Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Pazar, Temmuz 3, 2022

Yunanistan’ın Adaları Silahlandırması Savunma İçin Fazla, Türkiye İçin ise Çok Az…

Tüm dünyanın gözü kulağı Ukrayna Rusya geriliminde iken geçtiğimiz günlerde Türkiye gündeminin iktidar muhalefet fark etmeksizin ana başlığını oluşturacağını düşündüğüm bir gelişmeyi bugün etraflıca köşemize taşımak istiyorum.

Rusya Ukrayna krizinde bölge hala sıcaklığını koruyorken, komşumuzdan gelen bir krizin sesi kapımızda yankılanmaya başladı. Yunanistan ile çok defa sürtüşmeler olmuştur. Ama bu defa Yunanistan’ınki bir it dalaşından öteye geçerek ciddi bir krize sebebiyet vermektedir. Yunanistan’ın adaları gayri hukuki bir şekilde silahlandırma çabalarından söz ediyorum. Ankara anında ve sert yanıt verdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘gerekeni yaparız’ dedi. Yunanistan’ın Türkiye’den gelen sert yanıta cevabıysa mekik diplomasisi oldu. Şimdi adım adım sürece giden yolu takip edelim.

Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Yunanistan böyle devam ederse gerekeni yaparız.”

Geçtiğimiz hafta Dışişleri Bakanımız Mevlüt Çavuşoğlu, Yunanistan’ın Ege’de gayri askeri statüdeki adaları silahlandırmasıyla ilgili olarak “Bundan vazgeçmezlerse bu adaların egemenliği tartışılır’’ dedi. Bakanın ifadesindeki kelimeler düşünülmüş ve bir mesaj içeriğine kavuşturularak sarf edilmiştir. ‘Statüsü’ değil, ‘egemenliği tartışılır’ dedi. Hemen ardından Milli Savunma Bakanlığımız, 2022 yılında gayri askeri statüdeki adalara yönelik 229 ihlal gerçekleştiğini açıkladı. İşaret fişeği gibi ortaya çıkan bu açıklamalardan sonra tansiyon yükseldi ve Yunan tarafı mekik diplomasisi yapmaya başladı. Önce Yunan Dışişleri, ‘bu açıklamayı kabul etmiyoruz’ dedi. Sonra Savunma Bakan yardımcısı Hardalias, bu adaları ziyaret edip gerektiğinde silahlı kuvvetlerinin egemenlik haklarını savunmaya hazır olduğunu söyledi. Sonra da tüm diplomatları,  bakanları Amerika, Avrupa nereyi tutturdularsa dolaşıp bu konuda açıklama yapmaya, destek aramaya başladılar. Hatta Dışişleri Bakan yardımcısı Varviçyotis, bu adalardan birini ziyaret edip “buradan Avrupa sınırlarının korunması mesajını gönderiyorum” dedi.  Bu kısmı özellikle vurgulamak istiyorum ki, Milli Savunma Bakanlığımızın bu ziyaret için yaptığı açıklama müthişti, “3-5 adayı helikopterle dolaşmak ne siyasi ne de askeri bir deha örneğidir.” Yunanistan,  bir yandan burnumuzun dibindeki adaları silahlandırıp bir yandan da AB ve NATO üyesi bir ülke olarak ‘Türkiye tarafından savaşla tehdit ediliyoruz’ diye açıklama yapıp kamuoyu yaratmaya çalışıyor. Yunan bakanlarının, Başbakanının açıklaması derken son nokta Cumhurbaşkanımızdan geldi, “Yunanistan’ın bu işi böyle devam ettirmesi halinde gerekli olan neyse onu yaparız.”

Konuya ilişkin haberler internet sitelerinde paylaşılırken ben sizi biraz daha geriye götürerek işin uluslararası anlaşmalar boyutu ve kamuoyunun çok fazla haberdar olmadığı başkaca boyutlarını da paylaşacağım.

Yunanistan’ın git-gelleri…

BM Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS) 10 Aralık 1982 tarihinde Jamaika’nın Montego Bay kentinde imzalanmış olup, 16 Kasım 1994 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Türkiye bu anlaşmayı imzalamamıştır ve tarafı değildir. UNCLOS, denize kıyısı olan ülkelere kıta sahanlığını 12 mile kadar çıkartma hakkı tanımıştır. Ancak Ege Denizi, Lozan Antlaşmasıyla Türkiye ve Yunanistan için karşılıklı 3 mil olarak hükme bağlandığı için Türkiye UNCLOS’u kabul etmemektedir. Zamanla iki ülke de Lozan ile imza altına alınan 3 mili 6 mile çıkardığını açıklamış ve şu anki 6 mil uygulaması çerçevesinde Ege Denizi’ndeki Yunan karasuları yaklaşık %43,6, Türk karasuları ise yaklaşık %7,4’lik bir orana ulaşmıştır.  Bölgenin geri kalanı ise uluslararası statüdedir.  Bu güne ışık tutması için 1973 ve 1987 yıllarında Ege Denizinde Türkiye ve Yunanistan arasında patlak veren iki krizi hatırlamak faydalı olacaktır. 1973 yılında Türkiye’nin Ege’de Türk karasuları dışında ve kıta sahanlığında bulunan alanlarda Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı’na (TPAO) petrol arama ruhsatı vermesi o dönem tepkiyle karşılanmıştı.  Yunanistan bir yandan Türkiye’yi protesto etmiş bir yandan da BMGK ve Uluslararası Adalet Divanı’na başvuruda bulunarak Türkiye’yi şikâyet etmişti. Uluslararası Adalet Divanı konuyu ikili görüşmelerle çözmeyi teklif etmiş ve önce Roma’da sonra da Bern’de görüşmeler devam etmiştir. İki ülke bakanlarının mutabık kalıp imzalayacağı ‘Bern Deklarasyonu’na kadar Kıbrıs meselesi Türkiye lehine çözülmüş,  KKTC kurulmuştur.  Bern Deklarasyonuyla da taraflar karşılıklı zarara sebebiyet verecek hareketlerden kaçınılması kabul edilmiştir. 1987 yılında ise Yunanistan tarafının Taşöz adasının 10 mil açığında petrol rezervi bulduğunu açıklamış, Bern Deklarasyonu’nun geçersiz olduğu iddiasıyla kıta sahanlığını 12 mile çıkardığını ve 28 Mart tarihinden itibaren de burada petrol arayacağını açıklamıştır. Bunun üzerine 25 Mart’ta Cumhurbaşkanı Kenan Evren başkanlığında toplanan MGK hükümete Ege’de petrol araması konusunda tavsiye kararı almış aynı gün Bakanlar Kurulu toplanıp TPAO’ya Ege’de petrol arama izni vermiş. Dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın tedavi sebebiyle İngiltere’de olmasından dolayı Hasan Celal Güzel, 26 Mart’ta basının karşına çıkarak Ege Denizinde TPAO’nun petrol arayacağını açıklamıştır. Aynı saatlerde MTA Sismik-I Çanakkale’ye çoktan demirlemişti. 27 Mart’ta Genelkurmay Başkanlığı MTA-sismik-I gemisinin petrol aramak üzere görevlendirildiğini, Hava Kuvvetlerinin de ona nezaret edeceğini ve yapılacak müdahaleyi savaş sebebi sayacağımızı açıkladı. Ve MTA-Sismik-l gemisi 28 Mart sabahı saat 11.00’de Çanakkale Denizinden ayrıldı.  Savaş uçakları da gözlem uçuşu yaparken Yunan tarafı apar topar petrol arama taleplerinden vazgeçtiğini diplomatik kanallar aracılığıyla Türkiye’ye bildirdi. Hızlıca yurda dönen Başbakan Özal ve NATO Genel Sekreterinin açıklamalarıyla da durum sakinleşti ve ardından Türkiye de petrol arama faaliyetlerini askıya aldığını açıkladı.

Ege adalarının iadesi Türkiye’nin milli politikasıdır…

Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi Ege adaları sorunu Türkiye’nin en büyük sorunudur. Ege’deki sorun Kıbrıs sorunundan da büyük bir sorundur. Türkiye Cumhuriyetinin beka meselesidir. Türkiye Ege Denizinde kıyıya hapsedilmiş durumdadır. Karadeniz’deki filoyu Ege’ye getirmek bile problemlidir. Tüm bunlara rağmen bir de 12 mil meselesi üstümüzde Demokles’in kılıcı gibi sallanmaktadır. Uluslararası toplumun da desteğiyle kıta sahanlığının 12 mile çıkması halinde Türkiye Ege Denizinden neredeyse tamamen silinecek durumdadır. Batı hiçbir zaman Türklerin denizlerde hâkim olmasını istememiştir. O yüzden Sevr Antlaşmasında da Türkleri Anadolu’ya sıkıştırmıştır. Ancak biz bunu da yırtıp attık. Doğu Ege adalarının iadesi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin milli politikasıdır. Üzerinde yaşayanların milliyeti önemli değil, bu adalar Türkiye’nin deniz hâkimiyetinin önünde settir, duvardır.

Milli Savunma Bakanı Akar; “Bu silahlanma savunma için çok fazla, Türkiye için ise çok az.”

Son günlerde krize neden olan gayri askeri statüdeki 12 ada II. Dünya savaşı sonrası 1947 yılında Paris Antlaşmasıyla İtalyanlar tarafından Yunanistan’a devredilmiştir. Antlaşmaya göre silahlandırılamaz. Yunanistan Paris Antlaşmasının İtalya ve Yunanistan arasında yapıldığını Türkiye’nin taraf olmadığını iddia etmektedir. Türkiye ise ‘bu antlaşmanın sonuçları açısından taraf olup olmamanın önemi yoktur’ demektedir. 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşmasına ek Boğazlar Sözleşmesine göre Limni ve Semadirek adalarının da askerden arındırılması gereklidir. Ancak Yunan tarafı 1936’da imzalan Montrö sebebiyle buna gerek olmadığına kanaat getirmiş ve bunları da silahlandırmıştır. Türkiye ise Ege’de güvenliğini sağlayabilmek için 1974 yılında NATO kapsamı dışında Ege ordusunu kurmuştur. Bu adaların silahlandırılmasıyla Türkiye bir gedik bulmuş ve şu an bunu gündemde tutmaktadır. İlk fırsatta da bu delikten içeri girecektir. Türkiye açısından kaybedecek bir şey yoktur. Milli savunma Bakanımızın dediği gibi Kara Harp Okulu öğrencileri yüzerek bile gidip alabilir. Ancak Yunanistan açısından bu adaların ulaşımı, ikmali ve özellikle de savunması çok zordur. Bu adalarla ilgili Türkiye’nin çekinceleri dikkate alınmaz ve barışçıl çözümler sonuçsuz kalırsa Türkiye bu adalar üzerinde hakimiyet kurmak ve zamanı gelince de Kıbrıs’takine benzer bir metotla çözüme kavuşturmak zorunda kalabilir.  Batı,  Ukrayna- Rusya gerginliğinde Türkiye’ye muhtaç kalmıştır. Muhtemel savaş senaryosunda NATO Montrö Anlaşmasının tarafı değildir ancak Türkiye taraf olduğu durumda Boğazları kullanabilir ve ancak Türkiye’nin taraf olduğu durumda Rus gemilerine boğazı kapatabilir. Siz bizden Montrö’de, Boğazlarda, Kıbrıs’ta taviz isteyeceksiniz ama NATO’nun Güney Doğu Avrupa Deniz Gücü olan Türk donanmasını Ege’de boğacaksınız. NATO Ege’den Boğazlardan Marmara’dan geçip Karadeniz’e çıkacak ama Türk donanması Ege’de sıkışıp kalacak. Türkiye bugün yüksek sesle buna isyan etmektedir.  Beka sorunu haline gelmiş olan bu duruma çözüm aramaktadır. Bugün dünyada dengeler değişirken yenidünya düzeni kurulurken Türkiye de doğal olarak hakkı olan adaları pazarlık masasına getirecektir.  Bu sebepledir ki, Yunanistan bu gayri askeri statüdeki 23 adayı gırtlağına kadar silahlandırmış ve son yıllarda savunma sanayisini güçlendirmek için haddinden fazla askeri harcama yapmıştır. Bu askeri harcamaları hakkında Milli Savunma Bakanımız Hulusi Akar’ın açıklamasını buraya bırakıp konuyu kapatıyorum; “Diyoruz ki bu silahlanma ne için? Normal savunma için çok fazla, Türkiye için ise çok az.”

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir