Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Çarşamba, Ekim 5, 2022

Sendika Asası

Tarih boyunca asanın anıldığı en mühim karakter olan Hz. Musa’nın elinde olan şeyin ne olduğu ve taşıma sebebi sorulduğunda verdiği cevap önemli. ‘’ Nedir o sağ elinde ki ey Musa? O benim asamdır. Ona dayanırım, onunla koyunlarım için yaprak silkelerim ve ona başkaca ihtiyaçlarımda var. ’’ Büyük çoğunluk müfessir bu başkaca ihtiyaçların yolda yürürken ya da çobanlık ederken koyunlarına vahşi hayvan saldırısı olursa onunla kendimi korurum demiş olabilir der. Burada asanın üç şeye yaradığını görürüz. Dayanma yani destek alma, tabisi olanları menfaatlendirme ya da saldırılar karşısında korunma.

Bu hem siyasette hem sivil toplumda epeyce bir süredir kendi adına ve rakiplerine karşı bir alan kazanma yöntemi olma özelliği olarak hayatımızda var olmaya başlamıştır. Siyaset ya da sivil toplum örgütleri tam da dik durabilmek için bu Asa ’ya yani mensuplarına dayanma ihtiyacını doğurmuştur. Yine yani siyasi yapıların ve sivil toplum örgütlerinin özellikle en başında olanlar ama orada kalmayıp en alt temsilciliklere varıncaya kadar her bir başkan ya da sorunlunun dayanma, dik durma ihtiyacına cevap veren üyeler, müntesipler. Bunlara duyulan ihtiyaç var olmakla ilgilidir ve karşılıklı var olmanın teminatı da ya menfaat paylaşımına ya da muhafazakârlığa dayanır. Muhafazakâr olmayı iyi bir şey sanan saf kardeşlerimize ifade edelim ki hiçbir peygamber muhafazakâr değildi. Onların hepsi birer devrimciydi.

Muhafazakâr kavramını özellikle milli ve manevi duyguları koruyanlar şeklinde anlayanları uyandırmaya kırk yıl çaba harcamış Erbakan bile muvaffak olamamıştır. O bu konuda şuuru en açık olanımızdı siyaset yaptığı elli yıl boyunca. Muhafazakârlık sadece devam eden menfaatlerin korunması anlamındadır ki asıl sorunda burada çıkıyor. Başkanlığı bir defa ele alanın bırakmamak için kendi başkanlığını korumasıdır muhafazakârlık. Ya da grupsal olarak ele geçirilen konumlar, menfaatler ve gücün yerli yerinde kalması tam da bu dayanma meselesi ile alakalıdır ki genellikle tüm üyeler bu bilinçle şekillendirilir. Kimse başkana itiraz edemez çünkü menfaatlerin, makamların ve gücün doğru (?) bir biçimde dağıtılması önemlidir.

O asayla koyunlarına / müntesiplerine / üyelerine yaprak, maaş, makam mevki ve menfaat silkeleyebilmelidir. Bu asa güya demokratik ülkelerde ya da demokratik yapılarda bir yandan da Demokles’in kılıcı gibi tepede sallandırılır. Herkes ayağını denk alır. Almazsa sonucuna katlanır. İsmi şanı şerefi iki paralık edilir de artık bir daha sesi çıkmaz hale gelir. Ama dağıtıcının verme eylemi kesilmez. Miktar belki azalır ama tamamen de kesilmez. İşin ilginç yanı menfaat paylaşımı olsun olmasın artık mensubiyetin gereği midir yoksa şahsiyetin gelişiminde ki geri kalmışlık mıdır her bir üye neredeyse başkanda, temsilcide fena bulur ve kendi benliğini bir kenara bırakır ki kendisinden aslında beklenen tam da budur.

Kendi varlığını borçlu olduğu üyeyi, müntesibi bunun tam aksine inandıran lider bulunduğu yeri en az kendisi kadar o ilkelere bağlı olduğunu bildiği bir sonraki kişiye bırakmamak için adeta içinden bir canavar çıkarır ve başlar zulmetmeye. Başlarda sert muameleye muhabbet ve dava endişesiyle sessiz kalanlar işin çığırından çıktığını bazen anlamaz bazen de benimsemek suretiyle liderde ya da temsilcide bir Stockholm Sendromu ile derin bir bağ kurar ve aklını ruhunu kiraya vermek suretiyle alçaldıkça alçalır. Artık yanlış ile doğrunun adresi de kaybolmuştur ve düzen yıkılmadıkça düzelme ihtimali de kalmaz. Öncü olan kişi kendi güvenliğini sağlamak için vahşilerle mücadele etmemektedir kendisi vahşileşerek kendisini var edenleri parçalamaya başlamıştı.

Türkiye’de siyaset ya da sivil toplum örgütlerinin serencamı maalesef bundan ibarettir. Ancak bu ne sağda ne de solda değişiklik arz etmemektedir. Çünkü her bir kesim aynı toprağın, aynı eğitim formatının ürünüdür ve farklılık belemek neredeyse imkânsızdır. Sendikacılık çok alışkın olduğumuz bir şey değildi. Vakıfçılık bir nebze olsun vardı ama o da menfaat devşirme ya da paylaşma / paylaştırma yeri değildi. Onun için pek çatışma da olmuyordu. N e zaman ki dünyanın ve dünyalığın tadına vardık sırf kendi korunmamız için harcamayacağımız yoldaşımız kalmadı. Yapmayacağımız çirkeflik kalmadı ve bir hizmet odağı olması gereken sendikal yapımız büyük bir ahlaki çöküşle kavga meydanına ve düşmanlıkların doğmasına / doğurulmasına zemin yapıldı.

Benim yanımda değilsen kötüsün, hainsin, ahlaksızsın hatta belki de arsız ve dahi hırsızsın demek suretiyle varlığımız muhafazaya çalışırken Hz. Musa’nın korunduğu vahşi hayvan saldırılarının bir benzerini kendi tarafımızdan karşıya yönelterek bir mücadele yürüttük. Asa’yı Musa bir rahmet vesilesi iken bizim elimizde ki makam, mevki, ya da sendikal güç ve korunmayı temsil eden asamız tam bir zulmet aracına dönüştü. Dava adam harcama, dövme ya da itibarsızlaştırma davası olup çıkıverdi. Adam olmaktan bihaber insanların dava adamlığı edebiyatı yaptığı bir zeminde kalakaldık. Bir de bağlı olduğumuzu söylediğimiz yolun öncülerini istismar etmeseydik en azında kemiklerinin sızlamasına katlanabilecek olan o değerlerin kemiklerini un ufak etmezdik galiba.

Bizim sendikamız ilkeler sendikasıydı. Hadi ilkeleri sayalım mı? Dürüstlük. Ama gereği kadara dönüşen ilkemiz.

Bizim sendikamız değerlerler sendikasıydı. Hadi değerleri sayalım mı? Manevi prensiplere bağlılık. Ama maddi kazançlarımız için yapacağımız mücadeleden arta kalan zaman ve zeminde.

Sadakat mi? Önce kendimize sonra yanımızda kine sonra da sıra gelirse kurumumuza ya da örgütümüze.

Artık savunduğu ilkeleri kendi elleriyle yaptığı helvadan putu yiyenler dediklerimize ne kadar da benzemişiz. Kendi helvadan putlarımızın başında Sendika Asa’sı geliyor galiba. Sendika Asa’sı başlarda birlik içerisinde zulme karşı durulmak üzere ortaya çıkmıştı şimdi zulmü üretmek, sürdürmek için istihdam ediliyor. Kendi rakibine iftira atanlar da, kendi üyesine sövenlerde hep aynı teraneden bahsediyor.

Dava…

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir