Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Çarşamba, Ekim 5, 2022

Ümit Özdağ Ne Yapmak İstiyor?

Doksanlı yılların ilk yarısında bir müddet Ankara’da kalmıştım. O yıllarda sık sık gittiğim, beni fikren besleyen ortamlardan biri de merkezi Çankaya’da bulunan Türk Demokrasi Vakfı idi. Her cumartesi öğleden sonra kültür-siyaset dünyamıza mensup ya da bürokrasiden gelen bir ya da birkaç önemli isim orada konferans verirdi. Kamuoyunun yakından tanıdığı birçok önemli ismi orada görüp dinlemiştim.

Bir hafta sonu kendisini dinlediğim isimlerden birisi de gazeteci-yazar, akademisyen Mehmet Altan’dı. Altan, o yıllarda sıkı bir “İkinci Cumhuriyet” taraftarı idi. O gün yine aynı fikri savunuyor ve Cumhuriyetin yetmiş yıllık kazanımlarını yetersiz bulup kıyasıya eleştiriyordu. Dinleyiciler arasında 27 Mayısçılardan emekli asker Muzaffer Özdağ da vardı. Bunu Türklüğün aşağılanması olarak gören Özdağ dayanamadı ve Altan ile kavga etti.

O yıllarda merhum Muzaffer Özdağ beyefendi ile zaman zaman aynı ortamlarda bulunduk. Hattâ bir seferinde ayaküstü de olsa Bulvar Palas’ın kokteyl salonunda sohbet etme imkânımız oldu. Bana o gün aynen şöyle demişti: “Altan, milletimizi aşağılamaya kalktı, ben de cevabını verdim.” Muzaffer Özdağ, kurucu ideolojiye bağlı, sıkı devletçi bir anlayışa sahipti. Ve de o konuda tavizsizdi.

Babasının oğlu olan Ümit Özdağ beyefendi de aynı çizgiyi takip ediyor. Bugüne kadar ki tutumu, mes’elelere olan yaklaşım tarzı itibarıyla kendisini bir entelektüelden ziyade bir ideolog olarak tanımlamak herhalde daha isabetli olur. Parti genel başkanı olduktan sonra izlediği siyaset, özellikle de mültecilere karşı takındığı tavrın yalnızca kendi düşüncesi olmadığını, aileden miras aldığı kurucu ideolojiye bağlılık ve derin devlet aklının bir yansıması olduğunu düşünüyorum.

Ümit Özdağ, akıllı bir adam. Bugünkü şartlarda iktidar olmanın, deveyi hendekten atlatmaktan daha zor olduğunu bilir. Çok partili hayata geçildikten sonra yaşanmış yığınla tecrübe, böyle dönemlerde kurulan siyasî partilerin uzun ömürlü olmadığını, çoğunun tabela partisi olarak kaldığını, bazen tepki oylarını toplasalar da kendilerini öne çıkaran şartlar ortadan kalkınca piyasadan silindiklerini defaatle gösterdi. Bunu muhakkak ki Özdağ da biliyor ve görüyor.

Zafer Partisi isimli oluşum, iktidar olmak için kurulmuş bir siyasî teşekkül değil. Özdağ’ın kimliği, kişiliği, politik duruşu ve Türkiye’nin genel seçmen yapısıyla beraber bugünkü çok parçalı siyasî tablo göz önüne alındığında, başında bulunduğu partinin değil iktidar olmak, onun kıyısından bile geçme ihtimali yok.

Peki, o hâlde Zafer Partisi niçin kuruldu? Ümit Özdağ, İyi Parti’den başka bir sebepten ayrılsa bile, bu partinin varlık sebebi, Türkiye’nin uğramış olduğu mülteci akını, sayıları dört milyonu bulan Suriyeli nüfustur. Daha doğrusu bu nüfusun önemli bir kısmının Türkiye’nin öncülüğünde oluşacak güvenli bölgeye taşınmasını kolaylaştırmaktır.

Öncelikle şunu söyleyelim ki, bugünlerde iktidar ve onun arkasındaki derin devlet aklı, ülkemizdeki Suriyelilerin önemli bir kısmını ülkelerine, özellikle de Suriye’nin kuzeyinde oluşturduğu ve harekâtlarla da sürekli olarak çapını genişletip tahkim ettiği güvenli bölgeye göndermeye çalışıyor. İktidarın mültecilerin tercihlerine saygılı görünen tavrına rağmen, bu hedefi gerçekleştirme niyeti çok açık. Fakat şartların zorlamasıyla bugüne kadar mültecilere sahip çıkmış ve kendi istekleri hilâfına onları göndermeyeceğini deklare etmiş bir iktidarın bunu, kendisini zorlayıcı bir dış etkiye maruz kalmadan yapabilmesi zor. Bu direncin kırılabilmesi için dışarıdan gelecek esaslı bir tepkiye ihtiyacı var. Yani kısacası, iktidarın adım atmasını kolaylaştırıcı sâiklerin devreye girmesi gerekiyor. Zîrâ hareket kabiliyetinin genişlemesi, bu istikamette atacağı adımların daha kabul edilebilir olması ona bağlı.

İktidarın mültecileri memleketlerine gönderme siyaseti, toplumsal tepkiyi hafifletmek, infiale dönüşme ihtimali bulunan bir durumu kontrol etmeye yönelik değil. En azından bu siyasetin ilk hedefinde o yok. Bu durum, onun yalnızca görünen yüzü. Devletin Suriye ve Irak’ta izlediği siyasetin gerçek hedefi, daha doğrusu söze dökülemeyen veçhesi ise Mîsâk-ı Millî’yi gerçekleştirmek. Atılan bütün adımlar, hiç şüphesiz onu gerçekleştirebilmek için atılıyor.

Ordumuz her harekâttan sonra biraz daha güneye iniyor. Bölge böylelikle hem terör odaklarından temizleniyor hem de güvenli bölge olarak nitelenen toprak parçası gittikçe genişliyor. Ve Türk devleti girdiği yerden de bir daha çıkmıyor. Yavaş yavaş Suriye’de Halep, Irak’ta ise Musul-Kerkük hattına doğru iniliyor. Sonrasında ise peşi sıra devletin sivil unsurları devreye girerek kamu hizmetleriyle yerel halkın gönül gücü kazanılıyor, kalıcı hâkimiyetin temelleri atılıyor.

Sayı henüz az da olsa Suriyelilerin bir kısmı ülkelerine döndü bile. Evet, hiç şüphesiz bir miktar nüfus Türkiye’de kalacak ama diğerleri de zaman içinde dönecek. Dönmeleri de gerekiyor.

Mültecilerin tamamının Türkiye’de kalması demek, Kuzey Suriye’nin boşalması anlamına gelir. Böyle bir durumsa, birçok açıdan ciddî riskleri içinde barındırır. Bazı çevreler mültecilerin bizim için büyük bir tehlike olduğunu, Türkiye’yi demografik açıdan dönüştürme potansiyeline sahip olduklarını söylüyorlar. Bu yoruma katılmıyorum. Tam aksine Türkiye onları dönüştürme potansiyeline sahip. Bölge ve ülkemiz açısından asıl büyük tuzak, Kuzey Suriye’de kuruluyor. Güneyimizdeki topraklar insansızlaştırılıyor. Böylelikle Mezopotamya emperyalist hedeflerin gerçekleşmesi açısından elverişli hâle getiriliyor.

Türkiye’nin bölge üzerinde tarihten gelen hakları var. İddiasını devam ettirebilmesi için de mültecilerin memleketlerine dönmesi şart. Çünkü nüfustan arındırılmış bir coğrafya üzerinde Türkiye’nin iddiasını devam ettirebilmesi zor. Başka bir sebep olmasa bile yalnızca bu sebepten Türk devleti, mültecilerin bugünkü sınırlarımız içinde kalmasına rıza gösteremez. Eğer bugün Kuzey Suriye’de askerî harekât gerçekleştirebiliyor, bölge siyaseti üzerinde diplomatik düzeyde güçlü bir rol oynayabiliyorsak bu, mültecilere sahip çıktığımız içindir. Kısacası mülteciler, bölge üzerinde bizim etkili bir rol oynamamızı kolaylaştırdı. Eğer onları kabul etmeseydik, bugün Kuzey Suriye’de sahip olduğumuz avantajlı duruma ulaşamazdık.

Suriyelilerin memleketlerine dönmesini savunan ve bu hususta oldukça radikal söylemlere sahip olan Zafer Partisi izlediği siyasetle hükûmetin bu konuda atmaya hazırlandığı adımları kolaylaştırma misyonunu üstlenmiş durumda. İktidara baskı yaparken gerçekte onun elini güçlendirip hareket sahasını genişletiyor.

Görünürde mülteciler konusunda birbirine zıt fikirler ileri sürdükleri düşünülen Zafer Partisi’yle iktidarın, bu konuda Türk devletinin bir asırlık hedefini gerçekleştirmeye dönük birbirini tamamlayan stratejilerin takipçileri olduğunu söyleyebiliriz. Şu anki siyasetiyle Özdağ, gerçekte iktidarı sıkıştırmıyor, tam aksine bu konuda sıkışmış durumda olan iktidarın önünü açıyor.

Geçtiğimiz mayıs ayı içinde kendisine “Geçmişte Mossad’cılarla görüşüp görüşmediği” sorulduğunda verdiği şu cevap birçok şeyi de açıklamaya yetiyor zaten: “Ümit Özdağ’ın yaptığı her şeyden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bilgisi vardır.”

Bugünlerde Zafer Partisi’nin oyları artış gösteriyor. Kendisinden önce kurulmuş birçok partiyi geride bıraktı bile. Fakat bunun sürdürülebilir bir durum olduğu söylenemez. Zîrâ partinin varlık sebebi ve üzerine oturduğu konsept, yeni konjonktürlerin oluşmasıyla birlikte devrini doldurma ihtimali taşıyor.

Zafer Partisi dendiğinde, seçmenin zihnine yalnızca mülteciler geliyor. Kısacası parti ve onun genel başkanı, mülteci mes’elesiyle özdeşleşmiş durumda. Suriyelilerin önemli bir kısmının ülkeyi terk ettiğini, güvenli bölgeye gittiklerini düşünelim. Ve arkasından da mes’elenin kamuoyundaki ağırlığını giderek kaybettiğini. Peki, bugün onlarla gündem olan Özdağ ve partisi o zaman ne ile gündem olacak? Suriyeli mülteciler dışında kendisini diğer partilerden farklılaştıracak başka bir orijinaliteye sahip mi? Âdeta mültecilere tepki olarak kurulmuş bir partinin, mes’elenin gündemden düşmesi ya da ağırlığını kaybetmesiyle birlikte bir tepki partisi olmaktan çıkarak farklı bir boyuta evirilebilmesi mümkün mü? Yeni bir konsept üzerinden kendisini yeniden tanımlaması o kadar kolay mı?

Zafer Partisi bir fikir ve aksiyon partisi olarak değil, bir tepki partisi olarak kurulmuştur. Tabiatıyla siyasî seyir ve âkıbeti de ona paralel olarak şekillenecektir. Ayrıca bir mes’eleye dönük toplumsal tepkiyi belli bir merkezde toplayarak onun üzerinden manipüle etmek üzere kurulmuş bu tür siyasî oluşumların kendisini doğuran şartlar ortadan kalkınca yeni bir veçheye bürünerek kitleselleştiği de bugüne değin görülmemiştir.

Yazının başında “Ümit Özdağ ne yapmak istiyor?” diye sormuştum. Elbette gönlünden geçeni bilemeyiz. Ne yapmak istediğini de… Ama şurası kesin ki, attığı adımlar ve izlediği siyaset, iktidarın ve tabiî devletin politikasına aykırı değil. 

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir