Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Perşembe, Aralık 1, 2022

Bir “Dün Dündür, Bugün Bugündür.” Masalı: Süleyman Demirel – 2

Süleyman Demirel’i siyasette üstün kılan hususlardan biri de siyasete girdiği ilk günden itibaren hep bir ekiple beraber hareket etmesi olmuştur. Necmettin Cevheri, İsmet Sezgin, Ekrem Ceyhun gibi siyasetin gediklisi isimler, daima onunla birlikte yürüdüler. Süleyman Bey de bu zevatı hiç yanından ayırmadı ve de her zaman onlara karşı cömert ve vefalı davrandı.

Seçim vaatleri, siyasî hırsının ulaşmış olduğu seviyeyi göstermesi açısından apayrı bir inceleme mevzuudur. 1991 seçimleri öncesiydi. Yıllar sonra yeniden iktidar olma şansını yakaladığını fark edince hırsı daha da kamçılandı ve o andan itibaren de akıl almaz vaatlerde bulundu. İllüzyonist Zati Sungur gibi şapkasından iki anahtar bile çıkarttı. Biri ev diğeri araba… Siyasî literatüre giren “ödünç oy” kavramının mucidi oldu. “Halkımdan bu seçimlerde ödünç oy istiyorum. Önümüzdeki seçimde herkes oyunu benim partimde birleştirsin, daha sonra her oy ait olduğu adrese dönebilir.” sözleri, kendisine göz kırpan iktidarın heyecanıyla içinin fıkır fıkır kaynadığını gösteriyordu. 

Yine seçim arifesinde tütün üreticisine yönelik olarak söylediği; “Kim ne veriyorsa ben beş bin lira daha fazla veriyorum.” sözü dünya siyasî mizah edebiyatına geçecek kadar gülünç bir vaatti.

Tebessüm ettiren beyanları ve karakteristik özellikleriyle siyasî mizaha en çok katkı yapan liderlerin başında gelir. Hiç şüphesiz taklidi en çok yapılmış siyasetçidir. Bu konuda son derece anlayışlı ve esnekti. Bu açıdan siyasî kültüre olumlu katkı yaptığını söyleyebiliriz.

İhtirasları kendisi ve dar çevresiyle sınırlı bir zattı. 2000 senesinin haziran ayıydı. Süleyman Demirel Çankaya’dan inip Güniz Sokak’a taşınalı henüz bir ay olmuştu. O günlerden birinde Beşiktaş’ta Dr. Sait Başer’e ait Seyran Kitabevi’nde otururken Atom Enerjisi Kurumu’nun eski başkanı, mutasavvıf Ahmet Yüksel Özemre Hoca teşrif etti.

O günlerde Sait Başer bir süre önce Tebliğler Dergisi’nde yayınlanan ve İngilizce eğitimini anaokulu seviyesinden başlatmayı hedefleyen bir projeyi engellemeye dönük gayretler içindeydi. Konuyla ilgili olarak devlet kurumlarına raporlar gönderiyor, basın yayın odaklarını uyandırmaya çalışıyordu. Türk çocuğunun daha Türkçeyi doğru dürüst öğrenmeden sömürge ülkelerindekine benzer bir uygulamayla İngilizce eğitim almaya başlayacak olması onu endişelendiriyordu. Demirel’i şahsen tanıyan Özemre Hoca’ya meseleyi açtı ve “Süleyman Bey bu konu ile ilgilenir mi? Ziyaret etsek ve kendisine konuyu açıp yardım istesek nasıl olur?” dedi. Merhum Özemre’nin verdiği cevap, âdeta bir karakter analiziydi: ”Kendisine siyasî rant sağlayacağını düşünürse ilgilenir.” * Sadece halk indinde değil, kendisini yakından tanıyanlar nezdinde de bıraktığı intiba buydu. 

1992 yılının mart ayında Osman Bölükbaşı’yı Ankara Çankaya’daki evinde ziyaret etmiştim. Sohbet esnasında söz Demirel’e gelince Bölükbaşı bana, başbakan Demirel’in kısa bir süre önce kendisini telefonla aradığını, hal hatır sorduktan sonra yakın zamanda kendisini ziyaret edeceğini söylediğini nakletmişti. Bölükbaşı’nın bu ziyaretle ilgili yorumu ilginçti: “ “Kürt realitesini tanıyoruz.” sözünün eski siyasiler tarafından nasıl karşılandığını merak ediyor. Onun için kapımı çalıyor.” **

Kendisinin tartışma konusu olan bir diğer özelliği de, masonluğudur. Demirel, şartlara göre şekil alan, yeni durumlara çok çabuk uyum gösterebilen bir siyasî bukalemundu. 1964 senesinde Adalet Partisi genel başkanlığına seçilirken yükselen itirazlar üzerine mason olduğunu inkâr etmişti. 1986 senesinde genç bir muhabir, kendisine mason olup olmadığını sorduğunda; “Sen kaç yaşındasın evlat?” dedi. Genç muhabir, yirmi beş yaşında olduğunu söyleyince; “Sen bir yaşında iken o iş bitti.” cevabını verdi. 1962’den beri locanın kapısından içeriye adımını atmadığını söylüyordu. Yani o, çeyrek asırdan beri uyuyan bir masondu.

Demirel’in seksenli yılların ortalarında aktif siyasete dönüş yaptığı günden, cumhurbaşkanı olduğu tarihe kadarki siyasî hayatına damgasını vuran hadise, eski müsteşarı ile yaşadığı büyük siyasî çekişmedir. Kendisinin yasaklı olduğu dönemde Turgut Özal’ın ANAP’ı kurarak onun bir zamanlar liderlik yaptığı kitleye hitap etmesi, Demirel’i çileden çıkartmış ve “Tapulu arazime gecekondu yaptırtmam.” dedirtmişti. Bu sözler, yıllarca demokrasi mücadelesi verdiği söylenen bir şahsın, bu iddiasının ne kadar kof ve sahte olduğunu gösteriyordu. Halkın oylarını tapulu malı gibi görmek, bir başkası ona talip olduğunda ise onu gâsıp olarak ilan etmek.

Demirel çelişkilerin adamıydı. Özal’ın 263 milletvekili ile cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkmış, selefinin meşruiyetini sürekli sorgulamıştı. Fakat Özal’ın ölümünden sonra Çankaya’ya çıkarken 244 oyla o makama oturmakta hiç bir beis görmedi. Her zamanki alışkanlığını tekrarlayarak; “Dün dündür, bugün bugündür.” dedi.

Süleyman Demirel’in gerçekte Turgut Özal’a bir vefa borcu vardır. “O, benim çırağımdı.” diyerek Çankaya’ya çıkışını bir türlü içine sindiremediği Turgut Bey, kendisinin de önünü açmış ve siyasî ömrünü taçlandırmıştır. Eğer Turgut Bey kendisinden önce Çankaya’ya çıkmamış olsaydı 864 rakımlı tepeyi rüyasında bile göremezdi. Turgut Bey’in başlattığı sivilleşme siyasetinin bir neticesi olarak onun açtığı yoldan Çankaya yokuşunu tırmandı.

Oldukça pişkin bir tabiatı vardı. Cumhurbaşkanıyken millet vicdanında hüküm giymiş şaibeli insanları etrafında toplamış ve kendisinin tabiriyle onlarla aile fotoğrafı çektirmişti. Takip eden günlerde bu fotoğraftan dolayı eleştirilince daha büyük bir pişkinlikle; “O, benim vicdanımın fotoğrafıdır.” dedi. Cumhurbaşkanlığından ayrıldıktan kısa bir süre sonra ziraatçılara hitaben yaptığı bir konuşma esnasında mağdur bir çiftçinin kendisine laf atarak; “Biz sizin ailenizden olsaydık şimdi bu vaziyette olmazdık.” demesi, aile fotoğrafından duyulan hoşnutsuzluğun maşeri vicdandaki yansımasıydı. Sinirleri alınmış bir politikacıydı. Sabırlı davranır, halktan gelen bu tür tepkilere karşı şiddetli reaksiyonlar göstermez, sineye çekmesini bilirdi. Suçunu kabul etmese de hem suçlu hem güçlü pozuna bürünmezdi. Bu da onu, diğer politikacılardan ayıran bir özelliğidir.

Hayatının en talihsiz açıklamasını ise siyasî hayatını bitirip köşesine çekildikten sonra yaptı. Bu sefer yuvarlak değil, son derece net konuştu. Bir televizyon programında başörtülü öğrenciler için; “Okumak istiyorlarsa Arabistan’a gitsinler.” dedi. Gerçekte bu sözleriyle kendisini bir köşeye iten muhafazakâr kesime karşı içindeki hıncı kusuyordu. Kendisine yıllarca destek veren muhafazakâr, mütedeyyin halk kitlelerinin desteğini yıllarca nasıl sömürdüğünü ve nihayet dokuzuncu senfoni dinleyen cumhuriyet elitlerinin önünde; “İşte, çağdaş Türkiye!” nutukları atarak onları nasıl sattığını unutmuşçasına…

Yıllarca didiştiği, son yıllarında ise iyi dost olduğu Bülent Ecevit de son başbakanlığında, halkın reyiyle seçilmiş başörtülü bir parlamenteri Meclis’ten kovalamıştı. Biri sağcı, diğeri solcu iki siyasî liderin, ömürlerinin sonbaharında milletin hassasiyetlerine karşı aleyhte ittifak etmeleri, yıllarca millete karşı bir tiyatro oynadıklarının ve ikisinin de Gemuhluoğlu’nun tabiriyle riya devrinin aktörleri olduğunun resmidir.

Demirel’in bütün siyasî vazifelerini bitirip köşesine çekildikten sonra bu açıklamayı yaptığı düşünülürse zihniyetini ve gerçek niyetini anlamak mümkün olur. Davasının ne olduğu ve yıllarca gizliden gizliye hangi maksada hizmet ettiği anlaşılır.

Süleyman Demirel’in en büyük şansı darbelere hedef olmasıydı. Bu, onun hem bir mağduriyet psikolojisi oluşturmasına fırsat verdi hem de onu ve kuşağının siyasetçilerini bir köşeye çekip dinlendirdi. Siyasetin stres yüklü atmosferinden bir müddet uzak kalan bu eski tüfekler, yenilenme fırsatı bularak eskisinden daha hızlı bir şekilde siyasete dönüş yaptılar.

28 Şubat sürecinde halkın yanında değil de darbecilerin yanında saf tutmuş olmasının sebebi, rejimi telaşlandırmama ve güç merkezleriyle iyi geçinme gayretiydi. Vakti dolduğunda görev süresi belki bir beş yıl daha uzatılır mı düşüncesiydi. Söylemesi gerekirken siyasî istikbal kaygısıyla söylemedikleri, günah galerisindeki yerini almıştır.

“Yanlış hesap Bağdat’tan döner.” 12 Mart ve 12 Eylül Süleyman Demirel’i iktidardan uzaklaştırsa bile siyasî hayatını uzatmıştı. 28 Şubat sürecindeki tavrı ise siyaset defterini onun için bir daha açılmamak üzere kapattı. Hâlbuki Demirel, siyasete girdiği ilk yıllarda, yani rejimin daha zinde olduğu dönemde, milletin yanında görünmüştü. Milletin güçlenmekte olduğu dönemde ise kapağı devlete attı. Bu, onun için sonun başlangıcıydı. Gücün el değiştirmekte olduğunu, milletin yakın zamanda kaderine el koyacağını göremedi. O yüzden de milletin yanında değil, rejimin yanında saf tuttu. Devlet adamı değil, devletin adamı olmayı tercih etti. 

Kanaatimce Süleyman Demirel’in hayatının en zor ve sıkıntılı devresi, Çankaya’dan indikten sonraki son on beş yıllık dönemidir. Zira fötr şapkasıyla selamladığı milyonlar, artık onu ıskartaya çıkartmıştı. Siyasî yasaklı olduğu dönemlerde bile bu kadar derin bir eziklik yaşamamıştır. Yıllarca devletin mahreminde yaşamış, iktidarla yatıp iktidarla kalkmış bir şahsın, mevsimin değişmesi neticesinde artık iktidarın gölgesine dahi sığınamayacak duruma düşmesi, onu ziyadesiyle kahretmiştir. Hayatının son yıllarında yaptığı milletin hissiyatına aykırı açıklamaları, bu eziklik psikolojisinin tahrikiyle yaptığını düşünüyorum.

Bugün artık hayatta olmayan bir dostumdan çok uzun zaman önce dinlemiştim. Yıllarca Almanya’da kalmış bir arkadaşı kendisine, bir Alman dostunun aynen şöyle söylediğini aktarmış: “Ben sizin yerinizde olsam, Demirel’i Başbakan, Ecevit’i Dışişleri Bakanı, Erbakan’ı Sanayi ve Ticaret Bakanı, Türkeş’i de İçişleri Bakanı yapar, memleketinizi adam gibi yönetirim. Ülkenizde her yirmi beş-otuz senede bir, böyle dört-beş adam yetişiyor ve sizler de onların her birini bir partinin başına oturtuyorsunuz. Ondan sonra bunlar, bütün enerjilerini, siyasî birikim ve yeteneklerini birbirlerinin kuyusunu kazmak yolunda harcıyorlar. Siyasî manevra yapmakla geçirdikleri vakit ölçüsünde ülke kalkınmasına zaman ayıramıyorlar.” ***

Hiç şüphesiz Alman’ın yaptığı bu yorum teorik bir yaklaşımı ifade eder. Fakat bir realiteyi de gözler önüne sermiyor değil. Çatışmacı siyasî kültürün egemen olduğu, devlet ile milletin karşılıklı olarak birbirlerine fazla güvenmedikleri bir ortamda iki değirmen taşı arasına sıkışmış bir buğday tanesi misali devletle millet arasında ezilen bu liderler, başka ülkelerin siyasî hayatında olmadığı kadar birbirleriyle didişmişlerdir. Zaman zaman bir araya gelseler de birbirlerine laf yetiştirmek için harcadıkları vakit ölçüsünde hizmete vakit ayıramamışlardır.

Vefatından sonra “Bir devir kapandı.” değerlendirmesi yapıldı. Gerçekte ise onun temsil ettiği siyaset anlayışının son kullanım tarihi 2002’de dolmuştu. 2000 senesinde siyasî ömrü bitmiş, 2002 senesinde ise Türk halkı, beyaz bir ihtilâlle onun temsil ettiği siyaset anlayışını sandığa gömmüştü. 2007’de başlayan süreç ise merhum Fethi Gemuhluoğlu’nun ifadesiyle artık riya devrinin kapanmak üzere olduğunun habercisiydi.

Demirel, sağ siyaset felsefesine mensup siyasetçiler arasında bir açıdan en talihsizidir. Menderes ve Özal’ın millet vicdanında bıraktığı müspet intiba ona nasip olmadı. Aynı siyasî çizgiden gelmesine rağmen onların sahip olduğu, milletin adamı imtiyazına sahip olamadı. Doğrusu bu neticeyi de kendisi hazırladı. “Dün dündür, bugün bugündür.” sözünde ifadesini bulan samimiyetsizliği, cesaretsizliği, konuşması gerekirken susması ve gücün yanında durmayı tercih eden konformist tabiatı sebebiyle halk ondan bu payeyi esirgedi.    

Demirel, samimiyet eksikliği ve siyasî hayatındaki defolara rağmen yine de sevenleri tarafından güzel uğurlandı. En azından hiç kimse cenazesinde açıktan; “Hakkımızı helal etmiyoruz.” demedi. Cenazesi, darbe meraklılarına dönük mesajlarla doludur. Kendisinden bir ay evvel ölen Evren’in cenazesindeki manzara ile kendisininki kıyaslandığında darbe yapanla darbeye muhatap olan arasındaki fark görülecektir. Reyle gelip reyle gitmenin millet nezdinde ne kadar önemli olduğu anlaşılacaktır.

* Ahmet Yüksel Özemre ile Sait Başer arasında geçen bu konuşmanın şahidi bizzat benim.

** 21 Mart 1992 Cumartesi günü Osman Bölükbaşı’yı, Ankara Çankaya’daki evinde ziyaret ettim. Bu sözleri bizzat kendisinden işittim.

*** Bir Almana ait bu yorumu, doksanlı yılların başında İzmir Bergama’da matbaacılık yapan rahmetli Mustafa Bodur’dan işitmiştim.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir