Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Çarşamba, Ekim 27, 2021

Bundan Sonra Trump

Demirel, Ecevit, Erbakan, Türkeş… Siyâsî hayatımızın en uzun soluklu şahsiyetleri. Beğenelim ya da beğenmeyelim, liderliklerini tartışamayız. Hattâ Türk toplumundaki siyâsî karşılığı maksimum %1’in üzerine çıkamayacak olan Perinçek için de rahatlıkla aynı şey söylenebilir.

Evet, birbirine zıt birçok özelliğe sahip bu şahısların ortak paydası lider olmaları… Peki, o hâlde bu şahısları lider konumuna yükselten müşterekleri nedir? En zor şartlarda hattâ gözden düşürülmüş, bir köşeye atılmış, menkûb vaziyetteyken bile mücâdele yolundaki azîm ve irâdelerini kaybetmemiş olmaları. Büyük altüst oluşlar yaşadıktan sonra dahi sanki hiçbir şey olmamış gibi düştükleri yerden kalkarak aynı kararlılıkla yollarına devam etmeleri. Heves ve heyecânlarını bir an bile olsun kaybetmeden. 1987 senesinde yasaklı döneminin bitmesinden sonra katıldığı ve genel başkan seçildiği DYP Kongresi’nde, Süleyman Demirel’in kürsüye çıkar çıkmaz söylediği şu ilk söz, bu psikolojiyi çok iyi anlatıyor: Nerde kalmıştık?

Lider olmak sanıldığından daha zor. Herkes vazgeçebilir ama liderin öyle bir lüksü yok. Lider en zor şartlarda bile vazgeçmeyen adam olmak zorunda. Tabiî bunun için de çelikten bir sinir sistemine sahip olması gerekiyor. Çünkü o olmadan hiçbir şey başarılamaz.

Bu adamlar uzun süren siyâsî hayatları boyunca çok düştüler ama düştükleri yerden de her seferinde hiç yüksünmeden kalkmasını bildiler. Uğradıkları kötü muâmeleleri unutmasalar da hiçbir zaman “Lânet olsun!” deyip siyâset defterini kapatmayı düşünmediler. Siyâsetin her türlü çile ve stresine katlanmayı göze aldılar. Ta ki zaman onları ıskartaya çıkartana dek…

Geçen asır bir liderler yüzyılı oldu. Târihte en çok lider, bu yüzyılda yetişti. Bunun en önemli sebebi de geçen asırda dünyanın hâtırı sayılır kısmının demokrasi idâresine geçmiş olmasıdır. Seçim ve aparatı olan unsurlardan oluşan demokrasi, bir siyâset adamının liderliğini, diğer sistemlere göre daha net çizgilerle test edebilen bir rejimdir.

Devlet adamlığı, siyâset adamlığı ve liderlik. Birbiriyle irtibâtlı fakat yüzde yüz birbirinin muâdili olmayan kavramlar. Hem devlet adamı, hem siyâset adamı ve hem de lider olmak zor. Her üç vasfı da şahsında toplamış kişi sayısı çok az. Belki Fransızların müteveffâ cumhurbaşkanı Charles De Gaulle için bu söylenebilir.

Dört yıllık performansını ve mücâdeleci kişiliğini göz önüne aldığımızda Trump’ı rahatlıkla siyâset adamlığı kategorisine yerleştirebiliriz. Evet, iş hayatının içinden gelen Trump, mücâdeleci bir kişiliğe sahip. Bence bu, O’nun en önemli özelliği… Diğer ikisinin üstünde olan devlet adamlığı ise kendisine ne kadar yakışır, bilemem. Evrensel kriterlerin yanında ayrıca her toplumun bu konuda kendine özgü standartları olduğunu düşünüyorum. 

Gelelim liderliğine… Yaklaşık yarım asırdan bu yana hiçbir Amerikan başkanı kendi adıyla anılan bir halk hareketinin simgesi olmadı. Trumpizm gibi bir sosyal cereyana adını verecek kadar dominant bir kişilik sergilemedi. Trump’ı, Kennedy’den sonra gelen başkanlardan ayıran en önemli özelliği bu. Fakat buna rağmen, kendisinin liderliği henüz tescillenmemiştir. Bundan sonra sergileyeceği tutum, göstereceği performans, liderliğinin önündeki engelleri kaldıracaktır. O yüzden de kendisi için liderliğinin test edileceği bir süreç başlıyor.

Amerikan sistemi lider çıkaramıyor. O şekilde formatlanmış. Son yarım asırda başkanlık koltuğuna oturan şahısların hiçbiri lider değil. Ford, Carter, Reagan, Bush, Clinton, Obama… Ne de koltuğun şu anki sahibi Biden. Bir siyâsî harekete uzun yıllar yön veren şahıslar bu yapı içerisinde yoklar. Birilerinin arzusuyla koltuğa oturan şahıs, yine birilerinin arzusuyla koltuğunu terk ediyor. Onlar adeta süper yetkilere sahip en tepe noktada oturan seçtirilmiş mutemetler. Ama kesinlikle hiçbiri lider değil. Bir mutabakat ile koltuğa oturmuş, arkalarında gerçek bir halk desteği olmayan şahısların siyâseten güçlü olup halka hizmet etmelerine de imkân yok. İster istemez koltuğu borçlu oldukları yapının kulu oluyorlar.

Son yüzyılda gelen başkanların çoğu, Amerikanvari propaganda tekniklerini mâhirâne bir şekilde kullanarak algı oluşturmaya çalışan başarılı birer halkla ilişkiler müdürü oldular. Onlar koltuklarında otururken gerilerde hep başkaları yönetti Amerika’yı. Onların görevi ise kendilerine dayatılan kanûnları geçirmek, önlerine konan karârnâmelere en yetkili resmî noter sıfatıyla mühür vurmak oldu. Bunun istisnâsı Kennedy’dir.

Amerikan siyâsî hayatında ilk defa Trump’ın şahsında bir lider doğmak üzere. Bazı karakter husûsiyetleriyle, yukarıda ismini zikrettiğim başkanlardan kesinlikle farklı bir profil çiziyor. Gördüğüm kadarıyla Trump konformist bir tabiata sahip değil. Sorgulamadan itâat eden, boyun eğen, itirâz etmeden denileni yapan uyumlu bir kişilik sergilemiyor. Zengin bir çevreden gelmesine ve hayli rahat bir ortamda yetişmiş olmasına rağmen, bu özelliği çok dikkat çekici. Seçkinler sınıfına mensup burjuva bir aileden böyle bir adamın çıkması enteresan. Böylelerine imâlât hatası denir.

Konformist tabiata sahip bir kişilik hırslı olsa bile mücâdeleci değildir. O tipler, içine girdikleri sistemle entegre olmayı seçerek hâkim sınıfların arzuları istikametinde yürürler. Rahat, zahmetsiz ve yıpratıcı olmayanı tercih ederler. Çünkü sorgulamadan, sistemin içinde kalarak başkanlık yapmak daha kolay ve avantajlıdır. Tabiî bu şahıslar, hırsları, kendileri ve yakın çevreleriyle sınırlı kişiliklerdir.

Şayet Trump’ın da ihtirâsları kendi şahsıyla sınırlı olsaydı, o zaman kendisini hedef tahtasına oturtan iddia ve söylemlerini dile getirmez, kuzu kuzu kendisinden istenenleri yapar, daha önce defalarca oynanan mizansenin bir parçası olarak rahatlıkla yeniden başkan seçilirdi. Zaten o zaman müesses nizâm da hiç tereddüt etmez, Trump’a ikinci dönem başkanlığı altın tepside sunardı. Bütün sıkıntı Trump’ın siyâsî oligarşinin ve onların arkasında mevzilenmiş küresel çetenin istediği türden bir başkan olmamasından kaynaklanıyor. Bu da Trump’ın, örneklerine Amerikan siyâsetinde mebzûl miktarda rastlanan, düzenin efendileriyle uyumlu basit bir siyâsî figür olmadığını gösteriyor.

Doğrusu Trump başkan olmadan önce de aynı düşüncelere sahip. Seksenli yıllardan beri küçük farklarla aynı çizgide yürüyen Amerikan siyâsetini sürekli eleştirmiş. Silah lobisinin ensesini şişirmeye dönük politikaları hiç benimsememiş.

Amerikan Kongresi bugün bir siyâsî azınlığın tahakkümü altında. Yıllardan beri Temsilciler Meclisi üyeliği ve senatörlük yapan şahıslar var burada. Meselâ bunlardan birisi de bugünkü başkan Joe Biden. Başkan yardımcısı seçildiği güne kadar tam otuz altı yıl boyunca senatörlük yapmış. Aynı şekilde bundan önceki başkan yardımcısı Pence de art arda tam altı dönem Temsilciler Meclisi üyeliğinde bulunmuş. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ve ekseriyetle de bu şahısların her biri, bir lobinin adamı durumundalar. Trump bu konuda da radikal fikirlere sahip. Başkan olduktan sonra sürekli olarak Kongre üyeliğinin iki dönemle sınırlandırılması fikrini savunmuş. Fakat Kongre’ye hâkim olan zihniyet, bu fikre geçit vermemiş.

Kendisi için Cumhuriyetçi-Demokrat ayrımının da bir önemi olduğunu sanmıyorum. Aday olabilmek için birini tercih etmek durumunda kalmış. Çünkü söylem ve hedefleri kendisini her iki siyâsî anlayıştan da farklılaştırıyor. Eğer başkanlık döneminde olduğu gibi mücâdeleci kişiliğini öne çıkarırsa, bundan sonra her iki siyâsî teşekküle de ihtiyâç duymadan büyük yol alacağını düşünüyorum.

ABD’deki sistemin iki partili bir yapı olduğu, bir üçüncü partinin bu yapı içerisinde tutunma şansının olmadığına dönük yorumları isâbetli bulmuyorum. Bugün ABD’de halk, iki partiden de ümidini kesmiş durumda. Ayrıca sistem ilk defa Trump’ın şahsında bir lider çıkarmak üzere. Yani artık arkasından gidebilecekleri bir adam var. Ayrıca daha önce Amerikan içtimâi ve siyâsî hayatında böyle büyük bir yarılma da yaşanmamıştı. Sosyal fay hatlarındaki çatlaklar eskisine göre çok daha derinlerde. Ve tabiatıyla artık ezilen kitleler de bir yol ayrımındalar. Altmış milyon insanın aşevlerine muhtâç olduğu bir düzende eski bağlılıkların devam edeceğine inanmak safdillik olur. 

Bu kesimlere hitap eden ve başkanlık dönemindeki çizgisini devam ettiren bir Trump, yeni bir parti kurarak iki partili siyâsî düzeni kökünden sarsabilir, bu yapının ürettiği defolardan bıkmış olan büyük bir kitleyi peşinden sürükleyebilir. Bundan sonraki dönemde Trump’ın rakîbi, Cumhuriyetçi ya da Demokratlar değil, iki ayak üzerine oturan ve kelimenin tam anlamıyla bir politik kokuşmuşluk örneği olan müesses nizâm olacaktır.

Trump hakkında başlatılan azil sürecinin başkanlık dönemi bitmiş olmasına rağmen devam ettirilmesi, Kongre baskınından kaynaklanmıyor. Hedef Trump’ın pençelerini sökmek. Azil sürecini başlatan olaylara ilişkin suçlamalar, Trump’ı dizginlemek isteyenlerin paravanı. Kendisini yargılayıp mahkûm etmek isteyen zihniyet için ne devletin itibârı ne de işin hukukî veçhesi önemli. Korku, sâbık başkanın bundan sonra da iddiasını sürdürerek müesses nizâmı sarsabilecek olmasından kaynaklanıyor. Zaten şu anda bile müesses nizâm sallanıyor.

Eğer Trump iddiasından vazgeçerse, hakkındaki bütün suçlamalar düşer ve başkan kendisini suçlayanlar tarafından kılıfına uydurularak berâat ettirilir. Bir süre sonra da olay medyanın gündeminden çıkarak nisyâna terk edilir.

Trump’ın işi de kolay değil. Müesses nizâmı ele geçirerek devletin kılcal damarlarına kadar uzanmış küresel çete ile mücâdele edebilmek hayli zor. Trump mücâdelesine ancak, mevcut gidişatı beğenmeyen ve artık müdâhale etmek gerektiğine inanan devletin içindeki ulusalcı güçlerle ittifâk yaparak devam edebilir. Onların ise Trump’a olan ihtiyâçları daha fazla. Zîrâ bu tür hareketler lidersiz yürümez. Şu an itibarıyla ise ortada Trump’tan başka bir alternatif yok. 

Dünya bugün, altmışlı yılların ortamından çok farklı… Kennedy örneğinde olduğu gibi müesses nizâmın artık ayağına batan dikenleri suikast yoluyla kesip atabilmesi ve daha sonra da her şeyin üzerini örtebilmesi çok zor. Nitekim aradan altmış yıla yakın bir zaman geçmiş olmasına rağmen, ne Kennedy unutuldu, ne de suikasta ilişkin şüphe bulutları dağıldı. Sosyal medya çağında ise bunun başarılabilmesi imkânsız. Trump bugün kendiliğinden bile ölmüş olsa bu ciddî kuşkulara yol açar.

Trump Washington’dan ayrılırken verdiği mesajla henüz her şeyin bitmediğinin de sinyalini verdi: “Başkanınız olmak benim için büyük bir onurdu, sizin için her zaman mücâdele edeceğim. Başka bir şekilde geri döneceğiz.” Doğrusu bu sözler üzerinde düşünülmeyi hak ediyor.

Acaba bu sözlerin altında ne yatıyor ve de bir daha nasıl dönülür? ABD’nin siyâsî târihinde Grover Clevland dışında başkanlık koltuğunu bıraktıktan sonra geri dönüp o koltuğa seçim yoluyla yeniden oturan bir ikinci isim yok. Bir ya da iki dönem görev yaptıktan sonra her başkan köşesine çekiliyor. Kısacası siyâsî teâmül böyle.

Fakat Trump’ın adaylığının önünde hukuken bir engel bulunmuyor. İsterse gelecek seçimlerde aday olabilir. Eğer aday olmazsa bile sistemi dönüştürmeye yönelik bir hareketin liderliğini yapabilir. Kendisi aday olmasa da kurmayı düşündüğü parti bir başkasını aday gösterebilir. Kendisinin arkasında olduğu bir aday da seçimlerde ciddî bir başarı yakalayabilir. Bu da yine kendisini makamından uzaklaştıran gücün tekerine çomak sokmak anlamına gelir.  Kısacası önümüzdeki dönem Trump’ın liderliğinin sınandığı bir süreç olacak. Bundan sonra başkanlığın kendisi için çok önemli olmadığını düşünüyorum. Zîrâ şu andan itibâren Trump artık farklı bir misyonun adamıdır. Eğer kendisine seçim kaybettiren söylemlerine sımsıkı sarılır ve bu yoldaki mücâdelesine devam ederse, Trump’ın önünde yüzyıldan beri ABD’nin başına geçen başkanların en büyüğü olma fırsatı duruyor.

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir