<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Öğr. Gör. Abdulmuttalip Pilatin &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<atom:link href="https://www.yorungedergi.com/author/abdulmuttalip-pilatin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<description>&#34;Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası&#34;</description>
	<lastBuildDate>Sat, 01 Jun 2019 16:31:28 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.6.9</generator>

<image>
	<url>https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2020/05/cropped-logo-favico-32x32.png</url>
	<title>Öğr. Gör. Abdulmuttalip Pilatin &#8211; Yörünge Dergisi</title>
	<link>https://www.yorungedergi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Takipteki Krediler Ne Durumda?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/takipteki-krediler-ne-durumda/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/takipteki-krediler-ne-durumda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Öğr. Gör. Abdulmuttalip Pilatin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 01 Jun 2019 12:08:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Banka]]></category>
		<category><![CDATA[Faiz]]></category>
		<category><![CDATA[Kredi]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=10958</guid>

					<description><![CDATA[Takipteki krediler, bankaların müşterilerine kullandırdığı fakat vadesi gelmesine ve üzerinden zaman geçmesine rağmen ödenmeyen kredilerden oluşur. Takipteki kredilerin yıllar itibariyle izlediği seyir bize ekonominin gidişatı hakkında genel olarak bilgi verir. Türkiye’de anapara ve faiz ödemeleri 90 gün ve daha fazla gecikmiş olan kredi ve diğer alacaklar bankalar açısından batık krediler veya donuk krediler (tahsil edilemeyen alacaklar) arasında sınıflandırılır. Anaparanın ve faizin ya da her ikisinin tahsili, ödenmesi gereken tarihten itibaren doksan günden daha fazla gecikmesi durumunda bu alacaklar tahsil edilemeyen alacak olarak kaydedilir. Bankalar açısından tahsil edilemeyen alacaklar için 90 günlük gecikme süresi sınırı genel olarak dünyada kabul görmüştür. Türkiye’de, bir kredinin sorunlu krediye dönüşmesinin şartlarını net bir şekilde açıklığa kavuşturulması amacıyla Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu (BDDK) 2001 yılında Resmi Gazete’de, “Bankalarca Karşılık Ayrılacak Kredilerin ve diğer Alacakların Niteliklerinin Belirlenmesi ve Ayrılacak Karşılıklara İlişkin Esas ve Usuller Hakkında” adlı yönetmenlik yayınlamıştır. Bu yönetmeliğe göre, donuk krediler üç grup halinde incelenir. Birincisi yani üçüncü grup krediler (tahsil imkânı sınırlı krediler ve diğer alacaklar), borçlunun verdiği teminatların, borcun vadesi geldiğinde ödenmesinde yetersiz kaldığı veya kredinin anapara ya da faizinin veyahut her ikisinin ödenmesi gereken tarihten 90 günden fazla geçtiği halde ödenmemiş olan kredi ve diğer alacaklardan oluşur. İkincisi olan dördüncü grup &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Takipteki krediler, bankaların müşterilerine kullandırdığı fakat vadesi gelmesine ve üzerinden zaman geçmesine rağmen ödenmeyen kredilerden oluşur. Takipteki kredilerin yıllar itibariyle izlediği seyir bize ekonominin gidişatı hakkında genel olarak bilgi verir.</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Türkiye’de anapara ve faiz ödemeleri 90 gün ve daha fazla gecikmiş olan kredi ve diğer alacaklar bankalar açısından batık krediler veya donuk krediler (tahsil edilemeyen alacaklar) arasında sınıflandırılır. Anaparanın ve faizin ya da her ikisinin tahsili, ödenmesi gereken tarihten itibaren doksan günden daha fazla gecikmesi durumunda bu alacaklar tahsil edilemeyen alacak olarak kaydedilir. Bankalar açısından tahsil edilemeyen alacaklar için 90 günlük gecikme süresi sınırı genel olarak dünyada kabul görmüştür. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Türkiye’de, bir kredinin sorunlu krediye dönüşmesinin şartlarını net bir şekilde açıklığa kavuşturulması amacıyla Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurumu (BDDK) 2001 yılında Resmi Gazete’de, “Bankalarca Karşılık Ayrılacak Kredilerin ve diğer Alacakların Niteliklerinin Belirlenmesi ve Ayrılacak Karşılıklara İlişkin Esas ve Usuller Hakkında” adlı yönetmenlik yayınlamıştır. Bu yönetmeliğe göre, donuk krediler üç grup halinde incelenir.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Birincisi yani üçüncü grup krediler (tahsil imkânı sınırlı krediler ve diğer alacaklar), borçlunun verdiği teminatların, borcun vadesi geldiğinde ödenmesinde yetersiz kaldığı veya kredinin anapara ya da faizinin veyahut her ikisinin ödenmesi gereken tarihten 90 günden fazla geçtiği halde ödenmemiş olan kredi ve diğer alacaklardan oluşur.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">İkincisi olan dördüncü grup krediler (tahsil imkânı şüpheli krediler ve diğer alacaklar), normal şartlarda artık geri ödenmesi veya tasfiyesi mümkün olmayan ya da kredinin anapara veya faizinin veyahut her ikisinin ödenmesi gereken tarihten itibaren 180 günden fazla geçtiği halde ödenmemiş olan kredilerden oluşur. Üçüncüsü ise beşinci grup krediler (zarar niteliğindeki krediler ve diğer alacaklar), tahsil imkânının artık mümkün olmadığı düşünülen veya anapara veya faizinin veyahut her ikisinin ödenmesi gereken tarihten veya vadesinden bir yıldan daha fazla bir zaman geçmesine rağmen hâlâ ödenmemiş kredi ve diğer alacaklardan oluşur.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu üç grupta yer alan krediler takipteki krediler olarak kayıt edilmektedir. Bu kredilerin toplam krediler içerisindeki payının artması ekonomide bir sıkıntının olduğunun ve fonların piyasalara etkin bir şekilde kanalize edilemediğinin bir göstergesi olarak algılanmaktadır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Etkin, iyi işleyen bir bankacılık sistemi ve finansal sistemin kurulabilmesi için ülke ekonomisinin büyümesini ve gelişmesini destekleme açısından tasarrufların bankalar aracılığı ile etkin ve verimli bir şekilde yatırımlara kanalize edilebilmesi gerekir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bankalar bu işlemi yerine getirirken eğer bu dengeyi iyi bir şekilde kuramaz, daha riskli müşterilere borç vermeye başlar ve bu durumu etkili bir şekilde yönetemezlerse geri ödenmeyen kredilerin oranı artar. Artan takipteki krediler hem bankacılık sektörünü hem finansal işleyişi hem de ülkenin ekonomik gidişatını olumsuz yönde etkiler.</span></p>
<p class="p2"><span class="s1"><b>Takipteki Alacaklardaki Aşırı Artışın Sonuçları</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Son dönemde dünyada bankaların tahsil edilemeyen alacakları önem kazandı. Çünkü bankaların takipteki alacaklarındaki artış bankacılık sisteminde ortaya çıkabilecek tehlikeli bir durumun öncesindeki önemli bir belirti olarak görülmeye başlandı. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Özellikle 2008 küresel finans krizinin göze çarpan bir özelliği de bankaların bilançolarında yer alan takipteki alacakların oransal olarak artmasıydı. Bankacılık sektörünün takipteki alacaklarındaki bu artışlar, bankaları önemli kredi riskleri ile karşı karşıya bırakmaktaydı. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Ayrıca takipteki alacaklardaki artış, bankaların yeni kredi sağlama ve şirketleri fonlama yeteneğini de azaltmakta ve dolayısıyla genel ekonomik gidişat üzerinde de olumsuz durumların ortaya çıkmasına neden olabilmekteydi. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Dolayısıyla takipteki alacaklardaki aşırı artışın olası bir bankacılık krizinin başlangıcını işaret etmesi bakımından bir belirti olarak kullanılabilir. Aynı zamanda bir ekonomideki finansal kırılganlığı test etmek için de takipteki alacaklar kullanılmaktadır. 2008 krizi öncesinde ABD’de üzerinde hiç akademik bir çalışma bile yapılmamış olan takipteki krediler maalesef 2008 yılında önce ABD’nin sonra da tüm dünyanın başına önemli ekonomik sıkıntılar açmıştır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bankalar açısından takipteki kredilerin negatif etkilerinden biri de bankaların kârlılığını düşürmesidir. Bankanın 90 günden fazla gecikmiş alacakları artık karşılık ayrılarak takipteki kredilere aktarılır. Bu durum takipteki kredilerin banka tarafından yazılmasına neden olur ve bu oran arttıkça bankanın kârlılığı azalmaya başlar. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bunun yanında takipteki kredilerin artması nedeniyle bankanın aktif kalitesi de bozulmaya başlar. Dolayısıyla bankanın kredibilitesi de azalır. Bankaların artan takipteki kredileri diğer taraftan bankanın likidite riskinin de artmasına neden olur. Vadesi gelince ödeme yapması beklenen müşteri tarafından ödeme yapılamaması durumunda bankanın bütün nakit akışı bu durumdan olumsuz yönde etkilenir. O nedenle takipteki kredilerin kontrol altında tutulması ekonomiler açısından büyük önem taşır.</span></p>
<p><img decoding="async" class="wp-image-10983 alignnone" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2019/06/Screen-Shot-2019-06-01-at-12.58.12.png" alt="" width="500" height="464" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2019/06/Screen-Shot-2019-06-01-at-12.58.12.png 844w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2019/06/Screen-Shot-2019-06-01-at-12.58.12-300x278.png 300w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2019/06/Screen-Shot-2019-06-01-at-12.58.12-768x712.png 768w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></p>
<p class="p1"><span class="s1"><b>Türkiye’deki Durum</b></span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Bu noktada Türkiye’de faaliyet gösteren 3 kamu sermayeli mevduat bankası, 8 özel sermayeli mevduat bankası ve 10 Türkiye’de kurulmuş yabancı sermayeli mevduat bankası olmak üzere toplam 21 önemli bankanın takipteki kredi oranlarında son dönemde az da olsa bir yükselme oldu. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Türkiye’de bankacılık sektörü, Türkiye ekonomisinin finansal sisteminin bel kemiğidir. Son 30 yılda, BDDK’nın kurulması ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın hükümetten bağımsızlığının artırılması gibi çeşitli yapısal ve örgütsel reformlar yapılmıştır. En son 2001 yılında ortaya çıkan ve birçok bankanın da batmasına neden olan krizden alınan dersler ve alınan önlemler sayesinde Türkiye’de bankacılık sistemi ve bankaların rasyoları güçlendirilmiştir. Özellikle bu tarihten itibaren, bankacılık sektöründe birtakım düzenlemelerle beraber bankacılık sektöründe denetimin artması ve risk yönetimine ağırlık verilmesi gibi konular artık oldukça önemsenen önemli ve izlenmesi gereken görülen başlıca kriterler halini almıştır. Her ne kadar takipteki kredi ve alacaklar bankaların kârlılıklarını ve performanslarını olumsuz olarak etkilese de Türkiye’de uzun yıllardır bankacılık sektörü kurumsal vergi rekortmenleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Dolayısıyla artan takipteki krediler bankaların kârlılıklarını azalttığı ve bankaları kredi vermede daha çekingen davranmaya ittiği için aslında kredi maliyetlerini de arttıran bir unsur olarak bankaları etkilediği ve kredi maliyetlerini arttırdığı söylenebilir.</span></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-10984 alignnone" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2019/06/Yörünge_Grafik_Eko-0021ai.jpg" alt="" width="501" height="215" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2019/06/Yörünge_Grafik_Eko-0021ai.jpg 1000w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2019/06/Yörünge_Grafik_Eko-0021ai-300x129.jpg 300w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/2019/06/Yörünge_Grafik_Eko-0021ai-768x329.jpg 768w" sizes="(max-width: 501px) 100vw, 501px" /></p>
<p class="p1"><span class="s1">Takipteki krediler nedeniyle kârlılıkları azalan bankalar bu azalmayı telafi etmek amacıyla kredi faizlerini yükseltme eğilimi içerisine girebilirler. Bu durum finansal piyasaları ve reel ekonomiyi etkileyen bir olumsuz bir faktör olarak kendini gösterebilir.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Şekil 1’de Türkiye’deki bankaların 1996 ve 2018 yılları arasındaki brüt takipteki kredilerin toplam kredi ve alacaklar rakamına oranı yıllar itibarıyla verilmiştir. Şekilden de anlaşılacağı üzere, 1996 yılında %2 seviyelerinde olan takipteki kredi oranı sonraki yıllarda artmaya başlamış ve krizin ortaya çıktığı yıl olan 2001 yılında %37,4 gibi çok yüksek bir orana ulaşmıştır.<span class="Apple-converted-space">  </span>Yani verilen her yüz birim kredinin yaklaşık 38’i geri ödenemez duruma gelmiştir. Bu durum o yıl bankacılık sektörü ve ülke ekonomisi için çok ciddi bir sıkıntıya işaret etmektedir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Kriz sonrası yıllarda 2007 yılına kadar takipteki kredilerin toplam kredi ve alacaklar içerisindeki payının azaldığı görülmektedir. 2008 yılında ortaya çıkan küresel finans krizinin etkisiyle 2009 yılında ekonominin %4,7 küçülmesinin de etkisi ile takipteki kredilerin %5,2 oranına yükseldiği görülüyor.</span></p>
<p class="p1"><span class="s1">2001 yılında %37,4 gibi oldukça yüksek bir seviyeye ulaşan takipteki kredilerin oranı son yıllarda ciddi anlamda azalarak 2017 yılında %3 ve 2018 yılında ekonomide yaşanan kur ve faiz artışına bağlı ortaya çıkan ekonomik yavaşlamanın etkisiyle biraz artarak %3,9 seviyelerine yükseldiği görülmektedir. Fakat genel olarak bakıldığında ve yıllar itibarıyla takipteki kredilerin oranında ortaya çıkan azalış dikkate alındığında, 2001 yılında Türkiye’de yaşanan bankacılık krizi sonrasında Türk bankacılık sektöründe yapılan düzenleme ve yapısal reformların oldukça faydalı olduğu söylenebilir. Türkiye ekonomisinin %4,7 küçülmesine neden olan 2009 küresel finans krizinde dahi takipteki kredi oranlarının %5,2 seviyelerinde kalması aslında buna işaret etmektedir. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Grafikte görüldüğü üzere Türkiye’de 2017 yılından itibaren takipteki kredi oranlarında bir artış olduğu görülmektedir. Komşumuz Yunanistan’da takipteki kredilerin oranı 2017 yılında %25 seviyelerindeyken İtalya’da takipteki kredilerin oranı yaklaşık %15, Portekiz’de ise yaklaşık %13 olarak gerçekleşmiştir. Avrupa ülkelerinin takipteki kredi ortalamasına baktığımızda ise bu oranın yaklaşık %7 seviyelerinde olduğunu görmekteyiz. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">2016 yılında Türkiye’de %3,3 olan takipteki kredi oranı bugün %4 seviyelerini geçti. Dolayısıyla Türkiye’deki takipteki kredi oranının AB ülkelerine kıyasla daha düşük olduğu ve çok büyük riskler taşımadığı anlaşılmaktadır. </span></p>
<p class="p1"><span class="s1">Türkiye ekonomisi ve bankacılık sektörünün sağlıklı, verimli bir şekilde yoluna devam edebilmesi açısından düşük olsa bile son dönemdeki artışa dikkat edilmelidir. Daha çok döviz kurundaki artışın neden olduğu takipteki kredilerdeki bu artışı önemsemek ve gerekli önlemleri almak hem bankalar hem de ülkemiz açısından oldukça önemlidir. </span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/takipteki-krediler-ne-durumda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Brexit ve Ticaret Savaşlarının Etkileri</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/brexit-ve-ticaret-savaslarinin-etkileri/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/brexit-ve-ticaret-savaslarinin-etkileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Öğr. Gör. Abdulmuttalip Pilatin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Apr 2019 21:10:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Dış Politika]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Brexit]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=9468</guid>

					<description><![CDATA[2019 yılı dünya ekonomileri için çok da kolay olmayacak. Beklentiler aşağı yönlü revize ediliyor. Dünyanın en büyük ekonomileri 2018 son çeyrek büyüme rakamları da bunu teyit eder nitelikte. Bu nedenle FED’in 2019 yılında faizleri artırma ihtimali çok zayıf.  Ülkemiz açısından 2019 yılı büyüme performansının da çok  yüksek olacağı beklenmiyor. Avrupa Birliği aslında bir ekonomik birliktelik amacıyla Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (European Coal and Steel Community, ECSC) adıyla Paris Antlaşması ile 1951 yılında kuruldu. Antlaşma Fransa, Batı Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg arasında imzalandı. Antlaşmaya göre topluluk, bir kömür ve çelik ortak pazarı oluşturmayı, işsizlik oranını düşürmeyi, katılımcı ülkelerin ekonomilerini iyileştirmeyi ve pazarı geliştirmeyi amaçlıyordu. Daha sonra bu ekonomik topluluk Avrupa ülkeleri ve dünyadaki gelişmelerin etkisi ile sürekli olarak genişledi. Son olarak 2013 yılında Birliğe, Hırvatistan’ın da katılmasıyla AB’deki üye ülke sayısı da 28’e ulaştı. Tüm bu süreçler içerisinde Türkiye 1963’ten beri diğer ülkelere uygulanan prosedürden farklı olarak dura kalka da olsa üyelik müzakerelerine istekli bir şekilde devam etti. 2016 yılına gelindiğinde beklenilmeyen bir gelişme oldu ve İngiltere, Avrupa Birliği içerisinde kalma durumunu tartışmaya başladı. İş o noktaya geldi ki 23 Haziran 2016 tarihinde İngiltere’de referandum yapılmasına karar verildi. Tabii oylamada böyle bir karar çıkacağı çok da beklenen bir &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>2019 yılı dünya ekonomileri için çok da kolay olmayacak. Beklentiler aşağı yönlü revize ediliyor. Dünyanın en büyük ekonomileri 2018 son çeyrek büyüme rakamları da bunu teyit eder nitelikte. Bu nedenle FED’in 2019 yılında faizleri artırma ihtimali çok zayıf.  Ülkemiz açısından 2019 yılı büyüme performansının da çok  yüksek olacağı beklenmiyor.</strong></p>
<p>Avrupa Birliği aslında bir ekonomik birliktelik amacıyla Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (European Coal and Steel Community, ECSC) adıyla Paris Antlaşması ile 1951 yılında kuruldu. Antlaşma Fransa, Batı Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksemburg arasında imzalandı. Antlaşmaya göre topluluk, bir kömür ve çelik ortak pazarı oluşturmayı, işsizlik oranını düşürmeyi, katılımcı ülkelerin ekonomilerini iyileştirmeyi ve pazarı geliştirmeyi amaçlıyordu. Daha sonra bu ekonomik topluluk Avrupa ülkeleri ve dünyadaki gelişmelerin etkisi ile sürekli olarak genişledi. Son olarak 2013 yılında Birliğe, Hırvatistan’ın da katılmasıyla AB’deki üye ülke sayısı da 28’e ulaştı. Tüm bu süreçler içerisinde Türkiye 1963’ten beri diğer ülkelere uygulanan prosedürden farklı olarak dura kalka da olsa üyelik müzakerelerine istekli bir şekilde devam etti.</p>
<p>2016 yılına gelindiğinde beklenilmeyen bir gelişme oldu ve İngiltere, Avrupa Birliği içerisinde kalma durumunu tartışmaya başladı. İş o noktaya geldi ki 23 Haziran 2016 tarihinde İngiltere’de referandum yapılmasına karar verildi. Tabii oylamada böyle bir karar çıkacağı çok da beklenen bir sonuç değildi. Yapılan halk oylaması ile İngiltere %52 ile Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı verdi. Ayrılmaya ilişkin süreç 2017 yılında başladı ve halen devam ediyor. Eğer bir erteleme olmazsa 29 Mart 2019 tarihinde İngiltere, Avrupa Birliği’nden ayrılmış olacak. İngiltere anlaşmalı bir ayrılık için çabalarken AB ise İngiltere’ye birlikten ayrılmanın faturasını ödetmek istiyor gibi görünüyor. Diğer taraftan AB’nin başını çeken Almanya ve Fransa, İngiltere’nin ayrılması sonrasında diğer ülkelerin de böyle bir noktaya gelmesinden endişe ettiği için işi daha zaman alıcı, zor ve maliyetli bir noktaya doğru sürüklemek istiyor.</p>
<p><strong>SOFR, Artık Daha Kolay Zemin Bulmaya Başlayabilir</strong></p>
<p>Bu gelişmelerin, Avrupa ülkelerinin ekonomilerini etkilemekle birlikte dünya ekonomisi açısından da olumsuz bir durum ortaya çıkardığı aşikâr. Neticede Brexit kararının gerçekleşmesi durumunda ayrılıktan en fazla zararı İngiltere ekonomisi alacak gibi görünüyor. Çünkü sigortacılıktan turizme, hava taşımacılığından ulaşım ve ticaret sektörlerine kadar birçok sektör bu ayrılıktan etkilenecek. Anlaşmalı bir ayrılık kısmen de olsa zararın etkisinin azaltılmasını sağlayabilir. Bu nedenle İngiltere, anlaşmalı bir ayrılık yapmak istiyor.</p>
<p>Bu noktada daha ayrılmadan İngiltere’ye ekonomik açıdan faturalar çıkmaya başladı bile. En son LIBOR diye adlandırılan ve dünyadaki faiz oranlarının alt limitinin belirlendiği sistemin, 2012’de yaşanan skandal nedeniyle itibarı zaten zedelenmişti. O dönem LIBOR oranlarının belirlenmesinde etkili olan 16 bankanın çoğunun, daha fazla kâr elde etmek için LIBOR’u belirlerken spekülasyon yaptığı ve bu skandal durumun ortaya çıkmasına neden olduğu belirlenmişti. Yaşanan skandalın ardından, o dönemde LIBOR sistemine alternatif olarak Avrupa Birliği’ne üye ülkelerdeki 47 banka tarafından Euribor sistemi kuruldu. ABD’de ise LIBOR’a alternatif olarak SOFR (Chicago’daki Secured Overnight Funding Rate) kuruldu. Tüm bu gelişmelerin ardından İngiltere’nin AB’den ayrılmaya karar vermesi, LIBOR açısından da önemli bir dönüm noktası olacak. LIBOR kademeli olarak yerini daha gelişmiş sistemlere bırakacak. SOFR, yaşanan bu gelişmelerle birlikte artık daha kolay zemin bulmaya başlayabilir.</p>
<p>Bunların yanı sıra AB’den ayrılma kararı veren İngiltere, ayrılık kararının geleceğe dair oluşturduğu olumsuz beklentiler nedeniyle önemli miktarda yabancı yatırımın beklemesine ya da mevcut yatırımların ülkeden çıkmasına neden olmaya başladı bile. En son Honda, İngiltere’deki yatırımlarını yavaşça azaltacağını açıkladı. Bunun yanında Ford’un bir milyar dolar değerindeki yatırımı İngiltere yerine başka bir Avrupa ülkesinde yapacağını açıklaması bunlardan sadece bir kaçı. AB’den çıkmak demek aynı zamanda Avrupa Birliği’nin diğer ülke ve birliklerle yapmış olduğu anlaşmalardan da ayrılmak ve yararlanamamak anlamına geliyor. Yani üyelikten çıkınca İngiltere aynı kıtada olsa bile artık farklı bir ülke olarak kendi yapacağı anlaşmalar ve işbirlikleri ile ticari faaliyetlerine devam etmek durumunda.</p>
<p><strong>Trump’tan, Suudilerin Başını Çektiği OPEC’e Mesaj</strong></p>
<p>Amerika Kıtası’nda ise Trump, seçimlerden önce söz verdiği şeyleri tek tek hayata geçirmeye başladı. Meksika sınırına duvar örmek uğruna hükümetin kapanmasına karşı gelmedi. Üstelik Trump bunu yaparken hükümetin kapanmasından dolayı Amerikan ekonomisinin duvara ödeyecek olduğu miktarın 10 katı bir maliyete katlanmasına razı oldu. Başkan Trump’un yine adaylık sürecinde, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kurulan ve ABD’nin de liderliğini yaptığı bu ticaret düzeninin, artık ABD’nin çıkarlarına hizmet etmediği düşüncesi ile korumacılık politikaları uygulayacağını söyledi ve buna yönelik adımları atmakta da tereddüt etmedi. Trump’ın bu yönde ilk hamlesi de Çin ile aralarında bir ticaret savaşına dönüşme ihtimali bulunan ve 8 Mart tarihinde fitilini ateşlediği uygulamalar oldu. Ardından, Çin tarafının karşılık vermesi ile karşılıklı olarak korumacılık politikaları dünyanın gündemine oturdu. Çin’den sonra Avrupa Birliği de Trump’ın politikalarından nasibini aldı. Özellikle AB’deki otomobil üreticileri Trump’ın bu politikalarından oldukça rahatsız ve bundan sonraki dönemde daha da rahatsız olacak gibi görünüyor.</p>
<p>Trump’ın bu korumacılık politikalarından sadece Çin, AB ülkeleri değil Türkiye de nasibini aldı. Yani Türkiye’nin bu ticaret savaşlarından etkilenmemesi mümkün değil. Dolaylı olarak etkileneceği gibi doğrudan da etkileniyor. ABD’nin çelik ve alüminyum ithalatında 1,3 milyar dolarlık payı ile önemli yeri olan Türkiye, gümrük vergisi getirilen ürünlerde ise Amerika’nın en büyük onuncu ticaret ortağı durumunda. Ek vergi getirilen kalemlerdeki Türkiye’nin toplam ithalatı yaklaşık 1,5 milyar doları buluyor. ABD’nin yayınladığı listede bulunan Kanada, Meksika, Avrupa Birliği ülkeleri, Avustralya, Arjantin, Brezilya ve Güney Kore’nin bu işin dışında tutulduğu düşünüldüğünde Çin, Japonya ve Rusya’dan sonra Türkiye, dördüncü sırada yer alıyor. Yani dünyadaki bu korumacılık politikalarından doğrudan ve dolaylı olarak her ülkenin etkilenmesi gibi Türkiye’nin de etkilenmesi kaçınılmaz bir gerçek. Çin’in 2018 yılının 3 ve 4. çeyreğinde 2008 küresel finans krizinin ardından en düşük büyüme oranlarına gerilemesi aslında ticaret savaşlarının Çin’e olası etkilerini gösteren bir işaret niteliğinde.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9411 size-full" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-19/Brexit-ve-Ticaret-2.jpg" alt="" width="720" height="405" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-19/Brexit-ve-Ticaret-2.jpg 720w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-19/Brexit-ve-Ticaret-2-300x169.jpg 300w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-19/Brexit-ve-Ticaret-2-330x186.jpg 330w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-19/Brexit-ve-Ticaret-2-318x180.jpg 318w" sizes="(max-width: 720px) 100vw, 720px" /></p>
<p><em>Şekil 1</em>’de görüleceği üzere Çin, ABD, AB ve dünya ticareti 2008 küresel finans krizinin ardından tekrar eski yüksek oranlı büyüme dönemlerini yakalayamadı. Üstüne Trump’ın dünyaya bulaştırdığı korumacılık politikaları gelince Çin ekonomisi için artık eski büyüme oranlarını yakalamak oldukça zor olmaya başladı. Bundan sonra daha da zor olacak gibi görünüyor. Bu sadece Çin için geçerli değil. ABD, AB ve diğer ülkeler açısından da aynı durum söz konusu. Fakat son günlerde Trump’ın “Çin ile anlaşmaya çok yakınız” açıklaması piyasaların az da olsa rahatlamasına ortam hazırladı.</p>
<p>Bir taraftan korumacılık politikaları ve ticaret savaşları diğer taraftan Brexit muamması ve resesyon beklentisi. Diğer yandan özellikle ABD ve Çin’deki ekonomik veriler bir ekonomik yavaşlamaya işaret ediyor. Tüm bu gelişmeler geleceğe dair belirsizlikleri arttırdığı için dünyadaki yatırım ve ticaret faaliyetlerinde bir yavaşlama söz konusu. Dünya ticaretinde ortaya çıkan azalma, beraberinde bir talep daralmasına yol açıyor. Bu durum kendini rakamlarda da gösteriyor. Azalan talep nedeniyle bazı temel hammaddelerin fiyatında da gerileme ortaya çıkıyor.</p>
<p>Bu noktada dünyayı en çok ilgilendiren petrol fiyatı olsa gerek. 2008 krizinden önce 140 $ seviyelerine kadar yükselen petrolün varil fiyatı krizin ardından 40 $ seviyelerine kadar hızlı bir düşüş yaşaması, 2011 ile 2015 yıllarında tekrar 100 $ seviyelerinin üzerine çıksa da 2016 yılında tekrar 40 $ seviyelerinin altını görmesi bunu gösteriyor. Petrol fiyatı bugünlerde ise 65 $ seviyelerinde seyrediyor. Diğer taraftan Trump, OPEC’e “petrol fiyatların artması için talebi kısmakta çok acele etmeyin” diyeli henüz birkaç hafta oldu. Çünkü petrol, ABD’nin Çin’den sonra hizaya sokacağı bazı ülkeler için en önemli gelir kaynağı. Dolaysıyla petrol fiyatı arttıkça bu ülkelerin gelirleri de o oranda artıyor. Bu nedenle Trump, Suudilerin başını çektiği OPEC’e mesaj veriyor.</p>
<p><strong>2019 Dünya Ekonomileri İçin Kolay Bir Yıl Olmayacak</strong></p>
<p>Trump, arzın kısılarak petrolün fiyatının yükselmesini istememesinin yanı sıra dünya ticaretindeki yavaşlamadan kaynaklı olarak petrol fiyatında önemli yükselişler olması beklenmiyor. Bu durum enerji giderleri yüksek olan Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler açısından bir avantaj olarak görülebilir. 2018 yılında dövizde yükselmenin olduğu dönemde petrol fiyatlarının düşmesi bizim açımızdan önemli bir avantaj oldu. Çünkü ülkemiz enerji açığı olan ve bunu ithal etmek durumunda olan bir ülke konumunda. Bu noktada enerji maliyetleri Türkiye’de cari açığın önemli bir kısmının oluşmasında etkili olan bir faktör. Önümüzdeki döneme ilişkin belirsizlikler, petrol fiyatlarının tekrar yükselme trendine girmemesi ya da petrol fiyatlarındaki olası düşüşler, içerisinden geçtiğimiz dönem açısından bir avantaj olabilir.</p>
<p>Tüm bu gelişmeler düşünülünce 2019 yılı dünya ekonomileri için çok da kolay olmayacak. Beklentiler aşağı yönlü revize ediliyor. Dünyanın en büyük ekonomileri 2018 son çeyrek büyüme rakamları da bunu teyit eder nitelikte. Bu nedenle FED’in 2019 yılında faizleri artırma ihtimali çok zayıf. Ülkemiz açısından 2019 yılı büyüme performansının da çok yüksek olacağı beklenmiyor. Her ne kadar seçimlerin ardından belirsizlik durumu ortadan kalkacak olsa da içerideki yavaşlamaya ek olarak dünyada da bir yavaşlama beklentisi 2019 büyüme performansımızı aşağıya doğru çekebilir. Fakat her ne olursa olsun katma değeri yüksek ürünler üretmeye, ithal ürünler yerine bunları kullanmaya ve ürünleri ihraç etmeye odaklanmaktan başka çaremiz yok.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/brexit-ve-ticaret-savaslarinin-etkileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Geleceğin Para Birimi Dijital Olabilir mi?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/gelecegin-para-birimi-dijital-olabilir-mi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/gelecegin-para-birimi-dijital-olabilir-mi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Öğr. Gör. Abdulmuttalip Pilatin]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 21:20:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Bitcoin]]></category>
		<category><![CDATA[coin]]></category>
		<category><![CDATA[dijital para]]></category>
		<category><![CDATA[kripto para]]></category>
		<category><![CDATA[xrp]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=8213</guid>

					<description><![CDATA[Ülkemizde de oldukça popüler hale gelen dijital (kripto) paralar özellikle 2017 yılında büyük bir sıçrama yaptı. Şu sıralar 2017 yılındaki değerinde olmasalar da hâlâ önemini koruyorlar. Peki, tam olarak nedir bu dijital para? Günümüzde alışveriş yaptığımız para gibi kullanılabilir mi? Dünyada her ülkede olmasa da dijital paralar ile internet üzerinden alışveriş yapmak mümkün. Hatta bazı ülkelerde dijital para ATM’leri bile kullanılmaya başlandı. Dijitalleşmeden kaçış mümkün değil. Dijital para dendiğinde akla ilk gelen Bitcoin oluyor çünkü piyasaya ilk çıkan ve dijital paralar içerisinde en önemli paya sahip olanı Bitcoin. Her ne kadar Bitcoin en fazla yatırım yapılan dijital paralardan olsa da dünyada dolaşımda olan yaklaşık 1.500 farklı kripto para bulunuyor. Görsel 1’de dünyadaki en değerli ilk 10 dijital para sıralaması yer alıyor. Dünyada işlem gören dijital paraların değeri ise yaklaşık 600 milyar dolar seviyesine kadar yükseldi ve oynaklık seviyesi yüksek olmasına rağmen her geçen gün yükselmeye devam ediyor. Bunlar arasında en meşhur olanı ve piyasada en çok kullanılanı Bitcoin’den piyasada yaklaşık 18 milyon adet bulunuyor. Fakat Bitcoin 21 milyon sınırına dayanınca artık daha fazla Bitcoin üretebilmek mümkün olmayacak. Yani yaklaşık %80’i şu anda işlem görüyor. Kalan kısmı ise bilgisayarlar ile çözülmeye devam ediyor. Bu dijital para üretme işlemine de coin madenciliği &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="p1"><span class="s1"><b>Ülkemizde de oldukça popüler hale gelen dijital (kripto) paralar özellikle 2017 yılında büyük bir sıçrama yaptı. Şu sıralar 2017 yılındaki değerinde olmasalar da hâlâ önemini koruyorlar. Peki, tam olarak nedir bu dijital para? Günümüzde alışveriş yaptığımız para gibi kullanılabilir mi? Dünyada her ülkede olmasa da dijital paralar ile internet üzerinden alışveriş yapmak mümkün. Hatta bazı ülkelerde dijital para ATM’leri bile kullanılmaya başlandı. Dijitalleşmeden kaçış mümkün değil.</b></span></p>
<figure id="attachment_8293" aria-describedby="caption-attachment-8293" style="width: 252px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-8293 size-full" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-17/dijital-paralar.png" alt="" width="252" height="405" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-17/dijital-paralar.png 252w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-17/dijital-paralar-187x300.png 187w" sizes="(max-width: 252px) 100vw, 252px" /><figcaption id="caption-attachment-8293" class="wp-caption-text">Görsel 1</figcaption></figure>
<p class="p3"><span class="s1">Dijital para dendiğinde akla ilk gelen Bitcoin oluyor çünkü piyasaya ilk çıkan ve dijital paralar içerisinde en önemli paya sahip olanı Bitcoin. Her ne kadar Bitcoin en fazla yatırım yapılan dijital paralardan olsa da dünyada dolaşımda olan yaklaşık 1.500 farklı kripto para bulunuyor. </span><span class="s2"><i>Görsel 1</i></span><span class="s1">’de dünyadaki en değerli ilk 10 dijital para sıralaması yer alıyor. Dünyada işlem gören dijital paraların değeri ise yaklaşık 600 milyar dolar seviyesine kadar yükseldi ve oynaklık seviyesi yüksek olmasına rağmen her geçen gün yükselmeye devam ediyor. Bunlar arasında en meşhur olanı ve piyasada en çok kullanılanı Bitcoin’den piyasada yaklaşık 18 milyon adet bulunuyor. Fakat Bitcoin 21 milyon sınırına dayanınca artık daha fazla Bitcoin üretebilmek mümkün olmayacak. Yani yaklaşık %80’i şu anda işlem görüyor. Kalan kısmı ise bilgisayarlar ile çözülmeye devam ediyor. Bu dijital para üretme işlemine de coin madenciliği deniyor. Bazıları bunu gerçekten bir maden işi sanıyor fakat işin aslı hiç de öyle değil. Coin madenciliği tamamen bilgisayarlar üzerinden yapılan bir iş.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p class="p3"><span class="s1">Fakat bu iş görüldüğü kadar kolay bir iş değil. Oldukça maliyetli. Hatta günlük kullandığımız bilgisayarlar ile coin üretmek hiç de mantıklı bir iş değil. Günümüzde kullanılan bilgisayarın işlemci teknolojisi ile tüm bilgisayarların işlemcisi birleşse ve devamlı işlem yapsa, en son bitcoinin çözülmesi için 40 yıllık bir süreç gerekli olduğu söyleniyor. Çünkü her coin bulunduktan, başka bir tabirle her coinin şifresi çözüldükten sonra diğer coinin şifresini çözmek ondan daha uzun bir süreyi alıyor. Eğer süreç bu şekilde devam edecek olursa dijital paraların saklandığı ve dolaşımını sağlayan internet ağ sistemlerinde bir sıkıntı çıkmadıkça iktisattaki arz kanunun açıkladığı gibi azalan şeyin değeri artar mantığı ile uzun vadede coinlerin değerinin yükselebileceğini söylemek yanlış olmaz. </span></p>
<figure id="attachment_8154" aria-describedby="caption-attachment-8154" style="width: 720px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-8154 size-full" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-17/gelecegin-para-birimi-2.jpg" alt="" width="720" height="405" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-17/gelecegin-para-birimi-2.jpg 720w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-17/gelecegin-para-birimi-2-300x169.jpg 300w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-17/gelecegin-para-birimi-2-330x186.jpg 330w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-17/gelecegin-para-birimi-2-318x180.jpg 318w" sizes="(max-width: 720px) 100vw, 720px" /><figcaption id="caption-attachment-8154" class="wp-caption-text">Görsel 2</figcaption></figure>
<p class="p3"><span class="s1">Dijital paraların kullanılmaya başlanmasıyla yeni bir şey daha ortaya çıktı. Blockhain (blok zincir) kısaca birbirine bağlı olan ve kırılamayan işlemlerin bütünü demek. Önümüzdeki yıllarda bankaların uluslararası para transferlerinde kullanmayı düşündükleri Blockhain teknolojisi ile yıllık transfer maliyetlerinin 15-20 milyar dolar azalacağı tahmin ediliyor. Sadece bankalar değil aslında tüm sektörlerde kullanılabilir. Hatta önümüzdeki yıllarda seçimler bile Blokhain teknolojisi kullanılarak zaman ve para maliyetine katlanmadan masrafsız bir şekilde yapılabilir.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Dijital paralara dönecek olursak dijital parayı, bir yazılımcı (hacker) tarafından elektronik ortamda oluşturulmuş, şifrelenmiş ve saklanmış bir dijital para birimi olarak tanımlayabiliriz. Bu para birimini bilinen diğer para birimlerinin aksine kimse tarafından kontrol edilemeyen, dolar veya euro gibi basılamayan ve çoğaltılamayan ayrıca tek bir merkezden yönetilmesi ve kontrol edilmesi de mümkün olmayan dijital bir para olarak ifade edebiliriz. Bunların en ünlüsü olan Bitcoini tam olarak bilinmemekle birlikte Satoshi Nakamoto (Wikileaks Kurucusu Julian Assange olduğu iddia edilen) takma adlı kişinin ürettiği iddia ediliyor. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Peki, insanlar neden dijital paralara yöneliyor? Çünkü dijital paralar diğer ödeme sistemlerine göre daha kolay kullanılma özelliği taşıyor, sahiplerinin kim olduğu belli değil, uygulama açısından tamamen şeffaf bir yapıya sahipler, işlem ücretleri yok denecek kadar az, çok hızlı aktarım özelliği bulunuyor. En önemlisi de yatırımcılar dijital paraların uzun vadede çok daha değerli hale geleceklerini düşünüyor.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Peki, bu dijital paraların riskleri yok mu? Tabii ki var. Dijital paraların değerinin aşırı derecede oynak olması, devletler tarafından yasal bir mevzuata kavuşmamış olması, hepsinin rakiplerinin olması, henüz hiçbir güvenlik ve teminat mekanizmasının olmaması ve servis sağlayıcıların ve dijital para cüzdanlarının hacklenebilir olmasını en önemli riskler arasında sayabiliriz. Bu da demek oluyor ki bir sabah uyandığınızda artık Bitcoinlerinizin olmadığını ve dijital hırsızlar (hackerlar) tarafından hacklenildiğinizi fark edebilirsiniz. Bu hacklenme olayı 2018 yılında Güney Kore’de ve diğer bazı ülkelerde gerçekleşti. Hacklenme olaylarından sonra değeri önemli oranda düşen dijital paralar hâlâ eski seviyelerine geri dönemedi.</span></p>
<p class="p3"><span class="s2"><i>Görsel 2</i></span><span class="s1">’de dijital paralar arasında en popüler olan Bitcoin’in Türk Lirası cinsinden fiyat hareketleri görülüyor. 1 Bitcoin 2017 yılında 75.000 TL seviyelerine kadar yükseldi. 2018 yılında düşmeye başlayan Bitcoin’in fiyatı dijital para cüzdanı denilen yani dijital paraların saklandığı hesapların hacklenmesi ile hızlı bir değer kaybı yaşadı. Bu dönemde 1 Bitcoin’in fiyatı 30.000 TL seviyelerine kadar geriledi. 2018 yılının son aylarında ise 1 Bitcoin 20.000 TL’nin de aşağısına gelerek yatırımcısını oldukça üzdü. Bitcoin fiyatının 2019 yılında da eski seviyelerini yakalaması pek olası görülmüyor fakat uzun vadede ne olacağını kim bilebilir ki?</span></p>
<figure id="attachment_8155" aria-describedby="caption-attachment-8155" style="width: 720px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-8155 size-full" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-17/gelecegin-para-birimi-3.jpg" alt="" width="720" height="405" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-17/gelecegin-para-birimi-3.jpg 720w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-17/gelecegin-para-birimi-3-300x169.jpg 300w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-17/gelecegin-para-birimi-3-330x186.jpg 330w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-17/gelecegin-para-birimi-3-318x180.jpg 318w" sizes="(max-width: 720px) 100vw, 720px" /><figcaption id="caption-attachment-8155" class="wp-caption-text">Görsel 3</figcaption></figure>
<p class="p3"><span class="s1">Dijital paralara daha çok ABD, Japonya, Güney Kore ve AB ülkeleri gibi gelişmiş ülkelerin para birimleri üzerinden işlem yapılıyor. </span><span class="s2"><i>Görsel 3</i></span><span class="s1">’te Bitcoin ile en çok hangi ülke para birimleri üzerinden işlem yapıldığı tam olarak görülüyor. İlk sırayı grafikte görüldüğü gibi %48 ile ABD almış görünüyor. İkinci sırayı %45 gibi yüksek bir oranla Japon Yen’i alırken diğer ülke para birimleri üzerinden çok daha düşük oranlarda bir işlem gerçekleşiyor. Grafikte dikkat çeken bir nokta Türk Lirası’nın düşük bir oranda olsa da en çok Bitcoin işlemi yapılan 8. para birimi olması. </span></p>
<p class="p3"><span class="s2"><i>Görsel 4</i></span><span class="s1">’te dünyadaki Bitcoin ATM sayılarına baktığımızda ABD hariç Bitcoin işlemlerinin yapıldığı para birimi sıralamasında önemli bir değişiklik olduğu görülüyor. Yani aslında Bitcoin işlemlerinin büyük bölümü Amerikan Doları ve Japon Yen’i üzerinden yapılıyor olsa bile Japonların pek de Bitcoin ATM’si kullanmaya gerek duymadığını söyleyebiliriz. Tıpkı Türkiye gibi. Türk Lirası, Bitcoin işlemi yapılma sıralamasında 8. olsa bile Türkiye’de aktif kullanılan sadece 1 tane Bitcoin ATM’si mevcut. Anlaşılan o ki; Bitcoin işlemi yapılan para birimi ile ülkelerdeki ATM sayısı arasında ABD hariç çok fazla ilişki yok.</span></p>
<figure id="attachment_8153" aria-describedby="caption-attachment-8153" style="width: 720px" class="wp-caption aligncenter"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-8153 size-full" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-17/gelecegin-para-birimi-4.jpg" alt="" width="720" height="405" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-17/gelecegin-para-birimi-4.jpg 720w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-17/gelecegin-para-birimi-4-300x169.jpg 300w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-17/gelecegin-para-birimi-4-330x186.jpg 330w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-17/gelecegin-para-birimi-4-318x180.jpg 318w" sizes="(max-width: 720px) 100vw, 720px" /><figcaption id="caption-attachment-8153" class="wp-caption-text">Görsel 4</figcaption></figure>
<p class="p3"><span class="s1">Geçen sene İsveçli Riksbank yöneticisi ve Basel Komitesi Başkanı Stefan Ingves, 2017 yılının sonunda hızla artan <span class="s3">dijital</span> para yatırımcılarına uyarıda bulunmuştu. Ardından Alman Deutsche Bank 2018’in en büyük finansal risklerinden biri olarak Bitcoin’i gösterdi. Aynı zamanda Başbakan Yardımcısıyken Mehmek Şimşek, Bitcoin’in finans tarihinin en büyük balonu olabileceğini söyleyerek yatırımcılara uyarılarda bulunmuştu. 2019 yılına gelindiğinde bu öngörülerin kısmen gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Fakat buna rağmen dijital paraların çeşidi, yatırımcı sayısı ve kullanım alanları artmaya devam ediyor. Anlaşılan son dönemde dünyada faizlerin artma eğilimine girmesi, likiditenin azalması, ticaret savaşları ve korumacılık uygulamaları başta Bitcoin olmak üzere dijital paraları vurdu diyebiliriz. </span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Tüm bunlara rağmen bazı ülkeler ve finansal piyasalar tam dijital paraları yasal bir standarda oturtacakken vazgeçiveriyorlar çünkü insanlar gibi devletler ve ekonomik yapılar da bilmediklerinden korkuyor. Devletler de bu işin nereye gideceğini tam olarak kestiremiyor, o nedenle hâlâ beklemedeler. Fakat emin oldukları anda Bitcoin’i New York Borsası’nda görmemize hiçbir engel yok. O nedenle yazılım şirketlerinin ve yazılımcıların herhangi bir gideri olmayan bu işe odaklanması ve gelecekte çok önemli değeri olabilecek bu fırsatı kaçırmaması gerekir.</span></p>
<p class="p3"><span class="s1">Dijital paraların gelecekte değerini arttıracak en önemli faktör, kullanımım alanları ve kullanım oranlarıdır. Özellikle e-ticarette dijital paraların bir ödeme aracı olarak işlem görmesine imkân sağlanmasıdır. Şu anda bazı ürün ve hizmetleri satın almak için kullanılan dijital paralar, bazı internet alışveriş sitelerinde ve uçak bileti işlemlerinde de kullanılabiliyor. Tüm bu olumlu taraflarının yanı sıra tehlikeli ve önlem alınması gereken kısım dijital paraların kara para aklama, terörün finansmanı, uyuşturucu ticareti ve kaçakçılık gibi yasa dışı işlemler amacıyla kullanabilir olmasıdır. Tüm bu olumlu ve olumsuz tarafları beraber düşünüldüğünde dijital paraların gelecekte hayatımızda çok daha önemli bir yer tutacağını söylemek mümkün görünüyor. </span></p>
<p class="p4"><span class="s1">O nedenle şimdiden geleceğin dijital para birimine hazırlıklı olmamız gerekir. Tabii bu geleceğin tam olarak hangi zaman dilimine denk geleceğini kestirmek oldukça zor.</span></p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/gelecegin-para-birimi-dijital-olabilir-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Stagflasyonist Bir Döneme mi Giriyoruz?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/stagflasyonist-bir-doneme-mi-giriyoruz/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/stagflasyonist-bir-doneme-mi-giriyoruz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Öğr. Gör. Abdulmuttalip Pilatin]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Oct 2018 21:55:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[2009 krizi]]></category>
		<category><![CDATA[enflasyon]]></category>
		<category><![CDATA[Kriz]]></category>
		<category><![CDATA[stagflasyonist]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=3564</guid>

					<description><![CDATA[2009 küresel krizi, ABD kaynaklı bir krizdi ve bize olan etkileri sınırlı oldu. Dolayısıyla krizin etkilerini atlatmak Türkiye açısından daha kolay oldu. Türkiye’nin şu an içerisinden geçtiği süreci bir kriz olarak değerlendirmek doğru olmamakla beraber, sıkıntılı bir dönemden geçtiğimizi söylemek yerinde bir tespit olacaktır. Bu sıkıntılı dönemde faiz ve enflasyon oranlarında artış olması normal karşılanabilir. Enflasyon deyince akıllara fiyatların devamlı bir şekilde artması geliyor. Piyasadaki mal ve hizmetlerin fiyatlarının artması nedeniyle ortaya çıkan enflasyon, iki nedenden kaynaklanıyor olabilir. Birincisi; enflasyon, toplam talebin toplam arzı aşmış olmasından kaynaklanıyor olabilir ki buna talep enflasyonu denir. İkincisi; enflasyon, üretim maliyetlerindeki artıştan kaynaklanıyor olabilir ki buna da maliyet enflasyonu denir. Stagflasyon ise ekonomik durgunluğun yaşandığı bir ülkede enflasyonun baş göstermesi ya da tam tersi enflasyon oranlarının yükseldiği bir ülkede ekonomik durgunluğun başlaması anlamına gelir. Yani yüksek enflasyonun olduğu bir ülke artık büyüme noktasında sıkıntı çekmeye başlamışsa o ülke stagflasyona girmiş demektir. Böyle bir ekonomide ücretler ve fiyatların birbirini destekler bir şekilde yükselmesinin yanında, piyasadaki ürünlere olan talebin azalmasının yanı sıra işgücü talebinin azalması hatta düşmesi ile karşı karşıya kalınır. Enflasyondaki Artış Enflasyon açısından durumu değerlendirecek olursak, şu an ülkemizin içerisinde bulunduğu durum daha çok ikinci nedenden yani maliyet enflasyonundan kaynaklanan bir durum. Çünkü ülkemizdeki &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>2009 küresel krizi, ABD kaynaklı bir krizdi ve bize olan etkileri sınırlı oldu. Dolayısıyla krizin etkilerini atlatmak Türkiye açısından daha kolay oldu. Türkiye’nin şu an içerisinden geçtiği süreci bir kriz olarak değerlendirmek doğru olmamakla beraber, sıkıntılı bir dönemden geçtiğimizi söylemek yerinde bir tespit olacaktır. Bu sıkıntılı dönemde faiz ve enflasyon oranlarında artış olması normal karşılanabilir.</strong></p>
<p>Enflasyon deyince akıllara fiyatların devamlı bir şekilde artması geliyor. Piyasadaki mal ve hizmetlerin fiyatlarının artması nedeniyle ortaya çıkan enflasyon, iki nedenden kaynaklanıyor olabilir. Birincisi; enflasyon, toplam talebin toplam arzı aşmış olmasından kaynaklanıyor olabilir ki buna talep enflasyonu denir. İkincisi; enflasyon, üretim maliyetlerindeki artıştan kaynaklanıyor olabilir ki buna da maliyet enflasyonu denir.</p>
<p>Stagflasyon ise ekonomik durgunluğun yaşandığı bir ülkede enflasyonun baş göstermesi ya da tam tersi enflasyon oranlarının yükseldiği bir ülkede ekonomik durgunluğun başlaması anlamına gelir. Yani yüksek enflasyonun olduğu bir ülke artık büyüme noktasında sıkıntı çekmeye başlamışsa o ülke stagflasyona girmiş demektir. Böyle bir ekonomide ücretler ve fiyatların birbirini destekler bir şekilde yükselmesinin yanında, piyasadaki ürünlere olan talebin azalmasının yanı sıra işgücü talebinin azalması hatta düşmesi ile karşı karşıya kalınır.</p>
<p><strong>Enflasyondaki Artış</strong></p>
<p>Enflasyon açısından durumu değerlendirecek olursak, şu an ülkemizin içerisinde bulunduğu durum daha çok ikinci nedenden yani maliyet enflasyonundan kaynaklanan bir durum. Çünkü ülkemizdeki enflasyon artışının temelinde ürünlerin maliyetlerindeki artış var. Üretim maliyetlerindeki bu artış ise son dönemde döviz kurlarında ortaya çıkan yükselmeden kaynaklanıyor.</p>
<p>Grafik 1’de de görüleceği üzere koalisyon dönemlerinin ardından tek parti hükümetleri döneminin başlangıcı olan 2002 yılından sonra enflasyon düşmeye başladı. 2001 yılında yaşanan finansal kriz nedeniyle oldukça bozulan ekonomi, kriz sonrasında düzelmeye başladı ve enflasyon oranı 2003 yılının ardından tek haneli rakamlara düştü. Enflasyondaki bu düzelme ile birlikte fiyat istikrarı sağlanmaya başlandı. Bunun yanında 2001 krizinden alınan dersler ile bankacılık sisteminin yeniden düzenlenmesi, yapılan yapısal reformlar, AB üyelik müzakerelerinin güçlü şekilde başlaması, denk bütçe uygulaması, gelişmiş ülke merkez bankalarının piyasaya likidite sunması, gelişmiş ülkelerden gelişmekte olan ülkelere akan sıcak paranın da etkisi ile ekonomide büyümenin yaşandığı dönemlerden geçtik. Fakat 2012 yılından itibaren enflasyonun bir artış trendine girdiği, 2016 yılından itibaren enflasyonun daha hızlı artmaya başladığı görülüyor. 2017 yılında ise enflasyon oranı tekrar çift haneye yükselmiş. Özellikle son dönemde enflasyonda bu denli bir yükselişin olma nedeni, döviz kurlarındaki artışın ülkemizde bir maliyet enflasyonuna sebep olması sonucu ortaya çıktı.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3784" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-14/stagflasyonist-1-enflasyon.gif" alt="" width="2478" height="1490" /></p>
<p>Yakın dönemde enflasyonun artma eğilimine ilişkin gelişmeler, fiyat istikrarı açısından önemli risklere işaret etmeye başladığından döviz kurundaki artma eğiliminin de etkisiyle fiyat artışları genele yayılan bir nitelik gösterir hale geldi. Bunun yanı sıra iç talepteki azalma eğilimine rağmen enflasyonun tahminlere göre yukarı yönlü risk unsuru olmaya devam etmesi nedeniyle, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) fiyat istikrarını desteklemek amacıyla güçlü bir parasal sıkılaştırma gerçekleştirilmesine karar verdi. Bu nedenlerle eylül ayında faizleri yüzde %6,25 artırarak %24’e yükseltti.</p>
<p>Döviz kurlarındaki yükselme zaten iç talepte bir yavaşlamaya neden olmuştu. Bunun üzerine Merkez Bankası’ndan gerekli olan faiz artırım kararı gelince ekonomide daha sıkı bir para politikasına girilmiş oldu. İç talebin yavaşlamış olmasının yanı sıra bu durum yatırımlar noktasında da bir yavaşlamaya neden olacak. Çünkü yatırımcı %24 faiz üzerinden bir kedi kullanabilmesi için bu oranın üzerine en az 10 puan kâr payı eklemek durumunda kalacaktır. Bu da demek oluyor ki en az %34 kazanç elde etmesi gerekiyor. Bu nedenle iç talebin bu kadar azaldığı ve üretim maliyetlerinin arttığı bir ortamda yatırımcının, yeni işlere girişmesi zor görünüyor. O nedenle tüm bu gelişmeler önümüzdeki süreçte büyümeyi olumsuz etkileyecek nitelikte gelişmeler olarak değerlendirilebilir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3785" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-14/stagflasyonist-2-issizlik-ve-buyume.gif" alt="" width="2479" height="1490" /></p>
<p><strong>İşsizlik ve Büyüme</strong></p>
<p>Grafik 2’de de 2002 yılından 2017 yılına kadarki dönemde, Türkiye’nin büyüme performansı ve işsizlik seviyeleri verilmiştir. Buna göre 2008 küresel finans krizinin olduğu yıldan önce %9’lar seviyelerine kadar yükselen büyüme oranı sonraki yıllarda azalmış, küresel krizin etkilerinin yansımaları 2009 yılında görülmesi nedeniyle Türkiye o sene %5 seviyelerinde küçülmüştür. 2009 finansal krizin dış kaynaklı bir kriz olması nedeniyle etkileri çabuk atlatılmıştır. 2010 yılında Türkiye hızla toparlamış ve yaklaşık %10’luk bir büyüme performansı yakalamıştır. Sonraki yıllarda büyüme hızı yavaşlamış, bir sene artan bir sonraki sene azalan bir seyir izlemiştir. En son</p>
<p>2017 yılında ise devlet desteği, teşvikler, KGF kredilerinin de katkısı ile %7,4 oranında yüksek bir büyüme performansı sağlanabilmiştir.</p>
<p>Aynı yıllar içerisinde işsizlik oranına baktığımızda, dönem dönem %10’un altına düşmekle birlikte genelde %10 üzerinde bir işsizliğin olduğu görülüyor. Yine 2008 küresel finans krizinden önce azalma eğilimi gösteren işsizlik kriz yıllarında %12’lerin üzerine çıkmış sonraki yıllarda hızlı bir azalma göstererek tek haneye inmiştir. 2011 yılından itibaren Türkiye’de işsizlik tekrar artmaya başlamıştır. 2017 yılında büyüme ve istihdam kampanyalarının da etkisi ile işsizlik azalmıştır.</p>
<p>Fakat Türkiye, 2002 yılından buyana ortalama %5’in üzerinde bir büyüme performansını sağlamakla birlikte işsizlik oranında tek haneleri görmesine rağmen istediği işsizlik seviyelerine inememiştir. Bu dönem içerisinde her sene ortalama 700 bin kişinin istihdama katıldığı düşünülürse işsizlik oranının azalması gerekirdi ama öyle olmadı. Çünkü Türkiye’nin yüksek genç nüfusundan her sene işgücüne çok yüksek oranda bir katılım söz konusu. Hatta 2017 yılında işgücüne 1 milyon kişinin üzerinde bir katılım oldu. Bu da demek oluyor ki Türkiye’nin her sene işgücüne katılanlara iş bulmak için bile en az %8 düzeylerinde bir büyüme performansını yakalaması gerek.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-3786" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-14/stagflasyonist-3-gsyh.gif" alt="" width="2479" height="1539" /></p>
<p><strong>Gayri Safi Yurtiçi Hasıla</strong></p>
<p>Grafik 3’te ise aynı dönemde Türkiye’nin Gayri Safi Yurtiçi Hasılası (GSYH) verilmiştir. 2002 yılından küresel finans krizinin olduğu 2008 yılına kadar GSYH oldukça hızlı bir şekilde artmasına rağmen krizden sonraki dönemde aynı performansı gösterememiştir. Krizden sonraki artış trendinin eğiminin azalması sonucu GSYH azalan bir hızla artmaya devam etmiştir. Özellikle 2015 yılının ardından GSYH’daki artış eğilimi durmuş, hatta 2017 yılında döviz bazında GSYH azalmıştır. 2015 yılından sonra döviz bazında GSYH’daki azalmanın en önemli nedeni döviz kurlarındaki artış olmuştur. TL cinsinden GSYH artmasına rağmen döviz cinsinden kurlar arttığı diğer bir deyişle TL değer kaybettiği için dolar bazında GSYH azalmıştır.</p>
<p>İçinden geçtiğimiz süreç nedeniyle bundan sonraki birkaç sene için bu performansı yakalamak zor olsa gerek. Çünkü 2009 küresel krizi, ABD kaynaklı bir krizdi ve bize olan etkileri sınırlı oldu. Dolayısıyla krizin etkilerini atlatmak Türkiye açısından daha kolay oldu. Türkiye’nin şu an içerisinden geçtiği süreci bir kriz olarak değerlendirmek doğru olmamakla beraber, sıkıntılı bir dönemden geçtiğimizi söylemek yerinde bir tespit olacaktır. Bu sıkıntılı dönemde faiz ve enflasyon oranlarında artış olması normal karşılanabilir. Çünkü döviz kurlarında ortaya çıkan artış, ürün girdi maliyetlerini arttırdı. Bu durum, içerisinden geçtiğimiz süreçte piyasalara yansıdı ve enflasyon oranı beklentilerin üzerinde arttı.</p>
<p>Tablo 1’de de görüleceği gibi, 2018 yılında Tüketici Fiyat Endeksi eylül ayında en yüksek seviyesine ulaşarak yıllık %24 oranına ulaştı. Üretici Fiyat Endeksi ise eylül ayında en yüksek seviyesine gelerek yıllık %46 oranına ulaştı. Bu artış öncelikle ve büyük oranda üreticiye yansımış görünüyor çünkü ülkemizde üretimin ithalata bağımlılık oranı yüksek. Bunun yanında kurlardaki yükselmenin bu kadar geçişken olmasında Türkiye’nin katma değeri yüksek ürünler üretme noktasında sıkıntı çekmesi, cari açık vermesi, petrol ve enerjide dışa bağımlılığın yüksek olmasını da sayabiliriz.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-3787 size-full" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-14/stagflasyonist-4-aylik-enflasyon.gif" alt="" width="753" height="439" /></p>
<p><strong>Stagflasyona Riski</strong></p>
<p>Peki, faizlerin ve enflasyonun bu kadar yüksek olduğu bir ekonomik konjonktürde Türkiye’nin %7-8’lik bir büyüme performansını sürdürebilmesi mümkün mü? Değil. Çünkü şu anki ortamda yatırımcı yatırım yapmaktan, tüketici tüketim yapmaktan vazgeçer veya bu düşüncesini daha sonraki yıllara erteler. O nedenle içerisinden geçtiğimiz 2018 yılı ve gelecek olan 2019 yılının ülkemiz açısından yatırımların, tüketimin ve büyümenin azaldığı dönemler olması muhtemeldir. Hükümetin bu sıkıntılı durumun yıkıcı etkilerini önlemek amacıyla çıkardığı Yeni Ekonomi Programı (YEP), teşvikler, vergi indirimleri, kampanyalar, katma değeri yüksek ürünleri destekleme ve tasarrufları arttırmaya dönük uygulamaların yanı sıra MB’nin uyguladığı sıkı para politikasının etkili olma derecesi ile paralel olarak 2019 yılının son çeyreğinde veya 2020 yılında bu sıkıntılı ekonomik dönemi atlatmış bir noktada olacağımızı söyleyebiliriz.</p>
<p>Yani 2018 ve 2019 yılı, enflasyonun çift hanede olduğu büyümenin, tüketim ve yatırımların azaldığı, işsizliğin arttığı bir dönem olma ihtimali yüksek gibi görünüyor. Peki, bu dönem için Stagflasyonist dönem nitelemesini yapabilir miyiz? Kısa bir süreliğine de olsa böyle bir dönemi tecrübe edebiliriz fakat bunu söyleyebilmek için 2020 yılının ilk dönemini beklememiz gerekiyor. Şimdilik ülke olarak bütün enerjimizi, bu durumu en az hasarla atlatabilmek için yapılması gerekenleri yapmaya ayırmalı ve bunun için yeterince çaba  göstermeliyiz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/stagflasyonist-bir-doneme-mi-giriyoruz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dolar ve Uluslararası Para Sistemi</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/dolar-ve-uluslararasi-para-sistemi/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/dolar-ve-uluslararasi-para-sistemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Öğr. Gör. Abdulmuttalip Pilatin]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Sep 2018 22:20:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[dolar]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[uluslararası para sistemi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2799</guid>

					<description><![CDATA[Bretton Woods sisteminden sonra ülkelerin ihtiyaçlarına duyarlı yeni bir uluslararası para sistemi özellikle gelişmekte olan ülkeler tarafından istenmesine rağmen henüz ortaya çıkmamış veya kapitalizme dayalı sömürü sisteminin devam etmesi açısından ortaya çıkması bilinçli olarak engellenmiştir. Dünya’da rezerv para olarak kabul edilen ve hâlâ daha etkisini sürdüren ve kullanılmakta olan para birimi Amerikan Doları. Amerikan Doları’nın rezerv para olarak kabul edilmesinde önemli neden olarak Bretton Woods sistemi ve sonrasında yeni bir para biriminin geliştiril(e)memiş olması yatmakta. İngiltere’nin, ABD’ye olan yüklü miktardaki borcu nedeniyle 1944 yılında ABD’nin Bretton Woods kasabasında bir toplantı yapılması planlandı. Bu toplantının arkasında aslında Amerika ve İngiltere var. Taraflar adına anlaşmayı hazırlayan Birleşik Devletler’den Keynes, ABD tarafını temsilen White’tır. Aslında Keynes, altına endeksli bağımsız bir para birimi oluşturmak ister fakat İngiltere’nin, ABD’ye olan borçları ve kredi ihtiyacı, Keynes’in elini zayıflatmıştır. White ise dünya ekonomi ve ticaretinde Amerikan Doları’nın baş aktör olduğu bir para sisteminin kurulmasını arzulamış ve bunda başarılı olmuştur. Toplantıya aralarında Türkiye’nin de yer aldığı 44 ülkenin maliye bakanları ile merkez bankası başkanları katılmıştır. Aslında toplantıda yeni kapitalist sistemin para birimi oluşturulmuştur. ABD ve İngiltere dışında toplantıya katılan ülkelere fazla söz hakkı tanınmamasına rağmen ilgili devletlerce anlaşma imzalanmıştır. Bretton Woods Sistemi Bretton Woods sistemine göre, ABD dışındaki &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Bretton Woods sisteminden sonra ülkelerin ihtiyaçlarına duyarlı yeni bir uluslararası para sistemi özellikle gelişmekte olan ülkeler tarafından istenmesine rağmen henüz ortaya çıkmamış veya kapitalizme dayalı sömürü sisteminin devam etmesi açısından ortaya çıkması bilinçli olarak engellenmiştir.</strong></p>
<p>Dünya’da rezerv para olarak kabul edilen ve hâlâ daha etkisini sürdüren ve kullanılmakta olan para birimi Amerikan Doları. Amerikan Doları’nın rezerv para olarak kabul edilmesinde önemli neden olarak Bretton Woods sistemi ve sonrasında yeni bir para biriminin geliştiril(e)memiş olması yatmakta. İngiltere’nin, ABD’ye olan yüklü miktardaki borcu nedeniyle 1944 yılında ABD’nin Bretton Woods kasabasında bir toplantı yapılması planlandı. Bu toplantının arkasında aslında Amerika ve İngiltere var. Taraflar adına anlaşmayı hazırlayan Birleşik Devletler’den Keynes, ABD tarafını temsilen White’tır. Aslında Keynes, altına endeksli bağımsız bir para birimi oluşturmak ister fakat İngiltere’nin, ABD’ye olan borçları ve kredi ihtiyacı, Keynes’in elini zayıflatmıştır. White ise dünya ekonomi ve ticaretinde Amerikan Doları’nın baş aktör olduğu bir para sisteminin kurulmasını arzulamış ve bunda başarılı olmuştur. Toplantıya aralarında Türkiye’nin de yer aldığı 44 ülkenin maliye bakanları ile merkez bankası başkanları katılmıştır. Aslında toplantıda yeni kapitalist sistemin para birimi oluşturulmuştur. ABD ve İngiltere dışında toplantıya katılan ülkelere fazla söz hakkı tanınmamasına rağmen ilgili devletlerce anlaşma imzalanmıştır.</p>
<p><strong>Bretton Woods Sistemi</strong></p>
<p>Bretton Woods sistemine göre, ABD dışındaki tüm üye ülkeler ulusal paralarının değerini Amerikan Doları’na endeksleyeceklerdi. ABD ise kendi parasını 1 ons altın=35 Amerikan Doları altına endekslemişti. Eğer ülkeler ellerinde olan doları, ABD’ye vermek isterse ABD bu parite üzerinden ülkelerin ellerindeki doları belirlenen kur üzerinden altına çevirmeyi garanti ediyordu. Böylece ulusal paraların dolar karşısında dalgalanmasına izin verilmemiş olacaktı. Devletler ise yapacakları müdahaleler ile ulusal paraların aşağı veya yukarı yönlü %1’den fazla dalgalanmasını önlemeye çalışacaktı. Eğer ülkeler dış ticaret açığı veriyorsa öncelikle para politikası ve maliye politikası ile bunun üstesinden gelmeye çalışacak, devalüasyon veya revalüasyon gibi önlemlere çok istisnai durumlarda ve IMF’nin izni olursa başvurabileceklerdi. IMF ve Dünya Bankası da Bretton Woods toplantılarının uluslararası sisteme bir armağanı olarak ortaya çıkmış ve hâlâ varlığını koruyan kuruluşlarıdır.</p>
<p><strong>Bretton Woods Sistemi’nin Çöküşü</strong></p>
<p>Bretton Woods sistemi 1960’ların sonuna kadar iyi işledi. Fakat dış ödemeler konusunda dengesizliklere neden oluyordu. Ayrıca bu yapının dolar ve altın üzerinden yapılacak spekülasyonlara çok açık olduğu ve bu nedenle sık sık sorun çıkartmaya başladığı anlaşıldı. Çünkü spekülatörler altına almaya yöneldi. Elinde dolar olanlar Amerikan Merkez Bankası’na gidip altın talep etmeye başlayınca ABD Merkez Bankası bu yükü daha fazla kaldıramayıp ABD 1971’de, yeni kararlar ile birtakım radikal önlemler aldı. Diğer şartlar aynı kalmakla birlikte ülkelerin %1 olan dalgalanma marjı %2,5’a çıkarıldı, 1 ons altın=35 dolardan 38 dolara yükseltildi. Bu anlaşmanın ardından dönemin ABD Başkanı Nixon “doların bundan sonra bir daha devalüe edilmeyeceğini taahhüt ediyorum” diye beyanat vermesine rağmen Nixon’un taahhüdü sadece 1,5 sene geçerli olabildi. ABD tekrar devalüasyon yaparak 1 ons altını 42,2 dolara endeksledi. Altına olan talebin devam etmesi, 1973’te petrol krizinin etkisi ve 1973 yılında Federal Alman Hükümeti’nin doları desteklemekten vazgeçtiğini ilan etmesi sonucu diğer ülkeler de teker teker benzer kararlar aldı ve Bretton Woods Anlaşması çökmüş oldu.  Böylece dolara dayalı sabit kur sistemi sona erdi. Sistem iflas etmiş olmasına rağmen sistemin Amerikan Doları’na verdiği bazı avantajlar ve sistemin kurulmasını sağladığı IMF ve Dünya Bankası gibi kapitalizmin öz evlatları bazı değişikliklerle halen varlıklarını devam ettirmektedir.</p>
<p><strong>Bretton Woods Sonrası Durum</strong></p>
<p>Üye ülkelerin Bretton Woods sisteminden ayrılmalarının temel nedenlerinden biri, hükümetlerin para politikası uygulamalarında daha geniş özgürlüklere sahip olma arzularından kaynaklandı. Ayrıca dalgalı kur sisteminin ülkelerin uluslararası ticareti açısından daha avantajlı bir konuma getireceğine inanılması da bu durumu destekleyen bir unsur oldu. Bretton Woods sisteminden sonra ülkelerin ihtiyaçlarına duyarlı yeni bir uluslararası para sistemi özellikle gelişmekte olan ülkeler tarafından istenmesine rağmen henüz ortaya çıkmamış veya kapitalizme dayalı sömürü sisteminin devam etmesi açısından ortaya çıkması bilinçli olarak engellenmiştir. Bretton Woods sisteminin çöküşünün ardından devletler ve piyasalar arasındaki ilişkilerde köklü değişiklikler olmuş. Finansal liberalizasyon hareketleri, küreselleşme ve teknolojik gelişmeler, uluslararası ticaret ve finans piyasalarının gücünü önemli ölçüde arttırmıştır. Ülkelerin para birimlerinin serbest piyasa ortamında dalgalanmaya başlaması ile yatırımcıların riskleri artmış ve piyasalar Bretton Woods dönemine göre oldukça dalgalı bir şekilde işler hale gelmiştir. 1990’lı yılların ardından finansal serbestleşme, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde artık uygulanan politikaların önemli bir parçası olmuştur. Günümüzde artık sermaye akımları özelden özele olurken; burada faydalanıcı alıcı ülkenin özel sektörü olmaktadır. Tabii burada sermaye akımlarının kompozisyonu da değişime uğramıştır. 1980’li yıllarda, daha çok sendikasyon kredileri veya bankalardan devletlere direk borç verme şeklinde gerçekleşen sermaye hareketleri 1990’lı yıllara gelindiğinde artık çoğunlukla doğrudan yabancı yatırımı, tahvil, bono ve hisse senetlerine yapılan portföy yatırımı ile bankalar arası kredilendirme ve ticari finansman şekillerinde ortaya çıktığı görülmektedir. Günümüz dünyasında bu doğrudan yatırımlar ve portföy yatırımlarının başını çektiği sermaye hareketleri olurken burada paranın cinsi büyük oranda, Amerikan Doları’ndan oluşmaktadır. Amerikan Doları, Bretton Woods sisteminin bitmesinin ardından dünyadaki rezerv para olma ayrıcalığını devam ettirmiştir. Bu devamlılıkta Bretton Woods sisteminin ABD’ye verdiği ayrıcalıkların yanı sıra ABD’nin dünyada küreselleşmenin getirdiği avantajları en iyi şekilde kullanan ülke olması, teknoloji, inovasyon ve silah gücünü elinde bulundurması, küresel markalarının olması, finans sektörünün en büyük ve derinliğinin en yüksek olduğu ülke olmasının yanında dünya ticaretinde önemli bir paya sahip olmasının da önemli payı var.</p>
<p><strong>Ülkelerin Merkez Bankalarındaki Rezervleri</strong></p>
<p>Dünya ülkelerinin merkez bankaların rezervlerinin büyük kısmı Amerikan Doları’ndan oluşurken ABD, dünyada en fazla altın rezervine sahip ülke olma özelliğini korumaya devam ediyor. Grafik 1’de de görüleceği üzere ABD, 8 bin 133 ton altın ile dünyadaki altın rezervi en fazla olan ülke durumunda. Dünyada ne türlü sıkıntı ve felaket olursa olsun en son değer kaybedecek olan varlık altındır. Çünkü ticaretin başlamasından bu yana altın en güvenilir değer saklama ve değişim aracı olarak varlığını devam ettirmekte.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-2797 size-full" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-13/tablo-altin-rezerv.jpg" alt="" width="720" height="405" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-13/tablo-altin-rezerv.jpg 720w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-13/tablo-altin-rezerv-300x169.jpg 300w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-13/tablo-altin-rezerv-330x186.jpg 330w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-13/tablo-altin-rezerv-318x180.jpg 318w" sizes="(max-width: 720px) 100vw, 720px" /></p>
<p>Grafik 1’e bakıldığında Türkiye’nin dünyada en fazla altın rezervi olan 12. ülke olduğu görülüyor. Özellikle son yıllarda Türkiye’nin altın rezervlerinin önemli oranda artması, ülkemizin dolar bağımlılığından çıkması ve daha sağlam bir saklama aracı olması bakımından sevindirici ve devam etmesi beklenen bir durum. Bretton Woods sisteminin çöküşünün ardından uluslararası para sistemi sabit kur yerine esnek kur sistemini kullanmaya başladı. Bu değişim, bütün ülkeler için iyi sonuçlar ortaya çıkarmadı. Çünkü yeni esnek sistem, özellikle gelişmekte olan ülkelerin döviz kuru riskinin artmasına neden oldu. Gelişmekte olan ülkelerden biri olan Türkiye de bu krizlerden nasibini aldı ve 1994, 2001 ve 2014 (kriz denebilir) krizlerini yaşadı. Şu an içinde bulunduğumuz duruma kriz diyemesek de özellikle döviz borcu olan özel sektör için riskli bir ortam olduğunu söylemek yanlış olmaz. Gelişmekte olan ülkelerin döviz riski nedeniyle bu riskten korunmak isteyen ülkeler, döviz rezervlerini arttırma eğilimine girdi. Çünkü olası bir yabancı sermaye çıkışı durumunda  bu rezervler bir destekleyici unsur olacaktı. Bu mekanizma tam işlemese bile ülkeler, bu rezerv saklama politikadan vazgeçmediler. Gelişmekte olan ekonomiler içinde dış ticaret açığı veren, hızlı büyümek isteyen ülkelerin cari açığı daha fazla arttı. Bu nedenle ülkeler daha çok sermaye girişini teşvik ettiler. Hızlı büyümenin bir sonucu olarak cari açıkları arttı, cari açık arttıkça da destekleyici bir unsur olarak kasalarında daha fazla döviz rezervi tutmaya başladılar.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-2798" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-13/tablo-doviz.jpg" alt="" width="720" height="439" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-13/tablo-doviz.jpg 720w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-13/tablo-doviz-300x183.jpg 300w" sizes="(max-width: 720px) 100vw, 720px" /><br />
Grafik 2’de de görüleceği gibi 2018 yılı 1. çeyrek verilerine göre dünyadaki toplam döviz rezervinin %62,5’i Amerikan Doları’ndan oluşuyor. 2. sırada %20,4 ile Euro, 3. sırada ise %4,8 gibi düşük bir payla Japon Yeni geliyor. Ülkelerin kasalarında oldukça yüksek oranda döviz tuttuğu görülüyor. Her ne kadar Amerikan Doları dünya ticaret ve finans sektörünün bel kemiği olsa bile Amerikan kaynaklı 2008 krizi ve ABD Başkanı Donald Trump’la birlikte ortaya çıkan ticaret savaşları, korumacılık ve agresif dış politika, Amerika’ya ve dolara zarar veriyor. Eğer Amerika, bu politikaların bir sonucu olarak krizle karşı karşıya kalırsa bu, Amerikan Doları’nın tahtından inmesini beraberinde getirecek kırılmalara neden olabilir. Çünkü her büyük değişim, önemli olaylarla başlar.</p>
<p><strong>Dünya Yeni Bir Rezerv Para Birimine Gebe</strong></p>
<p>Dünya ticaretinin yaklaşık %42’sinin Amerikan Doları ile yapıldığını düşünürsek ABD’nin neden dünya jandarmalığına soyunan bir ülke olduğu daha iyi anlaşılabilir. Ekonomik olarak güçlü olan ülke, siyasi ve askeri olarak da güçlü oluyor.</p>
<p>Son dönemde Türkiye’nin, Çin, Rusya ve İran ile ticari ilişkilerde yerel para birimlerini kullanacak olması ve bu durumun bazı ülkelerde de kullanılmaya başlanması artık bu düzenin istenmediğinin kanıtı. Özellikle ABD Başkanı Trump’la beraber ortaya çıkan korumacılık uygulamalarının, ticaret savaşı olarak nitelendirilecek noktalara gelmesinin yanı sıra Amerikan Doları’nın siyasi ilişkilerde kullanılan bir silaha dönüştürülmesi sonucu, Ekonomi Bakanı Sayın Berat Albayrak’ın da ifadesiyle “Dolar artık güvenilirliğini yitirmiştir.”</p>
<p>Son dönemdeki bu gelişmeler gerçekten dünyadaki dolar egemenliğine son verebilir mi? Buna evet demek için erken olsa bile ülkelerin ekonomilerini yöneten aktörlerin dolara olan güvenin azaldığını söylemesi ve yerel para birimleri ile yapılan ticaret hacmindeki artış, yeni bir para biriminin gerektiğini açıkça ortaya koyuyor. Bu yönde çabalar da ortaya çıkmaya başladı. Dünya ticaretinde önemli paya sahip olan Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika ülkelerinden oluşan BRICS  ülkeleri, kendi aralarında ödemeler için yeni para birimi oluşturmak için görüştüklerini açıkladı.</p>
<p>Bu uygulamaya, Türkiye’nin yanı sıra diğer gelişmekte olan ülkelerin de katılması ile ilk adım atılabilir. Çin’in, dünya ticaretinde daha büyük bir paya sahip hale gelmesi ve Türkiye ile diğer gelişmekte olan ülkelerin dünya ticaretinden aldıkları payı arttırması, bu durumun gerçekleşme ihtimalini oldukça yükseltecektir. Çünkü ABD’nin dünya ticaretindeki payı azaldıkça ya da gelişmekte olan ülkelerin payı arttıkça doların rezerv para olma özelliği de azalacaktır.</p>
<p>Eski ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın ilk olarak 2003 yılında söylediği “Orta Doğu yeni şekillenmelere gebe” sözü gibi biz de önümüzdeki yıllar için dünya, yeni bir rezerv para birimine gebe diyebiliriz.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/dolar-ve-uluslararasi-para-sistemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Faiz ve Döviz Kuruna Ne Oluyor?</title>
		<link>https://www.yorungedergi.com/faiz-ve-doviz-kuruna-ne-oluyor/</link>
					<comments>https://www.yorungedergi.com/faiz-ve-doviz-kuruna-ne-oluyor/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Öğr. Gör. Abdulmuttalip Pilatin]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 31 Aug 2018 22:30:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Haber Analiz]]></category>
		<category><![CDATA[Döviz Kuru]]></category>
		<category><![CDATA[Ekonomi]]></category>
		<category><![CDATA[Faiz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.yorungedergi.com/?p=2632</guid>

					<description><![CDATA[Batı dünyasına göre ‘raydan çıkan’ Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türkiye, terbiye edilmek isteniyor. Tüm bunların üstüne, FED’in sıkılaştırma politikaları, ABD ile yaşanan kriz, Avrupa Merkez Bankası’nın da sıkılaştırma yönünde adımlar atacak olması ve Trump’ın ticaret savaşı başlatması eklenince Türkiye’de kur ve faizlerin artması kaçınılmaz oluyor. Faiz, döviz kuru ve enflasyon, birbirini etkileyen üç önemli ekonomik değişkendir. Özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ve cari açık veren ülkeler için faiz oranları döviz kurlarını, döviz kurları maliyetleri, maliyetler de enflasyonu tetikleyen faktörler olarak karşımıza çıkar. İngiltere’de, dünyanın en büyük 16 bankasının faiz oranları üzerinden belirlenen LIBOR faiz oranı, tüm faiz hesaplamaları için referans alınan bir oranıdır. Günümüzde faiz, kapitalist sistemin en temel dinamiklerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani sistemin temelinde faiz var. Bu noktada faizi de kapsamına alan iki önemli ekonomi politikası mevcuttur ki birincisi mali politika, ikincisi ise para politikasıdır. Mali politika uygulanmasının ana amacı, büyümenin sağlanması ve işsizliğin düşürülmesidir. 70’li yıllara kadar dünyada uygulanan Keynesyen iktisadında mali politika, ana politika olarak ele alınmış ve para politikası da bu mali politikayı destekleyici bir araç olarak kullanılmıştır. Para politikası ise bir Merkez Bankası politikası olmakla beraber ana hedef, fiyat istikrarının sağlanması yani enflasyonun kontrol altına alınmasıdır. F. Hayek ve M. Friedman tarafından ortaya atılan &#8230;]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Batı dünyasına göre ‘raydan çıkan’ Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türkiye, terbiye edilmek isteniyor. Tüm bunların üstüne, FED’in sıkılaştırma politikaları, ABD ile yaşanan kriz, Avrupa Merkez Bankası’nın da sıkılaştırma yönünde adımlar atacak olması ve Trump’ın ticaret savaşı başlatması eklenince Türkiye’de kur ve faizlerin artması kaçınılmaz oluyor.</strong></p>
<p>Faiz, döviz kuru ve enflasyon, birbirini etkileyen üç önemli ekonomik değişkendir. Özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ve cari açık veren ülkeler için faiz oranları döviz kurlarını, döviz kurları maliyetleri, maliyetler de enflasyonu tetikleyen faktörler olarak karşımıza çıkar.</p>
<p>İngiltere’de, dünyanın en büyük 16 bankasının faiz oranları üzerinden belirlenen LIBOR faiz oranı, tüm faiz hesaplamaları için referans alınan bir oranıdır. Günümüzde faiz, kapitalist sistemin en temel dinamiklerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani sistemin temelinde faiz var. Bu noktada faizi de kapsamına alan iki önemli ekonomi politikası mevcuttur ki birincisi mali politika, ikincisi ise para politikasıdır. Mali politika uygulanmasının ana amacı, büyümenin sağlanması ve işsizliğin düşürülmesidir. 70’li yıllara kadar dünyada uygulanan Keynesyen iktisadında mali politika, ana politika olarak ele alınmış ve para politikası da bu mali politikayı destekleyici bir araç olarak kullanılmıştır.</p>
<p>Para politikası ise bir Merkez Bankası politikası olmakla beraber ana hedef, fiyat istikrarının sağlanması yani enflasyonun kontrol altına alınmasıdır. F. Hayek ve M. Friedman tarafından ortaya atılan serbest piyasa ekonomisi, 80’li yıllardan itibaren Türkiye dâhil birçok ülkede kullanılmaya başlanmıştır. Serbest piyasa ekonomisine sahip olan bizim gibi ülkelerde para politikası ana politika, maliye politikası ise yardımcı bir politika olarak işlev görür. Eğer para politikası doğru bir şekilde uygulanabilirse genellikle etkili bir sonuç vermektedir. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası da para politikasına uygun olarak faiz arttırdığı zaman TL’ye olan talep artar ve TL değerlenir, faiz oranlarındaki artıştan dolayı yatırımlar nispeten azalma eğilimi gösterir, toplam talep azalır. Başka bir deyişle döviz kurları düşer. Daha sonraki dönemlerde ise enflasyonun azalma eğilimine girmesi beklenir. Diğer taraftan hükümetler, mali politikalar ve yapısal reformlarla para politikasına destek verir ve sonuçta faiz, kur ve enflasyon üçlüsünü optimum bir noktada dengelemeye çalışır. Eğer Merkez Bankası bunu yapmazsa tam tersi sonuçların ortaya çıkması muhtemeldir. Teorikte böyle olsa bile bazen pratikte böyle olmayabiliyor.</p>
<p>Dünyada rezerv para olarak kullanılan Amerikan Doları, ülkemizde de birçok alanda kullanılmakla birlikte dış ticaret işlemlerinde de büyük oranda kullanılmaktadır. İhracatımızın %60’tan fazlası Avrupa Birliği üyesi ülkelere Euro bazında yapılsa bile ithalatımız, büyük oranda dolar üzerinden yapılmaktadır. Tüm bunların yanında ülkemizin kısa vadeli döviz borçları yaklaşık olarak 140 milyar dolar civarında. Üstüne cari açıktan kaynaklanan yaklaşık 60 milyar doları da koyunca rakam oldukça yükseliyor. Toplam döviz borcu ise yaklaşık 450 milyar dolar. Bu borcun önemli bir kısmının uzun vadeli borçlardan oluşması, ödenebilmeleri açısından rahatlatıcı. Bu borcun 102 milyar dolarlık kısmı, 2018 yılı sonuna kadar ödenmiş olacak. Borcun önemli bir kısmı, özel sektörün. 2018 yılında kamuya ait ödenmesi gereken 21 milyar dolar iken kalan 82 milyar dolarlık kısım özel sektöre ait.</p>
<p>2018 yılında ödenecek bu yüklü dış borç nedeniyle yurtiçinden yurtdışına, 102 milyar dolarlık döviz çıkması muhtemel. Bunun yanında 2023 hedeflerine ulaşabilmek amacıyla %7 üzerinde büyümek durumunda olan ülkemiz için cari açık kaçınılmaz oluyor çünkü yaptığımız ihracatın %65’i ithalata dayalı olarak gerçekleşiyor. Yani ülkemizden yapılacak her 100 TL’lik ihracat için yaklaşık 65 TL’lik bir ithalat yapmamız gerekiyor. Yapılan ithalatta hammadde, yarı mamul madde gibi girdi sayılabilecek ürünler ağırlıkta. Bu ürünlerin toplam ithalattaki payı ise %85 civarında. Fakat döviz kurunun bu kadar yükseldiği ve daha sıkı bir politika uygulanacak olan yeni dönemde, ithalatın azalacağını dolayısıyla cari açığın da azalacağını söylemek yanlış olmaz. Diğer taraftan artan emtia ve enerji fiyatları, önümüzdeki dönemlerde cari açığın artmasına neden olabilir fakat kurun yükselmesinden kaynaklanan düşüş ile emtia fiyatlarının artmasından kaynaklanacak cari açık birbirini dengeleyecektir. Bu nedenler, döviz kurlarının bu seviyelere kadar yükselmesi için yeterli olmasa bile son dönemdeki artışta etkisi olduğu muhakkak.</p>
<p><strong>BİST’e Olan İlgi</strong></p>
<p>Birinci grafikte, 2012-2018 yıllarında bankalardaki döviz hesapları yer alıyor. Grafiğe baktığımız zaman 2012 yılında 110 milyar dolar civarında olan döviz tutarının, 2013 yılından sonra arttığı, 2016 yılında azalma eğilimi göstermesine rağmen 2017 yılında yapılan Anayasa Referandumu’nun ardından tekrar yükselmeye başladığı ve 2018 yılında da 180 milyar dolar seviyelerinin üzerine çıktığı görülmekte. Döviz hesaplarındaki bu artışta, 2018 yılında özel ve kamu sektörünün önemli tutarda borç ödemelerinin olmasının da payı var. Bu dönemde dövize olan talep arttıkça döviz kurunun da o ölçüde yükselmesi anlaşılabilir bir durum.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-2722 size-full" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-12/faiz-doviz-tablo-1.jpg" alt="" width="2488" height="932" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-12/faiz-doviz-tablo-1.jpg 2488w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-12/faiz-doviz-tablo-1-300x112.jpg 300w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-12/faiz-doviz-tablo-1-768x288.jpg 768w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-12/faiz-doviz-tablo-1-1024x384.jpg 1024w" sizes="(max-width: 2488px) 100vw, 2488px" /></p>
<p>İkinci grafik, 2015 yılından beri yurtdışı yerleşikler tarafından tutulan devlet tahvilleri (DİBS) ile Amerikan Dolar kuru arasındaki yıllık yüzde değişimleri oransal olarak bir arada göstermektedir. Grafik, yabancıların portföyünde yer alan devlet tahvilleri stoku ile Amerikan Dolar kuru arasında negatif bir korelasyon olduğunu göstermekte. Yabancı yatırımcıların ellerindeki devlet tahvil stokları azaldıkça kurlar tam tersi bir şekilde artıyor. Çünkü piyasadaki döviz azaldıkça değeri artıyor. Diğer yandan yabancıların tahvil stokları azaldıkça tahvil faizleri artıyor. Çünkü devlet tahvili olanlar, bu tahvilleri satıyor. Böylece piyasada tahvil arzı arttığı için tahvil fiyatları düşüyor. Tahvilin fiyatı ile faiz oranı ters yönlü hareket ettiğinden, piyasada satılmaya başlanan tahvil piyasada bollaşıyor ve fiyatı düşüyor. Fiyatı düşen tahvil dolayısıyla da tahvil faizleri yükselmeye başlıyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-2723 size-full" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-12/faiz-doviz-tablo-2.jpg" alt="" width="2488" height="958" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-12/faiz-doviz-tablo-2.jpg 2488w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-12/faiz-doviz-tablo-2-300x116.jpg 300w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-12/faiz-doviz-tablo-2-768x296.jpg 768w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-12/faiz-doviz-tablo-2-1024x394.jpg 1024w" sizes="(max-width: 2488px) 100vw, 2488px" /></p>
<p>Üçüncü grafik, 2013 yılı itibari ile dolaylı yatırımların diğer kısmını oluşturan hisse senedi yatırımlarını göstermektedir. 2013 yılı başlarında borsada yabancı yatırımcının elinde, yaklaşık olarak 80 milyar dolarlık bir hisse senedi vardı. 2013 yılının ardından bu tutarın sürekli olarak azalma eğilimi gösterdiği görülüyor. 2017 yılı ikinci çeyreğinde Anayasa Referandumu’na ‘Evet’ çıkması ile ortadan kaybolan belirsizliğin ardından BİST’e olan yabacı yatırımcı ilgisi arttı fakat 2018 yılı başlarında erken seçim haberlerinin konuşulmaya başlaması ile yabancı yatırımcı tekrar borsadan çıkmaya başladı ve borsadaki yabancı yatırımcı stokları 35 milyar dolar seviyelerine kadar geriledi. 24 Haziran Başkanlık Seçimi ve Milletvekili Genel Seçimlerin yapılması ile yeni bir hükümet sistemine geçilecek olması ve bunun oluşturduğu belirsizlik ve Batı’da yapılan taraflı haberler dolayısıyla yabancı yatırımcının BİST’e ilgisi azaldı. Yabancı yatırımcının yatırım yapmak bir tarafa, elindeki hisse senedi stokunun da önemli bir kısmını elinden çıkardığı anlaşılıyor. Bu durum, kurlar üzerinde baskı oluşturuyor ve döviz kurlarının yükselmesine neden oluyor. Çünkü yabancı yatırımcı hisse senedi satıp, parayı dövize çevirerek ülkesine dönüyor. Bu da ülkemizde dövizin azalmasına ve değerinin yani kurun artmasına neden oluyor.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-2724 size-full" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-12/faiz-doviz-tablo-3.jpg" alt="" width="2440" height="922" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-12/faiz-doviz-tablo-3.jpg 2440w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-12/faiz-doviz-tablo-3-300x113.jpg 300w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-12/faiz-doviz-tablo-3-768x290.jpg 768w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-12/faiz-doviz-tablo-3-1024x387.jpg 1024w" sizes="(max-width: 2440px) 100vw, 2440px" /></p>
<p><strong>Döviz Kurunu Frenleyebilecek Gelişme</strong></p>
<p>Grafiklerden de anlaşılacağı üzere, 2017 yılında azalma eğilimi gösteren doğrudan ve dolaylı yatırımlar, 2018 yılının ilk çeyreğinde konuşulan erken seçim haberlerinin etkisiyle ortaya çıkan belirsizlik ortamından da olumsuz etkilendi. Seçimlerin ardından ülkemizin yeni bir sisteme geçecek olmasının dış dünyada tam olarak anlaşılamamış olması ya da anlaşılmak istenmemesi gibi nedenler de ülkemize gelen doğrudan ve dolaylı yatırımlarda azalmayı beraberinde getirdi. Hatta 2018 yılının ilk yedi aydında ülkemizdeki dolaylı yatırımların azaldığı yani önceki yılların aksine ülkemize gelen dolaylı yatırımlardan daha fazla ülkemizden dolaylı yatırım çıkışı olduğu görülmekte. Bu durum bize, ülkemize döviz gelmek yerine ülkemizden döviz çıktığını gösteriyor. Piyasada miktarı azalan döviz, değerinin artmasına yani döviz kurunun yükselmesine neden oluyor ve bu durum hâlâ da devam ediyor. Peki, iyi olan bir şey yok mu? Var. 2018 yılı ilk 6 ayda ise turizm gelirlerinin %30 artış göstermesi az da olsa döviz kurunu frenleyebilecek bir gelişme. Aşağıdaki tabloda, 2 yıllık devlet tahvillerinin 2016 yılından beri değişim grafiği var. 2016 yılının ilk aylarında %9 olan 2 yıllık tahvil faizleri sonraki dönemde arttı. Faizler 2017 yılının son dönemlerinde %14’lere yaklaştı. 2018 yılında erken seçim haberlerinin çıkmasıyla tahvil faizleri oldukça agresif bir şekilde %22 seviyelerine kadar yükseldi.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-2725 size-full" src="http://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-12/faiz-doviz-tablo-4.jpg" alt="" width="2489" height="1095" srcset="https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-12/faiz-doviz-tablo-4.jpg 2489w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-12/faiz-doviz-tablo-4-300x132.jpg 300w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-12/faiz-doviz-tablo-4-768x338.jpg 768w, https://www.yorungedergi.com/wp-content/uploads/dergi-resimleri/sayi-12/faiz-doviz-tablo-4-1024x450.jpg 1024w" sizes="(max-width: 2489px) 100vw, 2489px" /></p>
<p>Tahvil faizlerinin bu seviyelere kadar yükselmesinde ABD Merkez Bankası’nın (FED), 2018 yılında en az 3 kez faiz artıracağını belirtmesi de etkili oldu. ABD Başkanı Donald Trump’ın harcamaları artırıcı, gelirleri azaltıcı politikaları uygulamasının yanında, ABD Hazinesi’nin daha fazla borçlanmaya gideceğinin beklenmesi ve Avrupa Merkez Bankası’nın da parasal gevşemeyi sonlandıracak olması, tahvil faizleri üzerinde baskı oluşturmaya devam ediyor. FED’in faiz artırımları ve Avrupa Merkez Bankası’nın önümüzdeki dönemlerde faiz arttırma beklentileri beraber değerlendirildiğinde, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde faizlerin yükselme eğilimi göstermesi anlaşılabilir oluyor. Faizlerin artmasına karşın Merkez Bankası’ndan yeterli müdahalenin gelmemesi veya gecikmesi durumunda kurun da ateşi artıyor ve yükselmeye devam ediyor.</p>
<p><strong>Türkiye, Bunu Atlatabilecek Güce ve Tecrübeye Sahip</strong></p>
<p>Tüm bunlar, dövizin bu kadar artması için yeterli bir neden mi? Bu kadar artması için yeterli olmasa da Batı dünyasında hem Türkiye hem de Başkan Recep Tayyip Erdoğan üzerine olumsuz, yanlış ve taraflı haberler yapılarak bir algı kampanyası başlatılması bunda önemli bir etken. Bu kampanya ile son 15 yıldır iyi bir ekonomik performans ve ülke imajı oluşturan Türkiye’nin, olumlu imajı bozulmak isteniyor. Tabii bu yapılırken Türkiye’nin bu seviyelere gelmesinde önemli katkısı olan yeni hükümet sisteminin Başkanı Recep Tayyip Erdoğan hakkında da türlü karalama kampanyaları yapılıyor. Dikkat edilirse bu haberler özellikle 7 Şubat 2012 MİT krizi ile başlıyor, 17-25 Aralık 2013 tarihindeki operasyonlarla artıyor ve son olarak 15 Temmuz hain darbe girişiminin ardından tamamen ark niyetli ve ötekileştirici bir şekilde devam ediyor. 15 Temmuz hain darbe girişimine Batı dünyasının epeyce geç tepki vermesi ve kaçan teröristleri koruması, onlara sığınma hakkı vermesi de bunun bir göstergesi sayılabilir. Tüm bunlar olurken Orta Doğu’daki istikrarsızlık, Suriye’deki kargaşa ve İsrail ile olan anlaşmazlıklar da Türkiye açısından olumsuzlukları arttıran nedenler arasında.Bunların yanında Türkiye’nin, dünyanın yükselen yeni küresel gücü ve “One Belt One Road” projesiyle dünyadaki ticaret dengesini değiştirecek olan Çin ve müttefiki Rusya’ya yakın bir politika, ticari ve küresel proje bazlı ilişkiler izlemesi de tüm bu olumsuz kampanyalar için bir gerekçe sayılabilir. Çünkü bu üç ülke, dünyadaki düzenin değişmesi ve yeni düzenin kurulması için ilk ateşlemeyi yapabilecek vizyon ve potansiyele sahip. 2008 finansal krizinden önce bol keseden notlar vererek krizin çıkmasına ortam hazırlayan finansal derecelendirme kuruluşları da Türkiye’nin notunu düşürerek bu karalama kampanyalarına destek veriyor. Üstelik bunu yaparken bizden daha sıkıntılı durumda olan Avrupa Birliği ülkelerine bile daha iyi notlar vererek Türkiye’ye doğrudan ve dolaylı yatırımcıların gelmesini engellemek istiyorlar. Bu yaptıklarında kısmen de olsa başarılı olduklarını söylememiz mümkün. Çünkü bu yapılanlar faizleri, döviz kurlarını arttırmanın yanı sıra ekonominin temel göstergelerini bozan ve gidişatı olumsuz etkileyen bir etkide bulunuyor. Bu şekilde Batı dünyasına göre ‘raydan çıkan’ Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Türkiye, terbiye edilmek isteniyor. Tüm bunların üstüne, FED’in sıkılaştırma politikaları, ABD ile yaşanan kriz, Avrupa Merkez Bankası’nın da sıkılaştırma yönünde adımlar atacak olması ve Trump’ın ticaret savaşı başlatması eklenince Türkiye’de kur ve faizlerin artması kaçınılmaz oluyor.</p>
<p>Fakat her ne olursa olsun nice zorlukların üzerinden gelmiş olan Türkiye, bunu da atlatabilecek güce ve tecrübeye sahiptir. Fakat öncelikle yeni sistemi hızlı ve dikkatlice kurmalı, ekonomide yapısal reformlara odaklanmalı, daha proaktif politikalar uygulanmalı, eğitim sistemini baştan aşağı yenilemeli, yönetim kademelerinde liyakat, tecrübe ve uzmanlığa önem vermemiz gerekiyor. Adalet sisteminin bağımsız ve tarafsız olduğu ve Merkez Bankası’nın kararlarını bağımsız verebildiği algısı tesis edilmeli. Ayrıca devlet teşvikleri ile sanayiye ve katma değeri yüksek ürünler üretmeye yönelik bir politika geliştirmeli ve tüm bunları yaparken dış dünyaya kendimizi iyi anlatabilecek iletişim kanallarını en etkili şekilde kullanmalıyız.</p>
]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.yorungedergi.com/faiz-ve-doviz-kuruna-ne-oluyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
