Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Salı, Temmuz 16, 2024

Osmanlı Makedonyası’nın Son Medresesi Meddâh ve Türkiye’ye Etkileri

Osmanlı’nın yaklaşık beş asır boyunca barış ve huzur içinde yönettiği ve tarihte eşi görülmemiş bir hızla imar ettiği Balkanlarda günümüzde Kuzey Makedonya olarak isimlendirilen ülkenin başkenti Üsküp’te bölgeyi İslamlaştıran ve Osmanlı fetih siyaseti neticesinde insanların gönlünde taht kuran iki tarihî zât mevcuttur. Fatih Sultan Mehmed ile Akşemseddin arasındaki hoca talebe ilişkisinin de ötesinde bulunan bu manevi irtibat Üsküp’te medfun olan Yiğit Paşa ile Meddâh Baba arasında da vardır. Bu iki isimden ilki bölgenin fatihi diğeri de manevi önderidir. Üsküp’ün manevi fatihi olarak bilinen Meddâh Baba, 15. yüzyılda kendi ismiyle anılacak olan medreseyi tesis etmiş ve Balkanlar’da önemli izler bırakmıştır.

Osmanlı Döneminde sadece Makedonya’da 116 civarında, Balkanlarda toplamda ise 700’ün üzerinde medrese mevcuttu. Medreseler dinden düşünceye, edebiyat, sanat ve mimariden gündelik yaşama, örf ve adetlere kadar bütün kültürel boyutlarıyla Müslüman kimliğinin ve hayatının Balkanlara yerleşmesini, sıhhatli bir çerçeve ve mihverde devamını sağlamışlardır. Bu mihver yine bir Meddâh’lı olan Kemal Aruçi’nin de ifade ettiği üzere itikatta Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat ve hususen Matüridilik anlayışı, amelde de Hanefîlik olmuştur.

 Medreselerden başka cami, mescid, tekke, zaviye, hankâh, imâret, han, hamam, arasta, bedesten, kervansaray, köprü gibi binlerce eser inşa eden Osmanlı, bugünkü Balkan şehirlerinin birçoğunun kurucusu ve mimarıdır. Doç. Dr. Ertuğrul Karakuş dostumuz, Balkanlar üzerine pek çok araştırmaları ve yayınları bulunan Hollandalı araştırmacı Machiel Kiel ile bir sohbetlerindeki şu manada bir tespitini aktardı: “Osmanlı’nın Balkanlarda yürüttüğü şehircilik ve imar faaliyetleri, belli zaman dilimine düşen eser yoğunluğu ve niteliği bakımından tarihin gördüğü en büyük imar faaliyeti ve medeniyet timsalidir. Fakat biz Hristiyan Batılılar bu yüksek medeniyeti yine tarihte eşi görülmemiş bir hızla tahrip ettik.” Maalesef kendini “en ileri/ideal/küresel” medeniyet olarak dünyaya dayatan, buna mukabil Türkleri “barbar” olarak niteleyen “Çağdaş Batı/Hristiyan uygarlığı” Osmanlı’nın yaklaşık dört asırda imar ettiği o eşsiz, estetik ve yüksek tarihî mirasın yüzde 95’inden fazlasını, bir asırdan daha kısa bir sürede yok ederek tarihte eşi benzeri görülmemiş boyutta bir vandallık sergilemiştir. Tabi ki sadece tarihî yapıları değil, bugün Filistin’de yaptığı gibi birçok canı, kültürü, değeri, barışı da imha etmiştir. Hayrete şayandır ki bu medeniyet bunca vandallığına rağmen hâlâ kendisini bize hayran bırakmayı ve ideal olarak benimsetmeyi, kendimizi bize barbar göstermeyi başarabiliyor.

Murat Paşa Camii

Balkanların Batı’ya bakan en önemli şehirlerinden birisi olan Üsküp’ün medreselerinde hizmet eden Taşköprizâde gibi birçok Osmanlı âliminin yanı sıra Üsküp’ten İstanbul’a gelerek İstanbul’da bulunan ve kendisini yetiştiren birçok âlim vardır. Bunlardan birisi de I. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra Fatih medreselerine ilim tahsil etmek için gelen Ataullah (Kurtiş) Efendi’dir. Bu zât memleketi Üsküp’e dönünce tarihî hafızayı yeniden tesis etmek ve bölgenin payitahtla ilmî irtibatlarını kuvvetlendirmek için Meddâh Medresesi’ni yeniden ihya etmiş ve birçok talebe yetiştirmiştir.

Sultan Murat Camii

Bunlardan birisi Mehmed Akif hayranı ve şair Fettah Efendi’dir. Bir diğeri de Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi kurulacağı zaman ismi fakültenin kurucu kadrosu arasında yer alan lakin II. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Türkiye’ye gelip görevine başlayamayan ve sosyalist Yugoslavya rejimi tarafından idam edilen Şuayb Aziz’dir. Bir diğer isim de 1957’de Yugoslavya’nın sert komünist rejiminin baskısıyla ülkemize hicret eden hem İstanbul İmam Hatip Okulu’nun hem de Yüksek İslam Enstitüsü’nün Arapça hocalığını yapan ve aynı zamanda hukukçu olan Bekir Sadak’tır. İstanbul’da birçok ilim halkası kuran ve talebenin yetişmesine hizmet eden özellikle de Fatih’teki Emir Buhari Camii’nde Gazalî’nin İhya-yı Ulumu’d-din derslerini uzun yıllar sürdüren Ali Yakup Cenkçiler de bu medreseden yetişen bir başka isimdir. Öte yandan hicret etmeyip sosyalist Yugoslavya’nın politikalarına gücü yettiğince direnen ve bölgedeki Türk varlığını manevi olarak besleyen Kemal (Aruçi) Efendi, Hafız Sami Efendi, Hafız Cemal Efendi, Hafız Ramazan Efendi ve Hafız Salih Efendi gibi şahsiyetler de yine Meddâh Medresesi’nin mezunlarıdır. 1945 yılında dönemin komünist rejimi tarafından yıkılan medrese ve 1947 yılındaki tutuklamalar ve 1948 yılındaki idamlarla haksız ve hukuksuz bir şekilde akamete uğratılan yine Meddâh kökenli Müderris Şuayp Efendi önderliğindeki Yücelciler Hareketi de Balkan Türklüğünün son kaleleri olmuştur. Bu minvalde Fettah Efendi’nin Meddâh Medresesi’nin kapatılması üzerine yazdığı şiirin son dörtlüğü de hatırlanmalıdır.

Bir aşk u ihtiras-ı maarifle çağlayan
Bir memleket ümmîdini bâbında bağlayan
İrfan u i’tila ocağı söndü mü yazık!
Bir maşrık-ı ulûm batıya döndü mü yazık!

Fatih Sultan Mehmed Köprüsü

Bu medresenin ve mezunlarının yeniden hatırlanmasına vesile olan Dr. Sevba Abdulla’nın riyasetinde, İSAV’ın da katkılarıyla Balkan Çalışmaları Vakfı (Balkan Studies Foundation) tarafından “100. YILINDA ULUSLARARASI MEDDÂH MEDRESESİ” sempozyumu düzenlendi. 7-8 Kasım tarihlerinde icra edilen bu sempozyumda tarihî medreselerin Osmanlı’dan günümüze ilim ve düşünce dünyamıza yaptığı katkılar yeniden ele alındı. Meddâh Medresesi mezunlarının gerek Balkanlardaki Türk kimliğinin korunmasında gerekse Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde ne kadar önemli bir görev üstlendikleri bu ilmi toplantı vesilesiyle dile getirildi. Kuzey Makedonya, Türkiye, Arnavutluk ve Kosova gibi birçok ülkeden bu bilgi şölenine iştirak eden bilim insanları, tarih boyunca Balkanlar’daki din ve bilim eğitimini, Meddâh Medresesi’ni ve bu kurumdan yetişen âlimleri ele alan, Kelam, Hadis, Tefsir, Felsefe, Edebiyat, Mantık, Tasavvuf, Hisab, Dil Bilimleri gibi dini ve felsefi hem de riyazi ilim mirasına dair muhtelif konularda bildiriler sundular.

Osmanlı’nın Balkanları terk etmek zorunda kaldığı, Makedonya’nın Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı hâkimiyetinde bulunduğu 1923 yılında İstanbul Fatih Medresesi müderrislerinden Ataullah (Kurtiş) Efendi tarafından yeniden ihya edilen Meddâh Medresesi günümüze kadar devam eden önemli tesirler icra etmiştir. Dr. Sevba Abdulla’nın da sempozyum açılış konuşmasında dikkat çektiği üzere Meddâh medresesi ve mensupları Müslümanların siyasi sahada yer tutması, gelenek temelinde kimliğin sürekliliği ve muhafazası, Balkanlardan göçün engellenmesi, Türkiye ile irtibatın devamı gibi konularda kayda değer başarılar kaydetmiştir. Günümüzde de Balkan Çalışmaları Vakfı bu misyonu canlandırmak ve sürdürmek üzere dikkate değer faaliyetler icra etmektedir. 

II. Dünya savaşı yıllarında eğitim faaliyetleri bilfiil son bulan, 1945 yılında Tito önderliğinde kurulan Yugoslavya Federasyonu döneminde bütünüyle kapatılan Meddâh Medresesi’nin mensuplarının da etkisizleştirilmesiyle Makedonya’da Müslüman/Türk kimliğinin, dini anlayış ve kültürünün yeni dönemin siyasi şartlarına göre reformasyon ve deformasyonunun da önü açılmıştır.  

Osmanlı’dan koptuktan ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nde de medreseler kapatıldıktan sonra Balkan Müslümanları, dini eğitim için başta Mısır olmak üzere Arap ülkelerine yönelmiştir. Fakat bu dönemde Arap dünyasında revaç bulan selefî meşreb, ıslahatçı ve modernist dini anlayışlar Balkan Müslümanlarının sahip olduğu klasik Osmanlı/Türk/İslâm anlayışının dokusuna uymamıştır. Özellikle Meddâh’ın kapatılmasından sonra el-Menâr ekolünün Yugoslavya’daki temsilcisi olarak tanınan Hüseyin Cozo (1912-1982) misalinde olduğu gibi Arap dünyasından taşınan ve siyaseten Yugoslavya Diyanet teşkilatı vasıtasıyla yaygınlaştırılan yeni dini anlayışlar Meddâh’lı ulemanın yoğun tenkitlerine maruz kalmıştır.  Bu bağlamda sempozyumda bizim de tebliğ konusu yaptığımız Hüseyin Cozo’nun Yahudi ve Hristiyanlığı iman ve kurtuluş bakımından İslâmiyet’le eşit gören çoğulcu yaklaşımına karşı Kemal Aruçi, “Bir Âyet-i Kerîmenin Glasnik Dergisinde Yazılmış İndî ve Hakikate Tercüman Olmayan Bir Tefsiri Münasebetiyle Bir Cevap” başlığıyla kaleme aldığı makaleyi bölgedeki hemen bütün Diyanet işleri reisliklerine ve medrese müdiriyetlerine göndermesine rağmen yayınlatamamıştır. O dönem yayınlanamayan bu makale, dedesi vasıtasıyla Meddâh geleneğinin varisi olan Kemal Aruçi’nin torunu Meral Yahya Hanım tarafından latinize edilerek ilk defa 2018 yılında Trakya Üniversitesi Rumeli İslâm Araştırmaları dergisinde yayınlanabilmiştir.

Elbette günümüz dünyasında ve Balkanların siyasi konjonktüründe tarihî ilim ve kültür mirası aynıyla ihya edilemez. Bu sebeple mirası yenilemek ve mirasla yenilenmek kaçınılmazdır. Fakat kökü, mirası tanımadan, anlamadan, ona sadakat göstermeden sürekliliği temin etmek ve yenilenmek suretiyle kimliği sıhhatle muhafaza etmek de mümkün görünmemektedir. Bu sebeple İslâm ilim gelenek ve kültürünü paranteze alarak itibarsızlaştıran hatta yer yer düşmanlaştıran, doğrudan ana kaynaklara dönüşü savunan, selefi meşrep, modernist dini anlayışlarla klasik Müslüman kimliğinin ve itikadının sıhhatli bir mecrada devamı zor görünmektedir.  Bu sebeple Balkanlar’da, özellikle II. Dünya savaşı sonrası etkisi artan seküler Batılı felsefe ve ideolojilerin, İslâm dünyasından yansıyan modernist anlayışların, bilhassa Bosna Hersek savaşı sonrasında bölgeye hızla yayılan selefi meşreb anlayışların revaç bulduğu bir dönemde Meddâh medresesi ve anlayışının ön plana çıkarılması ve bu çerçevede Fettah Efendi Derneği ve Balkan Çalışmaları Vakfı’nın çalışmaları son derece isabet ve ferasetle atılmış adımlardır.

Muhammet ALTAYTAŞ (Prof. Dr. Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi)

Abdullah Taha İMAMOĞLU (Doç. Dr. Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi)

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir