<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Aynur Bayram &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/aynur-bayram/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Mon, 04 Nov 2019 18:31:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Aynur Bayram &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Batı Başkentlerinin Işıkları Sabaha Kadar Sönmedi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bati-baskentlerinin-isiklari-sabaha-kadar-sonmedi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bati-baskentlerinin-isiklari-sabaha-kadar-sonmedi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aynur Bayram]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 18:31:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Barış Pınarı]]></category>
		<category><![CDATA[DEAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[idlib]]></category>
		<category><![CDATA[Zeytin Dalı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12933</guid>

					<description><![CDATA[Emekli Albay Savunma Strateji ve Güvenlik Uzmanı Yusuf ALABARDA: “Türkiye kendisine yönelik terör eylemleri devam ettiği takdirde, 30. kilometrede elini kolunu bağlayıp oturmayacak. Bu noktada Rusya ile varılan Adana mutabakatı özellikle gündeme getiriliyor. Bu ne demek? Türkiye, Suriye içerisinde 31. kilometrede de 40. kilometrede kendisine tehdit oluşturabilecek terör örgütleriyle Suriye coğrafyası içerisinde askeri anlamda terörle mücadele konseptini yürütebilecek.” Barış Pınarı Harekâtı, başladığı andan itibaren Suriye özeli ve Ortadoğu genelinde taşlar yerinden oynadı. Küresel bir nizamı hedefleyenler bile kendi içinde olmak üzere şaşkındı. Neydi bu harekâtın amacı? Türkiye neyi hedefledi, ne elde etti? Harekâtın başladığı andan itibaren sınırın dibinde gelişmeleri takip eden Emekli Albay Savunma Strateji ve Güvenlik Uzmanı Yusuf Alabarda ile Barış Pınarı Harekâtı’nı, sonrasındaki gelişmeleri konuştuk. 9 Ekim’de başlayan Barış Pınarı Harekâtı bölgede birçok dengeyi değiştirdi. Resulayn ve Tel Abyad’daki terör örgütü işgali sonlandırıldı. Ayrıca bu iki kent arasında bulunan kırsal bölgede ve buradaki yerleşim alanları da çok kısa bir sürede temizlendi, M-4 karayoluna inildi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin harekât planlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Silahlı Kuvvetler özelinde konuyu değerlendirmek gerekirse, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, çukur terörü dediğimiz olaylarda, Afrin’ deki Zeytin Dalı Harekâtı, onun öncesinde Fırat Kalkanı Harekâtı ve en sonunda da Barış Pınarı Harekâtıyla meskûn mahal ve terörle mücadele konusunda bölgedeki &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Emekli Albay Savunma Strateji ve Güvenlik Uzmanı Yusuf ALABARDA:</strong></p>
<p><strong>“Türkiye kendisine yönelik terör eylemleri devam ettiği takdirde, 30. kilometrede elini kolunu bağlayıp oturmayacak. Bu noktada Rusya ile varılan Adana mutabakatı özellikle gündeme getiriliyor. Bu ne demek? Türkiye, Suriye içerisinde 31. kilometrede de 40. kilometrede kendisine tehdit oluşturabilecek terör örgütleriyle Suriye coğrafyası içerisinde askeri anlamda terörle mücadele konseptini yürütebilecek.”</strong></p>
<p class="p1">Barış Pınarı Harekâtı, başladığı andan itibaren Suriye özeli ve Ortadoğu genelinde taşlar yerinden oynadı. Küresel bir nizamı hedefleyenler bile kendi içinde olmak üzere şaşkındı. Neydi bu harekâtın amacı? Türkiye neyi hedefledi, ne elde etti? Harekâtın başladığı andan itibaren sınırın dibinde gelişmeleri takip eden Emekli Albay Savunma Strateji ve Güvenlik Uzmanı Yusuf Alabarda ile Barış Pınarı Harekâtı’nı, sonrasındaki gelişmeleri konuştuk.</p>
<p class="p1"><b>9 Ekim’de başlayan Barış Pınarı Harekâtı bölgede birçok dengeyi değiştirdi. Resulayn ve Tel Abyad’daki terör örgütü işgali sonlandırıldı. Ayrıca bu iki kent arasında bulunan kırsal bölgede ve buradaki yerleşim alanları da çok kısa bir sürede temizlendi, M-4 karayoluna inildi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin harekât planlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?</b></p>
<p class="p1">Silahlı Kuvvetler özelinde konuyu değerlendirmek gerekirse, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, çukur terörü dediğimiz olaylarda, Afrin’ deki Zeytin Dalı Harekâtı, onun öncesinde Fırat Kalkanı Harekâtı ve en sonunda da Barış Pınarı Harekâtıyla meskûn mahal ve terörle mücadele konusunda bölgedeki en etkin ve verimlilik esasına göre çalışan silahlı güç haline geldiğini değerlendiriyorum. Özellikle meskûn mahalde muharebe ve terörle mücadelede çok yoğun teknoloji kullanımı, bunun yanında profesyonel erbaş ve erlerden oluşan yapısı TSK’nın bölgede nasıl bir söz sahipliği yaptığı konusunda bence bütün dünya tarafından yakinen izlendi. Tüm bunlara rağmen öngörüm oydu ki, TSK’nın 450 kilometrenin üzerindeki bir cepheye sahip Fırat’ın doğusuna bir harekât yapmayacağı, yaptığı takdirde bunda başarılı olamayacağı, çünkü bunun Afrin’ deki Zeytin Dalı Harekâtı ile Fırat Kalkanı Harekâtı’nın çok daha fazlasına tekabül eden bir bölgeyi ihtiva ettiğiydi. Fakat bu beklentiler TSK’nın kendi içerisinde bir sıklet merkezi tesis edip Tel Abyad-Resulayn arasında bu sıklet merkezi üzerinden ele alması ve bu bölgede de çok başarılı bir iç güvenlik harekâtı ve gayri nizami harp unsurlarına yönelik olarak terörle mücadele harekâtı gerçekleştirip başarılı olmaya başladığımızda öngörüm odur ki; Batı başkentlerinin ışıkları sabaha kadar sönmedi.</p>
<p class="p2"><b>SON YILLARDAKİ<br />
EN BAŞARILI OPERASYON</b></p>
<p class="p1">Yaklaşık 7 gün gibi kısa sürede alan kontrol altına alındı. Yani bölgenin tamamının her bir zerresinin teröristlerden temizlenmesini kastetmiyorum, alan kontrolü anlamında 7 gün içerisinde bölgenin ele geçirilmesi Silahlı Kuvvetleri’n son yıllarda yaptığı en başarılı operasyonlardan biriydi. Özellikle bu harekât öncesinde bölgeye yapılan yığınakların da harekât boyunca devam eden çok karmaşık yapıdaki bir harekât tarzının kullanılması ve müşterek harekâtın icra edilmesi Silahlı Kuvvetlerine bu başarıyı getirdi.</p>
<p class="p1"><b>Müşterek harekât nedir?</b></p>
<p class="p1">Müşterek harekât dediğimiz; geride topçu birlikleri, TSK ile birlikte sahaya inen Suriye Milli Ordusu, Özel Kuvvetler Komutanlığımız gibi gayri nizami harp ve terörle mücadelede uzman birimler, zırhlı personel taşıyıcılarının ve tankların içine bindirilmiş zırhlı birlikler, yukarıda da Hava Kuvvetlerine bağlı unsurlar ile insansız hava araçları ve silahlı insansız hava araçlarımız. Bütün bu unsurların tek bir şekilde, tek bir elden kontrol edilmesi ve harekât merkezinin hem bölgede, hem de Ankara’da Genelkurmay Karargahı’nda tahsis edilmiş olması ve bunların hepsinin müthiş bir senkronizasyon içerisinde harekata devam etmesi bence diplomasinin dışında, uluslararası ilişkilerin dışında ayrıca askeri analistler tarafından analiz edilmesi gereken bir husustur. Ayrıca bu harekâtların lojistik desteğinin sağlanması, bölgenin içerisine sürekli olarak akaryakıt, yiyecek, içecek her türden ikmal, malzeme ve mühimmat sevkiyatının da yapılması Silahlı Kuvvetlerin harekât boyutuna aynı zamanda da lojistik faktörlerin ne kadar etkin bir şekilde eklemlendiğinin en güzel göstergesi oldu.</p>
<p class="p1">7 günün sonunda malum olduğu üzere Batı özellikle kendi eliyle besleyip büyütmüş olduğu organizasyonun tamamen elden çıkmasına mani olmak maksadıyla Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne Amerika Birleşik Devletleri aracılığıyla 120 saat, daha sonra da Rusya Federasyonu’yla 150 saatlik bir bekleme moduna geçme ile ilgili bir mutabakat yaptılar. Bu mutabakat sonucunda Silahlı Kuvvetler karşısında dayanma gücünün olmadığını anlayan terör örgütü unsurlarının sair ekseriyetinin bölgeyi boşalttığını, başta özel askeri firma temsilcisi yabancı terörist savaşçılar başta olmak üzere bölgeyi boşalttıklarını, bölgede kalan bir takım terör unsurlarının hali hazırda Amerika Birleşik Devletleri’nin vermiş olduğu silah ve mühimmatlarla Mehmetçiği şehit etmeye bir süre daha maalesef istemeyerek de olsa dilimiz bunu söylemek istemiyor devam edebileceklerini değerlendiriyorum. Ama bunların artık bir tehdit unsuru oluşturacağını zannetmiyorum.</p>
<p class="p1"><b>Sizce Türkiye Barış Pınarı harekâtı ile Batı’ya ABD’ye meydan mı okudu?</b></p>
<p class="p1">Bu suali onların ağzıyla cevaplamak lazım.<span class="Apple-converted-space">  </span>Aksi takdirde belki bizi okuyanlar bir retorik, bir hamaset ile söylediğimizi düşünebilir. Bununla ilgili 3 kişiye baktığımızda sonucu anlayabiliriz. Pentagon’un başındaki Savunma Bakanı Mark Esper, Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey ve<span class="Apple-converted-space">  </span>ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun söylemiş oldukları… Bunlara baktığımızda Türkiye’nin meydan okuyup okumadığını, ne yapıp ne yapmadığını, çok rahatlıkla anlayabiliyoruz. Esper; “Türkiye Cumhuriyeti Devleti bizden bu bölgeye müdahil olmak noktasında herhangi bir ricada bulunmadı. Sadece bu bölgeye müdahil olacaklarını söyleyip, bizden askerlerimizi çekmemizi istediler. Biz de buna mecbur kalıp askerlerimizi çektik” diyor. Diğer bir husus ise yine Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey kongrede, Cumhuriyetçi Senatör Lindsey Graham’ın önderlik ettiği ekip ile birlikte yapılan mülakatta “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Amerika Birleşik Devletleri’nden izin istemediğini, Amerika Birleşik Devletleri’ne ‘harekâta başlayacağını dolayısıyla Amerika’nın askerlerini çekmesi gerektiğini’ söyledi. Biz de bu duruma yapılan istişare sonucunda karşılık olarak askerlerimizi 30 kilometre güneyine çekmek zorunda kaldık” dedi.</p>
<p class="p2"><b>POMPEO’NUN<br />
AÇIKLAMALARINDAKİ AYRINTI</b></p>
<p class="p1">Bir diğer husus ise Amerikan Dışişleri Bakanı Mike Pompeo.<span class="Apple-converted-space">  </span>O da diyor ki; “Bundan sonra yapacağımız diplomatik ilişkilerde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kendi planları doğrultusunda harekât icra edebilme kapasitesinin önüne geçmek için adımlarımız olacak.” Yani yapılan bu harekât o kadar rahatsız etmiş ki Türkiye’nin elindeki kapasiteyi bir dahaki sefere bu şekilde kullanamaması için dizayn yapacaklarını söylüyor.</p>
<p class="p1">Şimdi bu sözleri dikkate aldığımızda Türkiye’nin bu noktada Amerika Birleşik Devletleri’nden izin almadığını, kendisine biçilen bu terör devleti ile Türkiye’yi boğma projesine asla rıza gösterilmeyeceğini bu anlamda zaten binlerce yıl içerisinde barındırmış olduğu o devlet geleneği, son zamanlarda da biraz önceki bölümde izah etmiş olduğum gibi geliştirdiği kapasite, teknoloji birikimiyle birlikte kendisine rağmen bu bölgede bir oyuna müsaade etmeyeceğini gösteren bir harekâttı bu. Dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri’nden izin alıp almadığı hususunda Amerikalıların ağzından bu şekilde izah edebiliriz.</p>
<p class="p1"><b>Harekât süresince Türkiye’ye yönelik çok yoğun bir psikolojik savaş yürütüldü, baskı yapıldı. Bu baskının harekâtın başarısı görüldükçe artması da dikkat çekiciydi. Hatta karşıt kutupta yer aldığı bilinen ülkeler bile dozu farklı olsa da harekâta benzer tepkiler verdi. Bunu nasıl okumak lazım?</b></p>
<p class="p1">Harekâta yönelik bir okuma yapılabilir. Bir de tarihsel perspektiften bir okuma yapılabilir. Tarihsel perspektiften okuma yapıldığında Avrupa’nın Türkiye ve bu bölge söz konusu olduğunda, birlikte hareket etmesi ilk defa görülmüş bir husus değil. Bunu Haçlı Seferleri’nden günümüze, şartlar kendileri açısından namüsait seyrettiğinde, bir araya gelmekte asla sıkıntı çekmediklerini gördük. Afrin’deki terör unsurlarına yönelik gerçekleştirdiğimiz Zeytin Dalı Harekâtı’nda da aynısını yaşamıştık.</p>
<p class="p1">Şimdi gelmiş olduğumuz noktada Barış Pınarı Harekâtı’nda aynısını yaşıyoruz. Dolayısıyla özelde Avrupa’nın genelde Batı dünyasının bu şekilde bir davranış geliştirmesine şaşmamak lazım. Sadece onların bu tepkileri üzerine her türden kendimizle ilgili geliştirilmiş olunan senaryoya evet der isek asıl ona şaşmak lazım. Batının ben bu anlamdaki tepkilerinin bir şekilde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin gelmiş olduğu ekonomik, askeri ve dünya üzerindeki bir anlamda siyasi anlamda geliştirmiş olduğu siyasetle bir şekilde dengelendiğini açıkçası düşünüyorum.</p>
<p class="p1">Batı bu anlamda burada tepki gösterdi diye Türkiye Cumhuriyeti Devleti harekâttan hiçbir şekilde vazgeçmedi, vazgeçmeyecek de bundan sonra. Ama bu tepkileri ortaya koyanların Rakka’da, Felluce’de, Ninova bölgesinde, Musul’da, Irak coğrafyasında, Hadifa kasabasında, Afganistan coğrafyasında neler yaptıklarını adeta bir Moğol ordusu gibi binlerce yıllık Babil uygarlığı dâhil olmak üzere yerle yeksan ettiklerini, buralardaki müzelerde tarihi değeri olan eserleri bile evlerine götürmekte sakınca görmediklerini Rakka’da 4 binin üzerinde Şii’nin çoluk &#8211; çocuk ve kadın demeden toprağın içerisine terörle mücadele diye gömüldüğünü Birleşmiş Milletler kendi raporlarında yazıyor.</p>
<p class="p1">Sadece bizim söylememiz değil. Rakka’nın DEAŞ terör örgütünden ele geçirilmesinden sonraki görüntülerle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Tel Abyad, Rasulayn hattına yapmış olduğu bu harekâttan sonraki görüntüler karşılaştırılırsa kuşkusuz ne demek istediğim çok daha anlaşılabilir. Rakka ve Tel Abyad üzerindeki harekât sonlandırıldıktan hemen iki gün sonra Tel Abyat’ta berberlerden kasaplara, bakkal dükkânlarından tüm esnafına birçok işyerinin açılarak hayatın seri bir şekilde başlamış olması da bunun en güzel örneğidir. Ama unutmayalım ki İran destekli milisler ile Esed’in Şebbihaları’ nın Halep de yapmış olduğu katliam sonrası aradan geçen 2 küsur yıldan bu yana Halep’ de yaşam hala başlamadı.</p>
<p class="p1">Rakka’nın şehir denecek hali kalmadı. Tekrardan ayağa kaldırılması çok uzun yıllar sürecek ama Türkiye’nin harekât yaptığı bölgelerde Azez’de, Cerablus’ta,El -Bab’da, Afrin şehir merkezinde ve Rasulayn ile Tel Abyat’ da harekatların hemen sonrasında hızlı bir iyileşmeye gidilerek şehirdeki hayati fonksiyonların ivedilikle yerine getirildiği ve bugün rejimin kontrol ettiği noktalarda birçok şeyin açtığı sıkıntı çekilirken, Türkiye’nin kontrolü altındaki bölgelerde okullardan hastanelere hayatın dolu bir şekilde aktığını hep birlikte biliyoruz.</p>
<p class="p1">Keza Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Suriye coğrafyasında kurulacağı belirtilen 3 adet yeni üniversitenin gelecekteki Suriye’ye katkıları olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütçeleri ile açılacak olan bu üniversiteler Türkiye’nin olaya nasıl baktığının en önemli göstergelerinden bir tanesidir. Dolayısıyla bu noktayı nazardan okuduğumuzda o yapılan eleştirilerin kendimize olan güvenimiz, savaş ahlakımız ve savaş ahlakı ile geçmiş çok derin bir tarihsel derinliğimiz olduğunu biliyoruz. Batı’dan öğrenebilecek çok fazla sözümüzün olmadığını da söylemek isterim.</p>
<p class="p1"><b>Büyük resmi anlattınız. Peki biz dünyaya kendimizi anlatabildik mi ya da nasıl anlatabiliriz?</b></p>
<p class="p1">Kendimizi dünyayı anlatma noktasında şartlı olarak manipülatif olarak dünyayı yanlış bilgi ile donatma noktasında yeminli olanlara kendimizi anlatma konusunda çok şansımızın olmadığını düşünüyorum.</p>
<p class="p1">Çünkü zaten onların amacı bilgiyi manipüle ederek kafaları karıştırmak ama hem Avrupa’da, hem dünyada bir de ne oluyor diye hüsnüniyetle dinlemek isteyen önemli bir kitlenin olduğunu düşünüyorum. Batı’nın da tek bir Batı olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla bunlara kendimizi daha iyi anlatma noktasında eksiklerimizin olduğunu da görüyorum.</p>
<p class="p1">Bunların başında da harekât başladığı günden bu yana Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin faal bir şekilde varlığına devam eden üniversitelerin ki yüzün üzerinde uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi bölümü var bunların her birinden 10 öğretim üyesi bir şekilde sosyal medya ve akademik yazılarla harekâta destek verir mi diye yapmış olduğum taramada maalesef akademiden bu noktada çok fazla destek gelmediğini, entelektüellerimizin bu noktada yeterli katkıyı sunamadıklarını gördüm.</p>
<p class="p1">Bir taraftan Türkiye’nin terörle mücadelesi devam ederken batının YPG ve PYD’yi terör örgütü olarak tanımlama noktasında çatlak ses çıkararak Türkiye’nin harekâtını boşa çıkartacak, Mehmetçiğin daha fazla kanının akmasına sebebiyet verecek açıklamalar varken ve bunlarla ilgili mücadelemizin yeterli olmadığını, Türkiye’de ana muhalefet düzeyinde dahi bu konuların Batı’yla aynı paralelde ele alınıyor olması bizim en büyük sıkıntımız.</p>
<p class="p1">Ben ne Amerika Birleşik Devletleri’nde ne de Batıda terörle mücadele konusunda kendi ülkeleri Türkiye kadar bile terörün bir şekilde kurbanı olmasa dahi terörle mücadele söz konusu olduğunda nasıl yek ve sert bir ses verdiklerini, nasıl herkesin bir araya geldiğini bizzat Batı’da yaşamış bir insan olarak canlı şahidiyim ama söz konusu Türkiye olduğunda bir taraftan Batı, bir de içimizde PKK-YPG- PYD’yi bir terör örgütü olarak tanımlama noktasında ortaya atılan sıkıntılı ifadeler var.</p>
<p class="p1">Bu olay bana sorarsanız kendimizi anlatamamamızdaki en önemli sıkıntılı ayaklarından bir tanesi. Diğer önemli husus ise bizim bu anlamda daha kapsamlı orta ve uzun vadeye yayılmış bir stratejik planımızın ve aklımızın oluşması gerekiyor. Maalesef bu noktada da büyük mesafeler kat edilmesine rağmen düşünce kuruluşlarından üniversitelere yayın ve neşriyat yapan medya organlarımıza kadar farklı dillerde sesimizi duyulabilecek bir etkinliğin içerisinde olmadığımızı görüyorum. Hiç kuşkusuz gayreti çabaları olan TRT World ekranı güzel şeyler yapma noktasında gayretkeş ama bunun da yeterli olmadığını düşünüyorum.<span class="Apple-converted-space">  </span>Özellikle Türkiye’nin Almanya’da üç buçuk milyonun üzerinde bir vatandaşının yaşadığı düşünülürse Avrupa üzerinde 3,5 milyon bunun ekseriyeti Almanya’da yaşıyor. TRT Word’ün Almanya’da Almanca yayın yapan servisinin daha bu ay hizmete giriyor olması bu işlerde ne kadar geç kaldığımızın en güzel göstergesi.</p>
<p class="p1">Çözüm olarak belki üniversitelerin ister vakıf üniversitesi, ister devlet üniversitesi olsun daha üretken olmaya zorlanması bu anlamda yazılmış olunan akademik yayınlarının sosyal medya üzerinden de yayılması ve akademi içerisinde bulunan kişilerin savaşın farklı bir boyutu haline gelen sosyal medyada daha organize bir şekilde karşılık verecek şekilde bir etkileşim içerisine girecek motivasyona tabi kılınması bu sorunun çözümünde önemli bir katkı sunacaktır diye düşünüyorum.</p>
<p class="p1"><b>Önce 17 Ekim’de ABD ile ardından 22 Ekim’de Rusya ile biri 13 diğeri 10 maddeden oluşan mutabakat gerçekleştirdik. Harekâtın bütünü ve bu mutabakatlar çerçevesinde Türkiye harekâtta neyi hedefliyordu neyi aldı?</b></p>
<p class="p1">Bunu şu boyuttan değerlendirmeliyiz; Cumhurbaşkanı’nın iki yıldan bu yana söylemi vardı. “Fırat’ın doğusunda bize tehdit oluşturacak hiçbir terör örgütünü barındırmayacağız.”</p>
<p class="p1">Bununla da yetinmedi Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda bir harita çıkarttı ve o haritada 30 kilometrelik sınırlarımız boyunca bulunan hattı, terör örgütü unsurlarından arındırma, ikincisi olarak da bu bölgeyi adeta bir barış koridoruna çevirerek Türkiye’deki sığınmacıların bir bölümünün buraya yerleştirilmesi şeklinde iki siyasi bir hedef koydu.</p>
<p class="p1">Bu iki siyasi hedefe diploması alanında bir çare bulunamayınca da askeri bir harekâta girişildi. Bu askeri harekâtın başarılı olması sonucunda hem Amerika, hem de Rusya’yla terör örgütü mensuplarının belirlenmiş olunan Fırat’ın doğusuna tekabül eden Irak sınırına kadar dayanan bölgeden 30 kilometre aşağıya çekilmesi taahhüt edildi. Bu taahhüt doğrultusunda Tel Abyad- Rasulayn<span class="Apple-converted-space">  </span>arası Amerika ile varılan mutabakat ile Rusya ile varılan mutabakat kapsamında ki süre şu an için çalışıyor. Fırat’ın doğusu dediğimiz Irak sınırıyla Fırat nehri arasında ve buna ilaveten de Mümbiç ile Tel Rifat’ı da dahil edecek şekilde terör örgütü unsurunun kalmaması isteniyor.</p>
<p class="p1">Eğer bu mutabakat masada planlandığı gibi sahada da karşılığı olursa ki Amerika Birleşik Devletleri ile yapılan mutabakat çerçevesinde Resulayn ve Tel Abyad arasında yaklaşık bine yakın teröristin bölgeden kendilerine gösterilen yol üzerinden bölgeyi boşalttığı Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da teyit edildi. Bu husus diğer bölgelerde de sağlanırsa Aynel-Arap’ta, Münbiç’te, Malikiye’de, El- Basri’ye de bu bölgelerde sağlanırsa o zaman Türkiye siyasi anlamda koymuş olduğu hedefine kısmen de askeri gücü ile ama daha çok masadaki başarısıyla ulaşmış sayılacaktır. İkinci hedef olan sığınmacıların bu bölgeye yerleştirilmesi ile ilgili hususta önümüzdeki süreçte en hararetli konularından biri olmaya devam edecektir diye düşünüyorum.</p>
<p class="p2"><b>TÜRKİYE GEREKİRSE 40 KM’DE<br />
TERÖRLE MÜCADELE EDECEKTİR</b></p>
<p class="p1"><b>Yapılan mutabakatlarda YPG’nin<span class="Apple-converted-space">  </span>Fırat’ın doğusunda 30 km altında varlığını sürdürmesi riskine dikkat çekiliyor. Örgütün varlığını sürdürmesi, gelecekte Türkiye açısından terör tehdidinin devam edeceği anlamına mı geliyor?</b></p>
<p class="p1">Bu konu ile mücvir muhit kavramını kullanmak istiyorum.<span class="Apple-converted-space">  </span>Tabi ki Türkiye kendisine yönelik terör eylemleri devam ettiği takdirde, 30. kilometrede elini kolunu bağlayıp oturmayacak. Bu noktada Rusya ile varılan Adana mutabakatı özellikle gündeme getiriliyor. Bu ne demek? Türkiye, Suriye içerisinde 31. kilometrede de 40. kilometrede kendisine tehdit oluşturabilecek terör örgütleriyle Suriye coğrafyası içerisinde askeri anlamda terörle mücadele konseptini yürütebilecek.<span class="Apple-converted-space">  </span>Dolayısıyla bu şekilde olaya bakmak lazım ama derseniz ki; PYD ve YPG 30 kilometrede değil 300 kilometrede de bulunmasın! Bu da sizin masadaki ve sahadaki gücünüz ile alakalı. Ben Türkiye’nin 200- 300 kilometre güneye inerek terörist kovalamak gibi bir siyasi ve askeri bir hedefinin olmadığını düşünüyorum. Doğrusunun da şu an olduğu gibi kendi sınırları içerisinde tehdit edecek bir yapının kendi sınırlarından 30-40 kilometre uzaklaştırılmasının ve daha sonra da bu noktalardan gelebilecek terör saldırıları olursa bunun da Adana mutabakatı çerçevesinde arkasından koşulmasının en doğru şu an için kullanılabilecek bir seçenek olduğunu düşünüyorum.</p>
<p class="p1"><b>ŞAM İLE TEKRAR ESKİSİ GİBİ OLMAZ</b></p>
<p class="p1"><b>Adana Anlaşmasını vurguladınız bu durum Şam ile diyaloğun yolunu mu açıyor? </b></p>
<p class="p1">Adana mutabakatını uygulama noktasında Şam’ın yüzünün olmadığını düşünüyorum. Şam ile diyalog noktasında zaten bürokrasi bazında bir diyaloğun olduğunu hep birlikte biliyoruz. Özellikle de istihbarat paylaşımı başta olmak üzere ama ben şartlar ne olursa olsun anayasa komitesi çalışması devam ederken ve Suriye’de anayasa komitesi çerçevesinde yeni bir Suriye hedefi ortada dururken sanki hiçbir şey olmamış gibi birilerinin istediği şekilde Şam yönetimiyle tekrar geçmişte olduğu gibi sarmaş dolaş bir görüntü verileceğini zannetmiyorum. Çünkü hiç kimse unutmasın ki Şam rejimi eli kanlı bir rejimdir. 6 milyon vatandaşını başka ülkelere sürmüştür. Milyona yakınını da bizzat kimyasal bombalarla katletmiştir. Şu an için yeni oluşturulacak anayasa komitesi çerçevesindeki Suriye projesi ortaya çıkana kadar da Şam’da mevcudiyetini sürdüren bu rejim ile hiçbir şekilde irtibat kurulmaması anlamına gelmez. Dolayısıyla ben Rusya Federasyonu’nda varılan mutabakat ile Şam rejiminin şu anki hükümet tarafından her konuda muhatap alarak elinin sıkılacağı ve onlarla çok güzel görüntüler verileceği bir dönemden çok, terörle mücadele başta olmak üzere bazı hususlarda Rusya’nın orkestra şefliğinde bir koordine içerisinde bulunulma ihtimalini yüksek görüyorum.</p>
<p class="p1"><b>Rusya ile varılan mutabakat sonucu Rusya, Fırat’ın doğusuna geçmiş oldu. Rusya’yı kazançlı saymak mümkün mü, bu durumun oluşturabileceği riskler var mı?</b></p>
<p class="p1">Suriye coğrafyasında Türkiye tek başına oyun kurucu değil. Dolayısıyla bölgeye kimin girip kimin çıkacağına Türkiye tek başına karar vermiyor. Dolayısıyla bir güç maksimizasyonu yapabilecek durumda değiliz. Hattı zatında Rusya da, Amerika Birleşik Devletleri de bu durumda tek başına değil. Dolayısıyla Rusya’nın güney sınırlarımız boyunca Türk askerleri ile birlikte devriye gezmesi sınırlarımıza bir şekilde komşu oluyor gibi gözükmesi çok da sıkıntılı bir husus değil. Bu bölgede kontrol edilmesi ve rasyonel karar mekanizmaları olmayan PKK – YPG, uluslararası istihbarat örgütlerinin adeta taşeronu haline gelmiş DEAŞ gibi terör örgütlerinin bulunmasındansa, o toprakları Rusya Federasyonu gibi rasyonel bir devlet aklının kontrol ediyor olması bizim açımızdan çok sakıncalı bir tutum değil.<span class="Apple-converted-space">  </span>Bunun sebebi de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Suriye coğrafyasındaki aktörlerin kimin olacağı ya da kimin olmayacağı noktasında tek başına dizayn etme gücünün ve kapasitesinin olmamasından kaynaklandığını ama bu aynı kapasite eksikliğinin Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin; Rusya… Amerika Birleşik Devletleri Suriye coğrafyasına izinsiz gelmiş bir devlettir ama Amerika Birleşik Devletleri’ni oradan çıkartıp atma noktasında yetersizdir.</p>
<p class="p1">Amerika Birleşik Devletleri için Rusya’nın bu bölgede olması istenilen bir husus değildir ama Rusya, Hmeymim başta olmak üzere birçok üs konusunda Suriye rejiminden taviz almış, bölgede etkinliğini arttırmış bir devlettir. Aynı şey Türkiye Cumhuriyeti Devleti için de geçerlidir.<span class="Apple-converted-space">  </span>Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’nin Suriye coğrafyasında Afrin’den Irak sınırına kadar olan bir bölgeyi kontrol etmesini istememektedir. PKK’nın Suriye kolu olan YPG’ ye bu denli etkin tedbirler almasını istememektedir ama Türkiye’nin bu noktada ortaya koymuş oldu iradeye de engel olamamaktadır.<span class="Apple-converted-space">  </span>Denkleme bu noktadan baktığınızda o eleştirilerin çok fazla bir anlamının olmadığını düşünüyorum.</p>
<p class="p2"><b>İRAN TÜRKİYE’NİN BÜTÜNLEŞTİRİCİ SİYASETİNİ TEHLİKELİ BULUYOR</b></p>
<p class="p1"><b>Bölgede bir diğer önemli aktör Astana sürecindeki garantör üç ülkeden de biri olan İran. İran’ın Barış Pınarı Harekâtı’na yönelik olumsuz bir tutum takındığı görüldü. Hatta Cumhurbaşkanı Erdoğan bu konuda İran Cumhurbaşkanı Ruhani’ye yönelik sitemi oldu. İran neden rahatsız oldu harekâttan?</b></p>
<p class="p1">İran Türkiye’nin Suriye coğrafyasında anayasa komitesi gibi çok kritik bir sürece girildiğinde daha fazla alan kazanması ve etkinlik kazanmasını istemiyor aynı zamanda Barış Pınarı Harekâtı’nda da Türkiye’nin rolünün İran’ın Tahran’dan Beyrut’a kadar giden yol üzerinde bu faaliyetlerini rahatsız edebilecek bir boyutunun olduğunu düşünüyor. Asli siyaseti Türkiye’yi, Suriye’yi, Irak’ı kendi içlerinde manipüle etmek.</p>
<p class="p1">Bir diğer boyutu da İran kendi siyaseti ve stratejisi açısından mücadeleyi kendi coğrafyasında vermek yerine, Yemen’de, Lübnan’da, Irak’ta, Suriye’de ve hatta mümkün olsa Türkiye’nin içerisinde vermeyi tercih edebilecek bir devlet. Bu anlamdaki siyasetinden hiçbir şekilde vazgeçmiyor. Yeri geldiğinde İran’ın içerisindeki PKK unsurlarını himaye etmekten asla geri durmuyor. Yeri geldiğinde alan sosyolojisi asla İran’ın mezhepsel anlamda bir girişimde bulunmasına müsaade etmese de Suriye coğrafyasında da adeta Irak coğrafyasında olduğu gibi rahat hareket etmek istiyor. Irak coğrafyasında malumunuz olduğu üzere Şiilerin çoğunlukta olduğu bir coğrafya olmasına rağmen Suriye coğrafyasında Nusayrilerin ve Alevilerin yüzdelerine bakıldığında İran’a bu coğrafyada çok rahat hareket etme imkânı sağlamamasına rağmen Afganistan’dan Tacikistan’a kadar mezhepsel temelli ve demografiyi değiştirecek yabancı terörist savaşçıları bu bölgeye taşıyıp Halep’te etkinlik kurmak istiyor Fişhabur kapısında etkinlik kurmak istiyor. Farklı diğer noktalarda etkinlik kurmak istiyor. Türkiye’nin bu noktada ki bütünleştirici siyasetini de kendisi için büyük bir tehdit olarak görüyor. Tipik Fars’i siyaseti ile yani bir taraftan bir eliyle sırtınızı okşarken öbür tarafta da diğer eliyle de farklı noktada farklı pazarlıklar içerisine girebiliyor. Cumhurbaşkanı bu noktada İran’a yönelik olarak çok net açıklamalar yaptı. İran bu tavrını bu bölgede bu şekilde sürdürmeye devam ettiği takdirde kendisi için sıkıntı haline gelen ambargolar konusunda Türkiye’nin uzattığı rahatlatıcı elin kendisine uzanmayacağını da sanırım anlamış olmalı.</p>
<p class="p1"><b>İran’la Türkiye karşı karşıya gelir mi? </b></p>
<p class="p1">İran’ın kendisine ait bir gücü yok. Kendini terörleştiren milisleri aracılığıyla bu coğrafyalarda mücadelesini sürdürüyor. Dolayısıyla İran ile Türkiye’nin ben zaten Suriye coğrafyasında farklı zamanlarda karşı karşıya kaldığını, İdlip’te, Afrin Harekâtı’nda, Barış Pınarı Harekâtı’nda gördüğümüzü söyleyebilirim ama İran’a ait unsurların bizzat kendi kara gücüyle Suriye’ye vasıl olacak bir kara bağlantısı malum üzere yok yine milisleri aracılığıyla söylemiş olduğunuz vardır.</p>
<p class="p1">Hattı zatında bu risk olmaktan çıkıp zaman zaman pratiğe de dökülmüştür. Ancak İran’ın, milisleri aracılığıyla biraz önce saymış olduğum çok dominant bir terörle mücadele unsuru olan Suriye coğrafyasının en etkili gücü olan Türkiye’yi karşısına alabilecek bir gücünün olmadığını da bilmemiz gerek.</p>
<p class="p1"><b>Harekat sonrasında bir teröristin parlatıldığını da görüyoruz. Amerikalıların “Mazlum Kobani” adını taktıkları Şahin Cilo kod adlı Ferhat Abdi Şahin… Bakıyoruz bizim medyada bile “Mazlum Kobani” diye ismi zikrediliyor. Amerikalıların hedefi ne?</b></p>
<p class="p1">Amerika Birleşik Devletleri, Şahin Cilo kod adlı terörist üzerinden PKK’dan farklılaştırdığı bir yapı ortaya çıkartmak istiyor. PKK’nın giymiş olduğu üniformamsı o yapı dahi Şahin Cilo namlı teröristin üzerinde farklılaşıyor ve kendisine bir general payesi yakıştırılıyor. Bununla ilgili yapılmak istenilen bu 30 kilometrenin dışındaki alanda terörist olmadığı ve adıyla müsemma bir görüntü çizmeye çalıştıkları masum ve mazlum bir halkın önderliğini yapan kişi imajı çizilmek isteniyor.</p>
<p class="p1">Dolayısıyla mazlum isminin seçilmesi de dahil olmak üzere bir subliminal mesaj yöntemi olarak kullanıldığını düşünüyorum. Fakat Mazlum Kobani denilen Şahin Cilo kod adlı ve birçok takma adı bulunan teröristin Türkiye ve Afrin saldırısı dâhil olmak üzere birçok saldırıda PKK’lı olarak kırmızı bültenle arandığını ve Türkiye’nin Suriye coğrafyası da dahil olmak üzere bulduğu ilk yerde etkisiz hale getirme noktasında kararlı olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri, YPG konusunda sınırlarımız boyunca 30 bin tır dolusu silahı bir şekilde taşımama noktasında kendisine yapılan ikazları nasıl dikkate almayarak bu noktada devam ettiyse, bu ismi verilen teröristi koruma ısrarı devam edecektir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendisi açısından terörist eylemler yaptığından hiçbir şekilde şüphe bulunmayan bu şahsı tıpkı diğer kırmızı bültenle aranan ve Kandil Dağı’nda ve farklı coğrafyalarda bulunan ve etkisiz hale getirilen teröristleri nasıl imha ettiyse onu da imha etmekten imtina etmeyeceğini kısa bir zaman içerisinde hepimiz hep birlikte şahitlik edeceğiz.</p>
<p class="p2"><b>RUSYA, PYD OLUŞUMUNU<br />
ABD’YE TERK ETMEK İSTEMİYOR</b></p>
<p class="p1">Rusya’nın tavrının ise Amerika’dan biraz daha farklı olduğunu düşünüyorum. Çünkü Rusya PYD bir terör örgütü olarak kabul etmiyor, aynı zamanda da hiçbir şekilde PKK – PYD -YPG oluşumunu tek başına Amerika Birleşik Devletleri’nin eline terk etmek istemiyor. Dolayısıyla da Şahin Cilo lakaplı terörist ile Rusya Savunma Bakanlığı yetkilileri arasında basına servis edilen görüntü aslında, 30 kilometreye biz sizi bir şekilde iteklemek, Türkiye’nin taleplerine boyun eğmek durumunda kalıyoruz ama unutmayın ki biz sizi tanıyoruz, tanımlıyoruz. Bu anlamda yeri geldiğinde sizinle telekonferans yapıyoruz anlamında verilen bir mesaj olarak okumak lazım.</p>
<p class="p1">Ben YPG ve PKK’nın Suriye coğrafyasında bu vakitten sonra 30 kilometrenin güneyine indiklerinde petrol sahalarının bekçiliğini yapma noktasında Amerika Birleşik Devletleri tarafından gönlünün okşandığını da düşünüyorum.</p>
<p class="p1">Bu noktada tekrardan eskiden olduğu gibi bir terör devleti yaratma noktasında Rakka ve Deyr Ez Zor hattında çok fazla şanslarının olmadığını alan sosyolojisinin YPG’ye bu noktada destek verecek bir demografiye sahip olmadığını söyleyebilirim.</p>
<p class="p1"><b>PARÇALI BİR SURİYE YARATILACAK</b></p>
<p class="p1"><b>Suriye’de yeni bir anayasa süreci başlıyor. Bu süreçle ilgili öngörüleriniz nedir? </b></p>
<p class="p1">Anayasa süreci sona erdiğinde Suriyelilerin kendi yönetimlerini kendilerinin belirleyeceği bir rejimi, bir düzeni, bir devleti hiçbir şekilde kavuşamayacaklarını düşünüyorum. Bu noktada akıl hocalarının Irak’ta, Lübnan’da Bosna Hersek’te kurguladığı düzen akılda tutulduğunda Suriye’deki rejimin de farklı etnisiteler, farklı mezhepler, farklı inanç grupları arasında bölünerek adeta bölünmüş ve bir Suriye’ye imza atılacağını, bunun destekçisinin başta İsrail olacağını düşünüyorum.</p>
<p class="p1">Suriye bu anayasa komitesi ile birlikte Mısır’da Muhammed Mursi’nin iktidara gelmesi ile ilgili yaşanan sürecin bir benzerinin bir şekilde Suriye’de kurgulamak isteyeceklerini dolayısıyla da şartlar ne olursa olsun halk kime oy verirse versin Cumhurbaşkanının bir mezhepten olduğu, Başbakanın farklı bir mezhepten olduğu, silahlı kuvvetlerinin komutanının farklı bir etnisiteden olduğu parçalı bir Suriye yaratılacaktır.</p>
<p class="p2"><b>BAĞDADİ’NİN ÖLDÜRÜLMESİ<br />
SORUNU ÇÖZMEYECEKTİR</b></p>
<p class="p1"><b>Terör örgütü DEAŞ’ın başındaki Bağdadi’nin öldürüldüğü iddiaları ortaya çıktı. Bu iddialar doğru ise DEAŞ’ın başına sizce kim geçer, DEAŞ terör örgütüne yeni bir misyon mu yükleniyor? </b></p>
<p class="p1">Pentegon’un basın muhabirleri aracılığıyla bu iddia ortaya atıldı. Trump’ın açıklamaları farklı bir noktaya tekabül ediyor. Şunu söylemek gerekiyor; Amerika Birleşik Devletleri’nin DEAŞ elebaşını öldürdüğünü iddia etmesi, iddia diyorum çünkü elimizde ne Usame Bin Ladin ile ilgili ne de Bağdadi ile ilgili bir bilgi yok. Amerika yine aynı taktiği kullanarak Bağdadi’nin etkisiz hale getirildiğini öldürüldüğünü başkan ağzıyla duyurdu. Bütün dünyanın bu söylenilen her şeye adeta haşa iman edercesine inanması isteniyor.</p>
<p class="p1">Bağdadi öldürülmüş olsa da olmasa da bizim açımızdan çok kayda değer bir husus değil. Çünkü Amerika Birleşik Devletleri’nin soğuk savaş sonrasında en önemli projesi, terör örgütleri vasıtasıyla yaratıcı kaos dediğimiz kaos düzeninin; Çin’den Orta Asya’ya, Orta Asya coğrafyasından Kafkasya’ya, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya ve Afrika içlerine kadar bir siyaset güdüyor.</p>
<p class="p1">Dolayısıyla Bağdadi’nin öldürülmüş olması sorunu çözmeyecektir. Bölgede istihbarat örgütleri tarafından Amerika Birleşik Devletleri ve Batı’nın ihtiyaçları doğrultusunda zaten sosyolojisi alanda hazır olan radikalleşmiş unsurlar etrafında farklı isimlerle, farklı terör örgütleri yaratma noktasında bir sıkıntılarının olmayacağını ön görebilirim.</p>
<p class="p1">Bu noktada yalnız bu coğrafyanın insanın da başta Türkiye Cumhuriyeti Devleti olmak üzere bir bilinç oluştu ve bu bilinç doğrultusunda artık Deaş denilen terör örgütü diğer terör örgütü vasıtasıyla neler oluyor noktasında manipülatif düşünmeye itilmediğini ve olaya sorgulayıcı bakış açısı geliştirilerek Amerika Birleşik Devletleri’nin terörle bir dizayn, bir finansal düzenleme yaptığı noktasında herkesin kafasının çok berrak olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla Bağdadi’nin öldürülmesi Trump’ın seçim kampanyası açısından önemli bir noktaya tekabül edebilir ama Ortadoğu coğrafyasında özellikle Türkiye siyaseti açısından çok bir değerinin olmadığını düşünüyorum.</p>
<p class="p1">Çünkü Türkiye bu noktada kendisi için oynanan oyunu görmüştür. Bu noktadan sonra ister adına DEAŞ deyin ister başka isim koyun! Türkiye terörle kendisinin kuşatılmasına ve Batı medyasında da bir şekilde terörle irtibatlı gibi gösterilen zırva açıklamalara tavrını çok net bir şekilde ortaya koymuştur.</p>
<p class="p1"><b>İDLİB’İ ISITACAKLAR</b></p>
<p class="p1"><b>DEAŞ elebaşının öldürüldüğü iddiası doğruysa bu İdlib’e yapılacak bir operasyonun habercisi mi?</b></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu olay İdlib’te olsa da olmasa da ben İdlib’in ısıtılması noktasında asla tereddüt etmeyeceklerini, İdlib’ i bir şekilde ısıtmak isteyeceklerini düşünüyorum. İdlib’ten de Türkiye’ye yönelik olarak bir düzensiz göç hareketi olduğu takdirde, Fırat’ın doğusundaki sorunu halletmiş ve gücünü farklı noktalara tevkif etme noktasında eli daha da rahatlamış bir Türkiye’nin İdlib noktasında olup bitenlere seyirci kalmayacağını, sınırları içerisinde 3-4 milyon daha Suriyeliyi daha kabul etmeyeceğini söyleyebilirim</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bati-baskentlerinin-isiklari-sabaha-kadar-sonmedi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Türkiye Bu Coğrafyanın Kılavuz Kaptanıdır, Küresel Oyuncudur”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/turkiye-bu-cografyanin-kilavuz-kaptanidir-kuresel-oyuncudur/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/turkiye-bu-cografyanin-kilavuz-kaptanidir-kuresel-oyuncudur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aynur Bayram]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Aug 2019 11:59:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=12049</guid>

					<description><![CDATA[Prof. Dr. Hüseyin Bağcı’dan Yörünge’ye Açıklamalar: “Türkiye Bu Coğrafyanın Kılavuz Kaptanıdır, Küresel Oyuncudur” S-400’ler geliyor ve biz onları canlı yayınlıyoruz. Sadece bizde olur. Bu hiçbir yerde olmaz. Almanya’da Ramstein-Miesenbach Havaalanı vardır, Frankfurt Havalimanı’nın hemen yanında. Oraya gelen giden NATO uçaklarının haddi hesabı yok, kimse bilmez. Biz uçakla canlı yayın yapıyor, davul zurna ile S-400’leri gösteriyoruz. Bunu anlayamıyorlar, bu nasıl bir özgüvendir, nasıl bir şeydir, hesaplayamıyorlar. &#160; S-400’lerin 12 Temmuz itibariyle Türkiye’ye gelmesi ile beraber Türkiye artık bir tartışmayı bırakıp başka ve daha çetin bir tartışmanın içine girdi. Bu tartışmanın merkezinde, “Türkiye Batı kutbundan kopup Rusya ile ayrı bir eksen mi oluşturuyor” tartışması yatıyor. S-400’lerin gelmesi durumunda ABD’nin ısrarla vurguladığı “yaptırımlar” ile ilgili Washington ilk adım olarak Türkiye’nin F-35 programından çıkarıldığını açıkladı. Ankara, haklı olarak bu kararı gayri meşru olarak görüyor. Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 3. Maddesine göre Türkiye bireysel olarak da silah anlaşmaları yapabilir. Buna rağmen ABD Türkiye’ye karşı yaptırım silahını devreye sokacak gibi görünüyor. Ancak meselenin özüne baktığımızda sorunun kaynağı sadece S-400 değil çok daha derin gibi. Yörünge olarak biz de gündemdeki konuları, ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Bağcı ile konuştuk. ABD ile S-400 geriliminde yaptırımlar öne çıktı. F-35 programından çıkarılmamızla ilgili açıklamaların dışında ABD’nin hasımlarıyla &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Prof. Dr. Hüseyin Bağcı’dan Yörünge’ye Açıklamalar:</strong><br />
<strong>“Türkiye Bu Coğrafyanın Kılavuz Kaptanıdır, Küresel Oyuncudur”</strong></p>
<p>S-400’ler geliyor ve biz onları canlı yayınlıyoruz. Sadece bizde olur. Bu hiçbir yerde olmaz. Almanya’da Ramstein-Miesenbach Havaalanı vardır, Frankfurt Havalimanı’nın hemen yanında. Oraya gelen giden NATO uçaklarının haddi hesabı yok, kimse bilmez. Biz uçakla canlı yayın yapıyor, davul zurna ile S-400’leri gösteriyoruz. Bunu anlayamıyorlar, bu nasıl bir özgüvendir, nasıl bir şeydir, hesaplayamıyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>S-400’lerin 12 Temmuz itibariyle Türkiye’ye gelmesi ile beraber Türkiye artık bir tartışmayı bırakıp başka ve daha çetin bir tartışmanın içine girdi. Bu tartışmanın merkezinde, “Türkiye Batı kutbundan kopup Rusya ile ayrı bir eksen mi oluşturuyor” tartışması yatıyor. S-400’lerin gelmesi durumunda ABD’nin ısrarla vurguladığı “yaptırımlar” ile ilgili Washington ilk adım olarak Türkiye’nin F-35 programından çıkarıldığını açıkladı. Ankara, haklı olarak bu kararı gayri meşru olarak görüyor. Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 3. Maddesine göre Türkiye bireysel olarak da silah anlaşmaları yapabilir. Buna rağmen ABD Türkiye’ye karşı yaptırım silahını devreye sokacak gibi görünüyor. Ancak meselenin özüne baktığımızda sorunun kaynağı sadece S-400 değil çok daha derin gibi.</p>
<p>Yörünge olarak biz de gündemdeki konuları, ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hüseyin Bağcı ile konuştuk.</p>
<p><strong>ABD ile S-400 geriliminde yaptırımlar öne çıktı. F-35 programından çıkarılmamızla ilgili açıklamaların dışında ABD’nin hasımlarıyla yaptırımlar yoluyla mücadele etme yasası olan (CAATSA) yaptırımları devreye girer mi?</strong></p>
<p>S-400, F-35 Türk- Amerikan ilişkilerinde önemli bir sorun olarak ortaya çıktı. Bir tanesi S-400’lerin alınması Türkiye açısından bir iç politika sorunu haline de geldi. Ruslardan alınan bu S-400’lerin en büyük özelliği Türkiye’nin Rusya’ya karşı bir siyasi tavizi olarak değerlendirilmesi. Çünkü o krizden sonra ilişkiler düzeldi ve bir güven tesisi yapılması gerekiyordu. Bu siyasi bir taviz olarak değerlendirilmekle birlikte aynı zamanda da Türkiye’nin hava savunma sistemleri açısından bir gereksiniminin kapatılması da demektir. Yani temel soru şu, Türkiye’nin hava koruma sahasına yönelik bir sisteme ihtiyacı var mı sorusuna verilecek yanıt evet vardır, burada hiçbir tartışma yok. Sorun hangi ülkeden veya ülkelerden alınacağı yönünde. Ben S-400 olayında asıl mimarın Amerikan tarafı olduğunu, Amerikalıların bu işi başından itibaren sürüncemeye götürdüğünü düşünüyorum. Türkiye’de bazı kişilerin iyi müzakere edilmediği şeklindeki açıklamaları oldu. Ben bunu daha farklı yorumluyorum. Onlar daha farklı yönetilebilir diye düşünüyorlar ama Obama yönetiminin Türkiye’ye vermemekteki eğilimi burada çok belirleyiciydi. Zaten Donald Trump da konuşmalarında bir önceki yönetime, “Onlar satmadı, adamlar ne yapsın?” şeklinde açıklamada bulunduğu andan itibaren zaten moral üstünlük ve siyasi üstünlük Türkiye’ye geçmiş oldu. Demirel’in deyişiyle “Onlar Patriot verdi de biz mi almadık?” Yani Türkiye’nin Patriot talebi 1991’de Turgut Özal döneminden beri olan bir süreçtir. 2003 yılında da yine Türkiye talepte bulundu, yine verilmedi. Ben burada Türk-Amerikan ilişkilerinde S-400 sorununun ileriye yönelik olarak kolay kolay aşılamayacağını düşünüyorum. Çünkü Türkiye, Rusya’ya söz verdi, verdiği bu sözden de geri dönmesi mümkün değil. Kayahan’ın bir şarkısı vardır “Bir yemin ettim ki dönemem” diye. Yapılacak bir şey yok.</p>
<p>Türkiye bunun bir öncesinde tatsız bir deneyim yaşadı. Bunu hatırlatmakta fayda var. O da Çin’den alınacak hava savunma sistemlerinin Türkiye tarafından 20 Kasım 2015’te iptal edilmesiydi. Bu Türkiye ile Çin arasında çok önemli bir güven bozukluğuna, karşılıklı dargınlığa neden oldu ve ben bunu birebir yaşadım. 22 Kasım’da Pekin’deydim. İki gün önce iptal edilmiş, Pekin’de toplantıya gidiyorum içeriye girdim bütün Çinliler bana kötü kötü bakıyor. Dedim ki ‘bana niye kötü kötü bakıyorsunuz? Ben hükumet değilim ki akademisyenim, iptal eden ben değilim. Ben buraya niye böyle olduğunu anlatmaya geldim’ şeklindeydi. Bunu birebir yaşadığım için biliyorum. Asıl önemli olan nokta şu; zannediyorum bu örneği verebiliriz; Türkiye’yi ilaca ihtiyacı olan hasta gibi düşünün. Eczaneye gidiyorsunuz ilaç istiyorsunuz, eczacı da diyor ki; “O ilaçtan yok ama muadili var.” Hasta olarak yani Türkiye olarak ihtiyacım var o ilaca. İlacı alamazsam da onun muadili olan ilacı alıp denemem lazım. Ne için? Vücudumun sağlığı için veya politik olarak Türkiye’nin güvenliği açısından benim buna ihtiyacım var. O zaman ben muadilini alıyorum. Muadilini de bana Rusya sunuyor. O nedenle Türkiye’nin S-400’u kullanıp kullanmayacağı ikincil derecede. Evlerimizde misafir odası masasında bir sürahi durur ve içinde su vardır, evin bireyleri hiçbir şekilde o sürahiyi kullanmaz gider mutfaktan suyunu alır. Misafir gelince kullanılır o sürahi. Yani Türkiye saldırıya uğrarsa o zaman o S-400’ler kullanılır ama aksi takdirde Türkiye’nin herhangi bir yerinde konuşlanmış olarak durur. Bu hem içeride, hem dışarıda Türkiye’nin aleyhine de kullanılan bir süreç haline geldi.</p>
<p><strong>Batı’dan Kopmuyoruz</strong></p>
<p>Ben Türkiye’nin Batı’dan kopmadığını, eksen değişmesi olmadığını, tam tersine Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinde öyle bir eklemlenme yaşanıyor ki bu 200-300 yıllık bir süreç. Onu bir gecede pat diye kıramazsınız. Çinlilerin bir atasözü vardır; “Beş metrelik bir buzu bir gecede yapamazsınız, çok soğuk bile olsa onun için belli bir zamana ihtiyacınız var.” Uluslararası ilişkilerde de böyledir bu işler. Türkiye gibi jeostratejik, jeopolitik açıdan bu coğrafyada olan bir ülkenin eksen değiştirmesi, saf değiştirmesi mümkün değil. Türkiye’de Boğaz’dan geçen büyük gemilere kılavuz kaptan verilir. Küçük gemilere verilmez. Kılavuz kaptan ne demektir? O büyük yük gemisini veyahut hangi gemi ise onu Karadeniz’e güvenli bir şekilde çıkaracak, o bölgenin sularını bilen kaptanın eşliğinde çıkar. Türkiye bu coğrafyada kılavuz kaptan rolünü oynayan bir ülke konumundadır. Uluslararası ilişkiler terimi ile küresel oyuncudur. Türkiye, küresel bir güç merkezi değildir ama küresel bir oyuncudur. Avrupa ile Rusya arasında Türkiye’nin bir denge unsuru politikası takip etmesi yeni bir şey değildir. 19. yüzyıldan beri takip edilen bir denge politikasıdır. Türkiye, Batı ile Rusya’yı daima kendi çıkarlarını koruyabilmek için birbirine karşı kullanmıştır. Sadece onlar bizi kullanmıyor, biz de onları kullanıyoruz. Uluslararası ilişkilerin Amentüsü, yani olmazsa olmazı. Şimdi Amerikalılar açısından bakıldığında Türkiye’ye yaptırım yapılabilir mi, senato bunu kabul eder mi sorusuna verilecek yanıt, evet senato bunu yapabilir ama her kararın tabi ki bir bedeli var.</p>
<p><strong>ABD Müdahalelerinde<br />
Senatonun Değil<br />
Pentagon’un Dediği Olur</strong></p>
<p>Donald Trump diyor ki; “Ben yaptırım yaptırmamak için uğraşıyorum.” En yüksek düzeyden bir siyasi irade var, o siyasi iradenin altındaki Check and Balanse ‘Denge ve Denetleme’ olarak tanımladığımız kurumların tavrı var, ama Amerikan senatosunun aldığı karar da Allah’ın emri değil ve Amerikan senatosu da çok yanlış kararlar almıştır. Size bir örnek vereyim; Amerika’nın yurtdışına müdahalelerinde 46 müdahaleden bir tanesinde senato sadece bir kez haklı olmuştur. Diğer bütün kararlarda Pentagon’un dediği olmuştur. Müdahale edilecekse bir yere bu Haiti olabilir, Küba olabilir, Afrika’da herhangi bir yer olabilir askerlerin verdiği bir karardır. Burada Pentagon’un, yani askeri iradenin tavrı çok önemli.</p>
<p><strong>Savunma Sanayisinde Kademeli<br />
Olarak ABD’ye Bağımlılık Azalıyor</strong></p>
<p><strong>Peki ABD’nin politikası Türkiye’yi kazanmak üzerine mi kaybetmek üzerine mi kuruldu?</strong></p>
<p>Eğer Türkiye’yi kaybetme üzerine kuruluysa o zaman yapılacak bir şey yok. Ama Amerika’nın yüksek stratejisinde, Türkiye’yi kaybetme gibi bir düşüncenin olması söz konusu değil. Amerikan yönetiminin yaptığı açıklamalara baktığımızda Ortadoğu’da Türk-Amerikan ilişkilerine baktığınızda çarkıfelek oyunu vardır ya ona benzer. Türk-Amerikan ilişkilerini çevirin. S-400’ler var, Kıbrıs var, Avrupa var, NATO var, Ortadoğu var, Kürtler var, Rusya var. Biz hangisine konsantre olacağız, hangisini konuşacağız? Hangi konu üzerinde konuşacağımıza mutabık olduktan sonra onun derinlemesine girebiliriz. Ama Türk-Amerikan ilişkileri böyle tek düze bir ilişki değil. İniş ve çıkışlarla dolu olan bir ilişki. Kaldı ki biz 1964’ten beri Amerikalılarla yoğurdu üfleyerek yiyoruz. Yine ters bir mantıktan gideceğim, iyi ki Amerikalılar Türkiye’ye ambargo koydu, böyle zorluk çıkardı. Bu sayede şu anda dünyada 52’inci sıraya yükselen ASELSAN, HAVELSAN, TAİ gibi büyük firmalara sahip olmayı başardık. Savunma Sanayi Başkanlığı’nın arka planı tamamıyla Amerikan ambargosuna dayanır. Türkiye, ABD’ye güvenlik, savunma sanayi anlamında bağımlılığını kademeli olarak azaltan bir ülke konumuna geldi. Çok yüksek sektörlerde, tank veya uçak yapımında Türkiye halen kendi başına yeterince bir şey yapamıyor ama diğer sektörlerde Türkiye belli bir bağımsızlık oranına ulaşmış durumda. Kaldı ki Türkiye artık silah satan ülkelerden biri. Bu dönüşümü Türkiye’de bence daha iyi okumak lazım. 1975 yılının Türkiye’si ile 2019 yılının Türkiye’sinin savunma sanayi alanına bakıldığında çok farklı şekilde konuşlandırılmalı ve konumlandırılmalıdır. Aksi takdirde yapacağımız analizler yanlış çıkar. Hangi siyasi, sosyal ve askeri gerçeklerle hareket ediyoruz ona bakmak lazım.</p>
<p>Diğeri Türkiye’nin F-35’ten çıkarılması. Şu anda durdurulmuş durumda, askıya alındı. Anadolu’da eski bir adet vardır; evlenecek çiftler taleplerini askıya çıkartırdı. 15 gün boyunca itiraz gelmezse ancak evlenebilirlerdi. Sizin evlenmek istemeniz yeterli değil. Ambargolar açısından tarihe baktığımızda akla, Türkiye’de Amerika Birleşik Devletleri’nin 1964’ten beri başlayan, Kıbrıs konusunda ‘bizim silahlarımızı kullanamazsınız’ şeklinde ki açıklaması İnönü’nün o meşhur “ Yeni dünya kurulur ve Türkiye o dünyada yerini alır” sözünü getirdi. Sonra Süleyman Demirel zamanında İncirlik kapatıldı. Türkiye Sovyetler Birliği ile yakınlaştı. Kıbrıs müdahalesinden sonra 1975’te Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’ye üç yıl boyunca askeri ambargo uyguladı. Bu, en büyük yanlışlardan biri olarak Amerikan tarihine geçti. Çünkü Bülent Ecevit bu defa 5 Mayıs1978’de Londra’da yaptığı konuşmada; “Bizi zorlamayın duvarın öbür tarafına atlarız” dedi. Duvarın öbür tarafı o zaman Sovyetler Birliği’ydi. 24 saat geçmeden Amerika ambargoyu kaldırdı. Nedeni de hem Afganistan’da, hem de İran’da olan olaylar tabi. Türkiye’yi jeostratejik açıdan tekrar Batı’nın gözünde vazgeçilemez hale getirdi. “Türkiye vazgeçilebilir mi, vazgeçilemez mi?” sorusu var. Bana göre gerek Avrupa’nın yüksek stratejisinde, gerekse ABD’nin yüksek stratejisinde Türkiye vazgeçilebilecek ülkeler arasında değil. Avrupa Komisyonu Başkanı ve eski Almanya Savunma Bakanı Ursula von der Leyen “Bizim Türkiye ile yeni baştan ilişkilerimizi düzenlememiz ve ilişkilerimizi devam ettirmemiz gerekiyor” şeklindeki açıklaması bunun tipik bir örneğidir. İstikrarsız bir Türkiye, Batı için daha problemlidir. Yani istikrarlı, kontrol edilebilir, hesaplanabilir, yönlendirilebilir bu kavramlar negatif gibi gözüküyor ama öyle değil. Türkiye’nin siyasi açıdan istikrarı, güvenlik açısından güvenilir olması, toplumsal olarak iyi yönetiliyor olması, Türkiye için de iyi bir şey. İttifaklar zaten bunun için var. Sizin tek başınıza yapamadığınız veya yapmakta zorlandığınız olayları başkasının desteğiyle birlikte götürmek. İttifakların temel amacı bu. Bu açıdan bakıldığında 1970’li yıllarda George S. Harris’ın bir kitabı vardır, Trouble Alliance Turkish -Amerikan in Historical Perspektive ‘Türk Amerikan ilişkileri Zorlu ittifak’ isimli. Türkiye’yi en iyi bilen insanlardan biriydi. Türkiye F-35’i almadığı zaman dünyanın sonu mu olur? Olmaz ama teknolojik olarak da Türkiye geri kalma durumuyla karşı karşıya olabilir. Diğer taraftan da ahlaki üstünlük olarak söylüyorum bu kavramı kullanmak istiyorum uluslararası alanda ahlaki üstünlük demek şu; kooperatif gibi düşünün; ben kooperatife girmişim paramı ödemişim sonra bana gelip diyorlar ki, “Sen kooperatiften ev alamazsın, biz istemiyoruz.” Yok ya baştan ben paramı ödedim koşulları yerine getirdim. Ben başka bir yerden bir ev daha bakıyorum diye mi bunu yapıyorsun? Bu benim özel işim param var öderim. Ben sana parayı ödüyor muyum, ödemiyor muyum? Ona bak. Türkiye F-35 ile ilgili yükümlülüklerini yerine getirmedi ise o zaman tamam. F-35’i, S-400 ile kıyaslamak durumuyla karşı karşıya kaldığınızda doğru bir şey değil. Ahlaki üstünlük anlamında söylüyorum, buna Türkçe’de mızıkçılık, oyunbozanlık derler. Oyunu bozmamak lazım. Amerikalılar’da gördüğüm kadarıyla bazı firmalar dışında ilişkileri düzeltme yoluna giriyorlar. Amerikan tarihinde Türkiye’ye yaptırım yoktur. Bunun geçici olduğunu düşünüyorum.</p>
<p>Yaptırımlar yapıldı ama vazgeçildi. Kusura bakmayın denildi. Sonra kat kat destek verildi. Mesela 1975- 78 arası ambargolar 1980 savunma ve ekonomik işbirliği anlaşması ile telafi edilmiştir.</p>
<p><strong>Türkiye’nin son 17 yıldaki Türk-Amerikan ilişkilerini nasıl görüyorsunuz? </strong></p>
<p>Türk-Amerikan ilişkilerinde bana göre ABD ile en fazla ilişkisi olan hükümet AK Parti. Çünkü bu kadar süre ile iktidarda kalan başka bir parti yok. O yüzden ilişkilerin aşağı yukarı bu noktaya gelmesi, problemli olması şaşırtıcı değil. 17 yıldır AK Parti hükumeti iktidarda. Düşünsenize Tayyip Erdoğan, Ak Parti hükümetlerinin gördüğü 3’üncü Cumhurbaşkanı. En deneyimli siyasetçilerden biri şu anda Erdoğan. Şöyle bir bakın. Tayyip Erdoğan’dan başka dünya siyasetinde 2002’den bu yana kalan adam yok. Bu kendisi için çok büyük bir deneyim. Tıpkı Süleyman Demirel’in 1975 Helsinki Anlaşması’na katılan tek siyasetçi olması gibi. Bana fotoğrafını göstermişti, “Hüseyin Bey, görüyorsunuz 1975’te Türkiye’nin en genç başbakanlarından biri olarak ben buradayım hepsi rahmetli oldu, ben kaldım, Cumhurbaşkanıyım” demişti. Tayyip Erdoğan’ın eskittiği Avrupa liderlerine bir bakın ne Tony Blair, ne Jacques Chirac, ne Sarkozy kaldı. Hepsi geldi gitti. O hancı onlar yolcu hikâyesi. ABD ilişkileri çok ilginç. Normalde bizim tarihimizde ilk defa bir başkanın veya başbakanın ailesi Beyaz Saray’da kabul edildi Joe Biden tarafından büyük ilgi gösterildi. Camp David’e gidemedi. Türkiye’den oraya giden tek kişi Turgut Özal’dır. Sümerbank pijamalarıyla Camp David’de Baba Bush ile kahvaltı yapan tek Türk Cumhurbaşkanıdır ama Turgut Özal 10 yıl iktidarda kaldı. Biraz daha fazla kalsaydı belki daha çok görüşme olurdu. Tayyip Bey’in özelliği gençliği, biyolojik üstünlüğü.</p>
<p><strong>S-400 meselesini kim çözer?</strong></p>
<p>S-400’ler ile ilgili Voice Of America (VOA-Amerika’nın Sesi)’ya görüş vermiştim. Bu işi üç kişi çözer Trump, Putin ve Erdoğan. Diğerlerinin söylediği hiçbir şeyin anlamı yok. Senato Trump’ı dinlemiyor diyebilirsiniz. Evet, öyle bir sorun var. Amerika’da senatonun başkanı dinlememe tavrı var. Ama bizim için Türkiye açısından ahlaki üstünlük olarak Amerikan başkanın söylediği önemlidir, senatonun değil. ABD Başkanı diyor ki, “Biz adamlara haksızlık yaptık.” Türkiye açısından belirleyici olan bu. Şu örneği vereyim; Ben istedim kızı bana vermediler. Yanlış yaptınız. Aile kurulu toplanmış şuyu eksik, şunu beğenmedim. Gençler birbirini seviyor. Biz Patriotları seviyoruz. Tek taraflı da olsa vermediniz. Karadenizlilerin bir sözü vardır; “Ya sevdiğini alacaksın ya eldekini seveceksin” Bize Patriotları verdiler de sevmedik mi? Alamadık. O zaman S-400’leri alırız o zaman. Onları seveceğiz veya yine bir Türk Atasözüyle örnek verelim; “Kasap et, koyun can derdinde” Biz can derdindeyiz onlar da et derdinde. Onlar da satmak istiyorlar kaldı ki Türkiye Patriotları da almam demiyor, versinler Türkiye onları da alır ama vermiyorlar. Türkiye bu coğrafyada yedi kocalı Hürmüz rolünü oynamak zorundadır. Herkesle iyi geçinmek zorunda, herkese mavi boncuk vermek zorunda. Bu kaçınılmaz bir şey, bu coğrafyanın gerçeği. Abdülhamit dönemine bir bakın, Abdülhamid Ruslarla Avrupalıları birbirine karşı oynar, niye imparatorluğu korumak için o politikaları iyi bilmek lazım. Rusya büyükelçisini çağırır onu konuşturur, dinler ondan sonra Rus büyükelçinin söylediklerinin tersini yapar böyle bir şey. 33 yıl imparatorluğun yıkılmasını engellemek kolay bir şey değil.</p>
<p><strong>Türkiye eğer kendi sanayisini geliştirirse güçlü bir ekonomik altyapı oluşturursa ilerleyen yıllarda NATO üyeliğimizin ciddi anlamda tartışmaya açılacağını düşünüyor musunuz?</strong></p>
<p>Bir defa Türkiye’nin sanayisinin öngörülebilir bir gelecekte klasik Batı ülkelerinin seviyesine çıkması mümkün değil. Biz Fransa, İngiltere, ABD gibi nükleer güç, ekonomik olarak büyük bir güç değiliz. Orta boy bir gücüz. İlk 20 ülke arasındayız. Bir defa bizim gayri safi milli hasılamız Facebook’un yıllık gelirinden daha düşük. Amerika 19 buçuk trilyon dolarlık, Almanya 4 buçuk trilyon dolarlık ekonomi, biz ise 800 milyar dolarlık bir ekonomiyiz. Elbette jeostratejik açıdan önemliyiz ama bizim ekonomimizin uluslararası alanda rekabet edebilmesi için çok daha güçlenmesi lazım. Çok mu zayıfız? Değiliz, çok mu güçlüyüz? Değiliz. Ortada bir yerdeyiz. O nedenle Türkiye küresel bir oyuncu. Türkiye orta boy bir güçtür, bulunduğu coğrafyada çok önemli bir oyuncudur, dünyada da çok önemli bir oyuncudur, ama Türkiye’nin gerek teknolojik, gerekse askeri bakımdan NATO düzeyi standartlarına çıkabilmesi için (NATO düzeyi derken de ilk 5 ülkeyi kastediyorum) en azından bir 30 yıla ihtiyacımız var. Biz kendi jet motorumuzu, tank motorumuzu yapamadığınız müddetçe bu işin sadece taşeronu oluruz. Türkiye’nin geldiği nokta kötü değil. Savunma Sanayi Müsteşarlığı kurulduğu andan günümüze kadar Türkiye önemli adımlar atmıştır. Türkiye emekleyen değil yürümeye başlayan bir yaşındaki ya da üç yaşındaki çocuk gibi. Ama biz olimpiyatlara katılan atlet gibi değiliz. Olabilir miyiz? Tabi zaman içerisinde olabiliriz. Ülkeler bunun için hedef koyuyorlar, 2023-2071 vs. Birçok ülke hedef koyuyor, ki hedef koymazsanız yaşamanın anlamı yok. Belli bir yere ulaşmanız gerekiyor, sadece gerçekçi hedefler koymanız çok daha sağlıklı olur diye düşünüyorum. Diğeri hamaset ve hayal kırıklığı yaratır.</p>
<p><strong>Sizce Türkiye NATO’dan çıkmalı mı?</strong></p>
<p>Türkiye NATO’dan çıkmamalı. Benim de gerekçem şu; Türkiye eğer NATO’dan çıkarsa 1952’den bu yana NATO içerisinde hem kazandığımız deneyimler, hem hukuki haklar, hem de stratejik konumunuz birdenbire çok büyük bir zarar görür. Türkiye’nin tarafsız kalması yönünde talepler her zaman olmuştur. 2’inci Dünya Savaşı sonrası da, 70’li yıllarda olmuştur. NATO, dünya tarihinin gördüğü en büyük gönüllü askeri ittifakı. Adama sormazlar mı, herkes gidiyor Mersin’e siz niye gidiyorsunuz tersine diye. Küçücük Karadağ bile son olarak NATO’ya katıldı. Niye katıldı? Karadağ, NATO’ya daha dünün bağımsızlığını kazanan eski Yugoslavya bölgesi. 600 bin kişi. Bizim Ankara’daki Yenimahalle daha büyük. O güvenlik duygusu apayrı bir şey. Bu bir şemsiye. Şemsiyenin altında yer alıp almamakla ilgili bir şey bu. Bir de 29 tane ülke bir araya gelmiş ortak bir güvenlik politikası. İngiltere, Brexit yapıyor ama NATO’dan çıkmıyor. Fransa, NATO’nun askeri kanadından ayrıldı ama siyasi kanadından ayrılmadı. Yunanistan, NATO’un askeri kanadından ayrıldı ama siyasi kanadından ayrılmadı. İkisi de askeri kanada tekrar geri döndü. Çünkü NATO’nun 7’inci maddesi aynı zamanda NATO’nun bir siyasal değerler birliği olduğu söyler. Öyle bir mekanizma ki, sizin hayır dediğiniz bir durumda hiç kimse başka bir karar alamaz. Bizim aslında NATO içindeki pozisyonumuz Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki beş daimi üyenin pozisyonu gibi. Hayır dediğimiz bir şey olamaz. Mesela; Güney Kıbrıs Rum tarafı NATO’ya üye olamaz nokta. Biz istemediğimiz müddetçe ağzıyla kuş tutsa olamaz. Çünkü biz sistemin içindeyiz. Türkiye’de yapılan tartışmalarda bakıyorum yalan yanlış bir sürü şey konuşuluyor. Kulağa hoş geliyor tabi. “Hemen çıkalım”. Bekara eş boşamak kolay veya davulun sesi uzaktan hoş gelir derler ya. Bir an gözlerinizi kapayıp Türkiye’nin NATO’nun dışında olduğunu düşünün, Ege’de ve Akdeniz’de arama çalışmalarından başlayarak, Karadeniz’e kadar bütün bölgelerde tek başına kalan bir Türkiye ve Rusya ile baş başa. Geçmiş olsun. Buna Türkiye istese de coğrafi gerçeklikler izin vermez.</p>
<p><strong>Türkler’in Özgüvenini<br />
Karşı Taraf Anlayamaz</strong></p>
<p>Ulusal TV’de birini izledim adam diyor ki, “Zaten NATO 1945’te kurulan emperyalist ittifaktır.” Neresinden tutayım? 1945’te 2. Dünya Savaşı devam ediyor, NATO 1949’da kuruldu. Türkiye’de özellikle bu gibi konularda çok büyük bir bilgi kirlenmesi var. İki konuda Türkiye’de bilgi kirlenmesi çok; biri futbol, biri dış politika. Bu konularda herkes konuşuyor. Türkiye’de bu ciddi bir sorun haline geldi. Bu gibi ciddi konular üzerinde herkesin konuşması Türkiye’de genel kamuoyunun aklını çelen, bozan, yanlış bilgilerin aktarılmasına neden olan bir ortamı yarattı. Bu tehlikeli bir gelişme. Şöyle bir örnek vermek istiyorum size. NATO tarihinde ilk defa olan bir gelişme; S-400’ler geliyor ve biz onları canlı yayınlıyoruz. Sadece bizde olur. Bu hiçbir yerde olmaz. Polonya’da, Baltık ülkelerinde, Çek Cumhuriyeti’nde olmaz. Almanya’da hiç olmaz. Almanya’da Ramstein-Miesenbach Havaalanı vardır, Frankfurt Havalimanı’nın hemen yanında. Oraya gelen giden NATO uçaklarının haddi hesabı yok, kimse bilmez bunu. Biz de gelen uçakları canlı yayınla duyuruyoruz. Davul zurna ile S-400’leri gösteriyoruz. Bunu da anlayamıyorlar, bu nasıl bir özgüvendir, nasıl bir şeydir, hesaplayamıyorlar. Türkiye’nin kodlarını çözemiyorlar adamlar. S-400’leri alıyoruz, sonra NATO ve bütün herkese karşı diyoruz ki “kardeşim Ankara’ya 9’uncu uçak, 10’uncu uçak” indi. Böyle bir şey yok. Bu gibi konular çok ciddi konulardır. Diğer taraftan da çok olumlu bir yanı var. Türklerin özgüveni. Karşı tarafın bu özgüveni anlaması da çok zor. Onların düşünce kodlarında mümkün değil. F-16’ların kalktığı yere Rus uçağı inecek, canlı yayında gösterilecek, nereye götürüldüğü bilgisi verilecek… Bu sadece bizde olur. Çok güzel bir şey. Ben çok gülüyorum. Batılı uzmanlarla bunu konuştuğumuzda, “Olamaz bu imkansız” diyorlar. Bende “yok öyle, burası Türkiye” diyorum. Açıklamanız çok zor ama Türkiye’nin kodlarını çözmeyi başaramadılar</p>
<p><strong>Neden bizim kodlarımızı çözemiyorlar?</strong></p>
<p>Erol Göka’nın çok güzel kitapları vardır. Diyor ki; “Türklerin göçebe ruhu.” Biz göçebeyiz. Sadece koyunumuzu değil silahımızı bile her yere birlikte götürürüz. Bu çok ilginç bir şey. Türklerin dünyaya bakışıyla, kültürleriyle o yüzyıllarca biriktirdiği deneyimleriyle, birikimiyle ortaya çıkan bir özgüven bu. Ben Türkiye’nin bu açıdan bir özgüven patlaması yaşadığını da düşünüyorum o nedenle özgüvenin ne derece doğru olup olmadığı da tartışma konusu. Böyle bir tehlike var çok fazla özgüven kendi kapasitesini ve yeteneğini aşmayı da beraberinde getirirse çok tehlikeli bir hal alabilir. O nedenle dengeli kalmak lazım. Önceki Başbakanlarımız’dan Davutoğlu ne demişti: “Ortadoğu’da bizim iznimiz olmadan yaprak kıpırdamaz”. Şimdi biz kıpırdayamıyoruz, diğerlerinin hepsi oynuyor. Yani böyle büyük laflar çok ağırdır. Daha Başbakan olur olmaz da “Ben 3 milyon metrekareden sorumluyum” demişti. Bu da yanlış. Çünkü sınırlarımız belli. Bakın Menbiç’e giremiyoruz. Türkiye askeri yetenekleri açısından giremez mi, girebilir. Ama girmenin bir de çıkması var. Savaş ilan etmek çok kolaydır. Bir operasyonu başlatmak çok kolaydır. Önemli olan ondan sonrası, bu işin nasıl idare edileceğidir. Sovyetler Birliği’nin en büyük hatası Afganistan’a girmesidir. 22 yıl sürdü savaş. Sovyetler geri çekildi. Nükleer silahları var. Donald Trump da diyor ki; “Ben nükleer silahlarla 10 milyon insanı ortadan kaldırırım”. Kaldırabilir, adamın söylediğinde bir yanlışlık yok. Teknik anlamda hakikatten nükleer silahları kullandığında kaldırır. Biz ona dehşet yılgısı, nükleer çılgınlık diyoruz. Bana Çinli bir akademisyen dedi ki, “Hüseyin bey bu DAEŞ nedir? Bütün Batı DAEŞ’le mücadele ediyor, hala bir şey yapamıyorlar. Ya da Taliban nedir bunlar kaç kişi bunlar? 100 bin kişi mi”. Tabii adam Çin parametrelerine göre düşünüyor. 4 milyonluk orduları var. Yerleri belli mi adamların? Belli. Bunlar 100 bin kişi mi, 100 bin kişiyi öldürülürse bir 100 bin kişiyi daha getirirsin arkadan. Siz bunu Çin’de anlatırsınız da Avrupa’da nasıl anlatacaksınız? Bir kişinin ölümünü bile açıklamakta zorlanıyorsun yani Irak Savaşı’nda olduğu gibi 100 bin kişiyi nasıl açıklayacaksın? Ama onların mantığına göre kolay. Koyarsın oraya 4 milyon adamı, adamların tamamını ortadan kaldırırsın. Çin mantığı bu ama bu böyle yürümüyor. Haklı olduğu bir şey var. Eğer bir tehdit olabilecek bir şey varsa nükleer silahların kullanılmaması durumunda sadece konvansiyonel silahlarla rekabet edebilirsin. Biz Türkiye olarak Pençe Harekatı’nı yapıyoruz. Bir sürü harekat yapılıyor. Yapılan saldırılarla elde edilen sonuç arasındaki ilişki çok önemlidir. Uluslararası güvenlik konularının önemli bir noktası. Attığınız taş ürküttüğün kurbağaya değer mi? Yani ona bakmak lazım. Tabi PKK konusu ayrı bir tartışma konusu.</p>
<p><strong>Nato’dan Çıkmamız Bütün<br />
Coğrafyayı İstikrarsızlaştırır</strong></p>
<p>Türkiye açısından bakıldığında NATO’dan çıkıp çıkmama konusunda ben daha çok açık ve net söylüyorum, hiçbir siyasi hükümet, buna şimdiki hükümet dahil olmak üzere, NATO’dan çıkma girişiminde bulunamaz ve bulunamayacak. Çünkü o sistemden çıktığınız anda ödeyeceğiniz bedel çok daha fazla. Nitekim İbrahim Kalın daha yakın zamanda “Türkiye’nin Batı’dan, NATO’dan ve Avrupa Birliği’nden ayrılma gibi bir niyeti yoktur” dedi. Doğru olan da bu zaten. Bir sürü eleştiri vardır krizler yaşanır. Almanya ile Avusturya ile Hollanda ile yaşanır ama çıkmak ayrı bir şey. Önemli olan bunun aile içerisinde kalması. NATO içerisinde krizler olur. NATO ve Avrupa Birliği’nin en önemli özelliği krizleri kendi içerisinde tartışarak absorbe etmesidir. Bu bambaşka bir boyut, onun üzerine çok fazla tartışılmıyor. Türkiye’nin NATO’dan çıkması demek sadece Türkiye’nin siyasal istikrarsızlığı değil bütün coğrafyanın istikrarsızlığı demektir. Türkiye bu riski alamaz. En azından benim gördüğüm kadarıyla… Alabilecek siyasi bir hükumet varsa buyursun gelsin.</p>
<p><strong>Türkiye’nin Rusya’nın güdümüne girdiği iddiaları var sizce bu doğru mu?</strong></p>
<p>Türkiye Rusya’nın güdümüne girmez, girmeyecektir, giremez. Çünkü Rusya ile ilişkileri düzeltmek ayrı bir şey, güdümüne girmek ayrı bir şey. Bizim tarihimizde Rusya bizim rakibimizdir. 13 defa savaştığımız bir ülkedir. Türkiye’nin Rusya’nın güdümüne girmesi ne geçmiş yüzyıllarda, ne bugün, ne de gelecekte söz konusu değildir. Amerika’yla ile ilişkileriniz iyi oluyor bu sefer Amerika’nın güdümündesiniz, Rusya ile ilişkiler iyi oluyor Rusya’nın güdümündesiniz öyle şey olmaz. Çıkarlar dönemsel olarak şekil değiştirebilir. Belli dönemlerde Rusya ile yakınlaşmak ki Türkiye’nin lehine olmuştur belli dönemlerde 60’lı yıllarda mesela, İskenderun Demir Çelik, Karabük Demir Çelik dahil olmak üzere. Cumhuriyet döneminde de yani Cumhuriyetin ilk yıllarında da Stalin, Lenin ile Atatürk arasındaki mektuplaşmaları okumak lazım. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurtuluş Savaşı’na Sovyetler Birliği’nin verdiği destek çok önemlidir. Moral desteği çok önemlidir. Lenin’in; “Emperyalist ülkelere karşı yükselen yıldız gibi Türk ulusal mücadelesi desteklenmelidir” açıklaması. 1921 Gümrü Antlaşması imzalanmıştır Ruslar’la. Sovyetler Birliği Türkiye’ye 2 Dünya Savaşı’ndan sonra tehdit olmuştur. 1. Dünya Savaşı’nda tehdit değildir. Onu çok kişi göz ardı ediyor. Türkiye’deki kadro hareketi Şevket Süreyya Aydemirler, Sovyetler Birliği’ne gidip, orada köy enstitülerini öğrenip Türkiye’ye getirmişlerdir. Şimdi Putin’le Tayyip Erdoğan’a bakalım. Şu soruyu soralım Türkiye ile Rusya ilişkilerinin iyi olması Türkiye için faydalı mıdır? Evet faydalıdır nokta. Almanya ile Rusya arasındaki ekonomik ilişkiler nasıl iyi ise bizim de ilişkilerimizin iyi olması iyidir.</p>
<p><strong>Rusya Bizim Komşumuz,<br />
İyi Geçinmemiz Çok Normal</strong></p>
<p>Ayrıca biz niye Rusya’yla iyi geçirmeyelim, sonuçta komşumuz. Hangi dönemlerde hangi koşullarda nasıl çıkarlar var ona bakmak lazım. Şu anda Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler tekrar güven tesisi oluşturmaya yönelik. Türkiye ile Rusya arasında uçak nedeniyle ortaya çıkan kriz büyük oranda atlatıldı. Hatıralarımda yazıyorum, Nursultan Nazarbayev’e teşekkür ettim. 2017’deki Astana kulüp toplantısında dedim ki; “Sayın Başkan teşekkür ederim şahsım, halkım, devletim adına. Bizi Rusya ile barıştırdınız.” O da dedi ki; “Tamam Hüseyin Bey yaptık ama bir daha yapmayın. Çok zor oluyor arayı düzeltmek” dedi. Çünkü bizim Rusya ile krize girmemiz demek, bütün Kafkasya ve Orta Asya ile krize girmek demek. Olayı sadece Rusya ile sınırlamayın. Nitekim kriz olduğu anda o coğrafyadaki bütün projeler durdu.</p>
<p><strong>Rusya İle Krizin Bedeli Ekonomik<br />
Anlamda Çok Daha Ağır</strong></p>
<p>Amerika’nın bize koyduğu ambargo, Rusların bize 9 ay içerisinde koyduğu ambargonun yanında çerez kalır. 17 milyar dolar Türkiye’ye maliyeti. 17 saniyelik ihlal, 17 milyar. Saniyesi 1 milyar. Kim kazanıyor bu kadar parayı veya kaybediyor? O nedenle Türkiye’nin böyle Rusya’nın güdümüne girmesi falan bunlar gündelik, popüler, komplo teorisi analizleridir. Türkiye ile Rusya önümüzdeki dönemde daha fazla işbirliğine girmeli. Biz zaten G20’de birlikteyiz, stratejik ortağız mekanizmalar kurulmuş. Rus polisinin Türkiye’de tatil yapabilmesi demek Putin’in imzasıyla binlerce yüz binlerce güvenlik görevlisinin ailesi ile Türkiye’ye gelip tatil yapması demektir ki bu bir güvenin eseridir. Bu nedenle Rusya’nın bence yapacağı en iyi şey bir an evvel Türkiye’ye yönelik vizeyi kaldırmasıdır. Önceden yoktu şimdi koydular Ama bunun kaldırılması gerekiyor. Çalışmalar yapılıyor konuşuluyor. Güvenlik tedbirleri var tabi. Onların açısından da anlaşılabilir bir neden. 16 Temmuz’da Tayyip Erdoğan’ı ilk arayanlardan birisi Putin’di. Avrupa ne kadar antipati kazandıysa Rusya’da bu hareketle o kadar sempati kazandı.</p>
<p><strong>Çalıya Takıl Türk’e Takılma</strong></p>
<p>25 Eylül 2016’da Berlin’de bir toplantıya davetli olarak katıldım. Alman milletvekili, Ekonomi Bakanlığı’ndan biri ben ve başka bir katılımcı yer aldı. Alman milletvekili Türkiye’ye karşı çok yoğun eleştirilerde bulundu, “Demokrasi yok, şu yok bu yok” dedi. 150 kişi falan dinliyor. Bütün bunlar kayıtlarda var. Dedim ki “Ben akademisyenim, siz politikacısınız. Ben söylüyorum olmuyor, tarafsız olmam lazım. Siz ise tarafsınız. Ben akademik yönümü bir kenara bırakıyorum bir Türk siyasetçisi sizinle nasıl konuşursa öyle konuşacağım. Siz sürekli eleştiriyorsunuz Türkiye’yi. Ben size sorayım, 6 hafta boyunca neredeydiniz? Türkiye’de yakın akrabalar dostlar arasında kaza, ölüm, düğün gibi şeylerde 3 gün içerisinde haber vermezsen akrabalık kopar. Siz 6 haftadır neredesiniz?” Mantıkları şu: “Olur mu olmaz mı”. Sisi muhabbeti gibi kimin kazanacağını görmek istediler. Putin ne dedi? “Yanındayım”. Bu çok büyük psikolojik bir destek. Martin Schulz vardı, sosyal demokratların adayı. 15 Temmuz’dan 6 ay sonra Türkiye’ye geldi. Türkiye’deki gezisine eşlik eden Thomas Wolmard, Allgemeine Zeitung’da bir makale yazdı. Tayyip Bey ona çok sert çıktı. “Kardeşim neredesiniz siz” dedi. Televizyon programında Angela Merkel ile seçimler için 2018 seçimlerinde tartışma yapılıyor. İlk cümlesi şuydu; “ben sosyal demokratlar olarak iktidara geldiğimde Türkiye ile ilişkileri keseceğim”. Eşime dedim ki bu adam kaybeder. “Neden” dedi? “80 milyonun ahını alıyor” dedim. Böyle bir şey olabilir mi? Türkiye ile ilişkileri bir Alman başbakanın kesmesi mümkün değil. Bu kesin kaybeder ve siyasetten gider. Şu anda adamı hatırlayan var mı? En fazla oyla seçilerek gelen sosyal demokrattı. Yabancılara Türkler için söylenen bir söz vardır; “Çalıya takıl Türk’e takılma”. Bu şeyleri bilmek lazım yine aynı dönem Mayıs ayında Hannover de Almanya’da konuşuyorum ama nasıl terledim biliyor musunuz? FETO terör örgütünün darbe girişiminin anatomisini anlattım. Bir tanesi kalktı, “Türkiye hukuk ve demokrasi devleti değil” dedi. Bende anlatıyorum ve şu soruyu sordum; “Berlin’de sizin meclisimiz bombalandı mı? Kendi F-16’larınızın Berlin’de uçtuğunu mu gördünüz mü?” Bu benim akademik yaşamımın en özel olaylarından biriydi. 80 yaşlarında yaşlı bir adam geldi, “Önünüzde saygıyla eğiliyorum. Öyle tarafsız ve gerçekçi anlattınız ki beni ikna ettiniz” dedi. Ondan sonra ben nükleer enerji almış gibi oldum. Bunları anlatmak lazım. Türkiye’nin Almanya ile olan ilişkisi çok özel bir ilişki. Almanya’nın üç ülke ile özel bir ilişkisi vardır bunlar; Polonya, İsrail ve Türkiye’dir. Onlar da biliyorlar tabi.</p>
<p><strong>Kuşak ve Yol Projesi’nde<br />
Pilot Ülkelerden Biriyiz</strong></p>
<p><strong>Çin’le gelişen ilişkiler var. Özellikle Kuşak ve Yol Projesi’nde Türkiye kritik merkezlerden biri. Asya dünyası ile Türkiye arasındaki ilişkinin geleceği konusundaki öngörünüz nedir?</strong></p>
<p>Çinlilerin Kuşak ve Yol politikaları bence 21 yüzyılın en önemli politikaları. Şu anda 67 ülke var işin içinde. 80 ülkeye çıkması bekleniyor. Türkiye pilot, anahtar ülkelerden kritik oyunculardan biri. Türkiye &#8211; Çin ilişkilerini bu çerçevede değerlendirmek lazım. “Coğrafya kaderdir” deniliyor ya. Bu coğrafyada Türkiye ile bir şekilde işbirliği yapmak lazım bizden daha önemli stratejik olarak bir ülke var o da İran. İran’ın jeopolitik ve jeostratejik durumu birinci sınıf ülke. Allah’tan demokratik değiller. Demokratik olsalar bizi geçecekler. Biz şu anda demokratik ülke olduğumuz için piyasamız yüksek. Yoksa onlar da Türkiye gibi öyle bir demokratik olsalar biz onların arkasından geleceğiz. Zaten 1970’li yıllara bakın. 79’a kadar İran’daki gelişmişlik düzeyi ile bizdeki gelişmişlik düzeyine bakın, adamlara Allah vermiş, petrolü, gazı. Ama rejimleri yanlış. Ben İran’a da gittim Ahmedinejad belediye başkanıyken görüştüm. Velayeti ile kavga ettik. Ahmedinejat bana “Genç adam, çok şey öğrenmen lazım” dedi. Ben de “öğreniriz” dedim. Onu kitapta okuyacaksınız. Türkiye’nin Batı karşısındaki stratejik değerinin tekrar artmasını ve yeniden gündeme getirilmesine neden olan projelerden biri de bu. Biz öyle bir coğrafyadayız ki her taraftan rüzgar olan, her tarafa açık olan bir ülke konumundayız.</p>
<p><strong>Astana Süreci’yle Suriye’de<br />
Önemli Konum Kazandık</strong></p>
<p><strong>Suriye meselesinin çözümündeki gelişmeleri nasıl okuyorsunuz?</strong></p>
<p>Bence Türkiye Suriye’de başta yanlış yaptı. Girmememiz gerektiğini düşünüyorum ama girildi. Bu siyasi bir tercihti ama Astana süreciyle Türkiye çok önemli bir konum kazandı. Uluslararası ilişkilerde şöyle bir şey vardır: “Siz masada mısınız, yoksa menüde misiniz?” Türkiye’nin masada olması lazım, menüde değil. O nedenle Suriye’nin yeniden yapılanmasında Türkiye anahtar ülkelerden biridir ve öyle de kalacaktır. Şu anda Türkiye hem istihbarat anlamında, hem de askeri anlamda Suriye yönetimiyle görüşüyor. Rusya bu işin yürütücüsü. Astana süreci bize çok şey kattı. Bölgede farklı çıkarları olan üç ülkenin bir araya gelmesi ve ortak bir tavır sergilemeleri çok önemli. Hangi çıkarlar bizi İdlib, Menbiç ve Afrin’de bir araya getirdi. Bizim Amerikalılarla bu bölgede tarihsel bir sorunumuz var. Amerikalılar Kürtlere çok büyük sempati duyuyor. Bütün Batılılar da olduğu gibi. Ancak devlet kurmak da ayrı bir şey. Devlet kurulabilir mi o zor gibi gözüküyor. Yeni Suriye yönetiminde belki kantonel bir özgürlük olabilir. Kuzey Irak modeli olabilir, ama yaşayabilir bir Kürt devletinin kurulması çok zor gibi gözüküyor. Zaten Kürtlerle Beşar Esat konuşuyor. Kamışlı ile Şam arasında da ticaret devam ediyor. Türkiye açısından olayı Arap Baharı çerçevesinde değerlendirmek lazım. Mesela Amerikalılar Sisi’nin darbe yaptığını biliyorlar ama darbe kelimesini kullanmıyorlar. William Burns’ün The Back Channel isimli son çıkan kitabında diyor ki; “Biz darbe kavramını kullanmamayı tercih ettik. Halbuki darbe olduğunu biliyoruz.” Askeri müdahale ile gelen her şey darbedir. Dört defa biz bunu yaşadık. Bunu tanırsınız ya da tanımazsınız ayrı bir şey bunun uluslararası literatürdeki tanımı darbedir. Sisi, Savunma Bakanı. Asker geldi seçilmiş olan ilk Cumhurbaşkanı’nı görevden aldı. Bunun literatürdeki ismi askeri darbedir. Ama siz onu öyle görmek istemeyebilir, söylemeyebilirsiniz. O sizin ilişkilerinizin tercihidir. Ama adam darbe yaptı. Bunu söyleyen William Burns, Amerika Dışişleri Bakan Yardımcısı’ydı. En yüksek diplomatları o anlamda dediğim gibi kitabını okuduğunuzda bütün Amerikan &#8211; Ortadoğu politikasını ne niçin Ortadoğu da çuvalladıklarını anlarsınız. Orada Türkiye’nin siyasi tercihleri daha çok dini, Sünni tercihler olduğu için ortaya çıkan tabloda Türkiye taraf oldu. Mursi’yi destekledi. Bu doğrudur yanlıştır ayrı bir tartışma konusudur. Ama Mısır’ın, İsrail’in, Suudi Arabistan’ın, Birleşik Arap Emirlikleri’nin tamamının Doğu Akdeniz’de karşımızda olması bunun sonucu.</p>
<p><strong>Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Doğu Akdeniz’deki durumu Deniz Kuvvetleri’ndeki en son silahların sergilendiği bir festival veyahut fuar olarak değerlendiriyorum. Herkes gemilerini gönderiyor. Savaş var mı? Yok. Çatışmaya dönmez, dönemez, dönmeyecek. Nedeni de çok basit, Türkiye, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurucularındandır. Garantör devletlerinden biridir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ndeki Türkler’in yaşamlarını korumakla yükümlüdür nokta. Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de geri adım atması söz konusu değil. Yedi düvel gelse bunu değiştiremez. Noble Enerji firması istedi diye, yok efendim İsrail istedi diye şimdi Türkiye o münhasır bölgede ortaya çıkacak doğalgaz ve petrol yataklarından hem hukuki, hem siyasi haklarından vazgeçmez.</p>
<p><strong>Türkiye Kıbrıs’ta<br />
Elinden Geleni Yapıyor</strong></p>
<p><strong>Türkiye’nin Kıbrıs Adası ile ilgili politikaları yeterli ve doğru buluyor musunuz?</strong></p>
<p>Türkiye ilginç bir girişimde bulundu. 2004 yılında Ahmet Davutoğlu üniversitemize geldi. O zaman ki politikalarını anlattı. “Biz dünyadaki Türkler masaya gelmez, Türkler çözüm istemez algısını kıracağız” dedi. 2004’deki Kıbrıs referandumunda Türkiye çok iyi bir şey yaptı. Ahlaki üstünlük kazandık yine. Denktaş’a rağmen Türkiye yüzde 65 evet dedi. Rumlar ise yüzde 75 hayır dedi. Türkiye müzakere masasına oturdu, referandumda birlikte yaşama arzusunu beyan etti. Bir fıkra ile anlatayım: Temel ile Dursun mahkemeye çıkmış. Dursun’un Temel’e borcu varmış. Hakim, “Dursun seni tanımıyor” demiş.” Temel’de, “O beni tanımıyorsa ben de onu tanımıyorum” demiş. Türkiye iyi niyetle inisiyatif aldı. Tayyip Erdoğan, “Bir sıfır öne geçtik” demişti futbol terimiyle. Bunun arkasında psikolojik nedenleri var. Rumlar Türklere güvenmiyor ve Türkleri orada siyasal eşitlikli bir halk olarak görmek istemiyor. 1960 Antlaşması Türklere siyasal eşitlik ve egemenlik hakkı tanır. Türkiye’nin burada geri adım atmaması gerekiyor. Atacağını da düşünmüyorum. Türkiye Kıbrıs için elinden geleni yapıyor. Bundan daha fazlasını yapması mümkün değil. Ağzıyla kuş tutsa, Türkiye’yi hayvan hakları ihlaliyle suçlayacaklar. Çünkü kuşu ağzıyla tuttu diye. Rumların siyasi iradesizliği var. Bu da Avrupa Birliği’nin politikalarıyla destekleniyor. Avrupa Birliği’ni siyasi anlamda Türkiye’ye şantaj yapmaya zorluyorlar. Birebir yaşadım, “Biliyorsunuz Yunanlılar şantaj yapıyor. Ne yapalım?” dediler. O zaman şantaja boyun eğme diyorsunuz. Size bir örnek vereyim: KKTC eski Meclis Başkanlarından Hakkı Hatun ile Karadeniz’de Rize’nin dağlarına, tepelerine çıkmışlar. Yaşlıca bir dayıyı görmüşler, hal hatır sorup sohbete başlamışlar. “Sen bu adamı tanıyor musun” diye sormuşlar. “Tanımıyorum” deyince tanıtmışlar. Yaşlı dayı da “Bu Rumlar’a ne bu kadar yüz veriyorsunuz?” demiş. Nokta. Bu çok önemli bir şey. Rize’nin dağının tepesindeki adam dış politikadaki davranışınızı söylüyor. Özetle Türkiye’ye biçilen elbise dar geliyor. Dar geldiği içinde yeni elbise dikmek lazım. 1974 yılında Türkiye adaya müdahale ettiğinde Türkiye’nin nüfusü 44 milyondu bugün 80 milyon. Yunanistan hala 10 milyon.</p>
<p>&nbsp;</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/turkiye-bu-cografyanin-kilavuz-kaptanidir-kuresel-oyuncudur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>TBB Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’ndan Yörünge’ye Açıklamalar: ‘Diken Battığı Yerden Çıkar’</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/tbb-baskani-prof-dr-metin-feyzioglundan-yorungeye-aciklamalar-diken-battigi-yerden-cikar/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/tbb-baskani-prof-dr-metin-feyzioglundan-yorungeye-aciklamalar-diken-battigi-yerden-cikar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aynur Bayram]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jul 2019 08:37:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Aynur Bayram]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Feyzioğlu]]></category>
		<category><![CDATA[TBB]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11636</guid>

					<description><![CDATA[Yargı Reformu Stratejisi Belgesi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kamuoyuna açıklandı. Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi’ndeki programa katılan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, reform paketini alkışlarla destekledi. Bakanlığa ilettikleri görüşlerinin önemli bir kısmının reform paketinde yer aldığını belirterek, bu paket uygulamaya konulduğunda birçok sorunun çözüleceğine inandığını söyledi. TBB Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, Yargı Reform Paketi’ne ilişkin Yörünge dergisinin sorularını yanıtladı. Adalet Bakanlığı, geniş kapsamlı bir Yargı Reformu Strateji Belgesi açıkladı. Bu kadar geniş kapsamlı bir yargı reformu paketine neden ihtiyaç duyuldu? Bundan önceki yargı reformu paketleriyle birlikte değerlendirdiğinizde, bu belgedeki hedeflerin gerçekleşmesi durumunda, Türkiye’de adalet ve yargı sorunu çözülür mü? Toplumlar sürekli bir değişim içindedir. Bu değişimin olumlu yönde olması için hukukun ve yargının gelişimin önünü açması gereklidir. Türkiye özelinde ise yargımıza FETÖ eliyle verilen büyük bir zarar var. Bu zararın bir an önce giderilmesi gerekiyor. Anadolu’da çok sevdiğim bir söz vardır. ‘Diken battığı yerden çıkar’ deriz. Türkiye’ye diken yargıdan battı. Öyleyse işin başı, yargıyı güvenilir kılmak. Güvenilirliğin sağlanabilmesi için yargının aynı zamanda erişilebilir olması lazım. Çünkü vatandaşın yargıya güvenebilmesi için öncelikle yargıya erişebilmesi gerekir. Belgedeki hedeflerin gerçekleşmesi durumunda yaşadığımız adalet ve yargı sorunu büyük ölçüde çözülür. Kuşkusuz belgede yer almayan ama mutlaka yapılması &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><i>Yargı Reformu Stratejisi Belgesi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından kamuoyuna açıklandı. Beştepe Millet Kongre ve Kültür Merkezi’ndeki programa katılan Türkiye Barolar Birliği Başkanı Av. Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, reform paketini alkışlarla destekledi.</i></p>
<p class="p1"><i>Bakanlığa ilettikleri görüşlerinin önemli bir kısmının reform paketinde yer aldığını belirterek, bu paket uygulamaya konulduğunda birçok sorunun çözüleceğine inandığını söyledi. TBB Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, Yargı Reform Paketi’ne ilişkin Yörünge dergisinin sorularını yanıtladı. </i></p>
<p class="p1"><i>Adalet Bakanlığı, geniş kapsamlı bir Yargı Reformu Strateji Belgesi açıkladı. Bu kadar geniş kapsamlı bir yargı reformu paketine neden ihtiyaç duyuldu? Bundan önceki yargı reformu paketleriyle birlikte değerlendirdiğinizde, bu belgedeki hedeflerin gerçekleşmesi durumunda, Türkiye’de adalet ve yargı sorunu çözülür mü?</i></p>
<p class="p1">Toplumlar sürekli bir değişim içindedir. Bu değişimin olumlu yönde olması için hukukun ve yargının gelişimin önünü açması gereklidir. Türkiye özelinde ise yargımıza FETÖ eliyle verilen büyük bir zarar var. Bu zararın bir an önce giderilmesi gerekiyor. Anadolu’da çok sevdiğim bir söz vardır. ‘Diken battığı yerden çıkar’ deriz. Türkiye’ye diken yargıdan battı.</p>
<p class="p1">Öyleyse işin başı, yargıyı güvenilir kılmak. Güvenilirliğin sağlanabilmesi için yargının aynı zamanda erişilebilir olması lazım. Çünkü vatandaşın yargıya güvenebilmesi için öncelikle yargıya erişebilmesi gerekir.</p>
<p class="p1">Belgedeki hedeflerin gerçekleşmesi durumunda yaşadığımız adalet ve yargı sorunu büyük ölçüde çözülür. Kuşkusuz belgede yer almayan ama mutlaka yapılması gereken reformlar da var.</p>
<p class="p1">Öte yandan söylediğim gibi toplumlar sürekli bir değişim içindedir. Hukukun ve yargının bu değişime ayak uydurup, değişimi gelişim yönüne evirebilmesi, reformların sürekliliğini zorunlu kılar.</p>
<p class="p2"><b>“Sorunun Temel Nedeni Yanlış Uygulamalarda”</b></p>
<p class="p1"><i>Yargı Reformu Stratejisi belgesinin, hak ve özgürlüklere ilişkin temel perspektif bölümünde (12) “tutuklamanın cezalandırma aracı olmadığı, kovuşturmaların etkinliğinin temini için düzenlenen koruma tedbiri olduğu” belirtilmektedir. Mahkemelerin kolayca tutuklama kararı verdiği bilinmektedir.<span class="Apple-converted-space">  </span>Sizce, tutuklama konusunda standardın sağlanabilmesi için neler yapılması gerekir?</i></p>
<p class="p1">Tutuklamada kaçma veya delilleri karartma sebeplerinin varlığının var sayıldığı bir suç kataloğu mevcut. Böyle bir kataloğa kanunda yer verilmesinin yanlış olduğunu düşünüyorum.</p>
<p class="p1">Çünkü hakimlerimiz özellikle soruşturma evresinde isnat konusu suç, katalogda yer verilen bir suç ise tutuklama kararı vermeye çok eğilimli oluyorlar. Sonra da ‘tahliye kararını dava açılınca mahkeme versin’ diyorlar. Bu, soruşturma evresinde tutuklu sayısını gereksiz yere artırıyor.</p>
<p class="p1">Sorun büyük ölçüde kanunlarımızdan kaynaklanmıyor. Ancak sorunun temel nedeni yanlış uygulamalarda. Bunu ise sadece maddi ceza kanunlarını veya usul kanunlarını değiştirerek çözmek mümkün olmuyor.</p>
<p class="p1">Çağdaş ceza muhakemesine yüz yıl önce geçiş yapmamıza rağmen, tutuklamaya ilişkin sorunlar demeti bir türlü tam olarak çözülemedi. Demek ki bizim bir anlayış değişikliğini ortaya koymamız ve bunu da ölçme değerlendirme yöntemiyle denetlememiz lazım. Yargı Reformu Strateji Belgesi’nde buna ilişkin çok önem verdiğim bir husus var.</p>
<p class="p1">Belgede hâkim ve savcıların görevde yükselmelerinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ve Anayasa Mahkemesi’nin insan haklarına ilişkin yerleşik kararlarına uygun davranmanın önemli bir ölçüt haline getirilmesi hedefleniyor.</p>
<p class="p1">Bugün kanunumuza baktığımızda hiçbir yerinde ‘keyfi bir şekilde tutuklama kararı verilebilir’ diye yazmıyor. Yukarıda ifade ettiğim gibi katalog suçlarda kanun tutuklama sebeplerinin somut olayda varlığının varsayılmasına imkân tanıyor ama hâkimin aksine karar vermesinin önüne de bir engel koymuyor. Yani uygulamamız Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik kararlarını emsal alsa, emin olun kanun değişikliğine bile gerek olmayabilir.</p>
<p class="p1">Kanunda ne değişikliği yaparsak yapalım, hâkim ve savcılarımızın bakış açısını değiştirecek bir ölçme-değerlendirme sistemi getirmezsek, arzu ettiğimiz düzeni kurmamız mümkün olmayacak. Yani ‘özgürlük kural, kısıtlanması istisnadır’ diyoruz ya… Bunun böyle olması için özgürlükçü bakış açısıyla uygulama yapılmasını sağlamalıyız. Uygulamacıları buna teşvik etmeliyiz.</p>
<p class="p2"><b>“Avukatlık Hizmeti Karşılığında Alınan Ücrete Eklenen KDV Düşürülmelidir”</b></p>
<p class="p1"><i>Avrupa Birliği perspektifi bölümünde (19) AB üyelik sürecine verdiği önemin altını çizmekte, AB üyeliğini stratejik bir hedef olarak koruduğunu, katılım sürecine bağlılığını koruduğunu belirtmektedir. AB ülkelerinin açıklamalarını dikkate aldığınızda, bu hedefin gerçekçi olduğunu (realiteyle uyuştuğunu) söyleyebilir misiniz?</i></p>
<p class="p1">Avrupa Birliği, Reform Belgesi açıklandıktan sonra bunu olumlu bulduğunu dile getirdi. Ben meseleye şöyle bakıyorum: Avrupa Birliği’ne üyelik hedefimiz son derece önemlidir. Vazgeçilmemesi gereklidir. Ancak Avrupa Birliği’ne üyelik, toplumlar için aslında bir amaç değil araçtır. Neyin aracıdır? Özgürlükçü, geleceğine güven duyan refah toplumu ve demokratik sosyal hukuk devletinin aracıdır.</p>
<p class="p1">O halde kanunlarımızda ve özellikle uygulamamızda bu yönde yapmak zorunda olduğumuz değişiklikler Avrupa Birliği için değil kendi vatandaşlarımızın iyiliği içindir. Böyle düşünmez isek, sürekli mazeretler üretiriz. Avrupa Birliği’nin bize yönelik haksız ve ayrımcılık içeren tutumuna tepki olarak üyelik sürecinde atılması gereken adımları atmaktan vazgeçebiliriz. Bunu yaparken Avrupa Birliği’ne hak ettiği tepkiyi verdiğimizi de iddia edebiliriz.</p>
<p class="p1">Ancak asıl zararı kendimize veririz. Türk milletinin hedefi, çağdaş uygarlık düzeyinin de üstüne çıkmaktır. Bunu başarmamızın önündeki tek engel sadece kendimiziz. İstersek bunu başarırız.</p>
<p class="p1"><i>Adalet sisteminin işleyişine ilişkin temel perspektif bölümünde, adalete erişimin kolaylaştırılması kapsamında (28) danışma masalarının kurulması öngörülmektedir. Bu masalar adalete erişimi kolaylaştırır mı? Adalete erişimde temel sorun sizce nedir?</i></p>
<p class="p1">Danışma masaları faydalı olabilir. Ancak insanlarımızda hukuki bir iş ve işlem yapmadan önce avukata danışma kültürünü yerleştirebilirsek, asıl o zaman hukuk kurallarını içselleştirebiliriz. Uyuşmazlıkları çıkmadan önleyebiliriz. Örneğin, bir Amerikalı veya Avrupalı iş insanı, avukatına danışmadan adım atmaz. Bu toplumlarda insanlar avukatlarına sormadan kira sözleşmesi bile imzalamaz.</p>
<p class="p1">Bizde genellikle işler içinden çıkılamayacak derecede sarpa sardıktan sonra avukata gidiliyor. Bu çerçevede, avukatlık hizmeti karşılığında alınan ücrete eklenen KDV muhakkak surette düşürülmelidir. Avukatlık hizmeti vatandaş için lüks bir hizmet değildir. Sosyal hukuk devletinde, asli bir hizmettir.</p>
<p class="p1">Reform Belgesi’nde davaların yarısından fazlasını oluşturan ve özellikle dezavantajlı grupları ilgilendiren dava tiplerinde önemli oranda KDV indirimi yapılması öngörülüyor. Bu dava tiplerine örnek vermek gerekirse; çocuk mahkemeleri, aile mahkemeleri, iş mahkemeleri, tüketici mahkemeleri gibi…</p>
<p class="p1">Öte yandan gelişmiş devletlerde pek çok dava sadece avukatlar tarafından açılabiliyor. Gayrimenkul alım satımı gibi önemli sözleşmelerde muhakkak surette iki tarafın avukatlarının da önceden denetlemesi ve sözleşmeyi imzalaması şartı aranıyor. Reform Belgesi’nde bu hususlara da yer verilmiş durumda. Dolayısıyla ‘koruyucu avukatlık hizmeti’ diye tanımlayabileceğimiz bir avukatlık hizmetinin alt yapısının oluşturulması öngörülüyor.</p>
<p class="p1">Maddi durumu elverişli olmayan vatandaşın avukatın yardımından yararlanması için hukukumuzda bir adli yardım sistemi var. Ancak adli yardım fonu maalesef yeterli değil. Sosyal hukuk devletini geliştirebilmemiz için bu fona yeni kaynaklar bulmamız, dolayısıyla maddi durumu elverişli olmayan vatandaşlarımızın barolarımız tarafından görevlendirilecek avukatların yardımından yararlanmasını daha büyük oranda sağlamamız gerekli.</p>
<p class="p1">Bu noktada, iş uyuşmazlıklarında dava şartı olarak getirilmiş zorunlu arabuluculukla ilgili önemli bir hususa değinmekte fayda görüyorum. İşçi tarafı, arabulucu önündeki müzakerede genellikle işveren karşısında tek başına kalıyor.</p>
<p class="p1">İşveren kendini avukatıyla temsil ettiriyor, mali müşavirini de avukatının yanında görevlendiriyor. İşçi ise bir avukatın yardımından yararlanmakta zorlandığı için kendi başına gidiyor. Neticede zaten maddi anlamda avantajlı konumdaki işveren, müzakere sırasında da daha güçlü temsil ediliyor. Haklarını yeteri kadar bilmeyen veya savunamayan işçi, kendisine teklif edilen miktarı kabule zorlanıyor.</p>
<p class="p1">İşçiyi korumamız için mutlaka kendisini avukatla temsil ettirme imkânını tanımak zorundayız. Arabuluculuk müzakeresinde, avukatı olmayan ama barodan avukat isteyen her işçiye avukat görevlendirmesi yapacak bir sistemi kurmalıyız. Tıpkı karakolda ifade veren bir şüpheli ‘avukatım yok, barodan avukat istiyorum’ dediğinde kendisine derhal barodan bir avukat görevlendirilmesi gibi…</p>
<p class="p1">Bunun için adli yardım fonunu güçlendirecek kaynak yaratılmalı. Görevlendirilen avukat meslektaşlarımız da hem iletişim teknikleri hem de işçi alacağının hesaplanması konularında özel eğitim almalılar. Biz bunu sağlamaya hazırız. Reform Belgesi’nde bu hususlara da başlıklar halinde değiniliyor.</p>
<p class="p2"><b>Bu Reform Belgesi’ni Öncekilerden Ayıran En Önemli Husus</b></p>
<p class="p1"><i>Aynı bölümde, yargılamanın makul sürede tamamlanması için hedef süreler konulmaktadır. Alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemleri önerilmektedir. Hedef süre konulmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? </i></p>
<p class="p1">Hedef süreler konulması yanlış değil. Ancak o süreye uyacağım diye yapılması gerekeni savcı ve hakimlerimiz yapmazsa adaletin tecellisi gerçekleşmeyebilir. Muhakeme hukukunda hızlı yargılama yoktur. Makul sürede yargılama vardır. Her somut olayda makul süre olayın özelliklerine göre değişir. Bugün yargılamayı yavaşlatan en önemli sebeplerden biri avukatlara kanunla tanınmış olan bilgi ve belge toplama hakkının gereğinin kamu kurum ve kuruluşlarınca uygulamada yapılmıyor olmasıdır.</p>
<p class="p1">Avukatlık Kanunu’na göre bir kamu kurumundan bilgi ve belge isteyen avukat, genellikle bu talebinin karşılığını görememektedir. Dolayısıyla delil toplama işi mahkemeye kalmaktadır. Avukatın mahkemeye sunduğu belgelerin ise gerçek olup olmadığını mahkemeler illa ki araştırma yolunu tercih etmektedir.</p>
<p class="p1">Yani aynı iş en az iki kere yapılmaktadır. Mahkemelerin müzekkereleri yazarken sıklıkla yaptıkları eksik ve yanlışlıklar veya müzekkerelere anlamadan verilen cevaplar her seferinde duruşmaların aylarca ertelenmesine neden olmaktadır. Reform Belgesi’nde bu sorunları çözüme yönelik somut adımlar yer almaktadır.</p>
<p class="p1"><i>Aynı bölümde (35) Türk hukuk sisteminin kıta Avrupası’na dahil olduğu belirtilmekle birlikte, Anglo-Sakson hukuk sisteminden yararlanılabileceği ifade edilmektedir. Karma bir uygulama, hukuk sistemimizi nasıl etkiler? Böyle bir uygulama, faydalı olabilir mi?</i></p>
<p class="p1">Bugünün dünyasında hukuk sistemleri arasında eskinin yüksek duvarları artık yok. İletişim ve ulaşım imkânlarının inanılmayacak kadar gelişmiş olması hiç kuşkusuz hukuk sistemlerini de birbirlerinden kurumlar almaya yöneltmiş durumda. Özellikle küresel ticaret, hukuk sistemlerinin giderek iç içe geçmesine sebep oluyor. Kısacası Kıta Avrupası hukuk sisteminin ve Anglo-Sakson/Anglo-Amerikan hukuk sisteminin birkaç yüz yıl öncesinin aksine birbirlerini görmezden gelme lüksü kalmamıştır.</p>
<p class="p1"><i>Yargı Reformu Strateji Belgesinde, 9 amaç, 63 hedef ve 256 faaliyet yer almaktadır. Bu amaç ve hedeflerin, faaliyetlerin somut olarak belirtildiği ve izleneceği belirtilmektedir. Bu amaçlar, hedefler ve faaliyetler, gerçekleşebilir mi? Gerçekleşmesi için neler yapılması gerekir?</i></p>
<p class="p1">Bu hedeflerin hepsi gerçekçidir. Her bir hedefle ilgili hangi kurumların birlikte çalışacağı bellidir. Hedeflere ulaşılması için süreler tespit edilmiştir. Adalet Bakanlığımızın çatısı altında onlarca kurum, binlerce kişi, belgenin hayata geçmesi için durup dinlenmeden çalışmaktadır.</p>
<p class="p1"><i>Yargı Reformu Strateji Belgesi’nde, hâkim ve savcıların mesleki açıdan güçlendirileceği belirtiliyor. Hâkim ve savcıların yaklaşık yarısının gençlerden oluştuğu gerçeğinden hareketle, bu hâkim ve savcıların nitelikli hale gelmesi için neler yapılması gerekir?</i></p>
<p class="p1">Madde madde sıralayayım:</p>
<p class="p3">Hukuk fakültelerinin kontenjanı azaltılmalıdır.</p>
<p class="p3">Fakültelere giriş barajı yükseltilmelidir.</p>
<p class="p3">Eğitim-öğretim kalitesi yükseltilmelidir.</p>
<p class="p3">Hukuk fakültesi mezunlarına, hukuk alanındaki belirli mesleklere girişte baraj sınavı uygulaması getirilmelidir. Böylece hukuk fakültelerinin eğitim-öğretim kalitesi bir ölçme-değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.</p>
<p class="p3">Barajı geçerek hakimlik ve savcılık için açılan sınavlara başvuranların ölçme ve değerlendirmesi objektif bir şekilde yapılmalı ve bunu denetleme imkânı getirilmelidir.</p>
<p class="p3"><span class="s1">İki yıllık staj süresinin sonunda bir bitirme sınavı yapılmalıdır. Bu sınavı başarıyla geçenler doğrudan hâkim ve savcı olmamalıdır. Meslekte, sahada tecrübe edinmelerini sağlayacak olan hâkim ve savcı yardımcılıklarına atanmalıdır. İki yıl boyunca yardımcılık statüsünde, deyim yerindeyse mutfakta pişen hukukçular hâkim ve savcılığa geçebilmek için yeniden sınava alınmalıdır. Yine şeffaf ve denetlenebilir şekilde yapılacak bu sınavda da başarılı olurlarsa hakimliğe ve savcılığa atamaları yapılmalıdır.</span></p>
<p class="p1">Yargı Reformu Strateji Belgesi’nde bu hususlara ana başlıklar halinde yer verilmiştir. Hatta şöyle söylersem yanlış olmaz: Bu reform belgesini öncekilerden ayıran en önemli husus, hukuk eğitim ve öğretimi ile ölçme ve değerlendirmeyi merkeze koymuş olmasıdır. Bu yönüyle belge, orta ve uzun vadede gerçekçi ve kalıcı hedeflere yönelmiştir.</p>
<p class="p2"><b>Reform Paketi’nin En Önemli Eksiği</b></p>
<p class="p1"><i>HSK’nın, hâkim ve savcılar üzerinde, meslekten ihraç dahil, çok geniş yetkilere sahip olduğunu biliyoruz. Strateji belgesindeki hedefleri, yargı bağımsızlığı açısından yeterli görüyor musunuz? Yeterli görmüyorsanız, ne yapmalı?</i></p>
<p class="p1">Yargı Reformu Strateji Belgesi’nin en önemli eksiği HSK’nın yapısına hiç değinmemiş olmasıdır. Ben 2010 öncesi HSYK yapısını da 2010-2017 HSYK yapısını da 2017 sonrası HSK’sını da yargı bağımsızlığını ve tarafsızlığını sağlama bakımdan sorunlu görüyorum. Bu üç dönemde de Kurul’un oluşumunda önemli sorunlar vardır.</p>
<p class="p1">Yargı Reformu Strateji Belgesi ile toplumumuzun önüne önemli ve doğru hedefler konmuştur. Bir yanda bu hedeflere ulaşılması için canla başla çalışılması lazımdır, diğer yandan da anayasamız mümkünse TBMM’de tam bir uzlaşmayla değiştirilerek, HSK’nın yapısı, hâkim ve savcıları tam anlamıyla güvenceli hale getirecek şekilde düzenlenmelidir.</p>
<p class="p1">Buna şöyle yaklaşabiliriz: FETÖ, devletimize yönelik büyük bir kalkışmaya girişmiş idi. Bunu da öncelikle ve özellikle yargıyı kullanarak yapmıştı. Olağanüstü bir dönem geçirdik. Şimdi normalleşme zamanı. Reform Belgesi de zaten bu normalleşme ihtiyacının derinden hissedildiğinin bir delili. Demek ki Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde olağanüstü bu dönem sonrasında HSK’nın yapısını değiştirme konusunda bir uzlaşı istenirse sağlanabilir.</p>
<p class="p1">Benim somut önerim şudur: HSK üyelerinin büyük çoğunluğunu Meclis, örneğin 3/5 gibi nitelikli bir çoğunlukla belirlesin. Dikkat buyurun, hiçbir şekilde RTÜK modelini önermiyorum. Tam aksine RTÜK modelini HSK açısından uygulanamaz buluyorum. Üye seçiminde 3/5 gibi bir nitelikli çoğunluk aranması siyasi partilerin tek tek her aday üzerinde uzlaşmasını zorunlu kılacaktır.</p>
<p class="p1"><i>Uzlaşmanın temeli ne olabilir? </i></p>
<p class="p1">Sadece ve sadece liyakat olabilir. Meclisin bu şekilde uzlaşarak üye seçmeye zorlandığı bir örnek elimizde yok. Dolayısıyla böyle bir düzenleme, toplumumuzda var olan uzlaşma kültürünün TBMM’ye taşınmasını da sağlayacaktır. Genel Kurul’da yapılacak oylama öncesinde bu iş için kurulacak özel bir komisyon önünde adaylar mülakata çağırılabilir. Yaş, meslek kıdemi, uzmanlaşma ve eğitim öğretim düzeyine ilişkin objektif şartlar getirilebilir.</p>
<p class="p1">Türkiye Barolar Birliği’nin de TBMM’ye, HSK için üye önermesi mümkün kılınmalıdır. Komisyonun elemesinden geçen adaylar, Genel Kurul’un takdirine sunulabilir. HSK’nın kalan üyelerini ise Yargıtay ve Danıştay Genel Kurulları yine nitelikli çoğunlukla belirlemelidir. Elbette HSK’nın yapısı yeniden düzenlenirken hakimler için ayrı savcılar için ayrı kurullar oluşturmalıdır. Birinin başına Yargıtay Başkanı, diğerinin başına Yargıtay Başsavcısı geçebilir.</p>
<p class="p1">Burada bir hususun altını çizmek istiyorum. Yargı Reformu Strateji Belgesi’nde HSK’ya ilişkin bir yeniden yapılanma öngörüsünün bulunmaması bu belgeyi bazılarının iddia ettiği gibi değersiz kılmıyor. Çünkü HSK’nın yapısının düzenlenmesi ile Reform Belgesi’nde yer alan hususlar birbirine bağlı değil.</p>
<p class="p1">Belgedeki hedeflere ulaşılamazsa, HSK’nın yapısı değiştirilse bile güven veren ve erişilebilir bir adalet sistemimiz olmaz. Belgedeki tüm hedeflere ulaşılsa ama HSK’nın yapısı değişmese bu defa da yargımız siyasi müdahale iddialarından kurtulamaz.</p>
<p class="p1">Öte yandan Reform Belgesi’ni normalleşme ve ilerleme yönünde bir belge olarak benimsediğimizde, bunun doğal bir uzantısı olarak HSK’nın da yapısının süreç içerisinde değiştirileceği sonucuna ulaşabiliriz. Benim ilgili herkesten istirhamım, doğruya doğru, eksiğe eksik, yanlışa yanlış diyelim. Eksiği nasıl tamamlayacağımızı, yanlışı nasıl düzelteceğimizi de söyleyelim. Böylece sırf eleştirmek için söz söyleyenlerden olmayalım. Yapıcı olalım.</p>
<p class="p1"><b>“Sınav Bir Zorunluluktur”</b></p>
<p class="p1"><i>Strateji Belgesi’nde, mevzuatın hazırlanmasında, ilgililerin sürece dahil edileceği, yasaların daha nitelikli ve toplumun beklentilerine uygun olmasının sağlanacağı belirtiliyor. Türkiye’de sivil toplum örgütleri bu sürece katkı verebilir mi?</i></p>
<p class="p1">Elbette verir. Vermelidir. Adalet Bakanlığı çatısı altında yürüyen bu süreç, benim gördüğüm kadarıyla çoğulculuğa ve katılımcılığa azami düzeyde önem verilen bir tarzda gelişmektedir. Örneğin, Türkiye Barolar Birliği olarak biz en başından bu yana sürecin içindeyiz.</p>
<p class="p1">Daha önceden şöyle yapılırdı: Neredeyse son halini almış bir taslak metin kurumlara gönderilirdi. Üç beş gün süre verilirdi. Kurumların görüşleri istenirdi. Gönderilen görüşleri de pek kimse okumazdı. Yargı Reformu Strateji Belgesi böyle yazılmadı. Sürecin devamı da umuyorum ki en üst düzeyde katılımcılık sağlanarak gelişecek.</p>
<p class="p1"><i>Strateji belgesinde, hukuk mesleklerine girişte sınav getirileceği belirtiliyor. Hukuk fakültesi mezunlarının böyle bir sınavı başarması, mesleklerinin kalitesini artırır mı? Belge içinde meslek içi eğitimin sürekli hale getirileceği belirtiliyor. İki hedef birbiriyle çelişmiyor mu?</i></p>
<p class="p1">Sınav bir zorunluluktur. Hukuk fakültelerinin eğitim öğretim kalitesini artırmasını sağlayacaktır. Tercih yapmadan önce adaylar hangi fakültenin yüzde kaç oranında başarılı olduğuna bakacaklardır. Fakülte tercihlerini böyle yapacaklardır. Baraj sınavını geçecek kalitede eğitim öğretim veremeyen fakülteler kalitelerini geliştirmek zorunda kalacaklardır.</p>
<p class="p1">Ayrıca bir sınavın varlığı, lise mezunu gençlerimizi hukuk fakültesi dışındaki fakültelere yönlendirme konusunda teşvik edici olacaktır. Avukatlık stajına başvuru sayısı sınava bağlı olarak azalacağı için barolarımız ve Türkiye Barolar Birliği çok daha nitelikli staj eğitimi verebilecektir.</p>
<p class="p1">Stajyer avukat sayısındaki azalma, ekonominin en temel kanunu olan arz talep dengesi kanunu uyarınca stajyer avukatlarımızın hak ettikleri değeri görmelerini sağlayacaktır. Zaman içerisinde avukatlık mesleğine girenlerin sayısının azalması, toplam sayımızın azalmasıyla sonuçlanacaktır. Dolayısıyla meslek içi eğitim hizmetini ulaştırabildiğimiz meslektaş oranımız her yıl artacaktır. Şu hâlde sorunuzda bahsettiğiniz iki hedef birbiriyle çelişmiyor. Tam aksine birbirini destekliyor.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/tbb-baskani-prof-dr-metin-feyzioglundan-yorungeye-aciklamalar-diken-battigi-yerden-cikar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>A&#038;G Araştırma Genel Müdürü Adil Gür: “AK Parti Değişime Direnirse Rüzgâr Daha da Şiddetlenebilir”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/ag-arastirma-genel-muduru-adil-gur-ak-parti-degisime-direnirse-ruzgar-daha-da-siddetlenebilir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/ag-arastirma-genel-muduru-adil-gur-ak-parti-degisime-direnirse-ruzgar-daha-da-siddetlenebilir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aynur Bayram]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jul 2019 08:34:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[27 Haziran]]></category>
		<category><![CDATA[31 Mart]]></category>
		<category><![CDATA[Adil Gür]]></category>
		<category><![CDATA[Ak Parti]]></category>
		<category><![CDATA[Değişim]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[Yerel Seçimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=11630</guid>

					<description><![CDATA[23 Haziran İstanbul seçimi geride kaldı. Millet İttifakı’nın adayı Ekrem İmamoğlu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu. Peki, İstanbul seçimini nasıl yaptı? 31 Mart seçimlerinden sonra ne değişti? Bundan sonraki siyasi tablo nasıl şekillenecek? İsabetli kamuoyu araştırmalarıyla tanınan A&#38;G Araştırma Şirketi Genel Müdürü Adil Gür, Yörünge dergisine önemli açıklamalarda bulundu. AK Parti’nin İstanbul’da Kaybetmesinin 5 Nedeni AK Parti’ye İstanbul’u kaybettiren nedenleri sıralasanız, ilk beş maddeniz ne olurdu? Birincisi, mağduriyet. 6 Mayıs’ta Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) İstanbul seçimlerini yenileme kararı alması kamuoyunda, Ekrem İmamoğlu lehine mağduriyet duygusu yarattı. Bu mağduriyet duygusunun etkisi ilk günlerde daha fazlaydı. Neredeyse yüzde 10’ların üzerinde fark vardı iki aday arasında. Ama geçen süre içerisinde mağduriyet etkisi biraz azaldı. İkincisi, seçimin son iki-üç gününde araştırmalara dayanarak söylüyorum; Abdullah Öcalan ve kardeşinin açıklamaları. Özellikle İstanbul’da yaşayan milliyetçi seçmenin bir bölümünün son anda kararını değiştirmesine neden oldu. Çünkü AK Parti’nin gerek 23 Haziran, gerek 31 Mart seçimlerinde en önemli argümanı beka vurgusuydu. Beka vurgusu doğruydu, yanlıştı başka bir tartışma konusu. Ama ülkenin bekası vurgusu, ülkede yaşanan özellikle ekonomide yaşanan onca olumsuz gelişmeye rağmen seçmeni bir arada tutmaya, özellikle Cumhur İttifakı seçmenini konsolide etmeye yarayan önemli argümandı. Öcalanların 23 Haziran seçimlerine müdahil olması beka algısına zara verdi. Beka meselesi 31 Mart’tan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><i>23 Haziran İstanbul seçimi geride kaldı. Millet İttifakı’nın adayı Ekrem İmamoğlu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu. Peki, İstanbul seçimini nasıl yaptı? 31 Mart seçimlerinden sonra ne değişti? Bundan sonraki siyasi tablo nasıl şekillenecek? İsabetli kamuoyu araştırmalarıyla tanınan A&amp;G Araştırma Şirketi Genel Müdürü Adil Gür, Yörünge dergisine önemli açıklamalarda bulundu.</i></span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>AK Parti’nin İstanbul’da Kaybetmesinin 5 Nedeni</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>AK Parti’ye İstanbul’u kaybettiren nedenleri sıralasanız, ilk beş maddeniz ne olurdu? </i></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Birincisi, mağduriyet. 6 Mayıs’ta Yüksek Seçim Kurulu’nun (YSK) İstanbul seçimlerini yenileme kararı alması kamuoyunda, Ekrem İmamoğlu lehine mağduriyet duygusu yarattı. Bu mağduriyet duygusunun etkisi ilk günlerde daha fazlaydı. Neredeyse yüzde 10’ların üzerinde fark vardı iki aday arasında. Ama geçen süre içerisinde mağduriyet etkisi biraz azaldı. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İkincisi, seçimin son iki-üç gününde araştırmalara dayanarak söylüyorum; Abdullah Öcalan ve kardeşinin açıklamaları. Özellikle İstanbul’da yaşayan milliyetçi seçmenin bir bölümünün son anda kararını değiştirmesine neden oldu. Çünkü AK Parti’nin gerek 23 Haziran, gerek 31 Mart seçimlerinde en önemli argümanı beka vurgusuydu. Beka vurgusu doğruydu, yanlıştı başka bir tartışma konusu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Ama ülkenin bekası vurgusu, ülkede yaşanan özellikle ekonomide yaşanan onca olumsuz gelişmeye rağmen seçmeni bir arada tutmaya, özellikle Cumhur İttifakı seçmenini konsolide etmeye yarayan önemli argümandı. Öcalanların 23 Haziran seçimlerine müdahil olması beka algısına zara verdi. Beka meselesi 31 Mart’tan sonra<span class="Apple-converted-space">  </span>çok da vurgulanmadı o nedenle ikinci sıraya beka ve Öcalan’ın mektubunu koyuyorum. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Üçüncüsü, seçime katılım oranının artması. 31 Mart’tan sonraki süreçte bayram tatili ve üniversite sınavları bittikten sonra İstanbullu seçmenlerin bir bölümü İstanbul dışına çıktı.</span></p>
<p class="p1"><span class="s2">Bayramda gidenlerin bir bölümü döndü, bir bölümü dönmedi. Seçim zamanı geldiler, gelmediler tartışması çok yapıldı. 23 Haziran seçim sonuçlarına baktığımızda Kadıköy’de, Bakırköy’de, Beşiktaş’ta, Avcılar’da, Maltepe’de Millet İttifakı seçmenlerinin yoğun olarak yaşadığı yerlerde katılım 31 Mart’a göre ciddi oranda arttı. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Örneğin; Kadıköy’de bu artış yaklaşık 5 puan oldu. Buna rağmen AK Parti seçmeninin yoğun olarak yaşadığı yerlerde ise katılımda çok fazla değişim olmadı, bazı ilçelerde düşüşler görüldü. O nedenle bu katılım, Ekrem İmamoğlu lehine oldu. Katılımın artmasındaki en önemli nedenlerden bir tanesi de Ekrem İmamoğlu’na oy verecek seçmenin motivasyonu ve sandığa gitme arzusu çok daha yüksekti. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Diğer bir etken, her seçimde olduğu gibi ekonomi. 31 Mart’ta da ekonomi elbette önemli etkenlerden bir tanesiydi ama 31 Mart’tan 23 Haziran’a geçen süre içerisinde yaklaşık 3 aylık süre var. Her ne kadar yaz geldi, sebze meyve ucuzladı, doğalgaz masrafı olmamaya başladı. Çocukların okulu tatil oldu desek de gün geçtikçe insanlar ekonomik krizin etkilerini daha fazla hissetmeye başladı. Kuvvetle muhtemeldir ki 31 Mart’la 23 Haziran arasında istihdam artmamış, işsiz sayısı artmıştır. Bu nedenle de ekonomiyi saymak lazım. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Ondan sonra söylemler. Özellikle Pontus söylemi, Karadenizli seçmen üzerinde çok olumsuz etki yarattı. Araştırmalarda bunu görmek mümkün. İstanbul’da Karadenizlilerin en yoğun yaşadığı ilçelerden bir tanesi, AK Parti’nin kalelerinden biri olan Beykoz. Beykoz’da İmamoğlu birinci oldu. Bu Pontus söylemi de zarar verdi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İmamoğlu pozitif bir kampanya yürüttü. AK Parti’nin ve Cumhur İttifakı’nın kampanyası ona göre pozitif değildi. Dünyanın her yerinde pozitif kampanyalar daha etkili olur. Onlarca neden sayabiliriz. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) örgütleri, teşkilatları, AK Parti’den daha iyi çalıştı. Sokakta daha fazla görüldüler. İmamoğlu ilçelerde yoğun bir şekilde mitingler yaptı. Vesaire&#8230; Ama en önemli üç neden; bir mağduriyet, iki beka ve Öcalan meselesi ve seçime katılım. Üçünün çok önemli olduğunu düşünüyorum.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>“Sadece Olumsuzluklara Bağlarsak Haksızlık Etmiş Oluruz” </b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>31 Mart sonrasında çok sayıda seçmen neden tercihini değiştirdi? </i></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Seçmen dedi ki; “Bu arkadaş seçimi kazandı, mazbatasını elinden aldılar. Seçim benim için bitti. Kararımı verdim.” Seçmen, İmamoğlu’nun mazbatasının geri alınmasından çok rahatsız oldu. Seçmenle inatlaşılmıyor, inatlaştığınız zaman seçmen ters tepki gösteriyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Çok neden var aslında. İmamoğlu’nun 17-18 günlük başkanlık dönemimde su ucuzladı, ulaşım öğrenciler için ucuzladı. Bir yandan dediğim gibi İstanbul’da yaşayan insanlar içerisinde 31 Mart’tan bu yana acaba kaç kişi işini kaybetti bilmiyoruz. Her ne kadar döviz fiyatları aşağıda gibi görülse de firmaların işçi çıkartmaya devam ettiğini görüyoruz. Ekonomi etkili oldu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Öte yandan İmamoğlu’nun kazanmasını sadece olumsuzluklara bağlarsak İmamoğlu’na haksızlık etmiş oluruz. Sadece olumsuzlukları saymamak lazım. İşin başka bir boyutu var: Sayın Ekrem İmamoğlu’nun kampanyası pozitifti. İkincisi, seçmene göre oy verilebilir bir adaydı. Yani klasik CHP söyleminin dışına çıkan, toplumun her kesimindeki insanı kucaklamaya hazır olduğunu dile getiren, profili, yapısı, geçmişi olarak buna hitap eden bir adaydı. Güvenilebilir bir adaydı. </span></p>
<p class="p1"><span class="s2">İmamoğlu çok iyi bir kampanya yönetti. Toplumu kucaklamaya hazırdı. Milliyetçilerden de muhafazakârlardan da HDP’lilerden de oy aldı. Herkesten oy alabildi. Dolayısıyla burada Sayın Ekrem İmamoğlu’nun kişisel özelliklerini ve seçim kampanyasındaki enerjisinin başarısını unutmamak lazım. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>“MHP’lilerin Ne Kadar Dahli Varsa AK Partililerin de O Kadar Dahli Var”</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>AK Parti, Binali Yıldırım yerine başka bir ismi aday gösterseydi sonuç değişir miydi? </i></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Binali Yıldırım AK Parti’nin gösterebileceği en doğru adaydı. Çünkü Binali Yıldırım’ın geçmişi başarılarla dolu. Futboldan örnek vermek gerekirse Ronaldo, Messi idi yani. İstanbul bir Türkiye mozaiği. İstanbul’un en önemli problemi ulaşım. Adam köprülerin, yolların kralı. Aslında biz adayları, projeleri konuştuk ama bir iki puandan fazla değil. İnsanlar konjonktüre ve gündelik yaşamına bakarak karar verdi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Kamuoyunda yanlış bir algılama var. Sayın Ekrem İmamoğlu’nun başarısı büyük bir başarı. Hakkı teslim etmek lazım ama “9 puan fark var. 800 bin fark var” söylemleri doğru değil. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Sayın Binali Yıldırım bir önceki seçime göre 220 bin eksik oy almış veya rakamsal olarak baktığımızda iki tane aday yarıştığı için bir adayın lehine 4,5 puanlık bir gelişme öbür adayın aleyhine 9 puanlık bir durum yaratıyor. Yani yer değiştiren 9 puan değil. Yer değiştiren 4,5 puan aslında. Bu rakam küçük bir rakam mı? Hayır, küçük bir rakam değil. 400-500 bin seçmen yer değiştirmiş anlamına geliyor.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Öcalan’ın mektubunu sert yorumlamaması seçmende olumsuz bir etki mi meydana getirdi, yani bu strateji yanlış mıydı? </i></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Hayır. Devlet Bahçeli bu süreçte üzerine düşeni fazlasıyla yaptı. Devlet Bey’e daha fazlasını söylemek haksızlık olur. Devlet Bahçeli, Öcalan’ın mektubuna sert bir tepki gösterseydi oy kaybı çok daha fazla olurdu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">“İstanbul’da milliyetçi seçmenleri oy vermedi” demek yanlış olur. Milliyetçi seçmenler sadece MHP’de değil. Yani AK Parti içerisindeki milliyetçilerin sayısı sayısal olarak MHP’den daha fazla. Neticede %40-50’lilik bir partiden söz ediyoruz. O nedenle “MHP seçmenleri sandığa gitmedi, oy vermedi” demek MHP’ye haksızlık olur. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Emin olunuz ki İstanbul’da seçim sonucunun bu şekilde olmasında, Binali Bey’in kaybetmesinde, Ekrem Bey’in kazanmasında MHP’lilerin ne kadar dahli varsa AK Partililerin de o kadar dahli var.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>“Yeni Bir Kürt Siyasi Hareketi Ortaya Çıkabilir”</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>Seçim sonuçlarını değerlendirirsek sizi en çok şaşırtan şey ne oldu? </i></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Haftalık düzenli araştırmalar yapıyoruz. Ben hiçbir zaman rakam telaffuz etmedim ama TV ekranlarında belki 10 kez söyledim. Hiç kimsenin endişesi olmasın.<span class="Apple-converted-space">  </span>Yaz tatilini herkes yapacak, kazanan bariz bir farkla kazanacak. 6 Mayıs’tan itibaren Sayın Ekrem İmamoğlu’nun kazanacağını herkes ama herkes öngörüyordu. Son zamanlarda aradaki fark biraz azalmıştı. Sayın Binali Yıldırım’ın öne geçmesi anlamında değil çünkü İmamoğlu yine öndeydi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Beni şaşırtan sonuçlardan bir tanesi şu: Öcalan’ın çağrısı, ertesi gün kardeşinin çağrısının en azından HDP tabanının birkaç puanın üzerinde etkili olacağını zannediyordum. En azından 50 yaş üzerindeki HDP seçmeninin üzerinde etkili olacağını zannediyordum. Etkili olmadığı gibi ters etki yarattığını görüyoruz. Yani Küçükçekmece’de, Esenyurt’ta daha önce fark 4’tü, 2’ydi. Bu sefer 12-14 oldu.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Görünen şu; 31 Mart seçimleri de gösterdi ki Abdullah Öcalan HDP’nin tabanının çok çok büyük bir bölümüne hakim değil. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>Sizce HDP’de bir değişim olur mu? </i></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Önümüzdeki günlerde HDP’de birtakım tartışmalar yaşanacak muhakkak. Neden muhakkak? Abdullah Öcalan, Kandil, Demirtaş mevcut HDP yönetimi arasında her ne kadar bir uyum varmış gibi görünse de birtakım problemleri olduğunu görüyoruz bu aşikâr. Önümüzdeki dönemde bu net su yüzüne çıkabilir, ama görünen şu; 31 Mart seçimleri de gösterdi ki Abdullah Öcalan HDP’nin tabanının çok çok büyük bir bölümüne hakim değil. HDP yönetiminin, Demirtaş’ın, Kandil’in dediği oldu. Bölünme demek mümkün değil ama belki yeni bir Kürt siyasi hareketi ortaya çıkabilir demek daha doğru olur. Buna o zaman bölünme denmez.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>“Muhalefet, Ateşten Bir Gömleğe Niye Talip Olsun?”</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>Önümüzdeki dönemi biraz konuşalım. Sizce ufukta bir erken seçim görünüyor mu? Bir erken seçim kime fayda, kime zarar getirir?</i></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Erken seçimin gündeme geleceği kanaatinde değilim. Şu an iktidar olmak, ateşten bir gömlek giymek gibi. Türkiye’nin çok ciddi meseleleri var. Birinci sırada ekonomi. S-400, F-35 tartışmaları var. Ayrıca Akdeniz yanıyor. O kadar çok problemlerimiz var ki! </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Böyle bir ortamda iktidar, seçime gitmek istemez. Muhalefet, ateşten bir gömleğe niye talip olsun? </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bir de şöyle yorumlar var; çok kısa vadede ekonominin bu yöntemlerle düzelmesi mümkün değil. Muhalefet daha kötüye gideceğini öngörüyorsa iktidarın biraz daha yıpranmasını ister. Psikolojik nedenlerle ne iktidarın ne de muhalefetin seçim isteyeceği kanaatinde değilim. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İkincisi, seçim artık eskisi gibi değil. Türkiye bir anayasa değişikliği yaptı. Erken seçime karar vermenin çeşitli yolları var. O yollardan bir tanesi, Cumhurbaşkanı seçim isteyebilir. Meclis’i feshedebilir ama kendisi de seçime gidebilir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İkincisi, Meclis bir seçim kararı alabilir. Ancak Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yenilenmesine karar verebilmesinin sayısal şartları var. Şimdi seçim kararı almanın hem pratik hem teorik zorlukları var. O nedenle çok kısa vadede bir seçimin hem gündeme gelmesinin ve bunu pratiğe dökmenin sayısal ve matematiksel olarak zor olduğunu düşünüyorum. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Az önce dediğim gibi ülkede bu kadar problemler varken, ortalık toz dumanken Cumhurbaşkanı neden böyle bir seçim istesin? Ben, üç vakte kadar bir seçimin Türkiye gündemine gelmeyeceğini düşünüyorum. Ama bu Parlamento, bu yapıyla 2023’e kadar gider mi, o soruya da evet gider diyemiyorum. Bir yıl sonra, iki yıl sonra farklı siyasi, sosyal, ekonomik gelişmeler nedeniyle Türkiye bir seçime zorlanabilir ama kısa vadede beklemiyorum.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>“Radikal Değişiklikler Olacağını Tahmin Ediyorum”</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, seçimin hemen ardından TBMM Grubu’nda “Siparişle kabine değişikliği olmaz” dedi ama siz yine de bir kabine değişikliği bekliyor musunuz? </i></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Değişir mi? Değişmeli. 23 Haziran’dan önce konuşmalarımda 31 Mart’tan sonra yapılması gereken en önemli şeylerden bir tanesinin 31 Mart’ta seçmenin verdiği mesajın anlaşılması bakımından bir kabine değişikliği, parti yönetiminde değişiklikti. Yani 31 Mart seçim sonuçlarını il il, ilçe ilçe analiz ederek belki teşkilatlarda da bir değişikliğin mutlaka yapılması gerektiğini düşünüyordum ama buna karar verecek olan AK Parti yönetimi ve Cumhurbaşkanı’nın kendisi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Cumhurbaşkanı’nı biliyoruz ki dışarıda seslendirilen konuları “dayatma” diye kabul ediyor ve ters bir refleks gösteriyor. O nedenle yapar mı, yapmaz mı bilinmez ama yapmalı. AK Parti’nin makul bir sürede, hem kabineyi hem parti yönetimini değiştirerek yeniden bir sinerji yaratacak bir kongre toplaması ihtimalinin yüksek olduğunu, hatta sadece bununla sınırlı kalmayıp partinin teşkilatlarında da radikal değişiklikler olacağını tahmin ediyorum. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>AK Parti içinde sözünü ettiğiniz radikal değişimler olmazsa seçmenin partiye tepkisi artar mı?</i></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu olmazsa 31 Mart’taki mesaj anlaşılmadı, 23 Haziran’daki mesaj ise hiç anlaşılmamış anlamına gelir. Bu da kısa, orta ve uzun vadede partiye daha çok zarar verir. Daha çok oy kaybetmesine neden olur.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>“Atatürkçülük Bu Ülkenin Ortak Paydası”</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>Cübbeli Ahmet Hoca olarak bilinen kişinin seçim arifesinde Atatürk ile ilgili açıklamaları oldu. Bu açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?</i></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Türkiye’de cemaatlerin, tarikatların veya Türkiye’deki muhafazakârların Atatürk düşmanlığı yok aslında. Gerek siyasi çevrede, gerekse birçok alanda cemaat ve tarikatlara mensup tanıdığımız insanlar var. Ben bu insanların hiçbirinin Atatürk karşıtı ya da Atatürk’e bir düşmanlık içinde olduğuna inanmıyorum. Siyaseten nedense böyle bir algı var. Yaptığımız bütün kamuoyu araştırmalarında bu ülkede yaşayan sağcısı, solcusu, dindarı, laiki her neyse insanların ortak paydası olduğunu görüyoruz.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Atatürkçülük bu ülkenin ortak paydası. O manada yeni bir politika değişikliğiymiş gibi o soru niye soruldu, öyle bir haber niye yer aldı bilmiyorum ama Türkiye’de kendisini muhafazakâr sağda tanımlayanlar arasında “Atatürkçüyüm” diyenlerin hiç de azımsanamayacak oranda olduğunu biliyoruz.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>AK Parti’nin oy kaybetmesinde bu yaklaşım etkili olmuş olabilir mi?</i></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Hiç zannetmiyorum. Çünkü bu seçim döneminde çok daha ciddi faktörler vardı. Bu mesele Türkiye’de geçmiş yıllarda daha çok tartışıldı. Bu seçimde etkisi olacak bir tartışma değil. Ben öyle düşünüyorum.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>“AK Parti Bir Boşluk Bırakırsa O Boşluk Mutlaka Dolacaktır”</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu’nun yeni bir parti kuracağı konuşuluyor. Sizce ufukta yeni bir parti görünüyor mu? </i></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Sayın Davutoğlu’nun bir hareket içinde olduğu biliniyor. Kendisi de zaman zaman kamuoyuna çıkıp bunu deklare ediyor. O cephede bir sorun yok ama Sayın Ali Babacan ile ilgili çok şey yazılıyor, çiziliyor. Bunların hepsi duyumlara ve dedikodulara tabi. “Evet, böyle bir siyasi oluşumun içerisindeyiz. Aklımızda şunlar var” diye net bir görüntü, bir söylem duymadık. Ancak olabilir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>Neden olabilir? </i></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Türkiye’nin şu an temel problemi nedir? Ekonomi. Babacan dönemi, Türkiye’de ekonominin, tırnak içinde şahlandığı dönem. O nedenle böyle bir ortamda Babacan’ın çıkışı kamuoyunda ilgi görebilir. Ama AK Parti, Tayyip Erdoğan partisi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Tayyip Erdoğan’ın kimliği, partinin daha üstünde. Her ne kadar Türkiye’de zaman zaman %50’nin üstünde oy almış bir partiden bahsediyorsak da lider partinin kurumsal yapısından daha önde. Türkiye’de çok kısa vadede AK Parti’yi ortadan ikiye bölecek, AK Parti’nin yerine geçebilecek bir siyasi oluşum yok gibi görünüyor. Ayrıca toplumda da böyle bir beklenti de yok. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">AK Parti kendine bir çekidüzen verirse, mesajları doğru anlarsa, halka yakın, halkın doğrularıyla hareket eden bir parti olmaya gayret ederse seçmenin başka bir arayışı olmaz. Vatandaş, AK Parti’yi tamamen silmedi, uyarıda bulundu. Ben öyle görüyorum. %1-2 önemli mi? Yeni hükümet sisteminde çok önemli. Binde birin bile ne kadar önemli olduğunu biz 31 Mart akşamı gördük. O nedenle AK Parti’den gidebilecek %0,5, %1, %5, %10’un çok çok çok önemli olduğunu görüyoruz. Ama ben, tüm bu gelişmelerin az önceki sorduğunuz sorularla bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Şayet AK Parti kendine bir çekidüzen verirse, mesajları doğru anlarsa, doğru okursa, gerekli radikal adımları atarsa yeniden halka yakın, halkın doğrularıyla hareket eden bir parti olmaya gayret ederse öyle zannediyorum ki siyasette AK Parti’nin bugünlerde bıraktığı varmış gibi görünen o boşluğu dolduracak bir arayış olmaz. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Tersi olursa, elbette ki o zaman hani halk arasında bir söz var; “Su akar dere yatağını bulur” diye. Bu, Babacan olur, Davutoğlu olur. Başka biri olur veya bugün ismini bilmediğimiz başka bir şey; merkez sağda birileri çıkar, bu boşluğu doldurmaya aday olabilir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Kısa bir zaman önce seçim yapıldı ama sonuçlara bakarak bunu, “seçmen yeni bir parti istiyor” şeklinde okumanın çok doğru olduğu kanaatinde değilim. Bahsettiğiniz isimler çok tecrübeli isimler. Yani iki günde böyle bir karar vermeyeceklerdir. Önümüzdeki günlerde AK Parti’nin yaptıklarına, yapacaklarına, tavrına göre karar vereceklerdir. Elbette ki AK Parti bir boşluk bırakırsa o boşluk mutlaka dolacaktır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>“Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kimliği, partiden önde” dediniz. Sizce artık bu, seçmene yetmemeye mi başladı? Büyükşehirlerde yani Ankara, İstanbul, Adana, Mersin, İzmir, Antalya’da Millet İttifakı seçimleri önde bitirdi. Bu sonuçları nasıl yorumlamamız gerekiyor? </i></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Şöyle demek daha doğru; AK Parti’ye oy veren, gönül veren seçmenlerin bir bölümü şikâyetlerini dile getirmeye başladı. Mesajlarının alınmasını istiyor. Bu şikâyetleri doğru okunursa biz bunun geçmişte, 2009’da gördük. AK Parti %38,4’e düştü. 2010 referandumunda %58 oy aldı. O nedenle kesinlikle böyle olur tarzındaki yaklaşımlardan daha ziyade bekleyip görmek lazım. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Kabine revizyonu, parti yönetimi değişikliği, teşkilat değişikliği ne gerekiyorsa yapılması lazım. AK Parti’nin önünde çok çok uzun zaman yok. Eğer tüm bunları yaparsa rüzgâr değişebilir. Yapmaz da değişime direnirse rüzgâr daha da şiddetlenebilir. Vatandaş bir mesaj verdi. Bir poker masası düşünün. Gördü mü, görmedi mi AK Parti? Onu beklememiz lazım. Vatandaş, “evet, benim mesajım alındı, işler düzeliyor, yolunda gidiyor, ben yeniden ait olduğum mahalleye geri mi döneyim” diyecek? Yoksa “kardeşim artık olmuyor. Yeni bir arayış içindeyim” mi diyecek? Bunu zaman gösterir ama çok uzun bir zamandan bahsetmiyorum. Önümüzdeki iki-üç ay içerisinde bir şey yapması lazım. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>“Şimdiden Roller Biçmek Doğru Değil”</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>Ekrem İmamoğlu’nun başarısının nedenlerini sayarken “kullandığı dil”den bahsettiniz. Bu dil, muhalefet partilerinde de değişime neden olur mu?</i></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Seçim sürecinde Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nu da tebrik etmek lazım. Cumhuriyet Halk Partisi’nin Ankara ve İstanbul gibi illerde sürpriz bir şekilde kazanmasında en büyük pay, Kemal Kılıçdaroğlu’na ait diye düşünüyorum. Çünkü pek çok tepkiyi, pek çok çıkışı göğüsleyerek adaylar gösterdi. Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş aday gösterildiğinde en çok CHP’liler tepki gösteriyordu. Bu tepkileri göğüsledi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Türkiye’de iktidar olmak, çoğunluğu elde tutmak istiyorsanız böyle bir dil kullanmanız lazım. Sadece dil ile de olmaz. Yaptıklarınızla, yapacaklarınızla da bunları desteklemeniz lazım. O manada Sayın İmamoğlu’nun çıkışı doğru. İmamoğlu ve Mansur Yavaş’ın dili, Cumhuriyet Halk Partisi’ne yansırsa yarın bir gün Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye’de iktidarın alternatifi neden olmasın? </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İşte gördük. İki aday baş başa yarışınca neler oluyor! İstanbullu suyu daha ucuz tüketiyor, ulaşımı öğrenciler bugün daha ucuz kullanıyor. Türkiye de birbiriyle yarışan siyasi partiler artar, başa baş bir yarış olursa bundan toplum olarak bizler faydalanırız. Rekabet her zaman kalite ve başarı getirir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>Seçim sonuçlarının açıklanmasının ardından Ekrem İmamoğlu’nun yaptığı konuşma, 2002’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı konuşmayla çok benzerlik taşıyor. İmamoğlu’nun siyasi hayatı sizce nasıl şekillenir?</i></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bence Sayın İmamoğlu için asıl sınav bundan sonra başlıyor. Çünkü Türkiye, İstanbul kamuoyu, İmamoğlu’nu 5-6 aydır tanıyor. Hâlbuki önümüzde Sayın İmamoğlu’nu tanıyacak daha uzun bir süre var. Çok kısa vadede bir seçim gündeme gelmeyecekse bundan sonra İmamoğlu, siyasi geleceğini kendisi tayin edecektir. Yaptıkları, yapacakları, duruşu tayin edecektir. Şimdiden roller biçmenin çok doğru olacağı kanaatinde değilim. Beklenilenden çok daha başarılı bir performans gösterebilir. Hayal kırıklığı da yaratabilir. Sonuçta bir insan. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Sadece şahsıyla da ilgili değil. Sonuçta İstanbul Büyükşehir Belediyesi bir kurum. Binlerce kişinin görev aldığı kurum. Oradaki yüz bin kişi de yaptıklarıyla, yapacaklarıyla İmamoğlu’nu temsil ediyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">O nedenle evet, dediğiniz gibi seçimden sonraki konuşması İstanbul’dan daha öte hayalleri veya yakıştırmalara tabi olan bir aday gibi görünüyor. Ama bunu zaman gösterecek. Sayın İmamoğlu’nun siyasi geleceğini performansı belirleyecek. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak mı kalır, CHP Genel Başkanı mı olur, Cumhurbaşkanı adayı mı olur, Cumhurbaşkanı mı olur? Bunları konuşmak için çok erken. Bunu zaman içerisinde hep beraber görüp yaşayacağız.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/ag-arastirma-genel-muduru-adil-gur-ak-parti-degisime-direnirse-ruzgar-daha-da-siddetlenebilir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof. Dr. Sencer İmer’den Yörünge’ye Açıklamalar: “Guaido İktidardan da Muhalefeten de Çıkabilir”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-sencer-imerden-yorungeye-aciklamalar-guaido-iktidardan-da-muhalefeten-de-cikabilir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-sencer-imerden-yorungeye-aciklamalar-guaido-iktidardan-da-muhalefeten-de-cikabilir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aynur Bayram]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jun 2019 12:12:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kapak]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan]]></category>
		<category><![CDATA[Guaido]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10966</guid>

					<description><![CDATA[Tahmin ediyorum birçok Guiado adayı var. Guaido her yerden çıkabilir. İktidara yakın olmuş isimlerden de muhalefetten de çıkarabilirler. Ama bir insanın düşebileceği en kötü durum, Guaido olmaktır. Çünkü Guaido olmak, memlekete ihanet anlamına gelir. Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nde; “Şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler” diyor ya, Guaido da bunu yapıyor zaten. 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı, Avrupa devletleriyle ilişkilerinde diplomasiyi, zorunlu olarak sıcak savaşın yerine koydu. Ancak yine de toprak kayıplarının ve yıkılmanın önünü alamadı. Bu savunma pozisyonu, 1919-1922 arasındaki Milli Mücadele döneminde önemli bir kırılma yaşadı. Misak-ı Milli çerçevesinde bekasını korumak için yayılmacı olmayan savaş verildi. Tarih tekerrür ediyor ve bugün dünya, bu yüzyılın başından beri ilk defa her alanda belirsizliklerin öne çıktığı bir dönemden geçiyor. Büyük askeri seçenekleri tetikleyecek kadar karmaşık bir hal alan bu belirsizliklerin düğümü ise Türkiye’nin de tam ortasında bulunduğu coğrafyada çözülecek. Ufuk Üniversitesi Siyaset Bilimi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı ve ANKASAM Başdanışmanı Prof. Dr. Sencer İmer, Yörünge dergisinin dış ve iç politikaya ilişkin sorularını yanıtladı. Batı dünyasının, Türkiye’nin üzerindeki etkilerini net bir şekilde görüyoruz, İbn-i Haldun’un “Coğrafya kaderimizdir” diye bir sözü var, sizce yaşananlar bir kader mi, biz bu kaderden kurtulabilecek miyiz ve bu coğrafyada yaşamak bir suç mu? İbn-i Haldun’un söylediği şey &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Tahmin ediyorum birçok Guiado adayı var. Guaido her yerden çıkabilir. İktidara yakın olmuş isimlerden de muhalefetten de çıkarabilirler. Ama bir insanın düşebileceği en kötü durum, Guaido olmaktır. Çünkü Guaido olmak, memlekete ihanet anlamına gelir. Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nde; “Şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler” diyor ya, </b></span><span class="s1"><b>Guaido da bunu yapıyor zaten.</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlı, Avrupa devletleriyle ilişkilerinde diplomasiyi, zorunlu olarak sıcak savaşın yerine koydu. Ancak yine de toprak kayıplarının ve yıkılmanın önünü alamadı. Bu savunma pozisyonu, 1919-1922 arasındaki Milli Mücadele döneminde önemli bir kırılma yaşadı. Misak-ı Milli çerçevesinde bekasını korumak için yayılmacı olmayan savaş verildi. </i></span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>Tarih tekerrür ediyor ve bugün dünya, bu yüzyılın başından beri ilk defa her alanda belirsizliklerin öne çıktığı bir dönemden geçiyor. Büyük askeri seçenekleri tetikleyecek kadar karmaşık bir hal alan bu belirsizliklerin düğümü ise Türkiye’nin de tam ortasında bulunduğu coğrafyada çözülecek. </i></span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><i>Ufuk Üniversitesi Siyaset Bilimi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı ve ANKASAM Başdanışmanı Prof. Dr. Sencer İmer, Yörünge dergisinin dış ve iç politikaya ilişkin sorularını yanıtladı. </i></span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>Batı dünyasının, Türkiye’nin üzerindeki etkilerini net bir şekilde görüyoruz, İbn-i Haldun’un “Coğrafya kaderimizdir” diye bir sözü var, sizce yaşananlar bir kader mi, biz bu kaderden kurtulabilecek miyiz ve bu coğrafyada yaşamak bir suç mu? </b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İbn-i Haldun’un söylediği şey çok doğru, coğrafya bir kader. Burası hem doğu-batı hem kuzey-güney ekseninde bir geçiş bölgesi. Dünyada devletler, kendi milletlerinin haklarını korumak için vardır. “Halkın refahı en yüksek kanundur.” Bu, herkes için böyle. Bütün devletler birbirleriyle sürekli bir çatışma halinde. Bu, doğal bir durum. Devletlerin birbirleriyle çatışma halinde olmasının son merhalesi savaştır. Yani çatışmayı savaşa gelmeden önlemek gerekir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Dünya üzerindeki kaynaklar sınırlı. Bu çatışmalar da buradan ileri gelmekte. Dolayısıyla ülkelerin komşuluk sayısına bakarak çatışma sayılarını bulmak mümkün. Mesela; Türkiye’nin sekiz komşusu varsa bunların hepsinin birbiriyle çatışma imkânı var. 8 x 7 = 56 defa bir çatışma imkânı çıkar. Amerika’ya baktığınızda iki tane komşusu var. Demek ki 3 x 2 = 6. Bize göre çok daha az bir çatışma durumu var. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İngiltere’nin, Japonya’nın durumları da böyle ama bunların dezavantajı da şudur; zaman içinde bunlar kendi içlerine kapanık hale geldikleri için bir müddet sonra geri kalabilirler. Bir müddet sonra başka bir kuvvet gelip onları uyandırabilir. Tıpkı Japonya’da olduğu gibi ya da İngiltere’nin 19. asırda dünya gücü olduğu gibi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Türkiye etrafı komşularla çevrili bir ülke olduğu için çatışma imkânı da o nispette fazla. Bir de doğu–batı, kuzey-güney ekseni istikametlerinde bir geçiş noktasında olmasından kaynaklanıyor. Boğazlar burada. Anadolu’nun üç tarafı denizlerle çevrili. Coğrafi konumu itibarıyla Türkiye avantajlı geçiş bölgesi, İpek Yolu buradan geçmişti, yine geçecek. Dolayısıyla bunu savunmak lazım. Eğer ordusu güçlü değilse kendisini savunamaz. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Savaşmamanın en güzel yolu, güçlü bir orduya sahip olmaktır. Buna güç vasıtasıyla savunmak diyoruz. Barışa ulaşmanın da en kolay yolu, güçlü bir orduya sahip olmaktan geçer. O halde kaderimiz de olması sebebiyle güçlü bir ekonomiye, güçlü bir orduya, güçlü bir devlete sahip olmamız lazım. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Güçlü bir devletin her şeyden önce güçlü bir parlamentosu, hükümeti, güçlü bir yargısı olmalı. Yani insanlar haklarını arayabilmeliler. “Burada adalet var” demeliler. O zaman başka ülkeler de buna gıpta eder, böyle bir ülkeyle işbirliği yapmaktan kıvanç duyar. Şu halde savaşmamanın yolu işbirliğidir. Ama işbirliğini yapabilmek için de başkalarının hücumuna uğramayacak durumda olmak gerekir.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>+90: Yeni Kolonyalizm</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>Nisan ayında Almanya önderliğinde İngiltere, Fransa, ABD özel bir haber kanalı kurdu. Yayınları başladı. Türkiye’deki gelişmeleri aktarıyorlar. Aynı zamanda da yeni değerler üzerinden bir algı yönetimi var. İncelediğimiz zaman bunu net bir şekilde görebiliyoruz. Onlar en son 100 sene önce bir araya gelmişti. Bu ittifakı nasıl yorumlamalıyız?</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bunların bir araya gelerek böyle bir kanal kurmaları başka bir yerde vuku bulmadı. Demek ki bunların bir amacı var. Türk kamuoyunu özellikle de gençleri etkilemek suretiyle bir ortam yaratmak istiyorlar. Nedir bu yaratmak istedikleri ortam? Bence Türkiye’yi kendilerinin kontrol ettiği bir yer olarak tutmak istiyorlar. Yani bunu, kolonyalizmin başka bir ifadesi olarak görebiliriz.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Evet, +90 diye bir kanal kuruldu. Voice of America (Amerika’nın Sesi), Alman Devlet Televizyonu Deutsche Welle, İngiliz Devlet Televizyonu BBC ve Fransız Devlet Televizyonu Kanal 24. Bunların bir araya gelerek böyle bir kanal kurmaları başka bir yerde vuku bulmadı. Demek ki bunların bir amacı var. Amaçları; Türk kamuoyunu özellikle de gençleri etkilemek suretiyle bir ortam yaratmak.<span class="Apple-converted-space">  </span>Nedir bu yaratılmak istenilen ortam? Türkiye’yi kendilerinin kontrol ettiği bir yer olarak tutmak istiyorlar. Yani tekrar söylemek gerekirse bunu, yeni kolonyalizmin başka bir ifadesi olarak bunu görebiliriz. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">O halde bunların yayınlarını çok büyük bir dikkatle izlememiz lazım. Çağımızın en önemli unsurlarından biri algı yönetimi. Bu algı yönetimi ile insanlar yönlendiriliyor. Televizyonlar, sosyal medya gibi araçlar burada çok büyük rol oynuyor. O halde burada iki tane doğrunun arasına bir tane yanlış sokuşturarak o yanlışlıkla istediklerini topluma empoze etmiş oluyorlar. Yanlışları ayıklamamız, doğruları ortaya koymamız lazım. Bu bir görev. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İnsanları kendi haline bırakmak kolaycılık olur. +90’ın bu yolda bir faaliyet göstereceği kanaatindeyim. Onun gibi başka kanallar da var, sosyal medya da var. Yapılan yanlışların mutlaka takip edilmesi, doğru bilgilerin de aynı anda paylaşılması gerekiyor. Burada da görev TRT’ye düşüyor.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Yeni Zelanda saldırısını anımsayalım. Saldırıyı düzenleyen kişiye “meczup” denildi ama bence meczup değil, gönüllü bir insandı. Yeni Zelanda da 50 Müslümanı katletti. Kafasına da bir kamera takmış, sanki bilgisayar oyunu oynuyor. Bununla da gençlere şu imajı veriyor; “Bakın siz de böyle bir şey yapabilirsiniz. Bunları katletmek lazım. Bunlar ikinci, üçüncü sınıf insanlar, bunları yok etmek lazım.”</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu algı yönetimini şöyle ifade etmek istiyorum: Fransa’da da benzer bir saldırı oldu. Müslüman olduğu söylenen bir kişi, bir eğlence yerine girdi, 100 kişiyi öldürdü ama bir baktık ertesi hafta bütün devlet başkanları, -bizim başbakan da o zaman Ahmet Davutoğlu idi- oraya gittiler yürüyüş yaptılar. Peki, Yeni Zelanda saldırısıyla ilgili Batılılardan böyle bir davranış gördünüz mü? Hayır. Bu çok önemli, saldırıların iki ölçekte ölçüldüğünü görüyoruz.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Cephede çarpışmak neyse, bilgiyle çarpışmak da aynı şey. Demek ki Türkiye’yi bir noktada kendi istedikleri doğrultuya çekmek için yaptıkları bir faaliyet. Böyle görmek lazım. Her şey silahla yapılmıyor, bu da bir silah.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>Bir İstanbul, İzmir, Güneydoğu Devleti Yaratmak İstiyorlar</b></span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>Medya bir enstrüman olarak kullanılıyor diyebilir miyiz? </b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Tabii hiç şüpheniz olmasın… Fetullahçı terör örgütü uzun zaman bunu kullandı ve bunu kullanmasının sonucunda da pek çok insan devşirdi. 15 Temmuz 2016’da maalesef o ayaklanmayı yaptılar ve Meclisimizi, Genelkurmayımızı bombaladılar. Birçok insanımızı şehit ettiler. Orada tutuklanan generallerden birisi diyor ki; “Biz bu dünyamızı kaybettik, bari gelecek dünyamızı, öbür dünyayı kaybetmeyelim” Bu ne demek? Demek ki general olan bir kişi bile beyni yıkandığı zaman öyle bir duruma düşebiliyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Şimdi DAEŞ’lileri düşünün. Bunlar genç insanlar. Birçok ülkeden gelmişler, doğru bir şey yaptıklarını zannediyorlar ama doğru bir şey yapmıyorlar. Bu insanları nasıl bu hale getirildiler? Bunu düşünmek lazım. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Demek ki yayın organlarıyla belli bir fikriyatı tek taraflı tekrarlamak suretiyle verirseniz insanları robot haline getirebilir, düşünme gücünü elinden alırsınız. Hâlbuki bir insanı insan yapan en önemli şey düşünme yeteneği. İnsanın elinden düşünme yeteneğini aldığınız zaman, başkalarının kölesi haline geliyor. O köleler de her şeyi yapabiliyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Onun için Fetullahçı terör örgütü mensupları, DAEŞ’liler, PKK’lılar bu işi yapıyor. Emperyalistler de kendi askerlerini öldürtmek yerine bunları kullanıyor, bunların arasına paralı askerler sokuyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu, insanlığa karşı işlenen en büyük suçlardan bir tanesi. Dolayısıyla bizim bunlarla da mücadele etmeniz lazım. Yani insanları kritik düşünceden alıkoyan düşünce hareketleriyle dünya çapında mücadele etmemiz gerekiyor.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İnsanları köle haline getirip tabirimi mazur görün, iti ite kırdırmak dedikleri şeyi yapıyorlar. Türk tarihinde ve İslam tarihinde Müslümanların öyle bir şey yaptıklarını hatırlamıyorum. Yok böyle bir şey. Ama bunların tarihinde var. Şu anda da bunu yapıyorlar. İşin en kötü tarafı bu. Esas insanlık düşmanlığı bu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Her insanın içerisinde bir vicdan vardır. O halde bizim bu vicdanlara hitap etmemiz lazım. Biz bunu yeterince yapıyor muyuz? Bence yapmıyoruz. Bu çok önemli, fikirlerle çarpışmak silahlarla çarpışmaktan daha önemli ve fikirlerle çarpıştığımız zaman silahlarla çarpışmaları da önleyebiliriz. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Kullanılması yasak olan kimyasal silahların hepsi Irak, Afganistan, Suriye, Kosova, Bosna-Hersek ve Somali de kullanıldı. Buna ses çıkarmıyor siyasetçiler? Ülkemizdeki muhalefet siyasetçilerini kastediyorum, niye susuyorlar? Bu bir muhalefet, iktidar meselesi değil. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Amerika’da ciddi bir Müslüman azınlık var. Türkler de var. Türk yürüyüşü yapmak yalnızca New York’ta yürümek midir? Dünyada herkesin ayağa kalkıp insani değerler için mücadele etmesi lazım. Çünkü Tanrı günün birinde hepimize bunu soracak. “Niçin sustunuz, mücadele vermediniz” diye sorduğunda biz ne diyeceğiz? Aktif olmalıyız. Türk olarak da Müslüman olarak da… </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Güçlü bir Türkiye dediğim zaman güçlü bir İslam dünyasını kastediyorum. Güçlü bir İslam dünyası, güçlü bir insanlık demektir aynı zamanda. Bu, dünyaya barışın gelmesi anlamına gelir. Bunu böyle görmek lazım. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Nükleer enerjiye bakın! Nükleer enerji, nükleer santraller dünyada birçok ülkede var. 57 tane Müslüman ülke var. Müslüman ülkeler içerisinde ise nükleer santrale sahip olan iki tane ülke var. Biri Pakistan, öbürü İran. İki ülkede büyük sıkıntı içindeler. Peki, küçücük İsrail’in 80 tane atom bombası, nükleer santrali ve nükleer teknolojisi var. Bu nasıl oluyor? Çünkü İsrail iyi çocuk, Müslüman ülkeler kötü çocuk. Onun için Türkiye’de 50 seneden beri nükleer santral yapılamadı.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu hükümet zamanında bence yapılan doğru işlerden bir tanesi Ruslarla anlaşarak bir nükleer santralin Taşucu’nda kurulması meselesidir. Ama bazı partilerin -ismini vermeyeceğim- programlarına baktığımız zaman ilk iptal edecekleri şey nükleer santrali olacak. Düşünebiliyor musunuz, 50 seneden beri yapamadığımız bir şeyi yapmaya çalışıyoruz, onlar da iptal etmeye çalışıyorlar. Ben bunlara ne diyeyim, ne diyebilirim? Cevabı çok açık yani… </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">DAEŞ’i onlar ortaya çıkardı. Trump Obama’ya, Hillary Clinton’a “Siz bu teşkilatı kurdunuz, ben kaldıracağım” dedi seçilmeden önce. Seçildi ama DAEŞ’i kullanmaya devam ediyor. Gördüğünüz gibi bu terör örgütlerini yaratan bunlar. İç savaş çıkartıp ondan sonra ülkeleri istedikleri gibi yönetmeye çalışıyorlar. Türkiye’ye yapmak istedikleri de aynı şey. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İkinci Dünya Savaşı bittiği zaman 50 devlet vardı. Şu anda 200&#8230; 1945’ten bu yana dört katı artmış. Butros Gali, Mısırlı bir Hristiyan’dı. Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği yaptı. “21’inci asırda devlet sayısı 2 bin olacak” diyor. Bu ne demek biliyor musunuz? Devletler küçük küçük parçalanacak, şehir devletleri olacak. Kim parçalanmayacak? Amerika, Almanya, Fransa&#8230; Dolayısıyla kimin kafasına vuracak? Gücünün yettiğine… Dolayısıyla Türkiye’de bir İstanbul, İzmir, Güneydoğu devleti yaratmak istiyorlar. </span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>O zaman hümanizm adı altındaki düşünceler de gerçekçi değil…</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Elbette, o da bir aldatmaca. Eğer aldatmaca olmasaydı DEAŞ’ı yaratmazlardı. PKK-PYD’ye destek vermezlerdi. FETÖ terör örgütünü yaratmazlardı. Dünyayı kaosa sürüklemezlerdi. Türkiye, 100 yıl önce olduğu gibi parçalanmak istenen bir ülkedir. 100 sene sonra Sevr Antlaşması’nın tekrarıyla karşı karşıyayız. O halde bizim buna birlik olarak cevap verme mecburiyetimiz var. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">O halde beka sorunu dediğimiz şey bu. Var olmaya devam etmek, parçalanmamak, şehir devletleri halinde gelmemek. Mesele budur; yani Amerika, Çin, Rusya, Almanya, Fransa, İngiltere var olmak için nasıl çalışıyorsa biz de öyle çalışacağız. İran’a da yapmak istedikleri şey bu. Bütün Müslüman ülkelerini bu hale getirmeye çalışıyorlar.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>Atatürk’ün Gençliğe Hitabe’de İşaret Ettiği</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>Türkiye’ye dost olan ülkelerde de krizler yaşanıyor. Mesela; Venezuela, Sudan, Katar örnek gösterilebilir. O ülkelerde yaşananların Türkiye ile bağlantısı var mı?</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Var tabii… Venezuela’da seçilmiş bir devlet başkanı var onu görevden alıp yerine kendi tayin ettikleri meclis başkanı olduğunu söyleyen bir kişiyi devlet başkanı ilan ediyorlar. Guiado’yu! </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bunun sebebi çok açık. Venezuela, Amerika Kıtası içinde ve dünyanın en zengin petrol kaynaklarına sahip. ABD, o petrol kaynaklarını ele geçirmek, kendi şirketlerinin orayı daha büyük haklarla sömürmesini istiyor. Amerika’nın Venezuela’ya müdahalesi yeni bir sömürgecilik anlayışının ifadesinden başka bir şey değil. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Nitekim Bolton bunu açıkça söyledi. “Biz bir şey istemiyoruz, bizim petrol şirketlerimiz gelsin orayı işletsin! Siz de faydalanın, biz de faydalanalım.” </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Siz faydalanın da yüzde kaçını Venezuela’ya bırakacaksınız, yüzde kaçını siz alacaksınız? Venezuela Devleti, kaynakları kendisine tahsis ederek ve buradan elde ettiği gelirlerle düşük gelirlilerin sağlık hizmetlerini, eğitim hizmetlerini ilerletmeye ve onlara üretim imkânları yaratmaya çalıştı. Bence doğru bir şey yaptı. Kaynaklarını ülkesinin menfaatine kullandı ama onlar bunun öyle olmasını istemiyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Sudan’a bakalım; Sudan da Türkiye ile işbirliği halinde olan bir General Beşir vardı. Kuşak Yol çerçevesinde işbirliğimiz devam edecekti. Biz orada birtakım yatırımlar yaptık, kalkınmasına yardımcı olmaya çalıştık. Ama Beşir’in bu gayreti, bir noktada onun iktidardan olmasına sebebiyet verdi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Sevakin Adası’nı mesela Türkiye’ye tahsis etmişlerdi, kritik bir noktaydı. Herhalde bunu da geri almaya çalışacaklardır. Arkasında stratejik bir amaç var. Aynı şeyi Libya’da gördük. Ortada bir düzen vardı, o düzeni bozdular. Şimdi ülke paramparça oldu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Irak’ta da benzer bir durum var. Irak Devleti olmasına rağmen mezhep ve etnik bazda ülkeyi parçaladılar. Aynı şey Bosna-Hersek’te de yapıldı. Suriye’de de aynısını yapmak istiyorlar. Onun için biz, “Üniter bir devlet ve toprak bütünlüğü korunan bir Suriye” diyoruz. Güya demokrasi getireceklerdi ne hale getirdiler. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">DAEŞ terör örgütü üyelerini Suriye’den alıp Afganistan’a götürdüler, İran sınırına yığmışlar. DAEŞ’i İran’ın içine sokup İran’ın istikrarını bozmaya çalışıyorlar.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>Türkiye’de bir Guaido çıkarılmak isteniyor mu? Guaido sizce muhalefetten mi çıkarılacak, yoksa iktidar partisinden gelen isimler arasından mı?</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Türkiye’de de bir Guaido çıkarılmak istendiği kesin. Tahmin ediyorum birçok Guiado adayı var. Guaido her yerden çıkabilir. İktidara yakın olmuş isimlerden de muhalefetten de çıkarabilirler. Ama bir insanın düşebileceği en kötü durum, Guaido olmaktır. Çünkü Guaido olmak, memlekete ihanet anlamına gelir.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Guaido, bir sembol. Ülkelerin içerisinden çıkarılan, onlara hizmet eden, isteyerek veya istemeyerek menfaatini onların menfaatleri ile birleştiren insanlar. Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nde; “Şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler” diyor ya, Guaido da bunu yapıyor zaten. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>Osmanlı Donanmasına Yapıldığı Gibi…</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>Doğu Akdeniz’de bir kriz yaşanıyor. ABD ile mi, Rumlarla mı anlaşma sağlamalıyız? Amerika Türkiye için bir tehdit oluşturmaya başladı, bunu net bir şekilde görebiliyoruz. Rusya, sıcak denizlere inmek istiyor. Almanya’nın Orta Doğu petrollerine ulaşma hayali var. Bir yandan da İsrail’in, büyük İsrail kurma amacı var. Türkiye’nin politikası ne olmalı sizce?</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bütün davranışlarına baktığımız zaman sanki öyle gibi görünüyor. Çünkü Bay Netenyahu çok açık olarak ifade etti. “Şimdi en güçlü olduğumuz zamandır. Şimdi yaparsak yaparız. İleride böyle bir şans yakalayabilir miyiz bilmiyorum” dedi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Demek ki şu anda Amerika’nın bu derece atak davranması, Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etmesi, Batı Şeria’da Yahudi yerleşim yerlerinin artması, Gazze’nin sıkıntıya sokulması, açık hava hapishanesi gibi Mısır’ın bu yönde yönlendirilmesi… Her şeyden önce İsrail’in seçimleri kazanan Netenyahu hükümetiyle Amerika’nın bir araya gelip bu hedefleri özellikle düşman olarak gördükleri; İran’ı ve aynı zamanda Türkiye’yi bir noktada kontrol altına alabilmek için onun üzerinde baskı kurmaları…</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">PKK-PYD kuvvetlerinin 65 bin kişilik bir ordu haline dönüşmesi, omuzdan atılan stinger füzelerinin verilmesi, Arizona da F16 ve helikopter pilotu olarak eğitilmelerine baktığımız zaman sıkıştırılmak istendiğimiz görülüyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Öteki taraftan Türkiye, Yunanlar kullanılarak Doğu Akdeniz ve Ege’de sıkıştırılmaya çalışılıyor. Kıbrıs da sıkıştırılmaya çalışılıyor. Rum asıllı olan ve ailesiyle İzmir’den Amerika’ya göç eden Oramiral Stavridis’in yaptığı bir senaryo var. Amerikan Deniz Kuvvetleri Enstitüsü’nde çalışılmış. Türk donanmasına ani bir baskınla imha edip böylece Osmanlı’ya yaptıkları gibi korumasız bırakmak ve Kıbrıs’ı Türkiye’den koparmak ve işgal etmek. Kıbrıs Türklerini oradan çıkarmak, orada elde edilmiş hakları Rumların eline bırakmak. Yani bir Batı Trakya haline getirmek. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Böylece Birinci Dünya Savaşı sonunda İngilizlerin tıpkı Yunanları, Anadolu’ya sürdükleri gibi şimdi de Amerikalılar, Avrupa Birliği’ni de arkalarına almak suretiyle İngilizlerin yerine geçerek aynı şeyi yapmak istiyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Türkiye Mavi Vatan tatbikatını yaparak Doğu Akdeniz’deki haklarından vazgeçmeyeceğimizi ortaya koydu. Deniz Kurdu tatbikatını yapıyoruz. Yani bir donanma baskınına karşı hazırlıklıyız. Donanmamızı güçlendiriyoruz, daha da güçlendireceğiz. Kendi gemilerimizi, firkateynlerimizi yaparak Deniz Kuvvetleri’nde büyük bir ilerleme sağladık. Hatırlarsanız Ergenekon, Balyoz davalarında en çok içeri atılanlar denizciler oldu. Hedefleri, donanmayı zayıflatmaktı. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Dikkat ederseniz Akdeniz, güçlülerin çarpıştığı bir alan haline geldi. Ege Denizi keza öyle. Bir tek barış denizi olarak kalan Karadeniz. Karadeniz’i de bir savaş alanı haline getirmek, Montrö Anlaşmasını devre dışı bırakmak, oraya uçak gemileriyle, savaş gemileriyle girmek istiyorlar. Yumuşak karnı olduğu için Rusya bunu kesinlikle arzu etmiyor. Türkiye’de istemiyor. Çünkü Karadeniz’e en büyük sahili olan ülke Türkiye. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Dolayısıyla Türkiye ve Rusya’nın çıkarları örtüşüyor. Rusya ile Türkiye’nin çıkarları Suriye konusunda da örtüşüyor. Orayı bir an önce barışa kavuşturmak, Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak ve üniter bir Suriye Devleti meydana getirmek istiyor. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Amerika ise İsrail’le işbirliği yaptığı için orada büyük İsrail’i yaratmak teşebbüsleri ile orada iç savaşın devam etmesini böylece Lübnan’daki Hizbullah’ın zayıflamasını, İran’ın, Türkiye’nin zayıflamasını arzu ediyor. O bakımdan bizim İran’la, Irak’la, Şam’la hatta Moskova’yla çıkarlarımız örtüşmekte. Dolayısıyla Astana süreci de bu bakımdan önem taşımaktadır. İdlib konusunda bazı anlaşmazlıklar olsa da İdlib’in teröristlerden temizlenmesi konusunda herkes mutabık. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>“Beka Deyince Millet Alay Ediyor Ama…” </b></span><span class="s1"><b>Sizce bu mümkün mü? </b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Biz, mümkün olduğunu gösterdik. Türkiye’de açılım sürecinden sonra Güneydoğu Anadolu bölgesinde bunu yaptık. PKK-PYD kendilerine tanınan fırsatı kullanamayarak orayı barikatlarla, çukurlarla doldurdu. Sivil halkı kontrol altına almaya çalıştı. Güvenlik güçlerimiz müdahale etti. Sokak sokak, ev ev mücadele ederek orayı temizledik. Büyük kayıplar verdik ama Güneydoğu Anadolu’yu PKK’dan temizledik. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Aynı şey İdlib’te Suriye ordusunun yapması lazım. Burada istihbarat örgütlerine de çok büyük görev düşüyor. Yalnız bizim istihbarat örgütümüze değil Suriye, Rusya, İran istihbaratlarına da görev düşüyor. Bu yapılırsa İdlib’in terörden temizlenebileceğine inanıyorum.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Trump çıkıyor, “Biz Kudüs’ü İsrail’in başkenti, Golan’ı, İsrail toprağı yaptık” diyor. İran’ı ambargoya tabi tutuyor. Aynı şeyi bize yapmıyorlar mı? Dolar üzerinden yapılan operasyonlar buna hizmet etmiyor mu? Hangi partiden olursak olalım, bunlara karşı uyanık olmak, birlik içinde hareket etmek mecburiyetindeyiz. Bu, bir milli görev. Biz bu milli görevi yerine getiriyor muyuz? Bu soruyu kendimize soralım önce. Bakın seçimler, vesaireler bunlar ikinci planda olan konular. Esas gündemin bu olmadığını görmemiz lazım. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Beka sorunu denildiği zaman millet alay ediyor. “Beka neymiş” diyor. Beka işte bu. İnsan olarak var olmaya devam etmek için mücadele etmeliyiz ve beraberce bunu bozmaya çalışan güçlere karşı da bir savaş vermek zorundayız. Bu savaşı veriyor muyuz? Yoksa onlara alet mi oluyoruz, onların aracı haline mi dönüşüyoruz? 19 Mayıs’ın, İstiklal Savaşı’nın, Cumhuriyetin ruhu bu mudur? Bu soruyu kendimize sormadığımızı düşünüyorum. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Milli Mücadele’nin yüzüncü yıldönümünde Samsun’da siyasi parti liderleriyle bir aradaydı. Bu birlik mesajı sizce dış dünyaya verilen bir mesaj mı, iç siyaset için verilen bir mesaj mıydı? </b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bence ikisine birden verilen bir cevap bu. Türk insanını, çeşitli partilere mensup olan liderler temsil ediyor. Bir noktada içinde bulunduğumuz zorlukları yenmek için birlikte hareket etmemiz, asgari müştereklerde birleşmemiz lazım. Nedir asgari müştereklik? Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin devam etmesi, bekası, hiçbir şekilde tehdit edilmemesi ve olası tehditlere karşı birlikte durmamız. Farklı düşünceleriniz olabilir, bunu savunabilirsiniz ama bu birlikteliğimizi bozmamamız, aynı amaca hizmet ettiğimizi unutmamamız lazım. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Siz, Yüksek Seçim Kurulu’nu sevmeyebilirsiniz, kararlarına uymayabilirsiniz, “beğenmiyorum” diyebilirsiniz ama beğenmemeniz, onlara hakaret etmenizi gerektirmiyor. Oradaki yargıçlar, yargıç görevlerini yapıyor. Siz her yargıcın kararına uymayabilirsiniz, tenkit de edebilirsiniz kararları ama onlara hakaret edemezsiniz, onlara çete diyemezsiniz, dememeniz lazım. Asgari nezaket kurallarına da uymayı bilmek lazım.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/prof-dr-sencer-imerden-yorungeye-aciklamalar-guaido-iktidardan-da-muhalefeten-de-cikabilir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Mesele S-400 Değil Türkiye’nin Bağımlı Bir Ülke Olup Olmaması”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/mesele-s-400-degil-tu%cc%88rkiyenin-bagimli-bir-ulke-olup-olmamasi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/mesele-s-400-degil-tu%cc%88rkiyenin-bagimli-bir-ulke-olup-olmamasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aynur Bayram]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2019 10:47:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[ABD]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[S-400]]></category>
		<category><![CDATA[S400]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10144</guid>

					<description><![CDATA[Prof. Dr. Mehmet Şahin’den Yörünge’ye Açıklamalar: ABD’nin karşısında 1952’den bu yana NATO’dan alışık olduğu, güneydoğu kanadını ne pahasına olursa olsun koruyan bir Türkiye vardı. Şimdi diyor ki; “Bölgede yaşananlardan dolayı benim güvenlik kaygılarım var. Artık ben o sizin bildiğiniz, alışık olduğunuz Türkiye değilim.” Bu, Türkiye’nin bağımsız müttefik olmaya geçiş sürecidir. Türkiye bunu ortaya koyduğu zaman Amerika’ya bağımlı başka ülkeler de bu işin dışına çıkmaya çalışır. S-400’ü dolayısıyla F-35’i de bir sopa olarak kullanmaya çalışıyor.  Yerel seçimler bitti. Uzun bir süre de Türkiye’nin önünde yeni bir seçim görünmüyor. Türkiye seçim sürecindeyken etrafındaki kuşatma adım adım devam ediyordu. Türkiye, müttefikleri tarafından S-400, F-35 üzerinden sıkıştırılırken sözde Ermeni soykırımı iddiaları yeniden piyasaya sürüldü. Üstüne İran’a uygulanan ambargoda aralarında Türkiye’nin de olduğu sekiz ülkenin muafiyetinin kaldırılacağı haberleri geldi. Tam bu noktada da iç politikanın dış politikadan ayrı tutulamayacağı, bu nedenle de seçimlerdeki “beka” vurgusunun ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Polis Akademisi, Güvenlik Bilimleri Enstitüsü öğretim üyelerinden ve aynı zamanda Polis Akademisi Uluslararası Terör ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi Müdürü Prof. Dr. Mehmet Şahin, Yörünge dergisinin uluslararası politikada din, Orta Doğu ve Türk dış politikası üzerine sorularını yanıtladı. ABD Türkiye’nin kısa-orta uzun menzilli hava savunma füze sistemi olan S-400’ü Rusya’dan almasına tepki &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Prof. Dr. Mehmet Şahin’den Yörünge’ye Açıklamalar:</p>
<p><strong>ABD’nin karşısında 1952’den bu yana NATO’dan alışık olduğu, güneydoğu kanadını ne pahasına olursa olsun koruyan bir Türkiye vardı. Şimdi diyor ki; “Bölgede yaşananlardan dolayı benim güvenlik kaygılarım var. Artık ben o sizin bildiğiniz, alışık olduğunuz Türkiye değilim.” Bu, Türkiye’nin bağımsız müttefik olmaya geçiş sürecidir. Türkiye bunu ortaya koyduğu zaman Amerika’ya bağımlı başka ülkeler de bu işin dışına çıkmaya çalışır. S-400’ü dolayısıyla F-35’i de bir sopa olarak kullanmaya çalışıyor.</strong></p>
<p><em> </em><em>Yerel seçimler bitti. Uzun bir süre de Türkiye’nin önünde yeni bir seçim görünmüyor. Türkiye seçim sürecindeyken etrafındaki kuşatma adım adım devam ediyordu. Türkiye, müttefikleri tarafından S-400, F-35 üzerinden sıkıştırılırken sözde Ermeni soykırımı iddiaları yeniden piyasaya sürüldü. Üstüne İran’a uygulanan ambargoda aralarında Türkiye’nin de olduğu sekiz ülkenin muafiyetinin kaldırılacağı haberleri geldi. Tam bu noktada da iç politikanın dış politikadan ayrı tutulamayacağı, bu nedenle de seçimlerdeki “beka” vurgusunun ne kadar önemli olduğu bir kez daha ortaya çıktı. </em></p>
<p><em>Polis Akademisi, Güvenlik Bilimleri Enstitüsü öğretim üyelerinden ve aynı zamanda Polis Akademisi Uluslararası Terör ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi Müdürü Prof. Dr. Mehmet Şahin, Yörünge dergisinin uluslararası politikada din, Orta Doğu ve Türk dış politikası üzerine sorularını yanıtladı. </em></p>
<p><strong>ABD Türkiye’nin kısa-orta uzun menzilli hava savunma füze sistemi olan S-400’ü Rusya’dan almasına tepki gösteriyor. Amerika dışında karşı çıkan bir ülke yok. F-35’lerde de sorun var. Amerika neden itiraz ediyor Türkiye’ye?</strong></p>
<p>ABD ile yaşanan sorun sadece S-400, F-35 değil, Suriye’nin kuzeyindeki PKK-PYD-YPG’ye ABD’nin desteği, İran’a ambargosu&#8230; Hepsini üst üste koyduğunuzda ortaya bir şey çıkıyor. Mesele S-400 meselesi değil. Mesele; Türkiye’nin bağımlı olup olmama meselesidir. Meselenin özü budur. Çünkü S-400 ile bugüne kadar silah tedarik ettiğiniz alanın dışına çıkıyorsunuz ve ABD buna karşı çıkıyor. “Hayır, siz benim müttefikimizsiniz ama bu müttefik ittifak içinde siz tüketici müttefiksiniz, üretici müttefik olmayın” diyor. Bir anlamda ittifak sistemini kendi pazarı olarak görüyor.</p>
<p>Amerika’nın S-400 ile F-35‘i gündeme getirmesinin sebebi kendini haklı göstermek. Çünkü S-400’de Amerika kendisini müttefiklerine, iç kamuoyuna, bürokrasisine haklı olduğunu anlatabiliyor. Amerika ile Türkiye arasındaki sorunun kaynağı -ki S-400’de buna bağlıdır- ABD’nin terör örgütlerine destek verip vermemesidir.</p>
<p><strong>Bunu Birinci Dünya Savaşı’nda Gördük</strong></p>
<p><strong>Biz niye S-400 alıyoruz?  </strong></p>
<p>ABD’nin terör örgütlerine destek vermesi ve bizim yanı başımızda Orta Doğu’da yürütmüş olduğu faaliyetlerin bize tehdit oluşturmasından dolayı bunu yapıyoruz. Çünkü savunma noktasında bize bırakın yardımcı olmayı, tehdit oluşturuyor. Biz de bu tehdidi bertaraf etmek, hava savunma sistemimizi güçlendirmek için diğer bir alternatife bakıyoruz. O zaman burada hatalı olan kim? ABD! Bu tartışılsa yani ABD’nin terör örgütlerine başta PYD-YPG desteği tartışılmış olsa Amerika dünyada kötü gözükecek, herkes onu konuşacak. Türkiye haklı olacak. Farkındaysanız bunun konuşulmaması için Amerika sürekli S-400’leri gündeme getiriyor. Birincisi bu.</p>
<p>İkincisi ise ABD’nin karşısında 1952’den bu yana NATO’dan alışık olduğu, güneydoğu kanadını ne pahasına olursa olsun koruyan bir Türkiye vardı. Kendisine bir görev verilir ve onu yapar. Türkiye şimdi diyor ki; “Bölgede yaşananlardan dolayı benim güvenlik kaygılarım var. Bu her geçen gün artıyor. Artık ben, o sizin bildiğiniz, alışık olduğunuz Türkiye değilim. Bana karşı oluşmuş tehditleri bertaraf etmek için kendi kararlarımı alacak güçteyim. Bu irade bende var. Bunda da en iyi alternatif neyse onu kullanacağım.” Bu nedir biliyor musunuz? Türkiye’nin 1952’den bu yana Amerika’ya bağımlı müttefik olmaktan, bağımsız müttefik olmaya geçiş sürecidir. Baskının nedeni bu.</p>
<p>Bunun bir de şöyle bir sonucu olur: Türkiye bunu ortaya koyduğu zaman Amerika’ya bağımlı başka ülkeler de bu işin dışına çıkmaya çalışır. Bundan da korkuyor. ABD, bağımsız müttefiklerin ortaya çıkmasını istemediği için S-400’ü dolayısıyla F-35’i de bir sopa olarak kullanmaya çalışıyor.</p>
<p><strong>2018 yılında Türkiye, Fransa ve İtalya ortaklığıyla kurulan savunma sanayi şirketi Eurosam ile bir anlaşma imzaladı. Yapılan anlaşmayla insansız hava araçlarıyla füzelere karşı savunma sistemi geliştirilecekti Ancak 18 aylık yapılan anlaşmada uzun bir zaman geçmesine rağmen bir gelişme kaydedilmedi. Bunun nedeni nedir?  </strong></p>
<p>Bunun en önemli nedeni S-400 tartışmaları. Türkiye’nin alışıla geldiği davranışları devam etsin, bağımlı kalsın, Rusya’nın alanı daralsın, Türkiye başkalarına örnek oluşturmasın düşüncesi. Hatırlayalım, Suriye’den Türkiye’ye teröristler saldırı yapmaya başladığında adamlar patriotları çekmeye başladılar. Yanılmıyorsam bir İspanya’nın patriotu kaldı. Hollanda, Fransa çekti. Tehlikeye en yakın hissettiğimiz bir dönemde siz NATO müttefikisiniz çekiliyorsunuz. Ortak savunma sisteminin içinde yer alalım dediğimizde kendi keyfinize göre hareket ediyorsunuz.</p>
<p>Daha kötüsünü söyleyeyim;  savunma anlamında bir projenin içine girdiğimizde siz, Türkiye’yi oradan atmaya çalışıyorsunuz. F-35’te olduğu gibi. Bunu biz, Birinci Dünya Savaşı’nda gördük. İngiltere bizim iki gemimizi vermedi hatırlayın. Aynı onun gibi bir şey bu. Peki, o zaman şu soruyu soralım; müttefik olarak ben sana nasıl güveneyim? ABD’nin yakın coğrafyamızda atmış olduğu her adım Türkiye karşıtı. Nasıl güvenelim? Bence tüm bu olanlar Türkiye’nin aklını başına getirmiştir. Ya da getirmesi gerekir.</p>
<p><strong>Komşuna Uygulanan Her Ambargo Sana Uygulanan Ambargodur</strong></p>
<p><strong>ABD’nin Türkiye dâhil sekiz ülkenin İran’a uyguladığı yaptırımlardan muaf tutmasıyla ilgili yeni bir karar aldı. Bu tavrın sonu ne olacak?</strong></p>
<p>Bu, Türkiye’yi sıkıştırma aşamasının bir ileri noktası. ABD küresel diktatör gibi davranıyor. Küresel diktatörlüğün işaretleri; “İran’la yapılan nükleer anlaşmayı iptal ettim. İran’la ticaret yapmak, petrol almak yasak. Rusya’ya ambargo koyuyorum, bunlara uyacaksınız. Muhalefet liderini Venezuela’ya başkan olarak atıyorum. YPG ve PKK terör örgütlerine desteğe devam edeceğim” diyor. Terör örgütü demiyor ama destek vereceğini açıklıyor. “Kudüs’ü, Golan’ı, İsrail’e verdim, S-400 alamazsınız” diyor. Allah aşkına uluslararası hukukla bunun ne ilgisi var? Bu, tek taraflı ABD’nin kendi çıkarlarını, dünyaya demiyorum “müttefiklerine” dayatmasıdır. Gelinen noktada uluslararası hukuk çerçevesinde hareket işlemiyor. ABD, “Tek taraflı yaptırım kararı alıyorum, buna uymazsanız ben sizin bankacılık sisteminize, şirketlerinize, kişilerinize ambargo koyarım. Bunlarla ilgili girişimde bulunurum” diyor. Uluslararası hukuk bu mu?</p>
<p>“İran’a petrol ambargosu uyguluyorum, seni 6 ay muaf tutuyorum.” Allah razı olsun dememizi mi bekliyor? ABD’nin aldığı kararların Güvenlik Konseyi kararlarıyla bir ilgisi var mı? Yok. İran’a ambargo koyuyorsunuz Türkiye’de bunların çoğu yanlış anlaşılıyor. Bir kısım insanlar bu işi ya anlamıyor ya da kasıtlı olarak Türkiye’deki yönetim sıkışsın, Türkiye zarar görsün mantığıyla yaklaşıyor. Yıllardır olan bu. Bizde bazı hocalar, gazeteciler; “İran’a ambargo uyguladı bize ne kardeşim” diyor. Komşuna uygulanan her ambargo sana uygulanan ambargodur. Bunun ötesi yoktur.</p>
<p>Amerika diyor ki; “Birleşik Arap Emirlikleri ile Suudi Arabistan’dan alın.” Birleşik Arap Emirlikleri ile Suudi Arabistan, ABD’nin dediğini yapan taşeron devlet konumuna gelmiş durumda ve son dönemdeki tüm faaliyetleri Türkiye aleyhtarı. Ben bunun kapısına gidip petrol mü isteyeceğim, böyle bir şey var mı?</p>
<p>İki, Irak’a ambargo uyguluyorsunuz bana uygulanıyor, ticaret yapamıyorum. Suriye’ye uyguluyorsunuz. Rusya’ya diyorsunuz ki ambargo uyguluyorum, doğalgaz konusunda dikkat edin. Rusya ile benim ticaret hacmim 100 milyara doğru gidiyor. Bunları üst üste koyduğumuz zaman benim gördüğüm şu;  bağımlı müttefik olarak gördüğü Türkiye’nin kendi ulusal çıkarları çerçevesinde bölge devletleri ile ilişkiler geliştirilmesi ABD’yi rahatsız ediyor. ABD’nin son dönemdeki faaliyetlerini Türkiye’nin ilişkilerini bozmak ve bölgedeki ilişkilerini tıkamak için yürütmüş olduğu politikalar diye görüyorum. Başka bir şey daha söyleyeyim. Bunu yaparken maalesef teröre bile destek verecek kadar gözü dönmüş bir Amerikan politikası olduğunu görüyorsunuz.</p>
<p><strong>İmparatorluk Görmüş Orta Boy Güç</strong></p>
<p><strong>Fransa Parlamentosu’nda Ermeni meselesi yeniden gündeme getirildi. 24 Nisan’da Fransa, sözde Ermeni soykırımını anma günü ilan etti ve etkinlikler düzenledi. Ermeni meselesinin yeniden gündeme getirilme nedeni nedir?</strong></p>
<p>24 Nisan Osmanlı’nın özellikle belli bölgelerinde silahlı isyana kalkıp katliam yapmaya çalışan Ermeni çetelerinin tutuklanması, engellenmesi noktasında ortaya koymuş olduğu bir genelgedir. Talat Paşa’nın genelgesidir. Soykırım değildir. Ermeni meselesi ABD’de, Fransa’da ve Avrupa’da özellikle Türkiye’ye karşı kullanabileceğiniz sıfır maliyetle maksimum kâr elde edeceğiniz kart noktasına geldi. Bir şey ödediğiniz yok, sıfır maliyetiniz var. Bunun bir örneğini söyleyeyim; Amerika’daki Ermeni lobisi ve destekçileri Ermeni meselesini Kongre’ye getirmeye çalışır. Bizimkiler giderler Yahudi lobisine parayı öderler. Aman getirmeyin, engel olun diye. Sadece bunun için çalışan birkaç Yahudi lobi şirketi var. Biz parayı öderiz. Kongre’de tartışırız sonra ABD Başkanı “Ben soykırım demedim de büyük felaket dedim” der. Bizimkiler de “oh be” der. Her yıl yaşanan tam bu.</p>
<p>Türkiye’nin bağımsız politika takip etmesi özellikle Tayyip Bey döneminde arttı. Türkiye, uluslararası politikada orta boy bir güç.  Ama normal orta boy bir güç değil, imparatorluk görmüş orta boy bir güç. İmparatorluk görmüş orta boy bir güç olan devletle o devletin vatandaşları normal bir orta boy güç olan devlet gibi davranmaz. İran bunlardan bir tanesidir. İmparatorluk görmüştür, tarihi derinliği vardır. Türkiye bunlardan biridir. Fransa, Almanya, İngiltere bunları kıyaslayabiliriz. Bunların davranışları farklı olur. Bölgesel düzende etki yapıcı güce sahiptir. Son dönemde içerideki mevcut durumu da göz önünde bulundurarak Türkiye’nin dış politika hamlelerini sekteye uğratmak bunu engellemek, moral bozmak.</p>
<p><strong>Gavura Kızıp Orucu Bozmak</strong></p>
<p><strong>Türkiye NATO’da kalmalı mı, kalmamalı soruları gündem oluşturmaya başladı. Siz, Türkiye’nin NATO üyeliğine nasıl bakıyorsunuz, Türkiye NATO’da kalmalı mı? </strong></p>
<p>NATO’nun içindeki bir ülkeye yapılan eleştirilerle dışındaki ülkelere yapılan eleştiriler farklı olur. Niye çıkalım? NATO’nun anayasası vardır. O maddelere baktığınız zaman Türkiye, NATO’nun hangi maddesini zedeliyor? Her maddesine uyuyor. Biz NATO’ya, ABD veya başkalarının lütfuyla girmedik. Türkiye NATO’ya diyet ödeyerek, Kore Savaşı ile şehitler vererek girdi. Soğuk Savaş döneminde maddi manevi her anlamda baktığınız zaman en büyük maliyet ödeyen ülkelerden biri.</p>
<p>Kim maliyet ödedi? Biz maliyet ödedik. İç kısmına girmiyorum, içeri girersem daha kötü! Soğuk Savaş döneminde 1950’den bugüne girdiğimiz askeri ilişkilerin Türkiye’de yapılan darbeler ile ilişkileri nedir? Daha oraya bir girsek 15 Temmuz’a kadar getiririz. Bu savunma örgütünde en çok maliyet ödeyen en az faydalanan ülkelerden birisi de Türkiye. O zaman diyorum ki NATO’nun kurallarına uymayanlar çıksın. Niye kurallara uyan Türkiye, NATO’dan çıksın? NATO üyeleri ve kurumsal yapısı tarafından ittifak sistemine ihanet edenler, terör örgütlerine destek verenler eleştirilsin.</p>
<p>Türkiye’nin NATO’nun dışına çıkma girişimleri ve tartışmalarını sağlıklı bulmuyorum. Çünkü bu defa da Türkiye’yi ittifak sisteminin kurallarına uymuyor deyip suçlu pozisyonuna, savunma pozisyonuna sokacaklar. Türkiye’yi şeytanlaştırma sürecini devam ettirecekler. Türkiye’yi bir yere yakıştırmaya çalışacaklar. Rusya’yla komşu olarak ilişki geliştirmeye çalışıyorsunuz bu kadar eleştiri oluyor. Bir de Türkiye’nin NATO üyesi olmadığını düşünün! Bir söz vardır, gavura kızıp oruç bozmak. Gavura kızıp oruç bozmaya gerek yok.</p>
<p><strong>Dünyada her geçen gün artan İslamafobi kimler tarafından üretiliyor, kimlere fayda sağlıyor?</strong></p>
<p>İslamofobik davranışlara baktığımızda bunun tarihi kökeni var. 11 Eylül’den sonra başta ABD olmak üzere maalesef Batı dünyasında, Müslümanları ötekileştirici ve bütün suçların kökeni bunlarmış gibi bir tavır, böyle bir durumun ortaya çıkmasına neden oldu. Son dönem Arap Baharı süreci ile ilgili dikkat edin üzücü olan şu; demokratik süreçte siyasal sistemin içinde yer almak isteyen Müslümanlara darbe yapıldığında Mısır örneğinde olduğu gibi Batı alkışladı. Bunları el üstünde tuttu, sırtlarını sıvazlandı. Arkasından da dediler ki “Niye İslam dünyasında radikal gruplar ortaya çıkıyor?” 1979’dan bu yana birlikte çalıştıkları radikal grupların önünü açarak kendilerini haklı göstermeye çalıştılar. Bölgede toplumsal temeli olan, demokratik süreci benimsemeye yatkın, bu konuda fikir beyan etmiş ve sistemin içinde yer almaya çalışan Müslüman grupları ötelediler. Onları, İslam dünyasında sorun diye ortaya çıkarmaya çalıştılar. Sorun yaklaşımda.</p>
<p>“Hem DEAŞ’la mücadele ediyorum” diyorsunuz hem de DEAŞ’ın düşman olarak gördüğü Müslüman Kardeşler’e darbe yapıldığında “İyi yaptınız” diyorsunuz. Orta Doğu’ya radikalizmle mücadele edilmez. Sorun burada. Gelinen sürece baktığınız zaman da bunların tesadüf olmadığını görüyorsunuz. Bakın Yemen, Suriye, Libya&#8230; Mağrip, Maşrik bir de aşağıya baktığınız zaman Arap Yarımadası’nın bir köşesinde üç tane ülkede iç savaşın yaşandığını ve cehennem gibi bir dünyaya devam ettiğini görüyorsunuz. Bu coğrafyaların seçiminin tesadüf olduğunu düşünen varsa ben onlara günaydın diyorum.</p>
<p>Şu an Arap Baharı değil Siyonizm Baharı’nın yaşandığını görüyorsunuz. Bunu söylemek zorundayız. Kudüs ile Golan ile ilgili bir karar alınıyor. Peki, bu karar Birleşik Arap Emirlikleri’nden, Suudi Arabistan’dan habersiz mi alınıyor? Tepki var mı? Hayır. Bundan 5 yıl önce biri, Mekke-Medine’nin yönetim hizmetkârı olan yönetimin, İsrail ile birlikte Orta Doğu’da Arap kardeşlerine, Müslüman kardeşlerine karşı hareket edeceğini söylese, bu adam aklını peynir ekmekle yemiş derdim. Ama bugün gelinen noktaya baktığımız zaman bu süreç devam ediyor. Bazı Arap ülkeleri ile Arap yönetimleriyle İsrail’i nasıl bir araya getirirsiniz sorusunu soralım ilk önce. Bunu sağlamanın yolu, ortak bir tehdit oluşturmak.</p>
<p><strong>Nedir bu tehditler?  </strong></p>
<p>Türkiye tehdit, İran tehdit, DEAŞ’ı koyarlar oraya. Onların tek motivasyonu vardır, İslam dünyası ve Arap dünyası ile birlik oluşturmak değil mevcut yönetimleri ayakta tutmaktır. Baştaki yönetim tehdit olarak görüldüğünde ise onu yıkmak için şeytanla bile ortaklık yapmaktan geri durmadıklarını görüyorsunuz. Bu vardı ancak daha da arttı. Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkileri görünen. Acaba görünmeyen tarafında ne var? Neredeyse bölgeyi zamanınızın Orta Çağı gibi yönetmeye çalıştıklarını görüyorsunuz.</p>
<p><strong>Batı Orta Doğu’da Model Olacak Ülke ve Kişi İstemiyor</strong></p>
<p><strong>31 Mart yerel seçimlerinde Cumhur İttifakı seçim propagandasını beka sorunu söylemi üzerinden yürüttü. Tüm bunlara baktığımız zaman beka sorunu söyleminin ispatı mıdır yaşananlar?</strong></p>
<p>Seçim bitti. Şimdi S-400, F-35, ABD’nin terör örgütlerine desteği, İran’a karşı almış olduğu yaptırımlar tartışılıyor. Kendilerini ülkenin kurucu partisi olarak görenler, kendisini milliyetçi olarak tanımlayan İP, kendilerinin Erbakan Hoca’nın devamı olduğunu söyleyen Saadet Partisi’nin bu konulara ilişkin düşüncelerini merak ediyorum. Ancak bir cümleyle geçiştirmesinler.</p>
<p>Yaşananlar tam anlamıyla beka sorunudur. Yanı başınızda ABD’nin, bir PKK kuluçkasında yattığını görüyorsunuz. Kastettiğim şu: 1990’lı yıllarda Amerikalılar o kuluçkaya Irak’ta yatmıştı. Şimdi Suriye’deki iç savaştan dolayı Suriye’de yattılar. Suriye’yi bölerek orada bir PKK statüsü oluşturmaya çalışıyorlar. Türkiye’nin başına bir PKK koridoru, terör koridoru kurmak istiyorlar. Bazılarının “Bu Türkiye’ye tehdit olmaz” şeklinde yaklaşımları var. Bunları dinlemeye dahi gerek yok. Yanı başınızda bir terör örgütü var, ekonomimizi dış politikamızı, iç politikamızı etkiliyor, yıllardır çekiyoruz.</p>
<p>Çubuk’ta muhalefet partisinin liderine yapılan linç girişimi, saldırı, açık söyleyeyim bununla ilgili değil mi? Neyin gerginliğini yaşıyoruz. Toplumsal gerginliği etkiliyor mu? Peki, bunlar ortadayken bu kuluçkaya karşı tavrınız ne olacak? Elbette ki önemli çünkü burada oluşacak bir yapı, Türkiye’nin önündeki on yıllarına belki daha ileriki sürece ipotek koyacak. Burada ortak hareket etmemiz gerekmiyor mu? Farklı siyasi partilerin olması demokrasinin gereğidir. Demokratik ülkelerde bunlar olur. Kardeşler arasında bu oluyor, farklı yaklaşımlar ortaya çıkıyor. Bunları doğal karşılamak ve hoş görmek gerekiyor ama düşünün bir aileye karşı dışarıdan bir saldırı yapıldığında diğer kardeşler ne yapar, birlikte hareket ederler. Siyasi partilerin farklı siyasi görüşte olsalar da Türkiye’nin geleceğini etkileyecek önemli konularda söyleyecek bir çift sözleri olmalı. Bu sözleri duymak istiyoruz.</p>
<p><strong>Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik de giderek artan bir fobi var. </strong></p>
<p>Başta ABD olmak üzere Batı dünyası, İslam dünyasından ve Orta Doğu’dan örnek alınacak bir kişi, model olacak bir ülke istemiyor. Sorun buradan kaynaklanıyor. Sayın Cumhurbaşkanı’nın davranışları niye Orta Doğu’da, İslam dünyasındaki yönetimler tarafından değil de halklar tarafından kabul görüyor? Bu, susamışlığın ifadesi. Lider böyle olmalı diyor? Çünkü doğruya doğru, eğriye eğri diyor. Bir model sunuyor. Bağımlı müttefikten bağımsız müttefikliğe bir tavır ortaya sürüyor. İslam dünyası halkı yöneticilerine, “Sen niye Erdoğan gibi davranmıyorsun, niye Filistin konusunda Erdoğan’ın dediğini demiyorsun, niye Kudüs, Golan konusunda bunu söylemiyorsun” diye soruyor. Tabii Erdoğan şahsında Türkiye’yi örnek gösteriyor.</p>
<p>Erdoğanofobi’nin altında yatan şey model ülke ve model kişiyi ortadan kaldırma girişimi. Hepsi onu etkisiz kılmak, etkisini zedeleme, azaltma, yok etme girişimleri. Bu, 2013 yılından bu yana sistematik bir şekilde devam ediyor. Bunu sadece Erdoğan’ın şahsi olarak değil bir model olarak ortaya çıkmasından dolayı bir tavır olduğunu düşünüyorum. Onun içinde Erdoğan karşıtlığı seçim dönemlerinde Avrupa’da çok net kendini gösteriyor. Yapmadıkları kalmıyor neredeyse.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/mesele-s-400-degil-tu%cc%88rkiyenin-bagimli-bir-ulke-olup-olmamasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Amerika’da İktidar Basını Diye Bir Şey Yok”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/amerikada-iktidar-basini-diye-bir-sey-yok/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/amerikada-iktidar-basini-diye-bir-sey-yok/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aynur Bayram]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2019 10:34:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[basın]]></category>
		<category><![CDATA[İktidar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10140</guid>

					<description><![CDATA[Doç. Dr. Hakan Temiztürk Anlatıyor: Amerikan Kongresi 1700’lü yılların sonlarına doğru basın özgürlüğünü yasaklayacak karar alınamaz, teklif edilemez diye bir karar aldı. Buna dayanarak Amerikan mahkemeleri, Amerikan hükümetleri basını kısıtlamayı düşünmemiş. Dönemin başkanı çamur gazeteciliği olarak da nitelemiş araştırma gazeteciliği. Sıkıntı oluşmuş ama basın hiçbir zaman engellenmemiş. Buna rağmen Amerikan basını hiçbir sorun yaşamadı, engellerle karşılaşmadı, her zaman özgür oldu diye düşünmemek lazım. Yansız, tarafsız habercilik yapıyor dememiz çok mümkün değil.  Çalışmalarıyla dünyaya yön veren, ülkelerin siyasetine, ekonomisine etki eden, devlet başkanlarını dahi istifaya sürükleyen Amerikan basını nasıl çalışıyor? Basın gerçekten özgür mü, Türkiye ile farklılıkları neler, Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde medya neden o kadar güçlü ve etkili değil? Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hakan Temiztürk “Kolonyal Dönemden Trump Çağına Amerika’da Gazetecilik” isimli kitabıyla Amerikan basın tarihine, bilinen ya da az bilinen olaylarına ışık tutuyor. Medya patronlarının siyasi ilişkileri, gazetelerin habere yaklaşımlarını kitabında ayrıntılı olarak anlatıyor. Doç. Dr. Hakan Temiztürk, Yörünge’nin basın üzerine sorularını yanıtladı. Amerikan basını araştırmacı gazetecilik örnekleriyle çok konuşuluyor. Haberciliğin bu şekilde ön planda olmasının nedeni nedir ve haberleriyle nasıl bu kadar etkili olabiliyorlar?  Amerika’da araştırmacı gazeteciliğin örnekleri 1900’lerin hatta 1890’ların başlarında karşımıza çıkıyor. Politik skandallar, şirket yolsuzlukları, belediyelerin usulsüzlükleri araştırmacı gazeteciliğin &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Doç. Dr. Hakan Temiztürk Anlatıyor:</p>
<p><strong>Amerikan Kongresi 1700’lü yılların sonlarına doğru basın özgürlüğünü yasaklayacak karar alınamaz, teklif edilemez diye bir karar aldı. Buna dayanarak Amerikan mahkemeleri, Amerikan hükümetleri basını kısıtlamayı düşünmemiş. Dönemin başkanı çamur gazeteciliği olarak da nitelemiş araştırma gazeteciliği. Sıkıntı oluşmuş ama basın hiçbir zaman engellenmemiş. Buna rağmen Amerikan basını hiçbir sorun yaşamadı, engellerle karşılaşmadı, her zaman özgür oldu </strong><strong>diye düşünmemek lazım. Yansız, tarafsız habercilik yapıyor dememiz çok mümkün değil.<em> </em></strong></p>
<p><em>Çalışmalarıyla dünyaya yön veren, ülkelerin siyasetine, ekonomisine etki eden, devlet başkanlarını dahi istifaya sürükleyen Amerikan basını nasıl çalışıyor? Basın gerçekten özgür mü, Türkiye ile farklılıkları neler, Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde medya neden o kadar güçlü ve etkili değil? </em></p>
<p><em>Atatürk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hakan Temiztürk “Kolonyal Dönemden Trump Çağına Amerika’da Gazetecilik” isimli kitabıyla Amerikan basın tarihine, bilinen ya da az bilinen olaylarına ışık tutuyor. Medya patronlarının siyasi ilişkileri, gazetelerin habere yaklaşımlarını kitabında ayrıntılı olarak anlatıyor. Doç. Dr. Hakan Temiztürk, Yörünge’nin basın üzerine sorularını yanıtladı. </em></p>
<p><strong>Amerikan basını araştırmacı gazetecilik örnekleriyle çok konuşuluyor. Haberciliğin bu şekilde ön planda olmasının nedeni nedir ve haberleriyle nasıl bu kadar etkili olabiliyorlar?  </strong></p>
<p>Amerika’da araştırmacı gazeteciliğin örnekleri 1900’lerin hatta 1890’ların başlarında karşımıza çıkıyor. Politik skandallar, şirket yolsuzlukları, belediyelerin usulsüzlükleri araştırmacı gazeteciliğin haberlerinin konusu. Gazetecilik açısından bu tür haberlerin yapılıyor olması çok önemli. O dönem dünyanın birçok yerinde hatta Batı’da bu çapta olmadığı kesin. Hem büyüklük hem tiraj hem de etki bakımından gazeteler güçlü ama sorunsuz değil. İktidar basına etki edebiliyor ama iktidar basını diye bir şey yok Amerika’da. İktidarlardan daha bağımsız hareket edebiliyorlar. Bu nedenle araştırmacı gazeteciliğin bu kadar gelişmiş olmasını yadırgamamak lazım.</p>
<p>Ancak birtakım nedenlerle Amerika’da da araştırmacı gazeteciliğin aksadığı, ihmal edildiği, vazgeçildiği dönemler de olmuş. Özellikle 1915’lerden 1950’lere kadar. Sonraki dönemde Watergate skandalı ortaya çıkıyor. 1970’li yıllarda yapılan haberlerle dönemin Amerikan Başkanı Richard Nixon’u istifaya götürecek kadar etkili haberler yapılıyor. Bunu başka ülkelerde görmek çok kolay değil. Avrupa’da da bazı ülkelerde araştırmacı gazetecilik örnekleri karşımıza çıkıyor. Doğal olarak ülkenin basından yararlanması, basının özgür kılınması, bu özgürlükten rahatsız olunmamasından kaynaklanıyor bu durum.</p>
<p><strong>Amerika ‘özgürlükler ülkesi’ olarak adlandırılıyor ama bu, basın içinde öyle mi?</strong></p>
<p>Amerikan Kongresi 1700’lü yılların sonlarına doğru basın özgürlüğünü yasaklayacak karar alınamaz, teklif edilemez diye bir karar aldı. Buna dayanarak Amerikan mahkemeleri, Amerikan hükümetleri basını kısıtlamayı düşünmemiş. Dönemin başkanı çamur gazeteciliği olarak da nitelemiş araştırma gazeteciliği. Sıkıntı oluşmuş ama basın hiçbir zaman engellenmemiş. Buna rağmen Amerikan basını hiçbir sorun yaşamadı, engellerle karşılaşmadı, her zaman özgür oldu diye düşünmemek lazım. Zaman zaman bazı bilgileri haberleştirmemesi yönünde telkine uğradığını görüyoruz. Bu özellikle kriz dönemlerinde başka ülkelerde de olabildiği gibi savaş ortamlarında; Körfez Savaşı’nda ya da Amerikan basın tarihi açısından önem arz eden “Domuzlar Körfezi” çıkarmasında görülüyor.</p>
<p>1960’larda Amerikan ordusunun, komünistlere karşı bir faaliyeti destekleme amaçlı askeri çıkarma yapacağı gazeteciler tarafından öğreniliyor. Gazeteciler bilgiyi teyit ediyor ancak Amerikan yönetimi, “Bu haberi yaparsanız bizim bütün planlarımızı altüst olur. Amerikan çıkarları için uygun değil” diyor. Gazete kendi içinde tartışmalar yaşıyor ve bu haberi yayınlamaktan vazgeçiyor. Sonradan yapılan çıkarma Amerikan hükümetinin planladığı şekilde gerçekleşmiyor. Küba’da bataklığa saplanıyor, öngörülemeyen durumlar ile karşılaşılıyor. Küba, Amerika’yı başarısızlığa uğratıyor. Çıkarmadan yıllar sonra görevden ayrılan Amerikan başkanı gazetenin yetkililerine; “Keşke siz o haberi yapsaydınız, biz o çıkarmayı yapmasaydık” diyor ve pişmanlık duyuyor müdahale ettiği için.</p>
<p>Amerika, araştırmacı gazetecilik yönünde iyi ama sorunsuz değil. Yansız, tarafsız habercilik yapıyor dememiz çok mümkün değil. Diğer ülkelerle karşılaştırılınca özellikle bizim gibi Orta Doğu ülkeleri karşısında daha az sorunlu olduğunu söyleyebiliriz sadece. İktidar basına etki edebiliyor ama iktidar basını Amerika’da yok. İktidarlardan daha bağımsız hareket edebiliyorlar. Amerika’da basının güçlü olması, araştırma isteyen konuların, olayların haberleştirilmesiyle ilgili. Bunun yanı sıra Amerika’da niceliksel olarak da basın büyük ve güçlü.</p>
<p><strong>Yalan-Yanlış Haber de Başka Kanaldan Öğreniliyor</strong></p>
<p><strong>Irak Savaşı öncesi bazı gazetecilerin Irak’ta kimyasal silah yapıldığına dair iddiaları vardı. Tüm bunların yalan olduğu daha sonra ortaya çıktı. Özür dilediler, hata yaptıklarını söylediler. Medya kuruluşları, gazeteciler yaptıklarıyla geniş kitlelere etki ediyor. Yanlışlarıyla zarar veriyor, bunun bir bedeli olması gerekmiyor mu?</strong></p>
<p>Bu basın, siyaset, mahkemeler ve daha doğrusu herkes için geçerli olması gereken bir durum. “Özür dileriz, yanılmışız, hata yapmışız” sözleri ile kurtulamamaları lazım. Ancak basının şöyle bir avantajı var; basına yönelik telkin, uyarı ya da özrün kabul edilmeyip başka bir yaptırıma tabi tutulması ya da bunun istenmesi, beklenmesi durumu basını sınırlama, sansür uygulaması gibi bir tepki ile karşılık buluyor. Bu bakımdan basına kimse bir eleştiri getiremiyor. Amerikan ve Batı basınında genel itibarıyla bu tür durumlar, bu olumsuzlukları yaşayan, yaşatan gazeteler, gazeteciler bir şekilde cezalandırılıyor. Ya istifa ettiriliyorlar ya da görevden uzaklaştırılıyorlar.</p>
<p>Şunu da unutmamak lazım, Amerikan basınını Körfez Savaşı’nda, Afganistan olaylarında, İsrail ile ilgili yaptığı taraflı ve yanlış haberlerle suçlayabiliyoruz. Ancak yapılan yalan-yanlış haberleri yine bir başka Amerikan kanalından öğreniyoruz. Böyle bir durum da var. İkinci Dünya’nın ya da Üçüncü Dünya’nın alternatif haber kanallarını oluşturamamaları sebebiyle bu aşamada onları takip etmekten başka çare kalmıyor.</p>
<p>Bir Al Jazeera son yılların belki tek alternatif medya kuruluşu. Dünya üzerinde haber akışı Batı kaynaklı yapılıyor. Batıdan-doğuya, kuzeyden-güneye doğru. Batı’dan kastedilen şey Amerika -New York ve İngiltere merkezli ajanslar ve haber kanalları. Doğu ve güney kesim haberi bu kaynaklardan alıyor. Bir anlamda çaresizlik durumu söz konusu ne yazık ki!</p>
<p>Yakın bir zamanda da kırılacak gibi gözükmüyor bu akış. Türkiye gibi bölgenin güçlü ülkeleri medyada çok yetersiz. Örneğin, Türkiye’de Anadolu Ajansı’nın, İhlas Haber Ajansı’nın haberleriyle insanların algılarını değiştirmesi, haberleriyle dünyaya yön vermesi söz konusu değil. Birçok ülkede durum bu şekilde.</p>
<p><strong>Bu kitabı yazarken ne düşündünüz, ne umuyordunuz, ne buldunuz? </strong></p>
<p>Amerikan basın tarihinde yaşanan olaylar aynı zamanda dünyanın geri kalanı içinde referans noktaları. İliştirilmiş gazetecilik daha çok Körfez Savaşı’nda Amerikan askerleri ile birlikte gazetecilerin Bağdat’ta ilerlemesi sırasında gündeme geldi. Dünya basınının üzerinde önemle durduğu konular bunlar. Amerikan basınının değinilmemiş yönlerine dikkat çekerek, üzerinde durarak kaynak oluşturalım istedim.</p>
<p>Türkiye’de, Amerikan basınıyla ilgili derinlemesine yapılan bir çalışma yok. Amerikan basın tarihinde olanlar dünya basın tarihi için de önemli. Basın yayın organları New York Times, World Street Journal, CNN, Bloomberg bunlar dünyanın büyük markaları. Dünyaya yön veren kurumlar. Onları daha yakından tanıtmak istedim. Yaşanan olaylar karşısında nasıl gazetecilik yaptılar, nasıl yayıncılık yapıyorlar? Bunları araştırmak ve göstermek istedim. Medya patronlarının irtibatları faaliyetleri bunları bilmek lazım.</p>
<p>Amerika Orta Doğu’yla iç içe. Binlerce kilometre uzakta olmasına rağmen Türkiye’nin yanı başındaki ülkelerle yanı başındaki olaylarla çok iç içe. Birçoğunda yönlendirici, birçoğunda Türkiye açısından sorun oluşturuyor. Dünyanın gündemini belirleyen, dünyanın geleceğine yön veren siyasete, ekonomiye etki edebilen insanlar kurumlar. Onların örneklerine yer verdim ne yaptılar, ne yapmadılar, nasıl yapmalıydılar? Tüm bu soruları cevaplamaya çalıştım.</p>
<p><strong>Telkin Olmasa da Kimileri İşin Kolayına Kaçıyor</strong></p>
<p><strong>Amerikan basınını inceledikten sonra Türk basınını nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p>Hem Türkiye’yi hem de dünyanın önde gelen büyük büyük ülkelerini bir tarafa koyalım… Amerikan basını ile karşılaştırdığımızda çok büyük açıklar olduğu görebiliyoruz. Hem nicelik hem de nitelik açısından. Amerika’da yüzlerce dergi, yüzlerce gazete, onlarca televizyon kanalı çok büyük bir medya pazarı var. Milyonlarca insana ulaşıyorlar. Bu büyüklük hiçbir yerde yok. Türkiye’de habercilik anlamında iyi işler yapılıyor, iyi yapılmayan ya da eksik bırakılan işler de var.</p>
<p>Ama Türkiye’de ne yazık ki iktidarla ilişkiler bağlamında gazetecilik aksıyor ve aksatılıyor. Bu işin önemli bir kısmı siyasi iktidarları ilgilendiren bir durum, medya çok rahat bırakılmıyor. Gazetecilik açısından baktığımızda sorumluluğun büyük bir kısmını gazete-medya patronlarına yüklüyorum ama gazetecileri de çok ayırt edemiyorum ne yazık ki!</p>
<p>Medya tartışmalarında “kullanışlı aptallar” diye bir kavram geçer. Kendini içinde bulunduğu ortama çok çabuk adapte eden, gerçekte olmadığı şekli ile hareket eden gazeteciler var. Hem yazarlar açısından hem de muhabirler açısından söz konusu bu. Gazete patronları, genel yayın yönetmenleri, yazarlar, yöneticiler kendilerini çok fazla siyasete angaje ediyor. Bu bakımdan Türkiye’de gazetecilik tam anlamıyla yapılamıyor. Ne yapalım; ülkedeki siyasi ortam, iktidar böyle yapıyor, böyle yapmaya bizi zorluyor noktasına<br />
gelip dayatıyorlar. Siyasetçiler medya patronlarına, gazetecilere telkin veya uyarıda bulunmasa da öyleymiş gibi hareket edenler var. Bu, işin kolayına kaçmak bence.</p>
<p>Amerika’da medya patronları kendilerini siyasete angaje etmiyor. ABD Başkanı Donald Trump’ın basın toplantılarında görüyoruz, gazeteciler soru soruyor, Trump bazı muhabirleri azarlıyor ama soru sormaktan alıkoymuyor, toplantılara gelmeyin ya da biz toplantılarına gitmeyelim durumu yaşanmıyor.</p>
<p>Amerika’da medyanın finansal açıdan bağımsız olduklarını düşünebiliriz. Daha sağlam zemine oturmuş güçlü kurumlar. Medya patronları ve gazeteciler güçlü. Onun için gazetecilik daha kolay yapılabiliyor, gazeteciler daha rahat hareket edebiliyor. Bu, Avrupa ülkelerinde kısmen var ancak başka ülkelerde çok fazla yok. Diğer ülkelerde iktidarların söylemi, etkisi ile beraber gazetecilik aksıyor ve aksatılıyor. Medya patronları kendilerini kullandırmaya devam ediyor. Bunun yanı sıra iktidarla bağlantılı ekonomik ilişkiler de buna etki ediyor. Böylelikle gazeteciler istedikleri haberleri yapamıyor, yapmak isteseler bile yapıp yapmamakta çok emin olamıyorlar.</p>
<p><strong>Gazetecilik yapanların niteliği medyanın kalitesini sizce arttırır mı? </strong></p>
<p>Bu, üzerinde çok konuşulan bir konu. Gazetecilere, gazetecilik yapacaklara sınırlama getirilsin, getirilmesin ya da kimin gazeteci olacağına birileri karar versin durumu çok sonuç alıcı bir tartışma değil. Bu, biraz gazetecilik eğitimi ile ilgili. Gazetelerde çalışanların önemli bir kısmı yakın zamana kadar gazetecilik eğitimi almamış kişilerden oluşuyordu. İletişim mezunu olmak, gazetecilik eğitimi almak tercih sebebi gibi olmaya başladı son zamanlarda. Ama onun dışında ilkokulu bitiren veya okuma yazmayı bilen herkes gazetecilik yapabiliyor.</p>
<p>Gazetecilik sadece haber yazmakla sınırlı değil. Böyle anlaşılmamalı. Entelektüel bir donanıma, altyapıya sahip olmak, ekonomiden siyasete, spordan sağlığa, kültür sanata birçok alanla ilgi ve bilgi sahibi olmanız gerekiyor. Birçok şeyden anlamanız gerekiyor. Türkiye’de eğitim açısından gazetecilik okulları maalesef sıkıntılı. Gazetecilik okulundan mezun olanlar tam donanımlı olamıyor ne yazık ki.</p>
<p><strong>Medya patronlarının başka işler yapıyor olmaları hep eleştiri konusu oluyor. Bu noktada siz meseleyi nasıl değerlendiriyorsunuz? </strong></p>
<p>Medya patronlarının, gazetecilerin siyasetten uzak durması, siyasetçilerle irtibatlarının biraz daha zayıf olması gerekiyor. Medya yöneticilerinin ve patronların başka işlerle uğraşmamaları ya da az uğraşmalarını gerekiyor. Bankalar müteahhitlik şirketleri gibi şirketleriniz, holdingleriniz varsa ister istemez siyasetle iç içe bir duruma geliyorsunuz. Siyasetçilerden bir şeyler beklemek, onların beklentilerini karşılamak durumunda kalıyorsunuz. Bunun olmaması zaten mümkün değil.</p>
<p>Gazeteciliği menfaat aracı, kâr getiren bir sektör olarak görenler bu alandan uzak durmalı! Medya sektörü bir ayakkabı sektörü gibi değil. Gazetecilikte yaptığınız işler olumlu ya da olumsuz bir şekilde kitleleri etkiliyor. Ayakkabı sektöründe bir ayakkabıyı yanlış yaparsın bir kişiyi en fazla mağdur eder. Binlerce insanı etkilemez. Gazetecilikten menfaat, para beklentisi olanların bu alana girmemeleri, yatırım yapmaları gerekir diye düşünüyorum.</p>
<p>Buna karşı çıkanlar, pratikte bunun karşılığı yok diyenler olabilir. Ben yine de bu alana girmiş olanların başka işler yapıyorlarsa bile gazeteciliklerini çok fazla işin içerisine katmadan, gazetelerini bir menfaat aracı olarak kullanma noktasına getirmeden hareket etmeleri gerektiğini düşünüyorum. Bunu da gazete sahiplerinin, medya patronlarının kabul etmesi, bu ilkeyi önemsemesi gerektiğini düşünüyorum. Gazetecilik bir menfaat aracı olarak kullanılmamalı. Önce bunu kabul edeceğiz. Ondan sonra bu nasıl olmalı, tartışmalarını yapacağız.</p>
<p><strong>Trump Çağı…</strong></p>
<p><strong>İnsanların “gazetecilere, gazetecilik mesleğine saygısı kalmadı” şeklinde yorumlar yapıyor. Bu itibar, güven nasıl geri kazanılır? </strong></p>
<p>80’li yıllarda Türkiye’de gazetecilik amatör bir ruhla yapılıyordu. Çok büyük paralar kazanılmıyordu ama insanlar gazeteye, gazetecilere, habere daha fazla değer veriyordu. Açıkçası ben iyimser değilim. Kitabımın ismi “Kolonyal Dönemden Trump Çağına Amerika’da Gazetecilik”… Bunu bilinçli olarak kullandım. Sadece Trump’ın basınla ilişkilerine değinmek niyetiyle bu ismi vermedim kitabıma. Bugün dünyaya yön veren, dünyanın geldiği noktayı niteleyen bir kavram olarak görüyorum Trump Çağı ifadesini.</p>
<p>Dünyanın gördüğü en çılgın adam, Amerika’ya başkan oldu. Hiç öngörülemeyen davranışları, konuşmaları var. Tuhaf karşılanan icraatları var. Böyle bir ortamda kurumlar, yöneticiler, gazeteciler gerçek düşüncelerini yansıtmıyor. Türkiye’deki sorunlardan biri de bu. Dünyada da bu sorun var. “Ne gerekiyorsa onu yaparım, konjonktür nasılsa ona göre hareket ederim” mantığı ile hareket ediyorlar. Haber yazanlar ona göre haber yazıyor, yorum yapanlar ona göre yorum yapıyor ve büyük bir çoğunluk kendi gerçek düşüncelerini dile getirmiyor. Bunu gazetelerde, televizyonlarda çok net bir şekilde görebiliyoruz.</p>
<p>Muhalif gazeteciler olmuyor diye söylemiyorum. Siyasi bir fikri destekliyor ya da desteklemiyor olabilirler ancak eli klavyeye gidince bambaşka şeyler yazıyor. Bu artık çok normalleşti. Ahlaklı insanlar için sorunlu bir durum olmalı, böyle kabul edilmeli en azından.</p>
<p>“Ben çaresizim, bu şekilde davranmaya mecburum” diyerek kendilerini haklı gösterebilirler. Ama iş o noktada değil ne yazık ki. “Ben bu gazetedeyim, televizyondayım dolayısıyla burada benim düşüncemin önemi yok. Yaşanan sorunları, yapılan yolsuzluğu,  hukuksuzluğu, haksızlığı görmeyebilirim, görmemem gerekiyor” diye düşünüyor. Çaresizse bir noktada anlaşılabilir ancak o noktaya gelmeden de insanlar bunu kabullenmiş gibiler. Dolayısıyla kimse bu düzenin değişmesini istemiyor. Trump Çağı dediğiniz şeyin Türkiye’deki karşılığı bu bence. İlkesel olarak çağımız insanının sorunu var birçok ilkede buluşamıyoruz.</p>
<p><strong>Amerikan basını haberleriyle okuyucularına, izleyicilerine reform yaptıracak kadar etkili olabiliyor. Türkiye’de bunun gerçekleşmesi neden mümkün değil?  </strong></p>
<p>Medyanın ürettiği haber ve ürünleri doğru okumak ve anlamak, medya okuryazarlığı bilinciyle oluşuyor. Medya okuryazarlığı, Türkiye’de çok gelişen bir alan değil. Bu eksiklikten dolayı okullarda medya okuryazarlığı eğitimi verilmeye başlandı ama bu yeni bir çalışma ve epey bir mesafe kat etmemiz gerekiyor.</p>
<p>Amerikan okuyucusuyla Türk okuyucusunu karşılaştırmak doğru bir yaklaşım değil. Amerika ekonomik ve siyasi açıdan çok farklı bir ülke. Amerikan kültürü, Amerikan düşüncesi, yaşam tarzı diye bir kavram var. Türkiye ile arasında çok büyük farklılıklar var. Amerika’da yüzlerce gazete, dergi çıkıyor ve tirajları neredeyse bir ülke nüfusuna ulaşıyor. Amerika’da bir aile evine yerel-bölgesel gazete alıyor. Bununla yetinmiyor ulusal çapta dağıtım yapan bir gazete daha alıyor. Haber dergisi alıyor. Bunu nereden çıkarıyoruz derseniz; haber dergileri 3-4 milyon satıyor. Neredeyse her şeyle ilgili dergi çıkartıyorlar. Tirajları çok yüksek. Onların okuma düzenleri bizden farklı.</p>
<p>Türkiye’de gazete ve dergi tirajları çok düşük. Yüzde 80 insanların evine dergi ya da gazete girmiyor. Şu an dijital yayının takip edilmesi, baskı sayılarının azalması da elbette bunda etkili ancak insanların evine dergi girmiyor, gazete girmiyor büyük bir oranda. Dolayısıyla bizim medyayla çok irtibatımız yok. Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte yapılan harf Devrimiyle 1950’lerde Latin alfabesini okuyup yazmayı bilenlerin oranı yüzde 50’yi geçmedi. Bazı araştırmacılara göre Osmanlı döneminde okuma yazma bilenlerin oranı yüzde 10’u geçmiyordu. Okuma ile aramız o zaman da iyi değildi. Gazetenin halka erişimi de kısıtlıydı. 1950’lerde 60’larda gazete yaygınlaşmaya başladı. Okuma yazma oranları arttı. 60’larda karşımıza televizyon çıktı. Televizyon, gazeteye karşı daha avantajlı bir şekil aldı, özellikle okuma-yazma bilmeyenler açısından takip edilen bir araç oldu. 80’lerde de televizyon daha gelişti ve sonrasında yaygınlaştı. Türk halkı okumayı içselleştirmeden görsel medyaya yöneldi. Bundan dolayı biz toplum olarak okumayı ıskaladık, çok zayıf kaldık.</p>
<p>Bir de asparagas haber türü çıktı. Olmayan bir şeyi insanlara inandırma çabası bu tür haberler de okuyucuyu olumsuz etkiledi. Daha çok televizyona yöneltti. Medya takibi çok sınırlı. Okuyucunun bir şeylere inanması, gazete yoluyla, televizyon yoluyla çok mümkün olmuyor. Bunun örnekleri de var. Örneğin, Yeni Türkiye Hareketi vardı. Geçmişte medya bu hareketin çok büyük destek alacağını yazdı. Seçimlerde barajı bile geçemediler. Çok büyük bir skandaldı medya açısından. Şimdilerde de bunun tersi yaşanıyor. AK Parti’yi desteklediğini düşünen gazetelerin, gazetecilerin, televizyonların yaptığı ölçüsüz, dikkatsiz yayınlar ve yazımlar, yapılan yorumlar belki art niyetli yayıncılık anlayışı ki ben yaptıklarını hata olarak görmüyorum çünkü bir grup bunu bilinçli bir şekilde yapıyor. AK Parti’ye daha çok zarar verdiklerine inanıyorum. İnandırıcılık bakımından sıkıntı var.</p>
<p>Medyada birçok şey inanılarak yapılmıyor. “Mış” gibi yapılıyor. Kraldan çok kralcı olunuyor.  Söylediklerine, yazdıklarına kendilerinin inandığını düşünmüyorum. AK Partililer bile haberi muhalif medyadan takip etmeye başladı. Yapılan haberlerin doğruluğu, gerçekliği tartışılmaya başlandı. Böyle bir sonuç var.</p>
<p>Medya 2002’de de çok kötü bir ders almıştı. Şimdi de öyle bir durum var. Kitabıma ismini veren “Trump Çağı” dediğimiz ilkesizlik, vurdumduymazlık, boş vermişlik var. Bunu dert etmiyorlar. Sıkıntıyı görmüyorlar. Umutsuzluğum biraz bunlardan dolayı. Ne olacağını çok fazla kestiremiyorum. Geleneksel medya çok zayıfladı. Sosyal medya çok güçlendi, güçlenmeye devam ediyor. Bundan sonra bu tür haberleri yapanlar ayakta kalır mı, ne kadar ayakta kalır? Bu durum daha ne kadar sürdürebilirler bilmiyorum. Türkiye’deki medyayı ekonomik açıdan düşünürsek hiçbir gazetenin çıkmaması, çıkarılamıyor olması lazım. 5-10 bin tirajlı bir gazete yürümez. Bu ekonomik açıdan mümkün değil ama 10 kadar gazete rahatlıkla çıkmaya devam ediyor. İktidara muhalif olanlar da var, iktidarı destekleyenler de var. Tirajlara rağmen gazetelerin nasıl çıktığı, bu durumun devam edip etmeyeceği belli değil ama ben çok uzun sürmeyeceğini düşünüyorum.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/amerikada-iktidar-basini-diye-bir-sey-yok/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aşırı Sağın Zamanla Oy Oranlarının Düşeceği Beklentisi Bir Ütopyadır</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/asiri-sagin-zamanla-oy-oranlarinin-du%cc%88secegi-beklentisi-bir-utopyadir/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/asiri-sagin-zamanla-oy-oranlarinin-du%cc%88secegi-beklentisi-bir-utopyadir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aynur Bayram]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Apr 2019 21:16:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Dr. Müşerref Yardım]]></category>
		<category><![CDATA[Haçlı Seferleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=9478</guid>

					<description><![CDATA[Dr. Müşerref Yardım’dan Yörünge’ye Açıklamalar: Haçlı Seferleri Doğu’nun ötekileştirilmesinde önemli bir adım teşkil etmektedir. İslam’ın ortaya çıkmasıyla birlikte Peygambere, Kur’an’a ve Müslümanlara yönelik olumsuz yargılar Haçlı Seferleri edebiyatı ile bugünlere kadar taşınmıştır. Birçok Batı ülkesinde yükselişe geçen Müslüman düşmanlığının tarih ve kültürde derin kökleri bulunmaktadır. Batı algısında Müslüman = Türk; Türk de = Müslümandır. Bu da İslamofobi ve Türkofobi’nin birbiriyle ne kadar ilişkili olduğunu göstermektedir. Batı, Soğuk Savaş’ın bitimiyle birlikte kendi varlığını sürdürmek için komünizm tehdidinin yerine yeni bir tehdit oturttu: İslam! Bu tehdidin Doğu–Batı çatışması bağlamında tarihsel ve felsefi temellerini yadsımak mümkün değil. Öte yandan Batı’da yükselen ırkçılık ve İslam karşıtlığı nedeniyle Yeni Zelanda’nın ChristChurch kentindeki iki camiye, cuma namazı sırasında düzenlenen silahlı saldırı ve katliamın son olabileceğinin kimse garantisini veremiyor. Bu da özellikle Müslümanlar üzerinde bir endişe iklimi oluşturuyor. Peki, gerçekte neler oluyor? Çalışmaları Avrupa ağırlıklı olan ve “Oryantalizm, Kolonyalizm, Çokkültürlülük, Irkçılık, Ayrımcılıklar, Ötekileştirme ve Avrupa Medyası” konuları üzerine yoğunlaşan Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Müşerref Yardım, Yörünge’ye Batı’da gittikçe artan İslam düşmanlığı üzerine açıklamalarda bulundu. Öncelikle İslamofobi tam olarak nedir, bunu biraz açıklayabilir misiniz? Kelime anlamı “İslam korkusu (phobia)” olan İslamofobi siyasetçilerden aktivistlere, akademisyenlerden medyaya birçok kesim tarafından kullanılmakta &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><strong>Dr. Müşerref Yardım’dan Yörünge’ye Açıklamalar:</strong></p>
<p><strong>Haçlı Seferleri Doğu’nun ötekileştirilmesinde önemli bir adım teşkil etmektedir. İslam’ın ortaya çıkmasıyla birlikte Peygambere, Kur’an’a ve Müslümanlara yönelik olumsuz yargılar Haçlı Seferleri edebiyatı ile bugünlere kadar taşınmıştır. Birçok Batı ülkesinde yükselişe geçen Müslüman düşmanlığının tarih ve kültürde derin kökleri bulunmaktadır. Batı algısında Müslüman = Türk; Türk de = Müslümandır. Bu da İslamofobi ve Türkofobi’nin birbiriyle ne kadar ilişkili olduğunu göstermektedir.</strong></p>
<p><em>Batı, Soğuk Savaş’ın bitimiyle birlikte kendi varlığını sürdürmek için komünizm tehdidinin yerine yeni bir tehdit oturttu: İslam! Bu tehdidin Doğu–Batı çatışması bağlamında tarihsel ve felsefi temellerini yadsımak mümkün değil. Öte yandan Batı’da yükselen ırkçılık ve İslam karşıtlığı nedeniyle Yeni Zelanda’nın ChristChurch kentindeki iki camiye, cuma namazı sırasında düzenlenen silahlı saldırı ve katliamın son olabileceğinin kimse garantisini veremiyor. Bu da özellikle Müslümanlar üzerinde bir endişe iklimi oluşturuyor. Peki, gerçekte neler oluyor? </em></p>
<p><em>Çalışmaları Avrupa ağırlıklı olan ve “Oryantalizm, Kolonyalizm, Çokkültürlülük, Irkçılık, Ayrımcılıklar, Ötekileştirme ve Avrupa Medyası” konuları üzerine yoğunlaşan Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Müşerref Yardım, Yörünge’ye Batı’da gittikçe artan İslam düşmanlığı üzerine açıklamalarda bulundu. </em></p>
<p><strong>Öncelikle İslamofobi tam olarak nedir, bunu biraz açıklayabilir misiniz? </strong></p>
<p>Kelime anlamı “İslam korkusu (<em>phobia</em>)” olan <em>İslamofobi</em> siyasetçilerden aktivistlere, akademisyenlerden medyaya birçok kesim tarafından kullanılmakta olsa da tam olarak neyi ifade ettiği konusunda fikir birliği bulunmamaktadır. Öte yandan İslamofobi kavramını kullanılmasına karşı çıkanlar da bulunmaktadır. Bu kavramın İslamcılar tarafından İslam’a karşı yöneltilen eleştirileri engellemek için bilinçli bir şekilde ortaya çıkarıldığı da iddialar arasında yer almaktadır.</p>
<p>İslamofobi bir “korku”yu ifade etse de psikolojik korkunun altında sosyolojik boyutu içeren bir düşmanlık bulunmaktadır. İslam dinine mensup insanlara yönelik korkunun da ötesinde önyargı ve kalıpyargılara dayalı söylem ve çoğu zaman şiddeti de içeren davranışları barındırmaktadır. Bu da korku tanımından çok “nefret” ve “düşmanlığa” işaret etmektedir.</p>
<p>Öte yandan bazıları Müslümanların mağduru oynamak için İslamofobi’yi abarttıklarını iddia etmektedirler. Ancak ulusal ve uluslararası raporlarda ve akademik çalışmalarda, Müslümanlara yönelik nefret söylemi ve nefret suçları birçok boyutuyla ortaya konulmuştur. İddia edilenlerin aksine ortada verilerin yansıttığı gerçek vakalar bulunmaktadır.</p>
<p>Avrupa Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığını İzleme Merkezi (EUMC) <em>Avrupa Birliği’nde Müslümanlar: Ayrımcılık ve İslamofobi </em>başlıklı raporunda, dinsel tahrikli olaylar hakkındaki veriler sınırlı olsa da Müslümanların sözlü tehditlerden fiziksel saldırılara kadar değişen İslamofobi eylemlerine maruz kaldıklarını belirtmiştir.</p>
<p>İİT Bağımsız Daimi İnsan Hakları Komisyonu (BDİHK) için İslamofobi bir din olarak İslam’a ve Müslümanlara yönelik bilgisizlikten veya yanlış algıdan kaynaklanan ve Müslümanlara, kutsal kitaplarına, kutsal kişiliklerine ve cami, kabristan, dini mekanlar vb. gibi simgelerine karşı sözlü ve fiziksel istismar ve insan hakkı ihlalleri de dâhil olmak üzere önyargılı ve ayrımcı tutum, davranış ve uygulamalar ile sonuçlanan temelsiz bir korkudur. Bununla birlikte düşmanlığın ve karşıtlığın İslam’a mı yoksa Müslümanlara mı yönelik olduğundan yola çıkan bazı kesimler İslamofobi yerine <em>Müslümanofobi</em> kelimesini tercih etmektedirler.</p>
<p>Akademik literatüre giren İslamofobi kavramı kaynağını, ırkçılık ve yabancı düşmanlığından almaktadır. Aslında birbirlerini beslediklerini ifade etmek daha doğru olacaktır. İslamofobi, İslam dinine mensup kişilere yapılan bir tür ırkçılıktır. Ötekileştirici söylem, ayrımcılığa dayalı uygulamalar veya fiziksel şiddet saldırıları aracılığı ile İslamofobi, Müslümanlara karşı düşmanlık, ırkçılığın en tercih edilen silahı haline dönüşmüştür.</p>
<p>Ancak bu ırkçılık biyolojik olmaktan çok kültüreldir. Etnik-dini grup olarak görülen Müslümanların kültürel ve dini değerleri ve pratiklerini hedef alan <em>kültürel ırkçılığın</em> kaynağı da önyargı ve kalıpyargılardır. <em>Kültürel ırkçılık</em> Batı’da “geçici” değil artık “yerli” olan Müslümanları bir “sorun” olarak görüp onlara yönelik korku, nefret ve ayrımcılıklar üzerinden bir “Öteki” yaratmaktadır.</p>
<p><strong>Dijital Oyunlar İslam ve Terörizmi Birbirinden Ayrılmaz İki Unsur</strong></p>
<p><strong>İslamofobi’nin oluşmasında kitle iletişim araçlarının rolü var mıdır? </strong></p>
<p>Bir kitle aracı olarak medya, algı yönetimi ile İslam düşmanlığını/karşıtlığı körüklemektedir. Verilen bilgilerde gerçekler gizlenerek, yönlendirerek veya çarpıtılarak farklı bir dünya sunulmaktadır. Medya, İslamofobik eylem ve saldırılardan çok nadir bahsederken Müslümanları “Öteki” yapan haberlere çok geniş yer ayırmaktadır. Müslümanlardan bahseden medya genelde çarşaflı kadın ve sarıklı sakallı erkeklerin görselini haberlerde vermektedir. Böylelikle Batı medyasının Müslümanları “terörist, kadın düşmanı, modern değerlerle uyum sağlayamayan” kişileri oluvermektedirler.</p>
<p>Sosyal medyada da durum farklı değildir. Sosyal medyada dezenformayon sonucu ortaya çıkan gerçek dışı bilgiler medyadan daha etkili olmakta ve daha hızlı yayılmaktadır. Merkezi İngiltere’de bulunan DEMOS düşünce kuruluşuna göre tüm dünyada bir günde atılan İslamofobik içerikli İngilizce tweetlerin sayısı Nisan 2016’da 2 bin 500 iken Temmuz 2016 tarihinde 7 bin civarındadır. Twitter’da İslamofobik ve ırkçı tweetlerin en fazla yapıldığı yerlerin başında İngiltere gelmektedir. İngiltere’de sadece 2 aylık bir süre içerisinde İslam karşıtı ve İslam düşmanlığı içeren tweetlerin sayısı yaklaşık 2,5 milyon civarındadır.</p>
<p>Bunun yanında sanal oyunlarda da İslamofobi oldukça yaygınlık kazanmıştır. Oyunlarda İslam ve Müslüman karşıtı imgeler kullanılmış, dinin kutsal saydığı simgeler hedef gösterilmiştir. Oyunlardan bazıları GUITAR HERO-3, DEVIL MAY CRY 3/DANTE’S AWAKENING, RESIDENT EVIL, CALL OF DUTY, COUNTER STRIKE, BOMB GAZZE, MINARETT ATTACK.</p>
<p>Dijital oyunlar özellikle İslam ve terörizmi birbirinden ayrılmaz iki unsur olarak bilinçaltına yerleştirirken İslam ve Müslüman düşmanlığı da oyunların muhatabı olan çocuklar ve gençlere subliminal mesaj olarak aktarılmaktadır. İslamofobi’nin yaygınlaşmasında önemli bir yere sahip olan dijital oyunlar diğer kitle iletişim araçları gibi insanları yönlendirecek, harekete geçirecek bilinçaltına mesaj göndermektedir. Yeni Zelanda cami saldırganının silahı ve kafasındaki kamerası, dijital oyunlarda bulunan bir sahne görüntüsü vermektedir. Saldırganın kurguladığı ve ortaya koyduğu saldırı sahnesi dijital oyunları çağrıştırmaktadır.</p>
<p><strong>İslamofobi sürekli dünya kamuoyunun gündeminde yer alıyor, bundan nasıl ve kimler çıkar sağlıyor?</strong></p>
<p>Artık günden güne güçlenen ve yükselişe geçen aşırı sağ partiler parlamentoda yer alarak veya iktidar olarak Avrupa siyasi hayatında önemli bir güç oluşturmaktadırlar. Söylemlerini ırkçı, yabancı, göçmen, İslam, Müslüman ve çokkültürlülük karşıtlığı üzerine kuran Batı’nın aşırı sağ partileri marjinal olmaktan çıkıp Batı siyasetini şekillendirmeye başlamışlardır. “Korkular” üzerinde kurulan aşırı sağ söylemler “normalleşme” sürecine girmiştir. Bunun anlamı aşırı sağ söylemlerin daha geniş bir kitle tarafından kabul görmekte olduğudur. Bu durumda aşırı sağın zamanla etkisini kaybedeceği ve oy oranlarının düşeceği sadece bir ütopyadır. Ancak daha vahim olan ise merkez partilerin de seçimlerde oy kaygısıyla aşırı sağ söylemlere yöneldiğidir. Aşırı sağ söylemlerin körüklediği İslam ve Müslüman düşmanlığı, Müslümanlara yönelik şiddet saldırılarının sayısında patlama yaşanmasına sebebiyet vermektedir.</p>
<p>Bütün dünyada can kayıplarıyla sonuçlanan İslamofobik saldırılar son zamanlarda tavan yapmış durumdadır. Saldırıların dozu ve şiddeti arttıkça ümit ederim ki Batılı yetkililerin Müslüman azınlıklara “bu kadar saldırı yapılıyor, siz daha güvenli bir şekilde yaşayabileceğiniz İslam ülkelerine dönün” yorumları yapmazlar. Nitekim buna benzer çağrılar şimdiye kadar yapıla gelmiştir.</p>
<p>Örneğin, Alman İçişleri Bakanlığı toplu taşıma duraklarına Türkiye bayrağının da içinde bulunduğu Müslüman ülke bayraklarını içeren bir afiş astırmıştır. Afişte “<em>Senin ülken. Senin geleceğin. Hadi, ülkenize dönün</em>” mesajı verilmiştir. Bu söylem Batı’da sıkça duyduğumuz “<em>ya entegre ol ya terk et</em>” düşüncesini yansıtmaktadır. Üstelik gitmeyi kabul edenler için de bakanlığın teşvik ödeyeceği ifade edilmiştir. Devlet yetkilileri tarafından gerçekleştirilen bu ve buna benzer örnekleri çoğaltabiliriz. Ancak tam da bu noktada devlet eliyle yapılması İslam nefreti ve düşmanlığının ne kadar tehlikeli boyutlara ulaştığını göstermektedir.</p>
<p><strong>‘İslamofobi: Hepimize Karşı Bir Meydan Okuma’ Raporunun Ortaya Koydukları</strong></p>
<p><strong>Yeni Zelanda’daki saldırı sonrası kimi uzmanlar “Medeniyetler Çatışması” tezinden yola çıkarak bu saldırıları bir “Postmodern Haçlı Seferi” olarak yorumluyorlar. Yeni Zelanda’daki saldırıları köklerini tarihten alan bir İslam karşıtlığının meyvesi olarak değerlendirmek gerekir mi yoksa lokal bir olay olarak mı ele almak lazım?</strong></p>
<p>Medeniyetler Çatışması tartışmaları bugün ortaya çıkmamıştır. Bernard Lewis “<em>Müslüman</em> <em>Öfkenin Kökenleri” </em>başlıklı çalışmasında Batı ve Müslümanları ele almakta ve çatışmanın bu iki aktör arasında yaşanacağını belirtmektedir.</p>
<p>Ancak bilindiği üzere <em>Medeniyetler Çatışması</em> tezi Samuel Huntington’a aittir. Huntington Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Soğuk Savaş döneminin son bulmasının ardından yeni küresel düzenin mahiyeti hakkında görüş belirtmiştir. Ona göre çatışma ekonomi veya ideoloji kaynaklı değil medeniyete dayalı kimlikler ve kültürel kimlikler üzerinden yapılacaktır. Huntington, Avrupa merkeziyetçiliğini savunurken Hristiyan geçmişe sahip Batı medeniyetinin karşısına İslam medeniyetin koymaktadır.</p>
<p>Bu nokta Doğu-Batı ayrımına dayanan oryantalist düşünceye vurgu yapmaktadır. Oryantalizm, Batı medeniyetinin üstünlüğünü Doğu medeniyetlerinin de geri kalmışlığını iddia ederken Edward Said’in de vurguladığı gibi “hayali bir Doğu” yaratmıştır. Batı kendini “Ben”, Doğu’yu da “Öteki” olarak kurgulamaktadır.</p>
<p>Haçlı Seferleri Doğu’nun ötekileştirilmesinde önemli bir adım teşkil etmektedir. İslam’ın ortaya çıkmasıyla birlikte Peygambere, Kur’an’a ve Müslümanlara yönelik olumsuz yargılar Haçlı Seferleri edebiyatı ile bugünlere kadar taşınmıştır. Hristiyan din adamları ve özellikle Papaların girişimleriyle İslam’ın “sapkın” ve “şiddet” dini olduğu, Müslümanların da savaşılması gereken “kafir” ve “barbar” oldukları algısı yaratılmıştır. Birçok Batı ülkesinde yükselişe geçen Müslüman düşmanlığının tarih ve kültürde derin kökleri bulunmaktadır.</p>
<p>Bu tespit “<em>Islamophobia: A Challenge For Us All” (İslamofobi: Hepimize Karşı Bir Meydan Okuma)</em> başlıklı raporda “İslam karşıtı/düşmanlığının yeni bir olgu olmadığı, Batı’nın bilincinde yüzyıllardır var olduğu, İslam’ın monolitik, barbar, irrasyonel, ilkel, düşman ve medeniyet çatışmasını körükleyen bir din olduğu imajı yaratıldığı” ifadeleriyle ortaya konmuştur.</p>
<p><strong>Batı Algısında Müslüman = Türk; Türk de = Müslümandır</strong></p>
<p><strong>Yeni Zelanda’daki saldırı bir de Türk düşmanlığı ve Erdoğan düşmanlığını gündeme getirdi. Dünyada birçok İslam ülkesi varken neden Türkiye ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dile getiriliyor?</strong></p>
<p>Bu sorunun cevabı yine tarihin sayfalarında gizlidir. Batı algısında Müslüman = Türk; Türk de = Müslümandır. Bu da <em>İslamofobi</em> ve <em>Türkofobi</em>’nin (“Türk korkusu”, “Türk düşmanlığı”, “Türk karşıtlığı”) birbiriyle ne kadar ilişkili olduğunu göstermektedir. Bugün Batı’da Türkler hakkında “mitleşmiş” olumsuz yargılar egemen olmaya devam etmektedir. Batı dillerinin birçoğunda Türklere yönelik ötekileştirici ve aşağılayıcı ifadeler bulunmaktadır: “Türk gibi pis kokmak”; “Türk gibi küfretmek”; “Bir ite bir de Türk’e güvenilmez”; “Bir Türk gibi bencil”; “Bir Türk aptal değilse, o Türk değildir”; “En iyi Türk, ölü Türk’tür”, “Türk gibi sigara içmek”.</p>
<p>İslam’ın ortaya çıkmasıyla birlikte ve özellikle 11. yüzyıldan itibaren gerçekleşen Haçlı Seferleri, İslam’ı seçen Türklerin egemen olduğu topraklarda gerçekleşmiştir. Böylelikle Hristiyanlığın karşısında İslam’ı temsil eden Türkler bulunmaktadır.</p>
<p>Batı algısında Türk aslında bir Osmanlıdır. Batılının kolektif hafızasında Malazgirt Savaşı, Belgrad Kuşatması ve Fethi, Viyana Kuşatmaları, Hristiyan Batı’yı tehdit eden Müslüman Türkler olarak yer almaktadır. Ancak 1453 ayrıca bir öneme sahiptir. Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’un fethiyle birlikte Doğu Roma İmparatorluğu da sona ermiştir. Hristiyanlara ait topraklar Türklerin eliyle Müslüman toprakları yapılması ve özellikle Ayasofya’nın camiye çevrilmesi Hristiyanlarda travma yaratmıştır. Fethin bir sembolü olarak kabul edilen Ayasofya, fetihten önce imparatorların taç giydiği en büyük Ortodoks Kilisesi olma özelliğini taşımaktadır. Türklerin uzun zaman İslam dünyasının temsilciliğini yapması Luther gibi birçok Batılı düşünürü de İslam karşıtı söylemini Türkler üzerinden yapmaya yönlendirmiştir. Bu sebeplerden dolayı Müslümanlar ve Türkler için Hristiyan Batı’nın “Öteki” ve “Yabancı”ları tanımı yapılmıştır.</p>
<p>Öte yandan Batı’da İslamofobi ve Türkofobi’nin yanında aynı şekilde yine köklerini oryantalizmden alan bir de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a karşı duyulan nefret ve düşmanlık bulunmaktadır. Batı medyası, politikacıları ve aydınları Cumhurbaşkanı Erdoğan karşıtlığını, hatta düşmanlığını açık açık ifade etmekten çekinmedikleri görülmektedir. Erdoğan düşmanlığı üzerinden Türkiye düşmanlığı yapılmaktadır.</p>
<p>Batı’daki Erdoğan düşmanlığı en bariz bir şekilde 2013 tarihinde ilk olarak <em>The Economist</em> dergi kapağında daha sonra da diğer Batı medyasında ortaya çıkmıştır. <em>The Economist’</em>in kapağında Cumhurbaşkanı Erdoğan “Sultan” olarak gösterilmektedir. Bu resimle bir taraftan Osmanlıya vurgu yapılırken diğer taraftan da Erdoğan’ın Türkiye’de rejim değişikliği yapacağı iddia edilmektedir.</p>
<p>Erdoğan düşmanlığının belki en somutlaşmış hali 15 Temmuz darbe girişiminde görülmüştür. Erdoğan ve Türkiye düşmanlığı Batılıları 15 Temmuz darbesine destek vermeye kadar götürmüştür. Batılı siyasetçiler ve medya halkın demokratik direncini görmemezlikten gelmiştir. <em>New York Times</em> gazetesi Türkiye halkının 15 Temmuz darbesine karşı koyup demokrasiye sahip çıkmasını, “Erdoğan takipçileri birer koyundur, Erdoğan ne derse onu yaparlar” ifadesiyle açıklamıştır.</p>
<p>Bu ifadelerde oryantalizmin çizgisi doğrultusunda demokratik değerlerin Batı’ya, despotizmin ise Doğu’ya (Türkiye) ait olduğu vurgusu bulunmaktadır. Erdoğan’ı sultan ve halife olarak resmetmek de Doğu ile özdeşleştirilen despotizme vurgu yapmaktadır. Darbe girişiminin Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından muhalefeti susturmak için tezgâhlanan bir mizansen olduğu da iddia edilmiştir.</p>
<p>Fransız <em>Le Point</em> dergisi kapağında “Diktatör” tanımı yapılmıştır. Aynı dergi “Türkiye: Batı’yı Korkutan Ülke” başlıklı kapağı ile başarısız olan 15 Temmuz darbe girişimi sonrası yaşananları eleştirmiştir. 15 Temmuz darbe girişiminde sonra <em>The Economist</em> dergisi Erdoğan hakkında yine benzer bir başlık atmıştır: “Sultan Hayatta Kaldı”.</p>
<p><em>Der Spiegel, The Stern, L’Express</em> de benzer kapak ve nefret söylemlerini kullanmışlardır. Ayrıca İslamofobik paylaşımlar Türkiye’deki 15 Temmuz darbe girişiminden sonra yükseliş gösterdiği birçok araştırma ile de ortaya koyulmuştur.</p>
<p><strong>“Sorun” Olarak Gördüğü Müslüman Kimliğini “Sorunsuz” Bir Kimliğe Dönüştürmeyi Amacı</strong></p>
<p><strong>Yurtdışında yaşamış biri olarak Batı’da Üretilen bir “Müslüman Sorunu” olduğunu düşünüyor musunuz? Avrupa’da yaşayan Müslümanları nasıl bir gelecek bekliyor? </strong></p>
<p>Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana dile getirilen İslam aleyhindeki agresif söylem, modern bir tarihin parçası haline gelmiştir. Arap-Müslüman toplumlara olumsuz bakış, Batı’daki Müslüman varlığına aktarılmıştır. Batı ülkelerinde İslam ve Müslümanlar “dış politika” ve “iç politika” sorunu haline dönüştürülmüştür. Bu ülkelerdeki Müslüman varlığı kimlik ve güvenlik için birer tehdit olarak algılanmaktadır.</p>
<p>Batı’da İslam ve Müslümanlar siyasette olduğu kadar medyada da her sosa katılarak (Fransızca “Mettre à toutes les sauces”) ötekileştirildikleri görülmektedir. Birkaç örnek vermek gerekirse Fransa eski cumhurbaşkanı Sarkozy’nin bir grup aydınla birlikte Kur’an-ı Kerim’den bazı ayetlerinin çıkartılması yönünde isteği, yine Fransa’da cumhurbaşkanı seçimleri öncesi Sarkozy’nin İslam ve Müslümanlar bağlamında laikliği tartışmaya açması Müslümanları dışlama ve ötekileştirme örneklerinden sadece iki tanesidir.</p>
<p>Şubat 2011 tarihinde Sarkozy “Laiklik ve İslam’ın Cumhuriyetteki yeri” başlığı ile Fransa’nın ikinci büyük dini olan İslam’ı, Fransız değerleri ile bağdaşıp bağdaşamayacağı tartışmasını başlatmıştır. Burada yapılmak istenen, Müslümanları Fransa’da ötekileştirerek varlıklarını sorgulamak. Varılmak istenen sonuç ise İslami ritüellerle laikliğin bir arada yürüyemeyeceği görüşüdür.</p>
<p>İslam ile özgürlük ve İslam ile demokrasi arasındaki ontolojik uyuşmazlığı varsayan siyasiler ve medya kimlik kaygısı arka planına yazılan kamuoyu tartışmalarının histerize edilmesini sağlamaktadır. Bu nedenle farklı dönemlerde yapılan anketlerde, İslam’ın ve Müslümanların “çok görünür” hale geldikleri ve ülke için “tehdit” oluşturdukları sonucu ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Batı’da yaşayan Müslüman azınlıkların kamusal alanda “dini simgelerinin görünürlükleri” sorun haline getirilmiştir. Müslümanların kılık-kıyafetleriyle, ibadet mekânlarıyla, ritüelleriyle Batı toplumlarında eskiye nazaran daha görünür oldukları iddia edilmektedir. Cami, minare, okul, helal kesim, başörtüsü ve peçe ilgili yasal düzenlemelere gidilmiştir. Müslümanların din ve vicdan özgürlüklerine kısıtlamalar getirilmiştir.</p>
<p>Bununla birlikte son zamanlarda Müslümanlara yönelik “radikalleşme” iddiası, İslamofobik tutumlarda bir artışa yol açmıştır. Avrupa’nın birçok ülkesinin başkentine yapılan saldırılar ve özellikle 13 Kasım Paris saldırıları sonrası DAEŞ’e katılan Avrupalı Müslümanlar gündeme taşınmıştır. Ancak yetkililer bütün Müslümanları “radikalleşme tehlikesi” taşıdığı için dışlayıcı ve damgalayıcı uygulamalara imza atmışlardır: Radikalleşme tehlikesini önlemek amaçlı kurulan ihbar hatları ve internet siteleri, Müslümanlar arasında selam vermenin radikalleşme unsuru olabileceği düşüncesi ile işten çıkartılmalar, okullarda “uzun etek” krizi ve ikna odaları, okullarda Müslüman öğrencilerin fişlenmesi&#8230; Kısacası Müslümanların dini pratikleri “radikalleşme” işareti olarak değerlendirilmektedir.</p>
<p>Batı’da yaşayan Müslümanların Batı toplumlarına entegrasyonları 21. yüzyılda hâlâ tartışılmaya devam edilmektedir. Bilindiği üzere entegrasyon kavramı göç literatürünün en temel kavramlarından bir tanesidir. Müslümanların bugün hâlâ “göçmen” ve “yabancı” olarak görülmeye devam edilmesi entegrasyon tartışmalarının bitmek bilmeyen boyutunu ortaya koymaktadır. Müslüman kimliklerin Batı toplumlarında sorun olarak görülmesi ve entegrasyon tartışmaları bugün ilginç boyutlara ulaşmıştır. Entegrasyon tartışmaları, Müslümanların dini yaşamlarına farklı şekillerde müdahaleyi gündeme getirmiştir. Müslümanların dini algılarına ve dini yaşantılarına yön vererek “yerli İslam ve Müslüman” üretme çabası uzun zamandır Batı toplumlarında tartışılagelmiştir. Bu tartışmalar “Euroİslam” düşüncesiyle ete kemiğe bürünmüştür.</p>
<p>Euroİslam kavramının mucidi Suriyeli düşünür Bessam Tibi, Avrupa tipi İslam algısı ile Müslümanların bugüne kadar içinde büyüdükleri ve yaşamlarını devam ettirdikleri kültürel İslam algılarından kurtulup Batı medeniyetinin özünü oluşturan laik ve seküler bir Batı’ya uygun bir İslam algısı ve yaşantısını önermektedir. Müslümanların kendileriyle birlikte getirdikleri “ithal bir din” anlayışından “yerli bir din” algısına geçme söz konusudur. Bunun için de Müslümanların alışageldikleri kültürel köklerinden ve o köklerle bağlantıyı kurmayı sağlayan bütün unsurlardan arınmaları gerektiği düşüncesi ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Ancak Avrupa İslam’ı veya Almanya İslam’ı, Fransa İslam’ı, Belçika İslam’ı, Hollanda İslam’ı, vd, devletin sürekli müdahil olması ve yönlendirmesi tehlikesini barındırmaktadır. Yetkililer nasıl bir İslam istiyorlarsa öyle bir İslam yaratma çabasına girmişlerdir. İlk bakışta kulağa hoş gibi gelen Avrupa İslam’ı kavramı, Müslümanlara yönelik bir entegrasyon politikasını içermektedir. Avrupa, İslam’ı bir “sorun” olarak gördüğü Müslüman kimliğini “sorunsuz” bir kimliğe dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Bu nokta da Avrupa İslam’ının daha çok bir kimlik projesi olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Müslümanların “sorun” olarak değerlendirilmesi beraberinde “tehdit” olarak görülmelerini de sağlamıştır. Müslümanların Batı toplumları için “tehdit” oluşturdukları düşüncesi özellikle aşırı sağ tarafından sıkça dile getirilmektedir. Soğuk Savaş sonrasında ve özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra İslam ve Müslüman karşıtı söylem üzerine yoğunlaşan aşırı sağ, Batı toplumlarına İslam ve Müslümanların Batı kimliği için birer tehdit unsuru olduklarını ifade ederek korkular üzerinden siyaset yapmış ve başarılı da olmuştur.</p>
<p>Bugün aşırı sağ görüşlerin sadece aşırı sağ partiler tarafından değil Batı siyasetinde merkez partiler tarafından da benimsendiğini yukarıda belirtmiştik. Bu tutum Batı’da yaşayan Müslümanların toplumda ötekileştirilerek Batı’nın sosyal ve siyasal hayatına katılımları konusunda bir engel teşkil etmektedir. Bugün birçok Avrupa ülkeleri istihbaratları tarafından aşırı sağ kesimin silahlandığı ve hedeflerinde Müslümanların olduğu açıklaması yapılmaktadır. Yeni Zelanda cami saldırıları bunun açık bir kanıtıdır. Yeni Zelanda saldırganının Avusturya bağlantıları geçtiğimiz günlerde ortaya çıktı. Bu durum Batı’daki aşırı sağ örgütlenmenin birbirinden bağımsız değil, birbiriyle bağlantılı olduğunu çok açık bir şekilde kanıtlamıştır.</p>
<p>Güvenlik sorunuyla birlikte Batı’da son yıllarda radikalleşme tartışmaları da aşırı sağın elini iyice kuvvetlendirmiştir. Avrupa başkentlerine yapılan saldırılardan sonra aşırı sağ seçimlerde oy oranlarını hep artırmıştır. Örneğin, Kasım 2105 Paris saldırıları sonrası iki turlu yerel seçimlerde aşırı sağ Le Pen’in Ulusal Cephe Partisi ilk turda birçok bölgede birinci parti olarak seçimlerde büyük bir başarı elde etmiştir. O dönemde Batı kaynaklı bir karikatürde DAEŞ saldırıları ve aşırı sağ partilerin zaferi arasında bir bağlantıya dikkat çekilmiştir. Karikatürde DAEŞ’li saldırgan Le Pen’in birinci tur seçim zaferini işaret ederek “biz kazandık” çığlığı atmaktadır.</p>
<p>Kısacası Batı’da yaşayan Müslümanların “sorun” ve “tehdit” olarak görülmeye devam edilmesi Müslümanlara yönelik nefret ve düşmanlığın da hız kazanarak devam etmesi anlamına gelmektedir. Böyle bir durum bir taraftan aşırı sağın daha da güçlenmesine sebebiyet verirken diğer taraftan birlikte yaşamı tehlikeye sokmaktadır. İnsan Hakları, din ve vicdan özgürlüğü temsilciliğini yaptığını iddia eden Batı’da Müslümanların din ve vicdan özgürlüğü çemberi her geçen gün daha da daralmaktadır.</p>
<p><strong>İslamofobi ile mücadele etmenin yöntemleri nelerdir? </strong></p>
<p>Her şeyden önce İslamofi ile mücadelede başarısız veya yetersiz kalınmasının en büyük sebebi hukuki bir zemininin olmayışıdır. İslamofobi’nin Antisemitizm gibi bir geçerliliği bulunmamaktadır. Batı’da antisemitik söylem ve eylemler kanunen yasaklanmıştır ve cezai yaptırım uygulanmaktadır. Müslümanlara yönelik ayrımcılıklar ve saldırlar kimi zaman ırkçılık çerçevesinde, kimi zaman nefret suçları çerçevesinde değerlendirilmiştir.</p>
<p>İslamofobi’nin devlet eliyle kurumsallaştırılmasına son verilmelidir.</p>
<p>Medya ve sinema körüklenen İslam karşıtlığını ve düşmanlığını besleyen önyargı ve kalıpyargıların yaygınlaştırılmasında nasıl birer araç olarak kullanılıyorsa, aynı şekilde İslam’a yönelik önyargı ve kalıpyargıların yıkılmasında da önemli rol oynaması gerekir. Ancak maalesef Müslümanlar hem medya hem de sinema alanında yetersiz kalmaktadırlar. Hollywood sineması, hatta bizim kendi filim ve dizilerimiz, İslam ve Müslümanları ötekileştirici mahiyeti taşımaktadırlar.</p>
<p>Her ülkede hem ulusal hem de uluslararası boyutta İslamofobik söylem ve eylemleri izleme merkezlerinin kurulması gerekir. Bugün Batı’da kamuoyuna yansıyan İslamofobik olaylar ve verileri gerçeğin çok gerisinde kalmaktadır. Birçok ayrımcılıklar ve saldırıları gerekli mercilere ihbar edilmemektedir.</p>
<p>Siyasetçilerin daha duyarlı ve dışlayıcılıktan ziyade daha kapsayıcı tavır içerisinde olmaları bir zorunluluktur. Siyasetçilerin “korku siyaseti” üretmeyi bırakmaları gerekir. Entegrasyon kavramı üzerinden Müslüman kimliklerin dışlanması yerine çeşitliliğin ve farklılıkların kabulü üzerinde durmak.</p>
<p>Sosyal bilimlerde oryantalist söyleme dayalı İslam’a ve Müslümanlara atfedilen olumsuz yargıları yıkacak çalışmalar üretilmelidir. Medeniyetler çatışması, medeniyetlerin karşı karşıya getirilmesi sosyal bilimler alanında daha çok kullanılmaktadır.</p>
<p>Saygı ve hoşgörü üzerine inşa edilmiş birlikte yaşamayı teşvik edici sosyal projeler üretilmek.</p>
<p>Müslümanların yaşadıkları ülkelerin siyasi, sosyal ve ekonomik hayatına katılımlarını artırmak.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/asiri-sagin-zamanla-oy-oranlarinin-du%cc%88secegi-beklentisi-bir-utopyadir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“İYİ Parti’nin CHP’ye İttifak Katkısı Düşük”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iyi-partinin-chpye-ittifak-katkisi-dusuk/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/iyi-partinin-chpye-ittifak-katkisi-dusuk/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aynur Bayram]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Feb 2019 22:00:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[argetus]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[İttifak]]></category>
		<category><![CDATA[İyi Parti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8824</guid>

					<description><![CDATA[Argetus Araştırma Danışmanı Erol Erdoğan’dan Yörünge’ye Açıklamalar: “İYİ Parti’nin CHP’ye İttifak Katkısı Düşük” İYİ Parti seçmeni, Türkiye’nin her yerinde blok olarak müttefiki CHP’ye oy verecek gibi gözükmüyor. Burada ‘ittifak sadakati’ kavramı gündeme getirilebilir. İttifak sadakati konusunda en problemlisi İYİ Parti seçmeni. Sözgelimi MHP seçmeni yüksek oranda AK Parti adaylarına oy verebilecekken İYİ Parti seçmeninin CHP adayına oy verme oranı %50’lere kadar düşebilir. Dünya, bu yüzyılın başından beri ilk defa her alanda belirsizliklerin öne çıktığı bir dönemden geçiyor. Büyük askeri seçenekleri tetikleyecek kadar karmaşık bir hal alan bu belirsizliklerin düğümü, Türkiye’nin de tam ortasında bulunduğu coğrafyada çözülecek. Bu anlamda Türkiye’deki her seçim, “varlık/yokluk” tartışmaları ekseninde vücut buluyor. MHP lideri Devlet Bahçeli’nin, yerel seçimlerin sadece belediye başkanı seçmekten ibaret olmadığını, bir beka sorunu olduğunu söylemesiyle tartışmalar yine buraya düğümlendi. Siyasi analistlere göre “beka” vurgusu, coğrafi parçalanma tehdidini ortadan kaldırmakla birlikte sosyolojik keskinleşmenin derinleşmesini önlemek ve ortak siyasal bir kültür oluşturmak anlamlarına da geliyor. Yapılan araştırmalara göre Türkiye’deki seçmenin %90’ı da Türkiye’nin bir beka sorunu olduğunu düşünüyor. 31 Mart Yerel Seçimleri öncesinde ARGETUS Araştırma Danışmanı Erol Erdoğan ile seçimler ve beka sorununu konuştuk.  Türkiye’de bir beka sorunu var mı? İnsanların çoğunluğu, farklı gerekçeleri olsa da bir beka sorunu olduğu konusunda hemfikirler. Ancak buradaki &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><strong><span class="s1">Argetus Ara</span><span class="s2">ş</span><span class="s1">tırma Danı</span><span class="s2">ş</span><span class="s1">manı Erol Erdo</span><span class="s2">ğ</span><span class="s1">an’dan Yörünge’ye Açıklamalar:</span></strong></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>“İYİ Parti’nin CHP’ye İttifak Katkısı Düşük”</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>İYİ Parti seçmeni, Türkiye’nin her yerinde blok olarak müttefiki CHP’ye oy verecek gibi gözükmüyor. Burada ‘ittifak sadakati’ kavramı gündeme getirilebilir. İttifak sadakati konusunda en problemlisi İYİ Parti seçmeni. Sözgelimi MHP seçmeni yüksek oranda AK Parti adaylarına oy verebilecekken İYİ Parti seçmeninin CHP adayına oy verme oranı %50’lere kadar düşebilir.</b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><i>Dünya, bu yüzyılın başından beri ilk defa her alanda belirsizliklerin öne çıktığı bir dönemden geçiyor. Büyük askeri seçenekleri tetikleyecek kadar karmaşık bir hal alan bu belirsizliklerin düğümü, Türkiye’nin de tam ortasında bulunduğu coğrafyada çözülecek. Bu anlamda Türkiye’deki her seçim, “varlık/yokluk” tartışmaları ekseninde vücut buluyor. </i></span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><i>MHP lideri Devlet Bahçeli’nin, yerel seçimlerin sadece belediye başkanı seçmekten ibaret olmadığını, bir beka sorunu olduğunu söylemesiyle tartışmalar yine buraya düğümlendi. Siyasi analistlere göre “beka” vurgusu, coğrafi parçalanma tehdidini ortadan kaldırmakla birlikte sosyolojik keskinleşmenin derinleşmesini önlemek ve ortak siyasal bir kültür oluşturmak anlamlarına da geliyor. Yapılan araştırmalara göre Türkiye’deki seçmenin %90’ı da Türkiye’nin bir beka sorunu olduğunu düşünüyor.</i></span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><i>31 Mart Yerel Seçimleri öncesinde ARGETUS Araştırma Danışmanı Erol Erdoğan ile seçimler ve beka sorununu konuştuk. </i></span></p>
<p class="p9"><span class="s1"><b>Türkiye’de bir beka sorunu var mı?</b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">İnsanların çoğunluğu, farklı gerekçeleri olsa da bir beka sorunu olduğu konusunda hemfikirler. Ancak buradaki soru şu: Yerel bir seçim ile beka sorunu nasıl ilişkilendiriliyor? Bu soru önemli, ona cevap vereyim. Yerel seçimler çoktandır sadece yerel seçim değil ulusal çapta bir yerel seçim. Yeni bir tanım kullanmak gerekirse, yerel seçimler ‘ulusal yerel seçimler’ şeklinde bir hüviyet kazanmaya başladı. 15 Temmuz darbe girişimden sonra AK Parti ve MHP, Türkiye’nin bir beka yani “varlık” sorunu olduğunu ısrarla söylüyor; bunu söylerken dış tehditleri, terörü, Amerikan baskısını ve benzer unsurları da işin içine katarak söylemini güçlendiriyor. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Siyasi partiler 31 Mart seçimlerine hazırlık yaparken “seçmene nasıl ulaşabilirim?” sorusunu kendilerine sordular. AK Parti-MHP ittifakı, muhtemelen, beka sorunu üzerinden ulaşabileceğini, bunun etkili olacağını düşündü. “Türkiye’nin bir beka sorunu var mıdır” şeklindeki sorulara seçmenin %90’ına yakını “Evet, Türkiye’nin bir beka sorunu vardır” diyor. %90 ne demektir? AK Partililerin yanı sıra CHP’lilerin önemli bir kısmı, Saadet Partililerin, Büyük Birlik Partililerin hatta HDP’li seçmenlerin bir kısmı, Türkiye’nin beka sorunu olduğunu düşünüyor. Yüksek bir oran bu.</span></p>
<p class="p8"><span class="s1">“Beka sorunu var” derken herkesin farklı gerekçeleri var: Kimisi FETÖ’den yola çıkarak beka sorunu olduğunu düşünüyor, kimisi PKK ve DAEŞ’i, kimi ABD gibi emperyalist güçlerin ülkeyi işgal etme olasılığını, kimi de ekonomi kaynaklı beka sorunu olduğunu söylüyor. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Bunun yanı sıra son yaptığımız araştırmalara göre, seçmenin yaklaşık %90’ı, Türkiye’de ekonomik sorun olduğunu da düşünüyor. Bu ekonomik sorunu kimisi kriz, kimisi hayat pahalılığı, kimisi dış müdahale, kimisi yanlış ekonomik politikalar olarak tanımlıyor, ama sonuçta seçmen, ekonomik sorun olduğunu düşünüyor. %90 oranında çıktığına göre, demek ki muhalefet seçmenlerinin yanı sıra AK Parti ve MHP seçmenleri de ekonomik problemden bahsediyor. İşte bu yüzden seçim sürecinde muhalefet de “ekonomide sorun var” kartını kullanmak istiyor. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Yani hem AK Parti-MHP ittifakının üzerinde durduğu beka meselesi hem de CHP-İYİ Parti başta olmak üzere muhalefetin gündemde tuttuğu ekonomi sorunuyla ilgili yaklaşımların her ikisinin sokakta karşılığı var. Dolayısıyla hangi ittifakın konuyu daha iyi anlatacağı önem kazanıyor. Çünkü her ikisinin de sosyolojik olarak sokakta, kahvede, pazarda karşılığı var. </span></p>
<p class="p9"><span class="s1"><b>“CHP’li Kimi Yöneticilerin Açıklamaları Cumhur İttifakı’nın Elini Güçlendiriyor”</b></span></p>
<p class="p9"><span class="s1"><b>Siyasi partiler propagandalarını beka söylemi üzerinden inşa etti diyebilir miyiz? </b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Tabii diyebiliriz. AK Parti ve MHP’nin yani Cumhur İttifakı’nın beka sorununu yerel seçim konusu olarak gündeme getirmesinde CHP’li bazı yöneticilerin de katkısı, kolaylaştırıcı beyanları var. CHP’li bazı sözcüler sözgelimi diyorlar ki; “Yerel seçimlerde İstanbul ve Ankara’da kazanırsak 2023’te yapılması gereken genel seçimi öne aldıracağız. Sonrasında Türkiye’yi başkanlık sisteminden kurtarıp parlamenter sisteme döneceğiz.” Bu yaklaşım, doğal olarak AK Parti ve MHP’li seçmenin zihninde beka sorunu ile ilişkilendirilen bir hususa dönüşüyor. Çünkü AK Parti, MHP seçmeni şöyle düşünüyor:</span></p>
<p class="p8"><span class="s1">“Başkanlık sisteminden vazgeçilip parlamenter sisteme dönülürse bu durum, siyasette istikrarsızlığın başlangıcı demektir, koalisyon demektir. Koalisyonlar, zayıf hükümetler dönemi, ekonomi ve dış politikada zafiyet anlamına gelir ki bu da Türkiye’yi tehdit eden unsurlar karşısında Türkiye’nin güçsüzleşmesi anlamına geliyor.” </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Bu şekilde beka sorunuyla bir anlamda yerel seçimin ilişkisi kurulmuş oluyor. ABD’nin, İran ve Venezuela’da giriştiği ekonomik yaptırımlar ve o ülkeleri ekonomik araçlar üzerinden köşeye sıkıştırma çabaları da beka sorununun seçmen zihninde karşılık bulmasını kolaylaştırıyor. Tabii ki CHP’li bazı yöneticilerin de hepsini demiyorum, zaman zaman FETÖ, PKK ve Suriye’deki durumla ilgili ulusal politikalara ve milli yaklaşımlara uygun olmayan konuşmaları da kimi seçmenin zihninde beka sorununu güçlendiriyor. Oysa beka sorunu, muhalefetin gündeme getirmesi gereken bir konu, o sorun üzerinden muhalefet yapması gerekir ama tersine oluyor, beka sorunu iktidarın kendisini anlatacağı bir stratejik mevzuya dönüşüyor; çünkü muhalefet gerçekten zihnen zayıf, stratejik olarak zayıf. Kaldı ki bir ülkenin varlık sorunu, beka sorunu, dış tehditler karşısında birlik olması da şarttır. </span></p>
<p class="p9"><span class="s1"><b>Peki, ekonomik sorunlar seçmenin oy tercihini etkileyecek mi?</b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Az önce seçmenin yaklaşık %90’ının, Türkiye’de ekonomik sorun olduğunu düşündüğünü söylemiştim. Zaten bunun için AK Parti Hükümeti, tanzim satış başta olmak üzere, ekonomi temelli memnuniyetsizlikleri azaltma çabasında. Başka tedbirler de almaya çalışıyor. Maaşlar, ücretler, döviz kurları, Pazar fiyatları, kiralar her seçimde önemlidir. Ancak burada iki durum var. Bir eski siyasetçinin dediği gibi “Tencerenin deviremeyeceği hükümet yoktur” ama atalarımızın dediği gibi “Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmamak lazım” diye düşünüyor seçmen. Seçmen, hatta AK Partili seçmenin ekonomiden şikâyeti var ama CHP yönetime gelse, ekonominin daha iyi olacağını düşünüyor mu? Bu sorunun cevabı CHP açısından henüz olumlu değil. </span></p>
<p class="p9"><span class="s1"><b>“İYİ Parti ‘İttifak Sadakati’ Konusunda En Problemli Parti”</b></span></p>
<p class="p9"><span class="s1"><b>Binali Yıldırım’ın TBMM Başkanlığı’ndan istifa etmeden aday olması, seçmen nezdinde nasıl karşılık buldu? Ayrıca Ankara ve İzmir’de durumu nasıl görüyorsunuz?</b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Binali Yıldırım’ın TBMM başkanlığından istifa etmeden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adaylığı, ilk başta AK Parti teşkilatlarını da kısmen bloke eden, zora sokan bir konuya dönüştü. Ancak istifanın yapılacağının duyurulması ve 19 Şubat’ta TBMM başkanlığından ayrılmasıyla birlikte, konu Şubat ortasından itibaren gündemden kalktı. Bundan sonra daha çok projeler, İstanbul’un trafik sorunu, hayat pahalılığı, kentleşme ya da diğer mega projeler konuşulacağı için Binali Bey’in, rakibi Ekrem İmamoğlu ile arasındaki farkı açabilme imkânı var. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Tabii İstanbul’da seçimin sadece AK Parti–CHP arasında geçmediğinin farkındayım. AK Parti adayını MHP desteklerken, CHP adayına İYİ Parti destek veriyor, HDP seçmeninden de CHP adayına destek olacak. Evet, bir de HDP faktörü var. Bizim anketlerimize yansıyan verilere göre, Haziran 2018’de İstanbul’da HDP’ye oy veren seçmenin yüzde 60’tan fazlasının Binali Yıldırım’a değil Ekrem İmamoğlu’na oy verme eğiliminde oldukları gözleniyor. Dolayısıyla İstanbul’daki seçim hayli renkli geçecek, Ekrem İmamoğlu ciddi oy alacak ama sonuçta Binali Yıldırım’ın, İstanbul’da seçimi kazanacağını düşünüyorum. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">2019 yerel seçimlerinin en renkli ve sonucu en çok merak edilen ili, Ankara olacak. Bazı araştırmalar Mansur Yavaş’ı, bazı araştırmalar da Mehmet Özhaseki’yi az farkla önde gösteriyor. Mehmet Özhaseki seçim kampanyalarına biraz yavaş başladı. Özelikle Ankaralı olup olmadığı tartışması onu ilk başta zayıflatan bir hususa dönüştü. Artık ‘Ankaralılık’ konusunun seçim kampanyası bakımından geride kaldığını görüyoruz. Bundan sonra muhtemelen daha çok Ankara’nın sorunları, seçmenin talepleri, projeler konuşulur. Bu noktada Özhaseki’nin kampanya sürecini dengeleyeceğini düşünüyorum. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, bu seçim kampanyasında önceki seçimlerde olmadığı kadar Ankara’ya ağırlık vereceğini görüyoruz. Bunun işaretlerini aldık. Sanıyorum AK Parti’nin elindeki araştırmalarda da Ankara’da AK Parti adayının eli çok rahat değil. Cumhurbaşkanı’nın bu nedenle Ankara’daki seçim kampanyalarına ağırlığını daha fazla koyma kararı verdiği gözüküyor. İster Mansur Yavaş kazansın, ister Mehmet Özhaseki, aradaki farkın çok büyük olmayacağını tahmin ediyorum. AK Parti Ankara’yı kaybederse, parti içi tartışmalar artar. Ancak Ankara’yı kaybederken, mesela, Eskişehir, Hatay, Aydın gibi illeri kazanırsa Ankara’nın eksikliği biraz telafi edilmiş olur. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">CHP, İzmir’de seçimlere biraz yaralanmış olarak girdi. Adayın çok geç açıklamasının yanı sıra mevcut Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun genel merkez aleyhine açıklamaları süreci bir anlamda yavaşlattı. Tunç Soyer’in babası üzerinden yürüyen tartışmalar da İzmir’de CHP’ye yönelebilecek İYİ Parti kitlesini kısmen frenlemiş gözüküyor. Bunlar oy oranını bir miktar azaltabilir ama CHP yine de İzmir’i alır.</span></p>
<p class="p9"><span class="s1"><b>İYİ Parti seçmeni, müttefiki olan CHP’ye oy vermezse hangi partiye verebilir? </b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">İYİ Parti seçmeni, Türkiye’nin her yerinde blok olarak müttefiki CHP’ye oy verecek gibi gözükmüyor. Burada ‘ittifak sadakati’ kavramı gündeme getirilebilir. İttifak sadakati konusunda en problemlisi İYİ Parti seçmeni. Sözgelimi MHP seçmeni yüksek oranda AK Parti adaylarına oy verebilecekken İYİ Parti seçmeninin CHP adayına oy verme oranı %50’lere kadar düşebilir. Mesela İzmir için söylüyorum, İYİ Parti seçmeninin az bir kısmının Nihat Zeybekçi’ye oy verme ihtimali var, bir kısmı sandığa gitmeyebilir, bir kısmı da CHP’ye verecektir. </span></p>
<p class="p9"><span class="s1"><b>CHP’de yaşanan istifalar seçmende nasıl etkiler?</b></span><span class="s3"> </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Bütün bu tartışmalar CHP’lilerin motivasyonunu, genel merkeze ve genel başkana muhabbetini, partisine bağlılığını azaltıyor. CHP’li yöneticiler bunu parti içi demokrasi olarak açıklasalar da parti içi demokrasinin aşılıp parti içi kaos diyebileceğimiz bir sürecin yaşandığını söylemek daha doğru. Bu aynı zamanda lider zafiyetinin var olduğunu da gösteren bir karmaşa. Bu da bir ana muhalefet partisinin alabileceğinden daha az oya talip olduğunu veya mahkûm olduğunu gösteriyor. Türkiye’de gerçekten iyi bir muhalefet partisi olsa, CHP’nin alabileceği oydan daha fazlasını alabilme imkânı var, şartlar muhalefet için uygun.</span></p>
<p class="p9"><span class="s1"><b>Sizce bu tartışmalar nedeniyle seçim sonrası CHP’de bir kongre gündeme gelir mi?</b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">İstanbul ve Ankara’yı AK Parti alırsa, CHP’nin elindeki Eskişehir, Hatay gibi şehirler de kaybedilirse, CHP içinde ciddi bir tartışma olur. Ama bu tartışmalardan ne çıkar, bilemiyorum. CHP’de her defasında tartışmalar yaşanıyor. Kemal Kılıçdaroğlu’nun delege üzerindeki yönetimi güçlü olduğu için bu sıkıntıları bir şekilde atlatıyor. Ancak CHP, Ankara’yı ya da AK Parti’nin elindeki bazı ileri alırsa, Kılıçdaroğlu’nun pozisyonunu biraz daha güçlenir. </span></p>
<p class="p10"><span class="s1"><b>İYİ Parti Haziran Seçimlerinde Aldığı Oya Şu Anda Sahip Değil</b></span></p>
<p class="p9"><span class="s1"><b>Sizce İYİ Parti-CHP ittifakı, CHP’ye ciddi bir katkı sağlar mı?</b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Eğer AK Parti ve MHP ittifak yapmasaydı, CHP de İYİ Parti ittifakına “evet” demezdi. Çünkü MHP’nin AK Parti’ye sağladığı katkı ortada ama İYİ Parti’nin CHP’ye ittifak katkısı düşük. Bunun iki nedeni var. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Birincisi, ittifak sadakatinde en zayıf seçmen İYİ Parti seçmeni.<span class="Apple-converted-space">  </span>MHP’liler yüzde 70 oranında AK Parti’ye destek verirken İYİ Parti’de CHP’ye katkı anlamında bu oran yüzde 50’lere kadar düşebiliyor. İkincisi, İYİ Parti henüz kurumsallaşmamış, geleneği oluşmamış bir parti olduğu için Haziran seçimlerinde aldığı oya şu anda sahip değil. </span></p>
<p class="p9"><span class="s1"><b>Neden sahip değil? </b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Çünkü o zaman AK Parti ve MHP’ye tepki olarak, bazı seçmenler İYİ Parti’ye oy vermişti. Haziran seçimlerinden sonra Meral Akşener’in istifası, parti içinde karışıklığa yol açtı. Meral Akşener, Haziran sonrasında süreci doğru yönetmedi. Bu nedenle, İYİ Parti’den seçmenlerin bir kısmı geldikleri yerlere döndüler ya da başka partilere yöneldiler. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Bir de bunun üzerine İYİ Parti ile CHP’nin arasında güzel başlayan ittifak, HDP’nin verdiği destekle İYİ Parti tabanında, teşkilatlarında sıkıntı yarattı. Bazı istifalar da oldu biliyorsunuz. Onun için CHP’nin, İYİ Parti seçmeninden yeterince katkı alamayacağını düşünüyorum. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1">CHP–İYİ Parti ittifakının şanslı partisi İYİ Parti. 2019 seçimlerinin bütün partileri açısından baktığımız zaman en kârlı partisi yine İYİ Parti gözüküyor. Çok az destekle daha fazla belediye ve belediye meclis üyesi kazanma ihtimali var. Ancak İYİ Parti’de tartışma bitmedi. 31 Mart yerel seçimlerinde İYİ Parti ister başarı kazansın, ister kazanmasın parti içerisinde tartışmaların devam edeceğini tahmin etmek zor değil.</span></p>
<p class="p9"><span class="s1"><b>Bu tartışma nereye varır? Meral Akşener partiyi bırakır mı?</b></span></p>
<p class="p11"><span class="s1">Bırakacağını düşünmüyorum. Partiyi biraz daha sabitlemeye, biraz daha kuvvetlendirmeye çalışacaktır. Ancak “İYİ Parti’nin Türk siyasetinde uzun vadeli şansı nedir?” sorusunun cevabı, başkanlık sistemi gereği parti sayısının azalacağı gerçeği ve İYİ Parti’nin kendi sorunlarından dolayı fazlaca fulü. </span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/iyi-partinin-chpye-ittifak-katkisi-dusuk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Devlet Onu Yurtdışına Kaçışın Önünü Kesmek İçin Öldürdü”</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/devlet-onu-yurtdisina-kacisin-onunu-kesmek-icin-oldurdu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/devlet-onu-yurtdisina-kacisin-onunu-kesmek-icin-oldurdu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aynur Bayram]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 22:10:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Sabahattin Ali]]></category>
		<category><![CDATA[yalçın küçük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8238</guid>

					<description><![CDATA[Prof. Dr. Yalçın Küçük’ten Yörünge’ye Açıklamalar:  “Devlet Onu Yurtdışına Kaçışın Önünü Kesmek İçin Öldürdü” Sabahattin Ali, ‘ben çok zekiyim, çok kurnazım’ derdi. Ölçüsüz, olaylara fazla güvenen bir adamdı. Tanınan bir gazeteciydi, fazla popülerdi. O dönem, iktidara karşı gelme modası vardı. Çıkan herkes iktidarı eleştirir, kendi demokratlığını savunurdu. Herkes yurtdışına kaçmak istiyordu. Sabahattin Ali de onlardan biriydi. Türkiye’den kaçacağını herkese söylemişti. Devlet ise yurtdışına kaçışın önünü kesmek istedi. Kötü oldu, neticede Sabahattin sevimli bir adamdı. Aşkı, ‘Değirmen’ öyküsüyle anlattı bizlere. İlk öyküsüydü ama ömre bedeldi aşk uğruna çekilen çile. Anadolu insanının acılarını hissettik içimizde. Mapuslara düştük haksız yere. Köy yollarında, ay ışığında kağnılarla yürüdük birlikte. Eşkiyanın peşine düştük, ser verdik, sır vermedik kimseye. Cehaletin insanı çaresizlik içinde nasıl bırakabileceğini gösterdi, tüm çıplaklığıyla hepimize. Öldü! Belki hiç tahmin edemezdi ardından gelecek bu sevgiyi, bu ilgiyi yıllar geçse bile bu kadar bekleneceğini özlemle&#8230; Sabahattin Ali’nin eserleri üzerindeki telif hakkı kalktı. Eserleri ve ismi üzerindeki tartışmalar da gündemin öncelikli sıralarına yükseldi. Yörünge dergisi, Aydın Üzerine Tezler kitabında da konuya farklı bir bakış açısı sunan Yazar, Prof. Dr. Yalçın Küçük’le Sabahattin Ali’nin yaşamı, kişiliği, ölümünü ve sonrasında yaşananları konuştu. Sabahattin Ali’yi nasıl bilirsiniz? Sabahattin Ali, ‘ben çok zekiyim, çok kurnazım’ derdi. Ölçüsüz, olaylara fazla güvenen &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1">Prof. Dr. Yalçın Küçük’ten Yörünge’ye Açıklamalar: </span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>“Devlet Onu Yurtdışına Kaçışın Önünü Kesmek İçin Öldürdü”</b></span></p>
<p class="p4"><span class="s1"><b>Sabahattin Ali, ‘ben çok zekiyim, çok kurnazım’ derdi. Ölçüsüz, olaylara fazla güvenen bir adamdı. Tanınan bir gazeteciydi, fazla popülerdi. O dönem, iktidara karşı gelme modası vardı. Çıkan herkes iktidarı eleştirir, kendi demokratlığını savunurdu. Herkes yurtdışına kaçmak istiyordu. Sabahattin Ali de onlardan biriydi. Türkiye’den kaçacağını herkese söylemişti. Devlet ise yurtdışına kaçışın önünü kesmek istedi. Kötü oldu, neticede Sabahattin sevimli bir adamdı.</b></span></p>
<p class="p7"><span class="s1"><i>Aşkı, ‘Değirmen’ öyküsüyle anlattı bizlere. İlk öyküsüydü ama ömre bedeldi aşk uğruna çekilen çile. Anadolu insanının acılarını hissettik içimizde. Mapuslara düştük haksız yere. Köy yollarında, ay ışığında kağnılarla yürüdük birlikte. Eşkiyanın peşine düştük, ser verdik, sır vermedik kimseye. Cehaletin insanı çaresizlik içinde nasıl bırakabileceğini gösterdi, tüm çıplaklığıyla hepimize. Öldü! Belki hiç tahmin edemezdi ardından gelecek bu sevgiyi, bu ilgiyi yıllar geçse bile bu kadar bekleneceğini özlemle&#8230; Sabahattin Ali’nin eserleri üzerindeki telif hakkı kalktı. Eserleri ve ismi üzerindeki tartışmalar da gündemin öncelikli sıralarına yükseldi. Yörünge dergisi, Aydın Üzerine Tezler kitabında da konuya farklı bir bakış açısı sunan Yazar, Prof. Dr. Yalçın Küçük’le Sabahattin Ali’nin yaşamı, kişiliği, ölümünü ve sonrasında yaşananları<br />
konuştu.</i></span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>Sabahattin Ali’yi nasıl bilirsiniz?</b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Sabahattin Ali, ‘ben çok zekiyim, çok kurnazım’ derdi. Ölçüsüz, olaylara fazla güvenen bir adamdı. Tanınan bir gazeteciydi, fazla popülerdi. O dönem, iktidara karşı gelme modası vardı. Çıkan herkes iktidarı eleştirir, kendi demokratlığını savunurdu. Bulgaristan’a kaçış o süreçte çok fazlaydı. Herkes yurtdışına kaçmak istiyordu. Sabahattin Ali de onlardan biriydi. Türkiye’den kaçacağını herkese söylemişti. Devlet ise yurtdışına kaçışın önünü kesmek istedi. Kötü oldu, neticede Sabahattin sevimli bir adamdı. Ölümü, Türkiye’de bomba etkisi yarattı.</span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Sabahattin Ali, öldürülmeden önce birdenbire ortaya çıktı, o zaman çok da önemli saymazlardı. Bir laf vardır; “O kapıdan bu kapıya gezerdi” popüler bir gazeteciydi ve ölümünden sonra daha da popüler oldu. Ama gayet açık olarak da öyle önemli ölçüde değil, fazla konuştuğu için kendini tehlikede gördü. ‘Ben de kaçacağım, yurtdışına gideceğim” dedi ve bunların hepsini ilan etti. Çocukça bir şey yaptı. Benim için çok önemli bir adam değildi ama sevdiğimiz bir insandı. Dolayısıyla ölümü büyük bir şoktur. Türkiye’de ilk defa tanımış bir yazar öldürüldü, öldürüldüğünü de bilmiyoruz. Bir müddet sonra öldürüldüğünü kabul ettiler. Devletin bir de şu tarafı vardır; iyi, ucuz bir katil buldular çünkü Türkiye’den Bulgaristan’a önemli ölçüde insanımız kaçıyordu.</span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>Yurtdışına kaçmak isteyen birçok kişi vardı da neden Sabahattin Ali seçildi? </b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Sabahattin kendi kendini harcamış bir adamdır. Çok ortaya çıktı, çok meydandaydı. Bir ajan bulmuş, ‘Beni kaçıracak’ demiş, herkese söylemiş, bir laf vardır Sabahattin için “Evvela benim evimde, gider polisin yanındadır” derlerdi. Yani Sabahattin’in bir şekilde öldürülmesi çok kolaydı. Gelmiş, beni alın öldürün demiş.</span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>İnsanların kaçış nedeni neydi?</b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Bulgar, komünist olmuş, çok popüler, herkes oraya, komünizme kaçıyor gidiyor. Öyle bir kişi, iki kişi değildi. Entelektüel kesim, macera arayanlar, Türkiye’den gidip yeni bir hayat kurmak, yeni bir şey bulmak isteyenler… </span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>Peki, Sabahattin Ali’nin ölümü yurtdışına kaçışları durdur mu</b>?</span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Tabii artık herkes çok korktu. Kolay değil gitmek. Tek Parti dönemi, onun arkasından müthiş bir sessizlik geldi.</span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>Sabahattin Ali’nin ülkeyi yönetenlerden şikâyeti neydi? </b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">O dönemde Halk Partisi’ne karşı muhalefet bir şekilde modaydı. Sabahattin Ali de öyleydi. Aşağı yukarı herkes, o dönemde demokrat olduklarını, mücadeleci olduklarını her fırsatta göstermek istiyordu. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>Sabahattin Ali’nin sanatçı dostu, o dönemin Başbakan Yardımcılığını ve Çalışma Bakanlığını yapan Samet Ağaoğlu, “Sabahattin Ali’nin ölümünün benim üzerimdeki etkisi çok büyük” demiş, olayın üzerine gitmediğine ilişkin yapılan eleştirilere de “Hayatta öyle hadisler vardır ki bunların üzerine eğilmenin faydası yoktur, olan olmuştur” ifadesini kullanmış. Siz kesin kez Sabahattin Ali’nin devlet tarafından öldürüldüğüne mi kani oldunuz? </b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Efendim, devlet tarafından öldürüldü. Daha sonradan bir adam ortaya çıktı. Fazla da ceza vermediler öldürenlere. Dört-beş yılda kurtuldular. Devlet bir şekilde bu tür muhalefetleri, bu tür ortaya çıkışları durdurmak istedi. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Nazım Hikmet’i CHP hapse attırdı, Sabahattin Ali’yi de öldürttü yönünde beyanları olmuştu geçmişte. </b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Kemal Kılıçdaroğlu o dönemi bilmez. İlgisi de yoktur. Tabii CHP’nin tek başına bir iktidarı var, bir zorbalığı var ama buna CHP değil, buna iktidar demek lazım. CHP’de iktidardı. Tabii dolayısıyla susturması lazım. Susturması doğrudur demiyorum, susturmak zorunluluğunu duymuştur. Bulgaristan’a çok giden oluyordu. Türkiye’de Tek Parti dönemi var ve bu kaçışları kesmek istediler. Tedbir alındı, kaçışlar durduruldu. Devletin bir şeyi kesmek, durdurmak istemesi, devletin kendi görevleri arasında ama öldürür mü? Öldürmese daha iyi olurdu. Ben öldürülmesini doğru bulmuyorum ama yaptı bunu. Evvela Türkiye Devleti tarafından öldürüldüğü söylenmedi ama sonradan bir şekilde ilanı oldu. Hiç kimse de çıkıp da eninde sonunda ben katilim demez. Nihayet dört yıl çok az bir cezadır. Adam öldürme cezası bu kadar az değildir. Devlet ne yapar bilmem suçlu, suça yatkın birisini bulabilir. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>Sabahattin Ali’nin eserlerinden yola çıkarak Sabahattin Ali’nin devlet tasviri var mıdır?</b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Sabahattin gibi adamlarda bütün mesele devlete karşı olmaktı. Bir şekilde de bunların başına bir dert olacağını düşünmüyordu. Benim yazılarımda vardı. “Kaçacağım, şimdi gideceğim”, bunu ilan etti. İlan ettiği zaman devlet iyi yaptı diyemem ama devlet de vurur. Devlet, devlettir.</span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>Tek Partili dönemde iktidar partisini eleştirmek modaydı dediniz. Geçmişle günümüzü kıyasladığınızda bir benzerlik görüyor mususnuz? Sizce AK Parti’ye yönelik eleştiriler moda mıdır? </b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">O dönem çok farklı Türkiye’ydi. Şimdi Türkiye son derece sessiz. Türkiye’de herhangi bir şey yok. O dönem çok canlanmıştı Türkiye. Sabahattin gibi bir yığın adam çıkıyordu herkes konuşuyordu, şimdi konuşan yok. Türkiye’de bir muhalefet falan da yok. CHP’nin içinde hiç CHP’li yoktur. Kılıçdaroğlu CHP’li değildir. Örneğin; Ekrem İmamoğlu’nun CHP ile ilgisi yoktur. Üç gün önceye kadar oralardan buralardan alınmıştır. Bunların hiçbiri CHP’li değildir. CHP’li olan bir kişi vardır. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu. Gayet açık, Kılıçdaroğlu dahil hiçbiri CHP’li değildir. CHP, toplama bir partidir. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>Şu sıralar pek görünmüyorsunuz medyada, neler yapıyorsunuz?</b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Bukowski Yalçın Küçük diye bir kitap var onun üzerine tekrar okumalar yapıyorum. Bir de benim okuduklarımdan ötürü yazdığım zaman çok ciddiye alırlar. Eleştiririm, bazı yazarları tanıtırım. Bizim işimiz budur. </span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>Bu zamana kadar birçok şey yaşadınız, haksızlıklara uğradınız. “Bu ülkeden gitmeliyim yeter artık” dediniz mi ya da bunu söylemek aklınızdan geçti mi? </b></span></p>
<p class="p8"><span class="s1">Ben Türkiye’yi çok seviyorum. Hiç öyle bir şey söylemedim, hep Türkiye’de yaşamak istedim. Bu mücadele ile ben varım. Ben bugün Yalçın olduysam, bu mücadele ile beraber oldum. Benim acılarım falan yok. Hayat öyle bir şey, kolay değil. Ben nasıl acı diyebilirim? Şu anda yaşayan çok özür dileyerek söylüyorum, ünlü adamım, buna acı denir mi? Bu hayatın bir parçasıdır. Bu ara bir baktım ki ben çok az söylemişim birkaç yıl hapis yattım. Yaşadıklarım çok merak ediliyor, çok yazılıyor. Bu ara çok fazla benim üzerimde duruyorlar. Niye duruyorlar bilmiyorum. Onun için bütün bunları toparlamak istiyorum. Zor ama bir şekilde derlemem lazım.</span></p>
<p class="p8"><span class="s1"><b>Geçenlerde bir haber yayınlandı. Türkiye’den başka ülkelere hiç olmadığı kadar beyi göçü yaşandığı iddia edildi. Özellikle nitelikli özelliklere sahip insanlar, Türkiye’yi terk ediyormuş. Gidenleri haklı görüyor musunuz? </b></span></p>
<p class="p9"><span class="s1">İnanın haklı falan değil ama şu var; Türkiye’de okuryazar ve belli kabiliyeti olan insanlar yavaş yavaş dışarıya çıkıyor ve rahat ediyor orada, iş buluyor. Şu anda Türk insanı, Avrupa’da çok önemli ölçüde iş buluyor. Bu yepyeni bir şey. Türkiye’de eskiden yoktu bu. Avrupa’nın bir yerine gidiyor, niteliği varsa üç-dört zaman orada yalnız kalıyor, karnını doyuruyor sonra da iş buluyordu. Artık bizim insanımıza, Avrupa’da iş veriyorlar. Çok da iyiler. İyi kötü bir dil de biliyorlar, artık biz ciddi bir ölçüde Avrupalılaştık. Avrupa artık eskisi gibi bundan 20 sene önceki gibi değil. Bize, “bunlar Türkiye’den geldi” demiyorlar. Bir zaman vardı ki Türküm diyemezdiniz. Tabii şu anda Türkler orada gayet iyi çalışıyorlar, yaşıyorlar. </span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/devlet-onu-yurtdisina-kacisin-onunu-kesmek-icin-oldurdu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
