Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Çarşamba, Mayıs 22, 2024

İki Dağın Düşündürdükleri: “Sevr ve Hira’dan Yansımalar”

“Hayır, Allah Teâlâ bana ondan daha hayırlısını vermedi. Halk bana inanmazken o inandı. Herkes bana yalancı derken o doğru söylediğimi kabul etti. Kimse bana bir şey vermezken o beni malıyla destekledi ve Cenâb-ı Hak bana ondan çocuklar ihsân etti.” (İbn-i Hanbel, VI, 118)

“Bana Cebrail geldi, ben de ona, benimle hicret edecek olanın kim olduğunu sorunca dedi ki: ‘Ebu Bekir’dir. O senden sonra ümmetinin işlerini üzerine alıp yürütecek kimsedir ve ümmetinin en hayırlısıdır.’ ” (Kenzul-Ummâl, 10/550-551)

Hayli bozuk ve taşlı bir dağ yolu. Dinlenerek çıkıyorsanız zirveye ulaşmak en az iki buçuk saatinizi alır. Kısa molalar vermeden çıkmak da pek mümkün değil zâten. Oldukça yorucu olmasına rağmen her yaştan insan en tepeye çıkabilmek adına olağanüstü bir çaba içinde. Adımlar nefeslere, nefesler de adımlara karışıyor yol boyunca. Akıp geçen insanların kiminin yüzünü kimininse sırtını görüyorsunuz. Çünkü birileri inerken birileri çıkıyor dâima. Burada hiç bitmeyen bir cevelân var. Dünya durdukça da olmaya devam edecek.

Güneşin bunaltıcı tesirinden kaçanlar, ekseriyetle günün siyah örtüye büründüğü vakti tercih ediyor. Dağın eteklerinden tepelere doğru baktığınızda, sürü hâlindeki karıncaları andıran insan manzaraları çarpıyor gözünüze. Gecenin kızıl karanlığında bir bölük halk, Hacca niyet etmiş karınca misâli yavaş fakat kararlı adımlarla ağır ağır ilerliyor. İnenler çıkanları; “Ha gayret, az kaldı!” türünden doping etkisi yapacak sözlerle destekliyor. İstisnasız herkes o sözlerden meşrebine uygunlukla nasibini alıyor. Kimisi için gayret, kimisi içinse muhabbet sebebi… Fakat kimsenin aklından kesinlikle aksi bir ihtimal geçmiyor. Yorulup tükenseler de geri dönmek, vazgeçmek yok gündemlerinde. Hayatlarında en az bir kez o tecrübeyi yaşamak istiyor yola düşenlerin hepsi. Habîb-i Ekrem’in rûhâniyetinde kaybolmayı istiyor dağa tepeye meydan okuyan inanmış yürekler.

Buranın yolcuları ekseriyetle Türk. Bir ara yalnız başına yürüyen ihtiyar bir kadınla yan yana geliyoruz. Bakıyorum, o da bizden. Her hâlinden belli çilekeş bir Anadolu kadını olduğu… Fakat yaşına rağmen ne vücudunda bir bozgun alâmeti var, ne de yüzünde en ufak bir bıkkınlık ifadesi. Evet, burada herkes birer yorgun savaşçı. Ama hepsinde ortak olan bir boyut var: Yolundan dönmemeye ahdetmiş kesin bir kararlılık.

Kendisine dönüp; “Helâl olsun teyzecim sana!” diyorum içimden gelen bir coşkuyla… Ve hemen ardından iki kez daha tekrarlıyorum aynı his ve heyecanla… Belli etmemeye çalışsa da memnun ve müteşekkir… Gözlerinin içi gülüyor.

Adımlarda dahi sıra dışı bir hâl, bir ihtiram edâsı var. Çünkü herkes farkında soylu bir yürüyüşte olduğunun. O yüzden de edebi muhafaza hususunda azamî bir gayret gösteriliyor.

Biraz sonra yanımdan geçen ve yol arkadaşıyla konuşan bir başka ihtiyarın sözleri yalıyor kulaklarımı. “Hiçbir kalem yazamaz burayı.” diyor saf bir yürekle inanmış adam. Şaşırıyor muyum? Hayır! Hattâ “Ne doğru tespit!” de diyorum içimden. Zîrâ inip çıkmanın hiç de kolay olmadığı burayı en azından her kalem yazamaz. Belki de bizimkisi cahil cesareti.

Tabiî yorgunluk zaman zaman insanoğlunun belini bükmüyor da değil. İşte o dem şu çerçevede gelişen konuşmalara da şâhit oluyoruz: “Şu yola bir asfalt dökseler ne iyi olurdu.” diyor birisi. Tıknefes kalmış bir başkası ise; “Acaba buraya bir teleferik kurulamaz mıydı?” serzenişinde bulunuyor. Fakat bu tür diyaloglar yanlarından geçen bir hanımefendinin şu sözüyle hemen kesiliyor: “Ben bu yolu bu şekilde çıkmayı tercih ederim.”

İşin aslına bakılırsa, herkesin tercihi o istikamette. Gönlünde muhabbeti mayalayıp zihninde anlam inşâ etmek isteyen her mü’min kul, onu asr-ı saâdettekine benzer bir biçimde yaşamak istiyor. Aynı soruyu ben de soruyorum kendime. Fakat onca yorgunluğa rağmen aynı cevabı vermekten alamıyorum kendimi. Evet, böyle bir tecrübe aslına uygun yaşanmalı. Ayrıca Resûlullah ve ashâbının, bin türlü çileye göğüs gererek çıktıkları bir tepeye, rahatından ödün vermeden ulaşmaya çalışmak edebe de aykırı düşmez mi?


Tefekkür ehli için hayat tedâîlerle güzel. Zihnim bu düşüncelerle meşbû iken Mısır Seferi sırasında Sina Çölü’nü yürüyerek geçen Yavuz Sultan Selim Han geliyor aklıma. Elli dereceye varan sıcakta yürüyen hünkâra ata binmesi için rica edildiğinde, gözü yaşlı verdiği şu cevap yüreğimi titretiyor: “Görmüyor musunuz, Resûlullah önümde yürürken ben nasıl ata binerim?” Ecdatta, Efendimiz ve ashâbına karşı böylesine derin bir hürmet hissi varken herhalde o yokuşu yorulmadan çıkmayı düşünmek bile bir züldür bizim için. Yavuz gibi görmesek göremesek de biliyoruz ki Resûlullah önümüzde yürüyor, biz o dağa nasıl başka bir şekilde çıkmayı düşünürüz?

Bakışlarınızı dağdan yara doğru çevirdiğinizde, Mekke’nin feri gözlerinizi alıyor. Şehri baştan ayağa kuşatan ışık demeti âdeta bir şehrâyini andırıyor. Mübârek beldeden yansıyan nur hem yolunuzu hem de serâpâ gönlünüzü aydınlatıyor.

Sevr Dağı’nın eteklerindeyiz. Fahr-i Kâinat’ın yâr-ı gârı olan Sıddık-ı Ekber’le beraber üç gün boyunca kaldıkları mağaranın bulunduğu noktaya doğru emin adımlarla ilerliyoruz. Mekke yedi dağın çevrelediği bir şehir. Ayrıca etrafında başka dağ ve tepeler de var. Kutsal şehir tam anlamıyla bir dağ silsilesinin ortasında yer alıyor. O dağlardan ikisi ise diğerlerini kıskandıracak kadar emsâlsiz bir imtiyâza sahip. Ötekilerin ismini kimseler bilmese de bu ikisinin ismi, mağripten maşrıka kadar gönlü tevhîde adanmış bütün yüreklere ta çocukluğundan itibaren kazınıyor. Bunun da sebebi, yaratılmışların en üstünüyle yollarının kesişmiş olması. Her ikisinin de varlığın tâcına kucak açmış olması.

Mekke-i Mükerreme’de ziyaretçisi hiç eksik olmayan tek yer yalnızca Mescid-i Harâm değil. Ziyaretçisi onun kadar çok olmasa da muhipleri yirmi dört saat boyunca hiç eksilmeyen başka mahaller de var. Eteklerinde sürekli bir med-cezir hâlinin yaşandığı Sevr ve Cebel-i Nur dağlarından bahsediyoruz. Hira Mağarası’nın bulunduğu Cebel-i Nur, göklerden gelen mesajın nazargâhı. Sevr ise Medine’ye hicret eden Hâtemü’l Enbiyâ’nın Mekke’deki son istinatgâhı…

Önce Sevr’e çıkıyoruz, birkaç gün sonra ise yolumuz Hira’ya düşüyor. Daha doğrusu biz yolumuzu oraya düşürüyoruz. Zîrâ her iki dağı da selâmlamadan Mekke’den ayrılmak olmaz.

Yalnızlık insanoğlunun en büyük sığınağı. Beşerin kalabalıklar ve hayatın keşmekeşinden kaçarak derûnuna yol bulduğu bir melce. Kişinin sırf kendisine yönelebilmek için değil, insanları anlayabilmek için de bazen bir kuytu köşeye çekilmesi gerekiyor. Zaman zaman herkes onu arıyor. İçe dönük derinliğe sahip, mânevî nafakası yüksek ruhlarsa ona herkesten daha fazla ihtiyaç duyuyor. Verimli olabilmek, potansiyelini kullanabilmek açısından da insanoğlunun yalnızlık rıhtımına demir atması şart.

Sanıldığının aksine yalnızlığa kaçış, modern hayatın bir cilvesi değil. Onun, içinde yaşadığımız asra mahsus bir ihtiyaç olmadığını, evvelemirde Hazreti Peygamberin yaşadığı olağanüstü tecrübeden anlıyoruz. Ruhlarda insanlığın ilki, kendine dönmek, varlığında meknuz olanı keşfedebilmek adına, insanlardan uzaklaşmayı tercih etmiş. Kalabalıklardan kaçarak arınmış, durulmuş, gönlünü ve ruhunu vahyin aydınlığına hazır hâle getirmiş. Nitekim ilk vahiy de burada, yine yalnız olduğu bir anda iniyor.

Yirmi üç yıl boyunca dünya tarihinin en kutlu ve kutlu olduğu kadar da ağır ve mesuliyetli vazifesini omuzlarında taşıdı Hazreti Peygamber. Tarih boyunca hiçbir beşere öylesine ağır bir sorumluluk yüklenmedi. İşte o büyük vazifenin hazırlık devresinin son beş yılı burada geçiyor. Yani Muhammedü’l-Emin olmaktan Resûlullah olmaya giden sürecin son günleri…

Hira’ya Muhammedü’l-Emin çıkıyor, Sevr’e ise Muhammed Mustafa… Hira onu peygamberliğe hazırlamış, Sevr ise sinesinde saklayıp müşriklere karşı siper olmuş. İlki “İkra (Oku!)” diğeriyse “La Tahzen (Üzülme!)” âyetiyle özdeşleşip ebediyete mâl olmuş.


Nur Dağı’nın eteklerinde adımlarken gönlümüze bunlar düşüyor. Burada Hz. Peygamber’den sonra aklımıza gelen ilk isimse Hz. Hatice oluyor. Çünkü oraya tırmanan herkes bir yönüyle ona benziyor. Oraya Efendimizi anlamak, gönül zenginliğinden nasibdâr olmak için çıkılıyor. Tıpkı beş yıl boyunca oraya Efendisi için çıkmış o her zerresi aşkla yüklü anamız gibi…


Nübüvvet ehlini anlamak zor. Resûlullah’ı anlamaksa hepsinden de zor. Biz onları hakkıyla anlayamayız. Ancak vahye muhatap olan ruhlar anlar birbirini. O yüzden her iki dağa da Resûlullah’a inanmış yürekleri hakîkî veçheleriyle tanımak, insanî derinliklerine nüfûz etmek için çıkıyoruz.

Hira’ya yalnızca bir sefer çıkan, oraya beş yıl boyunca çıkmış Hz. Hatice’yi de daha iyi anlıyor. Ve kendisine niçin Haticetü’l-Kübra denildiğini de…

O latif ruh, aşk denilen mefhûmun mücessem ifadesi. Evet, âşığa mâşûkuna kavuşmak uğruna her seferînde bir maratonu göze aldıran nasıl bir aşk, nasıl bir muhabbetmiş o öyle… “Allah Teâlâ bana ondan daha hayırlısını vermedi.” diyen Peygamber sözünün muhatabını olanca derinlik ve ihtişamıyla seyrediyoruz burada.


Birisi bana; “Sen aşkın resmini yapabilir misin?” diye sorsaydı, Hira’ya inip çıkmış bir kul olarak tereddütsüz o dağı gösterirdim. Hiç şüphesiz Haticetü’l-Kübra ile yan yana geldiğinde bu dağ, aşkla muhabbetin, îmân ile teslimiyetin de resmidir. İşte o yüzdendir ki, ilk Müslüman olma şerefi de o yüce ruhlu insana nasip oluyor.

Buraya tırmanan herkes aynı zamanda Hz. Peygamberin dünyanın en şanslı ve sevilmiş erkeği olduğu gerçeğini de kavrıyor. Hiçbir erkek, bir kadın tarafından onun kadar sevilmedi ve sevilmeyecek de… Attığımız her adımda bu engin hakikat iliklerimize kadar işliyor.

Muhakkak ki o dağa her iniş-çıkışında Hz. Hatice de yoruluyordu. Fakat ruhunda bestelediği mânâlarla diriliyor, oraya yeniden çıkmak için kendisinde güç buluyordu. Her seferinde yeniden doğuyor, tazelenmiş olarak yola koyuluyordu. O yolu teperken sadece zevcine erzak taşımıyor, aşkla muhabbetin, ferâgat ile fedakârlığın da zirvesine çıkıyordu.

Resûlullah’a duyduğu aşkla dereyi tepeyi düz eden Haticetü’l-Kübra’nın azim ve muhabbeti, Peygamberin bir sözüne, “Anam, babam sana feda olsun Ya Resûlallah!” hitâbıyla karşılık veren sahâbenin îmân ve sadakati canlanıyor gözlerimizin önünde…


Hiçbir günü diğerine benzemeyen ve her anı da ezâ ve cefâyla örülmüş bir hayatın sahibi olan sahâbeler için bu ne ki! Onlar bu yolda daha ne zulümlere muhatap olup daha ne çilelere katlandılar.

İki dağın koynunda geçirdiğimiz zaman, varlığımıza tutulmuş bir ayna olup kendimizle ilgili daha mühim fark edişlerin de kapısını açıyor bize. En başta da îmân iddiamızla yüzleşiyoruz burada. Mensubiyetin bedelini, Müslüman olmanın borcunu ödemeden hayat sürdüğümüzü anlıyoruz.

Sahâbe-i Kirâm’daki asâlet ve sadakati hecelerken Hak kelâmında geçen; “Ey iman edenler! İman ediniz.” âyetinin ne anlama geldiğini, sanki onun bu asrın Müslümanı, yani bizler için inmiş olduğunu hissediyoruz.


Sahâbedeki îmân ve itâat şuûrunun kaçta kaçı bizde var diye düşünmeden de edemiyoruz. Doruklara tırmanma tecrübesi, âlemlerin nurunu dünya gözüyle görenleri daha iyi anlama imkânı verirken kendi îmânımızı da sorgulama fırsatı sunuyor bize.


Burada mânâlar ete kemiğe bürünüyor. Çocukluğumuzdan beri işittiklerimiz, bir kuru ezber olmaktan çıkıp gözümüzün önünde canlanıyor. Resûlullah’la özdeşleşen bu iki dağ, gönül ufkumuzda daha ulvî menzillere doğru kanat açıyor.

“Her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası.” diyen derviş Yunus gibi biz de burada atmış olduğumuz her adımla birlikte her an yeniden doğduğumuzu hissediyoruz. Her iki dağın zirvesinden Kâbe’ye doğru dönüp secde ederken ruhumuza çarpan lâhûtî bir esintiyle ferahlıyor, bir diriliş ve uyanış muştusunun râyihasıyla kendimizden geçiyoruz.

Daha Fazla

2 Comments

  • Osman COŞAR
    Osman COŞAR

    Yüreğinize sağlık. Her yazınızda oldugu gibi bizlere farklı bir bakış açısı sundunuz.İnşallah görmek o yolları sizin düşüncelerinizle Peygamberimizin ve sahabelerin sabrıyla Hatice Haticetü’l-Kübra’nın sevgisiyle adımlamak nasip olur.Selamlar.

    Cevapla
    • MAHMUT HALDUN SÖNMEZER
      MAHMUT HALDUN SÖNMEZER

      Çok teşekkür ederim kardeşim. Sağolasın…

      Cevapla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir