Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Cumartesi, Nisan 13, 2024

Gezi Notlarım – 1

Asıl gün; 31 Mayıs 2013 …
“Niçin yazıyorsun?”
“Gördüklerim var.”
“Başka gören var mı?”
“Bilmiyorum. Ama yazacaklarımı anlatan olmadı. Hem…  Benim yaşadıklarımı başka yaşayan var mı?  Ya da senin yaşadıklarını…”

2013 yılı. Sekiz ay kadar olmuştu Polen Menkul Değerler’de ikinci defa çalışmaya başlayalı. 


Boşandıktan sonra, 9 yaşındaki oğlumla İstanbul’da yapamamış, memlekete köye gitmiştim.  4 yıl kadar iş hayatına ara verip çiftçilik yapmış ve oğlumun liseye gitme vakti gelince de mecburen şehre dönüş olmuştu. 

Memleket ki, Ordu. Şehir ki,  İstanbul.  İşi üç ay arkanda bıraksan,  neredeyse her şeyin yeni baştan değiştiği İstanbul. 

Borsacılığı sevmem. Ama mesleğim bu. Güneydoğudan, askerden gelince tesadüfen başladığım bir iş. Sermaye Piyasası temel düzey lisansımı yani brokerlik belgemi yenilemiştim. 

Bir şirket, iş ve aile ortamı olarak daha önce de çalıştığım Polen farklı bir kurum. Hala seans salonu olan, klasik müşteri memnuniyeti anlayışından taviz vermeyen bir kurum. Çayı da çay gibi olan bir mekan aynı zamanda. 

Mesai saatleri içinde, Taksim meydana ne zaman yolum düşse,  eğer ki vaktim varsa uğrardım. Salondaki müşterilerle iki piyasa konuşur,  üç bardak çayı da bedavaya getirirdim. 

Bu defa iş için gittim, konuştum. Konuştum derken Patron Ali Baba,  kıdemli çalışan Selma Hanım, kızı,  oğlu,  damadı ve yeni çalışanlar… Hepsi de memnuniyetlerini tebessümler ile belli ettiler 

Maaş politikaları belliydi, biliyordum. Asgari ücret veya müşteri komisyonundan iade.  Hem,  SPK lisanslı bir kişiye daha ihtiyaçları varmış.  

Tanıdık ve bildik olarak, hemen başladım. 

Hemen sola dönünce,  dördüncü kattan Taksim Meydanın ayaklarımın altında olduğunu hissettiğim bir masam vardı . Yeni tanıştığım Emre ile beraber çalışıyorduk. O da tam karşımdaki masadaydı. Aramızda müşteriler ve kocaman bir Borsa İstanbul ekranı… 

Tarih 31 Mayıs demiştim… Günlerden cuma.  Emre sessiz sakin bir delikanlı idi. Cumaya erkenden kaybolmuştu. Benim daha sonraları cami ararken Süryani Kilisesine girdiğim yerin hemen ara sokağındaki camiye gidiyormuş meğer… 

Ben klasik meydandaki mescidine yöneldim. Tuvaletlerin yanında, herkesle ve her şeyle iç içe olan meydan mescidine… Bu meydanda kıldığım cuma namazlarının çok ilginç hikayeleri vardır. Namaz kılarken hemen yanımıza çöp dökmeler, selam verince hemen yanda yere bağdaş kurmuş mini etekli ablalarla göz göze gelmeler ve elinde bira kutusu bizi izleyenlere tahammüller bunlardan sadece bir kaçı sayılır.

Meydanda oturma eylemi vardı. Ortalık sanki ana baba günü ve mahşeri bir kalabalık halindeydi.  Çevrede blok blok hepsi gaz maskeli polisler vardı. Polisler bu sıra hiç eksik olmuyordu zaten. 

Etrafın mahşeri kalabalık halinden abdest alamadım. Normal halinde bile zaten kalabalık olan meydan, kameralar karşısında oturma eylemi yapan HDP’li siyasiler ve meraklıları ile dolup taşmıştı. Biraz daha zaman vardı. Şirkete dönüp orada abdest almaya karar verdim. 

Çok iyi hatırlıyorum, saat 13:05 olmadan hemen önce camdan dışarı bakıyordum. Cuma kılmaya nereye gideceğime karar verememiştim. 

Biri tarihin 80’li yıllarında takılıp kalmış Özalcı ve diğeri sosyalist ve deist iki müşteri, yanında danışmadaki kız, hep beraber dışarı bakıyorduk. 

Kalabalık içinde kimler olduğu konuşuluyordu. “Sırrı Süreyya ile iki HDP’li karı vardı. Onları gördüm. Bir sürü de gazeteci… Gazeteciler ve televizyoncular, bir de turistler oturma eylemi yapanlardan fazlaydı” dedim. 

Derken… Hepsi beş veya on saniyelik bir olay hatırlıyorum. 

Kalabalığın ortasına gaz bombaları atıldı. Masanın üzerine bırakmak üzere olduğum telefonla hemen resmini çektim. Net sayı: En az 50-60 adet gaz bombası sadece o an için atıldı.

Bizim danışmadaki kız mı, Selma Hanım mıydı şimdi tam hatırlamıyorum birisi; “Gündüz Bey kameraya alın” demişti.

Kimse görünmüyordu. Koca Taksim Meydanı toz ve duman yığını altında boğulmuş gibiydi. Marmara Etap Oteli sanki bulutlar arasında yükseliyor gibiydi. Hayır, bulutlar arasında kayboluyordu koca otel.

Sonra dakika olmadan gaz kokusu kapalı olan camdan içeri de girdi. Nefeste yırtılırcasına bir gıcık ve acı… Gözlerde yaşarma. Kapalı camdan bu kadar azıcık gelen gazın etkisini konuştuk. Teoriler ürettik meydandakilerin nefes alma durumları hakkında.  Cuma namazı ölmüştü artık. Ve o gün çok olay oldu, çok da kimse öldü. Bir kaçına ben de şahit oldum.

Bir zamanlar terasından boğazın en can alıcı manzaralarını izlediğim Marmara Etap Oteli yavaş yavaş gizlendiği bulutların arasından görünmeye başlamış ve net şekilde ortaya çıkmaya başlamıştı. Polisler 50’şerlik gruplar halinde meydanın bütün köşelerini tuttular. Hatta kuşattılar. O cıvıl cıvıl meydan bomboştu. Tek tük koşuşarak ortamdan kurtulmak için kaçan insanlara bile gaz bombası atılıyordu. Saat 15:00 suları… Günü dördüncü kattaki camdan, müşterilerle izlemeye devam ediyoruz. Seansı takan yok. Ekrandaki rakamların hepsi kırmızı.

Vadeli işlem oynayan bir VIP müşteri vardı. “Battım” diyordu. 9 milyon taahhütlü alımı bir saat içinde sıfırlanmıştı. “Hepsi mi bitti” dedim.”860 bin lira var boşta.” “Satış denedin mi, açığa… Pazartesi, bugünden iyi olmaz.” 

Antiparantez bilgi… Bu müşteri 9 milyon lirayı bir günde kaybetmişti. Ama o 860 bin lira ile aldığı açığa satış sözleşmesi taahhüdünden 12 milyon kazandı. 

Bu durum aklıma gelince, bu eylemi organize edenlerin kazandıkları para, manipülasyon sonucu kabaran hesapları ve yüzde 5’lerden o gün 15’lere, şimdi 25’lere çıkan faiz etkisini iyi görmek lazım olduğunu düşünürüm hep.

Ve o günü unutamam. Etap Otelinin önünde polisler vardı. Oradaki kafelerde mahsur kalanlar çaresiz durumu izliyorlardı. İlk hengamede kaçanlar kaçtı. Şimdi kimseye izin verilmiyor. İlginç bir olay… İki kız… Polisle konuştu. Önce sakin sonra koşar adımlarla, bizim binadan yana gelmeye başladılar. AKM ile bizim binanın arasındaki gruptan birileri ikişer gaz bombası attı. Biri kızlardan birinin sırtına geldi. Yere kapaklandı, çırpınıyordu. Diğeri Mete Caddesine doğru kaçtı, gitti. Mete Caddesi bizim binanın önü. Derken oradaki grubun içinden polisin biri, o iki kıza gaz bombası atan arkadaşlarına bir şeyler söyledi. Muhtemelen küfretti. El hareketlerinden çıkardığımız sonuç, izlerken bu yorumu yaptık. Sonra gaz maskesini çıkardı, yerde yatan kızı tutup kaldırdı. Maskeyi başına geçirdi ve arkadaşlarına bir kaç el hareketi daha kızı kolundan tutup caddeye aşağı kayboldu. Belki de mesleği terk etmişti. Saat 16:20 ve devamında… Yine Etap yanındaki kafelerden birinden baş örtülü bir kadın ve bir adam ve yanlarında bir bebek arabası… Polisle konuşuyorlar. Oradaki gruptaki polisin biri ve bir kaçı eliyle “tamam” işareti yaptı. Yine AKM ile bizim aramızdaki polis grubunun önüne gelince, dört gaz bombası daha atıldı. Bombalardan biri bebek arabasının içine girdi. Biz bir taraftan ambülans ararken, bir taraftan üç arkadaş aşağı indik. Bizim dış kapı kale kapısı gibi itmekle bile zor açılan çeşit kapılardan. Ambülansa o bebeği bizim kızlar verdi. Ana babası feryatlar içindeydi. Ağıtları İngilizce ve Farsçaydı. Ambülansa verilen bebek bize göre ölüydü… Ama o bebeğin arabası tam dört ay bizim bina girişinin içinde canlı kaldı. Ana baba gelip almadı. O gün çok gaz bombası atıldı. Meydana çıkan yolların hemen hepsi kapatılmıştı. Akşam 17:50 sistemde işlemlerin valörünü yapmıştım ama iş yerinden hiç kimse çıkmıyordu. O akşam 20:30’da çıkmaya başladık iş yeri binasından. Giderken polislerle konuştum. Üsküdar’a geçeceğimi ve Kabataş güzergahı açık mı, sordum. Muhatap olmaktaki amacım, tepkilerini ölçmekti. Robotvari ama normal kafa idiler. Polislerin olduğu gruptan ayrıldım, Gümüşsuyu istikametine yürümeye başladım. Taş çatlasın 40 ya da 50 metre uzaklaştım polis bloğundan. Tam Park Otel önünde yol ortasındaki adadayım. Alman Konsolosluğuna varmadan hemen önceki yol ortası ada. Normal bir yürüyüş. Kaçarcasına uzaklaşmak istemiyorum. İki ses duydum “pat pat” diye.. Biri önümdeydi. Biri tam da ayakkabımın topuğuna denk gelmişti. Duman çıkmaya başlamıştı bile… Saniyeler bile değil. Elimi yüzüme götürdüm. Nefesimi tuttum. Teorik olarak gaz bombasına karşı ne tedbir gerekiyordu, internetten bakmıştım. Bu şartlarda yürüyemezdim. Bir an öylece kaldım. Gün boyu gaz bombası nedir, iyice görmüş, öğrenmiş ve araştırmıştım da ama bu derece yaşamamıştım. Şimdi ilk defa şahsıma atılan iki adet gaz bombası ile muhatap idim. Dumanlar içinde olduğumu tahmin ediyordum ama gözlerimi kapatmış, nefesimi ayakta bekliyordum. Gümüşsuyu Askeri Hastane önündeki kalabalığın yanına varınca durdum. Telefonun internetinden, Kabataş’tan Üsküdar’a en son motor ne zaman, kalkış saatine baktım. 01:45… O saate kadar buradaydım. zaten yarın da cumartesi ve iş te yoktu. Ve… Gözlemi yapılacak çok şey vardı.

Az ötede birileri tartışıyordu. 

“Yarın herkesi Kadıköy’e bekliyoruz.” “Yarın herkes buraya gelecek sayın vekilim. Bu iş CHP’lik iş değil.” “Sakin olun, bu hareketin sahibi CHP’dir.” “Biz sizi buraya bekliyoruz sayın vekilim… Göreceksiniz, tıpış tıpış geleceksiniz…”…

Konuşma biraz daha uzundu. Bunlar aklımda oldukça net şekilde kalan ifadeler. 

CHP milletvekilleri Akif Hamzaçebi ve Sezgin Tanrıkulu, tam da Japonya konsolosluğunun önünde kalabalıkla konuşuyor, tartışıyordu. Beşiktaş Çarşı Grubunun içinden çıkan iri yarı sarışın delikanlı, milletvekili Akif Beye  “tıpış tıpış” demişti… Yanlış yazmadım. Yarım metre mesafeden duyduğum sözlerdi bunlar.

31 Mayıs 2013 cuma akşamı, Alman Konsolosluğu önünden itibaren Gümüşsuyu Askeri Hastane arasında ne olduysa hepsine şahit oldum. 

O akşam kimsenin öldüğünü görmedim. Panzerler filan kimseyi de ezmedi. İstiklal Caddesi ve Elmadağ tarafını bilmem…

Belçika’daki bir arkadaş, Norveç Televizyonlarında canlı yayın olduğunu söylüyordu. Onunla yazışmıştık bir süre… Yayının yüksek çekimlerinin yapıldığı, meydanın canlı resimlerinin gösterildiği açı o kadar tanıdıktı ki… Bina yöneticisi bizim patrondu. Ali Baba, Ali Koca… Birgün önce apartman görevlisinin bahsettiği,  “Gazeteci Cüneyt” dediği  kişinin garsonyeri bu açıya tıpatıp uyuyordu. 20 Mayıs tarihinde günlüğü bin dolara kiralanmış bir stüdyo daire… Genelde mankenlerin girip çıktığı bu yer, bir Norveç kanalının yayın merkezi olmuştu.

O akşam, Çarşı Grubu gelen polis otobüslerine attıkları taşları normal bir savaşta atsa, o savaş kaybedilmezdi diye düşündüm.

Divan otel… Başlangıçta kapıları açmadı. Arka kapıyı kırarak girdiler. Helikopterle gaz bombaları atılırken o tarafa da geçmiştim…

Askılı atletli,  kaslı ve uzun boylu sarışın bir kadın vardı dikkat çeken. Üç defa Alman Konsolosluğuna girip çıkmıştı. Bir defasında takip ettim. O zaman tadilatta olan Opera Otel’in yan binaya gidip geliyordu. 

Askeri hastane oldukça erzak yardımı yaptı. Özellikle de su… Bana da nasip oldu.

Divan otel… Başlangıçta kapıları açmadı. Çarşı grununun eylemcileri arka kapıyı kırarak girdi içeri. Helikopterle gaz bombaları atılırken o tarafa da geçmiştim. Kırık kapıyı gördüm. Otel müdürünü dövdüklerini söyleyenler de vardı. 

Dolmabahçe Camii… İki gün sonra mevzu olacaktı ama daha o akşam, ayakkabılarla giren de vardı, içeride aşırılık yapanı durdurmaya çalışan da. Üstelik o tarafta polis takibi de yokken… 

Ve aslında o akşam birine sözüm vardı. “Kızım” dediğim birine… Komşu kızı Elif’e. Gece yarısı dershane harçlığı için çalıştığı işyerinden alıp, evine bırakacaktım. Telefonumun şarzı çoktan bitmişti. Saatin gece yarısı olduğunu öğrenip Kabataş’a doğru inerken aklımda bunlar vardı… Çok şeye geç kalmıştım. Her zaman olduğu gibi……

– devam edecek-

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir