Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Çarşamba, Aralık 8, 2021

Kemâlizm İlerlemenin ve Değişmenin Önündeki Engel Mi?

“Ben size manevî mîrâs olarak hiçbir âyet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mîrâsım bilim ve akıldır. Zaman süratle ilerliyor, milletlerin, cemiyetlerin, fertlerin saâdet ve bedbahtlık telâkkileri bile değişiyor. Böyle bir dünyada, aslâ değişmeyecek hükümler getirdiğini iddiâ etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur.”
Mustafa Kemal Atatürk

Ayasofya’nın yeniden ibâdete açılması konuşuluyor, eski bir siyâsî şöyle diyor: “Ayasofya’yı Atatürk kapatmıştı. Onun kapattığı bir şey bir daha açılamaz.” Televizyondaki bir açık oturumda; “Diyânet teşkîlâtının bünyesinde değişiklik yapılmalı mı?” diye soruluyor. Orta yaşlı bir hanım; “Bence yapılmamalı, çünkü o Atatürk’ün eseridir.” yorumunu yapıyor. Tek parti döneminde, özellikle de Cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan icraatlara ilişkin bir yenilik ve değişim teklîf edildiğinde, en azından zamanın şartları gereği bir güncelleme faâliyetine ihtiyâç olduğu söylendiğinde hep aynı gerekçe öne sürülüyor.

Doksanlı yılların başında bir parti genel başkanına; parti amblemindeki altı okun artık hayatın gerçekleriyle bağdaşmadığı, on yıldan beri ülkede uygulanan serbest piyasa ekonomisinin devletçilik ilkesini geçersiz kıldığı, bu yüzden de parti amblemindeki altı okun anlamını yitirdiği, değişmesi gerektiği söylendiğinde verdiği cevap şu olmuştu: “Biliyorum ama hissiyâtım buna mânî oluyor.”

Ülkemizin Kemâlistleri, Mustafa Kemal’in doksan sene önce yaptıklarına, bütün zamanlara şâmil değişmez bir sosyal realite nazarıyla bakmakta, değişmesini değil, tartışılmasını, hattâ böyle bir konunun gündeme getirilmesini bile hoş görmemektedirler. O yılların devrim ve icraatları, anayasanın değiştirilmesi dahi teklîf edilemeyen maddeleri gibidir onlara göre. Netîcede, Mustafa Kemal’in eline değen her şey anlamsız bir kutsiyet izâfe edilerek yanına bile yaklaşılması zor bir kırmızıçizgiye dönüştüğünde, zamanla değişen şartlara göre tavır alıp icraat yapabilmek de zorlaşıyor. Bugüne kadar milletin heyecanları, memleketin en hayatî mes’eleleri hep bu engele çarparak çürümeye terk edildi.

Berlin’deki utanç duvarı yıkılalı yıllar oldu. Bizim târihimizde ise milleti ikiye bölen taştan, tuğladan yapılmış duvarlar olmadı hiçbir zaman. Fakat taş duvarların yapamadığını, zihinlerimizin etrafına ördüğümüz izm duvarlarıyla yaptık biz. Ve yine kendi ellerimizle ördüğümüz o duvarlar, beton duvarlara taş çıkartırcasına idrâkimizi betonlaştırıp bizi hayatın mantığına yenik düşürdü.

Bu ülkede yenileşmeye, akıl ve iz’an istikametindeki değişmeye karşı çıkanlar her zaman çağdaşlığıyla övünenler oldu. Bir şahsın yaptıklarının hiçbir şekilde değişmeyeceğini, asırlar geçse bile zamana yenik düşmeyeceğini iddia etmek, modern ve rasyonalist olduğunu söylerken dogmatizmin kucağına düşmektir. Daha baştan bir güncelleme faâliyetine kapıları kapatmaktır. Gerçekte bizim kendilerini Kemâlist ilân eden aydınlarımızın(!) çoğu rasyonalist değil, dogmatiktir. Nazarları da geleceğe değil, dâimâ geçmişe dönüktür. Zihinleri târihin bir dönemine sıkıştığından zamana uyum kabiliyetlerini yitirerek fikren tereddîye düşmüşlerdir.

Onlar icraatların gerçekleştiği devrin konjonktürünü dikkate almazlar. Zamanla ortaya çıkan yeni ihtiyâçların da farkında değildirler. Hayatta değişmeyen tek şeyin, değişimin kendisi olduğu gerçeği karşısında ise kördürler. Hâlbuki her devlet adamı gibi Mustafa Kemal’in icraatları da konjonktüreldir. Bütün zamanları kucaklayan bir özellik taşımaz kesinlikle. Bir liderden asırlar sonrasını görmesini beklemek de abestir zaten. Ait olduğu zamanın rûhunu okuyan ve ona göre şekil alıp çözüm üreten lider, büyük devlet adamıdır.

Kemâlistlerin göremediği şudur: Bugünkü ya da geçmişteki iktidârların yapmış olduğu icraatların bir ucu o günlere dokunduğunda, bunu geçmişin tasfiyesi olarak algılıyorlar. Hâlbuki devletçilik ilkesinin zaman içinde kadük kalması gibi akıp geçen zaman ve ortaya çıkan yeni ihtiyâçlar birçok şeyi, biz istemesek de hayatımızdan tasfiye ediyor zaten. Ayrıca milletin ezici çoğunluğu bazı şeyleri hayatından çıkarmayı murâd ediyorsa, bir fânînin adına hareket ettiğini söyleyen bir zümrenin, millî irâdenin tekerine çomak sokması doğru mudur? Demokrasilerde bir ferd ya da zümrenin mi arzuları önemlidir, yoksa milletin kahir ekseriyetinin mi?

Bir kısım aydınlarımıza(!) göre Türkiye’de hayat, Mustafa Kemal’in ölümüyle beraber âdetâ buzdolabına kaldırılmıştır. İlerleme ve modernlik onunla birlikte kemâle ermiş, yani zirveye çıkmıştır. Ulaşılabilecek ondan daha yüksek bir medenî irtifâ yoktur artık. O itibârla kendisinin aşılması da söz konusu olamaz. İlerlemenin, çağdaşlığın, modernizmin ulaşılması imkânsız zirvesidir Mustafa Kemâl Atatürk. Aksî ihtimâlin tasavvuru bile zordur. İşte bizdeki Kemâlist elitlerin kafasının içindeki modernlik fikri böylesine katı, duygusal ve de nostaljik bir şablon üzerine oturur. Değişime kapalı, otuzlu yıllarda son şeklini almış(!) şahıs fetişizmine dayanan bu fâsid mantık yön verir onların his ve reaksiyonlarına. Dipfrize koydukları şablonun buzdolabından çıkarılarak üzerinde ufacık bir değişiklik yapılmasına bile tahammül edemezler. Ezberleri şaşar sonra. Fakat arada bir tozunu almak gerekebilir onun. Zîrâ batılı değerleri bir türlü özümseyememiş toplumun hassâsiyetleri sebebiyle üzeri toz bağlayıp tanınmaz hâle gelebilir. Periyodik aralıklarla gerçekleşen darbeler de zamanla üzerinde biriktiğine inanılan toz ve küf zerrelerinden onu arındırmak adına yapılmaktadır zaten.

Onlara göre 1923, bu milletin târihindeki en kesin mîlâd, 1938’se medeniyetin ve insanlığın şâhikasıdır. O yüzden de çağdaş bir kafanın yapacağı iş, 1923’le 1938 arasında yapılan her şeye noktasına, virgülüne kadar sahip çıkmak, korumak, değişmesine ve değiştirilmesine aslâ izin vermemektir. O büyük eserin varlığına halel gelmemeli, aslına uygun bir şekilde korunmalıdır ilâ-yevm-il-kıyâme. Çünkü hasret duydukları o mâzîyi taassubla korumak, mümkünse geçmişi bire bir bugüne taşımak, çağdaş olmanın garantisi ve gereğidir. İşte bizim Kemâlist ve ilerici(!) aydınlarımızın kafasına bir mıh gibi çakılmış çağdaşlık imgesi budur.

Bu sakim anlayış, Voltaire’in, yaşadığı devir olan 14. Louis asrına izâfe ettiği anlama, ya da Francis Fukuyama’nın doksanlı yılların başında ortaya attığı “Tarihin Sonu” teorisine benzer bir açıdan. Çağdaşlık ve modernizmin en ideal formuna erişilmiştir artık. Bundan sonra yapılacak iş, zerresine bile dokunmadan onu bütünüyle sahiplenmektir. Çünkü zamanın yürüyüşü dahi eskitemez onu.

İdeolojik hipnoz, aydını inandığı değerlere ve kendisini ait saydığı dünyaya bile o denli yabancılaştırmıştır ki, ilerleme ve modernlikle hiç alâkası olmayan bir çukura yuvarlamıştır. Bu saplantılı psikoloji zaman zaman bir takım hezeyânları da sürükler beraberinde. Son yıllarda sîyâset ve toplum hayatımızda meydana gelen değişimi, Mustafa Kemal’in mîrâsına ihânet gibi gördüklerinden; “Yarın âhirette Ata’mızın yüzüne nasıl bakacağız?” diyen gülünç insanların yaşadığı bir memlekete dönüşmüştür bu ülke. İzm fanatizmi, insanımızı maalesef böylesine trajikomik bir duruma düşürmüştür.

Ölmüş bir insanın irâdesinin bütün bir milletin irâdesinin önünde olduğu fikri nasıl kabûl edilebilir? Böyle bir şey nasıl savunulur? Bir fânînin târihin bir dönemindeki tercihinin kendisinden sonra gelecek bütün kuşakların irâdesini bağlayacağı, karar alma mekanizmalarında toplumsal talep ve şartların, hayatın o anki îcâb ve ihtiyâçlarının değil de, o şahsın kendi yaşadığı dönemdeki tasarrufunun hâkim olmaya devam edeceği, hâdiselere ancak onun yön vereceği düşüncesi, dehşetli bir akıl tutulmasından başka nedir? Sadece Kemâlizm değil, hiçbir beşerî fikir ve ideoloji hesâbına da savunulamaz bu durum. Ve yine sadece Mustafa Kemal değil, Türk târihindeki hiçbir devlet adamının irâdesi için de söz konusu olamaz böyle bir şey. Tuğrul Bey, Alparslan, Osman Gazî, Fatih, Abdülhamid gibi kimisi devlet kurucusu da olan Türk târihinin en nâmlı şahsiyetlerinin irâdeleri de ancak kendi zamanlarıyla sınırlıdır. Ötesine geçemez. Milletin istikbâline, ancak ve ancak milletin âzim ve kararı yön verir.

Bu yanlış telâkki, Gazî Meclis’in duvarına kazınmış; “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” prensibiyle de bağdaşmaz. Bir fânîyi, milletin karar ve irâdesinin önüne geçirmek, her fırsatta Kemâlistler tarafından göklere çıkarılan cumhuriyetin fazîletine ve demokrasinin tabiatına da aykırıdır.

O çatı altında milletin özlem ve coşkularının sesi olmak varken bir fânînin doksan sene önceki irâdesini aynıyla devam ettirmenin derdine düşmek, fikri hür, vicdânı hür, irfânı hür bir insanın yapacağı iş midir?

Bu satırların sahibinin bir tek derdi var: Akıl ve iz’anla bağdaşmayan bir husûsa dikkatleri çekmek. İdeolojik körlüğün sebep olduğu handikapları gözler önüne sermek. Millet olarak idrâkimize giydirilmiş o deli gömleğini afişe etmek.

Artık asırlık gaflet uykumuzdan uyanmak, toplum olarak içine düştüğümüz o kör ve karanlık kuyunun içinden çıkmak zorundayız. Bir nehir gibi akıp geçen zaman içindeki bir anlık fevkalâdeliği bütün zaman ve mekânlar için değişmez reçete kabûl etmek, gaflete hapsolmaktan başka nedir? Bu toplum, geçmişteki bir tecellîyi dondurup onu bütün zamanlar için geçerli sayan ve o yüzden de yeni tecellîlere kapısını kapatan müflis zihniyetlere değil, “Dün dünde kaldı cancağızım‚ bugün yeni şeyler söylemek lazım.” diyen Mevlânâların soluğuna, “Her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası.” diyen Yunusların nefesine muhtâçtır.

Türkiye, Mustafa Kemal’in fikir dünyasıyla hiç alâkası olmayan bu köhnemiş paradigmayı târihin mezârlığına gömmedikçe, hiçbir şekilde insan haklarına saygılı, hür ve müreffeh, çağdaş bir ülke özelliğine kavuşamaz.

Derdi geçmişin hâtırasını yaşatmak olanların, bu ülkenin yarınlarını karartmaya hakkı yoktur.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir