Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Pazar, Ağustos 14, 2022

Taha Abdurrahman’ın İbn Rüşd Eleştirisi

İbn Rüşd bugün modernistlerin can simididir. Müslümanların hayata bütüncül bakışını bırakıp laiklikte, din-bilim, din-sanat, kısaca din-hayat ayırımında demirleyenlerin gözdesidir de. Diğer taraftan Taha Abdurrahman İbn Rüşd’ü oldukça sert eleştirmiş ve bilimsel laikliğin İslam diyarında mucidi olduğunu söylemiştir. Acaba hangi yorum İbn Rüşd’ü anlamaya daha yakındır? Hangi yorum isabetlidir? Taha’nın İbn Rüşd’e dair laik, yani “ayırıcı” olmasına yönelik eleştirisi aslında modernistlerin İbn Rüşd yorumunu haklı mı çıkarmaktadır? Acaba Taha, İbn Rüşd yorumunda aşırıya mı kaçmıştır? Hemen ifade edelim ki, İbn Rüşd konusunda bugün farklı yorumlar vardır ve mesele henüz bir netliğe kavuşturulmuş da değildir. Bu yazıda daha ziyade Taha üzerinden İbn Rüşd’ün nasıl yorumlandığını görmeye çalışacağız.

Evet, öyle anlaşılıyor ki, Taha’nın İbn Rüşd’le ilgili değerlendirmeleri bugün yaygın kabullerin dışında gözüküyor. Arap düşünürlerinin çoğu, hatta Mağripliler de (mesela Cabirî gibi) İbn Rüşdçü olurken Taha İbn Rüşd’e ciddi eleştiriler yöneltmektedir. Taha, İbn Rüşd’ün metinlerini aslî dilleri olan Yunanca ile karşılaştırdığını, çok sayıda yanlışa rastladığını ifade etmektedir. Taha’ya göre İbn Rüşd, tam bir mukalliddir. Yaratıcı hiçbir düşünce onda yoktur. Gazalî karşıtı mukallid filozofları savunmaktan başka bir şey yapmamıştır. Doğrusunu söylemek gerekirse İbn Rüşd’ün kalbi Aristo taklidi ile meşbudur. O zaman şöyle demek mümkündür: İbn Rüşd, Arapça konuşan Batılı bir felsefeciydi. Aristo felsefesini her türlü şaibeden arındırmış, arı duru bir biçimde Batı dünyasına sunmuştur. Felsefeyi, kendinden önceki İslam felsefecilerinin geliştirdikleri içtihatlardan, tasarruflardan ve her türlü ilaveden temizlemek için çok itinalı davranmıştır. Öyle ki, Batılılar, İbn Rüşd’de, Aristo metinlerini İslam etkisinden kurtarma görevini yerine getirme hususunda kendilerine yetecek güvenceyi bulmuşlardır. İbn Rüşd, Aristo felsefesindeki İslam izlerini tamamen silmişti. Zira o, felsefedeki İslam etkisinin, onu safsataya çevireceği görüşündeydi. Nitekim İbn Rüşd, kelamcılara “safsatacılar” adını veriyordu. (İlginç, Türkiye’de İbn Rüşd’den ilhamını alan, epey bir Kur’an araştırmalarından sonra Batı felsefesinde demirleyen bir zat daha da aşırı bir şekilde kelamcılara “hokkabaz” diyordu!)

Sanıldığı üzere İbn Rüşd, İslam geleneğiyle Batı düşüncesinin uyanışı arasında bir bağ kurmamıştı. Tersine İslam geleneğinin Batı kültürüyle ilişkisini kesmiş, İslam’ın onun üzerindeki izlerini tamamen silmişti. Taha’ya göre İbn Rüşd, “bilimsel laikliği” ilk icad eden kimsedir. Yani o, bu eylemiyle hikmet ve şeriatı birbirinden ayırmıştı. Bu ayrımı ilk gerçekleştiren kişi oydu. Avrupa’daki Latinciler, daha sonra kilisenin iktidarına karşı tutumlarını devam ettirme ve görüşlerini dayatmada ondan yararlanmışlardı. (Bilgi Ahlaktan Ayrıldığında, s. 69, 125)

Ayrıca Taha, İbn Rüşd başta olmak üzere felsefe ile uğraşan bazılarının aklın yabancı anlamını korumakta ısrar ettiğini ve böylece en açık hali dinî hakikat-felsefî hakikat ikiliğinde temsil edilen çifte hakikat ilkesini benimsediğini ifade etmiştir. (Dinî Amel ve Aklın Yenilenmesi, s. 31)

Taha, akıl-şeriat ayırımında Yunan etkisini ele aldığı yerde isim vermeden Müslüman filozoflara ciddi eleştiriler yapmıştır. Bu eleştirilere baktığımızda özellike İbn Rüşd’ün hedef alındığı rahatlıkla anlaşılabilir. Şimdi buna bir bakalım:

Taha’ya göre görünen o ki, akıl-şeriat ayırımının İslam kültüründe kökleşmesi, Müslümanların, Yunan düşüncesi ile tanışmalarından sonra gerçekleşmiştir. Şüphesiz filozofların Yunan hikmetiyle İslam şeriatını uzlaştırma problemini ortaya atarak bu ayrımın yerleşmesinde daha çok paya sahip oldukları söylenebilir. Bunun iki temel sebebi vardır:

a) Filozoflar, Yunanlılardan aktarılan her şeyi apaçık aklın vardığı sonuç görüyor, şeriatın getirdiğini ise aklın ürünü görmüyordu. Bu yaklaşım vahyin insan aklının ürünü olmaması itibariyle zahirde doğru gibi görünmekle birlikte, şer’i söylemin akıl dışı bir söylem olduğu izlenimini vermiştir Bu da son derece yanlıştır, zira akli veya anlaşılabilir olmasaydı, insan ondan yükümlü tutulmazdı. Ayrıca şer’i söylemin büyük bir kısmı, akli içtihatlarını Kur’an ve sünnetten alınmış esaslara dayandıran fakihlerin icadıdır.

b) Bir diğer sebep şudur: Müslüman filozoflar bir şekilde Yunan filozoflarının ve özellikle Platon’un yaptığı logos (yani filozofun ortaya koyduğu akli, çıkarımsal ve seçkinlere yönelik görüş) ve mitos (yani şairin getirdiği ve avama yönelik mitolojik, hayali düşünce) ayrımını öğrenmişlerdi. Yine onlar Aristo’nun kanıtlayıcı söz-hitabı söz ayrımını da kabul etmişlerdir. Kuvvetle muhtemeldir ki Müslüman filozoflar, bu iki söz türü ayrımına müracaat ederek akıl-şeriat ilişkisini tanımlarken onları kullanmışlardır. Bunun işareti, Müslüman filozofların, dini metinlerin, halkın dinin amaçlarını anlamasını sağlayan örnek ve benzetmelerden ibaret olduğu yönündeki görüşüdür. Böylece onlara göre şeriat, mitos, yani mitolojik söz düzeyine inmekte veya en azından hitabı söz konumuna düşmektedir.

İbn Rüşd’ün din anlayışında avam ve burhan ehli ayırımı olduğunu göz önünde bulundurursak, Taha’nın logos ve mitos şeklinde Yunanlılardan aktardığı görüşle ciddi bir benzerliğin olduğu da rahatlıkla anlaşılır. Evet, öyle anlaşılıyor ki, diğer filozoflar da dahil olmak üzere özellikle İbn Rüşd’ün üzerinde Yunan felsefesinin derin etkisi vardır. Ancak belli ki, İbn Rüşd, bu etkiden kendini kurtarmak istemiş ve din ve felsefe iki süt kardeştir demiştir. Bu durum günümüzde “İbn Rüşd çifte hakikat anlayışında mıdır?” şeklindeki tartışmaları tetiklemiştir. Genel kanaat öyle olmadığı yönünde olsa bile ifadeleriyle İbn Rüşd kafa karıştırmaya devam etmektedir. Ne olursa olsun Taha’nın tespitlerinden yola çıkarak söylemek gerekirse İbn Rüşd’ün zihninin arkasında Yunanlıların logos ve mitos şeklindeki ayırım ve anlayışlarının olduğunu böylece anlamış olduk.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir