Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Çarşamba, Aralık 8, 2021

Sezai Karakoç, Çözüm Odaklı Düşünen Bir Aydındır

Söyleşi: Ömer Erdoğan

– Sezai Karakoç’un Düşünce Ufukları kitabınız nasıl doğdu? Söyleşimize kitabın doğuş hikâyesiyle başlayalım isterseniz.

– Önce kitap okuma yöntemimden söz edeyim. Yıllardır sürdürdüğüm üç basamaklı bir okuma yöntemim var. Birinci basamakta okumam gereken yeni aldığım kitaplar yer alır. İkinci basamakta önemsediğim bazı yazarların bütün eserlerini sırayla, külliyat hâlinde okurum. Üçüncü basamakta üzerinde çalıştığım konuyla ilgili kitaplar bulunur. Yaş ilerledikçe birinci basamaktakilere ayırdığım zaman azaldı. Üçüncü basamaktakiler bugüne kadar her zaman ağırlığını ve yerini korumuştur. Son yıllarda külliyat hâlinde okumalara ağırlık vermeye başladım.

Külliyat hâlinde okuduğum yazarlar iki elin parmaklarını geçmez. Bunlardan bazılarını sadece bir kez okumakla yetinmişimdir. Sezai Karakoç gibi bazılarını ise birkaç kez okuma ihtiyacı hissetmişimdir. Külliyat hâlinde okuduğum yazarların bir kitabı her zaman çantamda, masamın üzerinde yani elimin altındadır. Bazen bir makale okur kapatırım. Aradan belli bir zaman geçer bir veya iki makale daha okurum. O anda konuştuğum uygun olan her kişiyle okuduğumu paylaşır, tartışır ve yeniden yorumlarım. Külliyat hâlinde okuduğum bazı yazarlar benim için gerçekten bir hazine hükmündedir. Doğrudan veya dolaylı güncel meselelere ışık tutarlar. İşte Sezai Karakoç’u bu şekilde okurken Sütun’da Anayasa Mahkemesiyle ilgili, Kıbrıs ve Afrika’yla ilgili ilginç yorumlara rastladım. Bunlar üzerinde düşünmeye, akıl yürütmeye başladım. Üstadın beslendiği kaynaklar, yöntemi ve üslûbunu anlamaya çalışırken konu kafamda şekillenmeye başladı. Sezai Karakoç’un ileriye bakan yönü, düşünce ufukları, düşünce karakteri ve öngörüleri üzerine bir şeyler yazmaya karar verdim. Şiiri hakkında yazmıştım ama düşüncesi üzerine durmamıştım. Şimdi anlıyorum ki üstadın şiirine verdiğimiz değeri düşüncesinden esirgeyerek ona haksızlık etmişiz. Benim gözümde mütefekkir Sezai Karakoç, şair Sezai Karakoç’tan daha büyüktür artık. Sütun’u okumayı bıraktım, tekrar başa döndüm; ilk kitaptan, Ruhun Dirilişi’nden yeniden başladım. Bu gözle Sezai Karakoç’un bütün kitaplarını yavaş yavaş ve üzerinde dura dura tekrar okudum. Aldığım notları kendi içinde gruplandırdım ve oturup yazmaya başladım. Önemli bulduğum bazı tespit ve öngörülerini arkadaşlarımla paylaşıp tartıştım. Bu paylaşımlardan birinde aziz dostum Şaban Abak, kitaplar yetmez, üstadın konuşmalarını da dinlemelisin dedi. Üstadın konuşmalara verdiği önemi bizzat onun sözleriyle aktardı. Bir iki seçme konuşmayı dinlemeye karar verdim. Dinledikçe bir hazinenin içine düştüğümü anladım. Bu defa onları da sırayla dinledim. Yüce Diriliş Partisinin internet sitesinde yer alan 198 konuşmayı (toplam 250 saat civarında) dikkatle ve notlar alarak dinledim. Konuşmaları dinlemek çok yorucu oldu, kimisi sağlıklı kaydedilmemişti. Günde üç dört konuşma ancak dinleyebiliyordum. Kulaklıkla dinlemek daha yorucuydu. Sabah namazının akabinde dinlemeye başlıyordum. Bu iş aylarca sürdü. Farklılıkları, istikrarı varsa çelişkileri tespit edebilmek için bazen okuduğum yazıları tekrar okumak ve bazı konuşmaları ikinci defa dinlemek zorunda kaldım. Sonra Yüce Diriliş Partisinin internet sitesindeki bütün metinleri; basın bildirileri, mesajlar ve mektupları birer birer okudum. Böylece bir seneye yakın bir zaman Sezai Karakoç’la yatıp kalktım. Salgın döneminde eve kapanma stresi yaşamadım diyebilirim. Yoğun bir meşguliyet içindeydim çünkü. İnanarak, keyif alarak ve öğrenerek çalıştım. Ahmet Hamdi Tanpınar’la ilgili çalışmamdan daha oylumlu bir eser ortaya çıktı. Bunun için ayrıca mutluyum.

– Sezai Karakoç’ta sizi en çok ne şaşırttı?

– Sezai Karakoç’u tekrar okumalarımda her zaman yenilenmişimdir. Bu bazen düşüncede, bazen bakış açısında, bazen de üslûpta olmuştur. Bu defa özel bir dikkatle okuduğum için bazı konularda gerçekten çok farklı buldum onu. Birine kısaca değineyim. Biz Türkler ne deriz; İslâm ülkelerinin liderliği en çok bize yakışır hatta bu bizim hakkımızdır çünkü yiğit düştüğü yerden kalkar. Bunun aksini düşünene rastlamadım. Ancak Sezai Karakoç, Pakistan’ı İslâm ülkelerinin liderliğine daha lâyık görür. Bu, inanılmaz bir şey! Sadece hedefi düşünen, aşağılık kompleksinden uzak, gerçekten Müslümanca bir düşünce. İslâm ülkelerinin hiçbirinde böyle düşünebilen bir aydın olduğunu sanmıyorum. 5 Ocak 2008 tarihli konuşmasında şöyle diyor:

“Pakistan, İslâm ülkelerinin birliğinde birinci derecede rol oynaması gereken ülkedir. Nüfusu, stratejik konumu, nükleer gücü, sömürge dönemi tecrübesi vs. yönünden buna uygundur. Bu bakımdan birinci derecede İslâm birliği önderliği Pakistan’a düşüyor. Bizim ise Osmanlıdan kalan bir miras ve hakkımız var fakat biz, Batıya fazla yaslandığımız için, fazla Batılılaştığımız için bu özelliğimiz körleşmiş. Üstelik nüfusumuz daha az, Batının çok daha gözü önündeyiz, çok fazla kontrolündeyiz, fazla Batılılaşmış bir entelijansiyamız var. Bu sebeplerle objektif bakıldığı zaman bu önderlik, İslâm birliği önderliği Pakistan’a düşüyor. Ne yazık ki Pakistan, konumunu idrak edemedi, bunun önemini düşünemedi. Hâlbuki İslâm birliği önderliğine soyunsaydı içindeki olaylar daha küçülecek, ortadan kalkacaktı. Bir memleket içine kapanırsa içindeki hâdiseler büyür, dışa dönük atılımlar yaparsa bunlar küçülür ve onları daha kolay bastırır.”

Bu sözleri uzun uzun düşündüm. Fikrî ve siyasî bütün bildiklerimi muhasebe ettim. Şöyle bir kanaate vardım: Üstadın dışında önümüze koyduğumuz diğer büyüklerimiz bu temel meselede neden sağlıklı düşünememişler? Sorun nedir ve nerededir? Şüphesiz sorun kendimizdedir. Ufkumuz dar ve düşüncemiz kısırdır. Üstat, Müslümanların birliği söz konusu olduğunda en küçük bir zaaf taşımadan konuşabilen ve böyle olduğu için konuştukları değerli olan büyük bir mütefekkirdir.

– Sezai Karakoç’u Mehmet Âkif, Nurettin Topçu, Necip Fazıl ve İsmet Özel’le kıyaslıyorsunuz. Bu kıyaslamada biraz abartı yok mu?

– Kıyas, bir şeyi doğru anlamak için başvurulan en sağlam ve güvenilir yöntemlerden biridir. En eski ve en yaygın yöntemdir. Hatta ilâhî bir yöntemdir. Kur’an-ı Kerim kıyaslarıyla da mucize bir kitaptır. Bu sebeple Sezai Karakoç’un durduğu yeri anlamak için ben de yer yer bu yöntemi kullanma ihtiyacı hissettim. Onu söz konusu şair ve yazarlarla bütün cepheleriyle değil de ele aldığım konu üzerinden kıyasladım. Ayrıca İslâm yorumunda bazı âlimlerle de kıyasladım. Bütün bunlar kısmîdir. Sadece ele alınan konu açısından değil, daha başka konular açısından da onu başkalarıyla kıyaslamak mümkündür. Çünkü ilgilendiği her konunun hakkını vermiş bir kişidir o.

Sezai Karakoç, İslâm davasına ve Müslümanların birliği meselesine gerçekten farklı bakar. Kendinden öncekiler, içinde bulundukları şartlar sebebiyle bazı zaafları aşamamışlar ve boşlukları kapatamamışlardı. Kendinden sonrakilerin ise başka sorunları vardı. Meselâ Mehmet Âkif, bu yolda yer yer umutsuzluğa kapılır ve hayalleri kesintiye uğrar. Necip Fazıl’ın ise bütün davası ve mücadelesi Türkiye üzerine kuruludur. İslâm dünyasına dair göz dolduran bir vizyon ortaya koyamaz. Nurettin Topçu ve İsmet Özel’de bireysel yön ağır basar. Nurettin Topçu, insanın kurtuluşunun peşindedir. Bireyin iç dünyasını, ahlâkını ve eğitimini önceler. İsmet Özel, özgürlük ve güvenlik meselesi der. Bunları daha çok birey üzerinden ele alır. Toplum, millet, İslâm dünyası ikinci veya geri plândadır. Sezai Karakoç ise İslâm davası ve Müslümanların birliği derken bireysel / toplumsal bütün sorunları eğitim, kültür, sanat ve siyaset bunun içinden ele alır. Onun insanının kaygıları yoktur, inancı ve mücadelesi vardır. Sezai Karakoç’la İslâm düşüncesi âdeta başlangıç dönemine ve bu dönemin saflığına döner. Kur’an-ı Kerim yeniden inmiş gibi algılanır. Kendini yeni bir tarihin başlangıcında konuşlandırır. Hayatını Müslümanların birliğine adar. Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı II’de bunu şöyle ifade eder:

“Bin yıllık ömrüm olsa, ömrüm boyunca konuşmam ve yazmam nasibimde varsa hep Müslümanların birleşmesinden, bir araya gelip şuurlu birliklerini oluşturmalarından bahsederim. Bundan bıkmam ve yılmam. Çünkü bundan daha büyük bir dava bilmiyorum. Tüm faaliyetim, İslâm’ın bir savunması ve bu savunmanın özü de Müslümanların uyanıp dirilmeleri, birleşmeleri ve kendilerini dış âleme karşı koruma gücüne ermeleri yönündedir zaten.”

Sezai Karakoç’un büyüklüğü kendinden öncekiler, çağdaşları ve kendinden sonrakilerle kıyaslandığında daha iyi anlaşılıyor. Öncekiler ve çağdaşlarının durumu zaman faktörü yönünden izah edilebilir ama kendinden sonrakilerle aradaki mesafenin bu kadar açık olması trajik bir durumdur. Sezai Karakoç, temelde hep aynı şeyleri söylüyor, elli sene öncesiyle bugünü arasında pek bir fark yok. Mesafeyi geri kalarak açan sonradan gelenler olmuştur. Kaybeden ve geri kalan sonradan gelenlerdir. Esasında kaybeden Türkiye ve Müslümanlardır.

– Kitabınızın bir yerinde “Sezai Karakoç, bütün yazılarında ortaya koyduğu her soruna karşı bir de çözüm yolu gösterir. Yorumladığı hiçbir sorunu çözümsüz bırakmaz. Daha doğrusu o, çözüm odaklı düşünen bir aydındır.” diyorsunuz. Bununla onun temel bir özelliğine mi yoksa diğer düşünür ve yazarlardan farkına mı işaret ediyorsunuz?

– Ondaki bu temel özellik giderek onun farkı olmuş olur. Yazılarını ve konuşmalarını baştan sona sırayla okuyup dinlediğinizde bunu daha açık görürsünüz. Üstadın zihin dünyasında bir mesele çözümüyle birlikte oluşur. Önce meseleyle karşılaşıp sonra çözümünü aramaz. Tarihsel ve güncel olaylara ve gelişmelere bakarken, onları yorumlarken karşılaştığı yanlışlıkları, çarpıklıkları ve haksızlıkları tespit etmekle yetinmez, meselenin kaynağına iner ve dolayısıyla çözümünü de ele alır yani olaylara bütünsel bakar. Mehmet Âkif ve Necip Fazıl da meselelere aşağı yukarı böyle bakar. Ancak onlarda sorunun tasvirine ayrılan zaman çözümünde o yoğunlukta değil. Çözüme daha kestirmeden giderler. Böyle olunca bazen çözümler uygulanamaz olur, biraz havada ve uzakta kalır. Nurettin Topçu, metodik düşündüğü için genellikle sorunları sıraya koyar ve birbirine bağlar. Onda işin başından başlarsınız fakat bir türlü yol alamazsınız. Bazen bir meselenin içinde boğulursunuz, bazen de ulaşılmaz derecede uzağına düşersiniz. İsmet Özel’de ise sorunları bir düzene, bir sıraya koyamazsınız; karmaşık ve iç içedirler. Bu yüzden çözümler de üst üste oturmaz ve çoğu zaman parçalı öz eleştiri gibi durur. Düşünürsünüz, ince hesaplar yaparsınız fakat taşı kaldırıp atamazsınız veya yerine koyamazsınız. Sezai Karakoç’ta her şey bir düzen ve sistem içinde birbirine bağlıdır ve esası da hiçbir zaman kaçırmazsınız. Onda düzen ve sistem esasın daha iyi anlaşılması için vardır. Esası hiçbir şey gölgelemez ve ötelemez. Niyet, eylem ve hedef aynı doğrultudadır. Gez göz arpacık gibi. Ayrıca esas, hiyerarşik bir olgu değildir; tektir, bütün yansımaları ve ayrıntıları ona götürür. Örnek mi? Bu dört yazarın devlet fikrine bakmak yeterlidir. Devlet sorunu, sorunun kaynağı ve çözümü Sezai Karakoç’ta ne derece yalınsa diğerlerinde o derece müphemdir. Ona göre devlet, İslâm’ın altıncı şartı hükmündedir ve Peygamber Efendimizin her çağda ihya edilmesi gereken en büyük sünnetidir. Başka söze gerek yok, fark bu işte.

– Sezai Karakoç’un siyaset anlayışı ve bazı siyasî görüşleri üzerine kitabınızda bir bölüm var. İnsanlar onu çoğu zaman bir partinin genel başkanı olarak görmüyor, şair ve düşünür tarafı ağır basıyor. Ne diyorsunuz?

– Evet, böyle genel bir düşünce var ama yanlış bir düşüncedir bu. Sezai Karakoç’un siyaset anlayışı yeterince bilinmiyor ya da küçümseniyor. Maalesef Türkiye onu tanımıyor. Tanıdığını zannedenler de bir iki şiirine takılıp kalıyor, onu bundan ibaret sanıyorlar. Oysa Sezai Karakoç, şiiriyle, düşüncesiyle ve siyasetiyle bir bütündür. Bu çalışmam sırasında gördüm ki onun asıl misyonu siyasettir.

Sezai Karakoç, bir siyasî liderdir, Yüce Diriliş Partisinin Genel Başkanıdır. Gelgelelim o, siyasetin ne içinde ne dışında, ne uzağında ne yakınında ve asıl anlamıyla tam merkezinde olan bir yazar ve düşünürdür. Her yazdığının siyasî bir anlamı vardır fakat yazdıklarıyla salt siyasî amaç gütmez. Siyaset onda bazen araç, bazen sebep, bazen de neticedir. Ona göre hem ilim hem sanat hem de irfan tarafı olan siyaset, her şeyden önce bir ahlâktır ve ahlâk, siyasetin temel sorunudur. Siyaseti, devleti yönetecek kadroların yetişmesi için bir vasıta olarak görür. Amaç, devleti yönetecek, onu tehlikelere karşı koruyacak ve geleceğe taşıyacak kadroların yetişmesidir. Büyük devlet adamları, kadrolaşmanın önemini kavramış ve bunun gereğini yapmış kahramanlardır. Kadrosunu yetiştiremeyen devlet adamları tarih ve millet nazarında vazifesini eksik yapmış demektir. Bu konuda yarım asır önce şöyle der:

“Milletinin kritik dönemlerinde başa geçmiş devlet adamları bir kadro yetiştirmiş olamamanın acısını eninde sonunda çok büyük bir şiddetle idrak ederler. Halk ne kadar kendisini tutarsa tutsun gerçek bir kadrodan mahrum devlet adamları bu eksikliği çok pahalıya öderler. Halka dayanma, askıda kalmamalı ve cesur adımlarla müesseseleştirilmelidir. Modern devlet adamının hisarları ve surları aydın insanlardan örülü iç içe gelişen bir kadrodur. Elbet en büyük halka, halk halkasıdır. Ama bu en büyük halka ile merkez noktası olan devlet adamının arasındaki boşluğu, bir yüzü o devlet adamına dönük, öbür yüzü halka dönük ve iç yüzü de Hakka dönük aydınlar kadrosu doldurmazsa, halk halkasını devlet adamından koparan, hem devlete, devlet adamına hem halka düşman ikiyüzlü bir şeytanî kadro doldurur.” (Sütun)

Bir şair ve yazar olarak siyasette kadronun önemini bu sözlerle anlatırken önünde sadece DP örneği vardı. Sonraki tecrübeler meselâ ANAP, RP ve AK Parti tecrübesi yaşanmamıştı. Bizce bu sözlerin güncel yorumu şudur:

Son yarım asırda Türk siyasetinde ufuk açan ve iz bırakan bütün siyasî lider ve devlet adamları, bu konuda anlaşılmaz bir basiret bağlanması yaşamış ve hâlen yaşamaktadır. Hiçbiri kendinden öncekilerin akıbetinden ders çıkaramamıştır ve aynı hataları tekrarlayıp durmaktadır. Türkiye’de son yarım asırda “iç içe gelişen bir kadro” anlayışına sahip yani birbirini yemeyen ve inkâr etmeyen, üst üste koyan bir kadro ile “ikiyüzlü bir şeytanî kadro” anlayışından uzak yani açık sözlü, kendinden başkasını da düşünen, hakkı teslim eden, gerçekleri çarpıtıp gizlemeyen, ahlâk ve şahsiyet sahibi bir kadroyu maalesef hiçbir devlet adamı yetiştirememiştir. Değil iktidar değişikliklerinde, aynı iktidar içindeki görev değişikliklerinde bile “ikiyüzlü bir şeytanî kadro” çok az istisnayla hep var olmuş ve var olmaya devam etmektedir. Bu tür görev değişikliklerinde yaşanan bencillik, kibir ve inkâr psikolojisinin derinlerde ahlâk, terbiye, erdem, fazilet, fikir, kültür ve ideal yoksunluğuna işaret etmiş olmasının da kimseyi rahatsız etmemesi ayrıca vahim bir durumdur. Uzun çabalar sonucu elde edilen kazanımlar bir çırpıda çöpe atılabiliyor, insanlar muhalefet cephesinin ayartmasına itiliyor, böylece nefsiyle inancı arasında bir krize, bir çatışmaya ve bir tercihe sürükleniyor. Bu bir zulümdür ve buna gerek yoktur. Çok basit ve insanî bir yöntemle kazanıma dönüşebilecek bayrak değişimi meselesi dağılmalara, küskünlüklere, kişilik kaymalarına yol açmamalıdır. Neticede bu olay, ülkenin yetişmiş insan kaynağına karşı bir ihanet olarak görülmelidir. Peki, neden böyle oluyor? Belki bunun psikolojik, sosyolojik, ekonomik, tarihî ve siyasî birçok sebebi vardır ama bizce en temel sebep ahlâkîdir.

– Siyasî partilere ve onların liderlerine nasıl bakıyor?

– Sezai Karakoç, yakın dönem Türk siyasî tarihini ilkeler ve temel politikalar üzerinden değerlendirir. Günlük tartışmalara ve polemiklere girmez. Çoğu zaman kişileri de anmaz. Genel olarak olayları ve gelişmeleri, iç politika konularını dünyadaki gelişmelerle bağlantılı yorumlar. Çözüm önerilerini de İslâm’a ve İslâm medeniyetinin tarihsel tecrübesine dayandırır.

Ona göre DP’nin en büyük hatası anayasayı değiştirmemesidir. Zaten DP, bir fikrin ve idealin partisi değildi. Adnan Menderes halkın bağrından gelmiyor; DP’yi CHP’den ayrılanlar kurmuş yani Adnan Menderes dışarıdan destekli gelmiş, halkın inançlarına saygı göstermiş, ona hizmet etmeye çalışmış ama başkaları getirdiği için halk ona tam güvenmemiş, tam kendinden görmediği için de idam sürecinde sessiz kalmış, olayı seyretmiş, topa girmemiş ve işin bu raddeye varacağını da tahmin edememiş.

Süleyman Demirel’e ise anlaşılabilir mesafeli bir tavrı vardır. Onu solla sağ arasında gidip gelen ve kalıcı politikaları olmayan, günü kurtarma çabasında biri olarak görür. Siyasî hayatı boyunca bir kadro kuramamıştır. Yani Süleyman Demirel de bir fikir ve idealden gelmez.

Sezai Karakoç, başlangıçta Millî Görüş hareketinin içinde yer alır ve hareketin yayın organı olan Millî Gazete’de bir müddet yazar. Hareketin temel politik söylemlerine fikirleri ve yazılarıyla destek olur. Parti yöneticileri, onun yazılarında dile getirdiği görüş ve tekliflerden istifade eder. Ancak CHP-MSP koalisyonuna karşı çıkar ve Necmettin Erbakan’ı eleştirir. Millî Görüş hareketinin lider kültü etrafında sürü psikolojisine evrilmeye başladığını görünce buna karşı tavır alır ve bu mecradan uzaklaşır.

Sezai Karakoç’un Necmettin Erbakan’a yönelttiği en ağır eleştiri onun bütün söylemlerinin aksine İslâm birliği için çalışmamış olmasıdır. Onun böyle bir ideali ve düşüncesi olmamıştır. Meselâ D-8 bir İslâm birliği değildir; ekonomik bir kuruluştur. İslâm dünyasına dair söylemleri ve Batıya yönelik eleştirilerini hamaset olarak niteler. İktidar ortağı ve başbakan olduğu dönemlerde söylemleri doğrultusunda herhangi bir adım atmamıştır. Atılan bazı adımlar ise ya göstermelik veya başka amaca matuftur. İslâm ülkelerinin lider ve temsilcileriyle kurulan ilişkiler bir ideale değil, daha çok iç politik hesaplara dayanır.

Turgut Özal’ı da Batıcı politikaları dolayısıyla eleştirir. Dönemini anarşi ve terör açısından barış değil, bir mütareke dönemi olarak vasıflandırır. Farklı düşünce ve eğilimleri birleştirme çabasını yapay bulur. Ekonomi ve kültür hayatında büyük hasarlara yol açmıştır. Çıkışı bir fikir ve ideal temeline dayanmadığı için o da yıkılmış ve partisi dağılıp gitmiştir.

İsmet İnönü ve Bülent Ecevit onda sanki yok hükmündedir. CHP vardır ama o da tamamen olumsuz bir unsurdur.

– Ya AK Parti ve Recep Tayyip Erdoğan?

– AK Parti’ye gelince onu ana hedefleri ve yöntemleri bakımından; İslâm davası ve Müslümanların birliği ideali yönünden ince ayar eleştirir. Bu dönemde yapılan iyi ve güzel şeylerin ana hedefe götürücü nitelikte olmadığı, ahlâkî ve kültürel yozlaşmanın giderek arttığı ve bu sebeple AK Parti’nin de iz bırakmadan unutulup gideceği düşüncesindedir. Eleştirileri büyük ölçüde uyarı niteliğindedir. Tabiî Recep Tayyip Erdoğan’ı, Necmettin Erbakan’ın siyaset okulundan yetişmiş olması dolayısıyla fikir ve ideal yönünden de eleştirir ve bir fikrî kadrosunun olmadığını söyler. Fikir, ideal ve yöntem bakımından DP, AP, MSP, ANAP, RP ve AK Parti’yi temelde birbirinin devamı ve uzantısı olarak görür.

Mısır’da Muhammed Mursî’nin başına gelecekleri önceden görür ve AK Parti Hükûmetini uyarır. Bu tarihten sonra Recep Tayyip Erdoğan ve AK Parti eleştirileri yumuşamaya ve öz eleştirel bir nitelik kazanmaya başlar. Tabiî 15 Temmuz 2016’da meydana gelen darbe girişimiyle kartlar yeniden karılır ve oyun yeniden başlar.

– Diriliş düşüncesi ve hareketi nasıl partileşti?

– Önce 26 Mart 1990’da Diriliş Partisi kuruldu. Bu parti, aralıksız iki dönem genel seçimlere katılmadığı gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi tarafından 18 Şubat 1997’de kapatıldı. Bundan on yıl sonra 16 Nisan 2007’de Yüce Diriliş Partisi kuruldu. Sezai Karakoç, her iki partinin genel başkanıdır.

Bizce Sezai Karakoç’un diriliş düşüncesi ve hareketini bir siyasal partiye dönüştürme girişimi daha çok düşüncelerini geniş kitlelere duyurabilme arzusundan kaynaklanır. Amaç günlük siyaset yapmak değil, aydın kadrolar marifetiyle iç ve dış meseleler hakkında halkı şuurlandırmaya çalışmaktır. Onun için parti bir imkân ve fırsattır. Partiyi düşüncelerini yaymak için bir araç olarak gördüğünü kendisi de ifade eder: “İster dernek deyin ister vakıf deyin ister parti deyin, kelimenin önemi yok, mühim olan bir araya geliştir…” (Çıkış Yolu II) Diriliş düşüncesinin dernek ve vakıf yoluyla değil de parti yoluyla kendini ifade etmeye çalışmasında kuşkusuz partilerin daha geniş imkânlara sahip olmasının yanında liderinin diğer siyasî liderlerle eşit statüye sahip olma düşünce ve hesabının da bir rolü vardır. Bu durum, diriliş hareketinin liderine düşünce ve eleştirilerini daha rahat ve eşitçe dile getirme imkânı sağlamaktadır. Yani diriliş düşüncesinin partileşmesi bir anlamda eleştirel hak elde etmek içindir. Yoksa siyasî liderleri ve onların düşünce ve politikalarını bu kadar rahat eleştirmek her zaman mümkün olmayabilir.

Nihaî amaç Türkiye’den başlamak üzere Müslümanların birliği ve İslâm dünyasının kurtuluşu ise parti bir vasıtadır. Bu amaca ulaşmak için birçok vasıta birden kullanılmalıdır. Diriliş düşüncesi de önce dergi olarak ortaya çıkmış ve sonra partileşme sürecine girmiştir. Diriliş Partisi, konuşmalarında sıkça ifade ettiği gibi bir aydın hareketidir.

Sezai Karakoç, konuşmalarında sık sık partisinin dört kavramı kendine hedef aldığını söyler: Bunlar İslâm milleti, İslâm ülkesi, İslâm medeniyeti ve İslâm devletidir. Bu tek millet, tek ülke, tek medeniyet ve tek devlet demektir. Onun “rabia”sı budur. Onun nazarında bu kavramlardan mahrum olan hareketler, İslâmî hareket değildir. Bu kavramlarla bir hareket yürüyorsa o, İslâm hareketidir. Elbette bu kavramlar çatı kavramlardır, amaç Müslümanların birliğidir. Çağımızda Müslümanların temel sorunu budur. Biz inanıyoruz ki İslâm âleminde bir gün mutlaka büyük İslâm devleti kurulacaktır. Bunun tesisi için çalışmalıyız. Tek kişi kalsak da bunun için çalışmalıyız. (5 Haziran 2019 tarihli konuşması)

Türkiye’de Müslüman aydınların Sezai Karakoç’u anladığını ya da anlamak için samimî bir çaba içinde olduğunu düşünmüyoruz. Çoğu kez başka bir dünyadan ve zamandan konuşuyor muamelesi yapılıyor ona. Onu anlamak bir sorumluluğu gerektiriyor çünkü. Sorumluluk duygusu ise Müslüman aydının henüz bulamadığı yitiğidir. Cumhuriyet döneminde bu ülkenin aydınları elini taşın altına koymadan konuşur, mangalda kül bırakmaz, zora gelmez, iş yapmaya sıra gelince de mazeret bulmada ustadır. Sezai Karakoç, bunu bildiği için önce aydınlar uyanmalıdır, demiştir.

Sezai Karakoç, siyasetle ilgili başta koymuş olduğu temel ilkelere sonuna kadar sadık kalır: “Politikacının, devlet adamının, ahlâk erinin, kısacası aksiyoncunun ileride iyilikle anılacak olanı, güçlü fakat haksız kuvvetlerin köleliğini yaparak günlük başarılar sağlayanı değil, millet ülküsünü sezeni, hedefinden hiç şaşmayanı, geçmişi tam değerlendireni, geleceği iyi göreni, şimdiki zamanın iğvalarına kapılmayanı, ihtiraslarını dizginleyeni, millet düşmanlarının sürekli faaliyetine sarsılmaz bir iradeyle karşı koyanıdır.” der. (Sütun)

Neticede diriliş siyaseti, diriliş düşüncesinin tabiî bir hareketidir. Her ne kadar iktidar olmak hedefiyle yola çıkılmışsa da öncelikli amaç iktidar olmak değil, iktidarları etkilemektir. Diriliş Partisinin reel misyonu budur.

– Kitabınızda “Sezai Karakoç ve Nurculuk” başlıklı ilginç bir bölüm var. Bu konu nasıl dikkatinizi çekti?

– Böyle bir konu başlangıçta aklımda yoktu. Okurken dikkatimi çekti. Baktım Sezai Karakoç İslâmın Dirilişi’nde bir iki cümleyle Nurculuktan söz ediyor. Bu kitap yüzünden hakkında çeşitli davalar açılmış, yargılanmış ve mahkûm olmuş, bir süre gözden uzak yaşamış ve 1974’teki af kanunundan yararlanarak beraat etmiş. Sonra birkaç yerde daha Nurculuğu sadece anıp geçiyor. Olayın üzerinde yoğunlaştım. İlgili yazıları tekrar okudum ve konu üzerinde düşündüm. Bazı arkadaşlarla konuyu tekrar tekrar tartıştım. Neticede olgunlaşan kanaatlerimi yazmaya karar verdim.

Sezai Karakoç bu konuda hiç çalışılmamıştı. Yazacaklarım ilk olacaktı. Açıkçası yaptığım işin bir “mühendislik” olarak değerlendirilmesinden korkuyordum. Bölümü yazıp bitirdiğimde yakın arkadaşlarımla paylaştım. Onların görüşlerini; ilâve, çıkarma ve düzeltme tekliflerini büyük bir dikkatle değerlendirdim.

Bu bölümü Sezai Karakoç’un yakın çevresinde ve hizmetinde bulunan arkadaşlara da sundum. Onların görüşleri benim için çok önemliydi. Onlardan çok güzel geri dönüşler aldım. Onlar vasıtasıyla üstada bir miktar kitap arz ettim. Üstadın çalışmayı genelde beğendiği, bu bölümü önemsediği, kapalı kalan ve yanlış anlaşılan bir konunun bu vesileyle açıklığa kavuştuğunu söylediği bilgisini aldım. O sırada yanında bulunanlara okumaları için kitaplardan vermiş. Bu benim için yeterliydi. Neticede üstadı üzecek bir şey yapmamıştım ve yaptığım iş de doğruydu.

Sezai Karakoç, Said Nursî (Sait Okur) ve Nurculuk konusuna başlangıçta gösterdiği ilgiyi sonradan göstermez. Bunun doğru anlaşılması lâzım. Birincisi Said Nursî’yi dikkatle okumamıştır, ikincisi onu yakından tanımaz ve onunla ilgili ilk bilgileri daha çok çevresinde bulunan Said Nursî sempatizanlarının anlattıklarından ibarettir. Üçüncüsü ve önemlisi Said Nursî, 1940-1960’lı yıllarda Türkiye’nin bir gerçekliğiydi. Komünizme karşı milliyetçi oluşum ve refleksler gibi dinî bir çıkıştı. Hedefinde sadece komünizm ve dinsizlik yoktu; lâiklik uygulamaları dolayısıyla devleti de karşısına almıştı. Dinî bir dille komünizmle mücadele ettiği için milliyetçi-Müslüman gençliğin ilgisini çekiyordu. Etkisi arttıkça ve takipçilerinin sayısı çoğaldıkça devleti rahatsız eden derin bir siyaset gütmeye başlamıştı. Şahsiyet ve ilişkiler dünyası açısından herkesin meçhulüydü. Necip Fazıl ve Sezai Karakoç gibi İslâm mefkûresinin mücadelesini veren aydın ve yazarların dikkatini komünizmle mücadelesiyle çekmişti. Onlar, devlet karşısında Said Nursî’yi komünizmle mücadelesi sebebiyle savunmuşlardı. Risale-i Nur için açılan davaları ve bu davalardaki tutuklamaları haksız bularak olayı fikir ve inanç hürriyeti bağlamında ele almışlardı. Gün ışığına çıkmayan siyasî hesaplarını o yılların hercümerç atmosferinde görmeleri elbette ki kolay değildi. Sonraki yıllarda her şeyi görür ve büyük bir ilgisizlikle konuyu gündeminden çıkarır. Çıkarır ama konu üzerinden Müslüman toplumu rahatsız edecek polemiklere de malzeme vermez. Zaten dinî grup ve cemaatlere bakışı açık ve kesindir:

“Kendilerine ‘cemaat’ adını veren birçok grup ortaya çıkmıştır ki bunlar da medeniyetimizin ne uzak geçmişinin ne de yakın geçmişinin değerlerini kabul etmektedirler. Bunlar, sadece bağlı oldukları bir kişiyi aşırı yücelterek İslâm için çalışmış tüm büyükleri silip süpürme boş gururu ve sevdasına kaptırmışlardır kendilerini. Elbette ki bunların da sonu yoktur. Ancak belki genç nesilleri bir süre şaşırtıp hakikî bir formasyona ermelerini engelleyebilir ve geciktirebilirler.” (Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi III)

– Sezai Karakoç’un Kürt sorunuyla ilgili düşünce ve önerileri de ilginçtir.

– Doğru. Konuyla ilgili hem bilgilendiriyor hem de çok ciddî çözüm önerileri sunuyor. Konuyu tarihsel, sosyolojik, hukukî ve siyasî cepheleriyle birlikte bir bütün olarak ele alır. Cumhuriyetin kuruluşunu ve Lozan Barış Antlaşmasını sorgular.

Kısacası mesele Kürt meselesi değildir, mesele devletin devlet olma meselesidir. Devletin 1923’te olağanüstü şartlarda edindiği ilkelerin artık yaşamadığını görüp kendini kökten yenilemesi lâzımdır. Bu kökten yenilemede ilkeler İslâm milleti, İslâm ülkesi, İslâm medeniyeti ve İslâm devleti olmalıdır. (3 Kasım 2007 tarihli konuşması)

Başka bir konuşmasında “Aslında mesele ne Güneydoğu sorunu ne Kürt sorunudur; mesele devletle millet sorunudur. Milletle devlet uyuşmadığı zaman birçok problemler çıkar. Devlet, milletin devleti olması lâzım, milletin benimsemesi lâzım devleti. Yani devlet, milletin devleti olmadığı takdirde çok büyük sorunlar çıkar. Cumhuriyetin kuruluşundan bugüne toplum içindeki problemlerimizin kaynağı devletin milletin devleti olamaması sorunudur. (Bu sebeple) 1923’te kurulan devletin âdeta yeniden kuruluyormuşçasına gözden geçirilmesi gerekir.” der. (27 Nisan 2013 tarihli konuşması)

“Cumhuriyet denilen hâdise geçmişe bir tepkidir. Bu yanlıştır ve giderek bizi küçültmüştür. Bulunduğumuz yerde küçük devlet olarak yaşamak imkânı yoktur. Burada büyük devlet olmak zorunluluğu vardır. Bizans büyük devletti, Osmanlı büyük devletti. Eğer biz, yeniden büyük devlet olamazsak burada ayakta duramayız.” (2 Kasım 2013 tarihli konuşması)

Neticede Kürt meselesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin var olma ve yaşama meselesidir. Amaç onun parçalanmasıdır. Olaya geniş açıdan bakmak gerekir. Bu bölgede küçük ve sunî devletlerin ayakta kalma şansı yoktur. Zamanında, Osmanlı Devletinin parçalanmasından sonra onun yerine Türkleri, Kürtleri, Arapları ve Farsları içine alan bir federasyon kurulmalıydı. İşgalci güçlere karşı güç birliği şarttır. Bu kurulamadığı müddetçe bölgenin sorunları köklü bir şekilde çözülemez. Bu sebeple bugün halkı Müslüman olan devletler harekete geçmeli, birleşmeli ve bir yapı kurmalıdır. Batıya karşı birlik olmak için İslâm Konferansı Teşkilâtı (bugünkü adı İslâm İşbirliği Teşkilâtı) bir İslâm Birleşmiş Milletleri hâline getirilmelidir. Bütün İslâm ülkeleri buna üye olmalıdır. Bunun da Türkiye, İran, Pakistan, Suudi Arabistan, Mısır ve Endonezya’dan oluşan bir Güvenlik Konseyi olmalıdır. Bunların yanında bir de NATO gibi bir askerî birlik kurulmalıdır. Aynı şekilde bir ekonomik ve kültürel birlik de kurulmalıdır. Bunlardan sonra hedef Avrupa Birliği gibi bir İslâm birliği yani büyük bir İslâm devleti kurmak olmalıdır. Müslümanlar Batıya karşı ancak böyle ayakta kalabilirler. Kürt meselesi de o zaman kökünden çözülmüş olur. Böyle bir düşüncenin öncüsü aydınlar olmalıdır. Onlar bu fikri bütün Müslümanlar arasında yaymalıdır. (10 Kasım 2007 tarihli konuşması)

Sezai Karakoç’un düşünüşüne göre Kürt sorunu, Kıbrıs sorunu, Filistin sorunu ve Batı Trakya sorunu gibi sorunlar yoktur. Tek sorun vardır o da İslâm ülkesi ve milletinin parçalanmışlık sorunudur. Sorunlara yaklaşırken esası kaçırmak konuyu anlaşılmaz hâle getirir ve çözümden uzaklaştırır. Öyleyse onun büyük bir İslâm devleti kurma fikri bıçak kemiğe dayanmadan ve iş işten geçmeden kemal-i ciddiyetle masaya yatırılmalıdır.

– Son olarak Sezai Karakoç üzerine yapılan çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

– Sezai Karakoç üzerine yapılan çalışmaların büyük bir kısmını gördüm diyebilirim. Bazı dergilerin Sezai Karakoç özel sayılarını da inceledim. Sezai Karakoç’la arasına mesafe koyanlar ne yaparsa yapsınlar onun çekim alanının dışına çıkamıyorlar. Ne Necip Fazıl’a davrandıkları gibi toptan reddedebiliyorlar onu ne de İsmet Özel’de olduğu gibi kendilerinden bir parça görebiliyorlar onda. Ne tam hazmedebiliyorlar ne de tam görmezden gelebiliyorlar. İlkesiz, kararsız ve nasipsiz bir şekilde uzaktan takip ediyorlar onu.

Sezai Karakoç’u üstat kabul edenlerin yazdıklarına gelince bunların büyük çoğunluğu ya kuru akademik çalışmalar ya da gençlik çağında yazılmış duygusal ve hamasî denemelerden ibarettir. İlişkiler ve hatıralar üzerinden yazılanlarda ise hiçbir derinlik yoktur. Mahremiyete saygı anlayışıyla hatıralar eksik ve yüzeysel anlatılmıştır. Fikir namına serdedilen yorumlar da son derece sathîdir. Geriye kalan çok az sayıdaki çalışma onu anlamada işe yarayabilecek niteliktedir. Meselâ Ebubekir Eroğlu’nun Sezai Karakoç’un Şiiri (Bürde Yayınları, 1981), üstadın şiir dünyasını anlatan önemli ve öncü bir kitaptır. (Bu kitabın ikinci ve yeni bir baskısının yapılmaması ise manidardır!) Turan Karataş’ın Doğu’nun Yedinci Oğlu Sezai Karakoç (Kaknüs Yayınları, 1998) ile Münire Kevser Baş’ın Diriliş Taşları / Sezai Karakoç’un Düşünce ve Sanatında Temel Kavramlar (Lotus Yayınevi, 2008) adlı akademik çalışmaları ve bunların türevleri, üstadın şiirini anlamanın önündeki en büyük engeldir. Basit bir sayım döküm ve tasnife dayanan bu çalışmalarda Sezai Karakoç’un şiirini hem çağı içinde (tarihsel) hem edebiyatımızdaki yeri bağlamında (geleneksel) hem de kendi bütünlüğü içinde (analitik) anlamada dişe dokunan ve işe yarayabilecek bir hüküm cümlesi bulamazsınız. Böylesi çalışmaların tuhaf bir şekilde herkese uyan basmakalıp bir dili, üslûbu ve yöntemi vardır. Bir öznellik nitelikleri yoktur. Öznellik taşımadığı için de nesnellik değerleri yoktur. Bizce Sezai Karakoç, şiiri ve düşüncesiyle hâlâ bakir bir konudur. Yeni nesiller, geçmişin ve akademik camianın hastalıklı, arızalı ve kifayetsiz bakışlarından uzak durarak onu yeniden keşfetmelidir.

Konumuz Sezai Karakoç’un düşünce dünyası olduğu için çalışmamızda onun sanat ürünü olan eserlerini, poetik yazılarını ve çevirilerini kapsam dışında tuttuk. Fakat kendi bağlamlarında onlarda da ileriye dönük müthiş açılım ve hamleler gördük. Çok önemli bulduğum birine kısaca değineyim: Malûm olduğu üzere Sezai Karakoç, İkinci Yeninin önde gelen şairlerinden biridir hatta ilk öncüsü sayılır. İkinci Yeni tecrübesinden sonra yani Diriliş dergisinin ikinci dönem çıkmaya başladığı 1966’dan itibaren bu anlayışın dışında bir “Diriliş Şiiri” arayışına girer ve şiiriyle de bunun kısmen örneklerini vermeye çalışır. Dönem dönem çıkan Diriliş dergisinin dönem başlarındaki teorik / çerçeve yazıları ile İslâm dünyasının uyanışını konu ettiği bazı yazılarında edebiyata ve şairin sorumluluğuna değinirken bunun işaretlerine rastlarız. Daha sonra “Kendini Arayan Şiir: Şiirimiz I-III” başlıklı yazılarıyla bu arayışın tarihsel gerekçesini ve başka arayış denemelerinin neden sonuçsuz kaldığını anlatarak çıkış yolunu gösterir. (Edebiyat Yazıları II) Gelgelelim Sezai Karakoç üzerine yazılan hemen her yazı ve kitapta bir kısır tartışma olarak onun İkinci Yeniyle olan ilişkisi meselesine yer verilmesine rağmen hiç kimse böyle bir arayışa girdiğini fark etmemiştir bile. Muhtemelen o, İkinci Yeninin misyonunu tamamladığını ve şiirde yeni bir atılıma ihtiyaç olduğunu düşünmüştür. Zira değişen insan ve toplum şartları bunu gerektiriyordu. Zaten bu dönemde İkinci Yeninin diğer bazı öncü şairleri de toplumcu şiire doğru meyletmeye başlamıştı. Belki bu arayışla şiirinin yatağını Mehmet Âkif’e bağlamak istiyordu; onun kurtuluş hareketinin şiirini yazdığı gibi bir diriliş hareketinin şiirini yazmak istiyordu. Elbette İkinci Yeniden farklı bir şiir olacaktı bu. Ne var ki 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra bu arayışını askıya aldı veya diriliş hareketini yoluna koymayı önceledi. Bizce üstadın bu şiir arayışını fark eden ve kendi şiir çizgisini bu yöne çeviren sadece Cahit Zarifoğlu olmuştur. Onun Korku ve Yakarış’taki şiirlerini bir de bu gözle okumak gerekir. Afganistan teması ona yeni bir kapı açmış ve Sezai Karakoç’un ne yapmak istediğini anlamıştır. Aslında Mavera dergisinde yayımlanan “Okuyucularla” bölümündeki değerlendirme notlarının satır aralarında bunun ipuçları mevcuttur. Ne diyelim; arayışın kemal şartları henüz oluşmamış olabilir ama içinde yaşadığımız zaman dilimi diriliş hareketlerine gebedir ve şiir de buna dâhildir. Netice olarak onun düşüncesini anlamayan şiirini, şiirine nüfuz edemeyen de düşüncesini anlayamaz.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir