Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Perşembe, Nisan 22, 2021

Görevimiz “İman Sorgulamak” Değil, Zulmü Sorgulamaktır

Ülkemizde “din” merkezli tartışmalardan biri de bazı kimseler için “bunların cenaze namazı kılınmaz” tartışmasıdır.
Evet, bazı kimseler, Müslümanlıktan uzak gördüğü kimseler için, “bu kişiler camiye getirilmemeli ve cenaze namazı kılınmamalıdır” şeklinde beyanlarda bulunmaktadırlar. Bu beyanlara karşı çıkanlar da şöyle cevap vermektedirler:

“Bir kişinin Müslüman olup olmadığı hakkında karar verirken, yüzde 99 aleyhinde, yüzde bir de lehinde bir emare (işaret) görmek yeterlidir. Yüzde birlik o emare kişinin Müslüman olduğuna yeterli delildir.”

Belirtmek isterim ki bir kişinin mümin olması başka, Müslümanlar arasında görünmesi başkadır. Kimin gerçek mümin olduğunu ancak Allah bilir. Kişinin Müslüman olması ise, beyanına bağlıdır. “Ben de inanıyorum, Müslümanım” diyorsa, bu beyanı Müslüman camiadan sayılmasına yeterli kanıttır. Zaten bütün hukuk sistemlerinde geçerli olan kural, kişinin beyanıdır.

Müslüman olduğunu beyan eden birine, “hayır, sen Müslüman değilsin” denilemez. Dolayısıyla “cenazemi camiye götürmeyin, namaz kılmayın” şeklinde kişinin bir vasiyeti olmadığı sürece, kişi camiye götürülür ve namazı da kılınır.

(NOT: Her ne kadar halk arasında “cenaze namazı” deniliyorsa da ifa edilen o görev, namaz değil, sadece ölüye dua ve hayırla yad etmekten başka bir şey değildir.)

Bazı arkadaşlar, Tevbe suresindeki (84) ayeti hatırlatarak, Resulullah’ın münafıkların namazını kılmadığını, dolayısıyla bugün de Müslüman kisveli münafıkların namazlarının kılınmayacağını dile getirebilirler; ancak bilmelidirler ki söz konusu ayet, kimlerin münafık ve aynı zamanda Müslümanlara karşı düşmanlık içerisinde olduğunu bizzat Allah vahiyle elçisine bildirmektedir.

“Onlardan (münafıklardan) ölmüş olan hiç birinin kabri başında durarak duada bulunma; çünkü onlar, Allah ve Resulüne karşı çıktılar ve fasık olarak öldüler.” (Tevbe, 84)

Çağımızda kimseye vahiy gelmediğine göre –inanç noktasında- gerçek anlamda münafıkları tanıma imkanımız olmadığı gibi, zaten insanların imanını sorgulama hakkımız da yoktur. Sadece iman değil, namaz, oruç, hac gibi bireysel ibadetleri de sorgulayamayız. Kişinin inanıp inanmadığını, Allah’a karşı ibadetlerini yapıp yapmadığını Allah’a bırakacağız. Allah’a ait olan mevzuları biz sorgulayamayız. Bizler, insanlara yönelik icraatlarına bakar ve ona göre değerlendirmelerde bulunuruz.

Şunun da altını çizerek belirtelim ki “elbette Allah’a ait olan mevzuları biz sorgulayamayız” ancak, kendilerini Müslüman kabul eden ve etmeyen herkesin sahih bir akideye, sağlam dini bilgilere sahip olması için her türlü çaba, tebliğ (eğitim-öğretim) yapmak zorundayız. Yani din eğitim ve öğretimi, uzmanları tarafından kesintisiz olarak -özellikle çocuklar ve gençler için- mutlaka en doğru şekilde sürdürülmelidir. Bu, Müslümanlar için farzı kifaye hükmündedir.

Kimin gerçek Mümin/Müslüman olup olmadığı ve cenazesinin kılınıp kılınmadığı tartışması yapılacak ise -bence- adalet, hak ve ahlak merkezli yapılmalıdır. İnsanlar “ne kadar inanıyor, ne kadar ibadet ediyor” üzerinden değil, “hak, adalet ve ahlak kurallarına ne derece uyuyorlar” ona bakmak gerekir. Onun için, insanlara karşı adaletli davranmayanlar, bütün varlıkların haklarını korumak için gayret göstermeyenler, yaşamlarını ahlak ilkelerine göre sürdürmeyip toplumu ifsat edenler uyarılmalı ve bir şekilde cezalandırılmalıdırlar.

Diğer taraftan, kişi Müslüman olduğunu iddia etse de eğer, İslama ve Müslümanlara karşı maddi-manevi savaş açanlarla beraber oluyorsa, onlara destek sağlıyorsa, bozgunculuk yaparak İslamın getirdiği huzur ve barışı ortadan kaldırmaya çalışıyorsa mutlaka uyarılıp cezalandırılmalıdır.

Müslüman olduğunu iddia eden, tam anlamıyla Müslümanca yaşayamıyorsa da tarafını/kıblesini, kimlerden yana olduğunu net bir şekilde ortaya koymak zorundadır; zira Allah, “Ey iman edenler! Babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) olsa, eğer inkarcılar tarafında yer alıyorlarsa, onları dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir” (Tevbe, 23) buyurarak, müminlerin/Müslümanların kimlerle beraber olması gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Bilinmelidir ki dinin geliş amacı, siyasal alanda dinin yayılmasındaki engelleri kaldırmak, sosyal alanda da insanlar arasındaki barış ve huzur ortamını sağlamaktır. Onun içindir ki, dinin adı İslam, yani “barış” olmuştur. Yine onun içindir ki Müslümanların bütün derdi, Allah’ın mülkünde, Allah’ın dini olan İslam’ı yaymak, zulüm ve adaletsizlikleri ortadan kaldırmak, sosyal alanda barış ve huzur ortamını sağlamak ve herkesin barış ve kardeşlik içerisinde yaşamalarına imkan hazırlamaktır. İşte insanlığa örnek ve rehber olan Resulullah as’ın bütün çaba ve mücadelesi de bu ilkeleri gerçekleştirmekten başka bir şey değildi.

Sonuç olarak belirtmek gerekirse, Müslüman olduğunu beyan eden ve İslama ve Müslümanlara –maddi manevi- savaş açmayan kimselere “sen Müslüman değilsin” denmemelidir; Müslüman olarak muamele görür; ancak topluma yönelik davranışları mercek altına alınır. Her türlü zulmün, (kayırma, çalma, yaralama, aldatma, ifsat vd.) mutlaka hesabı sorulur, sorulmalıdır.

Onun için, sadece “Müslümanım” diyen değil, “insanım” diyen herkesin -insanların imanını değil- zulmü sorgulaması ve karşı durmasının insanlık görevi olduğunun bilincinde hareket etmesi zorunludur.

“Zulmedenler, kıyamet günündeki o korkunç azaptan kurtulmak için, yeryüzündeki her şeyi, hatta iki katını kurtuluş bedeli olarak vermekten çekinmezler; ancak nafile…” (Zümer, 47)

Selam ve muhabbetlerimle…

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir