Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Pazar, Kasım 28, 2021

Boğaziçi Meselesi

“Boğaziçi Meselesi”nden kastımız, Ocak 2021 başında Prof. Melih BULU’nun Boğaziçi Üniversitesi rektörlüğüne atanmasından sonra, üniversitenin akademik kadrosunun ve öğrencilerin giriştiği bir takım protesto olaylarıdır.

Olayların görülen sebebi ne?
2016 da çıkan bir Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile üniversitede rektör atama sisteminin değişmesi.

Önce nasıldı?
Kanuna göre, devlet üniversitelerinde rektör adayları, profesör unvanına sahip akademisyenler arasından önce öğretim üyeleri tarafından seçiliyor, daha sonra YÖK adayların üçünü Cumhurbaşkanının onayına sunuyor, en son da Cumhurbaşkanı rektörü atıyordu.
Yeni KHK ne diyor?

Devlet üniversitelerinde rektör YÖK tarafından önerilecek üç aday arasından Cumhurbaşkanınca atanıyor. Vakıf üniversitelerinde ise rektör, mütevelli heyetinin belirlediği adaya YÖK’ün olumlu görüş vermesinin ardından Cumhurbaşkanı tarafından atanıyor.

Olaylardan ne anlıyoruz?
İktidar yeni KHK’ya göre bir tasarrufta bulunuyor, karşı görüş kabul etmiyor, işi özgürlük, cinsiyet ayrımcılığı, bilim karşıtlığı, despotizm vs. sosuna batırıp, kamuoyu oluşturmaya çalışıyor.

Atama kararı doğru mu?
Bakalım. Rektörün mesleki yetersizliği mi var? Yok. Rektör, ODTÜ Endüstri Mühendisliği mezunu, Boğaziçi Üniversitesi’nde de yüksek lisans yapmış. Haliç Üniversitesi’nde de rektörlük görevini yürütmüş. Hukuki olarak ortada bir şey görünmüyor.
Peki, neden akademik çevreler ve muhalefet bu olayı köpürtüyor?

Çünkü sayın rektör iktidar partisinde siyaset yapmış. Buradan iyi malzeme çıkar diye düşünülüyor.

O halde aynı KHK başka üniversitelere uygulandığında mesele olmuyor, Boğaziçi’nde infiale sebep oluyorsa bundan ne anlayalım? Boğaziçi’nin ne farkı var? Burası devletin kontrolünde değil mi? Sistem kendine muhalefeti, kendi kurumlarında mı beslesin?
Eskiden buralar halka karşı sistemin kendisine adam yetiştiriyordu, şimdi anlayış değişti, yeni sistem öyle istemiyor. Olanlar bunun savaşıdır.
Diyeceksiniz ki; “Karşı tarafta aynı şeyi söylüyor, Boğaziçi Üniversitesi iktidarın çiftliği miymiş?”
O zaman biz de şu soruyu sorarız: “İktidardaki hangi siyasi görüş, kilit noktalara, karşı mahallenin fikriyatına sahip birini atar ki?” Şimdiye kadar kendi fikrine uygun birini atamadıysa iktidarın suçu değil mi? Ben devlet üniversitesine istediğim rektörü atayamayacaksam, nasıl iktidarda oluyorum?
Deniliyor ki “Ama eskiden böyle değildi, bilimsellikten uzak, liyakat aranmıyor!”
Bu da tam doğru değil. Eskiden de böyleydi. Fakat medya bu kadar yaygın olmadığından, gün yüzüne çıkmıyordu. Hatta eskiden merhum Erbakan’a kadar farklı siyasi görüş yoktu.
“Yapmayın hocam, 68 kuşağı vs. onlar neydi?” derseniz, onlara sistem içi muhalefet diye bakarız. Türkiye’deki tek gerçek muhalefet İslamcılıktır. (Dünyada da öyle, bakmayın siz ABD-Rusya kapışmasına. ) Memleketimizdeki Alevilik ve Kürtçülük gibi cılız muhalif görüşler, sendika çatısında eritilir, partileştirilir, etkisiz hale getirilir. Zaten onlar da “kurucu irade dediğimiz laik – seküler yapıya” ters değildir. Sadece ranttan pay kapma savaşında, beyaz Türkleri ve arkadaki uluslararası sistemi rahatsız etmemeleri gerekir.

Peki rektörler nasıl işbaşına gelsin? Bu yöntem doğru mu? YÖK kalmalı mı?
Bunlar ayrıca değerlendirilir. Ama şu anda olan “Gezi”deki meselenin “ağaç” olmaması gibi, burada da mesele “rektör” değildir. İktidarı yıpratma çabalarıdır. Bir de elindeki imkanları /alanları kaybetme korkularıdır. Yani Boğaziçi gibi, ODTÜ gibi, odalar ve sendikalar gibi alanları kaybetme korkusu, karşı mahalleyi hırçınlaştırıyor.

Bir de işin politize edilmesinden rahatsız olduğunu söyleyenler var. Ama iş zaten politik. Başka bir rektör gelseydi de, bu böyle olacaktı. Boğaziçi’ndeki yerleşik yapıya uygun olmayan, daha doğrusu Cumhurbaşkanının atadığı her rektöre aynı tepki verilecekti. Önceden belki daha ılımlı kişiler seçildiği için, ses bu kadar net çıkmıyordu. Aslında “İşi iyice politikleştirdiler” diyenler de muhalefet. Çünkü daha önce, kimseler duymadan işlerini yürütüyorlardı. Şimdi iş kendi aleyhlerine dönünce, savunmalarını, bilimselliğe, insan haklarına vs dayandırmaya çalışıyorlar.
Hem şu fikre de katılmıyoruz. “Devletin bir temel eğitim politikası, sanayi politikası olur, değişmez.” Neden? Sık, sık değişmez diyebilirsiniz de, değişmez diyemezsiniz. Bunu savunanlar da mevcut çarkın, değişmesini istemeyen ve mevcut yapıdan faydalananlardır. Her şey aynı kalacaksa seçim yapmanın anlamı ne? Neden bu oyunu oynuyoruz?

Bu eylemleri yapanlar ve yönlendirenler, bilimsel kaygılardan mı bunu istiyorlar?
Hayır, öyle olsa şimdiye kadar Türk üniversiteleri dünyada zirvede yer alırlar ve Türkiye bütün teknoloji ve sanayi hamlelerinde en önde olurdu. Bu üniversitelerin şu an başarılı görünmelerinin sebebi, en zeki öğrencilerin orayı tercih etmelerinden.
“Bu okullar iyi olduğu için tercih etmesin bu çocuklar?” derseniz, ben de aynı soruyu sorarım. Ülke o zaman neden bu halde? Bu kadar zeki çocuğun geldiği okulların, daha çok başarılı olmaları gerekmez miydi?

Yine diyebilirsiniz ki, yeni rektör geldi de, farklı mı olacak? Bunu zaman gösterir. Ki şunu da unutmamak gerekir ki, bu iktidar 20 senedir hangi üniversite öğrencisinin istediğini engellemiş? Hangi bilimsel çalışmasına, Avrupa birliği projelerine, burslarına engel olmuş? Pek çok üniversite öğrencisi rektörün adını bile bilmez. Bu olaylar aracılığı ile bu rektörü gençlerin gündemine kim, neden, nasıl soktu?

Peki, ne yapılmalı?
İktidar gerekeni yapacak, muhalefet de muhalefetliğini. Buraya kadar normal. Ama işin içine çamurluk karışıyor. Yabancı sermaye, uluslararası medya, vs. Bunlar normal değil.
İnsanın başındakini seçimle gelmesini istemesi normal de, peki bu istek neden diğer üniversitelerde bu derece muhalif bir eyleme dönüşmüyor? Demek ki Boğaziçi bir sembol ve üs olarak seçilmiş. Muhalefet şimdiye kadar kendi yapmadığını, şimdi iktidardan istiyor. Muhalefetin iktidar olduğu dönemlerde, öğrencilerin rektör seçimine katkıları gözden geçirilmesi gereken bir konu olarak önümüzde duruyor.

Öğrenciler rektörü seçmiyorsa – ki dünyanın her yerinde öğrenci katılımı var ama tek başına seçmiyorlar- bu öğrencilerin bu kadar aktif olmasını kim istiyor? Muhalefet ve üniversitenin akademik kadrosunun yapacağı işi neden öğrenciler yapıyor, bunlar piyon mu? Akademik kadro ve muhalefet öğrencileri öne sürerek prim toplamış olmuyor mu? Öğrenciler özgürlük için yürüdüğünü düşünüyor, fakat hasılatı başkası elde ediyor. Ayrıca bu tür eylemleri, muhalefetin ileride kendi kadrolarında çalışacak eleman yetiştirme çabası olarak da anlayabilirsiniz.
Üstelik yeni atama ile öğrencilerin sosyal hayatını derinden etkileyecek kararlar alınacağını da düşünmüyoruz. Sadece oraya yerleşmiş LGBT ve sol örgütlerin çalışmaları kontrol altına alınmış olur ki, gürültünün ana sebeplerinden biri de bu.

Sonra içeride ve dışarıda gerek üniversite, gerek genel seçimlerin veya sendika, oda seçimlerinin sağlıklı olduğu da tam söylenemez. Öğrencilerin rektörü seçmesi nasıl sağlıklı olacak? Öğrencileri en çok etkileyen seçimi kazanır. Şu anda seçim sistemi de öyle değil mi? Halkı medya aracılığı ile etkileyen kazanıyor. Kaç kişi seçtiği adayı tanıyor? Öğretim görevlilerince seçilsin derseniz, o ayrıca değerlendirilir.

Dünyanın pek çok ülkesinde farklı sistemler var ve çoğunda öğrenci temsili çok düşük, olanlar da sembolik. Mesela Harvard Üniversitesi gibi bir okulda Mezunlar Derneği rektörü belirliyor. Ne güzel diyebilirsiniz ama en demokratik olmayan, en riskli ve en risksiz yöntem. Şöyle riskli, sistemi değiştiremezsiniz, okul tarihi boyunca gider, mezunlar derneğini idare eden sermaye gücü istediğini yaptırır. Risksiz, seçim dönemlerin az problem çıkar.

Bir de şöyle düşünelim. Senin vakıf üniversiten var mesela, sen oranın yöneticilerini aldığın öğrencilerin atamasını ister misin? İstemezsin. Devlete sahip olan irade de istemez. İş, bu kadar basit.

Gözden kaçan daha önemli şeyler de var!
Müslüman kesimde, bilinçsiz hareket edilen alanlardan biri okul seçimidir. Genelde dünyevi kaygılar ön plana çıkıyor.

Fen liseleri mi? Oooo harika…
Galatasaray Lisesi, Robert Koleji! Evet, süper.
Boğaziçi, ODTÜ? Vay beee…
İyi güzel de, çocuğun kariyer yapıyor, iyi de para kazanıyor, hatta oradaki al gülüm ver gülüm işleriyle, siyasi yerlere de kolayca yerleşiyor da, (bu yanlış yeni değil, eskiden beri böyle) çocuğundan geriye kalan ne?
İşte buyurun! Şimdiye kadar gitmeye özendiğimiz, okumaya can attığımız okulların içi yüzü bu…

O çarka girince, siyasi bilinç olmadığında, birey sisteme en iyi uşaklığı yapıyor. Biz Müslümanların çocukları o okullara gitmesin demiyoruz, olanı söylüyoruz. Sistemin uşaklığı bilinçli ve farkında olarak yapılan bir şey değildir. Sistem okullarında kendilerine, hizmet edecek insan yetiştirir. En iyi okullar da, sisteme en iyi elemanını yetiştiren yerlerdir. Bilinçli olmazsan, sistemin her istediğini yerine getirirsin ve sen iyi vatandaş oldum diye düşünürken, çark senin sırtından döner, esas kazanan başkası (yöneticiler ve para babaları) olur. İlerde yönetici veya sermaye sahibi olmazsan -ki yöneticileri de sermaye sahipleri seçer- ömrün öylece geçer, gider.

Sosyal olaylarda bir bunu başlatan ve arka planda olanlar vardır, bir de önde kahraman görünenler (Hatta bu kahramanları/figüranları da organizatörler belirler.) Gezi’de de, Boğaziçi olayında da, pek çok olayda bu böyledir. Görünenler, öğrenciler, işçiler, sendikalardır. Görünmeyenler güç ve sermaye sahipleri. İşte bu durumlarda, her zaman şu soruları sormak lazım:
Kim başlattı?
Nasıl sonuçlanabilir?
Hangi sonuç, kime yarar?


Ölçülerimizi koruyalım, iktidara karşı da, muhalefete karşı da…

Herkes “Sen duvardaki bir tuğlasın!”(*) diye diye, yani özgürlük çığlıkları ve vaadiyle o tuğlayı alıp, kendi duvarına eklemek istiyor.

(1) Another Brick in The Wall – Pink Floyd

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir