Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Pazar, Ağustos 14, 2022

Müslüman Aklının Mühürlenmesi (1)

“Gerçek şu ki, Allah katında, yeryüzündeki canlıların en değersizi, aklını kullanmayıp sağır ve dilsiz kesilenlerdir.” (8/22)

Kur’an’da aklın kullanılması ile ilgili yetmiş küsur ayet bulunmasına rağmen, Müslüman geleneğinde -belli birkaç dönem hariç- akıl kullanılarak bilim ve hukuk üretilmemiş ve dünyaya örnek olabilecek bir medeniyet oluşturulamamıştır. Akıl, bütünüyle vahyin ve rivayetlerin gölgesinde hükümsüz bırakılmıştır. Halbuki vahyin ve rivayetlerin muhatabı akıldır. Akıl terk edildiğinde ne Kur’an, ne de kainat ayetleri anlaşılamaz.

Müslümanların önemli bir kısmının, vahiy ile aklı, din ile felsefeyi karşı karşıya getirip çatıştırması, hakikat adına kabul edilemez; çünkü İslam’da din, akıl, hikmet, hakikat, şeriat, ilim, bilim ayrımı yoktur. Bu ayrımı yapanlar, Müslümanlara büyük zarar vermektedirler. Zaten Müslümanların pek çok alanda geride kalmalarının temel nedeni de aklı gereği gibi kullanmamış olmalarıdır.

Müslümanların bilimde ve medeniyette zirve yaptığı dönem, 830 yılında Bağdat’ta Beytül hikmenin kurulduğu ve dolayısıyla, felsefenin ve aklın büyük oranda kullanıldığı, tercümelerin yapıldığı Abbasiler dönemidir. Abbasilerin 7. Halifesi Me’mun iktidara gelince, felsefeye çok ilgi gösterdi ve aklı merkeze alan Mutezileye destek vererek bilimin gelişmesine büyük katkı sağladı. Bu durum, 10. Halife Mütevekkilin iktidara gelmesine kadar devam etti.

7. Halife Me’mun’dan 10. Halife Mütevekkil’e kadar mutezilenin akılcı düşüncesi ve yöntemi iktidardaydı. Bu yöntemle çeşitli ilimlerde büyük başarılar sağlandı. Halife Mütevekkil işbaşına gelince, Mutezile fikrine karşı cephe aldı ve akıl ile felsefeyi dışladı; yerine keşf, keramet, ilham, rüya, kalp ilmi gibi metafizik unsurlarla ayakta duran tasavvufu yerleştirdi. Böylece, “Beytül Hikme” denilen bilim yuvasını Nizamiye medreselerine dönüştürüldü. Bu medreselerde bugünkü Sünniliğin kaynağı olan rivayet/hadis merkezli mezhepler öne çıkmış oldu.

800’lü yılların başında kurulan, felsefe ve tercüme eserlerle önemli bir bilim yuvası haline getirilen Beytül Hikme kapatılınca, aklı merkeze alan fikir adamları büyük sıkıntılarla karşı karşıya geldi. Büyük filozof olan Kindi’nin kütüphanesine el konuldu. Bağdat’ta düşünceleri kısıtlanan Mutezililer, dört bir yana dağılmak zorunda kaldılar; ancak düşüncelerinden vaz geçmediler. Gittikleri yerlerde fikirlerini yaymaya devam ettiler ve Farabi, İbni Sina, İbni Rüşd gibi dönemin en büyük akılcı filozofların yetişmesini sağladılar.

Bu kısa girizgahtan sonra “Müslüman dünyasında aklın mühürlenmesi”nin sebepleri üzerinde durmaya çalışalım.

Müslümanların hayat kitabı olan Kur’an’a baktığımızda, Kur’an, baştan sona insanları düşünmeye ve akletmeye çağırdığını görürüz. Kur’an’da sıkça geçen teakkul, tefekkür, tedebbür, tefakkuh, nazar gibi kavramlar, yazılı ve kevni ayetler üzerinde ne derece durmamız gerektiğini açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bizzat hayat kitabı olan Kur’an tarafından bu hakikat ortaya konulurken, ilk dönemlerde bazı Müslümanların, daha sonra cumhurun akıl, hikmet ve felsefe yerine rivayet ve nasçılığı kabullenip yayması ve cebriyeciliğe teslim olmaları asla kabul edilemez. Aklı, düşünmeyi ve felsefeyi dışlamak demek, orta çağ Kilise fikriyatını benimsemek demektir ki bu durum, gelişmenin ve ilerlemenin sonu olacaktır, olmuştur.

Yukarıda da değindiğimiz gibi Abbasiler (7. Me’mun, 8. Mu’tasım ve 9. Vasık Halifeler) döneminde akıl merkeze alınarak hem felsefede hem de tabiat bilimlerinde önemli gelişmeler kaydedildi; ancak 10. Halife Mütevekkil’den itibaren durum tersine dönmeye başladı. Yine de Gazali’ye kadar akılcılık ile nasçılık beraber atbaşı gittiği söylenebilir.

Başlangıçta kelam ve felsefe okuyan Gazali, zamanla İmam Şafii, Malik, Ahmed, Eşari, Süfyan gibi rivayetçi selefilerin etkisinde kalarak felsefe ve aklın ürünlerine düşman kesildi. Gazali’nin en önemli hatası, aklı devre dışı bırakan ve Kur’an’ın önem verdiği insan iradesini kaldıran bu rivayetçi selefilerin paradigmasıyla sahneye çıkması ve bunu tasavvufa taşımış olmasıdır.

Evet, özellikle Eş’ari ve onun izini takip eden Gazali, dinde akıl ve şeriat ayrımcılığı yaparak, aklı şeriata mahkum ettiler. Zan edildi ki vahiy Allah’ın yaratığı, akıl da insanın yarattığıdır. Dolayısıyla vahiy konuşursa Allah konuşmuş olacak, akıl konuşursa insan konuşmuş olacaktır. Halbuki vahyi de akıl da yaratan Allah’tır. Vahyin muhatabı akıldır; akıl olmadan vahiy nasıl anlaşılacak ki!

Eşari fikriyatı, büyük ölçüde rivayeti esas alan Ahmet b. Hanbel’in görüşlerine dayanmaktaydı. Bu fikriyat daha sonra Bakıllani, Bağdadi, Cüveynî, Gazzali, Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, Fahreddin er-Razi, Cürcani, Teftazani gibi belli başlı kelamcılar tarafından geliştirilerek günümüze kadar devam ettirilmiş ve önemli değişikliklerle Ehl-i Sünnet denilen mezhebin okulu haline getirilmiştir.

Eş’ariler, Eyyubiler’in ve Büyük Selçuklular’ın siyasi desteğini kazanarak mezheplerini kolayca yayma imkanına kavuştular. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey döneminde (1040-1063) bir süre Eş’ariye alimlerine yönelik baskılar olmuşsa da Alparslan’ın tahta geçmesinden sonra Eş‘ariye’ye yönelik baskılar sona ermiş, Vezir Nizamülmülk tarafından Nişabur ve Bağdat’ta yaptırılan Nizamiye medreseleri mezhebin yayılmasında önemli hizmetler görmüştür.

Eş’ari kelamı, İmam Gazali’nin yaptığı köklü değişiklerle yeni bir döneme girdi. Maḳāṣıdü’l-felâsife ve Tehâfütü’l-felâsife adlı eserleriyle Aristocu geleneğe bağlı İslâm Meşşai filozoflarını eleştirerek, gerçeğin keşf metoduyla bilinebileceğini ileri sürmüştür. Böylece Eşariye, Gazali’nin desteğiyle tasavvufa kapılarını açmış oldu. Zamanla şerhçilik ve haşiyecilikle meşgul olan Eşari geleneği, gerileme dönemine girmiş ve İslam dünyasının gelişmesine katkı sağlayacak eserler meydana getirememiştir. Müslümanların ilerlemesine engel olduğu gibi, önceki kazanımların yok olmasına da sebep olmuştur. (Bak, İsl. Anskl. ilgili mad.)

Hülasa; Hanbelilik, Selefilik, Eşarilik, Haricilik ile temeli atılan rivayetçilik ve nasçılık Gazali ile zirveye ulaştı. Müslüman coğrafyasında Kelam ve Felsefeye açılan savaşla akılcılık mahkum edildi. Böylece İslam’da düşünce özgürlüğü ve akılcılık çıkmaza sokularak işlevsiz hale getirildi. Kelam ve felsefeyle uğraşanlar bozguncu, karıştırıcı, sapık, hatta kafir kimseler olarak gösterilmeye çalışıldı. Müslüman coğrafyasında önemli bir inanç haline getirilen bu “akıl karşıtlığı” maalesef günümüze kadar devam etti. Bu gün halen özellikle Arap dünyasında ve Türkiye’nin ilahiyat fakültelerinde Kelam, felsefe, düşünce ve akıl düşmanlığı devam etmektedir.

Bugün Müslüman dünyası, akıl, felsefe ve bilim bağlamında bir değerlendirmeye tabi tutulduğunda, ABD, AB, Japonya, Çin, Kore gibi gelişmiş ülkelere göre oldukça gerilerde kaldığını söyleyebiliriz. Bazı kimseler, “biz ahlakta, hukukta, ailevi ilişkilerde vs onlardan daha öndeyiz” diyebilirler; ancak bu iddianın pek bir kıymeti yoktur; çünkü her yönüyle Müslüman coğrafyanın hali pürmelali, acınacak durumu gözler önündedir.

Konuyla ilgili temel sorun şudur: Allah’ın iradesi ve gücü ile akılcılığı, vicdan ve adalet duygusunu karşı karşıya getirmektir. “Allah’ın iradesinin, insan aklının kullanılmasına müdahale etmediği” kavranıp kabul edildiği gün, Müslümanlar, üzerinden büyük bir batıl yükü atmış olacaklardır.

(Müslüman dünyasında aklın mühürlenmesinin sebepleri ve halen devam etmiş olmasının örneklerini vererek konuya devam edeceğiz, inşallah…)

Selam ve muhabbetlerimle…

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir