Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Cuma, Aralık 2, 2022

Ehli Sünnet Mensupları Selefilere “Siz Ehli Sünnet Değilsiniz”; Selefiler Eş’ari ve Maturidi Olan Ehli Sünnet Mensuplarına Siz Bid’at Ehlisiniz Demekten Vazgeçmelidir

Ümmet olarak bunu başarmak zorundayız. Şayet gayemiz Allah rızası ise bunu başarmak zorundayız.

Önce bir algıya değinmek istiyorum. İtikadi anlamda ehli sünnet deyince akla Eş’ari ve Maturidi geliyor. Yani sanki bunların dışındakiler ehli sünnet değildir gibi bir anlam ortaya çıkıyor. Oysa burada büyük bir yanlış var. Eşari ve Maturidi h. 3. asırda ortaya çıkmış ve ehli sünneti sistemleştirmiş alimlerdir. Peki ilk iki asırda olanlar nedir? Bu asırlarda yaşayan alimler ehli sünnet değil midir? Bu asırlarda Ebu Hanife, İmam Malik, imam Şafii, Ahmet b. Hanbel ve pek çok ashabu’l-hadis yaşanmıştır. Sıfatlar konusunu dikkate alarak söylemek gerekirse bu asırlarda ulemanın kahir ekseriyeti te’vil taraftarı değildir. Yani bugünün ifadesi ile söylersek bu insanlar selefidir.

Ne olacak şimdi? Bu alimleri ehli sünnet kabul etmeyecek miyiz? Sıfatları te’vil etmediler diye ehli sünnet dışında mı kalacaklar? Hayır, onlar da ehli sünnettir. O zaman ehli sünnet deyince akla gelen o ilk algıyı yani Eş’ari ve Maturidi olma algısını terk etmek durumundayız.

Gelelim Eşari ve Maturidinin ehli bid’at olmasına… Bunlara bugün bir takım selefiler tarafından acımasızca bid’atçı deniliyor. Neden? Selef-i salihinin yolundan ayrıldıkları için. Yani yine sıfatlar üzerinden söylersek sıfatları te’vil ettikleri için. Zira onlardan önce tevil yoktu. Bunlar te’vil etmek suretiyle bir bid’at ortaya çıkarmış oldular.

Soruyorum: Bu eyleme yani te’vil etme eylemine bid’at demenin ne anlamı var? Evet, sahabe, sıfat ayetlerini te’vil etmemiştir. Çünkü onların zamanında böyle bir sorun yoktu, böyle bir ihtiyaç da ortaya çıkmamıştır. Biz sahabenin zihninde sıfat ayetlerinin nasıl algılandığını bilmiyoruz. Örneğin yedullah deyince bunu olduğu gibi mi kabul ettiler yoksa zihinlerinde bunun Kudret olduğuna dair bir anlam mı vardı? Onu bilmiyoruz; hiçbir zaman da bilemeyeceğiz. Zira bu konu ile ilgili herhangi bir rivayet, o dönemde herhangi bir tartışma bulunmamaktadır. Bu durum aynen şuna benzer: Huruf-i mukatta’a var. Bu harflerin muahhar dönemde 30’a yakın te”vili olmuştur. Ancak bu te’villerden herhangi birinin sahabe döneminde ve sahabenin zihninde olduğunu bilmiyoruz. Sahabeden huruf-i mukatta’aya dair herhangi bir bilgi ve belge bize nakledilmemiştir. Çünkü o dönemde böyle bir sorun yoktu, böyle bir ihtiyaç da ortaya çıkmamıştı. Dolayısıyla sahabenin bu harfleri nasıl algıladığını bilemiyoruz. Şimdi muahhar dönemde ortaya çıkan te’villerden uygun bir veya birkaçını kabul etmek selef-i salihinin yolundan ayrılmak mıdır? Bid’at bir görüşe meyletmek midir?

O zaman şunu söylemek durumundayız: Sahabe, selef-i salihin sıfat ayetlerini te’vil etmemiş olabilir. Biz ise te’vil etmek durumunda kalabiliriz. Şartlar değişmiş, köprünün altından çok su akmıştır. Burada önemli olan dilin imkan dairesinden dışarı çıkmamaktır. Onun içindir ki, örneğin yedullah ifadesini te’vil ederken buna kudret anlamını vacipmiş gibi vermek değil de bir imkan olarak öyle yorumlamak gerekmektedir. Biz bu ifadenin kudret anlamına geldiğini kesin olarak bilmiyoruz. O zaman “kesin bunun anlamı kudrettir” demek de mümkün değildir. Ama kudret olması imkan dahilindedir. Dolayısıyla bu imkanı kullanmak gayet tabiidir. Bid’at ile de alakası yoktur.

Sonuç olarak denilebilir ki, bu konuda isteyen sükut eder, ayetin zahirine teslim olur; isteyen de bu şartlarda öyle daha güzel mücadele edileceğine inanarak te’vil eder. Dolayısıyla te’vil eden teslim olanı ehli sünnet değil diyerek dışlamaz; teslim olan da te’vil edeni bid’atçı olarak nitelemez. Yoruma saygı duyar.

Çok mu zor?

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir