Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Çarşamba, Ekim 27, 2021

İmam Gazali’yi Doğru Anlamak

Geçen haftaki yazımızda İmam Gazali’yi -pek çok kimse gibi- ilimlerin tasnifi noktasında eleştirince, bir arkadaş “kim oluyorsun da İmam Gazali’yi eleştiriyorsun” demişti. Bunun üzerine bu haftaki yazımızı İmam Gazali’ye ayırdık.

Konuya geçmeden önce bir iki ilke belirlemek isterim. Birinci ilke şudur: Din ölçeğinde Allah’ın vahyi ve o vahyin muhatabı olan Resullullah hariç, her insan eleştirilmeye müsaittir. Eleştiri (müzakere) yapılmazsa, “tapınma” başlar ve orada asla hakikat beklenemez
İkinci ilke; ilimde otorite (allame, hüccet) sayılmak, en doğrusunu bilmek değildir. En doğrusunu sadece Allah bilir.
Üçüncü ilke; Dinde şahıslara değil, doğrulara uymak esastır. Onun için şahısların değil, doğruların peşinde olmalıyız.

İlim/bilim tarihine baktığımızda kimi insanların mutlak otorite kabul edildiklerini görürüz. Resulullah döneminde tek otorite vahiydi ve o vahye uyan Muhammed as idi. Sonrasında -özellikle ilk iki asırdan sonra- ilimle uğraşan bazı kimseler, vahiy yerine otoriter kabul edilmeye başlandılar. Önce mezhep imamları, ardından tasavvuf önderleri otorite kabul edilerek vahyin ve elçisinin önüne geçirildiler.

Tasavvufta derinleştiklerini söyleyen bazı zatlar, Allah’tan ilham(vahiy) aldıklarını, Allah’ın kendileriyle konuştuğunu ileri sürerek halkı manevi baskı altına alarak etkilemeye çalıştılar. İlimde otorite kabul edilince de artık müzakere edilmez ve bilgilerinin doğruluğu ispatlanamaz hale geldi. Kur’an ölçü olmaktan çıktı. Halbuki ölçü, otorite olanlar değil, Kur’an ve elçisi olmalıydı.

Esasen hiç kimse ilimde kendisini mutlak otorite göremeyeceği gibi, başkasını da otorite gösteremez; ancak ilim tarihine baktığımızda, maalesef pek çok kimse otorite kabul edilerek Kur’an’ın ve elçisinin önüne geçirilmiştir. Bu yüzden nakilcilik, taklitçilik, mezhepçilik, statükoculuk başını alıp gitmiş, düşünce üretme, felsefe, akıl, bilim, medeniyet gibi kavramlar bu gelenek içerisinde neredeyse kaybolup gitmiştir.

Bunları söylerken “ilimde derinleşmiş” yani bugünkü ifadeyle “otoriter duruma gelmiş kimse yoktur” demiyorum. Elbette ilimde yükselmiş pek çok insan vardır. Çalışma ve eserleriyle kendilerini ispatlamışlardır; ancak otoriter kabul edilenlerin her şeyi doğru bildiği, içtihatlarının mutlak doğru olduğu ve uyulması gerektiği anlamına gelmez. Onların da yanlışları mutlaka vardır. Zaten farklı yorum ve içtihatlarda bulunmaları da onu gösterir.

Kabul etmek gerekir ki İslam dünyasında İmam Gazali de hüccet/otorite kabul edilmiş bir alimdir. Bu yükselmesinde elbette kendi payı kadar takipçilerinin (öğrencilerinin) payı büyüktür.
1058 yılında Horosan Tus Şehrinde dünyaya gelen, zeki ve çalışkan olan Gazali, erken yaşlarda ilim tahsiline başlamış ve daha sonra da İmam Cüveyni’nin yanında 1080-1085) beş yıl öğrencilik yapmıştır. Bu zaman zarfında Fıkıh, Usul, Mantık, Kelamı ve Felsefe okuduğu, 400’üzerinde eser yazdığı ve bunlardan 70 tanesinin günümüze kadar geldiği belirtilmektedir. Fıkıh ve tasavvuf konularının işlendiği “İhya” adlı eseri, en meşhur olan eseridir.

İmam Gazali 34 yaşında iken Bağdat Nizâmiye Medresesine Müderris olarak tayin edildi, sonra da baş müderris oldu. Burada yoğun bir tedrisata başladı; fakat ancak dört yıl dayanabildi. Medresenin kurucusu Nizam’ul-Mülk’ün, Batıni fedaileri tarafından öldürülmesi, ardından dönemin hükümdarı Melikşah’ın faili meçhul bir suikaste kurban gitmesi, Gazali’nin sağlığının bozulmasına (bunalıma girmesine) neden oldu ve hekimlerin de önerisi üzerine Bağdat’taki Nizamiye medresesinden ayrılmak zorunda kaldı.
Bir süre Şam, kudüs, Mekke’de kaldıktan sonra tekrar memleketi Tus’a döndü. Vefatı olan 1111 yılına kadar (on yedi yıl) bunalımlı hastalığı devem etti. Yakalandığı bu hastalık sebebiyle dünya nimetlerinden elini eteğini çekerek tasavvufta huzur bulmaya başladı ve tekkede müritler ile birlikte sufi bir yaşam sürdürdü.
Gazali, İhya adlı eserini Bağdat’tan ayrıldıktan sonra, yani bunalımlı döneminde ve tasavvufa tam yöneldiği dönemde yazdı. Dolayısıyla topladığı rivayetleri bir ölçü ve ayıklamaya tabi tutmadan, sonucunun nereye vardığını düşünmeden kitabına aldı.

Başlangıçta kelam ve felsefe okuyan Gazali, zamanla İmam Şafii, Malik, Ahmed, Eşari, Süfyan ve diğer selefi hadisçilerin etkisinde kalarak bu ilimlere düşman oldu. Erken tarihlerde akılcılık ile lafızcılık (nasçılık) beraber atbaşı giderken, Gazli ile birlikte Kelam ve Felsefeye açılan savaşla akılcılık mahkum edildi, nasçılık hakim kılındı. Böylece İslam’da düşünce özgürlüğünü ve akılcılığı çıkmaza soktular ve işlevsiz hale getirdiler. Kelam ve felsefeyle uğraşanları da bozguncu, karıştırıcı, sapık, hatta kafir kimseler olarak göstermeye çalıştılar.

Özellikle Haricilik, Selefilik ve Eş’arilik müntesipleri aklı merkeze alanları sapık ve kafir saymayı adet haline getirdiler. Gazali’nin başını çektiği akıl karşıtlığı, İslâm dünyasında maalesef günümüze kadar devam etmiştir. Bu gün halen ilahiyat fakültelerinde Kelam, felsefe, düşünce ve akıl düşmanlığı devam etmektedir.

Gazali’nin önemli bir hatası, Eş’ari paradigmasıyla sahneye çıkmış olmasıdır. Eş’ari, Kur’an’ın vurguladığı insan iradesini kaldırdı. Gazali de Eş’ari’nin bu düşüncesini benimseyerek tasavvufa aktardı. Evet, Eş’ari ve onun izini takip eden Gazali, dinde akıl ve şeriat ayrımcılığı yaparak aklı şeriata mahkum ettiler. Zan edildi ki vahiy Allah’ın yaratığı, akıl da insanın yarattığıdır. Dolayısıyla vahiy konuşursa Allah konuşmuş olacak, akıl konuşursa insan konuşmuş olacaktır. Halbuki vahyi de akıl da yaratan Allah’tır. Vahyin muhatabı akıldır; akıl olmadan vahiy nasıl anlaşılacak ki!

Gazali’nin, bütün bilimlerin inkişaf ettiği ve olgunluğa eriştiği bir çağda yaşamış olması büyük bir avantajdı; ancak bu ilimleri çağın idrakine taşıyarak bir sistem oluşturamadı. Aklı kullanmak ve ilimleri güncellemek yerine, aklı, düşünceyi (felsefeyi) yerden yere vurdu, işlevsiz kıldı. Devamındaki çağlarda İslâm bilimleri ve medeniyeti onların gölgesinde dibe vurdu.

Gazali’nin düşüncesi ve yerleştirdiği statüko öylesine kabul gördü ki İhya adlı eseri, Kur’an’dan daha çok rağbet gördü, gelenekselcilerin baş kitabı oldu. İmam Nevevi (ö.1277), “İhya” adlı eser hakkında şöyle demişti: “Nerde ise veya az kaldı, İhya Kur’an olacaktı!”

İslâm ilimleri ve medeniyetinin çöküşünün sebeplerinden biri de Gazali ve diğer ulemayı otorite/üstad kabul edip, onların, akıl, bilim ve felsefe düşmanlığını sürdürmektir. Halbuki -kim olursa olsun- ulemayı ilimde ve dinde otorite kabul etmek demek, onların yanılmazlığını düşünmek ve taklit geleneğini sürdürmek demektir. Bu da otorite tapıcılığından, köle olmaktan başka bir şey vermeyecektir.

Eğer İslam dünyası yeniden ihya olup dünyaya önderlik yapacak ise, akılcılığı ilmin merkezine yerleştiren Mutezile, Maturidi ve İbni Rüşd gibi alimlerin müktesebatından yararlanmak gerekir. Gazali’den de elbette yararlanacak çok şey vardır. Özellikle dünya metaına dalanlar, nefsinin isteklerine tapanlar, ahiret hayatını ciddiye almayanlar için Gazali’nin eserlerinde önemli uyarılar vardır. O uyarılara elbette kulak vermek gerekir.

Gazali ile ilgili şunun da belirterek konuyu kapatalım: Gazali, gerçekten yazdığı yüzlerce eserle kendisini bir ilim adamı olarak ispatlamıştır. 53 yıllık kısa ömrüne çok eserler sığdırmıştır. 80-90 yıl yaşamış olsaydı, kim bilir daha neler üretecekti; ancak şunu da belirtelim ki daha kırkına varmadan bunalıma girmiş olması, onu sağlıklı düşünmekten alıkoymuştur. Tarihte pek çok kimse, sağlığı bozulunca, duygusal düşünmeye başlamış ve daha çok kendini ibadete vermiş, “inzivaya” girerek dünyadan elini çekmeye başlamıştır. Bu da çok doğaldır. (Musa Carulllah buna güzel bir örnektir.)
İşte, İmam Gazali’yi de bu katagoride ele alıp, yazdıklarını vahiy ve akıl süzgecinden geçirerek yararlanmak lazımdır. Kendisine Allah’tan rahmet dilerim.

Selam ve muhabbetlerimle…

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir