Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Çarşamba, Nisan 24, 2024

Deprem ve Bir Büyük Muhasebe

“Hayatım boyunca tanıdığım en iyi mühendis ve iş insanı, amcamın oğlu ve ağabeyim Fahrettin Nuri Sönmezer’in aziz hâtırasına hürmetle…”

Doksan dokuz Marmara depremi, içine girmek üzere olduğumuz XXI. yüzyılın şafağında bize bir büyük muhasebe yapma fırsatı sunmuştu. Fakat biz onu hakkıyla değerlendiremedik. Yaşadığımız şu son musibetse kanaatimce yine bir rahmet olup bize bu konuda yeni bir fırsat sunuyor. Şayet muhasebemizi doğru yaparsak bu felâketin altından, küllerinden doğan zümrüdü anka kuşu misâli kalkar ve bu işten tahmin edilenin çok ötesinde kârlı çıkarız.

Peki, doğru bir muhasebe nasıl yapılır? Tartışılması gerekenin yalnızca deprem olmadığını, onun ancak çıkış noktamız olması gerektiğini fehmedersek mes’eleyi şah damarından yakalamış oluruz. Böylelikle de sadece depremin değil, bütün sıkıntılarımızın da kaynağına inerek bizi bu duruma düşüren en önemli zafiyetimizle yüzleşiriz.

Yirmi yıl kadar önce bir ilköğretim okulunun koridorunda şâhit olduğum şu hadise, içine düştüğümüz duruma ilişkin önemli ipuçları veriyor. Öğretmen hanımın kollarına yapışan bir veli, birinci sınıf öğrencisi olan çocuğunun ısrarla sınıfını geçmesini istiyor, âdeta yalvarıyordu. Öğretmen ise bunun mümkün olmadığını, çocuğun bütün gayretlerine rağmen okuma-yazmayı öğrenemediğini, sınıf tekrarı yapması gerektiğini söylüyordu.

Şâhit olduğum bu hadisenin bir istisna olduğu düşünülmesin sakın. Okuma-yazmayı öğrenmeden sınıfını geçen yığınla öğrenci var bu memlekette. Bu en temel eksiklik, daha sonraki eğitim aşamalarında da gittikçe büyüyor ve liseye gelindiğinde ise artık içinden çıkılması güç bir problemler yumağına dönüşüyor. Ve ondan sonra da hayatımızın her safhasında bir zafiyet olarak sürekli karşımıza çıkıyor.

Üniversite ikinci sınıfta, sınav kâğıtlarımızı okuyan bölüm başkanımızın yetmiş kişilik sınıfa hitâben söylediği şu sözler, bugün bile hafızamdaki canlılığını koruyor: “Üç-dört kişi dışında sınav kâğıtları cümle düşüklüğüyle imlâ yanlışından geçilmiyor. Okuduktan sonra kâğıtları üç ayrı kategoriye ayırdım. İlkokul, ortaokul ve lise seviyesindekiler…” 

Hazin tecellî… Bugün Türk Millî Eğitimi bir felâket tablosu arz ediyor. Ve o tablo depremin ortaya çıkardığı manzaradan da daha az dehşetli değil. Fakat yalnızca ehli tarafından bilinip, can ve mal kaybına da yol açmadığı için, durumun vahâmeti toplum tarafından hakkıyla anlaşılamıyor.

Gelin, bu iki felâket tablosu arasındaki ortak paydayı teşhis edelim. Eğer bunu yapabilirsek içine düştüğümüz durumun gerçek müsebbibiyle tanışmış oluruz. İyi temel atılmadan, kolay yoldan talebeye sınıf geçiriliyor ve sadece ilköğretim düzeyinde değil, ileriki eğitim kademelerinde de aynı kolaycılıkla yola devam ediliyor. Ve çocuk her seferinde hak etmeden bir üst sınıfa geçiyor. Bu, artık istisnası az görülen bir kurala dönüşmüş durumda.

Alışmış kudurmuştan beterdir. Tahsil devremizde bizi teslim alan bu kolaycılık ve beleşçilik illeti, hayata atıldıktan sonra da yakamızı bırakmıyor. Bir işi kuralına uygun olarak değil de, kılıfına uydurarak yapma alışkanlığı hızla yayılan bir virüse dönüşerek her işimizde bize yol gösteriyor.

Yıllar önce yaşadığım şu hadise ne demek istediğimi çok iyi anlatır: Bir öğleden sonra telefonum çaldı. Arayan eski bir öğrencimin babasıydı. Erkek kardeşini işe sokmak istiyordu. İşe girebilmek içinse ilkokul diplomasına ihtiyacı vardı. Hâlbuki kardeşi ilkokul dördüncü sınıftan terkti. O yüzden de kendisine göz açıp kapayıncaya kadar bu diplomayı verecek iş bitirici(!) bir müdür arıyordu. Bana, kardeşine bu diplomayı verebilecek birisini tanıyıp tanımadığımı sorduğunda kendisine, bunun mümkün olmadığını, kardeşinin dışarıdan açılan sınavlara girip eksiğini gidermesi gerektiğini söyledim. Birkaç gün sonra yeniden aradı, bunun üzerine kanaatimi tekrar ederek ağzını kapattım ve ayrıca kanunsuz bir şekilde alınacak diplomanın ileride başına ciddî sıkıntılar açabileceğini de sözlerime ekledim. İlerleyen günlerde ise yaşadığım bu tuhaf ve yakışıksız durumu tanıdığım bir müdür arkadaşla paylaştım. Bana şöyle dedi: “Bu tür tekliflere ben de muhatap oluyorum. Hattâ kimisi de yakın çevremden geliyor. Tabiî her seferinde reddediyorum. O zaman da bana; ‘Müdür olmuşsun, bize bir diploma bile veremiyorsun.’ şeklinde garip sitemlerde bulunuyorlar.”

Kısacası bizi yıkan sadece açgözlülüğümüz değil. Nimete bedelini ödemeden, zahmetsizce ulaşma isteği de bir başka etken. İrfan eksikliğiyle cehaletse diz boyu. Kimi zaman da “Başarı detaylarda gizlidir.” prensibine rağmen göz ardı ettiğimiz ayrıntıların bize büyük bedeller ödetebileceğini unutuyoruz. “Ummadık taşın baş yarabileceği” hakikatine sırtımızı dönüyoruz. Zîrâ yaptığımız işin üzerine hassasiyetle eğilmek, biraz daha fazla dikkat ve mesâî sarf etmek nedense ağır geliyor bize. O yüzden de birçok şeyi atlayarak gidiyoruz. Yaşadığımız çatışma ve gerilimlerin bir kısmının kaynağında da ne yazık ki o var.

Yine yıllar önce, hâlen ikametgâhım olan evi satın alırken yaşadığım bir başka tecrübe, iş ciddiyetimizin hangi seviyede olduğunu göstermesi açısından zikre şâyandır. 2005 senesinde bugün oturmakta olduğum evi satın aldım. Pazarlık yapıp müteahhitle fiyat konusunda anlaştık. Üç gün sonra da tapuya gidip muameleyi bitirme hususunda karara vardık. Benim adıma pazarlık yapan amcamın oğlu ve ağabeyim, mühendis Nuri Sönmezer, tapuya giderken bana şu tembihte bulundu: “Satış sözleşmesini imzalamadan önce mutlaka belediyeden onaylı plana bak! Orada aldığın evin numarası yazar, satış sözleşmesindeki numarayla aynı olup olmadığını kontrol et! Şayet numara tutuyorsa ondan sonra imzayı at!” Ve ayrıca şunu da söyledi: “Belediyeden onaylı plana bakan pek yoktur, yüz kişide ikiyi-üçü geçmez. Ama sen mutlaka bak, işini sağlama al!”

Tapuya gelince ilk işim, ilgili memurdan belediyeden onaylı planı istemek oldu. Bir saate yakın bir süre bekledikten sonra arşivden gelen planı önüme koydular. Satış sözleşmesiyle, planı karşılaştırdığımda ise hayrete düştüm. Numaralar birbirini tutmuyordu. Planda benim alacağım evin numarası dört, satış sözleşmesinde yazan numara ise altı idi. Yani beğendiğim evin yanındaki daireyi alıyordum. İşin ilginç olan yanı ise müteahhit de durumun farkında değildi. Satış sözleşmesini hazırlarken belediyeden onaylı plana bakmak lüzumunu hissetmemiş, kendi kafasına göre bir numaralandırma yapmıştı. Nitekim onaylı planı müteahhide gösterince kendisinde de şafak attı ve ilk şaşkınlığı üzerinden atar atmaz da hemen telefona sarılarak ortağını aradı. Çünkü öğleden sonra başka bir kişiye daha satış yapacaklardı. Telefonda şunları söyledi: “Esma Hanımı ara ve kendisine bugün tapuya gelmemesini söyle. Ona satacağımız daireyi daha önce Hüsnü Hocaya satmışız. Bugün ona satış yapamıyoruz. Önce daireyi geri almamız gerekiyor.” Akabinde de benim için yeni bir satış sözleşmesi hazırlandı ve ben de onun altına imzamı attım.

Artık bugün hayatta olmayan kuzenimin iş disiplini ve sağlamcılığı sayesinde sadece bana değil, müteahhidin başkasına yapacağı satışta da büyük bir hatanın önüne geçilmiş oluyordu. Eğer belediyeden onaylı plana bakıp numaraları kontrol etmeseydik, kanuna göre ben komşumun, komşum da benim oturduğum evin sahibi olacaktı. Ve bu durum zamanla aramızda başka sıkıntıların doğmasına da yol açacaktı. Karşılıklı satış bile yapsak, bu her ikimiz için de yeni bir masraf kapısının açılması demekti.

Yalnızca depremin sebep olduğu yıkımı tartışmak, bize topyekûn bir uyanış, silkiniş ve diriliş imkânı sunmaz. Çünkü deprem aysbergin suyun üzerindeki kısmı olup bize ancak içinde bulunduğumuz duruma ilişkin bir fikir verir. Ama hâl-i pür-melâlimizi bütün boyutlarıyla gözler önüne sermez.

Kurtlar Vadisi dizisinde çok sık geçen, benimse hiç beğenmediğim bir replik vardı: “Sonunu düşünen kahraman olamaz.” Bugün yaygın ve örgün eğitim kanalları üzerinden sonunu düşünmeyen, attığı adımın ileride kendisine neye mal olacağını hesap edemeyen, hattâ burnunun ucunu dahi göremeyen nesiller yetiştiriyoruz. O yüzden de tek hamle sonrasına ayarlı, bir poker oyuncusu gibi hayatı şans ve blöf üzerine kurulu, anlık yaşayan adamlar meydanı tutmuş durumda. Nitekim deprem sonrasının sıfırı tüketmiş müteahhitleri de işte o eğitim sisteminin bir ürünü. Hâlbuki gaye, satranç oyuncusu gibi üç-dört hamle sonrasını öngörebilen, atacağı adımın istikbalde kendisine neler getirebileceğini ihtimal dâhilinde bulunduran aklıselim sahibi nesiller yetiştirmek olmalı.

Bugün, içinde yaşadığımız cemiyette kendi muhasebesini yapabilen kaç kişi var ve de kim kendisini onu yapacak kadar da güçlü hissediyor? Gördüğüm kadarıyla toplum, bugün onu göze alabilecek kadar sağlam bir vicdana sahip değil. Hiç kimsenin kendisinde zerre miktarı hata görmemesinden, herkesin suçu bir başkasının üzerine atmaya çalışmasından da anlaşılmıyor mu zaten bu?

Eğer sadece deprem tartışılır ve bütün suç da müteahhitlerin üzerine yamanarak bu dosya kapatılırsa, yaşanan felâketten gerekli ders alınmamış olur. Suçu bütünüyle birilerinin üzerine yıkmak kolaycılık olup cemiyet olarak mesuliyetten kurtulabilmek adına günah keçisi aramaktır.

Sağlam bir temel atılmadan sınıf geçirilen öğrenci ile sağlam bir temel atılmadan dikilen çok katlı bina arasında bir fark var mı? Bence yok. Biri insan öldüren gösterişli tabutlar inşâ ediyor, diğeri ise o tabutların mimarı olan kolaycılık ve sorumsuzluk âbidesi insanları yetiştiriyor. İkisi de istikbale yönelik potansiyel tehditler içeriyor.

Yaşadığımız felâketin iki büyük sorumlusu var: Birincisi hırs ve açgözlülük, diğeriyse ihmal ve umursamazlık… İşini sağlama almama ve adam sendecilik…

Konuyla ilgili uzmanlarımız, depreme ilişkin kanun ve mevzuatımızın Japonya’dakinden geri olmadığını, hattâ bazı açılardan daha bile ileri olduğunu söylüyorlar. Peki, ona rağmen Japonya’da hiçbir binanın çivisi dahi yerinden oynamazken niçin bizde şehirler yer ile yeksan oluyor? İşte tam bu noktada kendimize sormamız gereken bir soru var. Acaba onlarda olup da bizde olmayan nedir?

Suret siretin aynasıdır. Deprem sonrası yaptığı açıklamalarla kamuoyunun dikkatini üzerine çeken Japon mühendis ve deprem uzmanı Yoshinori Moriwaki’nin çehresine dikkatle baktınız mı hiç? Sorumluluk hissinin o çehreye hâkim olduğunu görürsünüz. Ve ben Moriwaki’nin yüzüne baktığımda duyduğum güven hissini, çoğu müteahhit, bürokrat ve siyasetçimizin yüzüne baktığımda ne yazık ki duyamıyorum. İnsanlara meslekleriyle ilgili gösterişli diplomalar verirken manevî formasyonlarını ihmal etmenin bedelini ödüyoruz bugün.

Biz kanun çıkarmadan evvel yapmamız gerekenin insan yetiştirme düzenimizi ıslâh etmek olduğunu unuttuk. İnsanı eğitmeden toplumu yönetemezsiniz. Ve eğitmediğiniz insanları da yalnızca kanunlarla hizâya getiremezsiniz. Çünkü onları hayata geçirenler de insanlar. Yani kanunlara uymak da bizim elimizde, kılıfına uydurmak da…

Doksan dokuz depreminden sonra toplum olarak esaslı bir travma yaşadık. Aradan yirmi üç seneyi aşkın bir zaman geçmesine rağmen ne yazık ki bugün yine onun bir benzerini yaşıyoruz. Çünkü o günden bugüne bir arpa boyu dahi yol alamadık. Şayet o günlerde muhasebemizi doğru yapabilseydik yıllar sonra bugün yeniden aynı şeyleri konuşuyor olmazdık.

Mâzî, eğer okumasını bilirseniz, istikbalin sırlarını size açan bir kitaptır. Ama maalesef biz, bir türlü onu okumasını bilemedik. Eğer bundan sonra da bilemezsek başımıza yağmur gibi yağan bu mihnet ve belalarla bundan sonra da boğuşmaya devam edeceğiz.

Artık eğitim sistemimizin üzerine acilen eğilmek zorundayız. Onu yapmadıkça, ne yıkılan binaların sağlam ve sağlıklı bir analizi yapılabilir, ne de içinde bulunduğumuz durumun hakîkî bir muhasebesi… Şunu unutmayalım ki, başımıza yağan bela ve musibetlerin kaynağı bize gösterilenden çok daha derinlerdedir.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir