<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ali Metin &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/ali-metin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Wed, 31 Oct 2018 15:04:05 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Ali Metin &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Türkiye Solunun 68 Paradoksu</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/turkiye-solunun-68-paradoksu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/turkiye-solunun-68-paradoksu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Metin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Oct 2018 22:35:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Köşe Yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[68 paradoksu]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye solu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=3585</guid>

					<description><![CDATA[68 ruhu, Türkiye solunun kültürel problematiğini derinleştirerek toplumsal realiteye daha da yabancılaşmasının önünü açtı. Toplumla kültürel korelasyonu pekiştirmesi gerekirken, tam aksi yönde bir gelişmeye sebep oldu. Öve öve bitirilemeyen o 68 kuşağı farkında olmadan solun mezar kazıcılığını yaptı dersek, belki abartmış oluruz fakat yanlış söylemiş de olmayız. 68 ruhunu sarıp sarmalayan özgürlük tutkusu ne kadar masum ve heyecan verici olursa olsun, sosyo-kültürel gerçekliği göz ardı etmek gibi bir havailik içindeydi. 68 Kuşağının Alametifarikası Avrupa’da esmeye başlayan 1968 rüzgârı, dünyada olduğu gibi Türkiye solu üzerinde de etkisini eşzamanlı bir şekilde gösterdi. İki kutuplu dünyada solun kapitalizme karşı güçlü bir muhalefet bloğu olarak varlık göstermesi, solun dayandığı gerek entelektüel gerekse toplumsal zeminin genişletilmesinde en önemli konjonktürel etkenlerden biriydi. Bunun yanı sıra sanayileşmenin hızlı şekilde gelişmesi ve şehirleşme süreci, solun kaydettiği yükselişte nispeten etkili oldu. Ancak hepsinden daha önemlisi, başta üniversiteler olmak üzere eğitim kurumlarında sol düşüncenin baskın hale gelmesiydi. Nitekim 1961’de kurulan İşçi Partisi’nin, 1965 seçimlerinde Meclis’e 15 milletvekili sokması, dönemin siyasal temayüllerine ilişkin somut bir gösterge teşkil etmektedir. Fransız menşeli 68 ruhu, bu toplumsal ve siyasal vasat üzerinde kendisine ciddi bir aksülamel bulmakta zorlanmadı. Bilhassa üniversiteler 68 kuşağını filizlendiren ana mekânlar oldu. Dahası 68’ler esas itibarıyla üniversite gençliğinin ruhuyla özdeşleşti. Süregelen &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>68 ruhu, Türkiye solunun kültürel problematiğini derinleştirerek toplumsal realiteye daha da yabancılaşmasının önünü açtı. Toplumla kültürel korelasyonu pekiştirmesi gerekirken, tam aksi yönde bir gelişmeye sebep oldu. Öve öve bitirilemeyen o 68 kuşağı farkında olmadan solun mezar kazıcılığını yaptı dersek, belki abartmış oluruz fakat yanlış söylemiş de olmayız. 68 ruhunu sarıp sarmalayan özgürlük tutkusu ne kadar masum ve heyecan verici olursa olsun, sosyo-kültürel gerçekliği göz ardı etmek gibi bir havailik içindeydi.</strong></p>
<p><strong>68 Kuşağının Alametifarikası</strong></p>
<p>Avrupa’da esmeye başlayan 1968 rüzgârı, dünyada olduğu gibi Türkiye solu üzerinde de etkisini eşzamanlı bir şekilde gösterdi. İki kutuplu dünyada solun kapitalizme karşı güçlü bir muhalefet bloğu olarak varlık göstermesi, solun dayandığı gerek entelektüel gerekse toplumsal zeminin genişletilmesinde en önemli konjonktürel etkenlerden biriydi. Bunun yanı sıra sanayileşmenin hızlı şekilde gelişmesi ve şehirleşme süreci, solun kaydettiği yükselişte nispeten etkili oldu. Ancak hepsinden daha önemlisi, başta üniversiteler olmak üzere eğitim kurumlarında sol düşüncenin baskın hale gelmesiydi. Nitekim 1961’de kurulan İşçi Partisi’nin, 1965 seçimlerinde Meclis’e 15 milletvekili sokması, dönemin siyasal temayüllerine ilişkin somut bir gösterge teşkil etmektedir. Fransız menşeli 68 ruhu, bu toplumsal ve siyasal vasat üzerinde kendisine ciddi bir aksülamel bulmakta zorlanmadı. Bilhassa üniversiteler 68 kuşağını filizlendiren ana mekânlar oldu. Dahası 68’ler esas itibarıyla üniversite gençliğinin ruhuyla özdeşleşti. Süregelen sol hareketlerin ve düşünce ikliminin tamamen dışında değil ancak onun içersinden teşekkül ettiği söylenemeyecek kadar Batı orijinli bir “cereyan” olarak tebarüz etti. Ortodoks Marksizm’in şablonlarına uymamakla beraber, devrimci romantizm ve militan/illegal solculuk, bu cereyanın alametifarikasını oluşturuyordu.</p>
<p><strong>Yerlileşememe Sorunsalı ve Marksist Şablonculuk</strong></p>
<p>Türkiye solu için yerlilik sorunu hiç şüphesiz başından beri vardı. Şehirli, eğitimli, bürokrat ve elit kesimlerden beslenme ihtiyacı hatta zorunluluğu, sol düşüncenin her zamanki paradokslarından biri oldu. Sol kesim, bu paradoksun pekâlâ farkında olmakla beraber çözüm üretmede hep aciz kaldı. Bunda Marksist teorinin rolü var mı, yok mu tartışılır, hatta daha şümullendirecek olursak sol düşüncenin tarihsel plandaki (20. yüzyıldaki) başarısızlığının Marksizm’in dünya realitesini analiz etmedeki yetersizliğiyle ilişkisinden de ayrıca söz edilebilir. Kapitalizmin gücü ve başarısı görüldü ki Ortodoks Marksizm’in öncüllerini aşıyordu. Bununla beraber Türkiye solunun, Marksizm’e tamamen sadık bir yapı içinde olmadığı da doğrudur. Bu durum, Marksizm’in sadece kapitalizmi analiz etme ve tarihsel diyalektik konularındaki genel teorik yetersizliğinden değil, aynı zamanda Türkiye gerçekliğinin kendine has özelliklerinden kaynaklanmaktaydı. Solu, Kemalizm’in yedeğinde olmakla suçlayan eleştiriler haksız değilse bile, bunun isabetli olduğunu söylememiz pek mümkün değil. Daha açıkçası Türkiye solunu, Marksizm’e bakarak yargılamak yerlilik ve gerçekçilik kaygısı taşıyan yaklaşımlar açısından bir garabettir. İdris Küçükömer’in Türkiye’deki sol partileri sağ, sağ partileri sol diye tanımlamasına şapka çıkaranların cehaleti, tam da bu minval, teorik körleşmeye maruz kalmaktan ileri gelir. Dolayısıyla Küçükömer’in teorik dogmatizmi (Marksizm’i bir nevi kültleştirme: ortodoksi bakış) ne kadar banal ve irrasyonelse, buna kuşkuyla yaklaşan sol düşüncenin verdiği görüntü de esasen o kadar trajiktir. Türkiye solunun, Küçükömer kadar kendisini safdilce Marksizm’e endekslememesi, siyaseten doğru bir tavır olmakla beraber, toplumu kucaklayacak doğru jargon, anlayış/öğreti ve örgütlenme biçimini ortaya koyamaması, ideolojik sönümlenmeye sebep olmuştur. Sosyo-kültürel kodların önemi yeterince okunamadığı gibi kültürel dinamiklere nüfuz etme ve ideolojik korelasyonu temin etme konusunda da aciz kalınmıştır. Söz konusu acziyet, Türkiye solunun hâlâ en önemli problemlerinden biri olmaya devam ediyor. 68 ruhu, Türkiye solunun kültürel problematiğini derinleştirerek toplumsal realiteye daha da yabancılaşmasının önünü açtı. Toplumla kültürel korelasyonu pekiştirmesi gerekirken, tam aksi yönde bir gelişmeye sebep oldu. Belki de Türkiye solunun yerlileşme imkânlarını ve sürecini romantizmin cezbesine kapılaraktan hızla berhava etti. Sol düşünceyi gerçekçi arayışlardan uzaklaştırarak hiç istemediği şekilde kadük hale getirdi. Öve öve bitirilemeyen o 68 kuşağı farkında olmadan solun mezar kazıcılığını yaptı dersek, belki abartmış oluruz fakat yanlış söylemiş de olmayız. 68 ruhunu sarıp sarmalayan özgürlük tutkusu ne kadar masum ve heyecan verici olursa olsun, sosyo-kültürel gerçekliği göz ardı etmek gibi bir havailik içindeydi. Dahası ideolojinin gücünü fazla büyütmekle malul bir görüntü vermekteydi. Bu yüzden topluma nüfuz etme gücünü bulamadığı gibi, arayı daha da açtı. Amerika’ya ve emperyalizme/kapitalizme karşı geliştirdikleri söylemleriyle olsun, Türkiye’yi demokratikleştirme ve sosyalizm idealleriyle olsun ayakları yere basmayan bir burjuva solculuğuyla hipnotize oldular. Solculuk handiyse bir güç gösterisine ve gerilla tiyatrosuna dönüştü. Kendilerini hipnotize eden ideolojik dalganın, toplumu da hipnotize edeceği beklentisi akıllarını başlarından aldı. Beklentilerinde kısmen bir gerçeklik payı vardı; gençlik eylemleri büyük işçi mitingleriyle yer yer desteklendi ve nispi bir yayılma/toplumsallaşma ivmesi yakalandı. Fakat 68 kuşağının devrimci romantizmi, sol hareketlerin hedefini toplumsal iktidardan çok siyasal iktidara kilitlemişti. İçine düştükleri büyük tuzak buydu.</p>
<p><strong>Sol Potansiyelin Devrimci Romantizme İnhirafı</strong></p>
<p>Güç gösterisiyle yetinilmeyip şiddetin iktidar olmaya matuf bir araç haline getirilmesiyle sol, aynı zamanda kendi önünü tıkadı. Bir taraftan “Demokratik Türkiye” sloganı atan 68’liler, diğer taraftan cunta darbesi örgütlemekten geri kalmadılar. Ordusuz devrim senaryosunun ham hayal olduğuna ilişkin farkındalıkları önemliydi elbette. Bu yüzden Harbiye öğrencilerini kazanmaya veya örgütlemeye dönük çalışmaların anlaşılır bir tarafı olabilir. Ancak halkın desteğini arkasına almamış bir devrim kurgusu, 68 ruhundaki büyük sakatlığın bir kanıtı ve sonucudur. Böylece araçlar, amaçlar adına meşru görülmeye başlanmış, seleflerinin toplumu ve kurumsal yapıları dönüştürme projeksiyonu toplum nezdinde itibardan düşürülmüş oldu.</p>
<p>9 Mart 1971 darbe girişimini örgütleyen ruh hali, 68 kuşağının devrimci romantizminin cuntacı sol zihniyete eklemlenmesi ve/veya dönüşmesinin manidar örneğidir. Türkiye solunun içinde bulunduğu sosyolojik çıkmaz, onu garip bir şekilde şiddete (darbeciliğe) teşne kılarak söylemle eylem arasında bir tenakuza sürüklemektedir. Kendi sahiciliğini sorgulamak ve sahih bir kimlik, bir ideoloji sahibi olmayı mesele edinmek yerine, Che Guevara öykünmeciliğiyle siyaseti bir gösteriye dönüştürme hazcılığına teslim olmaktadır. Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu gibi örgütlenmelerle gerilla savaşı başlatan 68 kuşağının şiddetin gücüne ve yararına bu kadar inanmış olması bile baştan aşağı düşündürücüdür. Harcıâlem bir faşizm algısı ve retoriğiyle sağduyusu adeta felç olan sol siyaset, anlaşılan o ki toplumsal, siyasal yapıyı da iyiden iyiye bir şiddet örüntüsü olarak görmeye başlamıştı. Kendi şiddet stratejilerini meşrulaştırmanın kurnazca bir yöntemiydi bu. Toplumu dönüştürme konusunda ümitvar olamayan sol düşüncenin hal-i pür melali de denebilir. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı; sokak terörüyle, gerilla taktikleriyle şiddeti bir güç ve baskı unsuru olarak kullanmaya olan temayül arttıkça, tahmin edilenin aksine halkın teveccühü kaybedildi. İşçi mitinglerindeki kalabalık sayısı mesela giderek düştü. Sol radikalizm, Türkiye sosyolojisinden koptu.</p>
<p><strong>Sol İçin Yeni Ümitler</strong></p>
<p>68 solu, siyasette sosyolojik realiteyi hafife alma lüksünün olmadığını ortaya koyan bir vesika niteliği taşımaktadır. Hâkim konjonktürden aldığı güce rağmen toplumla derin, içten bağlar kuramayan bir ideoloji, kendisine istikbal şansı bulamayacaktır. Sisteme yönelik meydan okuma ve ütopyacılık, 68 ruhunun en belirleyici karakteristiğiydi elbette. Ama 68’lerin başarısızlığını faşizm iddialarında aramak gerçek anlamda bir şartlanmışlığın ifadesidir. Halkın ruhuna ve diline inemeyen sol düşüncenin geliştirdiği bir savunma mekanizmasından ibarettir. Halka güvenmeyen, halkın içinden gelmeyen bir hareketin, “devrim” yapma gücü her vakit şaibeli olacaktır. Hele bir de demokratik Türkiye’den bahsediliyorsa ortada tam bir kafa karışıklığı ve/veya sahtecilik var demektir.</p>
<p>Türkiye solunun 68 hareketiyle gerçek manada hesaplaşması, kendi hayrına olacaktır. Sadece bir nostalji olmaktan öteye, solun toplumla kucaklaşmasını sağlayacak kültürel, ideolojik zemini ve dili tedarik için elzem olan unsurları netleştirmek amacıyla böyle bir hesaplaşmaya ihtiyaç var. Gezi olaylarını hatırladığımızda, bu hesaplaşmanın gereğince yapılabildiğinden ne yazık ki emin olamıyoruz. İçerdiği siyasal mozaik görüntüsüyle çok farklı bir yerde durmakla beraber, şiddete göz kırpan boyutuyla 68 kuşağının hatıralarını canlandırdığı bir vakıa. Türkiye solu hâlâ şiddeti araçsallaştırma temayülünden kopamamış gözüküyor. Buna karşılık popülizme savrulma emarelerini de gösteriyor olması bakımından, tam anlamıyla trajik bir görüntü sergilemektedir. Türkiye solunun gidişatından ümit kesildiği takdirde, halkımız belki de artık kendi göbeğini kendisi kesmek zorunluluğunu duyacaktır. Halkımız yani esmer, nam-ı diğer “Kalın Türk”ler.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/turkiye-solunun-68-paradoksu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amerika Geleceğiyle mi Oynuyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/amerika-gelecegiyle-mi-oynuyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/amerika-gelecegiyle-mi-oynuyor/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Metin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Sep 2018 22:05:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Polemik]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Amerikanın geleceği]]></category>
		<category><![CDATA[Donald Trump]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2791</guid>

					<description><![CDATA[Demokrasilere rağmen devlet, seçmen iradesinin üzerinde bir“üst akıl”ın yörüngesinde işlemeye devam eder. Devlet aklı, popülizme teslim olmayacak bir stratejik derinliğe her zaman sahip olmak zorundadır. Halkın aleyhine bir kasıtla değil belki amamahiyeti ve yapısı itibariyle hadiselere daha makro açıdan bakmakla mukayyettir. Türkiye’nin entelektüel kamuoyunda bu yönde yaygın bir kanaatin hasıl olması, dünya gerçekleri konusundaki sığlımızın yanı sıra hamasete olan yatkınlığımızın da bir göstergesi. ABD için ekonomiden siyasete birçok şeyin eskisi gibi olmadığı gerçek. Tek kutuplu bir dünyanın yavaş yavaş da olsa değişmekte olduğunu yadsıyabilmek artık oldukça zor. Ama ABD ve halkı, bundan şikayetçi mi gerçekten? Donald Trump’ın siyaset yapma tarzı, tek kutuplu bir dünya liderinin reflekslerini şüphesiz ki fazlasıyla aksettiriyor. Ancak Trump’ın, ABD siyaseti içinde neyi temsil ettiği de bir soru işareti. Arkasındaki halk desteğini kaybetmemiş olsa bile Trump, Amerika’nın uzun vadeli siyasal stratejisi içinde arızi bir fenomen olarak ortaya çıkmış gibi gözüküyor. Amerikan siyasal stratejisini bu fenomene “bağlı” bir değişken şeklinde değerlendirmek ve tespit etmeye çalışmak, gerek devletle halk/vatandaş arasındaki ilişkinin giriftliğini dikkate almamak gerekse Amerikan devlet aklını siyasal iradeye (başkana) irca etmek bakımından bir hata olacaktır. Kabul edelim ki demokrasilere rağmen devlet, seçmen iradesinin üzerinde bir “üst akıl”ın yörüngesinde işlemeye devam eder. Devlet aklı, popülizme teslim olmayacak bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Demokrasilere rağmen devlet, seçmen iradesinin üzerinde bir“üst akıl”ın yörüngesinde işlemeye devam eder. Devlet aklı, popülizme teslim olmayacak bir stratejik derinliğe her zaman sahip olmak zorundadır. Halkın aleyhine bir kasıtla değil belki amamahiyeti ve yapısı itibariyle hadiselere daha makro açıdan bakmakla mukayyettir.</strong></p>
<p>Türkiye’nin entelektüel kamuoyunda bu yönde yaygın bir kanaatin hasıl olması, dünya gerçekleri konusundaki sığlımızın yanı sıra hamasete olan yatkınlığımızın da bir göstergesi. ABD için ekonomiden siyasete birçok şeyin eskisi gibi olmadığı gerçek. Tek kutuplu bir dünyanın yavaş yavaş da olsa değişmekte olduğunu yadsıyabilmek artık oldukça zor. Ama ABD ve halkı, bundan şikayetçi mi gerçekten? Donald Trump’ın siyaset yapma tarzı, tek kutuplu bir dünya liderinin reflekslerini şüphesiz ki fazlasıyla aksettiriyor. Ancak Trump’ın, ABD siyaseti içinde neyi temsil ettiği de bir soru işareti. Arkasındaki halk desteğini kaybetmemiş olsa bile Trump, Amerika’nın uzun vadeli siyasal stratejisi içinde arızi bir fenomen olarak ortaya çıkmış gibi gözüküyor. Amerikan siyasal stratejisini bu fenomene “bağlı” bir değişken şeklinde değerlendirmek ve tespit etmeye çalışmak, gerek devletle halk/vatandaş arasındaki ilişkinin giriftliğini dikkate almamak gerekse Amerikan devlet aklını siyasal iradeye (başkana) irca etmek bakımından bir hata olacaktır.</p>
<p>Kabul edelim ki demokrasilere rağmen devlet, seçmen iradesinin üzerinde bir “üst akıl”ın yörüngesinde işlemeye devam eder. Devlet aklı, popülizme teslim olmayacak bir stratejik derinliğe her zaman sahip olmak zorundadır. Halkın aleyhine bir kasıtla değil belki ama mahiyeti ve yapısı itibariyle hadiselere daha makro açıdan bakmakla mukayyettir. Bizde bugün öne çıkan “güçlü devlet” vurgusunun anlamı da bir yanıyla budur. (Söylediklerimizin dış politika çerçevesinde anlaşılması gerektiği aşikâr olmalı. İç politikayla ilgili böyle bir değerlendirme yapmamız söz konusu değil.) Devletin dış politikada bütünüyle demokratik “temsil” iddiasıyla hareket etmesi –en azından bugün için- irrasyoneldir, beklenemez. Trump’la ilgili olarak bugün tefrik edilmesi gereken gerçek tam da bununla ilgili: Amerikan dış politikası acaba ne düzeyde başkanların tercihleriyle mücessem ne düzeyde daha bağımsız bir üst aklın (devlet aklının) ürünüdür?</p>
<p><strong>Trump Fenomeni: Üst Aklın Komedisi</strong></p>
<p>Galiba ne biri ne de diğeri tamamen doğru. Amerikan dış politikasının başkanların inisiyatifi altında değişmeyecek, değiştirilemeyecek kadar bürokratik ve stratejik derinliğe sahip devlet politikaları olduğu hep söylenmiştir. Büyük devletler söz konusu olunca siyasal iktidara bağlı değişimlerin daha kısıtlı hale gelmesi zaten kaçınılmaz. Trump’ın cehaleti bugün alay konusu olsa bile, bu gerçeği bilmeyen bir lider olma ihtimali pek öyle akla yatkın gözükmüyor. Fakat bu hususta koyduğumuz mim şu: biliyor olmakla tabi olup olmamak başka şeyler. Amerika’nın bugün bütün dünyayı karşısına alırcasına pervasızca yürüttüğü politikaların stratejik açıdan rasyonelliğini anlamakta zorlanınca bu mimi koymadan edemiyoruz. Dolayısıyla Trump’ın gerçekte ABD dış politikasıyla çelişen, çatışan bir dış politika yürütüp yürütmediği sorusu önemli.</p>
<p>Amerikan dış politikasındaki ittifak dengeleri ve söylemleri açısından bakıldığında, Trump’ın burada aykırı bir fenomen olarak ortaya çıktığını ileri sürmek pekala mümkün. Ancak bu, Amerikan dış politikasının asli dinamiklerini ve faillerini göz ardı etmekle bizi karşı karşıya getirebilir. Bilhassa dış politika meseleleri -her devlet için- siyasi iktidar değişimleriyle yerinden oynatılamayacak düzeyde milli bir çerçeveye ihtiyaç duyar. İktidarların dış politikaya yönelik radikal bir sapma meydana getirmeleri, konjonktürel gelgitler hariç kolay kolay beklenmemeli. Bu yüzden Trump fenomeninin ABD dış politikasında öngörülen “stratejik operasyonlar” için kullanışlı hatta gerekli bir aparat olabileceğini mutlaka hesaba katmamız lazım. Amerikan politikasının belli bir sertleşme ihtiyacıyla makas değiştirmesi tabii ki her zaman mümkün, ancak bu sertliğin dozunu artırarak mevcut ittifak ilişkilerini gözden çıkarmanın bile gerektiği bir süreçte “dengesizlik” işe yarar bir strateji haline gelir. Trump bugün bu dengesizliği realize edecek, aynı zamanda ABD açısından açıklanabilir olma özelliğine sahip bir lider. Başka deyişle Amerikan politikasındaki stratejik adımlar, Trump’ın başkanlığını hem rasyonel hem de cazip hale getiriyor. Dolayısıyla ABD’nin mevcut -muhtemel- üst aklıyla Trump arasında çatışmadan bahsetmek için ortada ikna edici somut veriler ve gerekçeler yok. Hatta belki üst aklın Obama politikalarındaki stratejik zafiyetlere binaen Trump’ı operasyonel amaçlarla devreye soktuğu bile ileri sürülebilir.</p>
<p><strong>Güç Politikasında Tutarsızlığın İşlevi</strong></p>
<p>ABD’nin çöküş sürecine girdiği ne kadar doğrudur, tartışılır. Ancak Amerikan hegemonyasının güç kaybettiğini, tek kutuplu dünyanın giderek daha farklı belki de çok kutuplu bir dünya düzenine doğru evrilmekte olduğunu gösteren önemli işaretler var. Bu durumun Amerikan halkı ve devleti için belli bir huzursuzluk kaynağı olması, gidişe dur diyecek önlemlerin alınmak istenmesi gayet tabiidir. Gerek enerji kaynaklarının kontrol altına alınmasına gerekse hegemonik üstünlük imajını tahkim edecek güç görüntülerinin dünya siyaset arenasında da Amerikan kamuoyunda da hissettirilmesine ihtiyaç hâsıl olabilmektedir. Wallerstein’in Reagan için söylediği maçoluğun anlamı ve bağlamı neyse, aynısı sanıyorum Trump için de fazlasıyla geçerlidir: <em>“Reagan evresinin dersi şu: ABD’nin çöküşüne bir cevap olarak maçoluk”</em> (Wallerstein 2016, 51).</p>
<p>Amerikan dış politikasının steril, daha doğru deyişle kendi içinde tutarlı bir yapıya sahip olduğunu söylemek epeyce müşkül. Dahası tutarlılığın politik açıdan rasyonel olduğu da şüpheli. Güç politikası, tutarlılığı her zaman deforme etmeye meyyaldir. Yine Wallerstein’in dediği üzere, Amerikan politikası bu anlamda tarihsel olarak karakteristik bir görünüm sergiler: “ABD (…) üç-kısımlı bir formül geliştirdi: Bu formül bir doz yerli halklara tavizler… bir doz demir yumruk… bir doz da büyük ölçüde şefkatli (iktisadi) ihmalin üstünü örten laf kalabalığı” (Age, 43). Ben buna ayrıca stratejik dengeleri değiştirmeye yönelik dördüncü bir unsur olarak “bir doz tutarsızlık” ilavesinde bulunmanın yerinde olacağını düşünüyorum. Güç krizi veya kompleksi içindeki bir Amerika için tutarsızlık, taktik bir anlam taşımakta ve çaresizliğe karşı bir çare olarak elzem olmaktadır. Trump’ın davranış tarzındaki tutarsızlıklar bir bakıma söz konusu tutarsızlığı belirsizleştirmenin aracı olmaktadır. Tutarsızlığın bazı zaman ancak pervasızlıkla kabil hale gelmesi Trump fenomeninin belki de en açıklayıcı özelliğidir. Tayyip Erdoğan’ın bir telefon görüşmesinde Trump’a, “Parasıyla almak istediğimiz halde, bize Patriot füzelerini satmaya yanaşmadınız” demesine karşılık “Siz, bu Patriot füzelerini parayla mı almak istemiştiniz?” şeklindeki cevabı sadece akla durgunluk veren bir ironi değil, aynı zamanda “beni sorgulayamazsın” tavrının kibirli ve küstahça bir aksidir.</p>
<p><strong>Trump Bir Proje Değilse Ne Olabilir?</strong></p>
<p>ABD’nin tutarlı ve dürüst bir devlet olmaya zorlanamayacağı yönündeki devlet aklı (stratejisi) bugün Trump’ın şahsında zuhur etmiş görünüyor. Üzerinde durulması gereken asıl nokta, bunun hegemonya kriziyle bir ilişkisi olup olmadığını açık hale getirmektir. Hegemonya krizinin aynı zamanda dünya sisteminin bir krizi olabileceği de artık ciddi ciddi konuşulmakta. Henry Kissenger’ın şu ifadelerini bu açıdan önemsemek lazım: <em>“Dünya düzeni, Trump’tan çok daha önemli fakat Trump’ın başkan olarak yaptıklarıyla hızlanan sistemsel bir kriz yaşıyor; İkinci Dünya Savaşı sonrası düzenin bitme sürecini yaşamaya başladık”</em> (Fuat Keyman, www.karar.com, 03.09.2018).</p>
<p>Trump’ın sözü edilen krizi derinleştirmesi de krize karşı mevcut Amerikan devlet aklının bir enstrümanı olarak ortaya çıkması da birbirine rağmen olabilecek şeyler. Tuhaf olan küresel süper güç konumundaki bir ülkenin dış politikasının Trump’ın cehaleti, pervasızlığı ve marazi kişiliğiyle kontrolsüz bir alana doğru savrulabileceğini varsaymaktır. Amerikan siyasetinin marjlarını zorluyor olsa bile Trump’ın, Amerikan devlet/stratejik aklıyla çatışan bir yola girmesi hiç de kabule şayan bir varsayım veya tespit olarak gözükmüyor. Şayet öyleyse Amerika için durum çok daha vahim sayılmalıdır.</p>
<p><strong>Amerika’nın Stratejik Aklı Karışmış Gözüküyor</strong></p>
<p>Ne ki Amerika kendi geleceğiyle mi oynuyor, yoksa dünya sistemini kendi mantalitesi ve arayışları doğrultusunda evrimleştirmeye matuf bile isteye keskin bir virajı mı alıyor, düşünmek gerekir. Başından beri söylemeye çalıştığımız gibi Trump’ın, Amerika’nın geleceğiyle oynamasına Amerikan üst aklının müsaade edeceği beklenmemeli. O yüzden burada doğrudan dünya sistemini ve çıkar dengelerini gözeten politik bir stratejinin varlığından şüphelenebiliriz. Brzezinsnki’nin değerlendirmelerinden hareketle söyleyecek olursak, Amerika’nın halen tek kutuplu bir dünya gücü olma arzusunda olup olmadığı şüpheli. Küresel dünya, tek kutuplu hegemonik bir devlet için aynı zamanda büyük maliyet ve sorumluluk demek. Kapitalizmin ve modernitenin geldiği belli evreden sonra küresel dünya artık tek bir imparatorluğun hamiliği altında varoluşunu sürdüremeyecek kadar dinamik, çok katmanlı bir jeopolitiğe ve jeokültüre sahip. Brzezinski, Amerika’nın gelecek stratejisinin bu gerçek etrafında şekillendirilmesinin kaçınılmazlığını vurguluyor: <em>“ABD’nin politik hedefi mazeretsiz biçimde iki yönlü olmalıdır: Amerika’nın egemen pozisyonunu en azından bir kuşak daha ve tercih edildiği üzere daha da uzun sürdürmek ve sosyal-siyasi değişimin kaçınılmaz şok ve gerilimlerini emecek jeopolitik çerçeve yaratırken, bir yandan da barışçıl küresel yönetimin ortak sorumluluğunun jeopolitik çekirdeğine doğru evrimleşmek”</em> (Brzezinski 2017, 292).</p>
<p>Buradan bakıldığı takdirde Amerikan stratejik aklının -Trump bağlamında- bir tenakuz ve çatışma içinde olduğu tespit edilebilir. Zira Trump fenomeniyle üst akıl, Amerika’nın hegemonik rolünün geriye çekilmesi yönünde bir değişime henüz hazır veya razı ol(un)madığını tebarüz ettirmektedir. Tabiri caizse “hegemonyanın demokratikleştirilmesi” diyebileceğimiz bu rol ve sorumluluk paylaşımı, Trump Amerikası’yla taban tabana zıt niteliktedir.</p>
<p><strong>Amerika Küresel Demokrasiye Öncülük Edebilecek mi?</strong></p>
<p>Diğer taraftan, ABD eğer dış politikada da demokratik bir tavır ve iradenin temsilcisi olma iddiasını taşıyacaksa, üst aklın kontrolünden çıkmayı başarmak zorundadır. Bunun Amerika’yla sınırlı bir sorun olmadığı muhakkak, ancak demokrasinin küresel sisteme/ilişkilere doğru yaygınlaştırılabilmesinde hegemonik konumdaki güce -her ne kadar güven olmazsa da- her zaman daha büyük sorumluluk düşer. Brzezinski’nin dediği gibi eğer <em>“Bu davadaki jeostratejik başarı, Amerika’nın ilk, tek ve son gerçek küresel süper güç olma rolüne yakışan mirasını temsil”</em> (Age, 293) etmekle ölçülecekse bunun yolu küresel sistemi demokratikleştirmekten geçecektir. Gary Hart’ın söyledikleri bu manada Amerika için belki de yeni bir şans anlamına gelmektedir:</p>
<p><em>“21. yüzyılda dış politika da uzmanlaşmış seçkinlere ve onların çıkarlarına bırakılamayacak kadar önemlidir… Halk olarak bizler ülkemizin küresel komşularımızla ilişkilerini yüksek ideallerimizin belirlemesinde ısrar etmeliyiz. Yeni dönemde dünya politikamız, Amerikan halkının politikası olmalıdır”</em> (Hart 2016, 159).</p>
<p>Demokrasilerin yolu popülizmin tuzaklarıyla döşenmiş olabilir, gayet tabii. Fakat insanoğlunun tuzakları bertaraf etmek için gereken enerji ve tekâmül gücüne sahip olduğundan umudu kesemeyiz. Trump’a, Trump’ın Amerikası’na karşı insanlık davamızın hareket ettirici gücü ve cazibesi mutlaka olmalı.</p>
<p style="font-size: 0.8em;"><strong>Kaynakça</strong><br />
Wallerstein Immanuel (2016), Jeopolitik ve Jeokültür, Çev: Mustafa Özel, Küre Yayınları.<br />
Brzezinski, Zbigniew (2017), Büyük Satranç Tahtası, Çev: Yelda Türedi, İnkılap Yayınları.<br />
Hart, Gary (2016), 21. Yüzyılda Amerikan Büyük Stratejisi, Çev: İsa Karabaşoğlu, Avangard Yayınları.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/amerika-gelecegiyle-mi-oynuyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cemaat Fobisi Hayra Alamet Değil</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/cemaat-fobisi-hayra-alamet-degil/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/cemaat-fobisi-hayra-alamet-degil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Metin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Aug 2018 21:55:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaat]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaat Fobisi]]></category>
		<category><![CDATA[Fobi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2616</guid>

					<description><![CDATA[Yaşanan travmanın etkisi, malum olayla ve ‘Cemaat’le (FETÖ) sınırlı kalmayıp çok daha başka boyutlara sıçramış gözüküyor. Pirincin taşını nasıl ayıklayacağımız konusunda ciddi bir şuur kaymasıyla karşı karşıya gibiyiz. Sorun kriminal mahiyetinden izole edilerek yavaş yavaş cemaat kültürünün ve dayanışmasının sorgulanmasına doğru vardırılmış bulunuyor. En azından tetiklenmiş bir şüphecilik söz konusu. Burada yer yer ciddi bir akıl tutulmasının emarelerini görmek mümkün. Travmatik Bir Zihin Hali Yaşadığımız travmanın büyüklüğüne şüphe yok. En dindarından ateistine kadar hiçbirimizin akıl ve hayal bile edemediği kötü bir tecrübeyi yaşadık. Gerçi perşembenin gelişi çarşambadan belli olur derler; “Cemaat” denilen o ucube yapının yaşadığı güç zehirlenmesini fark etmek için belli bir dikkat ve bilgi sahibi olmak belki yeterliydi. Ancak gerek çizdiği dindarlık tipolojisiyle gerekse öteden beri tebarüz ettirdiği devletçi ve milliyetçi tutumuyla söz konusu zehrin böyle bir komplikasyona sebebiyet vereceğini tahmin edebilmek için sanıyorum hayli derin müşahede ve ipuçlarına ihtiyaç vardı. Travmaya yol açan asıl sebeplerse birinci olarak, din temelli bir cemaatin “kriminal” bir eylemin doğrudan faili haline gelmesi; ikincisi, cemaat mensuplarını böyle bir teşebbüse kanalize edecek ruh halini ve motivasyonu oluşturabiliyor olmasıdır. Cemaat’in söylemsel ilke ve değerleriyle pratiği arasındaki bu tezat hali, bilhassa muhafazakâr kamuoyu üzerinde büyük bir travmaya sebep olmuştur. Ne ki yaşanan travmanın etkisi, malum olayla &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Yaşanan travmanın etkisi, malum olayla ve ‘Cemaat’le (FETÖ) sınırlı kalmayıp çok daha başka boyutlara sıçramış gözüküyor. </strong><strong>Pirincin taşını nasıl ayıklayacağımız konusunda ciddi bir şuur kaymasıyla karşı karşıya gibiyiz. Sorun kriminal mahiyetinden izole edilerek yavaş yavaş cemaat kültürünün ve dayanışmasının sorgulanmasına doğru vardırılmış bulunuyor. En azından tetiklenmiş bir şüphecilik söz konusu. Burada yer yer ciddi bir akıl tutulmasının emarelerini görmek mümkün.</strong></p>
<p><strong>Travmatik Bir Zihin Hali</strong></p>
<p>Yaşadığımız travmanın büyüklüğüne şüphe yok. En dindarından ateistine kadar hiçbirimizin akıl ve hayal bile edemediği kötü bir tecrübeyi yaşadık. Gerçi perşembenin gelişi çarşambadan belli olur derler; “Cemaat” denilen o ucube yapının yaşadığı güç zehirlenmesini fark etmek için belli bir dikkat ve bilgi sahibi olmak belki yeterliydi. Ancak gerek çizdiği dindarlık tipolojisiyle gerekse öteden beri tebarüz ettirdiği devletçi ve milliyetçi tutumuyla söz konusu zehrin böyle bir komplikasyona sebebiyet vereceğini tahmin edebilmek için sanıyorum hayli derin müşahede ve ipuçlarına ihtiyaç vardı. Travmaya yol açan asıl sebeplerse birinci olarak, din temelli bir cemaatin “kriminal” bir eylemin doğrudan faili haline gelmesi; ikincisi, cemaat mensuplarını böyle bir teşebbüse kanalize edecek ruh halini ve motivasyonu oluşturabiliyor olmasıdır. Cemaat’in söylemsel ilke ve değerleriyle pratiği arasındaki bu tezat hali, bilhassa muhafazakâr kamuoyu üzerinde büyük bir travmaya sebep olmuştur. Ne ki yaşanan travmanın etkisi, malum olayla ve ‘Cemaat’le (FETÖ) sınırlı kalmayıp çok daha başka boyutlara sıçramış gözüküyor. Pirincin taşını nasıl ayıklayacağımız konusunda ciddi bir şuur kaymasıyla karşı karşıya gibiyiz. Sorun kriminal mahiyetinden izole edilerek yavaş yavaş cemaat kültürünün ve dayanışmasının sorgulanmasına doğru vardırılmış bulunuyor. En azından tetiklenmiş bir şüphecilik söz konusu. Burada yer yer ciddi bir akıl tutulmasının emarelerini görmek mümkün. Hakikati veya doğruyu gücün/kurumların inisiyatifi altına alma yolunda bir gayretkeşlikle tezahür eden süreç, sosyo-kültürel gelişimimiz açısından son derece yıkıcı sonuçlar doğurabilecektir. Var olan cemaatlere yönelik eleştiri hakkımızın her zaman baki olduğunu söylemek gerekmiyor. Dahası Müslüman münevverler tarafından “gerçek İslam” mücadelesinin her zaman canlı tutularak cemaatlerdeki itikadi sapma ve bozulmaların mutlaka üzerine gidilmesi icap eder. Bunu elbette yadsıyacak değiliz. Ancak hadise cemaatlere ayar vermek gibi totaliter bir noktaya doğru gittiğinde iş değişir. Her şeyden önemlisi Cemaat’e yönelik öfke ve anti-patinin genel anlamda bir “cemaat fobisi”ne dönüşmesi hiçbir şekilde kabul edilemez. Cemaatler meselesini, temel hak ve özgürlükler çerçevesinde sağlıklı bir akıl yürütmeyle değerlendirebilmek için sözü edilen fobiden arınmak zorundayız.</p>
<p><strong>Cemaatler Birer İhtiyaçtır</strong></p>
<p>Cemaatler, doğrusuyla yanlışıyla toplumsal ve dini bir realitedir. İçerdiği doğrular da yanlışlar da büyük ölçüde gelenekli din anlayışları içinde var olan inanış biçimlerinin uzantılarından müteşekkildir. Dolayısıyla gelenek dediğimiz kültürel olguyu tamamen saf, sahih din anlayışlarıyla ilişkilendirmek/örtüştürmek ne kadar gayr-i kabil ise mevcut cemaat kültürleri için de aynı örtüşmezliğin vaki olması kaçınılmaz sayılır. Geleneğin oluşturduğu din anlayışı ve/veya pratiği gerçekte sadece cemaatler içinde değil toplumun genelinde de varlığını sürdürüyor. Kastettiğimiz geleneksel unsurların cemaatlerde daha yoğun ve kristalize bir şekilde tebarüz ettiği, yer yer farklı şekillere bürünebildiği ise bir gerçek: Tesettürün çarşafa, ibadetin toplu zikre dönüşmesinde olduğu gibi. Cemaatlerde inhiraf veya aşırılık şeklinde ortaya çıkan problemler, esas itibariyle dinin gelenekli yapısı içinde kök olarak tespit edebileceğimiz unsurların bir sonucu olarak değerlendirilebilir. Cemaatlerin bu nevi kökleri daha fazla yeşertmesine karşılık, halkın genel yaşantısında bunlar giderek daha kurumaya ve etkisizleşmeye yüz tutmuş durumdadır.</p>
<p>Ancak cemaat olgusunun, dinin tamamen geleneksel çerçevesi içinde kalmadığını, modernist veya öze dönüşçü temayüllerle de zuhur edebildiğini unutmamak lazım. Nitekim cemaat olgusunun sürekli negatif örnekler üzerinden gündeme taşınması konuyu doğru bir zemin ve çerçevede tartışmayı zorlaştırmakla kalmayıp aynı zamanda önyargılarla malul değerlendirmelere sebebiyet vermektedir.</p>
<p><strong>Laikçi Militarizmin Tuzağına Düşmemeli</strong></p>
<p>Yaşadığımız mezkur travma sebebiyle cemaat-devlet ilişkisi konusunda bazı önyargıların oluşması veya var olan önyargıların derinleşmesi neredeyse engellenemez bir hal aldı. Daha açıkçası, cemaat-siyaset ilişkisini yakın geçmişimizdeki kötü örnek üzerinden düşünmeye meyyal hale gelmemizde herhangi bir tuhaflık yok, ancak bunun bizim ne aklımızı ne de siyasetimizi cendereye almasına müsaade edilmeli. Mesele şu veya bu cemaat olayı değil, ilkesel anlamda cemaat-siyaset ilişkisini nereye koyduğumuzdur. Cemaatleri bir taraftan bir oy deposu olarak görüp diğer taraftan siyasetten ari kılmaya çalışmanın nasıl bir tutarsızlık olduğu aşikâr. Daha da önemlisi, cemaatlerin aslında bir tür sivil toplum kuruluşu olduğunu göz ardı ediyor olmamızdır. Sivil toplum kuruluşlarıyla cemaat yapıları arasındaki fark özde ve içerikte değil sadece biçim itibariyledir. Bu açıdan sivil toplum kuruluşlarına verilen siyaset yapma hakkının cemaatlerden esirgenmesi ancak laikçi bir anlayışla izah edilebilir. Siyaset yapma hakkı bireyler için neyse cemaatler için de odur. Başka bir ifadeyle bireyler, cemaatler halinde siyaset yapma hakkına sahiptir. Hatta siyaset bir bakıma ve bir yere kadar olmazsa olmazdır. Bu hakkın gasp edilmesi, eğer laikçi militarizmin bir sonucu değilse, tek tipçi din anlayışının totaliter bir yönetim anlayışıyla kesişmesinin bir işaretidir diyebiliriz.</p>
<p><strong>Cemaatin Ontolojik Hudutları</strong></p>
<p>Özgürlükçü siyasetin böylesi savrulmalara karşı son derece duyarlı olması gerekmektedir. Siyaset, hem birey hem de cemaatler için bir özgürlük alanı olarak görülmeli, laikçi jakobenizme karşı verilen mücadelenin haklılığına hiçbir şekilde gölge düşürülmemeli. Bu anlamda, cemaatlerin her türlü siyaset yapma haklarıyla ilgili tereddüde mahal olmamalıdır. Fakat bu değerlendirmelerimiz ortada sorun yok anlamına da gelmiyor. Aksine, sorunu doğru tespit edebilmek için tam da böylesi bir tefriki yapmaya ihtiyaç var. Buradan hareketle sanıyorum sorunu doğru bir çerçeveye oturtma imkânı bulabiliriz. Zira siyaset yapma hakkıyla devleti cemaatin kontrolü altına sokma teşebbüsü birbirine karıştırılmaması gereken şeylerdir. Devlet, hukukun esas ve normlarına göre işlemesi gereken, dolayısıyla bütün bireylere ve cemaatlere eşit mesafede durmasıyla mümeyyiz bir organizmadır. En azından hukuk devleti için durum böyledir. Devletin işi, cemaatlerin emri altına girmek değil, talep ve haklarına hakkaniyetle cevap vermeye çalışmaktır. Cemaatler siyaseti yasama mecralarında yapar, yapacaktır, fakat yürütme ve yargı alanlarında artık siyaset değil kamu ve hukuk aklı cari hale gelir. Cemaatlerin, devlet içinde hükümranlık alanları oluşturmasına müsaade etmek, hukuken ve siyaseten kabul edilebilir bir durum değildir.</p>
<p>Buna karşılık, cemaatler sosyal, kültürel, siyasal fonksiyonlarıyla sadece geleneksel değil modern toplumlarda da önemini korumaktadır. Bireyselleşme ve özgürlük temayülleriyle cemaat yapıları arasında ters orantılı bir ilişki olduğu iddiası, gerçekçi ve rasyonel olmaktan epeyce uzaktır. Modernleşme süreciyle birlikte bireyselleşme eğilimlerinin ivme kazandığı hiç şüphesiz yadsınamaz. Fakat esasen, bireyselleşmenin cemaatleşmeye mani veya tezat bir gelişme olarak düşünülmesi, modern sosyolojide klişe haline gelmiş bir önyargıdan ibarettir. Geleneksel toplumlarla modern toplumlar arasındaki değişmeyi izah etme bağlamında bu klişenin, bir karşılığı ve geçerliliği elbette vardır. Ne ki modern toplum yapısı içerisinde böylesi bir klişe artık gerçekçi ve açıklayıcı olma özelliğini yitirmiştir. Zira cemaat aidiyeti, insanın ve insanlar arası ilişkilerin ontolojik katmanlarından biridir. Cemaat ilişkilerinin budanması tam da insanı eksiltme, ontolojik doluluğu ve iradeyi zayıflatma biçiminde zuhur edebilmektedir. Oysaki cemaat, insanlara hem bir güvenlik hem de potansiyel bir varoluş imkânı sunar. Bauman’ın ifadesiyle <em>“Varlıklarını sürdürebilmek için savunulmaya gerek duyduğu, bu varoluşu güvence altına almak için kendi üyelerinden medet umduğu ve bunun için bireysel olarak sorumluluk yüklendiğinden bütün cemaatler birer tasavvurdur, bireysel tercihten önce değil sonra gelen birer projedirler”</em> (246).<sup>1</sup> Bireyselleşme muhakkak ki insani tekâmülün gereklerinden biridir. Ancak cemaatleşme de ondan daha önemsiz sayılamaz. Cemaat olabilme keyfiyeti bile başlı başına bir değer ve erdemliliğe işarettir. Hazreti Peygamberin “cemaatte rahmet vardır” buyruğunu zinhar cami cemaatiyle sınırlamak gibi bir anlayışsızlık içinde olamayız. Yaşadığımız travma karşısında yapacağımız en doğru şey cemaat olmanın asli şartları ve özellikleri üzerine doğru bir bakış açısı geliştirmek olmalı. Cemaat fobisi, Müslüman bir toplumun başına gelebilecek en büyük kötülüklerden biri olacaktır.</p>
<p style="font-size: 0.8em;"><sup>1</sup>Bauman, Zygmunt (2017), Akışkan Modernite, Çev: Sinan Okan Çavuş, Can Yayınları.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/cemaat-fobisi-hayra-alamet-degil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kutuplaşma Değil, İnşa İhtiyacı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kutuplasma-degil-insa-ihtiyaci/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kutuplasma-degil-insa-ihtiyaci/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Metin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 Jul 2018 21:39:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Kutuplaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2487</guid>

					<description><![CDATA[Bugün her zamankinden daha fazla yüksek siyasete ihtiyaç var. Cumhurbaşkanlığı makamının devletle beraber siyasal erki temsil niteliği kazanması bu anlamda yüksek siyasetin önünü açmış olmalı. Bunun yolu hiç şüphesiz ki kutuplaştırıcı, popülist siyaset değil, Türkiye’nin ruhunu kavrayabilen, toplumu gerçek bir tekâmül duygusuyla harekete geçirebilen, samimi, fedakâr ve akılcı siyaset olacaktır. Yapıp eylediklerimizle ideallerimiz arasındaki mesafenin açılmasını siyasetin gerçeklerine bağlamak, neredeyse kanıksadığımız bir alışkanlık haline geldi. Siyasal akıl, idealleri belki ötelemiyor ama ideallerin bağlayıcılığına karşılık iktidarın devamlılığını her şeyden daha önemli bir mesele haline getirmesiyle kendi içinde muhtemelen derin bir evrilme süreci yaşıyor. Aynı zamanda hepimiz açısından öğretici olabilecek bir tecrübeyi de beraberinde taşıyor. Ancak siyasal aklın gerek ferdi gerekse sosyal mahiyette ontolojik gerçeklik üzerinde hiçbir tesirinin olmadığını iddia etmek, hakikate mugayirdir. Farkında olsak da olmasak da siyasal akıl, ontolojik temayülleri yeniden biçimlendirici bir faktör olarak etkilerini gösteriyor. Bilhassa kitle dediğimiz varlığın etkiye son derece açık oluşu, ontolojik hassasiyetlerin siyasal isterler doğrultusunda kanalize edilmesini yeterince kolaylaştırıyor. Sadece kitle değil, politika yapıcılar ve kanaat önderleri de elbette siyasal aklın yaşadığı evrilmeden nasiplerini alacaktır. Almadığını söyleyebilmemiz için çok somut, çok net veriler gerekiyor, lakin bunlar retorik ve arızi şeyler olmamak zorunda. Belki de iktidar aklındaki değişmeden söz ederken yanılıyoruz, belki de İslami hassasiyetleri &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bugün her zamankinden daha fazla yüksek siyasete ihtiyaç var. Cumhurbaşkanlığı makamının devletle beraber siyasal erki temsil niteliği kazanması bu anlamda yüksek siyasetin önünü açmış olmalı. Bunun yolu hiç şüphesiz ki kutuplaştırıcı, popülist siyaset değil, Türkiye’nin ruhunu kavrayabilen, toplumu gerçek bir tekâmül duygusuyla harekete geçirebilen, samimi, fedakâr ve akılcı siyaset olacaktır.</strong></p>
<p>Yapıp eylediklerimizle ideallerimiz arasındaki mesafenin açılmasını siyasetin gerçeklerine bağlamak, neredeyse kanıksadığımız bir alışkanlık haline geldi. Siyasal akıl, idealleri belki ötelemiyor ama ideallerin bağlayıcılığına karşılık iktidarın devamlılığını her şeyden daha önemli bir mesele haline getirmesiyle kendi içinde muhtemelen derin bir evrilme süreci yaşıyor. Aynı zamanda hepimiz açısından öğretici olabilecek bir tecrübeyi de beraberinde taşıyor. Ancak siyasal aklın gerek ferdi gerekse sosyal mahiyette ontolojik gerçeklik üzerinde hiçbir tesirinin olmadığını iddia etmek, hakikate mugayirdir. Farkında olsak da olmasak da siyasal akıl, ontolojik temayülleri yeniden biçimlendirici bir faktör olarak etkilerini gösteriyor. Bilhassa kitle dediğimiz varlığın etkiye son derece açık oluşu, ontolojik hassasiyetlerin siyasal isterler doğrultusunda kanalize edilmesini yeterince kolaylaştırıyor. Sadece kitle değil, politika yapıcılar ve kanaat önderleri de elbette siyasal aklın yaşadığı evrilmeden nasiplerini alacaktır. Almadığını söyleyebilmemiz için çok somut, çok net veriler gerekiyor, lakin bunlar retorik ve arızi şeyler olmamak zorunda.</p>
<p>Belki de iktidar aklındaki değişmeden söz ederken yanılıyoruz, belki de İslami hassasiyetleri Türk sağından ayrıştırma temelli yaklaşımımızın, -iktidar partisi özelinde- nesnel bir karşılığı söz konusu değil. Siyasal aklın başından beri ideolojiyle demokratik kitle siyasetini birbirinden ayırarak nihayetinde sosyoloji odaklı, popülist bir tarz-ı siyasetten yana olduğu düşünülebilir. Bu çerçevede, vesayetçi yapının ortadan kaldırılması ne kadar popülist siyasetin bir gereğiyse, çoğunluğun kültürel ve siyasal hassasiyetleri doğrultusunda bir politikayı inşa etmek de o kadar popülist bir tutum olarak değerlendirilebilir. Sosyoloji, siyaseti önünde sonunda kendi tabii mecrasına sevk ediyor denebilir. Bu açıdan tarihin tekerrür ettiğini söylemek hiç yanlış olmaz. Demokrat Parti döneminde Vatan Cephesi adıyla oluşan muhafazakâr-milliyetçi blok, 1970’li yılların ikinci yarısında Milliyetçi Cephe hükümeti olarak tezahür ettiydi. 15 Temmuz sonrasında ise Yenikapı Ruhu olarak ortaya çıktı. Cumhur İttifakı da bunun mevcut konjonktürdeki bir devamından başka bir şey değil. Dolayısıyla siyaset, topluma zihinsel irtifa kazandıracak derin açılımlar yapmaktaki kararsızlığını sürdürüyor.</p>
<p>Popülizmi, sağ siyasetin ayırt edici özelliklerinden biri olarak tespit etmek mümkün. Sosyolojik realitenin halkçılık kisvesine büründürülmesi ise sağ siyaseti iyiden iyiye banallaştıran sebeplerden biri. Buradan bakıldığında sağ siyasetin, halkçı retoriği belli çıkar çevrelerinin inisiyatifi doğrultusunda kullandığı, dahası muhafazakârlığın cenderesinde bir kişiliksizleşmeye maruz kaldığı görülür. Sosyolojik realitenin dikte ettiği pragmatik refleksler, sağ siyaseti neredeyse bütünüyle karakterize eder. Diğer taraftan, sosyolojiye verilen bu değer, popülizmden kaynaklanmış olabileceği gibi, iktidar aklının bir sonucu da olabilir. Aradaki fark, popülizmin sağ siyasette belli bir kendiliği ve ideolojik müşterekliği içermesine karşılık, iktidar aklının tamamen çıkar odaklı hareket edişidir. Dahası iktidar aklı/arzusu, sağ siyaseti olduğu kadar sol siyaseti de manipüle etmekte fakat solda bu, kendisini bütün çıplaklığıyla popülizm şeklinde ortaya koymaktadır. Bu itibarla sağ siyasetteki iktidar aklının ifşası –popülist göstergeler üzerinden– görece daha zor hale gelmektedir.</p>
<p><strong>İktidar Aklıyla Değerler Siyaseti Arasında</strong></p>
<p>Popülizmin iktidar aklıyla perçinlendiği veya motive edildiği yerde siyasetin çok daha başka bir noktaya doğru evrildiğini öngörmek o kadar zor olmamalı. Başkanlık sisteminin, Türk siyasetini nasıl bir yola doğru sokacağı bu açıdan fazla bir muamma sayılmaz. Bunun emarelerini yavaş yavaş görüyoruz. Popülizm bundan böyle siyasetin üzerinde çok daha baskın bir unsur olacak; bu son derece aşikâr. İktidar aklının ise siyaseti giderek daha fazla manipüle etme gücüne sahip olacağı bellidir. Bu da diyalogdan ziyade ittifakların siyasete yön vermeye başladığı sistemsel bir dönüşümü beraberinde getiriyor. Sosyolojinin (toplumsalın) yükselişi böylece yeni bir ivme kazanacak, ideoloji, ahlak ve hakikat giderek daha marjinalize olacaktır. “İdeolojilerin sonu”ndan dem vuran tez, anlaşılan o ki hakikatini artık daha fazla hissettirmeye başlamıştır.</p>
<p>Popülizm olgusunu siyasi planda, toplumsalın yükselişiyle simetrik bir gelişme diye kabul etmek mümkün. Demokrasiler toplumsalın, dolayısıyla kitle ruhunun güç kazandığı rejimlerdir. Buna bağlı olarak popülizmi buyur edici bir siyasallaşmaya elverişli zemin hazırlarlar. Fakat yine de popülist dinamiklerin siyasallaşmasını temin edecek bir dile ve kimlik tanımlamasına ihtiyaç vardır. Bu yüzden medya gücünü arkasına almamış popülist bir siyasetin başarı şansı hemen hemen yoktur. Popülist siyaset, güçlü bir medya ağına muhtaçtır, zira toplumsalı kendi akışına bırakmamak zorundadır. İdeolojik hassasiyetten nispeten azade bir nitelik taşıyan toplumsal unsurlar (muhafazakâr, milliyetçi kitle), aynı zamanda medya etkisine ve manipülasyonlara en açık kitledir. Bilgi ve eleştirel düşünceden ziyade psikolojik saiklerle hareket etmeye eğilimlidir. Gerçi aynı eğilim ideolojik gruplar için de geçerlidir, “sürü psikolojisi” orada da etkili bir şekilde kullanılmakta, yer yer daha tahripkâr bile olabilmektedir. Faşizm Almanyası, ideolojik sürüleştirmenin en çarpıcı örneklerinden biridir. Dinin de aynı şekilde ideolojilerin yerine ikame edilebileceğini gayet iyi biliyoruz. Nitekim dini-ideolojik sürüleştirme olmasa FETÖ diye bir yapı olamazdı. Mankurtlaşma tam da öylesi sürü psikolojisinden kaynaklanan bir aptallaşma biçimidir. Sadece insanları, grupları, cemaatleri değil, bazı zaman bütün bir toplumu vakum gibi içine alabiliyor. George Orwell’ın Hayvanlar Çiftliği romanında bunun müthiş bir alegorisini görürüz.</p>
<p><strong>Ateşle Oynamak</strong></p>
<p>Popülist siyaset bilindiği gibi sıradanlıktan beslenir; avamın değerleri üzerinden bir iktidar gücü devşirmek ister. Daha hüsnü niyetle diyecek olursak, avamı iktidarın ruhu, sembolü ve teminatı olacak konuma getirir. Fakat ona aynı zamanda muteber bir dil ve kimlik kazandırma ihtiyacı duyar.</p>
<p>Millet kavramı, muhafazakâr içeriği sebebiyle popülist siyasetin belki de en kullanışlı enstrümanlarından biridir. Milli ruhu okşayarak toplumsalı siyasallaştırmak her zaman değilse bile, çoğu zaman işe yarar bir yöntemdir. Bunun üzerinden siyaseti dizayn etmenin nispeten daha kolay ve makbul olduğu görülür. Bilhassa muhafazakâr-sağ sosyolojinin hakim olduğu ortamlarda bu durum tartışmasız şekilde böyledir. Oysa burada büyük ihtimalle millet kavramının dejenerasyonu söz konusu olmaktadır. Zira popülist siyasetin en önemli handikaplarından ve marazlarından biri olan toplumu kutuplaştırma stratejisi, millet kavramının zıddına bir nitelik gösterir. Millet kavramını yerinden ederek manipülatif bir araca dönüştürür. Bu ise kavramı (milli ruhu ve dinamikleri) sulandırmakla kalmaz, aynı zamanda parçalayıcı, bölücü, çatışmacı bir eksene oturtur. Dolayısıyla popülist siyasetin millet kavramını, kutuplaştırıcı bir araç olarak kullanması ateşle oynamaktır.</p>
<p><strong>Göz Ardı Edilemeyecek Paradoks</strong></p>
<p>Milletin bütünlüğüne karşı bir saygısızlık ve sadakatsizliktir. Bugün muhalefet cephesinin kurmaya çalıştığı ittifakın “Millet İttifakı” olarak adlandırılması gerçekten de kabule şayan değildir. Milletin yaşayan, somut varlığının yerine daha görece ve kurmaca bir millet tasavvuru koyarak toplumu kucaklayıcı bir tarz-ı siyaset icra edilemez. Nihayetinde millet, yaşayan bir varlıktır ve popülist siyasetin isterlerine ram edilemeyecek kadar ontolojik bir realite, bir meseledir.</p>
<p>Burada hepsinden daha tuhaf olansa, millet kavramının yeri geldiğinde siyasi amaçlarla yeri geldiğinde ontolojik bir değer, bir realite olarak kullanılabilmesidir. İçeride popülist siyaset için pragmatik işlevler gören millet kavramı, dış politikada (düşmana karşı) birden ontolojik muhtevasıyla kullanıma sokulabiliyor. Bu paradoksu hiçbir şekilde göz ardı edemeyiz. Böyle bir paradoksla karşı karşıya gelmemek için en azından millet kavramı üzerinden izlenen kutuplaştırıcı siyasetten uzak durmak gerekir. Makyavelizm iktidar aklı için iyi bir şey olabilir ama milletin varlığı birliği üzerinde açacağı yaralar harap edici olabilecektir. Millet realitesi bir veya birkaç partinin ipoteğine alınamayacak kadar siyasetin üstünde bir yere sahiptir. Siyasete konu olacaksa da genele şamil bir değerler manzumesi ve mutabakatı üzerinden konuşmayı gerektirir. Ayrıştırıcı değerlerin yerine birleştirici, çerçeve değerlere atıf yapmak esastır.</p>
<p><strong>Siyasetin Anahtar Kavramı: Tekâmül</strong></p>
<p>Bununla millet olgusunun statik bir çerçevede kalması gerektiğini söylemiyoruz. Aksine, millet, kendisini inkişaf ettirmesi gereken bir güç, bir birliktelik tarzıdır. İnkişaf etme becerisini gösterdiği düzeyde ontolojik selametini de sağlayabilecektir. Lakin bu inkişaf, ne popülist siyasetin ne de iktidar aklının isterleriyle kabil olabilir. Gücünü siyasetin beklentilerinden değil, kolektif ruha ve değerlere kazandırılan dinamizmden alacaktır. Bunun için toplumsalı yani kolektif hayatı sahici bir bütünleşmeye doğru tekâmül ettirmek gerekir.</p>
<p>Tekâmül sözcüğü burada tam anlamıyla anahtar unsurdur; bireysel varoluşun olduğu kadar kolektif varoluşun da dinamizmini temin eden duygunun kaynağını teşkil eder. Bu itibarla siyasetin geleceği salt muhafazakâr sabiteler üzerinden temin edilemez, edilse dahi bunun siyaseti taşıma kapasitesi sınırlıdır. Toplumsal dinamizmi sağlayacak nihai güç, hem maddi hem de manevi planda realiteyi tekâmül ettirme yeteneğidir. Bu minval bir tekâmül umudunu topluma veremeyen siyaset yavaş yavaş tarihin dışına itilmekten kurtulamaz. Topluma, toplumsala ister istemez yabancılaşır. Siyasi partiler tarihimiz, bunun örneklerini bolca vermiştir. Bugüne doğru gelindiğinde Türkiye, eskileri tasfiye etme ve etkisizleştirme başarısını büyük ölçüde gösterdi ama Yeni Türkiye’nin ruhuna nüfuz etme kabiliyetini haiz yeni siyasal akıl inşa edilebildi mi, şüpheli. Sıkıntı esasen burada. Bunun için iktidara vaziyet eden siyasal aklın yaşadığı tedirginliği iyi anlamak lazım. Toplumsalın biriken enerjisini konjonktürel avantajlar çerçevesinde verimlilikle değerlendirme dirayetini gösterebilen siyasal akıl, bununla beraber söz konusu toplumsalı, üretmekten ziyade tüketme eğilimi içinde olduğunu göremedi, dolayısıyla popülist siyasetin sınırlarına gelip dayandı. Millilik-yerlilik retoriği ile popülist siyaset zirve yaptı, lakin bunun toplumsalı inşa edecek reel bir karşılığının veya rasyonalitesinin olmadığı anlaşılamadı: tabii ki beka meselesi hariç.</p>
<p>Fakat beka meselesinin bile toplumsalı motive etmede yeterli gelmemesi siyasal akıl açısından düşündürücü olmalı. İttifak siyaseti aynı zamanda bir çaresizliğin dışavurumu anlamına gelmektedir. Oysa ne ittifak ne de böl parçala siyaseti, Türkiye’nin ruhunu kavrayabilir. Her ikisi de büyük ölçüde “iktidar aklı”yla malul bir pragmatizmin sonucudur. Bugünse her zamankinden daha fazla yüksek siyasete ihtiyaç var. Cumhurbaşkanlığı makamının devletle beraber siyasal erki temsil niteliği kazanması bu anlamda yüksek siyasetin önünü açmış olmalı. Bunun yolu hiç şüphesiz ki kutuplaştırıcı, popülist siyaset değil, Türkiye’nin ruhunu kavrayabilen, toplumu gerçek bir tekâmül duygusuyla harekete geçirebilen, samimi, fedakâr ve akılcı siyaset olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kutuplasma-degil-insa-ihtiyaci/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Geleceğini Arayan Siyaset</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gelecegini-arayan-siyaset/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gelecegini-arayan-siyaset/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Metin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Jun 2018 22:19:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[10. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ali K. Metin]]></category>
		<category><![CDATA[Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Temmuz 2018]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Hegemonya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2315</guid>

					<description><![CDATA[Makro bir dönüşüme, bir dönüştürme projesine ihtiyaç var ve bunu sağlamanın yolu da kültürel iktidarı dahası hegemonyayı temin etmekten geçiyor. Gayet basit: sessiz devrimlerin yerini artık kültürel devrimlerin alması gerekmekte. Yeni Türkiye’yi inşa edebilmek için zamanın ruhuyla örtüşen bir büyük dönüşüm vizyonuna ihtiyaç var. Buysa tek başına siyasal iktidardan beklenilmeyecek bir iş. İktidar Ama Ne İçin? Kültürel ve sosyal açıdan bizatihi iktidar kavramının kendisiyle hesaplaşacak bir gelişme düzeyinin henüz oldukça gerisindeyiz. İktidarın kutsallaştırılması şeklinde değil elbette -bu artık tarihin gerilerinde kalmış bir ilkellikten ibarettir- ancak iktidar olgusunun toplumsal fay hatları oluşturacak kadar şiddetle önemsenmesi pek sağlıklı bir durum sayılamaz. İyi ve kötünün, başarı ve başarısızlığın, mutluluk ve mutsuzluğun iktidar gücüne bağlı olması, başka deyişle iktidar değişikliğinin bu manada toplumun kayda değer bir kesimi üzerinde sarsıntılar yaratması, siyasetin ve dolayısıyla devlet gücünün toplumu kucaklayıcı bir işleyişe hiç de sahip olamadığını gösterir. İktidar alanı toplumsal alandaki cepheleşmenin bir tarafı haline geldikçe hegemonik yapı tabiatıyla daha da şeditleşerek ayrıştırıcı bir muhtevaya bürünecektir ama sorun, sadece kimlik siyasetine bağlı hukuki ve siyasi içerikli kayıplar veya baskılardan ibaret sanılmamalı. İktidarın başlı başına bir rant kaynağı haline gelmesine bağlı olarak iktidar aygıtı artık ekonomik ve sosyal gücü temerküz ettirmenin doğrudan veya dolaylı bir aracı olmaya başlamakta, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Makro bir dönüşüme, bir dönüştürme projesine ihtiyaç var ve bunu sağlamanın yolu da kültürel iktidarı dahası hegemonyayı temin etmekten geçiyor. Gayet basit: sessiz devrimlerin yerini artık kültürel devrimlerin alması gerekmekte. Yeni Türkiye’yi inşa edebilmek için zamanın ruhuyla örtüşen bir büyük dönüşüm vizyonuna ihtiyaç var. Buysa tek başına siyasal iktidardan beklenilmeyecek bir iş.</strong></p>
<p><strong>İktidar Ama Ne İçin?</strong></p>
<p>Kültürel ve sosyal açıdan bizatihi iktidar kavramının kendisiyle hesaplaşacak bir gelişme düzeyinin henüz oldukça gerisindeyiz. İktidarın kutsallaştırılması şeklinde değil elbette -bu artık tarihin gerilerinde kalmış bir ilkellikten ibarettir- ancak iktidar olgusunun toplumsal fay hatları oluşturacak kadar şiddetle önemsenmesi pek sağlıklı bir durum sayılamaz. İyi ve kötünün, başarı ve başarısızlığın, mutluluk ve mutsuzluğun iktidar gücüne bağlı olması, başka deyişle iktidar değişikliğinin bu manada toplumun kayda değer bir kesimi üzerinde sarsıntılar yaratması, siyasetin ve dolayısıyla devlet gücünün toplumu kucaklayıcı bir işleyişe hiç de sahip olamadığını gösterir. İktidar alanı toplumsal alandaki cepheleşmenin bir tarafı haline geldikçe hegemonik yapı tabiatıyla daha da şeditleşerek ayrıştırıcı bir muhtevaya bürünecektir ama sorun, sadece kimlik siyasetine bağlı hukuki ve siyasi içerikli kayıplar veya baskılardan ibaret sanılmamalı. İktidarın başlı başına bir rant kaynağı haline gelmesine bağlı olarak iktidar aygıtı artık ekonomik ve sosyal gücü temerküz ettirmenin doğrudan veya dolaylı bir aracı olmaya başlamakta, böylece toplumdaki iktidar arzusunu maksimize etmektedir. Sonuç olarak buradan, iktidar fetişizmiyle tebarüz eden bir tür hastalıklı bir yapı ortaya çıkmaktadır.</p>
<p><strong>Eğitim Faktörü İslamcılığın Yükselişinde Belirleyici Oldu</strong></p>
<p>Bunun toplumsal ve siyasal açıdan marazi bir durum olduğunu söylememiz ne kadar doğruysa, tersi diyebileceğimiz türden iktidara kayıtsız ve bigâne kalışın da yine bir sorun olduğunu tespit etmek gerekir. Esasen toplumdaki bilinç düzeyi yükseldikçe iktidar olgusunun ve ilişkilerinin daha fazla sorgulanmaya başladığı bir gerçek. Örneğin etnik milliyetçilik rüzgârlarının ardında bile beğenelim beğenmeyelim bu gerçek yatmaktadır. Sadece o değil Türkiye özelinde bugün muhafazakârlığın ve İslamcılığın siyasal yükselişinden bahsedebiliyorsak, bu hiç şüphesiz toplumun nispeten alt katmanlarının eğitim ve kültürel alandaki tırmanışları sayesinde olmuştur. Muhafazakâr sessiz çoğunluğun sosyal ve siyasal hiyerarşideki yükselişinde eğitim ve kültür düzeyinin birinci derecede rol oynadığı yadsınamaz. Bu rolün ifası, kimlik bilincinin gelişmesiyle olduğu kadar kültür düzeyindeki artışa paralel şekilde muhafazakâr öznelerin kazandığı özgüvenle de alakalı. Sessiz çoğunluğun, elitlerin/beyaz Türklerin iktidarını sorgulama ihtiyacı ve kabiliyetini gösterecek düzeye gelmesiyle siyasetin “rengi” yavaş yavaş değişmeye başlamıştı. Kimliğin siyasete, oradan da iktidara ve devlete taşınması, eğitim ve kültür alanındaki yükselişten bağımsız bir süreç olarak kabul edilemez. Muhafazakâr siyasetin başarısı sessiz çoğunluğun oy gücüne indirgenemeyecek birtakım temellere ve dinamizme sahip. DP iktidarından başlayarak AK Parti öncesi diğer merkez sağ partilerin iktidar gücünü, sessiz çoğunluğun oy gücüyle izah etmek belki mümkün. Ancak AK Parti, seleflerinden farklı olarak sessiz çoğunluğa handiyse yeni bir kimlik ve kişilik kazandırmak suretiyle onu siyasetin hegemonik bir öznesine dönüştürmüş, reaksiyonerlikten çıkarıp aksiyoner bir konuma doğru taşımış bulunuyor. Muhafazakarlık ve İslamcılık, görece ve nispeten muğlak bir şekilde de olsa siyasetin şimdi kurucu unsurları mesabesindedir. Dahası kazandığı hegemonik güç, sistemi daha derin ve kalıcı bir şekilde dönüştürmeye yönelik bir iştahı da kendi gözeneklerinde barındırmaktadır.</p>
<p><strong>İktidar Mantalitesi ve Kimlik Siyasetiyle Yüzleşmenin Önemi</strong></p>
<p>Sessiz çoğunluğun gösterdiği iktidar kabiliyeti ve başarısı önemli. Bunu sahip olduğu kimlik bilinci üzerinden yapması ise -tümüyle pragmatizme teşne olmama bakımından- belki daha da önemli. Böylece ruhsal ve zihinsel bir tekâmül sergileyebilmektedir. Buna bağlı olarak o, kültürel iktidarı inşa edecek bir yeterlilik gösteremese bile en azından sandık üstünlüğü üzerinden bir kimlik siyaseti yürütmeyi becerebilmekte. Fakat söz konusu kimlik siyaseti onun aynı zamanda bir zafiyeti olma tehlikesini de içeriyor. Kimlik siyaseti ile özgürlüğüne kavuşan ve çok boyutlu (siyasi, bürokratik, sosyal, kültürel, ekonomik) bir gelişme olanağı yakalayan sessiz çoğunluğun, iktidarı tam anlamıyla bir tahakküm ve rant alanı olarak görme, kullanma ihtimali de söz konusu. Sessiz çoğunluğun rövanşist reflekslerinin ve geleneksel devlet algısıyla yoğrulmuş iktidar mantalitesinin siyaseti nereye götüreceğini tahmin etmek pek kolay değil. Nitekim milli ve yerli söylemi üzerinden oluşturulan hegemonik yapı ile geçmişte kaldı diyebileceğimiz Kemalist hegemonya arasındaki benzerlik hayra alamet değil. AK Parti’nin Kemalizme teslim olduğu iddiaları elbette fazlaca afaki. Fakat milli-yerli söyleminin içerdiği hegemonik bakış açısı, bugün ciddi bir sorun olarak karşımızda durmaktadır. Oysa artık sessiz çoğunluk olmaktan çıkmış muhafazakâr ve İslamcı kesimlerin iktidar kavramıyla yüzleşmesi, geleneksel hegemonik anlayışın değiştirilmesi gerekiyor. Siyasal iktidarı veya devleti bir “tahakküm öznesi” olarak görmemiz halinde sorun ciddidir. Bugün artık daha yeni bir siyaset anlayışından söz etmek zorundayız. Değilse muhafazakâr siyasetin/kesimlerin sadece anakronik bir iktidar ve devlet anlayışına sahip olduklarından değil, kültürel ve sosyal anlamda yeterli gelişme düzeyine ulaşamadığından da söz edilebilir. Mesele toplumun kültürel gelişmişlik seviyesinden izole edilemeyecek bir mahiyet içeriyor. Bu ise muhafazakâr/İslamcı siyasetin kendisini iktidar alanlarıyla sınırlamayan bir toplumsallaşma gücüne kavuşturmasıyla tebellür edecek bir hususiyeti işaret etmektedir. Başka deyişle iktidarın, siyasetin özneleri açısından bir amaç değil araç olması gerekir. “İktidar için iktidar” arzusu, iktidar sahipleri için olduğu kadar, iktidardan muhtelif şekillerde beslenme beklentisine sahip olanlar için de siyaseti marazileştirici bir etken niteliği taşımaktadır.</p>
<p>Dolayısıyla iktidar aygıtını (devleti), ele geçirilmesi ve kendisiyle topluma şekil verilmesi gereken bir güç kaynağı gibi görme alışkanlığından kurtulmak gerekiyor. Bunun hem siyasal kültürle hem de devletin dönüştürülmesiyle ilgili bir problem olduğu aşikâr. Garson veya hakem devlet ideali, sosyal barış ve huzuru sağlamanın önemli bir anahtarı olarak görünüyor. Bu bakımdan siyaseti/iktidarı bir hegemonya aracı haline getirmek yerine her anlamda hak, adalet ve huzurun teminatı kılacak bir projeksiyonla ihya etmek zorundayız.</p>
<p><strong>“Toplumsal Hegemonya”nın Sınırlarında</strong></p>
<p>Kimliklerin inkâr edilmesi ne kadar yanlışsa kimlik siyasetinin inkârı da bizi aynı şekilde yanlışa ve çatışmacı bir anlayışa götürür. Hegemonik siyaset her halükarda kutuplaştırıcı ve dışlayıcı bir perspektiften beslenir. Oysa bu tarz siyaset, artık bir meşruiyet krizi içine girmeye başlamıştır. Bunu fark edilememesi, siyasete 2023, 2053 vizyonuyla yön verme kabiliyeti ve gücünün kısa zaman sonra yitirilmesini beraberinde getirecektir. Bu anlamda iktidar olmanın başka, “hegemonya”nın başka şeyler olduğunu iyi anlamak gerekir. AK Parti iktidarı büyük ölçüde muhafazakâr kesimlerin “toplumsal (sayısal) hegemonyası”nın bir sonucuydu. Elitist, kültürel hegemonyaya karşı toplumsalın bir yükselişi ve/veya isyanı olarak ortaya çıktı. Fakat söz konusu toplumsalın bir sabite olmadığını ve iktidar süreciyle birlikte niteliksel değişimlere maruz kaldığını hiçbir şekilde göz ardı etmemeli. Hatta bu değişim, muhafazakâr kesimin iktidardan bağımsız olarak modernleşmeyi daha derin ve yoğun bir şekilde tecrübe etmesi sonucu artı bir ivme de kazanmakta. Buna bağlı olarak toplumsal (sayısal) hegemonyanın kültürel hegemonyayla desteklenmesi giderek daha zorunlu hale gelmektedir.</p>
<p>Bu yüzden kültürel iktidarın sorunsallaştırılması siyasi iktidar açısından muhtemel bir krizin öngörüsü olarak anlaşılabilir. Bizatihi bu sorunsallaştırmanın yapılması bile hiç şüphesiz hem bir farkındalığı hem de bir kaygıyı dile getirmesi bakımından kıymeti haiz bir şey. Konu basit ve bildik anlamıyla “Asım’ın nesli” olmaktan da çıkıyor. Zira bir ahlak, tavır ve bilinç sembolü olarak Asım’ın nesli bugün yok diyemeyiz. Fakat bunun yetmediğini, işin sadece imanlı ve ahlaklı bir nesil yetiştirmekten ibaret olmadığını görüyoruz. Hatta belki sorunun mevcut Asım prototipinde olabileceğinden şüphe etmemiz lazım. İmam-Hatip okullarının 400’lerden 1500’lere kadar çıkarılmasıyla meselelerin halledilebileceğini düşünmek belli ki büyük bir safdillik olur. Daha açık ve doğru bir deyişle, karşı karşıya olduğumuz durum, şahidi olduğumuz Asım neslinin içinden çıkamayacağı bir çıkmaz gibidir.</p>
<p><strong>Sessiz Devrimden Sonrası Henüz Muamma</strong></p>
<p>Muhafazakâr/İslamcı siyasetin önü bugün hegemonya üretememe, değer inşa edememe sorunuyla tıkanmış gözüküyor. Kültürel iktidar sorunu bunun bir tespiti ve dışavurumu olarak gündeme gelmektedir. Sorunun siyasal iktidar tarafından dile getirilmesine önemli ölçüde bu tıkanma sebep olmuştur denilebilir.</p>
<p>AK Parti’nin “sessiz devrim” süreci referanslarını nereden alıyordu diye sorduğumuzda, buna muhafazakâr veya İslamcı değerleri adres verme imkanı pek mümkün gözükmüyor. Gelinen nokta açısından bakılacak olduğunda bilhassa İslamcı düşünce ve siyasetin mevcut tabloyu içine sindirebileceği kolay kolay iddia edilemez. AK Parti muktedir konuma geldiği andan itibaren tam da sosyal ve siyasal dönüşüm projesi/stratejisi anlamında bir belirsizlik kriziyle karşı karşıya gelmiştir denebilir. Devletçi, millici ve kalkınmacı söylemlerle bu krizi aşma çabası reel-politik açısından elbette rasyonel bir karşılığa sahip. Fakat bunun en azından AK Parti’nin ruhundaki İslamcı temayülleri soğurabilmesi pek mümkün değil. Bu yüzden siyasal iktidar tarafından yapılan kültürel iktidar sorgulaması sadece kültür alanına dair bir sorunsallaştırma olarak anlaşılmamalı. Aslında makro bir dönüşüme, bir dönüştürme projesine ihtiyaç var ve bunu sağlamanın yolu da kültürel iktidarı dahası hegemonyayı temin etmekten geçiyor. Gayet basit: sessiz devrimlerin yerini artık kültürel devrimlerin alması gerekmekte. Yeni Türkiye’yi inşa edebilmek için zamanın ruhuyla örtüşen bir büyük dönüşüm vizyonuna ihtiyaç var. Buysa tek başına siyasal iktidardan beklenilmeyecek bir iş. Ancak siyasal iktidarın devamlılığı belli bir aşamadan sonra değer üretmekle kaim hale gelmektedir. Devletçi, millici, kalkınmacı politikalar biraz da konjonktürel sebeplerle bu zorunluluğu şimdilik ikinci plana itmiş durumda. Ne var ki zamanın ruhu bunu önümüzdeki süreçte daha acil bir konuma getirecek, İslamcı siyasetle kitlelerin beraberliğini bir yol ayrımına doğru götürecektir.</p>
<p><strong>Büyük Dönüşümün Şartı: Kültürel Hegemonya</strong></p>
<p>Bunun için kültürel hegemonyanın siyasal iktidar açısından giderek daha elzem, daha vazgeçilmez hale geleceğini iyi görmek gerekir. Söz konusu hegemonyanın tamamen iktidar refleksleriyle inşa edilemeyeceğini ise unutmamalı. Bu hegemonyayı kuracak olan toplumsal ve kültürel değerler nihayetinde iktidar gücünden bağımsız, daha rasyonel, aynı zamanda daha tabii bir inkişafın ürünü olacaktır. Jakoben, elitist modernleşme politikalarının başarısızlığı, bu anlamda ders alınması gereken tarihsel bir tecrübe olarak önümüzde durmakta. İktidar olmakla muktedir olmak arasındaki farkın sadece “sistem” sorunu olmadığını bugün daha iyi anlayacak bir noktaya doğru gelmiş bulunuyoruz.</p>
<p>Lukacs’ın dediği gibi politika sadece araçtır, hedefse kültürdür. İktidara atfettiğimiz hükümranlık gücü kültürel ve entelektüel güçten yoksun kaldığı takdirde bir istikbal vaat edemeyecektir. Muhafazakâr/İslamcı siyaset bugün reel dünyanın koşullarıyla sınırlanmış bir görüntü ortaya koyuyor. Bu sınırların aşılabilmesi için tam anlamıyla kültürel hegemonyayı kuracak bir zihin gücüne ve üstünlüğüne ihtiyaç var. Siyasal iktidarın bu konuda bir farkındalığa sahip olması her şeye rağmen önemli bir şans. Her halükarda İslamcılığı irrasyonel politika ve projelerle ayağa düşürmeden realize etme becerisi ve titizliğini göstermek icap eder. Evet bu kolay değil, belki bazı riskleri göze almadan olabilecek bir şey olarak da gözükmüyor ancak belli bir ruh ve istikamet beraberliğini muhafaza edebilmemiz halinde İslamcı düşüncenin emeklemekten çıkıp yürümeye başladığı günleri pekala ümit edebiliriz. Yeter ki “zamanın ruhu”nu kavrayıcı/kuşatıcı perspektiften bir İslam aydınlanmasını yaşayabilelim.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gelecegini-arayan-siyaset/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emperyalizmin Kudüs Maskesi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/emperyalizmin-kudus-maskesi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/emperyalizmin-kudus-maskesi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Metin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 May 2018 21:35:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[9. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Metin]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizmin Kudüs Maskesi]]></category>
		<category><![CDATA[Haziran 2019]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2135</guid>

					<description><![CDATA[İslam dünyasının parçalanmışlığı Orta Doğu coğrafyasının en büyük zaaflarından biri olmaya devam ediyor. Kudüs’le ilgili gelişmeler ise kötü bir fırtınanın habercisi gibi. Dünya halklarının İsrail’e karşı verdiği tepkiler bir işe yarayabilir lakin bu, Trump’ın ve İsrail’in duracakları anlamına gelmez. Genel tablo, Trump’ın büyük bir kumar oynadığını gösteriyor. Kudüs aslında bir maskeden ibaret; bunun üzerinden Amerika emperyal hegemonyasını dünyaya ilan etmenin keyfini sürüyor. Emperyalizmin Orta Doğu coğrafyasında ulaşmak istediği nihai hedef hakkında köşeli, kati sözler söylemek kolay ama bir tarafıyla yanlışlanmaya müsait mahiyettedir. Bilimsellikten ve nesnellikten uzaklaşmayla sonuçlanan böylesi söylemler köşeli olduğu kadar nispeten ajitatif bir nitelik taşır. Reel siyasetin karşı karşıya olduğu zorunlulukları büyük ölçüde göz ardı etmekle maluldürler. Konu emperyalizm olunca, işin içerisine belli bir duygusallık da girmekte ve buradan kolektif illüzyonlar kolaylıkla türeyebilmektedir. Orta Doğu’nun siyasal, kültürel ve ekonomik açıdan hayli hassas dengeler üzerinde duran kritik konumu, spekülatif mahiyetteki farklı senaryolara tabii ki kapı aralar niteliktedir. Spekülatif olmakla kalmayıp, reel siyasetin bile pek çok değişken ve belirsizlikten mütevellit kontrol edilemez bir görünüme sahip olduğu ayrı bir gerçek. Orta Doğu gerçekten de sürekli kaynayan ve nereden, nasıl patlayacağı belli olmayan bir kazana fazlasıyla benzemekte. Bunda, sadece emperyalist güçlerin yeni güç dengeleri ve/veya alanları oluşturmak yönündeki politikaları değil, bölgenin dinamikleri &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>İslam dünyasının parçalanmışlığı Orta Doğu coğrafyasının en büyük zaaflarından biri olmaya devam ediyor. Kudüs’le ilgili gelişmeler ise kötü bir fırtınanın habercisi gibi. Dünya halklarının İsrail’e karşı verdiği tepkiler bir işe yarayabilir lakin bu, Trump’ın ve İsrail’in duracakları anlamına gelmez. Genel tablo, Trump’ın büyük bir kumar oynadığını gösteriyor. Kudüs aslında bir maskeden ibaret; bunun üzerinden Amerika emperyal hegemonyasını dünyaya ilan etmenin keyfini sürüyor.</strong></p>
<p>Emperyalizmin Orta Doğu coğrafyasında ulaşmak istediği nihai hedef hakkında köşeli, kati sözler söylemek kolay ama bir tarafıyla yanlışlanmaya müsait mahiyettedir. Bilimsellikten ve nesnellikten uzaklaşmayla sonuçlanan böylesi söylemler köşeli olduğu kadar nispeten ajitatif bir nitelik taşır. Reel siyasetin karşı karşıya olduğu zorunlulukları büyük ölçüde göz ardı etmekle maluldürler. Konu emperyalizm olunca, işin içerisine belli bir duygusallık da girmekte ve buradan kolektif illüzyonlar kolaylıkla türeyebilmektedir.</p>
<p>Orta Doğu’nun siyasal, kültürel ve ekonomik açıdan hayli hassas dengeler üzerinde duran kritik konumu, spekülatif mahiyetteki farklı senaryolara tabii ki kapı aralar niteliktedir. Spekülatif olmakla kalmayıp, reel siyasetin bile pek çok değişken ve belirsizlikten mütevellit kontrol edilemez bir görünüme sahip olduğu ayrı bir gerçek.</p>
<p>Orta Doğu gerçekten de sürekli kaynayan ve nereden, nasıl patlayacağı belli olmayan bir kazana fazlasıyla benzemekte. Bunda, sadece emperyalist güçlerin yeni güç dengeleri ve/veya alanları oluşturmak yönündeki politikaları değil, bölgenin dinamikleri de şüphesiz önemli bir etken. İslamcı düşünce ve hareketlerin en önemli merkezi (yatağı) olmanın yanı sıra bir taraftan Kürt milliyetçiliği, diğer taraftansa İsrail kaynaklı Siyonist unsurlar burayı doğal bir çatışma alanı haline getiriyor. Bugün gerek Kudüs’te gerekse Suriye’de yaşanan çatışmalar bölgenin kültürel ve siyasal koşullarındaki bu çatışma potansiyelinin birer sonucu diye kabul edilebilir. Çatışma bir bakıma bölgenin kaderidir ve Orta Doğu’nun geleceğini tayin edecek temel belirleyicidir.</p>
<p><strong>Devlet Terörü, Hakikati Başka Türlü İfşa Ediyor</strong></p>
<p>Böyle düşünmeye başladığımız anda olan biteni normalleştirmiş ve aslında emperyalizmin arka plandaki etkilerini göz ardı etmiş oluyoruz. Emperyalizmin istediği de bu: Çatışmayı problemin doğal çözüm yolu olarak görmek. Böyle bakınca şiddet artık tek çare olarak kabul görmeye başlıyor. Oysa çatışma potansiyelinin çatışmayı her halükarda zorunlu kıldığını varsaymak doğru değil. Siyaset dediğimiz şey çatışmayı ortadan kaldırmak için vardır. Şayet siyaset samimiyetten ve ilkelerden uzaklaşmışsa ortada bir kötü niyetin olduğundan bahsetmek mümkün. Başka türlü ne terörün ne de savaşların arka planını kavrayabiliriz. Her ikisi de aslında kötü niyetli siyasetin sonuçlarıdır denebilir.</p>
<p>Türkiye olarak biz bu gerçeği terör konusunda fazlasıyla gördük. Siyaseti çözüm aracı kılmak istemeyenler dönüp dönüp terörü kışkırttılar ve kullandılar. Amaç uzlaşmak değildi çünkü. Terör, uzlaşma diline karşı sadece ben/biz diyen bir anlayışın, tarafgir bir kabile psikolojisinin aygıtı oldu.</p>
<p>Amerika ve İsrail ikilisi tarafından bugün Kudüs’te yapılanların adı tek kelimeyle terörizmdir. Hak hukuk tanımayan uygulamalar, devlet tarafından yapılsa da bunun adı terörizmdir. Uluslararası hukuku tanımamak açısından bakıldığında hem ABD’yi hem de İsrail’i terörist olarak ilan etmek gerekir. Ama siyaset burada da ne yazık ki güce göre şekil almaya devam ediyor.</p>
<p>Gücün bu kadar aleni şekilde hoyratça kullanılması düşündürücüdür. Emperyalizm vurgusunun fazlaca abartılmış olabileceği, reel siyasete yönelik pek de nesnel olmayan değerlendirmeler dolayısıyla hamasetin kamuoyunda genellikle egemen olduğu konusunda belli bir ihtiyat payını muhafaza ederek hareket etmenin önemini her şeye rağmen yadsıyor değiliz</p>
<p>En azından ne Amerika’yı ne de Avrupa’yı sadece emperyalizm realitesi üzerinden açıklayamayacağımızı biliyoruz.</p>
<p>Amerikan siyasi tarihine baktığımızda bu ihtiyatımızı haklı kılacak verilere sahibiz çünkü. Dahası Fukuyama, Brzezinski gibi yazarları okuduğumuzda Amerika’nın dünyaya barış ve huzur getirmek için küresel bir sorumluluk gösterdiğine dair iddialarının tamamen yabana atılmaması gerektiğini bile yer yer düşünebiliyoruz.</p>
<p><strong>Tahterevalli Oyunu</strong></p>
<p>Ancak Amerika, paradoksları sebebiyle bizi ikna etme gücünü giderek kaybediyor. Küresel güç olduğundan bu tarafa yaşadığı paradokslar dolayısıyla zaten emperyalizmin timsali haline gelmekten kendisini kurtaramıyor. Amerika’nın gerçek yüzü belki de bu paradokslarda yatmakta. O yüzden Amerikan siyaseti uzun erimli bakıldığında tam bir tahteravalliyi andırıyor. Clinton, Bush, Obama, Trump. Siyaset, rasyonelle irrasyonel arasında neredeyse istikrarlı bir şekilde gidip geliyor. Fakat bu gidip gelmeler emperyalizm gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Hatta belki Trump’la beraber bu gerçek yeni bir evreye ulaşmak üzere.</p>
<p>Amerikan emperyalizmi, 20-21. yüzyılın koşulları içerisinde oyunu sanki böyle oynaması gerektiğinden hareket ediyor ve Trump gibi liderleri de adeta bu oyunun bir parçası olarak sahaya sürüyor.</p>
<p>Neo-conlar bir tarafa, evanjelizmin Bush döneminden bu tarafa Amerikan siyasetindeki etkisi üzerine ileri sürülen iddiaları belli bir şüpheyle karşılamadık değil. Evanjelistlerin belki güçlendiklerinden bahsedilebilir ancak Amerikan siyaseti kendi dengeleri ve hâkim mantığı içinde bunları tolere eder diye bir iyi niyet içinde olduk. Ancak geldiğimiz son durum, iyi niyetimizin gerçekler tarafından boşa çıkarıldığını artık iyice ortaya koymaktadır. Amerika, gücünün sorgulanmasını istemiyor. Suriye’de attığı geri adıma ve çaresizliğe karşılık daha büyük bir misillemeyle adeta öç alma politikası güdüyor.</p>
<p><strong>Büyük Resim Emperyalizmi Göstermekte</strong></p>
<p>Büyük resme bakıldığında ise ortada gerçekten de adım adım takip edilen bir stratejinin olduğu görülebiliyor. Suriye, İran ve Kudüs’le ilgili arka arkaya yapılanlara bakıldığında Trump’ın Amerikan başkanı olmasının ne kadar manidar olduğunu kabul etmek gerekiyor. Trump için “seçilmiş” değil “yapılmış” bir başkan demek pek yanlış olmaz. 6-7 aydan beri Amerikan elçiliğini Telaviv’den Kudüs’e taşımaya yönelik açıklamaların hiç de blöf falan olmadığını görünce Trump’ın evanjelist ve siyonist lobiler tarafından “yönetilen” bir lider olduğu konusundaki şüphelerimiz iyice artmaktadır.</p>
<p>Amerikan lobileri ve derin devleti, belli ki Trump’ın karakter özelliklerini bir fırsata dönüştürmenin peşinde. Bu açıdan çok sert kırılmaların ve değişimlerin yaşanabileceği bir sürece doğru gidiyoruz. Orta Doğu’da taşların yerinden oynama ihtimali giderek güç kazanıyor. İslam dünyasının parçalanmışlığı Orta Doğu coğrafyasının en büyük zaaflarından biri olmaya devam ediyor.</p>
<p>Kudüs’le ilgili gelişmeler ise kötü bir fırtınanın habercisi gibi. Dünya halklarının İsrail’e karşı verdiği tepkiler bir işe yarayabilir lakin bu Trump’ın ve İsrail’in duracakları anlamına gelmez. Genel tablo, Trump’ın büyük bir kumar oynadığını gösteriyor. Kudüs aslında bir maskeden ibaret; bunun üzerinden Amerika emperyal hegemonyasını dünyaya ilan etmenin keyfini sürüyor.</p>
<p><strong>Türkiye Orta Doğu’nun Umudu</strong></p>
<p>Türkiye burada kendisine yakışan tarihi rolünü oynamak, dahası maskeyi düşürmek zorunda. Bunun Türkiye’ye bazı bedellerinin olmayacağını söyleyebilme şansımız elbette yok. Ama Türkiye’yi Türkiye yapacak olan da budur. Bu gibi durumlarda halk desteği büyük öneme sahip. Üç milyon Suriyeli mülteciye ev sahipliği yapmanın bedelini ödemekten nasıl gocunmadıysak, burada da Türkiye’nin maruz bırakılacağı ekonomik ve siyasi baskıları devlet-halk kenetlenmesi içinde göze almamız gerekiyor.</p>
<p>Amerika’nın Kudüs üzerinden Orta Doğu’yu ateşe verme planını bozabilecek lider gücün Türkiye olduğu unutulmamalı. Halkımızın bu şuurla hadiseye yaklaşması halinde Türkiye çok daha özgüvenli bir duruş ortaya koyabilecektir. Bedel ödemekten korkmayan bir Türkiye, Orta Doğu’nun umudu olmayı mutlaka başaracaktır.</p>
<p>Bizi Amerika, Avrupa gibi emperyalist, sömürgeci güçlerden ayıran farkımız da ancak bu şekilde tebarüz ettirilebilir. Batı dünyası sömürgecilik tarihinin alışkanlıklarından kurtulma becerisini bir türlü gösteremedi, gösteremiyor.</p>
<p>Bir taraftan insanlık ve demokrasiden bahsetmekte, mesela Suriye güçlerinin Doğu Guta’da kimyasal silah kullanmasına yönelik yapmacık hassasiyet gösterilerinde bulunmakta iken, diğer taraftan Kudüs’te ateşi fitillemekten çekinmeyebiliyor. Bunun nasıl bir ikiyüzlülük olduğunun görülerek, insanlık vicdanında siyonizmin ve Amerika’nın mutlaka yargılanması gerekmektedir.</p>
<p>Kudüs, emperyalist tezgâhlara alet edilemeyecek kadar dinî kimliğiyle özdeş ve mücessem bir maneviyat şehridir. Onun kirli oyunlarla kirletilmesine müsaade etmemeyi bir insanlık vecibesi saymak icap eder. Bu yüksek ahlakı batı dünyasının oluşturamayacağı anlaşılıyor. Bizim zalimlere öğretmemiz gereken bazı değerlerin olduğu aşikâr.</p>
<p>İsmet Özel’i haklı kılacak şekilde yine tarihi sorumluluğumuzu yerine getirme göreviyle karşı karşıyayız: Türkiye, emperyalizme boyun eğmeyen yegâne güç olarak Orta Doğu’da varlığını bir kere daha göstermek zorunda.</p>
<p><strong>Habil Ahlakı ve Tatar Ramazan</strong></p>
<p>Kudüs’ü bugün, yarın ve her zaman bir medeniyet sembolü olarak muhafaza etmekle mükellefiz. Medeniyetin; hoşgörü, iyilik ve merhametin, dolayısıyla bir ahlakın sembolü kılmakla mükellefiz. Bu ahlak, Kabil’e karşı Habil’in ahlakını temsil etmektedir. Kudüs’ün büyük fatihi, bilge kumandan Selahaddin Eyyubi’nin ahlakı bunun bir nişanesiydi.</p>
<p>1187 yılında Kudüs’ü fethettiğinde Eyyubi, askerlerinin katliama girişmesine kesinlikle izin vermeyerek hem Kudüs’ün maneviyatına olan saygısını gösterdi hem de insanlığa yüksek ahlakın bir örneğini sundu. Buna karşılık Arslan Yürekli Richard diye bilinen Haçlı kumandanı, 1191 tarihinde Akka şehrini alırken 2700 Müslümanı oracıkta katletmişti.</p>
<p>Batı’nın ruhundaki hırs ve vahşilik “arslan yürekli” zalimlerle kılıktan kılığa girerek planlarını sürdüre geldi. 1916’da emperyalist güçler arasında gizlice imzalanan Sykes-Picot gizli anlaşmasından söz edenlerin paranoyak bir emperyalizm hayaleti ürettiklerini söylemek artık pek kolay gözükmüyor.</p>
<p>Siyonist İsrail, emperyalizmin Orta Doğu’daki karakolundan başka bir şey değil. Siyonizm sadece kullanışlı bir aparattan ibaret. Evanjelist politikalar da Trump gibi Amerika’nın ileride günah keçisi olarak kullanım değerinden faydalanmaya müsait liderleri de büyük oyunun küçük parçaları.</p>
<p>Fakat büyük oyun karşısında çaresiz olduğumuzu zannetmek de bizi zillete sürükleyecek büyük bir yanılgıdır. Türkiye bugün Tatar Ramazanların siyasete damgasını vurabildiği bir ülke: “Biz bu oyunu bozarız!” Bozar mıyız orasını Allah bilir ama bozmak için en azından elimizi taşın altına koyabiliriz. Türkiye’yi Türkiye yapacak olan tam da budur.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/emperyalizmin-kudus-maskesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern Zamanların Yüzakı: İkbal</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/modern-zamanlarin-yuzaki-ikbal/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/modern-zamanlarin-yuzaki-ikbal/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Metin]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 Apr 2018 21:55:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[8. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Metin]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Düşüncesi]]></category>
		<category><![CDATA[İkbal]]></category>
		<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Düşüncesi]]></category>
		<category><![CDATA[Mayıs 2018]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1974</guid>

					<description><![CDATA[Bir İslamcı olarak İkbal, Batı düşüncesine karşı esas itibariyle reaksiyoner bir tutum içinde olmadığı gibi aksine İslam düşüncesinin ihyası için ondan fonksiyonel şekilde faydalanmaya çalışmıştır. Bunu bir yere kadar başarmış, gerek epistemolojik gerekse ontolojik sorunsallar çerçevesinde İslam düşüncesinin önünü açacak düzeyde yeni ‘hakikatler’ söylemiştir. Entelektüel Mecburiyetimiz Olarak Batı Düşüncesi Batı düşüncesini göz ardı ederek zihinsel bir inşa faaliyetinde bulunmamız tabii ki mümkün ama bunun entelektüel cazibe ve güç alanı oluşturması hemen hemen imkânsız. Batı düşüncesinin entelektüel birikimi ve dinamizmi bize bu acı gerçeği ister istemez dayatmakta. Fakat bu şu demek değil: Batı düşüncesine muhalif bir yönde at koşturmamız yanlıştır! Asla böyle bir kompleksten hareket ediyor değiliz. Batı’nın farkında olmakla ona mahkûm veya râm olmak birbirinden çok başka şeyler. Gerek Batı’ya bel bağlamanın gerekse onu her pahasına reddetmeye çalışmanın marazi bir kompleksin tezahürü olduğunu kavrayamadığımız sürece entelektüel kısırlığımız devam edecektir. Zihinlerimizin böylesi bir kompleksle çembere alınması daha baştan çıkışı olmayan bir yola girdiğimizin işareti diye kabul edilmeli. Dolayısıyla her entelektüel atılım Batı düşüncesiyle karşılaşma veya yapılan hesaplaşmalardan beslenmek zorundadır. Mevlana’nın pergel metaforu bu manada entelektüel zekâlar için yol gösterici bir kıymete sahip: “Pergelin iğneli ayağı sabittir benim dinimde ama diğer ayağıyla yetmiş iki milleti dolaşırım.” Bir ayağı yaşadığı toprakların kültürüne basarken, &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bir İslamcı olarak İkbal, Batı düşüncesine karşı esas itibariyle reaksiyoner bir tutum içinde olmadığı gibi aksine İslam düşüncesinin ihyası için ondan fonksiyonel şekilde faydalanmaya çalışmıştır. Bunu bir yere kadar başarmış, gerek epistemolojik gerekse ontolojik sorunsallar çerçevesinde İslam düşüncesinin önünü açacak düzeyde yeni ‘hakikatler’ söylemiştir.</strong></p>
<p><strong>Entelektüel Mecburiyetimiz Olarak Batı Düşüncesi</strong></p>
<p>Batı düşüncesini göz ardı ederek zihinsel bir inşa faaliyetinde bulunmamız tabii ki mümkün ama bunun entelektüel cazibe ve güç alanı oluşturması hemen hemen imkânsız. Batı düşüncesinin entelektüel birikimi ve dinamizmi bize bu acı gerçeği ister istemez dayatmakta. Fakat bu şu demek değil: Batı düşüncesine muhalif bir yönde at koşturmamız yanlıştır! Asla böyle bir kompleksten hareket ediyor değiliz. Batı’nın farkında olmakla ona mahkûm veya râm olmak birbirinden çok başka şeyler. Gerek Batı’ya bel bağlamanın gerekse onu her pahasına reddetmeye çalışmanın marazi bir kompleksin tezahürü olduğunu kavrayamadığımız sürece entelektüel kısırlığımız devam edecektir. Zihinlerimizin böylesi bir kompleksle çembere alınması daha baştan çıkışı olmayan bir yola girdiğimizin işareti diye kabul edilmeli. Dolayısıyla her entelektüel atılım Batı düşüncesiyle karşılaşma veya yapılan hesaplaşmalardan beslenmek zorundadır. Mevlana’nın pergel metaforu bu manada entelektüel zekâlar için yol gösterici bir kıymete sahip: “Pergelin iğneli ayağı sabittir benim dinimde ama diğer ayağıyla yetmiş iki milleti dolaşırım.”</p>
<p>Bir ayağı yaşadığı toprakların kültürüne basarken, diğer ayağıyla dünyayı dolaşan bir entelektüel portresinden söz etmenin günümüzde artık pek de kıymet-i harbiyesi kalmadı denebilir. Müslüman entelektüeller de sol, liberal cenahtakiler kadar bugün batı düşüncesini yakından takip ediyor durumdadırlar. Fakat bu takip edişte, tanımaktan öteye nasıl bir tecessüs ve tasarruf çabası vardır diye bakıldığında, doğrusu vereceğimiz cevabın entelektüel ciddiyet açısından bizi şüpheye düşüreceği kanaatindeyim. Reaksiyoner tutum sadece ideolojik, siyasi planda değil entelektüel alanda da kendisini fazlasıyla göstermekte; İslam düşüncesi bugün biraz da bu yüzden yerinde saymaya devam etmektedir.</p>
<p>Tarihi, kültürel mirasımızla irtibatımızı artırma yolundaki çabaları hiç şüphesiz takdire şayan buluyor ve kültürel inşa açısından olmazsa olmaz kabul ediyorum. Ancak sahici, güçlü bir yenilenmenin gerçekleşmesi için entelektüel hayatımızın pergel metaforuna uygun bir tecessüse ve cehde talip olmasını kritik derecede önemli sayıyorum. Yerli duruş elbette olmazsa olmaz, ancak Batı düşünce birikimine teğet veya mesafeli duran her entelektüel girişim tarihin gerisinde kalmaya mahkûm.</p>
<p>İslam düşüncesindeki kriz ve yenilik ihtiyacı 19. yüzyıldan beri şiddetini bütün ağırlığıyla muhafaza etmekte. 20. yüzyıl başlarında pozitivizm ve materyalizm baskısının iyiden iyiye hissedilmesiyle Müslüman mütefekkirlerdeki reaksiyoner tavrın daha da derinleştiği bir gerçek. 20. yüzyılın en büyük Müslüman düşünürlerinden biri olan Muhammed İkbal’in farkını her şeyden önce sanırım burada aramak gerekir. Bir İslamcı olarak İkbal, Batı düşüncesine karşı esas itibariyle reaksiyoner bir tutum içinde olmadığı gibi aksine İslam düşüncesinin ihyası için ondan fonksiyonel şekilde faydalanmaya çalışmıştır. Bunu bir yere kadar başarmış, gerek epistemolojik gerekse ontolojik sorunsallar çerçevesinde İslam düşüncesinin önünü açacak düzeyde yeni ‘hakikatler’ söylemiştir. İkbal’in bu anlamda entelektüel bir yeniliğe imza attığını söylemenin mübalağa olacağı kanaatinde değilim. Söz konusu yeniliğin İslami düşünce birikimiyle Batı düşüncesi arasında gerçekleştirilmiş bir sentezin ürünü olduğu da aynı şekilde doğru ve önemli noktalardan biridir. Hepsinden önemlisi İkbal, bütün bu sentez çabalarını yürütürken tevhit ilkesine tam anlamıyla bağlı kalmış bir muvahhittir. Kur’an hakikatlerinden sapma anlamına gelecek bir tavize asla müsaadesi yoktur. Mümin tavır ve duruşunu bütün samimiyetiyle korumuştur.</p>
<p><strong>Yüzyılın Entelektüel Tecdit Hamlesi</strong></p>
<p>Son iki yüzyıl içinde İslami temelli muhtelif tecdit hareketlerinin ortaya çıktığı bir gerçek. Bunların bir kısmı siyasi yol ve araçlarla doğrudan realize edilebildi. Bir kısmı da reel-politik hayat üzerinde daha dolaylı şekilde dönüştürücü etkiler ortaya koyabildi. Diğer bazısı ise teorik/ideolojik söylemler olarak ya tamamen bireysel söylemlerle ya da cemaat hayatıyla sınırlı düzeyde kaldı. Fakat yeni bir kültür ve medeniyet oluşumuna yol açacak düzeyde daha temelli bir tecdit düşüncesi mümkün olamadı. Hemen hemen bütün tecdit hareketleri, taşıdığı reaksiyoner karakter sebebiyle modern hayatı İslamileştirme formüllerinin/yöntemlerinin üretilmesi çabalarıyla motive oldu. Dolayısıyla modern hayata birtakım İslami farklarla dâhil olmanın ötesine bir türlü geçilemedi. Modernlikle İslam arasındaki bölünmüşlükten ve eklektik yaklaşımdan kaynaklanan kültürel şizofreniyi ise yadırgamayacak kadar normalleştirdik. Gerçek anlamda bütüncül, tutarlı bir tecdit düşüncesi inşa etmeyi başaramadık. “Bilginin İslamileştirilmesi” gibi uzlaşmacı yaklaşımları matah bir şey zannetmekten bir türlü vazgeçmediğimiz için belki de bugün yerimizde saymaya devam ediyoruz. Bunda pragmatizme verilen tavizin ve bütüncül bakışı ihmal etmenin çok ciddi rolü var. Hiç şüphesiz eklektizmi aşmanın bütüncül bir kavrayışa sahip olmaktan başka yolu yok.</p>
<p>Kanaatimce son iki yüzyıla damgasını vuran en temelli entelektüel tecdit düşüncesi Muhammed İkbal’den çıkmıştır. İkbal’in tecdit girişimi ne Abdullah Cevdet ne Cemaleddin Afgani ne Ali Şeraiti ne de aklımıza gelebilecek diğer entelektüellerle kıyas edilemeyecek kadar bütüncül ve temelli bir kavrayışa sahiptir. Epistemolojiyle ontoloji, ontolojiyle devlet ve siyaset teorisi arasında kurduğu akli ilişkilerle İslami düşüncenin baş belası olan eklektizmi aşma yolunda ciddi bir mesafe kat eder. Kanımca İkbal’in düşünsel önemi dün de bugün de yeterince anlaşılabilmiş değil. Belki girift ve çetrefil özelliklerinden dolayı belki de tevarüs ettiğimiz kültürel, zihinsel önyargıların etkisiyle İkbal’i anlama zahmetine bile katlanmamış gibiyiz.</p>
<p>Onu hep andık, önemsedik ama belki de zor ve tekinsiz bulduğumuz için doğrudan düşüncesiyle ilgilenme ihtiyacı duymadık. En doğru ifadesiyle üretmeden tükettik. Dahası yalnızlığa ve hatta anlaşılmazlığa mahkûm ettik.</p>
<p>Oysa İkbal’in düşüncesi, bütüncül karakteri ve evrensel tecessüsüyle bugün, İslam düşüncesi adına büyük bir tecdit imkânını içersinde barındırıyor. Onun bütüncüllüğünü temin eden en önemli özelliği epistemik alandaki başarısı ve/veya orijinalliğidir. İslam düşüncesi, son iki yüzyıldır ne yazık ki epistemik bir çıkmaza saplanıp kalmış, daha açıkçası bu çıkmazı eklektik çözümlerle aşmaya, yer yer kamufle etmeye çalışmıştır. İkbal, yeni bir kültür ve medeniyet atılımı için epistemik temellerin sağlam ama tevhidi çerçevede atılması gerektiğinin farkındadır. Muhtemelen İslam dünyasındaki gerilemenin belki de her şeyden daha fazla epistemik sorunsalla ilgili olduğunu tahmin etmektedir. Bunun için bir taraftan İslami düşünce birikimine eleştirel bir gözle bakma çabasını göstermiş diğer taraftan İslam düşüncesiyle Batı düşüncesi arasında kurulabilecek ilişki ve yakınlıkları değerlendirerek bir senteze varmaya çalışmıştır. Bu yolla İmam Gazzali’den sonraki belki en önemli epistemik tecdit hamlesini gerçekleştirmiştir de diyebiliriz. Fakat yaptığı iş, yine de Gazzali temelli bir tecdittir.</p>
<p><strong>Aklın Yapısökümü ve Yeniden İnşası</strong></p>
<p>İkbal, İslam düşüncesinde bir çeşit “entelektüel ihtilal” gerçekleştirmiş bir mütefekkir olarak Gazzali’ye tarihsel bir önem atfeder. Sezgiyi rasyonel düşüncenin (aklın) üstünde ayrı ve üstün bir bilgi kaynağı olarak tespit ettiği için, onun İslam düşüncesindeki akılcı geleneğin aşılmasında oynadığı öncü rolü takdirle anar. Bu açıdan “ruhsuz rasyonalizm” karşısında metafiziğe kazandırdığı itibarı dikkate alarak Kant’la olan benzerliğine -farklı taraflarıyla beraber- dikkat çeker. “Ancak Kant’la Gazzali arasında önemli bir fark vardır. Kant, kendi ilkelerine uygun şekilde hareket ettiğinden Allah’ı tanıma imkânını kabul edemezdi. Gazzali ise analitik düşüncede bir şey bulamayınca mistik deneyimlere yöneldi ve onlarda din için bağımsız bir içerik olduğunu fark etti.” (İkbal, 2013, s. 17) Mistik yani içsel tecrübeyi bir bilgi kaynağı olarak ortaya koyması, İkbal’in Gazzali’ye atfettiği “entelektüel ihtilal”in temel dayanağıdır. Zira mistik tecrübe ve bilgiye vehim gözüyle bakılamaz. O, hakikate vasıl olmanın olmazsa olmazlarındandır.</p>
<p>Vahiy de zaten mistik tecrübe sayesinde elde edilmiş, Allah’ın lütfuyla verilmiştir. Fakat tarih de bütün evren gibi aslında dinamik bir yapıdır. Hazreti Peygamberle birlikte peygamberliğin dolayısıyla vahyin son bulmasının sebebi tam da buradadır: Tarihi süreç insan(lık) aklını beli bir seviyeye ve olgunluğa getirmiş, vahyin güncellenmesine artık gerek kalmamıştır. “İslam’ın doğuşu tümevarımsal aklın doğuşudur. İslam’da peygamberlik sona erer, zira son bulması gereğini hissetmiştir.” (s. 127)</p>
<p>Mesele şimdi, aklı doğru ve etkin şekilde kullanmaktır. İkbal’in buna istinaden yapacağı -denebilirse ki- yeni ihtilal de Gazzali’yi ters yüz etmeye değil tamamlamaya yönelik bir adımdan doğar. “Gazzali, düşünceyle sezgi arasında organik bir ilişki olduğunu ve düşüncenin daima hareket halindeki zamanla bağlantılı olması nedeniyle sınırlı ve tatmin etmez olduğunu anlayamadı. Bununla birlikte düşüncenin sınırlı olması nedeniyle Sınırsız olana kadar ulaşmasının mümkün olmadığı anlayışı, düşüncenin idrak tarzı konusunda oluşan yanlış anlayışa dayanmaktadır.” (s. 17) Bunun için, İkbal, rasyonalizmin oluşturduğu düşünce-varlık ikilemini sorgular, bu ikilemin aslında evrendeki dinamik yapıyla uyuşmadığını ileri sürer. Düşünceyi dikey bir eksen üzerine oturtarak ona yeni işlevler atfeder. Zira “Hem Kant hem de Gazzali bilimin her hareketinde düşüncenin kendi sınırını aştığı gerçeğini göremedi&#8230; Düşünce esas itibarıyla sınırlanamaz.” (s. 18) Dolayısıyla evrenin dinamik, hareketli yapısıyla mütenasip bir bilme ve anlama tarzını geliştirmek gerekmektedir. Duyum ve gözlem dünyasına bağlı felsefi-bilimsel aklın sınırlı imkanlarıyla bu mümkün olmayacaktır. İkbal buradan hareketle kendi düşünce sistematiğini kurar: Düşünceye, başka deyişle akla yeni bir boyut kazandırmakta, felsefi ve bilimsel gidimlilikle sınırlı akıl kavramını (rasyonalizmi) böylece yerinden etmektedir.</p>
<p>Gazzali’de olduğu gibi keşif (mükaşefe) akıl dışında tutulmamış, sezgisel tecrübe ile aklın keyfiyeti (potansiyel melekeleri) arasında yeni bağlar kurulabileceği öngörülmüştür. Akla atfedilen bu keyfiyet ve rolün ilham kaynağı Whitehead ve Bergson kaynaklı “süreç felsefesi”dir. Buna göre oluş süreçlerinin bizim bilişsel melekelerimizi etkilemesi mukadderdir. İkbal de bilme/anlama faaliyetiyle ilgili olarak özneyi (insanı) nesnesinden ayrıştıran statik anlayışı, dinamik bir epistemeyle değiştirir: Nesnelleştirilmiş, statik öznenin/aklın yerine içsel tecrübeleriyle tekamül eden dinamik özneyi koyar, bu öznenin hakikati bütünsel olarak görebilme kabiliyetiyle tefrik olduğunu belirtir.</p>
<p><strong>Nesnellik Kavramının Yapısökümü ve Yeniden İnşası</strong></p>
<p>Dini tecrübeyi hiyerarşik olarak diğer rasyonel aklın üzerinde bir çeşit üst akıl konumuna koyması, tevhidi hassasiyetin bir sonucu olsa bile aynı zamanda bu tecrübenin doğasıyla da ilişkilendirilmiştir. Fakat bu tecrübede İkbal’in akla verdiği rol, gerek tutarlılık gerekse nesnellik konusundaki titizliğinin en önemli emarelerinden biridir. İçsel tecrübe yani mükaşefe başına buyruk, akıldan izole bir faaliyet değildir.</p>
<p>Ne ki rasyonel bilgiler gibi bir nesnelliği de yoktur. “Dini deneyimler, içinde bilinç barındıran ve doğrulanabilmesi dışında içeriği başkalarına aktarılamayacak bir duygu halidir.” (s. 37) Aktarılabilir, paylaşılabilir bir nesnelliği olmamakla beraber, İkbal sezgisel bilginin doğrulanabilir olma niteliğinin altını çizmekte, entelektüel ve ameli diye tanımladığı ölçütlerle mistik bilgiyi akılla uyumlu hatta bağlı hale getirmekte, böylece ona asgari veya kısmi diyebileceğimiz nitelikte bir nesnellik şartı koymaktadır: “Yani elimizde, onun gerçekliğini doğrulayacak bir kıstasımız var mıdır? Sadece kişisel deneyim, bu tür bir kabullenmenin temeli olacaksa din, birkaç kişinin mülkiyeti olmaktan öte bir şey olmazdı. Şükürler olsun ki diğer bilim dallarına uygulanabilen kıstaslardan farkı olmayan ölçütlerimiz var. Ben onlara entelektüel ve pragmatik ölçütler diyorum.” (s. 37)</p>
<p>Hakikatle kurduğumuz ilişkinin seyr-i sülûk gibi ontolojik süreçlerle ilişkilendirilmesi yeni bir gelişme sayılmaz, ancak ontolojik inkişafın akli inkişafla ilişkilendirilmesi ve buna bağlı olarak aklın sınırlarının metafizik alan içine doğru genişletilmesi yenidir. Bunun akıl-bilim-din ilişkisi açısından epistemik bir devrim niteliğinde olduğunu söylersek hiç de hamaset yapmış olmayız. Ancak sorunsuz denecek kadar mükemmel bir epistemoloji olduğunu iddia edecek olduğumuzda hamaset yaptığımız aşikardır. Buradaki nesnellik probleminin kolay aşılabilir bir problem olmadığını bilmek zorundayız. Belki problem tanımlarımızı bile yeniden ele almak, insan-varlık, insan-hakikat ilişkilerini yeni bağlamlara taşımak gerekebilir. Lakin İkbal’in yaptığı epistemik atılımın kıymetini o günden bugüne yeterince idrak edebildiğimiz söylenemez.</p>
<p>Nurettin Topçu’nun İkbal düşüncesiyle bağlantılı şekilde yeni verimler ortaya koyduğu, ahlaki ve ontolojik açıdan onu ileri düzeylere taşıdığı çok rahatlıkla ileri sürülebilir. Ancak epistemik boyutunun ihmal edildiğini, bununsa bütüncül bir ontoloji ve medeniyet inşası için belirleyici bir zorunluluk olduğunu kaydetmek gerekiyor. İkbal’in epistemolojisi felsefi ve bilimsel içerikli yeni gelişmeler ışığında ikmal edilerek güncellenebildiği takdirde, buradan entelektüel düşünceyi evrensel düzeyde etkileyecek çığır açıcı sonuçlar beklenebilir. Şayet bunun bir çözüm olamayacağını düşünüyorsak, o zaman asrın idrakini belirleyecek entelektüel bir ihtilal için elzem nitelikteki en önemli işlerden birinin yeni bir epistemoloji ortaya koymak olduğunu anlamak zorundayız.</p>
<p>Aksi halde çalmayı bir türlü beceremeyip bugüne kadar olduğu gibi oynamakla yetinmeye devam edeceğiz demektir.<br />
____________________<br />
İkbal, Muhammed (2013), İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden Yapılandırılması, Çev: Prof. Dr. Celal Soydan, Hece Yayınları.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/modern-zamanlarin-yuzaki-ikbal/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İktidarın Kültürle İmtihanı</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/iktidarin-kulturle-imtihani/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/iktidarin-kulturle-imtihani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Metin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Mar 2018 21:35:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Metin]]></category>
		<category><![CDATA[İktidar]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kültürle İmtihan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1832</guid>

					<description><![CDATA[Günü kurtarmaya yönelik yaklaşımlar siyaseti, bürokrasiyi ve birtakım simsarları memnun edebilir ama buradan kültürel bir mayalanma umut edilemez. Oysa kültürel-entelektüel meydan okumayı ve evrensel bir teklifi izhar ettirmek, Yeni Türkiye’nin en ayırt edici ontolojik şartlarından biridir. Buysa siyasal iktidar tarafından oportünist/pragmatik politikalara feda edilmeyecek kadar hassasiyetle üzerinde durulması gereken bir sorumluluk meselesidir. Türkiye’deki kültürel hayatı ikili kutuplaşma ekseninde okumanın siyasi, ideolojik gerekçelerinin olduğu malum. Büyük ölçüde merkez-çevre ayrımıyla tanımlanan kutuplaşma olgusu, Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye romanında olabildiğince gerçekçi bir temsil niteliği kazanmıştır. İki ayrı dünya arasında modern batı medeniyetinden kaynaklanan büyük farklar vardır. Ancak Fatih-Harbiye şeması günümüz Türkiye’sinde artık temsil kabiliyetini yitirmiş bulunuyor. Eski-yeni, geleneksel-modern, dini-seküler ikiliklerinin bugün tamamen namevcut hale gelmediğini fakat yeni bir muhtevaya büründüğünü, şekli unsurlardan öteye bir mahiyet değişiminin söz konusu olduğunu öncelikle ayırt etmek gerekir. Tespitimizi bir adım daha ileriye götürerek ikilikler arasındaki kalın çizginin giderek inceldiğini, tezatların nispeten azaldığını söylemek de mümkün. Buna rağmen sosyal ve siyasal hayatımız içersinde kültürel çatışmanın öneminden halen hiçbir şey kaybetmemesi de ilginçtir. Bilhassa siyasetin kültürel ayrışmaların etkisinde şekillenmeye devam etmesi, bizdeki kültürel asabiyetin gücünü bütün sarahatiyle ortaya koymaktadır. Ne ki kültürel asabiyetin başat olma vasfını teyit etmemiz halinde, yaşadığımız sürecin ne kadar paradoksal bir görüntü verdiğini fark etmemiz icap &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Günü kurtarmaya yönelik yaklaşımlar siyaseti, bürokrasiyi ve birtakım simsarları memnun edebilir ama buradan kültürel bir mayalanma umut edilemez. Oysa kültürel-entelektüel meydan okumayı ve evrensel bir teklifi izhar ettirmek, Yeni Türkiye’nin en ayırt edici ontolojik şartlarından biridir. Buysa siyasal iktidar tarafından oportünist/pragmatik politikalara feda edilmeyecek kadar hassasiyetle üzerinde durulması gereken bir sorumluluk meselesidir.</strong></p>
<p>Türkiye’deki kültürel hayatı ikili kutuplaşma ekseninde okumanın siyasi, ideolojik gerekçelerinin olduğu malum. Büyük ölçüde merkez-çevre ayrımıyla tanımlanan kutuplaşma olgusu, Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye romanında olabildiğince gerçekçi bir temsil niteliği kazanmıştır. İki ayrı dünya arasında modern batı medeniyetinden kaynaklanan büyük farklar vardır. Ancak Fatih-Harbiye şeması günümüz Türkiye’sinde artık temsil kabiliyetini yitirmiş bulunuyor. Eski-yeni, geleneksel-modern, dini-seküler ikiliklerinin bugün tamamen namevcut hale gelmediğini fakat yeni bir muhtevaya büründüğünü, şekli unsurlardan öteye bir mahiyet değişiminin söz konusu olduğunu öncelikle ayırt etmek gerekir. Tespitimizi bir adım daha ileriye götürerek ikilikler arasındaki kalın çizginin giderek inceldiğini, tezatların nispeten azaldığını söylemek de mümkün. Buna rağmen sosyal ve siyasal hayatımız içersinde kültürel çatışmanın öneminden halen hiçbir şey kaybetmemesi de ilginçtir. Bilhassa siyasetin kültürel ayrışmaların etkisinde şekillenmeye devam etmesi, bizdeki kültürel asabiyetin gücünü bütün sarahatiyle ortaya koymaktadır. Ne ki kültürel asabiyetin başat olma vasfını teyit etmemiz halinde, yaşadığımız sürecin ne kadar paradoksal bir görüntü verdiğini fark etmemiz icap eder. Zira kalın çizgideki incelme nihai planda kültürel bir dönüşümle sonuçlanmaktadır. Bu dönüşümün sosyal, ekonomik modernleşmenin yanı sıra kültürel modernleşme yönünde gerçekleştiği ise son derece aşikar. Buna karşılık modernleşme sürecinin seküler boyutuyla ilgili olarak daha muğlak bir tabloyu görüyoruz.</p>
<p>Zygmunt Bauman’ın modernliğe atfettiği “muğlaklık/müphemlik” durumları, Türk modernleşmesini içine alan sekülerlik bunalımıyla pekala tarif edilebilir. Denebilir ki sekülerizm, Türk modernleşmesinin önündeki iflah olmaz bir gordiom düğümüdür. Modernleşme çerçevesindeki önemli atılımlara rağmen sekülerleşmeye gösterilen direnç, önümüzde ciddi bir muamma olarak durmakta. Tekçi, evrensel modernleşme ile sekülerizmden arındırılmış alternatif modernleşme arasındaki tezat veya gerilim, yaşadığımız zamanların giderek derinleşen bir problemi haline gelmiştir. Sekülerizmin modernleşme süreçlerinden tasfiyesi ne derece mümkündür sorusu, bugün cevabını yeterince veremediğimiz bir soru olmaya devam ediyor. En can alıcı sorulardan biri de bu iki modernlik biçiminin birlikte yan yana var olup olamayacağıdır. Modernleşme konusundaki aşırı iyimserliğimizse bizi adeta soruların üstüne yatmak gibi bir kolaycılığa sevk etmekte. Bu iyimserlik, pragmatik çözümler üretmedeki becerilerimize olan güvenimizle ilgili olabileceği gibi pekala cehaletimizden kaynaklanıyor da olabilir.</p>
<p><strong>Kültürel Popülizmle Hesaplaşma Vakti</strong></p>
<p>Açık söylemek gerekirse, gerek kültürel popülizm gerekse kültürel muhafazakârlık, sorunun tam olarak farkında olamayışımızın tabii sonuçlarıdır. Kültürel popülizm ile kültürel muhafazakârlık arasındaki bağın bir illiyet (nedensellik) bağı olduğunu burada söylemeden geçmemeli. Kültürel popülizm aslında kültürel muhafazakârlıktan beslenmekte olup yeteri düzeyde bir sahicilik ve değerlilik endişesi içermemektedir. Bunun için avam-havas, halk-aydın ayrımı üzerinden bir kültür hareketi oluşturmaya çalışmamız kabule şayan değildir. Ne yazık ki sağcı-muhafazakâr popülizm, bugüne kadar kendisini hep bu yolla var kılma ve ayrıştırma çabası içinde olageldi. En azından gelenek ve halk kültürüyle çatışmayı göze alabilecek zihinsel gayretler, marjda kalmaktan hemen hiç kurtulamadılar. Bugün ne Nurettin Topçu’nun “Hareket” fikriyatını ne de Nuri Pakdil’in “devrimci İslam”ını sulandırmadan ve pragmatizme tevessül etmeden sürdürebilen yüksek vasıflı bir düşünce ve kültür hareketinden söz edebiliyoruz. Popülizm kültürel, zihinsel bayağılaşmayı yanında getirmekle beraber kültürel muhafazakârlığa çok kolay teşne kılınabiliyor. Siyasal iktidar için bir güç kaynağı olmaya başladığında ise popülizm, kültürel muhafazakârlık üzerinde tam anlamıyla bir parazite dönüşmektedir.</p>
<p>Popülizmle kültürel muhafazakârlık arasındaki alışverişten güç devşiren siyasal yapı, göründüğünden daha kırılgan bir nitelik taşır. Bu alışveriş süreci sahih, yüksek kültürle beslenmediği takdirde kültürel dünyayı fasit daireye hapseder ve giderek kendi uzuvlarını yemeye başlar. Kültürel yenilenme ve atılım için makro planda daima sahih, üst (yüksek) kültürün gücüne ihtiyaç vardır. Bu yüzden kültürel muhafazakârlığın “kökü mazide bir ati”yi gerçekleştirebilmesi, popüler kültüre teslim olmamakla mukayyet bir “ibda” hareketinin sonucu olacaktır. Popüler kültürün asalakça yaşamaya olan mecburiyetini, onun bağımsız bir varlığa/varoluşa sahip olamayacak kadar özsüz, iğreti oluşuyla ilişkilendirebiliriz. Öyle ki popüler kültür adeta ‘var ama yok’ anlamında bir paradoksla mücessemdir.</p>
<p>Güçlü ve nitelikli olan karşısında her an bozguna uğramaya hazır vaziyettedir. Bu yüzden popüler kültüre kültür demek bile fazlasıyla iyi niyetli bir anlayış olacaktır. Bauman’ın “herkesin beğenisine ve anlama kapasitesine göre budanmış “kitle kültürü” kültür falan değildir; daha çok kültürün yıkılmasıdır, bir anti-kültürdür.” (Bauman 2000, 111) derken kastettiği de tam budur. Dolayısıyla popüler kültürü bir tür gölge-kültür olarak tanımlamamız yanlış olmaz. Kendi zeminini oluşturamayacak kadar -yerli veya yabancı- var olan bir kültüre bağımlılık gösterir. Yerli/yerel kültürden hareket etme zorunluluğu olmadığı için rahatlıkla yabancı bir kültürün taşıyıcılığını da yapabilmektedir. Kültürel yabancılaşma bu açıdan sadece münevver zümreyle sınırlı bir hadise olmaktan çıkmıştır.</p>
<p>Medya dünyası toplumu artık bütün katmanlarıyla yabancı kültürlerin etkisine açmış, bir bakıma kültürel yabancılaşma çok daha sıradan bir vakıaya dönüşmüştür. Yabancılaşma boyutuyla bu durum bizim açımızdan ne kadar tedirgin ediciyse yerli kültürün iğreti, içi boşalmış örüntülerle popüler kültür tarafından soğurulması da o denli tedirgin edici ve suni oluşumlardır. Söz konusu soğrulmanın birtakım kültürel, sosyal ritüellerle sınırlı kalmayıp entelektüel, zihinsel dünyayı içine çeken bir vakum alanına sahip olması, işin esas itibariyle en kritik, en vahim tarafıdır. Popüler kültür üst kültürü semirmekle kalmayıp onu aynı zamanda dejenere eder. Dahası Bauman’ın bahsettiği kültürel yıkımı vaki hale getirir. Lahbabi’nin ifadesiyle söylersek “Debdebe kültürü olarak kalan bir kültür tehlikelidir, çünkü sahte ve zararlıdır.” (Lahbabi 1980, 175).</p>
<p>Bugün üst kültürle alt (popüler) kültür arasındaki mesafeyi kapamak gibi bir sorundan bahsetmenin handiyse hiçbir anlamı kalmamıştır.</p>
<p>Sorun gerçek anlamıyla aslında bir kültür üretip üretmeme sorunudur. Bugün için daha ziyade kültürel muhafazakârlığın etkisi altında şekillenen popüler kültürün, önümüzdeki süreçte kültürel yabancılaşmaya daha fazla maruz hale gelmesi sürpriz olarak görülmemeli.<br />
Modernlik öncesinin halk kültüründen farklı olarak belli bir iğretilikle (sahtelikle) zuhur eden popüler kültür, baskın bir üst kültür tarafından domine edilmeye her zaman teşne konumdadır. Milliyetçi ideolojinin burada yabancı kültüre karşı muhafazakâr-popüler kültürü ilanihaye koruyucu bir şemsiye görevi görmesini beklemekse epey bir safdilliktir. Ne milliyetçi reflekslerle ilgili tepkici ve içe kapanmacı psikolojiye ne de doğrudan popüler kültürün yüzeysel ve aldatıcı gücüne umut bağlamak doğrudur. Yazık ki muhafazakâr kültürün teminatı olabilecek bir halk kültürü de artık sosyal hayattan eni konu tasfiye olmuş gözüküyor.</p>
<p>Şu halde asıl mesele, popüler kültürün topyekün reddi değil hakiki anlamda atiyi şekillendirecek olan kültürel değerleri üretmektir. Popüler kültür bu değerler çerçevesinde kendi iklimini ve karakterini oluşturacaktır. Aslolan ise değerleri yaratmaktır. Kültür dediğimizde söz konusu değerleri tedarik edebilen, bununla terbiye edilmiş bir dünyayı anlarız. Terbiye etme gücü kültürün sahihliği ve sahiciliğine bir işarettir. Daryuş Şayegan’ın ifadesiyle kültür “İnsanın özünün, toplumsal sistemin, dini inançların ve felsefi görüşlerin üzerine kurulu olduğu ideallerle uyumlu hale gelmesi için terbiye” (Şayegan 2008, 167) edici işlevlere sahip birtakım anlam ve unsurlardan oluşur. Popüler kültür asalaklığı ve yüzeyselliği sebebiyle bu mahiyette bir ibdayı başaramaz. Olsa olsa ibda için lazım olan sosyal, kültürel motivasyonu verebilir.</p>
<p><strong>Muhafazakârlığın Sonu</strong></p>
<p>Bugün cari anlamıyla kültürel iktidarın nerede olduğu tartışılabilir. AK Parti iktidarının tamamen sandık gücüyle devamlılık gösterdiğini söylemek Türkiye gerçeklerini ıskalamamızla ilgili bir yanılsamanın sonucudur. ‘Mutlak iktidar’ı ise günümüz dünyasında artık söz konusu bile etmemek gerekiyor. Bir bakıma kültürel muhafazakârlığın ve bunun üzerinden gelişen popüler kültürün Türkiye’de hakim ve/veya etkin konuma geldiği, modern-seküler kültürün nispeten marjinalize olduğu kabul edilebilir. Başka deyişle kültürel iktidar artık daha parçalı, daha mozaik bir yapıya doğru evrilmiştir. Bunda siyasal iktidarın payı olduğu kadar, Eski Türkiye’nin merkez-çevre sosyolojisinde meydana gelen değişmenin, kültürel sosyolojiyi yeniden şekillendirmiş olmasının da önemli etkilerinin olduğu şüphesiz.</p>
<p>Kültürel alanda böylece daha demokratik bir iktidar realitesinden söz edilebilir. AK Parti’nin sosyolojik varlığı, kendisini kültürel dünyanın muhtelif uzamlarına (varoluş alanlarına) transfer etme başarısını iyi kötü göstermiştir. Fakat o, bu başarı gücünü daha ziyade sosyolojik dinamiklerden almakta, entelektüel ve kültürel yeterlilik bakımından hala şüphe verici gözükmektedir. Dahası AK Parti, kültürel popülizmin handikaplarını daha yeni yeni hissetmeye başlamış, kültürel muhafazakârlığın Türkiye realitesini ve siyasetini taşıma istidadında olmadığını sanki yavaş yavaş görme şansını yakalamıştır.</p>
<p>Ucube heykel söylemlerinin ucuz bir popülizm olduğu artık aşikardır. Bu itibarla, kültürel popülizmin sürdürülebilir nitelikte olmadığını anlamadığımız takdirde, kültürel demokrasinin aslında bir çözüm olmadığını da acı sonuçlarıyla tecrübe etmiş olacağız. Modern-seküler kültürün popüler kültür alanlarını işgal etmesi işten bile olmayacaktır. Bunu öngörememek bize sanıyorum pahalıya patlayacaktır.</p>
<p>Soru basit ama hayati: Yeni Türkiye’nin inşasında kültürün olmazsa olmaz bir yeri olacak mı? Eğer olacak cevabında samimiysek bunun popüler kültüre ram olmamış vizyon ve politikalarla temellendirilmesini, işin can alıcı noktası olarak görmek ve ciddiye almak zorundayız. Hepsinden önemlisi, kültür işlerinin ehil, ehil olduğu kadar da idealist kimseler tarafından yürütülmesi konusunda hassas ve dürüst olmak gerekiyor. Üst kültürle popüler kültür arasındaki korelasyonu doğru ve etkili bir şekilde kurup kuramayacağımız bu süreçte belirleyici, dolayısıyla hayati faktör olacaktır.</p>
<p>Vizyon, politika, ehliyet, idealizm: Yeni Türkiye siyasetinin kültürel problematiğinde bu bileşenler önemli bir yer tutmaktadır. Kültürel çalışmaların popülizme teşne hale getirilmesinde sözü edilen bileşenlerle ilgili zaafların her birinin ayrı ayrı rolü var.</p>
<p>Günü kurtarmaya yönelik yaklaşımlar siyaseti, bürokrasiyi ve birtakım simsarları memnun edebilir ama buradan kültürel bir mayalanma umut edilemez. Oysa kültürel-entelektüel meydan okumayı ve evrensel bir teklifi izhar ettirmek, Yeni Türkiye’nin en ayırt edici ontolojik şartlarından biridir. Buysa siyasal iktidar tarafından oportünist/pragmatik politikalara feda edilmeyecek kadar hassasiyetle üzerinde durulması gereken bir sorumluluk meselesidir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/iktidarin-kulturle-imtihani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kültür Politikalarının Şirazesi ve Geleceğimiz</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/kultur-politikalarinin-sirazesi-ve-gelecegimiz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/kultur-politikalarinin-sirazesi-ve-gelecegimiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali Metin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Mar 2018 06:05:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kültür - Sanat - Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[6. Sayı]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Metin]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kültür Politikaları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=1706</guid>

					<description><![CDATA[Kültürel üstünlük için elzem olan zihinsel üstünlüğün tedariki, kültür politikalarının en temel kriterlerinden biri olmak zorundadır. Aksi halde değil kültürel iktidar, kültürel-tarihi dinamiklerin bir eseri diye görebileceğimiz siyasal iktidar bile dayandığı nesnellik zeminini kaybedecektir. Cumhuriyet Türkiye’si, topraklarımıza ait kültürel gerçekliğin Marks’ın ileri sürdüğü basitlikte edilgen bir olgu olmadığını ortaya koymaktadır. Ne taraftan bakarsak bakalım, kültür olgusu yaşadığımız realitenin belirleyici dinamiklerinden biri gözüküyor. Bu gerçek dün de böyleydi, bugün de böyle. Yüzyıllık zaman süreci içinde kültürün halen belirleyici özelliğini koruması, bunun konjonktürel değil sosyal yapıya ait karakteristiklerle ilgili ayırt edici bir unsur olabileceği ihtimalini kuvvetlendiriyor. Yine de çok emin olmamak kaydıyla altyapı-üstyapı ilişkileri açısından Batı toplumlarıyla bu çerçevede özsel bir farklılılaşmadan söz edebiliyoruz. Esasında Marks’ın teorisinin nesnelliği konusundaki şüphelerin Althusser, Gramsci gibi bizzat Marksist ardılları tarafından dile getirilerek teoride bazı tashihler (revizyon) yapılması yoluna gidildiği malum. Ne ki yapılan düzeltmeler altyapı-üstyapı kategorizasyonunu yadsıyan bir boyuta sahip olmadığı için Marksist teoriden kopuşa yol açmış değildir. Altyapı unsurları yapılan revizyonlarda belirleyiciliğini nihai planda korumaya devam etmiştir. Makro bir bakışla bakıldığında, Marksçı çerçevenin dünden bugüne Batı toplumları için -kimi anlaşılır belirsizliklere rağmen- açıklayıcı olabildiği kanaatindeyim. Buna karşılık kendi kültürümüzle alakalı boyutlarda ya özsel bir farklılaşmadan ya da çok daha büyük belirsizlikler ağından söz etmek &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kültürel üstünlük için elzem olan zihinsel üstünlüğün tedariki, kültür politikalarının en temel kriterlerinden biri olmak zorundadır. Aksi halde değil kültürel iktidar, kültürel-tarihi dinamiklerin bir eseri diye görebileceğimiz siyasal iktidar bile dayandığı nesnellik</strong><br />
<strong> zeminini kaybedecektir.</strong></p>
<p>Cumhuriyet Türkiye’si, topraklarımıza ait kültürel gerçekliğin Marks’ın ileri sürdüğü basitlikte edilgen bir olgu olmadığını ortaya koymaktadır. Ne taraftan bakarsak bakalım, kültür olgusu yaşadığımız realitenin belirleyici dinamiklerinden biri gözüküyor. Bu gerçek dün de böyleydi, bugün de böyle. Yüzyıllık zaman süreci içinde kültürün halen belirleyici özelliğini koruması, bunun konjonktürel değil sosyal yapıya ait karakteristiklerle ilgili ayırt edici bir unsur olabileceği ihtimalini kuvvetlendiriyor. Yine de çok emin olmamak kaydıyla altyapı-üstyapı ilişkileri açısından Batı toplumlarıyla bu çerçevede özsel bir farklılılaşmadan söz edebiliyoruz. Esasında Marks’ın teorisinin nesnelliği konusundaki şüphelerin Althusser, Gramsci gibi bizzat Marksist ardılları tarafından dile getirilerek teoride bazı tashihler (revizyon) yapılması yoluna gidildiği malum. Ne ki yapılan düzeltmeler altyapı-üstyapı kategorizasyonunu yadsıyan bir boyuta sahip olmadığı için Marksist teoriden kopuşa yol açmış değildir.</p>
<p>Altyapı unsurları yapılan revizyonlarda belirleyiciliğini nihai planda korumaya devam etmiştir. Makro bir bakışla bakıldığında, Marksçı çerçevenin dünden bugüne Batı toplumları için -kimi anlaşılır belirsizliklere rağmen- açıklayıcı olabildiği kanaatindeyim. Buna karşılık kendi kültürümüzle alakalı boyutlarda ya özsel bir farklılaşmadan ya da çok daha büyük belirsizlikler ağından söz etmek gerekiyor.</p>
<p><strong>Kültürel ve Küresel Realite</strong></p>
<p>Bilhassa yavaş modernleşmeden ve/veya modernleşme sürecindeki sosyo-kültürel direnç faktörlerinin mahiyetinden kaynaklanan tarihsel farklılaşmaları göz önünde tutmamak entelektüel bir kolaycılık olacaktır. Değişim sürecinin yönünü etkilemeyecek düzeydeki kısmi, tarihsel farklılaşmaları doğru tahlil edemeyişimiz, bizi önemli yanılsamalara maruz kılmaktadır. Bunun emarelerini fazlasıyla müşahede etmekten öteye, muhafazakâr ve İslamcı cenahta bir entelektüel körlüğün olduğunu da fark edebiliyoruz. Değişimi anlamak için realiteyi anlamak, buradan hareketle neyi değiştirip neyi değiştiremeyeceğimize dair bir öngörü sahibi olmak önemlidir. Her politika böyle bir gerçekçilik ve rasyonellikle koşulludur. Tarihsel bir derinlik ve ufuk içinde hadiselere bakmadıkça yaşanan sürece ilişkin tasarruflarımızın yön verici bir “nitelik” ortaya koyması beklenmemeli. Aksi halde politika adı altında yapılan işler zevahiri kurtarmaya matuf, konjonktürel getirilerle sınırlı çalışmalar olacaktır.</p>
<p>Şu halde nesnel gerçeklikle buluşmamız her şeyden daha önemli. Batı’yla olan kavgamız bizi bu anlamda bir körleşmeye ve hamasete mahkum etmemeli. Kendimiz (yerli ve milli) olmak da büyük, tarihsel değişimin öznesi olabilmek de gerçekliği görme gücümüze bağlıdır. Bir gerçeği artık iyice bellemek zorundayız: küreselleşme süreci kendisini dünya ülkelerine karşı konulamaz şekilde dayatıyor, buysa sadece medeniyetin değil kültürün de evrenselleşmesinin önünü açmaktadır. Bu meseleye ilişkin hiçbir şekilde gerçekçilikten ödün verme lüksümüz olamaz. Verdiğimiz her ödün sosyal ve entelektüel açıdan zaman kaybı olacaktır.</p>
<p>Dolayısıyla kültür meselesine küresel zaviyeden bakılmadıkça istikbalimizi temin edecek kültür politikalarının realize edilmesi ham hayal olacaktır. Bir taraftan kültürün bizim sosyal realitemiz açısından belirleyiciliğini, diğer taraftan dünya kültürüne doğru bir gidiş süreci içinde bulunduğumuzu iki önemli mihenk taşı olarak kabul etmek gerekiyor. Bu iki boyutlu ve çatışmalı durumun sonucu olarak şizofrenik bir gerçeklik içinde yaşadığımızdan bile söz etmek mümkün.</p>
<p>Daryush Shayegan’ın “kültürel şizofreni” tanımlaması, giderek daha fazla gerçek hale geliyor denebilir. İletişim çağı, maruz kaldığımız kültürel şiddetin hem daha yaygınlaşmasını hem de derinlere doğru nüfuz etmesini getiriyor. Kültürel muhafazakârlık artık “sosyal” temellerini giderek kaybetmekte. Ancak zihinsel, itikadi, ahlaki derinliğe ve öze sahip unsurlarla belli bir varoluş zeminine taşınabilen kültürel değerler yaşama gücüne sahip görünüyor. Muhtemelen kültürün önemini kaybettiği değil ama daha evrensel bir irtifa, bir ağırlık kazanma mecburiyetiyle karşı karşıya geldiği bir dönemi yaşıyoruz.</p>
<p><strong>Reaksiyoner Dinamiklerle Tayin Edilen Bir Seyir Süreci</strong></p>
<p>Bilindiği gibi tek parti yönetimi, batılılaşma/modernleşme sürecinin aynı zamanda kültürel batılılaşmayı zorunlu kıldığından hareketle bu yönde radikal adımlar attı. Ne ki uygulanan kültür politikaları karşısında toplum sanıldığından daha dirençli, daha muhafazakâr bir tavır sergilemişti. Dönemin kültür politikaları konjonktürel olarak tamamen değilse bile büyük ölçüde fiyaskoyla sonuçlandı. Bunda dinin en önemli, belki de tek belirleyici olduğunu söylemek yanlış olmaz.</p>
<p>Halifeliğin kaldırılmasından duyulan hoşnutsuzluğu da buraya ilave ederek söylersek, uygulanan kültür politikaları aslında var olan “dini-kültürel-sosyal” fay hattını ortaya çıkaran ve/veya tebarüz ettiren bir tür turnusol kâğıdı olarak rol oynadı. Dini kodların belirleyici olduğu unsurlarla seküler unsurlar arasındaki ayrışma bu fay hattını tayin edici nitelikteydi. Türk sanat müziğinin yasaklanması gibi uygulamaların bazı seküler unsurları rahatsız ettiği muhakkaktır ancak bu kabil küçük istisnaları göz ardı edecek olduğumuzda uygulanan kültür politikalarının din eksenli bir ayrışmaya yol açtığı aşikardır.</p>
<p>Kültürel-sosyal fay hattı dini ve seküler kodlara ilişkin bir ayrışmanın sonucu olmakla beraber, tek parti yönetimine yönelik muhalefetin başka fikri dinamiklerden beslendiği de göz ardı edilemez. Nitekim Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası adem-i merkeziyetçi olduğu kadar pozitivist bir zihniyetin uzantısıydı. Devletçi ve otoriter anlayışlara karşı liberal fakat seküler bir muhalefeti öngörüyordu. Türkiye sağının Tanzimat döneminden itibaren faal hale gelmeye başlayan adem-i merkeziyetçi damarı, giderek seküler bir mahiyete bürünmekle kalmadı, çok partili döneme geçişle birlikte tek parti yönetiminin oluşturduğu dini-kültürel reaksiyonu siyasal güce tahvil etme imkanına kavuştu. İslami hassasiyetler, daha genelde kültürel muhafazakârlık artık sağın şemsiyesi altındaydı. Kültürel batılılaşmaya ve elitist/otoriter modernleşmeciliğe karşı kültürel muhafazakârlığı kendi ideolojisine entegre etmekte ve neticede bundan siyasi güç (iktidar) temin etmekteydi.</p>
<p>Oysa kültürel muhafazakârlık, bütünüyle sekülerleşmeye izin vermeyen özündeki İslami hassasiyetler sebebiyle farklı oluşum ve gerilimlere daima açık bir konum arz eder. Sağın kültürel muhafazakârlığı sahiplenmesi, tarihi ve reel şartlar çerçevesinde gayet tabii sayılır. Ancak dini hassasiyetlerin kültürel muhafazakârlıkla massedilemeyecek bir mecraya doğru akma ihtimaline de siyasi isterlerle mani olunamaz. Kültürel batılılaşma politikaları karşısındaki toplumsal reaksiyon kültürden daha ziyade dini sahiplenmenin sonucudur.</p>
<p>Devletin ve vatanın bekasını İslam’ın bekası için şart olarak telakki eden sosyal unsurlarla, bunu salt milli varlık meselesi diye görenler arasındaki farkı burada mutlaka ayırt etmek gerekir. İslam’ı milli varlığın önkoşulu saymak, milli mücadelenin hakim ruhunu teşkil etmekteydi. Bu ruh, kültürel kimlik ve realite içinde yaşamaya hep devam etti. Kültür, İslam ruhunu koruyucu bir fanus oldu. Kültürel batılılaşmayı (modernleşmeyi) benimseyenlerle reddedenler arasındaki ayrışma, din eksenli içeriğiyle özgülleşti.</p>
<p>Diğer taraftan, tek parti yönetiminin batıcı, otoriter modernleşmeciliği kültürel planda arzu ettiği başarıyı gösteremedi. Fakat toplumdaki ayrışma potansiyelini harekete geçirerek seküler ve bazı heterodoks unsurları batı kültürüyle modifiye edecek bir süreci hızlandırdı. Hızlandırdı, zira kültürel batılılaşma toplumun üst katmanlarında zaten yaşanan bir süreçti.</p>
<p>Seküler düşünce münevverlerin dünyasında şüphesiz ciddi bir karşılığa sahipti. Meşrutiyet döneminin üç tarz-ı siyasetinden biri olan batıcılık, seküler düşüncenin siyasetteki tek değil ama en radikal yansımasını oluşturdu. Dolayısıyla tek parti yönetiminin kültür politikaları, batıcı tarz-ı siyasetin otoriter bir icrasından ibaretti. Toplumu otoriter uygulamalarla dönüştürme politikasının kültür alanındaki bir versiyonuydu.</p>
<p>Tek parti yönetiminin dini-kültürel fay hattını hesaba katmamış olabileceği düşünülemez. Kültürel batılılaşmayı uzun vadeli bir sürece yaymış olma ihtimali çok daha muhtemel ve gerçekçi sayılabilir. Hepsinden daha önemlisi, kültürel dönüşümün önündeki dini-kültürel bariyeri ortadan kaldırmak için ciddi bir zihinsel, ideolojik dönüşüme ihtiyaç olmasıydı. Bu dönüşüm ya modernleşme sürecinin kendi tabii dinamikleriyle olacak ya da kültürel faaliyetleri de içeren programlı ve etkili nitelikteki eğitim-iletişim-propaganda çalışmalarıyla gerçekleşebilecektir. Tek parti yönetiminin bu minval çalışmaları beklenen neticeyi vermedi. Yönetici kadrolar da Kemalist aydınlar da esasen ideolojik ihtiyacın farkındaydılar.</p>
<p>Kadro (Kadro dergisi) hareketi Kemalist batılılaşmanın ihtiyacı olan ideolojik tahkimatı gerçekleştirmek üzere 1930’lu yılların başında önemli bir “sorumluluk” üstlendi. Kemalizmi ideolojik olduğu kadar teorik bir çerçeveye kavuşturma yolunda çaba sarf ettiler. Fakat hareketin ideolojik etkisi lokal düzeyde kaldığı gibi teorik anlamda da kadük kaldı. Teorik derinleşmeyi sağlayacak sağlam bir entelektüel zemin inşa edilemedi. Ortalama 800 civarında satış rakamı olan derginin, ardındaki devlet desteğine rağmen üç yıl sonra yayınına son verilmiş olması manidardır. Bunu Kemalist iktidarın ideolojiye ve teoriye olan inançsızlığı, başka bir açıdansa siyasete olan aşırı güveniyle açıklamak pek yanlış olmamalı. Ama daha ciddi bir ihtimalden söz etmek gerekirse o da Kadrocuların ikbal arzularının idealizmin önüne geçerek bürokrasiye katılmaları, böylece mevziiyi terk etmiş olmalarıydı.</p>
<p>Her şeye rağmen, bilhassa eğitim kurumlarının ideolojik başarıları sayesinde Kemalist bir neslin yetiştiği de yadsınamaz. Bizim burada vurgulamaya çalıştığımız asıl nokta, hem dikey hem de yatay şekilde topluma nüfuz etme başarısını gösterecek zihinsel ve kültürel dönüşüm için gereken entelektüel açılımın yapılamadığı gerçeğidir. Bu açılımın, Kemalist, batıcı düşüncenin önündeki dini-kültürel bariyerleri bertaraf edecek seküler bir zihin inşasıyla mukayyet olduğu temel sabitemizdir. Kültürel üstünlüğün kültürel iktidarı her daim garanti edemeyişi buradaki diğer bir sabitemizdir.</p>
<p>Tek parti yönetimi bu anlamda toplumun kültürel hayatı üzerinde bir iktidar tesis edemedi. Uygulanan kültür politikalarıyla toplumun kültürel hayatı arasındaki mesafe, devleti bir tür iktidarsızlık haliyle karşı karşıya bıraktı. Zira kültürel iktidar, nihayetinde “öteki”ni, yani farklı olanı dönüştürme istidadını gösterdiği nispette gerçeklik kazanabilecektir.</p>
<p><strong>Üstünlük Esasına Dayalı Kültürel Vizyon</strong></p>
<p>Erken Cumhuriyet döneminin realitesi ve buna bağlı olarak uygulanan kültür politikalarının açmazı, zihinsel kodlarla ilgili söz konusu bölünmüşlük halidir. Bunun Türk siyasetini dün olduğu gibi bugün de belirlemeye devam eden sosyolojik realitemiz olduğu bir gerçek. Ak Parti iktidarı, genel planda bahis konusu bölünmenin Türk siyasetindeki en çarpıcı, en somut ifadesi olmuştur. Fakat bugünün realitesini dünün realitesiyle kıyas etmek, daha doğru ifadeyle eş saymak doğru değil. Sosyolojisi, ruhu ve dünyasıyla bugün başka bir “bağlam”ın içindeyiz. Ne kültürel muhafazakârlık ne de İslamcılık artık Kemalist ideolojiyle beslenen reaksiyoner “bağlam”dan azadedir. Ret ve korumacılık değil inşa dönemine girilmiştir.</p>
<p>Ak Parti iktidarının oluşturduğu özgürlük ve güç vasatı, kültürel direnişi kültürel üstünlüğe doğru evirme ihtiyacı ve sorumluluğunu beraberinde getirmiştir. Kültürel üstünlük burada artık zihinsel, ideolojik ve niteliksel üstünlüğün emaresi, hatta şartı haline gelecektir. Dünya kültürü diye bir olgudan söz edebildiğimize göre, bu üstünlüğün evrensel boyutlar içermesi kaçınılmaz olacaktır. Daha can alıcı olansa, dünya kültürünün etkin ve belirleyici failleri haline gelinemediği sürece kültürel bir sömürgeye dönüşme tehlikesinin bütünüyle bertaraf edilemeyeceğidir.</p>
<p>Bugün eğer Batı’nın ve Amerika’nın kültürel hegemonyası küresel bir realiteyse, bu hegemonyayla baş etmenin koşullarını iyi tayin etmek gerekir. Kültürel hegemonyanın zihinsel, ideolojik, teknik vs. bütün bileşenleriyle birlikte değerlendirilmesi şarttır. “İletişim teknolojilerinin belirleyiciliği” ve “kültür endüstrisi” kavramlarıyla sınırlı düzeydeki değerlendirmelere gelince, bunlar bilhassa zihinsel ve ideolojik değerlerin başat nitelikteki önemini göz ardı etmiş olmakla maluldürler.</p>
<p>Kültürel üstünlükten beslenmeyen her türlü kültürel iktidar pamuk ipliğine bağlı sayılır. Niteliğin ve iyinin yerine niceliğin ve vasatın egemenliği altındaki bir kültür realitesi, tarihsel planda esasen edilgen bir nitelik gösterir. İçerdiği unsurlar öteki ve/veya nitelikli (değerli) olan karşısında buzun ateşte erimesi gibi erimeye, tasfiye olmaya mahkumdur. Vasatın ve niceliğin gücüne güvenmek her zaman aldatır. Son kertede, vasat olan üstün olanın hegemonyası altında muhteva ve şekil değiştirmekten kendini alıkoyamaz. Kültürel hegemonya, vasatı ve niceliği de kuşatan bir etki gücüne sahiptir. Bu sebeple yukarıda işaret ettiğimiz kültürel bölünmüşlüğün, yaşadığımız reel “bağlam” içinde ilanihaye devam edecek bir sabite olduğunu zannetmek büyük hata olur. Var olan bağlam, ya üstünlüğe dayalı kültürel bir inşayı ya da çözülerek asimile olmayı giderek dayatacak olan bir süreci potansiyel anlamda içeriyor.</p>
<p>Reaksiyoner birikimler üzerinden uzun erimli bir siyasallaşma gücü ve iradesi ortaya koyan dini-kültürel asabiyet, şimdi ‘sahici bir üstünlük’ zorunluluğuyla karşı karşıya bulunuyor. Kültürel üstünlük bugün artık ontolojik bir koşul olarak kendisini dayatmakta. Zira söz konusu ontolojik (dini-kültürel-sosyal) varlığa anlamını veren hakikat bu üstünlükte mündemiçtir. Başka deyişle, kültürel üstünlük ontolojik üstünlüğün en tabii gereği ve sonucudur. Buysa kendi tarz-ı hayatını, değer ve formlarını başat düzeye getirmek anlamına gelmektedir.</p>
<p>Kültür politikaları bu zaviyeden ele alınmadığı takdirde, niceliğin ve vasatın tahakkümüne duyulan güven bizi ciddi bir körleşme tehlikesiyle karşı karşıya getirecektir. Bu ihtimale karşı ihtiyat ve teyakkuz halinde olmak gerekiyor. Diğer taraftan, kültürel üstünlük için elzem olan zihinsel üstünlüğün tedariki, kültür politikalarının en temel kriterlerinden biri olmak zorundadır. Aksi halde değil kültürel iktidar, kültürel-tarihi dinamiklerin bir eseri diye görebileceğimiz siyasal iktidar bile dayandığı nesnellik zeminini kaybedecektir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/kultur-politikalarinin-sirazesi-ve-gelecegimiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
