Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Pazartesi, Mart 4, 2024

Deprem Metafiziği – II

İLÂHİ TAKDİR VE HİKMET AÇISINDAN ÂFETLER

Kader ve Sünnetullah Tabiî ve Sosyal Yasalardan mı İbarettir?

Sözlükteki “ölçü, miktar” manalarına atıfla Kader’in ve Sünnetullahın “biyolojik, fiziksel ve sosyolojik” tabiat ve toplum yasalarından ibaret olduğu düşüncesi, Aydınlanma metafiziğine ayarlı zihniyetin ürettiği bir anlayıştır. Böylece “Sünnetullahın değişmeyeceği” mealindeki ayetlere de işaretle, sebep sonuç ilişkilerinin zorunlu olduğu mekanik evren tasavvuru kutsanmış olmaktadır. Maalesef günümüzde Kader ve Sünnetullah konusundaki bu muharref anlayış sadece akademik bir tartışma olarak kalmamış, Ortaöğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi ders kitaplarına kadar sirayet etmiş, revaç bulmuştur.

Etimolojik olarak “hikmet ve şeriat yolu” manasına gelen Sünnetullah kavramı, Kur’an-ı Kerim’de, “Allah Teâlâ’nın irade ve hikmetine göre tarihe ve toplumlara hükmetmek üzere takdir ettiği değişmez ilahi yasalar” olarak tarif edilmiştir. Âyet-i kerimelerde (Fetih 48/23; Fâtır 35/43) öteden beri süregelen, değişmeyeceği vurgulanan Sünnetullah kavramı, “Kibir ve inatla hakka karşı çıkanların, Allah’ın hükmünü değiştirip dünyada helâkten, ahirette azaptan kurtulamayacağı” (el-Mâtürîdî, Te’vilât), “Peygamberlerini inkâr eden ümmetlere azap indirilmesi” veya “Allah Teâlâ’nın Peygamberlerini kâfirlere karşı galip getirmesi” şeklindeki ilâhî sünnetlerin beyan edildiği bağlamlarda kullanılmıştır (ez-Zemahşeri, Keşşâf). Dikkate değer önemli hususlardan biri de şudur ki, Sünnetullah kavramının geçtiği ayetlerin bağlamında, tabii varlık alanındaki “tabiat kanunları”na dair en ufak bir ipucu bulunmamasıdır. Açıktır ki, Sünnetullah kavramı, modern dönemde anlaşıldığının aksine tabiat kanunlarına değil, Allah Teâlâ’nın hikmetine muvafık olarak tarihe, insan ve toplumların davranış tarzlarına dair, daha ziyade tabiatüstü mucizevî müdahalelerine ve öte dünyaya uzanan azabı hakkındaki sünnetlerine delalet etmektedir.

Deprem Sünnetullahla mı Âdetullahla mı Açıklanabilir?

Tarih boyunca Kelam âlimleri, Tevhid’in ve Allah Teâlâ’nın kemal sıfatlarının gereği olarak fail-i muhtar Yaratıcı anlayışına muhalefeti ve mucizeye imkân vermemesi sebebiyle, sebep sonuç ilişkilerinin zorunlu olduğu mekanik bir tabiat tasavvuruna karşı çıkmışlar, tabiattaki işleyişin düzenini Sünnetullah değil, Âdetullah kavramıyla ifade etmişlerdir. Böylece tabiat kanunlarının değişmezliğini savunan kadim filozoflara mukabil Kelamcılar, tabiattaki düzeni kabul etmekle beraber, onu ilâhi takdir ve iradeye bağlayarak mucizeyi, duayı, ilâhi inayet ve yardımı mümkün görmüşlerdir. Şu halde deprem âfetinin, sebep ve sonuçlarıyla tamamen tabiat kanunları çerçevesinde gerçekleşmiş doğal bir hadiseden ibaret olduğu, ilahi takdir ve Kaderle alakasının bulunmadığı iddiası İslâm’ın tarif ettiği tevhid akidesiyle bağdaştırılamaz.

İster doğal ister ahlâki kötülük olsun, deprem ve diğer afetler, Kur’an-ı Kerim’de kavimlerin inkâr, inat ve azgınlıkları sebebiyle uğradıkları helak kıssalarında olduğu gibi Sünnetullah çerçevesinde gerçekleşmiş bir ilahi ceza olarak değerlendirilemez. Zira yine Sünnetullah gereği bu türden helâkler, aynı zamanda bir peygamber ve buna bağlı olarak mucizeyi gerekli kılar. Buna binaen deprem, tabiatüstü ve mucizevi ilahi cezanın tecellisi manasındaki, Sünnetullah kavramından ziyade, yukarıda tarif ettiğimiz Âdetullah kavramı çerçevesinde açıklanabilir.

İlâhî Hikmet ve İnsanın Sorumluluğu Bakımından Âfetler

Âdetullah çerçevesinde gerçekleşen depremin sebep olduğu âfet, tabiat kanunları ve insanın kusurları sebebiyle meydana gelmekle beraber, ilahi takdirin/kaderin haricinde olmadığı gibi ilahi hikmet, inayet ve rahmetten de hâli değildir. Bununla beraber deprem âfeti ilahi ceza olmamakla birlikte insanın kendi elleriyle yaptığı kötülüklerin sonuçlarının bir kısmının, daha dünyada iken kendisine gösterilmesi bakımından da bir uyarı ve ibret vesilesidir.

Musibetlerden bahseden, bazı âyet-i kerimlerde insanın sorumluluğuna dikkat çekilir: “İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde fesat ortaya çıkar. Allah da onlara işledikleri (kusurların) bazısının (sonucunu) tattırır. Umulur ki (işledikleri kusurlardan) dönüverirler.” (Rum 30/41); “Başınıza gelen herhangi bir musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki Allah birçoğunu da bağışlar.” (Şura 42/30).

Bazı âyet-i kerimelerde ise nihayetinde musibetlerin ilâhi takdir/kader tarafından kuşatıldığı ifade edilir; karada ve denizde ne varsa, bir yaprağın düşmesinden yerin karanlıkları içindeki bir daneye kadar, yaş kuru her şeyin O’nun ilminde olduğu ve bir kitapta yazılı bulunduğu (En’âm 6/59) vurgulanır. Benzer şekilde bir başka âyette de: “Yeryüzünde vuku bulan veya başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Kuşkusuz bu Allah’a göre kolaydır. Kaybettiklerinize üzülmeyesiniz ve O’nun size verdikleriyle şımarmayasınız diye (böyle yapmıştır). Allah kendini beğenen, böbürlenen hiç kimseyi sevmez.” (el-Hadîd, 57/22, 23) buyurulmaktadır.

Hem müşahede hem de ilahi beyanlar açısından bakıldığında âfetleri doğrudan ilahi bir ceza olarak değerlendirmek isabetli olmayacaktır. Bir âyette: “Bununla beraber Allah, insanları kazandıkları (günahlar) yüzünden hemen yakalayıverseydi, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı. Fakat onları belli bir süreye kadar erteliyor. Nihayet ecelleri gelince gereğini yapar. Şüphe yok ki Allah, kullarını görmektedir.” (Fâtır sûresi 35/45) buyurulmaktadır. Nimetler gibi musibetlerin hikmeti de daha ziyade bir imtihan vesilesi olarak açıklanır: “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek imtihan ederiz. Sabredenleri müjdele. Onlar ki, kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman, ‘Biz Allah’a aidiz ve biz nihâyet O’na döneceğiz’ derler.” (Bakara sûresi 2/155, 156). Zira iyilikler yanında kötülüklerin de bulunduğu dünya bir ceza ve mükâfat değil, özgür yaratılan insan için bir imtihan yeridir. Bütün amellere karşılık olarak daha dünyada iken ceza ve mükafât beklentisi zannedildiğinin aksine dinî olmaktan ziyade seküler bir anlayıştır.

Şunu da ilave etmek gerekir ki özellikle toplu musibetler yalnızca âfete uğrayan kimseler için değil, toplumun geri kalanı için de bir imtihan vesilesidir. Zira bir hadis-i şerifte, “Mü’minler birbirlerine sevgi ve merhamette, birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir organı hasta olduğu zaman, diğer organlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar” (Buhârî, “Edeb” 27; Müslim, “Birr” 66) buyurulmaktadır.

Takdir, Tedbire Mani midir veya Depremde Yıkımın Sebebi Kader İnancı mıdır?

Temeli tevhid olan inancımıza göre, ister doğal ister ahlâki “kötülük” olsun ister faili belli ister meçhul olsun ister bireysel ister toplumsal olsun, hikmeti anlaşılsın ya da anlaşılamasın, nihayetinde başa gelen bütün musibetler Allah’ın “bilgisi, iradesi, yaratması ve kitabeti ”yani “Kader ve Kaza”sı dâhilindedir. Suçsuz yere bir insanın kasten öldürülmesinden tutun da trafik kazasından, depremden, kalp krizinden ölmesine kadar her şey, ilahî takdir/kader çerçevesinde gerçekleşmiş bir musibettir. Türkçemizde, iki aracın çarpışmasına, Kaderin tecellisi anlamında Kaza veya âfetlere imtihan anlamında belâ diyoruz mesela. Aydınlanma metafiziğinin mekanist ve tabiatçı kabullerinin tesiri ve insanın tedbir ve sorumluluğunu kaldıracağı iddiasıyla modern zihin, ilahi takdir ile insanî tedbir ve sorumluğu bağdaştıramadığından, musibetleri kader ile irtibatlandırmayı, Kadercilik (Fatalizm, Cebriye) olarak damgalayarak reddetmektedir. İslâm Kelâm geleneğinde Allah’ın ezeli ilminin kulun özgürlüğüne mani olmadığı (İlim maluma tabidir) ifade edilmiş, kaderi gerekçe göstererek kulun kendisini temize çıkarması (Kaderle ihticac) caiz görülmemiştir. Tevhidin gereği olan, İslâm inanç esasları arasında yer alan sahih kader anlayışının insanın tedbir ve sorumluluğunu ortadan kaldırması bir yana artırdığını söylemek gerekir. Zira musibetlere sebep olarak, birey ve toplumun canına ve malına zarar veren kimse, kastı ve kusuru ölçüsünde, sadece dünyada değil ahirette de sorumludur.

Bilim ve tekniğin bunca geliştiği çağımızda birkaç yıl önce inşa edilen yapılar yerle bir olurken, Kadere iman eden atalarımızın, deprem başta olmak üzere, tabiat koşullarına direnerek asırlardır ayakta kalan eserleri, camileri, köprüleri vs. bu imanın timsali gibidir. İnsanlar haddini hududunu hatırladıkça, tedbiri arttırdıkça, işlerini düzgün ve sağlam (salih amel) yaptıkça, musibetler topyekün ortadan kalkmasa bile âfetlerin verdiği maddi ve manevi zayiat azalacaktır. Öyleyse iddia edildiği gibi depremde hasarın artmasına sebep olan sahih Kader inancı değil, müstağni ve bencil tavrının ve Aydınlanma metafiziğinin tesiriyle, kâinatı emanet değil mülk olarak gören insanın, haddini hududunu aşması, açgözlülüğü ve ahlâki yozlaşmasıdır. Özenti ve taklit sâikiyle köklerinden uzaklaşmış, arada kalmış toplumlarda bu yozlaşmanın dozunun arttığı da bir vakıadır. Millî kültür ve eğitimimizi sıhhate kavuşturur, tedbirlerimizi arttırırsak depremlerin sebep olduğu, can ve mal kayıplarımız asgari düzeye inecektir.

Deprem mi Öldürür Bina mı?

Bugünlerde “Deprem değil bina öldürür” sözünü dindar kimselerden dahi sıkça işitmekteyiz. Hâlbuki inancımıza göre öldüren ne depremdir ne de bina. Belli bir müddet için hayatı veren de alan da (Muhyî ve Mümît) yalnızca O’dur. Şu halde şöyle demek daha doğru olsa gerektir: “Deprem değil bina ölüme sebeptir”. Zira şahit oluyoruz ki, depremde bazen aynı binada, aynı dairede, hatta aynı yastığa baş koyan iki kişiden biri ölüyor diğeri yaşıyor veya depremden kurtulan kimse aynı gün içinde başka bir sebepten vefat ediyor. Üstelik sapasağlam binalarda insanların her gün ölmekte olduğuna da şahit oluyoruz. Ölüm mukadderdir. Kitab’ta da buyurulduğu üzere er ya da geç, nihayetinde öleceğiz:

“Her canlı ölümü tadar. Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak Biz’e döndürüleceksiniz.” (el-Enbiyâ, 21/35); “Nerede olsanız, sağlam kaleler içinde de bulunsanız, yine ölüm sizi bulur…” (en-Nisâ, 4/78) Müslüman nazarında asıl kötülük ölüm değil, gaflet uykusunda, dalalet ve şaşkınlık içinde bocalayıp dururken, imandan mahrum bir şekilde heba olup gitmektir. Böyle büyük bir felaketten korunmak için Allah bize akıl, irade ve kalp gibi imkânlar bahşetmiştir. Hz. Ali’nin ifade buyurduğu gibi,İnsanlar uykudadır, öldüklerinde uyanırlar”. Allah bizlere ölmeden önce uyanmayı nasip eylesin, âfete uğrayan kardeşlerimize rahmet ve inayetiyle muamele etsin, dünya imtihanımızda bizleri muvaffak kılsın.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir