Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Çarşamba, Şubat 1, 2023

Bir Müslüman Laik Olabilir Mi? Laik Bir Ülkede Yaşayan Müslümanın Durumu Ne Olacaktır?

Önce kısaca laikliğin ne olduğuna bakalım. İlk aşamada laiklik devletin değil fertlerin vasfı olarak algılanmıştır: Ruhbanlar ve laikler var. Laikler, ruhban olmayanlardır. 19. asır olan ikinci aşamada laiklik siyasi içerikle kullanılmaya başlanır. Laiklik din ile devlet işlerinin ayrılmasıdır. Laiklik, devlet idaresinde dinin hükümlerine müracaat etmemektir. Bir anlamda bir dini diğerine üstün görüp tercih etmemek ve akla dayanarak kanunlar çıkarmaktır. Bu aşamada laiklik ferdin değil, devletin bir vasfıdır.

Bir Müslüman bu tariflere göre laik olabilir mi? Kanaatimce olamaz. Çünkü; kanun koymak yetkisi Allah’a aittir. Hiç kimse helal ve haram koyamaz. Kendisi için böyle bir yetki gören ilahlık iddiasında bulunmuş olur. Kişi, birinin dine aykırı bir hükmünü kabul ederse onu ilah edinmiş olur: “Din adamlarını/ruhbanlarını Rabler edindiler.” (Tevbe, 31) Onlar ruhbanlarına secde etmiyordu. Onların kendiliklerinden kıldıkları helali helal, haramı haram kabul ediyorlardı. Yine Allah ve Resulu bir işe hükmettiğinde mü’minleri muhayyer bırakmamıştır. (Ahzab, 36) Allah, haddi aşan, nefsinden hüküm veren tağutların hükmünü zemmetmiştir. Onların hükmünü kabul etmeyi nifakla vasıflandırmıştır. (Nisa, 160-161; Nur, 48-50) Başka ayetler de vardır. Ancak bu kadarla yetinmek istiyoruz. Buna göre müslüman, laik olamaz.

Asıl sorun bundan sonra gelmektedir. Peki Müslüman laik olamaz, ama laik bir toplumda yaşayan Müslümanlar var. Bunların durumu ne olacak? Veballeri var mı? Burası önemlidir. Gençler, burayı tam idrak edemediklerinden İslam Devleti kuracağız iddiasıyla DEAŞ gibi yapılara katılmakta veya bulundukları ülkede resmi görev alan herkesi kafir olmakla itham etmektedir.

Bana göre problem şu iki şeyin arasını ayırmamaktan kaynaklanıyor:

1) Bir kişi isteyerek Allah’tan başkasının hükmünü kabul eder, Allah’ın indirdiğinden başka bir hüküm arayışına girer, hevesle, rıza göstererek kafirlerin dine aykırı hükmünü/velayetini kabul eder.

2) Bir kişi laik bir ilkede doğmuştur, yetişmiştir. Ancak sadece Allah’ın dinini kabul etmiştir. Dine muhalif bir hükmü benimsememiş, onlara rıza göstermemiştir.

Dinen reddedilen birincisidir. İkincisine gelince, kişi, doğduğu ülkeyi seçmemiştir. Orada büyümüştür. Çocukluğu, gençliği orada geçmiştir. Anne babası oradadır, akrabaları oradadır. Oranın okullarında okumuştur. Kısaca vatanı orasıdır. Böyle olmakla birlikte oranın dine muhalif hükümlerine razı olmamıştır. Bu kişi, böyle bir durumda bu ülkede dinini yaşamaya devam eder. Çalışır, geçimini temin eder. Ancak şuurlu bir şekilde İslam’ın benimsenmesi için kendi imkanları ölçüsünde mücadele eder.

Ancak dini sebebiyle, yaşadığı ülkede baskıyla karşılaştığında ne olacaktır? Bırakıp gidecek midir? Hayır, bırakıp gitmeyecek, din özgürlüğü için mücadele verecektir. Mücadele geniş bir alanı kapsar. Gazete çıkarmak da, televizyon sahibi olmak da, sosyal medyada var olmak da, yurt yapıp öğrenci yetiştirmek de, sivil bir dernek/vakıf kurup hizmek etmek de, bir fabrika açıp işçi çalıştırmak da, bir okula gidip okumak da, milletvekili olup meclise girmek de, avukat, hakim, savcı olmak da bu mücadele kapsamına girer.

Burada hadlerin uygulanmaması meselesi vardır. Hadler uygulanmıyor diye laik bir ülkeyi terketmek mi gerekir? Hadlerin uygulanması din bakımından zatî maksadlar değildir. Bunlar, dinin asıl maksadlarını gerçekleştirmek ve bunun için tedbir almaktan ibarettir. Zatî maksadlar iman, ahlak, ibadet ve muamelat hükümleridir. Buna göre bir Müslüman laik bir ülkede zatî maksadları yaşar ve insanları buna davet edebilirse sorun yoktur. Mesela namazını kılar, orucunu tutar, zekatını verir, kurbanını keser, miras hükümlerini dine uygun olarak kendi aralarında taksim eder. Faizli bir işlem yapmaz vs. Kısaca kesin olan hükümleri yaşar, ictihadî konularda alimlerin verdiği fetvaya göre hayatını tanzim eder.

Buna göre baktığımızda acaba laik bir ülkede parti kurmak, milletvekili olmak, cumhurbaşkanı olmak ve böylece sisteme katılmak caiz midir, değil midir?

Burası çok önemlidir. Ve burada esas olan, niyettir. Niyete bakılır. Sisteme katılırken helali haram kılma niyetiyle aday olunur, oy verilir ve meclise girilirse bu küfürdür. Ama bugün şuurlu bir Müslümanın böyle yapması düşünülemez. Bugün kişiler böyle de itikad etmemektedir. Bilakis ülkedeki işlerin ıslahı, Müslümanların önünün açılması, adil, hakkaniyetli, liyakata dayanan bir sistem kurmak ve Müslümanların temel haklarını kazanabilmek için çalışmaktadır.

Şimdi bu yöntem İslamî değil midir? Bu yöntem, İslamî değildir, denemez. Zira bu yöntemi benimseyen Müslüman, meclisin helali haram kılma yetkisinin olduğunu inkar etmemekte, ama buna rıza göstermemektedir. Laik bir toplumda böyle yerlerde insanları Allah’a davet mümkünse o toplumun meclisinde onları Allah’a davet niçin caiz olmasın?! Özellikle İslam’a muhalif bazı şeylere mani olmak veya İslam’a uygun kanun çıkarmak için bu yerinde bir davranıştır.

Demokrasilerde yargı görevi almak da böyledir. Allah’ın indirdiğine aykırı hüküm vermek, O’nun indirdiğini kötü gördüğü, beğenmediği ve hafife aldığı zaman şüphesiz küfürdür. Böyle olmadığında küfür olmaz. Bu durumda kişinin Allah’ın indirdiğinin dışında hüküm vermesi ya nefsine uymak ya zaruret ya da başka şer’î bir maksad gözetmekten kaynaklanır. Nefsine uyarak hüküm verirse günahkâr olur. Diğer ihtimallere gelince, Müslümanlar bugün laik veya gayr-i müslim bir ülkede yaşamaktadır. Bu toplumlarda yaşayan Müslümanlar “burada Allah’ın indirdiğiyle hükmetmek başkalarının velayetini kabul etmektir” düşüncesiyle yargıyı üstlenmeyi terkettiklerinde haklarının zayi olması ve zulüm görmek gibi nedenlerle büyük sorunlarla karşılaşırlar. Yargı vazifesi aldıklarında -mevcut kanunlardan dışarı çıkmasalar bile- Müslümanların haklarını korur ve zulme engel olurlar, hatta bazen kanunları dine uygun bir şekilde yorumlayabilirler. Laik bir ülkede idarî görevler almak da böyledir. Müslümanlar bu görevleri terkettiklerinde başkaları onları üstlenecektir. Bu ise büyük bir zarara yol açar. Böyle ülkelerde Müslümanların bu makamları üstlenmesi ile üstlenmemesi eşit midir? Hayır, üstlenmeleri daha evladır. Seçimde aday olmak, meclise girmek, yargı görevi üstlenmekten farklı değildir. Müslüman vekilin işi dine muhalif kanunlara engel olmak, muvafık kanunları çıkarmaya çalışmak olursa bunda bir beis yoktur. Bu vekil, teşriin sadece Allah’a ait olduğuna inanmaktadır. Meclisin dine muvafık davranmaya önem vermemesi, müslümanların orada bulunmalarını haram kılmaz.

Çünkü; maslahat dinde makbul bir hüccettir. Maslahat, Müslümanların yaşadığı şartlarla ilgilidir. Şartlara riayet, maslahatın gerektirdiği şeylerdendir. Allah, Mekke’de iman, kıssa, ahlakla ilgili ayetleri indirmiştir. Zira Mekke’deki şartlar ahkamı tatbike uygun değildir. Şeriatın tatbiki de şartlarla ilgilidir. Su bulamayan, teyemmüm eder. Yolcu olan namazını kısaltır. Namazda ayakta duramayan oturarak kılar. Yaşlılık veya hastalığından oruç tutamayan fidye verir. Zengin olmayan zekatla mükellef değildir. Savaş zamanı, namaz farklı kılınır. Küfre zorlanan, diliyle küfrü söyleyebilir. Bunların hepsi şeriatı tatbike dahildir. Şartlar değiştiğinde önceki ahkam geri döner. Ahkamın değişmesi, ilgili oldukları illetin değişmesi sebebiyledir. Çünkü hüküm illete bağlı olarak vardır veya yoktur. Özellikle ibadet ahkamı şartlara bağlı olduğunda sosyal ve siyasi hayatı bu şartlardan soyutlamak nasıl mümkün olabilir?!

Sonuç olarak denilebilir ki, hiç niyetine, amacına, mücadelesine bakmaksızın insanları kolaylıkla küfürle itham etmek yanlış bir tutumdur. Yaşadığı ülkeyi, ülkenin sosyolojisini dikkate almamaktır. Bazı ayetlerin zahirini aşırı yoruma, zahiri yoruma tabi kılmaktır. Farkında olarak veya olmayarak insanları dinden uzaklaştırmaktır. Bunun ise kimseye faydası yoktur.

(Harun Öğmüş’ün Arapça bir makalesinden özetledim ki, bunlara katıldığımı belirtmek isterim)

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir