<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ali K. Metin &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/ali-k-metin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 09 May 2020 10:47:50 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.10</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Ali K. Metin &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Emeğin Öteki Yüzü</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/emegin-oteki-yuzu/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/emegin-oteki-yuzu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali K. Metin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 May 2020 10:47:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[Emek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.yorungedergi.com/?p=14363</guid>

					<description><![CDATA[Emek dayanışması, özgürleşmeye ve saygınlığa yönelik bir eşitlik arzusuyla temellendiği nispette kapitalizmin kuşatamayacağı bir ufka kendisini yerleştirmiş olacaktır. Çalışma kutsaldır! Ayılana bayılana kadar çalış. İş olsun da hani ne olursa olsun&#8230; Kölelik modern dünyada artık form değiştirmekle kalmayıp alabildiğine içselleşmiştir. Kölenin köle olma bilinci, sosyal, kültürel, ekonomik yanılsamalar yoluyla iğdiş edilmiştir. Köleler güya özgürleşmiştir. &#8220;Bağlam her şeydir” gibi kendi içinde yine mutlakçılığa düşen paradoksal bir klişeden yola çıkmak istemem, ancak ister hakikat isterse değerle ilgili yargılarımızın bir bağlama mebni olabileceğini gözden kaçırdığımızda büyük hatalar yapmamız işten değildir. İdeolojiyle hakikat dili arasındaki farkı da genellikle bu nüansta bulmak mümkün. Emek veya çalışmayla ilgili söylemlerimizde söz konusu karıştırmanın toplumsal bilinç ve kültür kodlarımıza neredeyse bütünüyle hakim olduğunu tespit edebileceğimizi sanıyorum. Buna dini söylem ve argümanlar da dahil. “İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır” ayet-i kerimesini tutup çalışmanın kutsallığına dair bir anlama tevil ediyorsak, burada biraz yavaş olmak gerekir. Bunun arkasına Hazreti Peygamberin “Kıyametin kopacağını bilseniz bile elinizdeki fidanı dikiniz” hadisini getirerek çalışma övgüsüne tavan yaptırılmasına, bugün bilhassa muhafazakar, dindar kesimlerin çokça alışık ve meyyal olduklarını biliyoruz. Oysa bu yorum ve anlama biçiminin Hıristiyanlığın püriten düşüncesiyle büsbütün örtüştüğünü fark ettiğimizde, buraya doğal olarak bir mim koymak gerekmez mi? Fakat bu mimi koymakta çok geç &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[
<p>Emek dayanışması, özgürleşmeye ve saygınlığa yönelik bir eşitlik arzusuyla temellendiği nispette kapitalizmin kuşatamayacağı bir ufka kendisini yerleştirmiş olacaktır. Çalışma kutsaldır! Ayılana bayılana kadar çalış. İş olsun da hani ne olursa olsun&#8230; Kölelik modern dünyada artık form değiştirmekle kalmayıp alabildiğine içselleşmiştir. Kölenin köle olma bilinci, sosyal, kültürel, ekonomik yanılsamalar yoluyla iğdiş edilmiştir. Köleler güya özgürleşmiştir.</p>



<p>&#8220;Bağlam her şeydir” gibi kendi içinde yine mutlakçılığa düşen paradoksal bir klişeden yola çıkmak istemem, ancak ister hakikat isterse değerle ilgili yargılarımızın bir bağlama mebni olabileceğini gözden kaçırdığımızda büyük hatalar yapmamız işten değildir. İdeolojiyle hakikat dili arasındaki farkı da genellikle bu nüansta bulmak mümkün. Emek veya çalışmayla ilgili söylemlerimizde söz konusu karıştırmanın toplumsal bilinç ve kültür kodlarımıza neredeyse bütünüyle hakim olduğunu tespit edebileceğimizi sanıyorum. Buna dini söylem ve argümanlar da dahil. “İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır” ayet-i kerimesini tutup çalışmanın kutsallığına dair bir anlama tevil ediyorsak, burada biraz yavaş olmak gerekir. Bunun arkasına Hazreti Peygamberin “Kıyametin kopacağını bilseniz bile elinizdeki fidanı dikiniz” hadisini getirerek çalışma övgüsüne tavan yaptırılmasına, bugün bilhassa muhafazakar, dindar kesimlerin çokça alışık ve meyyal olduklarını biliyoruz. Oysa bu yorum ve anlama biçiminin Hıristiyanlığın püriten düşüncesiyle büsbütün örtüştüğünü fark ettiğimizde, buraya doğal olarak bir mim koymak gerekmez mi? Fakat bu mimi koymakta çok geç kalmış bir medeniyetin varisleriyiz.</p>



<p><strong>Pragmatik cambazlık</strong></p>



<p>Batı medeniyetinin ana direklerinden biri olan terakki ve onun zorunlu unsuru çalışma, büyük değerler olarak İslam dünyasındaki toplumsal, siyasal ve aynı zamanda entelektüel akla mündemiç hale geldi. Gerçi tarihin hakim akışı ve gerçekliği içinde başka türlü de olamazdı. Tarihin öznesi olma imkanı elimizden çıkmıştı; yine de her şeye rağmen bu konudaki farkındalığımız ve elde ettiğimiz gelişmeler sayesinde bugün hiç değilse siyasi bir özne olma iddiamızı taşıyabiliyoruz. Fakat tarihin öznesi olmak için gereken ahlak ve medeniyet üstünlüğüne sahip olmak çok başka bir birikimi ve niteliği gerektirmektedir. Bununla ilgili ip uçlarını siyasi ve entelektüel alandaki eleştirel söylemlerimizde kısmen veriyor olabiliriz, ancak bütüncül bir perspektifin halihazırda çok uzağındayız. Belli duyarlıklar, ahlaki dokunuşlar düzeyinde işi götürdüğümüz bir gerçek.</p>



<p>Bunlar da hiç şüphesiz küçümsenecek dokunuşlar değil. Ancak esas soruna dair bir tespiti ve farkındalığı ortaya koyamadığımız takdirde, bütüncül ve radikal bir değişimi temin etme şansımız yok. Hatta belirttiğim gibi, hakim değerler sistemini dini argümanlar marifetiyle tahkim etmek gibi sakat bir ruh, bir düşünce tarzı geliştirebiliyoruz. Oysa ayetteki “çalıştığının karşılığı” ifadesinin adaletten başka bir vurgusu olmadığı çok aşikar olmalı. Bizim pragmatik zekamız eğer ayetin anlamını yerinden (bağlamından) söküp çıkartarak çalışmayı bizatihi kutsallaştıran bir muhakeme tarzı izlemeye başlıyorsa, burada tabir caizse bir katakulinin olduğundan emin olabiliriz. Pragmatik aklın alamet-i farikası hep zaten bu tür yerinden etmeler olmuştur. Sözle anlam arasındaki illiyetsizlik, pragmatik düşüncenin büyük bir cambazlığıdır. Burada kabul edelim ki tam anlamıyla bir illüzyon işlemi gerçekleşmektedir. Fakat dil dediğimiz şey kültürel kodlarla öylesine organik hale geldiğinden, yapılan mantık illüzyonunu görmeyiz bile. Ayeti doğrudan genel geçer anlam çerçevesi içine yerleştirir geçeriz. Şartlı algı dediğimiz hadisenin bir veçhesi de tam budur. “Fidan dikiniz” tavsiyesini çalışmanın kutsallığına yormaya başladığımızda da yine aynı cambazlığı yapıyoruz. Buradaki tavsiyeyi dünyayı imar etmekle ilgili “genel bağlamı”ndan çıkararak her türlü çalışma biçiminin övülmesine teşmil ettiğimizde işin rengi değişiyor.</p>



<p>Dananın kuyruğu da işte burada kopuyor diyebilirim. Çalışma realitesini (emek olgusunu) onu sarıp sarmalayan ilişkiler ağından soyutlayarak bizatihi bir değer haline getirecek olduğumuzda yaptığımız şeyin adı kutsallaştırma, başka deyişle bir fetişletirme olmaktadır. Oysa bu noktada can alıcı bir ayrımı yapmamız gerekiyor: Çalışmanın ontolojik boyutuyla sosyolojik, ekonomik ve ekonomi-politik boyutu birbirinden bambaşka şeylerdir. Ontolojik açıdan çalışmanın önemini yadsımamız söz konusu olamaz. Biliyoruz ki, biz insanoğlu sadece tüketici varlıklar olarak kalamaz, çalışmadan insani bir varlık haline gelemeyiz. “Bir şey” yapma yolundaki her emek sayesinde -müteşebbislerin de bu kategoriye dahil edilmesinde bir beis olmadığını belirtmek isterim-kendimizi ve dünyayı deneyimliyoruz. Böylelikledir ki fikri ve ruhsal tekamülü gerçekleştiriyor, şahsiyetimizi kazanıyoruz. Dolayısıyla burada çalışma dediğimiz şey, bizim aslında doğrudan “kendimizi gerçekleştirme” etkinliğimize takabül etmekte. Bir bakıma muhayyel bir dünya cennetini tasvir ediyoruz denebilir. Ahiretteki cennet hayatı için de aynı şey söylenebilir mi, Allah-ü alem. Her şeyin hazır ve nazır olduğu, tatminsizliğin söz konusu olmadığı bir varlık dünyası içinde kendini gerçekleştirme diye bir ihtiyaç herhalde vaki olmayacaktır. Ne ki Adem aleyhisselamın cennetten kovulmasıyla başlayan sürgün hayatımız, bir tarafıyla biz insanların çalışmayla cezalandırılması, -teşbihte hata olmaz- bir tür kürek mahkumluğu anlamına gelmektedir. İnsan var olmak için artık çalışmaya mahkumdur. Başka deyişle özgürlüğünü kaybetmiştir.</p>



<p><em>Devamı İçin</em></p>



<p><a href="https://www.star.com.tr/acik-gorus/emegin-oteki-yuzu-haber-1538016/">https://www.star.com.tr/acik-gorus/emegin-oteki-yuzu-haber-1538016/</a></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/emegin-oteki-yuzu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu Senin İnceliğindir Sevgili Halk!</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/bu-senin-inceligindir-sevgili-halk/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/bu-senin-inceligindir-sevgili-halk/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ali K. Metin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 May 2019 09:23:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[31 Mart]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim]]></category>
		<category><![CDATA[Seçim 2019]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yerel Seçimler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10136</guid>

					<description><![CDATA[Dışarıdaki ve içerdeki güç odaklarının menfaat ortaklığından faydalanmak FETÖ’vari siyasetin ana karakteri ve formülü haline gelmiş gözüküyor. 31 Mart seçimlerinde bu kirli siyaset neredeyse tavan yaptı. Organizatörlerin kimler olduğunu bilecek durumda değiliz ancak CHP’de dikkate değer bir derinlik kazanan söz konusu siyaset, başından sonuna kendisini ifşa eden tezahürler veriyor. 31 Mart seçim sonuçlarını doğru şekilde okuyor muyuz, öncelikle bu konuda ikna (edici) olmamız gerekiyor. Muhalefetin elde ettiği başarıyı nasıl değerlendireceğimiz, buna karşılık iktidar bloğunun bilinen kayıplarından hangi sonuçlara varılabileceği soruları etrafında net bir düşünce ve tavır ortaya konulmaması, fırsat ve infial peşindeki kamuoyu manipülatörlerinin tam da aradıkları ortamı onlara sağlamış olacaktır. Hepsinden önemlisi, İslami hassasiyetleriyle tebarüz eden kesimlerin iktidar partisine yönelik uzun süreden beri yapmaları gereken ve yapma ihtiyacı duydukları eleştirilerini 31 Mart seçim sonuçları üzerinden yoğunlaştırmaları -konjonktürel bakımdan- pek öyle akıl kârı bir iş sayılmaz. Buna karşılık, iktidar partisinin kaybetmesi dahası muhalefet konumuna çekilmesi gerektiğini düşünenler için hadiseye daha farklı bakılabilir, gerçekten de İslamcı, muhafazakâr bazı kesimler iktidar partisindeki dejenerasyona karşı başka çarenin kalmadığı fikrinde olabilirler. Hatta genel anlamıyla siyasetten şimdilik ümit kesme noktasına gelinmiş, yeni bir toplumsallaşma merhalesini yaşamak üzere siyaset dışı alternatifler geliştirme önerisi önümüze getiriliyor olabilir. Bunu kendi adıma saygıyla karşılarım. Siyasetin lütfettiği çıkar imkânlarına tevessül &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Dışarıdaki ve içerdeki güç odaklarının menfaat ortaklığından faydalanmak FETÖ’vari siyasetin ana karakteri ve formülü haline gelmiş gözüküyor. 31 Mart seçimlerinde bu kirli siyaset neredeyse tavan yaptı. Organizatörlerin kimler olduğunu bilecek durumda değiliz ancak CHP’de dikkate değer bir derinlik kazanan söz konusu siyaset, başından sonuna kendisini ifşa eden tezahürler veriyor.</strong></p>
<p>31 Mart seçim sonuçlarını doğru şekilde okuyor muyuz, öncelikle bu konuda ikna (edici) olmamız gerekiyor. Muhalefetin elde ettiği başarıyı nasıl değerlendireceğimiz, buna karşılık iktidar bloğunun bilinen kayıplarından hangi sonuçlara varılabileceği soruları etrafında net bir düşünce ve tavır ortaya konulmaması, fırsat ve infial peşindeki kamuoyu manipülatörlerinin tam da aradıkları ortamı onlara sağlamış olacaktır.</p>
<p>Hepsinden önemlisi, İslami hassasiyetleriyle tebarüz eden kesimlerin iktidar partisine yönelik uzun süreden beri yapmaları gereken ve yapma ihtiyacı duydukları eleştirilerini 31 Mart seçim sonuçları üzerinden yoğunlaştırmaları -konjonktürel bakımdan- pek öyle akıl kârı bir iş sayılmaz.</p>
<p>Buna karşılık, iktidar partisinin kaybetmesi dahası muhalefet konumuna çekilmesi gerektiğini düşünenler için hadiseye daha farklı bakılabilir, gerçekten de İslamcı, muhafazakâr bazı kesimler iktidar partisindeki dejenerasyona karşı başka çarenin kalmadığı fikrinde olabilirler. Hatta genel anlamıyla siyasetten şimdilik ümit kesme noktasına gelinmiş, yeni bir toplumsallaşma merhalesini yaşamak üzere siyaset dışı alternatifler geliştirme önerisi önümüze getiriliyor olabilir. Bunu kendi adıma saygıyla karşılarım. Siyasetin lütfettiği çıkar imkânlarına tevessül etmemesiyle ayrıca takdire şayan bulurum.</p>
<p>İslamcılığı giderek buharlaştıran ve hatta gözden düşüren bir iktidardansa, İslam ruhunu ve değerlerini bütün diriliğiyle muhafaza edecek toplumsal bir güç, bir safiyet alanı oluşturmak yeğdir diye bakılabilir. Bu, yine de bizim yazımızın sınırları dışına çıkan fakat üzerine ciddiyetle düşünmemiz gerekli başka bir meseledir.</p>
<p>Ne ki buradan dahi bakıldığında, bugün iktidar olgusu etrafında ne olup bittiğini anlamamız son derece önemli. Kendi doğrularımızın bile tutsağı olmayacak bir ferasete ihtiyacımız var. Konu İslamcıların rant ve çıkar kaynaklarını kaybetmesine irca edilebilecek kadar basit değil. İslamcı, muhafazakâr özellikleriyle bilinen, bölgesinde oyun kurucu olma iddiası ve çabasına sahip bir iktidarın alaşağı edilmesiyle ilgili hayati bir meseledir. Beka meselesi diye bir şey varsa eğer, o da budur. Zayıf, istikrarsız, üst akıl tarafından yönetilebilir, NATO’nun maşası haline getirilmiş bir Türkiye! Dış güçler tarafından istenen budur.</p>
<p>Yazık ki toplumu kutuplaştırmaya dayalı iktidar siyaseti, Türkiye’nin bu noktaya gelmesinde önemli bir paya sahip. Bunun altını çizmek zorundayız. Kutuplaştırma siyasetinin Türkiye’ye de iktidar partisine de zarar vereceğini idrak edemeyen AK Parti stratejistleri, kimlerse onlar, çok ironik bir şekilde FETÖ’nün karıştırıcı ve çatıştırıcı metodolojisinden fazlaca etkilenmiş gözüküyorlar. Kutuplaştırma siyasetinin AK Parti’nin bindiği dalı kesmesine yol açması ise tam anlamıyla trajik bir durum olacaktır.</p>
<p><strong>Aynı Kumaştan Giyinmek</strong></p>
<p>Dışarıdaki ve içerdeki güç odaklarının menfaat ortaklığından faydalanmak FETÖ’vari siyasetin ana karakteri ve formülü haline gelmiş gözüküyor. 31 Mart seçimlerinde bu kirli siyaset neredeyse tavan yaptı. Organizatörlerin kimler olduğunu bilecek durumda değiliz ancak CHP’de dikkate değer bir derinlik kazanan söz konusu siyaset, başından sonuna kendisini ifşa eden tezahürler veriyor.</p>
<p>Mansur Yavaş da Ekrem İmamoğlu da tıpkı Ekmeleddin İhsanoğlu gibi CHP’ye dayatılmış, CHP’liler tarafındansa düşmanımın düşmanı dostumdur anlayışıyla kerhen kabul edilmiş, FETÖ kriterleriyle tipikleşen nevzuhur siyasetçiler. Dolayısıyla CHP popülizmini karaktersizleşmeyle mücessem hale getiren kurmaca figürlerdir.</p>
<p>FETÖ açısından gayet tabii diye düşünebileceğimiz bu nevi gelişmeler CHP açısından gerçekte akıllara durgunluk verici bir “zillet” anlamına gelmektedir. AK Parti’nin çöpe attığı, tasfiye ettiği fesat unsurlarından nemalanma refleksi ve acizliği CHP’yi zelil bir duruma düşürmüş, mağduriyet söylemlerinden kendisine bir iktidar stratejisi üretmeye çalışmıştır.</p>
<p>Zinde kuvvetlerden artık ümidini yitiren CHP, sivil darbe imkânlarını elde etmek için her yola başvurmayı adeta mübah saymaktadır. FETÖ’nün CHP için bir adalet, hukuk meselesi olduğunu düşünmek hakikaten gülünç bir durum olmalı. Olsa olsa o, kullanışlı bir cihazdan ibarettir. Popülizm sarmalı ve iktidarsızlık kompleksi (duygusu), CHP’yi muhalefetin dalgalı sularında yılana sarılacak kadar zavallı bir hale getirmiştir.</p>
<p>Ajitasyon, bizdeki solun kronik hastalıklarından biridir gerçi ama Ekrem İmamaoğlu’nun seçim öncesi çizdiği mazbut ve soğukkanlı tavrın ardından, yangından mal kaçırır bir tavırla Anıtkabir defterine İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı unvanıyla imza atma ve görüntü verme gayretkeşliği, diğer taraftan mazbata isteme konusundaki ısrarcılığı, FETÖ’vari kurmacaların ve provokatörlüğün muhtemel tezahürleri olarak dikkat çekmektedir. Hülasa, FETÖ’nün kumaşıyla CHP kumaşı arasında ilginç benzerliklerin olduğu görülebiliyor.</p>
<p>Her taşın altında FETÖ parmağı arama paranoyasına kapılmamız yanlış. Lakin dışarıdaki güç odaklarıyla CHP’li, İyi Parti’li organizatörler arasında FETÖ’nün oldukça işe yarar bir role sahip olabileceğini dikkate aldığımızda, seçim sonuçlarını daha doğru bir yerden görebileceğizdir. İktidarsızlık komplesi (iktidar açlığı) içindeki CHP solunun (tabanının) bu meseleye soğukkanlılıkla bakmasını asla beklemiyoruz. Bu oyunun başından beri, konuya sonuç odaklı bakma eğilimi CHP tabanında büyük ölçüde etkili olmaktadır. Radikal sol bile artık sonucu yani AK Parti iktidarından kurtulmayı birinci mesele haline getirmiş bulunuyor. HDP solu için hakeza yine öyle. Siyaseti (iktidarı) her şeye rağmen önemseyen ve solun dışında duranların düşebileceği en büyük yanılgıyı işte tam da burada aramamız lazım.</p>
<p>Türkiye’deki siyaseti konvansiyonel anlamıyla sağ-sol kutuplaşması üzerinden okumayı ne yeterli ne de doğru bulduğumu söyleyebilirim. Ancak reel parametrelerden hareketle bakacak olduğumuzda, sağ ve sol siyasetin “kimlik” kodları üzerinden temel bir ayrışma içersinde olduğunu yadsımamız pek mümkün değil. Siyasetteki büyük kavga esas itibariyle buradan kopmaktadır. İşin ekonomi-politik boyutuyla ilgili dikkatleri umursamayacak değiliz. Aksine bu dikkati çok daha baskın hale getirecek bir siyaset bilinciyle mücehhez olmak gerekiyor. Bununla beraber, bugün siyaset dünyasındaki kutuplaşmanın merkezinde “kimlik” kavgasının olduğunu biliyor, kendi içinde (muhalefet bloğu içindeki) birtakım aykırı unsurların ise siyasi ikbal uğruna yahut arka-plandaki sınıfsal-ekonomik mahiyete sahip gizil dinamiklerin etkisiyle kimlik meselesini talileştirdiklerini tahmin edebiliyoruz. Bu tutumu yadırgamak zorunda değiliz belki ancak hangi mesele, dava ve iyilik lehine kimlik mücadelesinin belirleyici olma özelliğini kaybettiğini sorgulamak zorundayız. Zira Türkiye’nin iç siyasetini belirleyen dinamikler açısından kabul edelim ki kavga en temelde kimlik kavgası niteliğini taşımakta; iktidar nimetlerinden faydalanabilmenin yolu -görece bile olsa- bu kavgaya taraf/dâhil olmaktan geçmektedir. AK Parti iktidarı döneminde kimlik olgusu bu minval daha da belirleyici hale gelmiş, kimlik siyasetine bağlı kutuplaşma süreci epeyce derinleşmiştir. Kavganın derinindeki temel faktör budur.</p>
<p>FETÖ gibi marazi yapıların konjonktürel durum sebebiyle konuyu bu zaviyeden ele almaları elbette beklenemez. Bunlar, siyasetten atılması gereken birer ifrazat olduklarını her geçen gün iyice kanıtlamışlardır. Lakin Türkiye’nin siyasetini şekillendirmede hâlâ güç odakları tarafından kullanılmaya devam edildiğini de görebiliyoruz. Büyük resme baktığımızda 15 Temmuz ile 31 Mart seçimleri arasındaki benzerlik bizi şaşırtıyor. Kurmaca ve organizasyonun dibini göremiyor ama mantığını ve tezahürlerini bütün açıklığıyla tefrik edebiliyoruz.</p>
<p>Seçim sonuçları üzerinden bu kirli oyun muhtemelen sürdürülecek. CHP’nin Ankara, İstanbul gibi şehirleri alması iktidarsızlık kompleksini teskin etmede bir nebze etkili olacak, bir özgüven tetiklemesi yapacaktır kuşkusuz. Ama AK Parti’ye karşı olan öfkeyi ve tahammülsüzlüğü ortadan kaldırmayacaktır. Bu başarıyı yeni bir fırsata dönüştürme yönündeki eğilimlerine gün gün yeni kapılar aralayacak, ajitatif alışkanlıklarla iktidarı yıpratmanın yol ve yöntemlerini deneyip duracaklardır. FETÖ’nün komplocu zihniyetiyle CHP solunun ajitatif karakteri bu süreçte mutlu izdivaçlarını sürdürerek, görünen o ki daha fazla iç içe geçecektir.</p>
<p><strong>Büyük Resimde Halkın Bilgeliği Var</strong></p>
<p>Oysa seçim sonuçlarının ortaya koyduğu büyük resme baktığımızda infiale sebep olacak bir durum yoktur. Ne Ankara ve İstanbul’un kaybedilmesi ne de CHP belediyelerindeki sayısal artış AK Parti’ye olan genel halk desteğinin azaldığı anlamına gelmiyor. AK Parti’nin yüzde 44, Cumhur İttifakı’nın yüzde 52 oyu, iktidarın devam etmesi anlamında halk desteğinin aynen sürdüğünü ortaya koyuyor.</p>
<p>AK Parti kadrolarının ve tabanının belediyelerin kaybedilmesini bu kadar mesele etmesi anlamsız değilse de gereksizdir. Bunun; aksine olarak bir iktidar ve Türkiye meselesi haline getirilmesinden kuşkulanmak gerekir. Ankara ve İstanbul gibi büyük şehir belediyelerindeki rant kaynaklarının kaybedilmesi –iktidar mahfillerinin olabilir ama– halkın bir sorunu değildir. Hatta demokrasi göstergeleri ve siyaset dengeleri açısından 20 bin oyla kazanmak neyse kaybetmek de odur. Bu bağlamda kazanmakla kaybetmek arasında bir fark yoktur denebilir.</p>
<p>Buna karşılık, Güneydoğu illerinde Kürt halkının AK Parti’ye teveccühünü göstermeye başlaması bu seçimin en önemli sonuçlarından biridir. Asıl görmemiz gereken budur. Bu açıdan, AK Parti 31 Mart seçimlerinin gerçek galibi sayılabilir. Ankara, İstanbul belediyelerine odaklı bir seçim değerlendirmesinin büyük resimle ilgili bir yanılsamaya yol açmasına izin vermeyecek bir feraset içinde hareket etmek, manipülatörlere bu süreçte prim vermemek gerekiyor. Manipülatörlerin söz konusu yanılsamayı empoze etmekten vazgeçmeyecekleri malum, ancak bundan çıkarı olanlar bellidir: Bir, iktidarsızlık kompleksi içindeki CHP solu; iki, FETÖ’cü madrabazlar. Üçüncü olarak Amerikan emperyalizmini de buraya dâhil etmek icap eder.</p>
<p>Diğer taraftan, iktidar partisinin kaybetmeyi hazmedecek bir olgunluk içinde davranması demokrasinin de şartıdır. 31 Mart’taki kimi kayıpların, AK Parti’de daha önce gündeme gelmiş ancak yüzeysel bir şekilde değerlendirildiğini düşündüğümüz değişim ihtiyacını bir kere daha gündeme getirmesi gerekiyor. AK Parti bir maraton koşucusu olarak kendisini ispatlamış, bu yönüyle zaten ümit kaynağı olmaya devam edebilmektedir. Bütün problemlerine rağmen halktan aldığı desteği kaybetmemesi onun bu ümidi ve duyguyu vermiş olmasından ileri gelmektedir. Belki de hemen bugün itibariyle şahsi ve iç çekişmelerin bir yana bırakılarak yeni bir kucaklaşma, yeni bir “sessiz devrim” sürecinin başlatılması gerekiyor. Başta Tayyip Erdoğan bu sürecin asıl faili olma mesuliyetini üstlenmeli. Seçim öncesi yaptığı “trenden inenler” göndermelerine rağmen, süreç bunu gerektiriyor. Hayal kurduğumuz düşüncesi ise gerçekten acı verici bir durum. İnsan ve düşünce potansiyelimizin heder edilmesi iktidara neyi kaybettirir, ayrı mesele; ancak Müslümanca var olma ısrarını bugün itibariyle AK Parti’de somutlaştırmak isteyen Türkiye halkının kaybetmemesi bizim gerçek meselemizdir.</p>
<p>Halkımız AK Parti’ye güvenmeye, ondan yana ümitli olmaya devam etmekte; bu bir gerçek. Ancak daha samimi, daha dürüst, titiz ve cesur olmak zorunda olduğunu da ona hatırlatmaktan geri durmuyor. Bir baba şefkatiyle adeta vuruyor ama öldürmüyor.</p>
<p>Eline sağlık, evet, sevgili halk! Peki ama şimdi sormazlar mı, bu böyle daha nereye kadar? Kanaatim odur ki yani ben ben isem, halkımızı biraz olsun tanımışsam eğer, bu gördüğümüz AK Parti’ye onun yeni sessiz devrimler için yaptığı son ihtarlardan biridir. Ve de hadise esas anlamıyla sanki bundan ibarettir.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/bu-senin-inceligindir-sevgili-halk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
