<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Burak Bilgehan Özpek &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/b-bilgehan-ozpek/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 01 Aug 2018 04:30:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Burak Bilgehan Özpek &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>CHP’nin İktidar Problemi ve İki Değişken</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/chpnin-iktidar-problemi-ve-iki-degisken/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/chpnin-iktidar-problemi-ve-iki-degisken/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burak Bilgehan Özpek]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2018 21:55:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[24 Haziran]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Kılıçdaroğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2495</guid>

					<description><![CDATA[CHP’nin iktidar problemi, yönetim kadrosunun yetersizliği ile açıklanmayacak kadar derinlerde. Kendisinden bağımsız ve yönetilmesi oldukça zor siyasi koşulların varlığını da kabul etmek gerekiyor. Dolayısıyla ortaya, içinde bulunduğu ekosistemin etkilerine maruz kalan ancak bu ekosistemi etkileme kapasitesi sınırlı bir aktör çıkıyor. Bu noktadan hareket ettiğimizde, iki değişkene odaklanmamız gerekiyor. Bunlardan birincisi, birim; ikincisi ise sistemdir. 24 Haziran seçimlerinin ardından hiçbirimizi şaşırtmayan bir Cumhuriyet Halk Partisi tablosu ile karşılaştık. Seçim sonuçlarının tahlil edilmesi, özeleştiri yapılması ve geleceğe yönelik bir programın tartışılması gerekiyordu. Ancak CHP’de, parti içi muhalefet harekete geçti ve yönetim kadrosunda bir değişiklik olması gerektiğine yönelik bir çağrıda bulundu. Anlaşılan o ki CHP’nin seçimlerden çıkarttığı sonuç, parti yönetiminin değişmesi halinde seçimlerde de başarının sağlanacağı yönünde. Hâlbuki CHP’nin iktidar problemi, yönetim kadrosunun yetersizliği ile açıklanmayacak kadar derinlerde. Kendisinden bağımsız ve yönetilmesi oldukça zor siyasi koşulların varlığını da kabul etmek gerekiyor. Dolayısıyla ortaya, içinde bulunduğu ekosistemin etkilerine maruz kalan ancak bu ekosistemi etkileme kapasitesi sınırlı bir aktör çıkıyor. Bu noktadan hareket ettiğimizde, iki değişkene odaklanmamız gerekiyor. Bunlardan birincisi, birim; ikincisi ise sistemdir. CHP’yi birim olarak kabul edeceğiz ve liderlik, kurumsallık ve siyasi programını ele alacağız. Öte yandan, sistem olarak Türk siyasi atmosferinin özelliklerini inceleyeceğiz. Ekosistem dediğimiz kavramın, birim ile sistemin etkileşiminden ortaya çıktığı &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>CHP’nin iktidar problemi, yönetim kadrosunun yetersizliği ile açıklanmayacak kadar derinlerde. Kendisinden bağımsız ve yönetilmesi oldukça zor siyasi koşulların varlığını da kabul etmek gerekiyor. Dolayısıyla ortaya, içinde bulunduğu ekosistemin etkilerine maruz kalan ancak bu ekosistemi etkileme kapasitesi sınırlı bir aktör çıkıyor. Bu noktadan hareket ettiğimizde, iki değişkene odaklanmamız gerekiyor. Bunlardan birincisi, birim; ikincisi ise sistemdir.</strong></p>
<p>24 Haziran seçimlerinin ardından hiçbirimizi şaşırtmayan bir Cumhuriyet Halk Partisi tablosu ile karşılaştık. Seçim sonuçlarının tahlil edilmesi, özeleştiri yapılması ve geleceğe yönelik bir programın tartışılması gerekiyordu. Ancak CHP’de, parti içi muhalefet harekete geçti ve yönetim kadrosunda bir değişiklik olması gerektiğine yönelik bir çağrıda bulundu. Anlaşılan o ki CHP’nin seçimlerden çıkarttığı sonuç, parti yönetiminin değişmesi halinde seçimlerde de başarının sağlanacağı yönünde. Hâlbuki CHP’nin iktidar problemi, yönetim kadrosunun yetersizliği ile açıklanmayacak kadar derinlerde. Kendisinden bağımsız ve yönetilmesi oldukça zor siyasi koşulların varlığını da kabul etmek gerekiyor. Dolayısıyla ortaya, içinde bulunduğu ekosistemin etkilerine maruz kalan ancak bu ekosistemi etkileme kapasitesi sınırlı bir aktör çıkıyor.</p>
<p>Bu noktadan hareket ettiğimizde, iki değişkene odaklanmamız gerekiyor. Bunlardan birincisi, birim; ikincisi ise sistemdir. CHP’yi birim olarak kabul edeceğiz ve liderlik, kurumsallık ve siyasi programını ele alacağız. Öte yandan, sistem olarak Türk siyasi atmosferinin özelliklerini inceleyeceğiz. Ekosistem dediğimiz kavramın, birim ile sistemin etkileşiminden ortaya çıktığı düşünüldüğünde, CHP’nin asıl sorununun ne olduğu konusunda bir fikre ulaşabiliriz.</p>
<p><strong>Lider-Kurum-Program</strong></p>
<p>Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanı olması birçok çevre tarafından ümitle karşılanmıştı. Deniz Baykal ile Recep Tayyip Erdoğan arasında devam eden ve laiklik eksenine oturan tartışmanın bir son bulacağı düşünülüyordu. Kılıçdaroğlu’ndan beklenen, evrensel sol değerleri gündeme taşıması ve siyaseti soyut kavramsal tartışmalardan çıkartıp, gündelik hayatın pratik sorunlarına dokunan bir düzleme taşımasıydı. Açıkçası Kılıçdaroğlu bunu denedi. Genel başkanlığının ilk yıllarında merdiven altı atölyelerde kötü koşullarda yaşayan, çalışan başörtülü kızların sorunlarına değindi, başörtüsü yasağını eleştirdi ve yozlaştığını iddia ettiği iktidara karşı sınıfsal bir cephe oluşturmaya çalıştı. Bu cepheyi geniş tutmak için seküler orta sınıfların her kuşağını kucaklayan söylemler inşa etmeyi de ihmal etmedi. Böylece hem işçilerin kötü hayat koşullarını hem de şehirli orta sınıfın Batılılaşma heyecanını oya tahvil etmeyi amaçladı. Bu süreçte yaşanan Gezi Protestoları ve 17/25 Aralık gibi hadiseler ise Kılıçdaroğlu’nun söylemlerini destekliyordu. Çözüm süreci sırasında, müzakerelerin Meclis çatısı altında yürütülmesini istemek ise CHP’yi risksiz, güvenli bir pozisyonda konumlandırıyordu. Bu politikalar Baykal’ın %20,88’de bıraktığı CHP oy oranının 2011 senesinde %25,98’e yükselmesini beraberinde getirdi. Kılıçdaroğlu’nun 7 Haziran seçimleri öncesi izlediği politika ise hem MHP’ye hem de HDP’ye alan açtı. CHP, bu seçimlerden önce bilinçli olarak çözüm sürecini eleştiren, milliyetçi bir söylem geliştirmedi ve hem MHP’nin AK Parti seçmeninden oy almasına hem de HDP’nin normalleşmesine yardımcı oldu.</p>
<p>Kılıçdaroğlu’nun ulaştığı siyasi zirve, 7 Haziran seçimleriydi. Yıllar sonra AK Parti’nin parlamento çoğunluğunu almasına mani olmuş ve hükümet etme şansını yakalamıştı. Ne var ki 7 Haziran sonrasında gelişen süreç, Kılıçdaroğlu için sonun başlangıcı oldu. Bu süreçte MHP’yi, HDP destekli bir koalisyona ikna etmenin ne denli ütopik bir gaye olduğunu anlayamadı. Hâlbuki Devlet Bahçeli’nin ilk açıklamaları, AK Parti ile HDP’yi bir koalisyona itme çabası içinde olduğunu gösteriyordu. Kılıçdaroğlu, bunu sezemedi ve Bahçeli’nin teklifini kabul edip muhalefette kalmayı göze alamadı. Öte yandan Kılıçdaroğlu, AK Parti tarafından kendisine yapılan kısa ve süreli seçim hükümeti opsiyonunu da çok çabuk harcadı. Ahmet Davutoğlu, kendi özerkliğini ve koltuğunu koruyabilmek ve bir süre nefes alabilmek için böyle bir hükümete ihtiyaç duyuyordu. Kılıçdaroğlu, AK Parti içindeki ayrışmanın farkına varamadı. Kısacası Kılıçdaroğlu, AK Parti’yi mağlup etmek ile iktidar olmanın farklı şeyler olduğunu idrak edemedi ve hükümet olma arzusuna yenik düştü. Bahçeli, Davutoğlu ve Erdoğan ile aynı noktada duramayan CHP’nin kaderine, HDP ile aynı çizgiye oturmak düştü.</p>
<p>7 Haziran sonrasında çözüm sürecinin bitmesi ve AK Parti’nin yeniden güvenlikçi bir gündeme dönmesi, tabuta çakılan son çiviydi. Kılıçdaroğlu’nun liderlik kapasitesi kısa zamanda işlerin bu denli tersine döneceğini kavramaya yetmedi. 1 Kasım sonuçları her açıdan büyük bir hezimetti. Bu tarihten itibaren AK Parti’nin hem MHP ile kurduğu ittifak hem de müesses nizamın güvenlik anlayışıyla yakaladığı uyum, Kılıçdaroğlu’nun bocaladığı ve siyaseten doğru noktada durmakta zorlandığı bir atmosfer üretti. Özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası bu durum daha da bariz bir biçimde ortaya çıktı. FETÖ’nün darbe içindeki rolü, 7/25 Aralık dosyalarından bahsetmeyi kriminal bir eylem haline getiriyor, Kılıçdaroğlu’nun elinden önemli bir söylemi alıyordu. Bununla birlikte, PKK’ya karşı verilen mücadele, HDP’nin yasal statüsü hakkında soru işaretleri uyandırıyordu. Bu süreçte AK Parti’nin, CHP’ye sunduğu ikilem, teröre karşı atacağı bütün adımları koşulsuz desteklemesi veya HDP ile birlikte değerlendirileceği yönündeydi. Kılıçdaroğlu, bu ikilem karşısında da bocalamaya devam etti ve milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmaması için ilkeli bir duruş sergileyemedi. Bu durum, Meclis’i siyaset üstü bir baskının altına soktu ve HDP Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ile CHP Milletvekili Enes Berberoğlu’nun tutuklanması gibi sonuçlar üretti.</p>
<p>Kılıçdaroğlu’nun liderlik kapasitesini gösterdiği son eylemi, Adalet Yürüyüşü oldu. Bu gerçekten anlamlı ve dünya çapında ses getiren bir eylemdi. Yüz binlerce kişinin toplandığı Maltepe Meydanı’nda oldukça etkisiz ve heyecan yaratmaktan uzak bir konuşma yapması dışında muhalefeti heyecanlandıran bir hadiseye imza attı. Ancak 24 Haziran’a kadar geçen sürede gündemi belirleyebilecek bir eylem ve söylem geliştiremedi. Kılıçdaroğlu son oyununu, başkanlık seçimleri için Abdullah Gül’ün çatı adaylığına yeşil ışık yakarak oynamaya çalıştı. Ne var ki CHP tabanından gelen tepki ve bu tepkinin İYİ Parti’de yarattığı iştah, bu projenin çökmesine sebep oldu. İnce’nin yükselişine Kılıçdaroğlu’nun ise düşüşüne yol açan gelişmeler zincirinin son halkası bu oldu. Öte yandan CHP’nin kurumsal olarak Kılıçdaroğlu’ndan bağımsız ele alabileceğimiz sorunları var. Parti ne popülist siyasetin gereklerine ne de teknokratik/akılcı siyasetin taleplerine cevap verebiliyor. Geleneği olan bir parti olması hasebiyle kurumsallaşma ile hantallık çoğu zaman birbirine karışıyor. AK Parti iktidarının başladığı 2002 tarihinden bu yana, medya özgürlüğünün tehlikede olduğunu savunan bir parti CHP. Buna rağmen, geride bıraktığımız 16 senede, ne saygın bir haber kanalı ne de etkin bir haber ajansı oluşturmayı başaramadı. Sivil toplum ve üniversitelerle etkili bir diyalog geliştiremedi. Kültürel iktidara hakim olduğu düşünülen sol ve seküler kurum ve kişiler ise CHP’nin desteği ile değil kendi gayret ve titizlikleri ile öne çıkabildi. CHP’nin kurumsal mirası, siyasete hevesli ve geçim derdi olmayan insanlar dışında hiç kimseyi cezbetmiyor hatta bu kurumsal kimlik çoğu seküler orta sınıf insana itici geliyor.</p>
<p>Son olarak, CHP’nin program sorunu hâlâ çözülebilmiş değil. Ulusalcı soldan sol liberalizme kadar uzanan geniş bir skalaya hitap etmeye çalışıyor CHP. Bunu yapmasında hiçbir sakınca yok ve yapmalı. Ancak birbirinden farklı ideolojik tutumların ortak noktalarını keşfetmek ve birbirini dışlamayan söylem ve program üretmek konusunda oldukça başarısız olduklarını söylemek gerekiyor. Sadece AK Parti iktidarını devirmek üzerine kurulmuş olan reaksiyoner program, Erdoğan’ın belirlediği gündeme göre savrulmalar yaşıyor çünkü Erdoğan’ın siyasi pragmatizmi sadece kendi konumunun değil, muhalefetin konumunu da hızlı değişimler göstermeye zorluyor. Buna direnmek için Erdoğan ile aynı ringe çıkmak yerine farklı bir oyun oynamayı, oyunun kurallarını değiştirmeyi veya oyunu kuralına göre oynamayı öğrenmek gerekiyor. CHP, bunların hiçbirini yapamıyor. Muhtemelen yapamayacak zira siyasi rekabetin vesayet paradigmasının değiştiğinin hâlâ farkında değil. Ortada, kendi kurdukları devletin bütün kurumlarıyla canlı ve ayakta olduğuna duyulan bir zan var. Devlet ile Erdoğan’ın birbiriyle bütünleştiğini ve milli güvenlik çizgisi dışına çıkmadan muhalefet yapmanın zorlaştığını anlamakta güçlük çekiyorlar. Dolayısıyla hem makbul hem muhalif olma arzusu, seçmen nezdinde güven sarsıcı bocalamaları beraberinde getiriyor.</p>
<p><strong>Siyasal Sistem</strong></p>
<p>CHP, yukarıda ele aldığımız karakteri ve kapasitesi ile Türkiye (ve dolayısıyla dünya) siyasal sistemi ile etkileşim içerisine giriyor. Dünyada yükselen popülist ve sağ dalgadan Türkiye de muaf değil. Evrensel değerler yerine karizmatik liderler tarafından tanımlanan milli menfaatler daha fazla alıcı buluyor. Bu liderlerin sağladıkları popüler destekler ise devletlerin kurumsal dirençleri ile karşılaşıyor ve çatışma içerisine giriyorlar. AK Parti’nin bu çatışmayı geride bıraktığını söylemek mümkün. 2002 senesine kadar sistemin vasisi olan Milli Güvenlik Kurulu ve yargı bürokrasisi artık yok. Dolayısıyla kendisini oya sunmayan ve meşruluğunu halktan almayan vesayet mekanizmaları artık hayatımızda değil. Ancak bu durum, devletin bir vesayet mekanizmasından yoksun olduğu anlamına gelmez. Esasında modern ulus devlet, bizzat bir vesayet mekanizmasıdır. Devletin, onu yönetenlerden bağımsız bir kişiliği olduğu var sayılır. Kanunlar ve bürokratlar, siyasi liderlerden bağımsız olarak soyut devletin aygıtlarıdır. Dolayısıyla kanunlar ve bu kanunları uygulayan bürokratlar gayri şahsi davranmalıdır. Bu gayri şahsilik hali, varlıklarının soyut bir devlet tarafından meşrulaştırılmasından ve bağlılıklarının da sadece soyut devlete karşı olmasından kaynaklanır.</p>
<p>Ne var ki Scmitt, “Egemen, olağanüstü hale karar verendir” der. PKK, FETÖ ve DAEŞ gibi örgütlerin hayatımızda belirmesiyle beraber Schmitt’in tarif ettiği egemenin siyasi sahneye intikal ettiğini söylemek mümkün. Son beş senedir yaşanan güvenlik krizleri, Erdoğan’ın egemen olduğu ve olağanüstü hale karar verdiği bir durum ortaya çıkarttı. Bu olağanüstülük durumu, soyut devletin kurumsal mimarisinin yerine bizzat Erdoğan’ın güvenlik tehditlerini bertaraf ederek kullandığı kişisel inisiyatife bıraktı. Diğer bir ifadeyle politik sistemin vasisi Erdoğan oldu. Burada garip olan durumun, MGK’nın zamanında hiç başvurmadığı meşruluğun halktan alınması ilkesinin, Erdoğan tarafından benimsenmesi oldu. Yani Erdoğan, hem milli güvenlik paradigmasının çerçevesini belirleyen aktör oldu hem de bu paradigma içinde siyasi faaliyet gösteren aktörler ile rekabete girdi. Türkiye, 7 Haziran sonrasında bütün seçimlerini bu atmosferde yaptı.</p>
<p>CHP’nin içinde bulunduğu ve etkisine maruz kaldığı sistem onun oynama alanını bu yüzden oldukça daraltmakta. Zira Erdoğan tarafından belirlenen milli güvenlik paradigmasına uyum gösterdiği zaman milletvekili dokunulmazlığı, HDP’nin normalleşmesi, FETÖ ile mücadele için çıkartılan KHK’ların niteliği gibi konularda kendi siyasi ikbaline halel getirecek adımlar atmak zorunda kalıyor. Enis Berberoğlu ve Selahattin Demirtaş’ın tutuklu olması bunun en bariz örneği. Öte yandan, milli güvenlik paradigmasını eleştirdiği zaman CHP’nin yasal ve meşru kimliği birçok eleştirinin hedefi oluyor. Özellikle AKP’nin medya üzerindeki etkisi CHP’nin mili menfaatlere aykırı davrandığı söylemini oldukça yoğun bir şekilde gündeme taşıyor ve partiyi tabiri caizse bir günah keçisine çeviriyor. Son seçimde görüldüğü üzere sadece CHP değil, CHP ile işbirliği yapan partiler de oy kaybına uğrayabiliyor. Üstelik dünyaya egemen olan küreselleşme ve evrensellik karşıtı hava, Türkiye’nin, Avrupa Birliği’nden uzaklaşması ve Türkiye üzerindeki demokratikleşme baskısının azalması, CHP’nin uluslararası sistemden kendisine müttefik bulmasını da zorlaştırıyor. Sonuç olarak, mevcut siyasi sistem CHP’yi bir karar vermeye zorluyor fakat CHP’nin vereceği hiçbir karar onun hayat koşullarını ve siyasi geleceğini olumlu yönde etkilemiyor.</p>
<p><strong>CHP ve Ekosistemde Var Olmak</strong></p>
<p>Birim ve çevre değişkenleri ele alındığında, CHP’nin kendi varlığını devam ettirerek mevcut siyasi ekosistemin bir parçası olması oldukça zor görülüyor. Zira çevresel etkilere cevap verebilecek lider-kurum ve ideoloji gibi konularda ne güçlü ne de uyumlu bir duruşu mevcut. Kılıçdaroğlu, 7 Haziran sonrasında gelen milliyet/güvenlikçi dalgayı görebilseydi ve AK Parti-MHP ittifakını önleyebilseydi; güvenilir bir haber kanalı ve haber ajansı kurulsaydı ve sivil toplumun, akademinin katkısıyla Erdoğan’ın mevcut milli güvenlik paradigmasına itiraz geliştirebilecek bir program ortaya koyup bunu cesurca savunsaydı, bunu başarabilirdi. Üstelik sadece kendisi hayatta kalmaz aynı zamanda sistemi de dönüştürebilirdi. Böylece bir ekosistem ortaya çıkabilirdi. CHP’nin bu karakteriyle devam ettiği ve siyasi ekosistemlerin ortaya çıkmadığı durumda ise sistem ile birimin çekişmesi halinde doğada ne gibi neticeler doğuyorsa siyasette de benzeri olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/chpnin-iktidar-problemi-ve-iki-degisken/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İYİ Parti’nin Bir Geleceği Var mı?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iyi-partinin-bir-gelecegi-var-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/iyi-partinin-bir-gelecegi-var-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burak Bilgehan Özpek]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2018 21:48:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[İyi Parti]]></category>
		<category><![CDATA[Meral Akşener]]></category>
		<category><![CDATA[Seçimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2491</guid>

					<description><![CDATA[İYİ Parti’nin Türk demokrasisi için gerekli olduğunu, bu yüzden desteklenmesi gerektiğini düşünen şehirli, eğitimli ve toplumla diyalog kurabilen kesimler, İYİ Parti’nin ve Akşener’in tek çıkış yolu olabilir. Artan ekonomik kriz beklentisi ve bunun tetikleyeceği sosyal ve siyasal problemler karşısında İYİ Parti, bir çözüm önerisi ile ön plana çıkabilir. Aksi takdirde, muhtemelen yeniden aday olacak ve genel başkanlığa seçilecek olan Akşener’in partisi, gözünün önünde gün geçtikçe eriyecek. Meral Akşener 20 yılı aşkın bir süredir siyaset sahnesinde tutunmayı başaran bir isim. Mevcut siyasetçilerin çok azında rastlanan bir özellik bu ve Akşener’in siyaset yapma kapasitesi hakkında çok şey söylüyor. Bir siyasetçinin, 28 Şubat’tan 24 Haziran’a kadar geçen zaman zarfı içinde oyundan düşmemesi bile başlı başına takdire şayan bir durum. Belki de bu yüzden Akşener’in, MHP içinde başlattığı ve İYİ Parti’nin kuruluşu ile neticelenen mücadelesi birçok kesimde büyük beklentiler doğurdu. Bu beklentilerin sebebi, sadece Akşener’in siyasi olarak ayakta kalması değil aynı zamanda siyasi sistemdeki diğer aktörlerin de sahneden çekileceği var sayımına dayanmasıydı. Diğer bir ifadeyle Türkiye siyaseti, bir dönüşümün eşiğindeydi ve Akşener, bu dönüşümden sağ çıkmak için bir hamlede bulunmuştu. Dolayısıyla İYİ Parti’nin kuruluşu, sadece Akşener’in siyasi varlığının devam edeceği için değil diğer aktörlerin de siyaseten yok olacağı için bir heyecan yaratmıştı. 24 Haziran &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İYİ Parti’nin Türk demokrasisi için gerekli olduğunu, bu yüzden desteklenmesi gerektiğini düşünen şehirli, eğitimli ve toplumla diyalog kurabilen kesimler, İYİ Parti’nin ve Akşener’in tek çıkış yolu olabilir. Artan ekonomik kriz beklentisi ve bunun tetikleyeceği sosyal ve siyasal problemler karşısında İYİ Parti, bir çözüm önerisi ile ön plana çıkabilir. Aksi takdirde, muhtemelen yeniden aday olacak ve genel başkanlığa seçilecek olan Akşener’in partisi, gözünün önünde gün geçtikçe eriyecek.</strong></p>
<p>Meral Akşener 20 yılı aşkın bir süredir siyaset sahnesinde tutunmayı başaran bir isim. Mevcut siyasetçilerin çok azında rastlanan bir özellik bu ve Akşener’in siyaset yapma kapasitesi hakkında çok şey söylüyor. Bir siyasetçinin, 28 Şubat’tan 24 Haziran’a kadar geçen zaman zarfı içinde oyundan düşmemesi bile başlı başına takdire şayan bir durum. Belki de bu yüzden Akşener’in, MHP içinde başlattığı ve İYİ Parti’nin kuruluşu ile neticelenen mücadelesi birçok kesimde büyük beklentiler doğurdu. Bu beklentilerin sebebi, sadece Akşener’in siyasi olarak ayakta kalması değil aynı zamanda siyasi sistemdeki diğer aktörlerin de sahneden çekileceği var sayımına dayanmasıydı. Diğer bir ifadeyle Türkiye siyaseti, bir dönüşümün eşiğindeydi ve Akşener, bu dönüşümden sağ çıkmak için bir hamlede bulunmuştu. Dolayısıyla İYİ Parti’nin kuruluşu, sadece Akşener’in siyasi varlığının devam edeceği için değil diğer aktörlerin de siyaseten yok olacağı için bir heyecan yaratmıştı. 24 Haziran seçimlerinde İYİ Parti’nin başarısı da bu iki değişken üzerinden ölçülmeye çalışılıyor ve haliyle ortaya bir çelişki çıkıyor. Zira Akşener’in partisi 43 milletvekili ile parlamentoya girdi ama siyasi sistemdeki diğer aktörler buharlaşmadı. Mesela Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) eğer %11 yerine %5 oy alsaydı, İYİ Parti’nin aldığı oy, mutlak bir zafere işaret edecekti. Ancak bu olmadı. Siyaset sahnesinin çökmemesi, Akşener’in kerametini sorgulanır hale getirdi. Öte yandan ortada inkâr edilmeyecek bir İYİ Parti vakası var. Kuruluşundan 6 ay sonra girdiği ilk seçimde %10 oy alan ve parlamentoda dengeleri etkileyebilecek bir konuma oturan bir partiden bahsediyoruz. O halde sorulması gereken iki soru var. Birincisi, İYİ Parti bu kadar oyu nasıl alabildi? İkincisi ise İYİ Parti’nin aldığı oy, siyasetin diğer aktörlerini niçin yıpratmadı. Bu sorulara vereceğimiz cevap, İYİ Parti’nin bir geleceği olup olmadığı konusunda da bize bir fikir verebilir.</p>
<p><strong>Huzursuz Sağ Seçmen ve İYİ Parti</strong></p>
<p>Türkiye’yi sadece ideolojik hatlar üzerinden okumak oldukça sorunlu ve sosyolojik değişkenleri ihmal eden bir yaklaşım. Bu durum, sağ seçmeni yekpare bir bütün olarak ele alma zayıflığını gösteriyor. Şehirleşme, gelir grubu, gelirin sağlanma araçları ve etnik/kültürel miras gibi konular ihmal edildiğinde her bir sağ seçmenin aynı coşku ve heyecan ile oy kullandığı var sayılıyor. Hâlbuki durum böyle değil. 2002 yılından itibaren sağ siyaseti domine eden AK Parti aslında bunun farkındaydı. Bu yüzden iktidar hikâyesinin büyük bölümünü, sağ siyaseti dizayn etmekteki başarısına borçlu. Bu mühendislik, alternatif sağ partileri seçmenin gözünden uzak tutmak ve siyaseti sağ-sol ayrımına sıkıştırmak gibi basit bir hesaba dayanıyor. Ne var ki huzursuz bir sağ seçmen hep var oldu. Merkezde konumlanmış bir sağ partinin yokluğunda bu huzursuzluk fırsat buldukça kendini belli etti. Mesela 7 Haziran seçimlerinde, MHP-SP ve BBP’nin toplum oyu %20 seviyesine kadar çıktı. Bu memnuniyetsiz seçmenleri iki gruba ayırabiliriz. Bir yandan AK Parti’nin yönetim tarzından, kadrolarından ve söylemlerinden rahatsız olanlar var. Bunlar ağırlıklı olarak sağ seçmenin şehirlerde yaşayan, daha eğitimli ve hayatta kalmak için kamu kaynaklarına daha az ihtiyacı olan kesimi. Diğer yanda ise AK Parti’nin izlediği politikaların felsefesine karşı olanlar vardı. Bu kesimin ağırlıklı olarak küçük şehirlerde yaşadığı ve kamu ilişkiler ağı içinde olduklarını söyleyebiliriz. Geçtiğimiz 16 yıl içinde AK Parti, konjonktürel olarak yaptığı politika dönüşleriyle izlediği politikanın felsefesine karşı olanlar ile zaman zaman yakınlaştı zaman zaman uzaklaştı. Ancak AK Parti’nin, yönetim metodolojisine alerjik olan sağ seçmenle yıldızı hiç barışmadı.</p>
<p>Bu yüzden, 7 Haziran ile 1 Kasım arasında geçen süreçte AK Parti’nin çözüm sürecini terk etmesi ve yeniden güvenlikçi bir ajandaya dönmesi %20 oranına ulaşan huzursuz sağ seçmenin %5’nin yeniden AK Parti’ye dönmesine sebep oldu. Bu tablo bize, hâlihazırda %15 oranında AK Parti’nin yönetme tarzı ile sorun yaşayan sağ seçmenin İYİ Parti’ye kaymaya hazır olduğunu gösterdi. Bu oran, Akşener’in tabanı olarak kabul edildi ve MHP’nin tarihe karışacağı düşünüldü. 24 Haziran seçimlerinde, İYİ Parti ile Saadet Partisi toplam %11,5’luk bir oy aldı. Bu oran, hedeflenen %15’lik pastanın %3,5’unun parti ve lider sadakatinden dolayı MHP’de kalmaya devam ettiğini gösteriyor. İlginç olan, MHP’nin %7,5 oranında AK Parti’den oy devşirebilmiş olması. Bunun manası, aynı politika pozisyonunda konumlanmasına rağmen, AK Parti’den kopuşların devam etmesi ve nitelik değiştirmesi. Diğer bir ifadeyle huzursuz sağ seçmenin artık yekpare bir bütün olarak, AK Parti’nin yönetim tarzından memnuniyetsizliğini bir şekilde ifade ediyor oluşu. Bu oran, 24 Haziran seçimlerinde %23 oranına ulaştı ve Akşener, bu huzursuz seçmenin yaklaşık yarısının oyunu aldı. Bu durum ortaya hâlihazırda mevcut bir seçmen potansiyelinin varlığını ve İYİ Parti’nin en önemli meselesinin devamlılığını sağlamak olduğunu gösteriyor. AK Parti’nin yaşayacağı yönetim krizleri ve bu krizlerin sosyal ve ekonomik alana yansıması, Türk sağının alternatif partilerini güçlendirecektir. Dolayısıyla İYİ Parti’nin en büyük başarısı kurulması ve var olmasıydı. Bir binası olmasa ve seçim mitingleri yapmasa da İYİ Parti varlığı sayesinde bu oy oranına zaten ulaşacaktı. Bu, arzını yaratan talepti.</p>
<p><strong>Siyaset Sahnesi Niçin Yıkılmadı?</strong></p>
<p>Aslında siyaset sahnesi yıkılmış bir şekilde 24 Haziran seçimlerine gidildi. Devletin menfaatlerinin ve milli güvenlik kavramsallaştırılmasının rekabet eden aktörler tarafından tanımlandığı bir atmosfer demokratik bir siyasetin varlığına işaret etmiyor. Buna rekabetçi diyebiliriz. Zira muhalefet etmek ile milli güvenlik tehdidi olmak arasında neredeyse hiçbir alan bırakılmadı. Diğer bir ifadeyle Erdoğan’ın başkan seçilmesi ve Cumhur İttifakı’nın yüksek oy alması, ulusal güvenliğin ve devletin bekasının bir gerekliği olarak tanımlandı. Böylece, muhalefet etmek kriminal bir hadiseye dönüştü.</p>
<p>Siyasete egemen olan bu hava, memnuniyetsiz seçmenin tercihlerini de etkiledi. AK Parti hükümetinden memnun olmayan seçmen hem bu memnuniyetsizliğini göstermek hem de kriminalize olmayan makul bir noktada konumlanmak istedi. Bu nokta da AK Parti ile arasındaki politika farklılıklarını ortadan kaldırmış olan MHP, en güvenli seçenek olarak öne çıktı. Bahçeli, seçim sürecinde çok fazla medyada görünmedi, miting yapmadı ve heyecan verici vaatlerde bulunmadı. Sadece MHP’nin, makbul ulusal güvenlik paradigmasının ortağı olduğunu beyan etti ve partisinin otonomisini korumaya gayret etti. AK Parti’nin yönetim tarzından, yani metodolojisinden şikâyetçi olan seçmen için MHP güvenli bir liman haline geldi. Zira iktidarı denetlemek için MHP dışındaki partilere oy verme düşüncesi bile ihaneti vataniye ile tanımlanacak bir hale gelmişti. Gerek siyasal iradenin tavrı gerekse medyanın kurduğu söylem, muhalefet partilerine oy vermeyi oldukça radikal bir eylem olarak tanımladı. Günün sonunda, MHP kendisini ayakta tutmaya yetecek oyu AK Parti’den almayı başardı. MHP’nin oyu onu, hem İYİ Parti’nin üstüne taşıdı hem de AK Parti’yi %40’ın altına itmeyecek ölçüde ılımlı bir oranda seyretti. Siyasetin sözüm ona sahnesi yıkılmadı ve siyasi bir “survivor” olan Akşener, bu yıkıntının arasından yükselemedi. İYİ Parti’nin aldığı oyu gölgeleyen de bu oldu.</p>
<p><strong>Bundan Sonra Ne Olacak?</strong></p>
<p>İYİ Parti sıkıntılı bir süreç geçiriyor. Akşener’in kongre çağrısı yapması ve bir daha aday olmayacağını ilan etmesi bunu gösteriyor. Aslında bu çok normal. Zira İYİ Parti’nin bu oyu alması için yapması gereken hiçbir şey yoktu. Mevcut huzursuzluğun nimetlerinden faydalandı. Seçimlerden sonra ise ne bu huzursuzluk geçti ne de İYİ Parti iktidara etki edebilecek bir konuma yerleşti. Üstelik beş sene boyunca herhangi bir siyasi rekabetin yaşanmayacak olması, yıllardır iktidardan uzak kalmış olan parti içindeki sağ politikacılar için sürdürülmesi zor bir durum. Dolayısıyla yeni bir tutum belirlenecek ve parti içindeki birçok kesimin, Akşener’i ve partiyi farklı yönlere çekiştirmesi bu açıdan şaşırtıcı değil.</p>
<p>Ancak İYİ Parti’nin bir geleceği olacaksa kısa vadeli politik hamleler tasarlamak, birkaç ismin üstünü çizmek veya birkaç ismi ön plana çıkartmak yerine her şeye sıfırdan başlaması gerekiyor. Partinin kimliğini, siyasi skaladaki konumunu, söylemlerini yeniden tanımlamalı ve kadrosunu revize etmeli. Bunu yaparken, ülkücülüğe sıkışmayan bir sağ siyaset dili ve tavrı oluşturmalı. Çünkü İYİ Parti seçmeni ağırlıklı olarak ülkücülerden oluşsa da onların İYİ Parti’ye oy verme sebebi ülkücü olmaları değil. Öte yandan, ülkücü kimliğini bastırmak için siyaset yapma heveslisi oportünist isimlerden uzak durulmalı. İYİ Parti seçmeni zaten AK Parti içindeki bu karakterlerden rahatsız olduğu için huzursuz. Diğer bir ifadeyle Akşener’in partisinin ülkücülerden oluşan ayağını, heveskâr ortayolcularla dengeleme stratejisinden vazgeçmesi gerekecek. Bu kısa vadeli strateji yerine, seçmenlerin İYİ Parti’ye yönelirken asıl motivasyonlarının, AK Parti iktidarının yönetim metodolojisinden duydukları rahatsızlık olduğu idrak edilmeli ve bu bir çıkış noktası olarak belirlenmeli.</p>
<p>Aslında İYİ Parti içerisinde, kişilik olarak bu dönüşümü temsil eden Ahat Andican, Ayfer Yılmaz ve Durmuş Yılmaz gibi isimler hâlihazırda mevcut. Sansasyonel olmayan ve topluma uzun vadeli güven veren bu tip politikacılar ve İYİ Parti’nin Türk demokrasisi için gerekli olduğunu, bu yüzden desteklenmesi gerektiğini düşünen şehirli, eğitimli ve toplumla diyalog kurabilen kesimler, İYİ Parti’nin ve Akşener’in tek çıkış yolu olabilir. Artan ekonomik kriz beklentisi ve bunun tetikleyeceği sosyal ve siyasal problemler karşısında İYİ Parti, bir çözüm önerisi ile ön plana çıkabilir. Aksi takdirde, muhtemelen yeniden aday olacak ve genel başkanlığa seçilecek olan Akşener’in partisi, gözünün önünde gün geçtikçe eriyecek.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/iyi-partinin-bir-gelecegi-var-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>24 Haziran Sonrası Parlamento: Kategorik Karşıtlıktan Pragmatik İşbirliğine</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/24-haziran-sonrasi-parlamento-kategorik-karsitliktan-pragmatik-isbirligine/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/24-haziran-sonrasi-parlamento-kategorik-karsitliktan-pragmatik-isbirligine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Burak Bilgehan Özpek]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:36:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[2018 Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[2018 Temmuz]]></category>
		<category><![CDATA[24 Hazira]]></category>
		<category><![CDATA[Burak Bilgehan Özpek]]></category>
		<category><![CDATA[Parlamento]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2329</guid>

					<description><![CDATA[İktidar Adalet ve Kalkınma Partisi olarak alındığında, diğer bütün partileri muhalif olarak konumlandırmak icap ediyor. Ne var ki 7 Haziran sonrası oluşan siyasi kültür bize, bu alışkanlığımızı terk etmemiz gerektiğini ve bu tip kategorik karşıtlıklar yerine, politika bazlı analizlere yönelmemizi söylüyor. Tarihi öneme sahip bir seçimi geride bıraktık. Parlamenter sistemin aksine yürütme ve yasama organları birlikte oylanmadı. Dolayısıyla hem başkanın kim olacağı hem de parlamentonun kompozisyonunun nasıl oluşacağı merak konusuydu. Ortaya üzerinde kafa yormayı hak eden sonuçlar çıktı. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk başkanı Recep Tayyip Erdoğan oldu ve 2002 senesinden bu yana ilk defa parlamentoda beş farklı parti grup kurma hakkı kazandı. Küçük partilerin temsilcileri ise kurdukları ittifaklar sayesinde mecliste temsil edilme imkânına kavuştu. Başkanlık sistemine yönelik en büyük eleştiri, siyaseti renksizleştireceği ve statik hale getireceği yönündeydi. Halbuki ortaya bütün kesimlerin temsil edildiği, renkli bir parlamento yapısına şahit olacağımız bir resim çıkarttı. Parlamentonun sistem içerisindeki ağırlığı azalmış olsa da neredeyse bütün toplum kesimlerinin temsil edildiği bir karaktere büründüğünü söylemek yanlış olmaz. İktidar-Muhalefet Dikotomisi Seçim sonuçlarını iktidar-muhalefet dikotomisi üzerinden okumak oldukça yaygın. İktidar Adalet ve Kalkınma Partisi olarak alındığında, diğer bütün partileri muhalif olarak konumlandırmak icap ediyor. Ne var ki 7 Haziran sonrası oluşan siyasi kültür bize bu alışkanlığımızı terk etmemiz gerektiğini &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İktidar Adalet ve Kalkınma Partisi olarak alındığında, diğer bütün partileri muhalif olarak konumlandırmak icap ediyor. Ne var ki 7 Haziran sonrası oluşan siyasi kültür bize, bu alışkanlığımızı terk etmemiz gerektiğini ve bu tip kategorik karşıtlıklar yerine, politika bazlı analizlere yönelmemizi söylüyor.</strong></p>
<p>Tarihi öneme sahip bir seçimi geride bıraktık. Parlamenter sistemin aksine yürütme ve yasama organları birlikte oylanmadı. Dolayısıyla hem başkanın kim olacağı hem de parlamentonun kompozisyonunun nasıl oluşacağı merak konusuydu. Ortaya üzerinde kafa yormayı hak eden sonuçlar çıktı. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk başkanı Recep Tayyip Erdoğan oldu ve 2002 senesinden bu yana ilk defa parlamentoda beş farklı parti grup kurma hakkı kazandı. Küçük partilerin temsilcileri ise kurdukları ittifaklar sayesinde mecliste temsil edilme imkânına kavuştu.</p>
<p>Başkanlık sistemine yönelik en büyük eleştiri, siyaseti renksizleştireceği ve statik hale getireceği yönündeydi. Halbuki ortaya bütün kesimlerin temsil edildiği, renkli bir parlamento yapısına şahit olacağımız bir resim çıkarttı. Parlamentonun sistem içerisindeki ağırlığı azalmış olsa da neredeyse bütün toplum kesimlerinin temsil edildiği bir karaktere büründüğünü söylemek yanlış olmaz.</p>
<p><strong>İktidar-Muhalefet Dikotomisi</strong></p>
<p>Seçim sonuçlarını iktidar-muhalefet dikotomisi üzerinden okumak oldukça yaygın. İktidar Adalet ve Kalkınma Partisi olarak alındığında, diğer bütün partileri muhalif olarak konumlandırmak icap ediyor. Ne var ki 7 Haziran sonrası oluşan siyasi kültür bize bu alışkanlığımızı terk etmemiz gerektiğini ve bu tip kategorik karşıtlıklar yerine, politika bazlı analizlere yönelmemizi söylüyor.</p>
<p>Özellikle Milliyetçi Hareket Partisi’nin 2015 yılının Haziran ayından bu yana izlediği tutum, muhalefet partilerinin de uygun gördüğü politikalar olabileceğini, akit hükümeti yanında konumlanabileceğini gösterdi. Bu tavır oldukça eleştirildi ve MHP’yi bir uydu parti haline getireceği iddia edildi. Ancak son seçim sonuçları, Devlet Bahçeli’nin benimsediği tutumun, MHP’nin otonomisini korumayı başardığı ve AK Parti’ye eklemlenmiş bir parti olarak değerlendirilemeyeceğini gösterdi. O halde iktidar-muhalefet karşıtlığı üzerinden yapılan okumalardan vazgeçip konu bazlı oluşabilecek eksenlere odaklanmak gerekir. Zira önümüzdeki dönem bu eksenler sıkça oluşacak ve partiler dönüşümlü olarak farklı ittifakların içinde kendilerini bulacak. Bu eksenler, katı ve kalıcı karşıtlıklar üzerine kurulu olmayacak. Bu yazıda 24 Haziran seçim sonuçlarının değerlendirmesi, oluşabilecek eksenler tartışılarak yapılacaktır.</p>
<p><strong>İç Siyaset: Güvenlik-Özgürlük Ekseni</strong></p>
<p>Özellikle 7 Haziran sonrası, Adalet ve Kalkınma Partisi önemli bir paradigma değişikliğine gitti. Cumhuriyet tarihi boyunca, Kürt Sorunu’nu sert güç enstrümanlarıyla çözmeyi denemeyen ilk parti AK Parti’dir. Bu durum onu güvenlikçi söylem ve pratikten oldukça uzaklaştırmıştı. Gerek iç gerekse dış politikada bu sayede birçok özgürlükçü aktör AK Parti’nin müttefiki olarak konumlanmıştı. Ne var ki 7 Haziran, özgürlükçü politikanın AK Parti’nin siyasi ikbaline mal olabileceğini gösterdi. Partinin tehlikeye giren iktidarı, MHP’nin erken seçim isteği ve içinde HDP’nin rol alabileceği alternatifleri kesin bir dille reddetmesiyle kurtuldu. Ancak MHP’nin bu desteği verirken ortaya koyduğu şart, özgürlükçü politikaların terk edilmesi ve AK Parti’nin geleneksel güvenlikçi çizgiye geri çekilmesiydi. Erdoğan için “seni başkan yaptırmayacağız” diyen Selahattin Demirtaş ile kendisine başkanlığın yolunu açan Bahçeli arasında tercihte bulunmak zor olmadı. Günün sonunda AK Parti güvenlikçi paradigmayı benimsedi.</p>
<p>Bu durum önümüzdeki dönemde de devam edecek mi? Parlamento aritmetiği, AK Parti’nin meclisi etkin bir şekilde çalıştırabilmesi için bir başka partinin desteğine ihtiyaç duyduğunu gösteriyor. Çünkü AK Parti, parlamento salt çoğunluğunu kaybetti. Beklenen, AK Parti ile MHP arasındaki ittifakın devam etmesi. Birçok insan, Bahçeli’nin oyun kurucu rolünün pekiştiği kanaatinde. Ancak konu güvenlik olunca bu eksende konumlanan bir parti daha var şu anda mecliste. Akşener’in İYİ Parti’si de ulus devlet konusunda MHP’den geri kalır bir tavra sahip değil. Bu durum, güvenlik söyleminin müşterisini artırırken, müttefiklik değerini de aşağı çekiyor. Yani AK Parti güvenlik ile ilgili konularda Bahçeli’ye muhtaç değil. İYİ Parti’nin de desteğini bulabileceğini biliyor arkasında. Bu işbirliği karşılığında en az şeyi talep eden aktörle işbirliğine girmesi ve diğer aktörü de destek vermeye mahkûm etmek zor olmayacaktır. Ancak ittifak bir füzyondan farksızdır. AK Parti, ister MHP’nin isterse İYİ Parti’nin desteğini alsın, ittifak kurduğu aktörün renklendirdiği bir tavrı benimseyecektir. Bu noktada Bahçeli ile Akşener arasındaki farklara odaklanmak gerekir.</p>
<p>Görünen o ki Bahçeli güvenlik sorunlarının siyasi irade ile çözüleceğine inanırken Akşener yasal bir çerçeve içerisinde hareket edilmesi eğilimine sahiptir. Her ikisi de tehdit ve tedbir noktasında aynı algıya ve eylem önerisine sahipken, Akşener’in daha kurumsal bir çerçeve talep etmesi daha olasıdır. Öte yandan Bahçeli, AK Parti’yi siyaseten ve her an teyakkuz içinde bir tavır ile denetlemek istemektedir. Bu iki müttefik namzedinden hangisi ile yakınlaşacağı ise AK Parti’nin devlet kavramına yaklaşımıyla alakalıdır. Eğer keyfi ve konjonktürel politikalar ile ilerlemek istiyorsa muhtemelen tercihi Bahçeli olacaktır ancak Bahçeli’nin kılıcı her daim AK Parti’nin tepesinde sallanacaktır. Eğer kişilerden bağımsız bir devlet politikası izlemek istiyorsa İYİ Parti ile bir ittifaka girebilir fakat bu durum AK Parti elitinin hareket alanının kurum ve yasalarla sınırlanması anlamına gelir. Özgürlükçü eksen ise CHP-HDP ve Saadet Partisi tarafından temsil edilecektir. Başkanlık koltuğuna oturan ve önümüzdeki 5 yıl için herhangi bir siyasi ikbal kaygısı taşımayan Erdoğan’ın yeniden bu ekseni döneceği ihtimali az da olsa mevcuttur. Özellikle ekonomi ve dış politika alanındaki gelişmeler Erdoğan’ı bu politikaya itebilir. Bu durumda AK Parti’nin işbirliği yapacağı aktörler sürecin paydaşları olabilir. Ne var ki çözüm süreci devam ederken CHP’nin süreçten dışlandığı yönünde eleştiriler sıkça dile getirilmişti. Burada eleştirilen, AK Parti’nin konuyu meclis yerine kapalı kapılar ardında yürütmüş olmasıydı. Sürecin bu şekilde ilerletilmesi hem AK Parti hem de HDP için olumsuz sonuçlar doğurdu. Her iki parti de bir ders çıkartmış olmalı. Eğer ileride zayıf bir ihtimal de olsa güvenlikçi politikalar terk edilecekse, özgürlükçü partilerin yaklaşık 200 milletvekiline sahip olmaları, yapılacak reformların daha kurumsal bir düzlemde hayata geçmesini beraberinde getirebilir.</p>
<p><strong>Ekonomi: Neo-Liberal Kurumsalcılık-Ahbap Çavuş Kapitalizmi Ekseni</strong></p>
<p>Türkiye’nin ekonomik bir krizin eşiğinde olduğunu düşünenlerin sayısı oldukça fazla. Küresel anlamda değişen para politikasına, AK Parti’nin uyguladığı ekonomi politikasındaki yanlışlar eklenince bu görüş oldukça taraftar buluyor. Yine de bu kıskaçtan çıkmak mümkün. Bir tarafta Türkiye’nin neo-liberal kurumsalcılığa dönmesini isteyen, birçok alanda reform öneren bir blok var. CHP ve İYİ Parti bu bloğu temsil ediyor. Öte yandan AK Parti içinde ekonomiyi ve ekonominin aktörlerini yönetmek isteyen bir eğilim olduğunu biliyoruz. Özellikle Erdoğan’ın seçimler öncesi Merkez Bankası’nın bağımsızlığına ilişkin sözleri bu eğilimin ne denli güçlü olduğunu gösteriyor. Bu uzlaşılamaz bir karşıtlık yaratıyor ve taraflardan biri tutumundan vazgeçmediği takdirde aynı eksende buluşmaları mümkün gözükmüyor.</p>
<p>Ne var ki ekonomi ile ilgili konularda görüş bildirmeyen iki partinin var olması ise AK Parti’nin bu politikaları izlemesini kolaylaştırıyor. Ne HDP’nin ne de MHP’nin ekonomi konusundaki kırmızı çizgileri kamuoyunda tartışılmadı. Bu durum her iki partinin de AK Parti ile anlaşmaları halinde ekonomik paradigmayı sorun etmeyeceklerine işaret ediyor. Dolayısıyla AK Parti ekonomi alanında bir ittifak ekseninden mahrum kalmamış oluyor ve gerek HDP’nin gerekse MHP’nin katı bir ekonomi yaklaşımının olmaması, diğer konularda varılan mutabakatlar sayesinde aynı eksende buluşma ihtimalini kuvvetlendiriyor.</p>
<p><strong>Dış Siyaset: Rusya-Batı Ekseni</strong></p>
<p>Türkiye’nin son yıllarda eksen değiştirdiği ve Rusya ile haddinden fazla yakın ilişki içerisine girdiği uluslararası ilişkiler akademisyenleri tarafından sıkça tartışılıyor. Devlet adamları, diplomatlar ve siyasetçiler de zaman zaman bu tartışmaya katılıyor. Özellikle 15 Temmuz sonrası iki devlet arasında gözle görünür bir yakınlaşma olduğu inkâr edilemez. Bunun asıl sebebi, Türkiye ile ABD arasında ortak terör ve güvenlik anlayışının bir türlü gelişememesi. Ankara, FETÖ ve PYD/PKK konularında ABD’nin endişelerini anlamadığını düşünürken, her iki konuda da Rusya ile anlaşabileceği bir zemin bulabiliyor. Bu durum kaçınılmaz olarak Türk-Rus ilişkilerini geliştirirken, Türkiye’nin NATO içerisindeki pozisyonunun sorgulanmasını da beraberinde getiriyor.</p>
<p>Öte yandan, Avrupa Birliği, AK Parti hükümetinin Gezi Protestoları sonrasında tedrici olarak otoriterliğinin arttığını ve bu tutumun Avrupa değerleri ile bağdaşmadığını iddia ediyor. AK Parti hükümeti ise Avrupa Birliği’nin söylemlerini samimiyetsiz buluyor ve bu açıklamaları ahlaki bir zaviyeden okumayı reddediyor, siyasi bir hamle olarak değerlendiriyor. Bu anlaşmazlık, Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkilerin neredeyse durma noktasına gelmesiyle sonuçlandı. 24 Haziran sonrası oluşan meclis aritmetiği içerisinde, NATO ve AB ile ilişkileri destekleyen bir CHP, NATO ile ilişkileri destekleyen ancak AB’ye çekimser kalan bir İYİ Parti, AB ile ilişkileri destekleyen bir HDP, NATO ve AB’ye sıradan birer potansiyel müttefik gözüyle bakan MHP var. AK Parti’nin mevcut politikası, MHP ile uyuşsa da Suriye’de meydana gelebilecek gelişmelere göre bu pozisyon değişebilir. Geçtiğimiz Nisan ayında ABD’nin, Suriye’ye gerçekleştirdiği operasyon sonrası Ankara’nın sevinç içerisinde verdiği tepki hâlâ zihinlerde. Dolayısıyla AK Parti’nin NATO eksenine kaymak istemesi durumunda MHP, CHP, İYİ Parti gibi müttefikler bulması oldukça kolay olacaktır. Bununla birlikte ekonomik bir kriz durumunda Türkiye-Avrupa Birliği ilişkileri ileride yeniden canlanma yoluna girebilir. Bu ihtimal, AK Parti’nin HDP ve CHP ile birlikte hareket edebileceği bir ekseni ortaya çıkartabilir. Bu ihtimallerin oluşmaması durumunda, yani Rusya ile kurulan yakın ilişkilerin devam etmesi ve NATO ile yönetilebilir bir gerilimin sürmesi durumunda, AK Parti ile MHP arasındaki ittifakın devam edeceği iddia edilebilir.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>24 Haziran seçimleri sonrası ortaya çıkan parlamento yapısı, birçok ittifak ekseninin oluşmasına izin verecek çeşitliliğe sahip olması bakımından oldukça ilgi çekicidir. Hiçbir partinin tek başına çoğunluğu oluşturamaması uzlaşmayı zorunlu kılmakta ve yürütme erki üzerinde dolaylı bir denetim yaratmaktadır. Bu iyi bir şeydir. Ancak yine de kurulacak ittifak eksenlerinin bizlerin sıradan hayatlarını aynı ölçüde etkileyeceğini düşünemeyiz. Mesela iç siyasette güvenlikçi, ekonomide Venezüella modelini benimseyen, dış politikada Rusya veya NATO ile yakın bir eksen kurulduğunu düşünelim. Bu eksen, AK Parti ile MHP arasında sorunsuz bir şekilde yürüyebilir. Ancak bu durum, güvenlik açısından bazı teminatlar üretse de özgürlük ve refah kaybıyla sonuçlanabilir.</p>
<p>Benzer şekilde iç siyasette özgürlükçü, ekonomide Güney Kore modelini baz alan, dış politikada ise Avrupa Birliği’ne üyeliği amaçlayan bir eksen kurulabilir. Böyle bir ittifak AK Parti’nin, CHP veya HDP ile işbirliği yapmasıyla devam edebilir. Güvenlik konusunda bazı kaygılara yer verse de özgürlük ve refah parametrelerinin iyileşeceği tahmin edilebilir. Yukarıda bahsedilen eksenler ve karşıtlıklar hesaba katıldığında 12 ihtimal mevcuttur ve her ihtimal kendi ittifakını yaratacaktır. Bu aynı zamanda Erdoğan için esnek bir oynama alanı ortaya çıkaracaktır. Katı ve kategorik karşıtlıkların yerini, esnek ve pragmatik ittifaklara bırakması en az başkanlık sistemi kadar yeni olgudur. Bu satırların yazarının siyasetçilerden beklediği, ittifak fırsatlarını küçük ve kısa vadeli çıkarları için heba etmemeleridir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/24-haziran-sonrasi-parlamento-kategorik-karsitliktan-pragmatik-isbirligine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
