Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Salı, Haziran 8, 2021

Akdeniz’de Olmak yada Olmamak!

1.
Gerçekten de son zamanlarda çok kullanılan güzel bir sözdür ‘coğrafya kaderdir’ sözü.

Evet, coğrafya kaderdir.

Kaderin bir cilvesidir ki ikinci binin hemen başında buralara geldik; zamanın süper gücü Bizanslılarla göğüs göğüse gelip savaştık ve Allah’ın cc lütfuyla zamanın süper gücü Bizans’ı yenip bu güzel coğrafyayı vatan edindik.

Bu buraya gelişimizin ve bu güzel coğrafyayı vatan edinişimizin kısacık hikayesidir.

Üzerinde asıl durulması gereken ise buraya nereden ve nasıl gelip, bu güzel coğrafyayı nasıl vatan edinişimiz değildir elbet…

Üzerinde asıl durulması gereken konu buraya neden gelişimizdir.

Bunun elbet görünen ve tarih sayfalarına konu olan bir çok nedeni vardır.

Benim üzerinde durmak istediğim tarihin kaydettiği konular da değil aslında…

Ben bu topraklara gelişimizin asıl nedenini arıyorum…

Bu asıl neden görünenlerden, üzerinde durulanlardan, bahis konusu edilenlerden çok başka…

*

2.

Tarihçi gözüyle Anadolu’ya gelişimizin kısa hikayesini bir de Prof Dr Erhan Afyoncu’nun kaleminden okuyalım..

“Anadolu’ya Türkler’in ilk gelişi 4. yüzyılın sonlarına doğru Batı Hunları (Avrupa Hunları) tarafından gerçekleştirildi.

Hunlar bir taraftan Balkanlar üzerinden Trakya’ya doğru yürürken…

Diğer taraftan Kafkas dağlarını aşıp, Anadolu’ya girdiler.

Kursık ve Basık isimli iki komutan idaresindeki Hun atlıları Erzurum üzerinden Malatya’ya ulaştılar.

Çukurova’ya indiler, Urfa ve Antakyayı kuşattılarsa da alamadılar.

Kudüs’e kadar inen Hunlar, burada fazla kalmadılar ve 396’da tekrar Kafkaslara döndüler.

Türkler’in Anadolu’ya ikinci gelişi Sabarlar’la oldu.

İdil, Don ve Kuban ırmakları arasındaki bölgede bir devlet kurmuş olan Sabar Türkleri 6. yüzyılda Kafkasların güneyine kadar olan toprakları ele geçirdiler.

Daha sonra Kayseri, Konya, Ankara taraflarına şiddetli akınları oldu.

Proto-Moğollar’dan, Kıtaylar’ın 924’te Orhun havalisine hakim olmalarıyla birlikte, bu bölgedeki Türk boyları birbirlerini sıkıştırarak batıya doğru göç etmeye başladılar

Büyük Selçuklular, Karahanlı ve Gazneliler karşısında tutunamayınca, Çağrı Bey 3000 süvariyle 1015’te Anadolu’ya doğru bir keşif seferine çıktı.

Çağrı Bey, Azerbaycan’da rastladığı Türkmenler’i de alıp 1018’de Doğu Anadolu’ya girdi.

Ermeni kaynaklarına göre ‘mızrak, ok ve yaydan ibaret olan silahları çekili, beli kemerli, uzun ve örülü saçlı, rüzgâr gibi uçan Türk atlıları’ karşısına çıkan Bizans birlikleri ‘yağmur gibi atılan oklar’ karşısında mağlup oldular.

Çağrı Bey, Van gölü civarını ele geçirdikten sonra Nahcivan ve civarını kontrol altına aldı.

Rastladığı Bizans kuvvetlerini ardı ardına yenilgiye uğrattı.

Büyük Selçuklu Devleti kurulmadan önce Oğuzlar’dan kopan bir kısım boylar Azerbaycan, Güneydoğu Anadolu ve Irak’a gitmişlerdi.

Göktaş, Buka, Mansur ve Anasıoğlu idaresi altındaki Türkmenler, Cizre ve Diyarbakır havalisi ile Musul’u ele geçirmişlerse de uzun süre buralarda hakim olamadılar ve Azerbaycan’a geri döndüler.

Kendilerine yurt, hayvanlarına da otlak arayan Türkmen kitleleri, Büyük Selçuklu topraklarına gelmeye devam ediyordu.

Selçuklular Türkmenleri, kargaşa çıkarmalarını ve otlak sıkıntısına sebebiyet vermelerini önlemek için Anadolu’ya sevk etti.
Türkler, Suriye ve Irak’a da gidip, yerleşmişlerse de ülkelerin iç bölgelerine girmemişlerdi.

Bu bölgelerin iklim ve otlak durumunun hayvanları için uygun olmaması, Türkler’in buralarda yoğun bir şekilde yayılmasına engel oldu.

Anadolu ise iklimi ve geniş otlakları ile Türkler’in hayat tarzına uygundu.

Aynı zamanda Anadolu’nun yoğun bir nüfusa sahip olmaması ve burada Türklere direnecek güçlü bir askeri organizasyonun bulunmaması da Türkmenler’in buraya gelmesini teşvik edici unsurlar oldu.

Oğuzlar, 1040’da Dandanakan’da Selçukluların idaresinde Gazneliler’i yenip, kendi devletlerini kurdular.

Selçuklular, Gazneliler’i mağlup ederek Maveraünnehir bölgesine hakim olduklarından, kendileri Anadolu’ya gitmediler.

Fakat Moğol kabilelerinin baskısıyla Orta Asya’dan ülkelerine gelen Türkmenleri Anadolu’ya gönderdiler.
1048’de Selçuklular Hasankale zaferini kazandılar.

1059’da Sivas ve Malatyayı ele geçirdiler.

1064’te Alparslan, Kars’ı fethetti.

1067’ye gelindiğinde Kayseri, Niksar ve Konya fethedilmişti.

Afşin Bey, 1068’de İstanbul Boğazı’na kadar geldi.
1071 Malazgirt Zaferi Anadolu’nun kapılarını Türkmenlere açtı…

Anadolu ‘Türkiye’ oldu.”

*

3.

Evet coğrafya kaderdir…

Ve biz bu topraklara kıyamete kadar bize verilen kaderimizi yaşamaya geldik.

Gelişimiz zahiren şu veya bu nedenden olabilir.

Doğudan Moğolların baskısı…

Daha sonra büyük Selçukluların kendilerinden sonra yurtlarına gelen Türkmenleri Anadolu’ya yönlendirmeleri…

Türkmenlerin bugünkü Irak ve Suriye topraklarının iç taraflarını kendi yaşayışlarına uygun bulmayışları…

Uçsuz bucaksız otlaklarıyla Anadoluyu beğenmeleri, tercih etmeleri ve yerleşmeye başlamaları…

Anadolu yurt edinmeye başlayan Türkmenleri Anadolu’dan atmak isteyen Bizans Ordusunu Selçuklu Sultanı Alpaslan’ın 26 Ağustos 1071’de yenilgiye uğratarak Anadoluyu Türkler için vatan edinmesi…

Ve bu tarihten başlayarak Anadolu’nun ‘Türkiye’ olması…

*

4.

Bu tarihi gerçekler ışığında düşünmeliyiz!

Orta Asya’dan gelerek Anadolu’ya yerleşen; kanlarıyla, göz yaşlarıyla, terleriyle Anadoluyu vatan edinen bütün etnik unsurlarıyla Müslüman Türk Milleti bu topraklarda olmasaydı; bin yıldır bu topraklardan Müslüman Türk Milletini atmak için didinen Haçlıları kim durdurabilirdi?

Müslüman Türk Milletini bu topraklardan atmak için Hulagu Hanı, Timur’u, Şah İsmail’i ve arkasından gelenleri Anadolu’ya gönderenler başarılı olsalardı bugünkü nüfusuyla iki milyarlık bir İslam Dünyası olur muydu?

Olmazdı…

Ya da şöyle diyebiliriz:

Türkler bu toprakları vatan edinmeselerdi, elbet Allah cc bir başka kavmi ümmetin başı olarak bu topraklara getirirdi.

Getirmediğine göre…

Ve bu toprakları haçlı sürülerine karşı Bütün Etnik Unsurlarıyla Müslüman Türk Milletine koruttuğuna göre…

Bize düşen Allah’ın cc bize verdiği görevin farkında olarak çalışmak, çabalamak, kan ve göz yaşı dökmek, ter akıtmak ve bu ülkeyi haçlının önünde geçilmez bir set olarak muhafaza etmenin gereğini yapmaktır.

Nedir gereği mi diyorsunuz?

Güçlü olmak!

Bilinen bir gerçektir ki denizlere hakim olmadan…

Denizlerde pay sahibi olmadan…

Güçlü olunamaz, güçlü olamayız!

Güçlü olmadan cihan devletimizi kuramayız!

Cihan devletimizi kuramazsan ümmeti küfrün, zalimlerin, emperyalist güçlerin, talancıların, zorbaların tasallutundan kurtaramayız.

Ümmeti talancıların tasallutundan kurtaramazsak, bu topraklardaki görevimizi yapmamış oluruz.

Ve sorumlu oluruz…

Mizana görevinin gereğini yapmamış bir millet olarak çıkarız.

Böyle bir çıkışı ahiret inancı olan hiçbir mümin istemez, isteyemez.

Öyleyse…

Akdeniz’de olmak, bizim öncelikle var oluşumuz için mutlak gereklidir.

Ve var oluşumuzu taçlandıracak olan güçlü oluşumuz için olmazsa olmaz derecesinde gereklidir.

Bu gerekliliği bu toprakları vatan edinenlerden başkası anlayamaz…

Anlamak istese de anlayamaz.

Bunun için ‘Libya’da ne işimiz var’ derler…

Onları bu söylemlerinden dolayı kınayamayız.

Çünkü bu topraklar onlar için vatan değil memlekettir.

Bunun içindir ki bu toprakların vatan olmasında kanları, göz yaşları, terleri yoktur.

Olmayacaktır da…

Bunun içindir bu topraklarda taş üstüne taş koyan her insanımıza düşman olmaları…

Bunun içindir fabrikalara, barajlara, yollara, köprülere, hava alanlarına karşı olmaları…

Bunun içindir darbelere ve darbecilere bel bağlamaları…

Bunun içindir bu ülkeye şu veya bu vesileyle haçlı güçlerini davet etmeleri…

Bunun içindir kıblelerinin Kâbe değil Vatikan olması…

Bunun içindir Esed’den, Sisi’den, Hafter’den yana kürek sallamaları…

*

5.

Akdeniz bizim olmazsa olmazımızdır…

Amerika’nın, Rusya’nın, Yunanistan’ın, İngiltere’nin, Almanya’nın, Fransa’nın, Mısır’ın, BAE’nin olduğu veya olmaya çalıştığı Akdeniz’de ve Libya’da olmak bizim en doğal hakkımızdır.

Libya bizim yitik vatan toprağımızdır.

Akdeniz bizim ceddimizden kalan mirasımızdır.

Biz Amerika diye bir devlet yokken, Akdeniz’i ‘Türk Gölü’ haline getirmiş bir milletiz.

Biz Fransa kralını tutsaklıktan kurtarırken Akdeniz’de yelken açıp, hâkim olan bir milletiz.

Biz Mısır’ı bir valiyle yönetirken Akdeniz’de huzur ve sükûnu sağlamış bir milletiz.

Onlar, bunlar, şunlar olacak ama biz olmayacağız öyle mi?

Bizim Libya’da ve Akdeniz’de ne işimiz var öyle mi?

Evet, biz bütün yitik vatan topraklarında olacağız.

Biz Ömer Muhtar’ın Libya’sında da…

Barbaros Hayrettin Paşa’nın, Turgut Reisin Akdeniz’inde de olacağız, olmak zorundayız…

Olmazsak bizi bu topraklarda yaşatmazlar…

Oysa bu topraklar bize kıyamete kadar vatan olarak verildi…

Biz bu topraklarda gördük devletin ebed müddet olduğunu…

Biz bu topraklarda gördük devletsizliğin, ‘ya devlet başa ya kuzgun leşe’ olduğunu…

Biz bu topraklarda yaşadık her türlü aşkın en güzelini…

Biz millet olarak bu topraklarda bulduk Leylamızı ve Mevlamızı…

Bunun içindir ki bu topraklar bizi sevdi biz bu toprakları sevdik.

Evet, Akdeniz bizim için olmak ya da olmamaktır.

İçimizdeki Bizanslılar anlamasalar da…

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir