Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Perşembe, Mayıs 13, 2021

Bir Siyâsî Denge Adamı: Turgut Özal -1

“Turgut Bey, tankın paletleri gibi olmalısın. Hem hızlı yol almalı, hem de araziye uymalısın.”
Necip Fazıl Kısakürek


Yukarıdaki söz, üstat tarafından vefâtından kısa bir süre önce kendisini ziyârete gelen Turgut Özal’a hitâben söylenmiştir. Bir siyâsî parti kurma hazırlığı içinde olan Turgut Bey, nasıl bir politika izlemesi gerektiğini sorar kendisine. Hazırcevap üstatsa hiç düşünmeden bu cevabı verir. Ecelin kapısını çalmak üzere olduğunun farkında olan Necip Fazıl bununla da kalmaz, ertesi gün Seyyid Ahmet Arvasi gibi güvendiği bazı kalem erbâbıyla basın kalemşorlarını etrafına toplayarak kendilerine şu tenbîhte bulunur: “Sakın Turgut Bey’i zâhirine bakıp da yıpratmaya kalkmayın.”


Yıllar önce bir açılış vesilesiyle davet üzere Bergama’ya gelen eski Akıncılar Derneği Başkanı Tevfik Rıza Çavuşoğlu’nun (10 Mart 1991 Pazar) şu sözlerini hiç unutmadım: “Bana göre Turgut Özal, Amerikan patentli ve Texas motorlu bir politikacıdır.” O yıllarda bu tür sözleri başkalarından da duyabilirdiniz. Turgut Bey, Amerikan politikalarına yatkınlığı sebebiyle belli çevrelerin zihninde ciddî tereddütler uyandırmış bir siyâsî figürdü. Hattâ Amerika’nın adamı olmakla bile suçlanmıştı. Zîrâ Amerikan liberal felsefesiyle, Türk halkının muhâfazakâr değerlerini harmanlayarak kurmuştu partisi ANAP’ı. Bu, bir yönüyle ulusal ve uluslararası güç merkezleriyle uzlaşma mecburiyetinin bir gereği, diğer yönüyle ise kendisine verilen öğüdün bir îcâbıydı. İktidâr yıllarındaki şahsî tutumu, meselelere yaklaşım tarzı, siyâsî tavır alışı dikkatle incelenecek olursa, bu tavsiyeye elden geldiğince uyduğu görülür.


Özal, 1950 sonrası Türkiye’sinde iktidâra gelmekle muktedir olmanın birbirinden ayrı şeyler olduğunun farkındaydı. İktidâr olsa bile alacağı radikal kararları tatbîk edebilmek hiç de kolay değildi. Direksiyon Özal’da olsa bile, fren parlamento üstü güçlerin elindeydi. Düzenden nemalanan, sistemin cidârları arasına sıkışmış bir yığın tufeylî vardı. Onlarla baş edebilmek içinse büyük bir sabır ve öngörü gerekiyordu. Rejimle alenî bir kavgaya girişmekse felâket olurdu. Sistemi değiştirebilmek için sistemle dans etmek şarttı. Kısacası millî görüş hareketinden farklı olarak siyâsetin marjında ve sistemin dışında kalarak değil de, sistemin içinde görünüp siyâsetin merkezine oturarak mevcut yapıyı tedrîcen değiştirmeye dönük politikalar izledi. Zîrâ sistemle alenen bir çatışmaya girmemiş ustası Demirel’in bile ne durumlara düştüğü ortadaydı.


Çağdaşları içinde Turgut Bey, devleti en iyi tanıyan birkaç kişiden biriydi. Siyâsî düzen ve uluslararası konjonktürle, içtimâî imkânları çok iyi etüt ettiğinden, gücünün neye yeteceğini görebiliyordu. O yüzden de adımlarını dikkatli atıyordu.


Bir siyâset adamının iktidâr koltuğuna oturduğunda sahip olması gereken üç özelliğe de sahipti: Bilgi, tecrübe ve projeler. O yüzden de ne yapacağını, nasıl hareket edeceğini iyi biliyordu. İktidârının ilk yıllarındaki büyük kalkınma hamlesini bu birikimine borçludur. Parti kurucuları arasında, devleti kendisinden daha iyi tanıyan, daha birikimli bir başkası yoktu. Turgut Bey, devleti fazla tanımayan, siyâsî tecrübesi de zayıf olan bu kadroyu, planlamadan gelen ustalığıyla bir maestro gibi yönetmiştir.


Dış görünüşü itibârıyla tam bir halk adamıydı. Tonton sıfatı kendisine boşuna yakıştırılmamıştı. Yüzüne baktığınızda, Anadolu insanının çehresine hâkim jest, mimik ve çizgilerin bir ortalamasını görürdünüz. Huy, tabiat ve insanlarla kurduğu sıcak ilişki bakımından da zâhirine ters düşmeyen bir seciyeye sahipti.


Cumhuriyet dönemindeki mühendis-politikacı tipinin bürokrasiden siyâsete uzanan üçüncü önemli ismiydi Turgut Özal. Yıllar önce siyâsete transfer olan Süleyman Demirel ve Necmettin Erbakan’dan sonra aynı yolu takip ederek bürokrasiden siyâsete geçiş yapmıştı. Yaşı onlara yakın olmasına rağmen, onlardan daha geç siyâsete girmiş fakat her ikisinden de daha hızlı bir şekilde yükselerek devletin kaptan köşküne çıkmıştı. Bu iki siyâsetçinin birbirlerine olan benzerliği, Özal’a olan benzerliklerinden fazladır. Her ikisi de Özal’dan daha derin bir entelektüel birikime sahip olmalarına rağmen O, içinde yaşadığı toplumu mühendis kafasıyla daha net ve hızlı analiz ediyordu.


Aynı ekolden gelmelerine rağmen bu iki lider, toplumu ve siyâseti O’nun kadar ustalıkla okuyamamışlardır. Zeki yaradılışa sahip bu insanlar, geniş kültürlerine rağmen O’nun kadar süratli işleyen kıvrak bir zekâya mâlik değillerdi. Turgut Bey ise kelimenin tam anlamıyla bir sür’at-i intikal dehasıydı. Önüne gelen meseleyi çabucak kavrar ve yine hızlı bir şekilde çözümleyerek sonuca varırdı. Pragmatist kişiliği ve çözüme odaklı bakış açısıyla sonuç alıcı hamlelere daha çabuk ulaşıyordu. Bu konuda sanki husûsî bir melekeye sahipti.


Evet, dünya görüşü ve aidiyeti itibârıyla bu toplumun bir mensubu olan Turgut Bey, iş yapma tarzı ve hedefe ulaşma noktasında kullandığı yöntemler açısından Amerikan pragmatik zekâsının bir ürünüydü. Uzun yıllar ABD’de kalması, O’na çağdaşlarında olmayan farklı bir özellik katmıştı.


Gündem oluşturma husûsundaki yeteneği de müthişti. Ortaya bir fikir atar, bütün kamuoyunu peşine takardı. Muhâlifleri bile oluşturduğu gündemin esiri olurlardı. Çağdaşı hiçbir siyâsetçi, kendisine bu sahada rakip olamamıştır. Birçok meselede sıra dışı bir fikir ortaya atıp kamuoyunu arkasından sürüklemesi, herkesi müspet-menfî o fikir etrafında toplayıp tartışmaya çekmesi liderlik vasfının tezâhürlerindendir.


Ayrıca dikkatleri hep istikbâle dönük olmuş, toplumun önüne her zaman yeni fikirlerle çıkmıştır. Geçmişin yaralarını kaşımaya, hele hele onlardan bir siyâsî rant devşirmeye dönük bir gayretin içine girdiği görülmemiştir.
Evet, geçmişin yaralarını kaşımamış fakat eline fırsat geçtiğinde de o yaralara merhem sürmeyi bilmiştir. Merhûm Menderes ve kader arkadaşlarının naaşlarını İmralı’daki menfâ yurdundan alıp devlet töreni ve iâde-i i’tibârla Vatan Caddesi’ne naklettirmesi, milletin gönlündeki yerini perçinledi. Yıllarca kanayan bu yara, O’nun devrinde sarıldı.


Yaraları sarmaya dönük icrâatlarından biri de, 1991 yılında Türk Ceza Kanunu’nun 141, 142 ve 163. maddelerini kaldırması oldu. Yıllardan beri düşünce özgürlüğüne ket vuran bu maddeler, o yıl içinde çıkarılan “Terörle Mücâdele Kanunu”na yapılan bir ilâveyle toplumun gündeminden çıktı. Böylelikle 12 Eylül sonrası siyâsî gerekçelerle vatandaşlıktan çıkarılan on üç bin kişiye yeniden vatana ve vatandaşlığa dönüş imkânı sağlandı. Özal’ın sağladığı imkânlarla 1987’de Cem Karaca, 1991’de de Kadir Mısıroğlu yıllarca süren gurbet hayatlarına noktayı koyarak yurda dönebildiler.


Sağ tandanslı bir siyâsetçi olmasına rağmen, bu konuda ayrımcılık yapmamış, fark gözetmeksizin her kesimden insana kucak açmıştır. 2000-2007 yılları arasında cumhurbaşkanlığı yapmış bir zâtın, teröre bulaşan solcuları bile affederken yıllardan beri yurt dışında çile doldurup vatan özlemiyle yanan ve âhir ömründe ülkesine dönmek için yanıp tutuşan sağ görüşlü gazeteci-yazar İlhan Bardakçı’ya karşı takınmış olduğu tavır, bu ülkede hangi kesimin daha demokrat olduğunu göstermesi açısından yeterli bir örnektir.


Özal, yöneticilik yaptığı kurumlardaki yakın mesâi arkadaşlarını seçerken de aynı tutumu benimsemiş, inanç ve dünya görüşü farklılığını dikkate almamıştır. Aşırı sağdan aşırı sola kadar çok farklı görüş sahipleriyle çalışmıştır. O’nun için aslolan, kişinin sahasının uzmanı olması ve yaptığı işin hakkını vermesidir. Nitekim bürokrasiden siyâsete geçiş yaparken de bu düşünce yapısına sadık kalarak ANAP’ı, dört eğilimi birleştiren bir hizmet partisi olarak kurmuştur. Birbirine zıt görüş sahiplerini aynı çatı altında istihdâm edebilmesi, sevk ve idâre kabiliyetinin yüksekliğini ve çağdaşlarında az bulunan modern bir bakış açısına sahip olduğunu gösteriyordu.


Hoşgörülü bir devlet adamıydı. O’na gelinceye kadar hiçbir cumhurbaşkanının karikatürü yapılmamıştı. Kendisi bu konuda ilktir. Eğer göz yummasaydı, yapılamazdı. İlk günlerde basının kendisine yönelik salvolarına karşı da oldukça sabırlı davranmıştır. Fakat zaman içinde sabrı taşmış, eleştiride sınır tanımayan muârızlarıyla mahkemelik olmuştur. Bu, kendisi için bir nakîse değildir. Unutmayalım ki, kendisinden önceki hiçbir siyâset adamına O’na saldırıldığı kadar saldırılmadı. Rejimin kalkanı olan unsurlar tarafından ağır hücûmlara uğradı. Bütün bir basın koro hâlinde kendisine yüklendi.


Turgut Bey, bürokrasiden gelmesine, devletin içinde yetişmesine rağmen, görmeye alışık olduğumuz klâsik devlet adamı zihniyetine uzaktı. Devlet adamlığını belli bir format ve hayat üslûbuna sıkıştıran bir anlayışa sahip değildi. Hesapsız hareket etmiyor ama hata yapmaktan da çekinmiyordu. Gerektiğinde risk almaktan korkmayan gözü pek bir icrâat adamıydı. Alacağı kararın muhtemel netîcelerini inceden inceye hesaplamaktansa, onun müspet-menfî sonuçlarını sahada görmeyi tercih eden bir yaklaşıma sahipti. Devlete kutsallık atfetmiyordu. O’nun gözünde devlet, millete hizmet için vardı. Devletin hata yapmayacağı gibi bir görüşe sahip değildi. O yüzden de hızlı karar alıyor, pratiği güçlü bir siyâsetçi olarak hemen uygulamaya geçiyordu. Kendisinin bu tavrı zaman zaman ciddî eleştirilerin konusu olmuştur.


“En kötü karar, kararsızlıktan iyidir.” düstûruna sahip Özal, “Devlet adamının hata yapma lüksü yoktur.” düşüncesini aşmış bir siyâsî figür olarak hem kendisinden önce ve sonrakilerden daha çok iş yapmış hem de yeni bir dönemin kapılarını açmıştır.


Batı’yı erkenden, ta ellili yılların başında tanımış, yıllar içerisinde bu dünyanın geçirdiği baş döndürücü değişimi yakından görmüştü. Öykündüğümüz dünya ile aramızdaki uçurumun farkındaydı. O yüzden de hızlı hareket etmenin lüzûmuna inanıyor, yürümekten, koşmaktan öte sıçramanın şart olduğunu düşünüyordu.


Turgut Özal’ı devlet idâresinde başarılı kılan sâiklerden biri de, aktif siyâsete girmeden evvel devlet ve toplumun farklı kademelerinde çalışmış olmasıdır. Hem bürokrasi hem işveren sendikaları ve hem de özel sektörde yöneticilik yapması, kendisine farklı bir devlet adamlığı perspektifi kazandırmıştı. Bu zengin tecrübe sayesinde, tarafları nasıl idâre edeceğini ve aralarında nasıl bir denge kuracağını biliyordu.
Süleyman Demirel’in unvanı “Barajlar Kralı” idi. Turgut Özal’a da “Otoyollar Kralı” dense yeridir. Osmanlı’nın son, Cumhuriyetin ilk yıllarında ülke demir ağlarla örülmüştü. Özal’ın döneminde ise ülke doğudan batıya, güneyden kuzeye duble yollarla örüldü. Peşinden gelenler kendisini bu sahada geçseler de bu çığırı açan O olduğu için, bu unvan en çok kendisine yakışır.


Turgut Bey’in otoyol politikası muhâlefet tarafından zaman zaman o günün şartlarında pek de haksız sayılamayacak eleştirilere hedef oldu. Bu eleştirilerin bir kısmı da yerindeydi. Ama yapılanlara bugün baktığımızda, o siyâsetin doğru bir siyâset olduğunu görüyoruz.


La Rochefoucauld’a ait bir söz vardır ki, ne zaman işitsem aklıma hep Özal’ı getirmiştir. “İnsanın zekâsını gizleyebilmesi, büyük bir zekâyı gösterir.” der ünlü Fransız düşünürü.


Aktif siyâsete girmeye karar verdiği güne kadar kamuoyu, O’nun bir lider olarak toplumun önüne çıkabileceğini, o vasıf ve kalibreye sahip olduğunu düşünmemiştir. Geleceğin başbakanı ya da cumhurbaşkanı gözüyle bakmamıştır. Kendisine biçilebilecek değer, en fazla ikinci adamlıktır. Siyâsete adım attığı günden itibârense O, bu kanâati ters yüz etmiş, usta bir siyâset adamı olduğunu göstermiştir.


Kanâatimce kendisini tanımlayabilecek en güzel sözlerden biridir bu. Başbakanlık makamına oturuncaya kadar kimse Özal’ın dehasını fark edememiş, liderlik yapabileceğine ihtimâl vermemiştir. Yalnızca Demirel gibi kendisini çok yakından tanıyan birkaç kişi müstesnâ…


Özal, erken öten horozun başının çabuk kesileceğini biliyordu. O yüzden de bir Bedrettin Dalan gibi acemice davranıp vaktinden önce kendini pazarlamaya kalkmamıştır. Böylelikle, birçok siyâsetçinin içine düştüğü durumdan kendini korumuş, yıpratılarak tasfiye edilmekten kurtulmuştur.


Tabiî Turgut Bey’i iktidâra taşıyan yalnızca zekâsı değildi, tâlihi de hep yâr ve yâver olmuştur kendisine.


Siyâsete girmeden önceki yıllarına baktığımızda, Özal’ın yıldızının inişli çıkışlı bir seyir takip ettiğini görürüz. Âdeta iki adım ileri, bir adım geri…


12 Eylül’den sonra ise büyük ve hızlı yükselişi başlar. Sanki darbe Özal’ın ikbâl yıldızını parlatmak için yapılmıştır. Eğer darbe olmasaydı, bir lider olarak temâyüz edemezdi. 1977 seçimlerinde milletvekili seçilseydi, seksen sonrası kendisine siyâset yasağı getirilmiş bir milletvekili eskisi olarak hayatını tamamlayacaktı. Eğer darbeden önce parti genel başkanlığına oynayacak olsa, büyük ihtimâl Kamran İnan’ın durumuna düşüp dışlanacaktı. Kader, eski lider ve politikacıların nadasa çekildiği bir vasatta kendisine bir fırsat sundu, O da bu fırsatı değerlendirerek zirvelere çıktı.


Stefan Zweig’in, büyük adamların yazgılarının belirlendiği anlara işâret eden “Yıldızının Parladığı Anlar” isimli bir eseri vardır. 1942’de ölen Zweig, Turgut Özal’ı tanıyıp hakkında bir biyografi yazacak olsaydı, herhalde İzmir’den aday olduğu 1977’deki milletvekili genel seçimlerini büyük yükselişinin başlangıcı olarak alırdı. Zîrâ bu târih, Özal’ın yıldızının parladığı andır. O gün milletvekili seçilseydi, istikbâlde cumhurbaşkanı olamayacaktı. Seçimleri kaybetmesi, O’na müstesnâ bir bahtın kapılarını açtı.


Bazı ufak kazançlar size bütün kapıları kapatır. Bazı küçük kayıplarsa sizi daha büyük ufuklara taşır. Ama insan bunu içinde yaşarken göremez. Ancak zaman, neyin kayıp, neyinse kazanç olduğunu öğretir insanoğluna.


12 Eylül sonrası siyâsî ikliminde son derece elverişli bir ortam yakalamıştı. Bütün partilerin kapatıldığı, meclisin feshedildiği, mevcut kadroların tamamına yakınına siyâset yasağı getirildiği, kelimenin tam anlamıyla politik bir sıfırlamanın yaşandığı bir ortamda çıkmıştı siyâset minderine. Bu, hiç şüphesiz kendisi için büyük şanstı.


Eskinin devamı olup emânetçilere kurdurulan bütün partiler Milli Güvenlik Konseyi tarafından veto edilmiş, sadece üç partinin seçimlere girmesine yeşil ışık yakılmıştı. Fakat bu üç partiden ikisinin başındaki genel başkanlar Türk halkına lider olabilecek kişilik profilinden uzaktılar. Konseyin desteğine almasına rağmen halka inme kabiliyeti son derece zayıf asker emeklisi bir Cumhuriyet bürokratı (Turgut Sunalp) ile bir zamanlar İsmet Paşa’nın özel kalem müdürlüğünü de yapmasına rağmen siyâsî yeteneği sınırlı bir şahsın (Necdet Calp) karşısına Özal gibi hem devleti hem de toplumu çok yakından tanıyan, rakiplerine nispetle halkla buluşma potansiyeli de hayli yüksek olan bir aday çıkartıldı. Eskinin devamı olmayan her üç parti de yeni kurulmuş siyâsî teşekküller olduğu için bu seçimde liderlerin sergileyeceği performans seçim sonuçları üzerindeki yegâne belirleyiciydi.


Halk, bu iki cumhuriyet bürokratının çehre ve tavrında devletin, rûhuna şamar gibi inen soğuk yüzünü, Turgut Bey’in yüz çizgileriyle sempatik yaklaşımında ise kendini gördü. Ve tabiatıyla da kendine benzeyeni seçti.


Zaten televizyonda liderler arasında gerçekleşen ilk açık oturumdan sonra yapılan kamuoyu yoklamalarında da kimin kazanacağı belli olmuştu. Bu, aynı zamanda seçimlerden sonraki siyâsî tabloyu da ortaya koyuyordu. Güçlü bir başbakan ve iktidâr karşısında siyâsî yetenekleri sınırlı ve liderlikleri tartışmalı iki şahsın komuta ettiği zayıf bir muhâlefet. Belki hiçbir seçimde, bu seçimde olduğu kadar, liderlerin performansı öne çıkarak seçim sonuçlarını belirlememiştir.


Turgut Bey’in şanslı olduğu konulardan biri de iktidârının ilk döneminde zayıf bir muhâlefete muhatap olmasıydı. Bu konuda Tayyip Bey’den daha şanslı olduğu bile söylenebilir. En azından muhâlifleri kifâyetsiz de olsalar, devlet terbiyesi almış adamlardı.


Zamanla 12 Eylül eleştirilmeye başlandı ve bütün fatura Evren Paşa’ya kesildi. Darbenin olanca yükü omuzlarına bindi. 12 Eylül ve marazlarının müsebbibi olmakla suçlandı ve hayatının son günlerinde ağır hücûmlara uğrayarak âdeta ölümünü bekler hâle geldi. Turgut Özal ise yeni siyâsî düzenin gülünü kokladı ama dikeninden hiç zarar görmedi. Çağdaşlarına göre erken bir yaşta ve de zirvede iken hayata veda etmesi ise belki de tâlihinin bir başka veçhesidir.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir