı.</p>
<p>Çin’in kendi dünya düzenini kurma girişiminde ilk iki aşama tamamlanmıştı. Şimdi sıra üçüncü aşama olan bu düzeni koruyacak olan güvenlik şemsiyesine geldi. Çin NATO benzeri İpek Yolu coğrafyasındaki ülkelerle yeni bir askerî savunma paktı mı oluşturacak, yoksa mevcut Şanghay İşbirliği Örgütü’ne askeri savunma paktı kimliği mi kazandıracak bu henüz belli değil. Ancak belli olan şey şu ki, Çin geleneksel olarak askeri paktlara çok olumlu bakmıyor, bu nedenle daha çok güvenlik meselelerini ikili ilişkiler üzerinden düzenlemeyi tercih ediyor. Önümüzdeki günlerde farklı gelişmeler olabilir.</p>
<p>Çin’in bu yeni ipek yolu projesiyle ilgili riskler de oldukça yüksek. Her şeyden önce bu proje altı bölge üzerine kurulmuş durumdadır. Fakat bölgelerin her biri kendi başına aslında ayrı birer dünya. Dolayısıyla Çin’in aynı anda bu altı önemli jeopolitik bölgede ekonomik temelli bir projeyi yürütmesi için kaynaklarının ne kadar yeterli olduğu, bu projeleri destekleyebilecek ve sürdürebilecek güçte olup olmadığı merak konusu. Sadece ekonomik kaynaklar değil bunu uygulayacak bürokratik yapı ve uzmanların durumu da ayrı bir merak konusu.</p>
<p>Çin’in daha önce düzen kurma veya dünyayı yönetme gibi bir deneyimi olmadığı için bu projenin yürütülmesinde Rusya, ABD veya Batılı bir ülkeden yardım alması gerekebilir. Çin, Rusya’yı bu projede bir ortak olarak görmeyi istiyor, ama projenin sahibi olmasını istemiyor. Benzer şekilde ABD ile de işbirliği yapmak istiyor ama projeyi ABD’ye kaptırmak istemiyor. O zaman son seçenek Avrupa kalıyor. Çin için Avrupa’da en iyi seçenek İngiltere’dir. Yüzyıllardan beri inişli çıkışlı ilişkilere sahip olsalar da birbirlerini iyi tanıyorlar. Özellikle son dönemde İngiltere, Avrupa Birliğinden çıkmış olmasından dolayı daha bağımsız hareket edebilme yeteneğine kavuşmuştur.</p>
<p>İngiltere’nin Çin ile ilişkileri daha da geliştirmesi ve Bir Kuşak Bir Yol girişimine sıkı bir destek vermesi, Çin’e bu projenin gerçekleştirilmesinde yardım edeceği şeklinde düşünülebilir. İngiltere de Türkiye hattının kullanılmasından yana. Rusya hattına soğuk bakıyor. Özellikle son dönemde İngiltere’nin Rusya ile casus krizi nedeniyle yaşadığı zor günler de bunun kanıtlar nitelikte. Brexit nedeniyle İngiltere’nin ekonomik kaybı da oldukça büyük. Dolayısıyla Çin ile birlikte bu kaybı da telafi edebilir.</p>
<p>Çin’in İpek Yolu projesine karşı en büyük risk, projenin geçiş güzergâhlarındaki güvenlik sorunları. Her şeyden önce bu projenin ana kalbi durumunda olan Uygur Özerk Bölgesi’nin kendine özgü durumu, bunun yanında Tibet Özerk Bölgesinin durumu ve İç Moğolistan bölgesinin durumu bu projenin geleceği için oldukça önemlidir. Bu üç bölgede ayrılıkçı hareketler mevcut ve Çin’den ayrılmak istiyorlar.</p>
<p>Bu, Çin’in kendi içinde yaşadığı sorunlardır. Bir de dış sorunlar var. Örneğin Keşmir nedeniyle Hindistan-Pakistan arasındaki sorunlar, ASEAN ülkeleri ile yaşanan Güney Çin denizindeki egemenliği tartışmalı adalar üzerindeki anlaşmazlık, Pakistan’daki Gwadar limanının bulunduğu Belucistan’da yaşayan Belucilerin bağımsızlık istekleri ve ABD’nin bunu desteklemesi, ABD-İran sürtüşmesi, Afganistan’da son dönemde ortaya çıkan ve Uygur militanlarının yoğun olarak içinde yer aldığı DAEŞ tehdidi, aynı tehdit Suriye’de de mevcut. Ayrıca ABD, Suriye’de PKK terör örgütünün uzantıları olan grupları destekliyor ve son olarak ABD, Orta Doğu’da yeni bir düzen inşa etmek istiyor. İsrail, Suudi Arabistan, Mısır, Bahreyn, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri ve Lübnan bu yeni düzen inşasında ABD’nin yanında duruyorlar. Özetlemek gerekirse, Çin eğer bu projesini gerçekleştirmek istiyorsa, ekonomik gücünü muhafaza ederken, dünya siyasetinde de daha fazla sorumluluk alarak, özellikle önemli konularda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinde çekimser kalmak yerine rengini ve tavrını belli eden bir duruş sergilemelidir.</p>
<p>Projenin karşılaşacağı tehditlerin üstesinden gelebilmek için güvenlik alanında kollektif savunma işbirliği mekanizmaları geliştirmelidir. Bu bağlamda, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne mutlaka askeri bir kimlik kazandırılmalıdır. Ancak bu askeri kimliğin belli ülkeler tarafından suiistimal edilmemesi sağlanmalıdır.</p>
<p>Türkiye’nin daha etkin bir şekilde Şanghay İşbirliği Örgütü içerisinde yer almasına olanak sağlanmalıdır. Bu bağlamda Şanghay İşbirliği Örgütü içerisinde İpek Yolu projesi ile ilgili yeni bir birim kurularak, bu yeni birimin merkezi İstanbul yapılmalıdır. Bir dönem yoğun bir şekilde takip ettiği hem Rusya hem ABD ile ilişkileri iyi ve sıkı tutma stratejisi artık bugün geçerliliğini yitirmiştir.</p>
<p>Çin’in hem Rusya’yı hem de ABD’yi idare edemeyeceği gerçeğini bir an önce kabul etmesi gerekmektedir. Bu iki ülkeden herhangi birisinin yanında durmayacaksa kendisi üçüncü bir alternatif haline gelmek zorundadır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bir-kusak-bir-yol-girisimi-cinin-yeni-dunya-duzeni/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
