Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Cuma, Ocak 14, 2022

Özgürlüğe Düşkünlük (Özür Dilerim, Birazcık Kendimi Yazdım)

“Aşırı yorum”a meraklı olanların en çok dillendirdikleri husus kişisel özgürlüğe düşkün olmalarıdır. Özgürlüğe kim düşkün olmaz ki! Hele de bu çağda… Bu yazıda meramım özgürlüğe düşkün olmakla uslupsuz, heretik fikirler ileri sürmenin, “aşırı yorumlar”da bulunmanın zorunlu bir bağlantısının olmayacağını anlatmaktir.

Biraz kendimdem bahsetmeme müsaade eder misiniz? Maksat kendimden bahsetmek değil tabii, bir meselenin anlaşılmasına yardımcı olmaktır. Beni bilen bilir, ilahiyat sıralarında ve sonrasında özgürlüğe ne kadar düşkün olduğumu da bilen bilir. Öğrenciliğim sırasında bir cemaat yurdunda kalırken oradan kovulmuş biriyim. Oradan çıkıp bir başka vakfa yerleştim. Bana eğitim başkanlığını vermek istediler. Onlara tek şartım şu oldu: Biz bir eğitim faaliyeti içerisindeyken parti tarafından gençler pankart asmak, afiş asmak vs. için çağrılacak mı çağrılmayacak mı? Şayet çağrılacaksa benim eğitim başkanı olmamın da eğitim faaliyeti yapmanın da anlamı yoktur. Cemaatleri, vakıfları yer yer eleştirdim ama hiçbirini tukaka etmedim. Çevrem genellikle ehl-i tariktir. Hepsini karşıma alarak yanlışlarını yüzlerine söyledim. Ama tasavvufu, tarikati tukaka etmedim. Akademik hayatımda idare ile çoğu kere sıkıntı içerisinde oldum. Zira bürokrasiden hoşlanmıyordum, akademik özgürlüğe düşkündüm. Çeşitli yerlerden gelen dekanlık tekliflerini kabul etmedim, kendimi ilmi çalışmalara verdim. Gerektiğinde herkesin duayen kabul ettiği yılların hocalarını eleştirdim, gerektiğinde rektörleri eleştirdim. Gerektiginde siyaseti, ilim adamı-siyaset ilişkisini şiddetle tenkit ettim. Yanıbaşımdaki arkadaşlarım bile bu eleştirilerime tahammül edemediler. Ölçümü kişilere bağlamadım. Kişileri ölçüye göre değerlendirdim. Ölçü ne derseniz, Kur’an, sünnet, sahabe ve ilimler geleneğimizin bağlı olduğu büyük medeniyetimizdir.

Hepsine rağmen, özgürlüğüme düşkün olmama rağmen, çizgimi, geleneksel çizgimi, ehl-i sünnet çizgiyi elimden geldiğince muhafaza etmeye çalıştim. Yenilenme elbette şarttı, ama biz dinsel geleneğin şekillendirdiği bir medeniyetin çocuklarıydık. Bunu görmezden gelemezdik, bunu ıskalayarak fikir de üretemezdik. Batı bile Ortaçağ’ın skolastik felsefesini reddederken ilk çağların Yunan felsefesine dayanma gereği hissetmişti. Demek ki tarihsiz, hafızasız, geleneksiz olmuyormuş. Evet, hem de mezkur
Ehl-i sünnet çizgisi içerisinde kalarak ona yonelik dile getirdiğim tüm eleştirilerle birlikte böyle yaptim. Ehl-i sünnet eleştiriye mani değil, dogmatik hiç değil. Ehl-i sünnette dogmatik bazı unsurlar varsa, yani yorum yapılamayan, aklı aşan durumlar varsa o da dinin tabiatından kaynaklanır. Ehl-i sünnetçiler dogmatik olabilir o başka bir konu… Unutmadan söyleyeyim: Bugün laikliğin, liberalligin, hukukun, seküler ahlakın, bilimin, her türlü ideolojinin bile dogmaları vardır. Hatta bu dogmalar aklı aşan alanlarda değil, aklın içinde, akli dogmalardır. Okuyun aydınlanma aklının eleştirilerini, o zaman aklın ne menem bir şey olduğu, nasıl dogmalaştığı daha iyi anlaşılır. Zaten insanları prangaya vuran, zincirleyen de bu akli dogmalar değil midir? Bu aklı dogmalar kendilerini tüm dünyaya tek hakikat olarak sunmuyorlar mı? Küreselleşme denilen ne idüğü belirsiz şeyle tüm kültürleri eritmiyorlar mı? Bunlari da bir yere not etmekte fayda var. Eleştirel olmam, özgürlük yanlısı olmam beni çizgisizliğe itmedi, beni her şeyi ama her şeyi sorgulamaya itmedi, beni hiçbir sabitenin olmadığı bir dünya görüşünü kabul etmeye itmedi, beni Allah dışında Kitap ve peygamber de dahil her şeyin sorgulanabildiği rölatif bir düşünce geleneğini kabule itmedi, deizm gibi moda akımlara da itmedi, beni tarihteki şaz görüşleri alıp gündem yaparak şöhret kapılarının açılmasına da savurmadi. Çünkü bu geleneğin usul, ilim, hikmet, fıkh, fehm, keşf, istidlal, anlama, yorumlama, tenkit, reddiye, şerh, haşiye vs. açısından dopdolu olduğunu ve bunların, geleceği de içinde taşıyan nüveler barindirdiğini biliyorumdum. Bu muazzam geleneğin idraki içinde olmanin zaruretine de inaniyorum.

Bazıları “sen İzmir’de okudun, nasıl böyle oldun?” diye meraklarını dile getiriyorlar. Ben de diyorum ki; sapmaktan ve başkalarının sapmasına vesile olmaktan korkumdan… Rabb’ime sığınarak, Rabbimin lütfuyla… Akademisyene korku yakışır mı? Yakışıp yakışmadığını bilmem amma korkuyorum işte… “Kur’an, Allah kelamı değildir” derken, “namaz sabah akşam iki rekat olmalidir” derken, Resulullah efendimize Muhammed diye hitap etmekte hiçbir sakınca yoktur derken -daha nice zırvalar- titriyorum, bazen kalbimin sıkıştığını hissediyorum.

O halde bu anlattıklarımdan şöyle bir ders çıkarmaya var mısınız?: Eleştirel olalım, özgürlüğümüze düşkün olalım, aklımızı iyi kullanalım. Fakat bunların yanında bir çizgiye de sahip olalım, bir usule de sahip olalım, bir edebe de sahip olalım… Peygamber-sünnet-sahabe anlayışımızı muhafaza edelim, hadisi de sahabeyi de eleştirelim ama bir usulümüz olsun, onları yıpratmadan, örselemeden aşındırmadan, itibar suikastine maruz bırakmadan bu tarih, bu medeniyet bizim diyerek bunu yapalım, tüm eleştirilerimize rağmen alimlerimize hürmet gösterelim. Akademik disiplin almayan, ilimler ve alimler geleneğinden bihaber bazı Müslümanların sadece Kur’an diyerek ahkam kestikleri bir zamanda; geleneğimizdeki zenginliğin farkında olmayan ve Kur’an ve sünneti lafizci, şekilsel olarak kendi dar kalıplarına sığdırmaya çalışan selefçi bir zihniyetin radikal tutumlari karşısında akademik disiplin almanın, bir ilimler geleneğine bağlı olmanın kıymetini bilelim.

Özgürlüğe olan düşkünlüğümüzü istismar etmeyelim. Özgürlüğe olan düşkünlüğümüzu kendimizden başka her şeyi, herkesi futursuzca eleştirmek olarak anlamayalim. Ümmetin hali perişan olsa bile ümmet şuuru ile hareket edelim, ümmetin yaptıklarını eleştirelim ama ümmeti aşağılamayalım, ümmetle birlikte yürüyelim. Batılı anlamda özgürlüğün kabul edilmesi halinde nelere mal olabileceğini düşünelim. Özgür düşüncenin, sadece batının liberallerin, modernistlerin, laiklerin, tarihselcilerin hakkı olmadığını, aksine aşağılasalar da, dogmatik görseler de herkesin hakkı olduğunu bilelim. Eleştirmekse Batıyı da, Batı düşüncesini de eleştirelim, sorgulayalım, bundan kaçınmayalım. Özgürlükse önce çağin prangalarından kurtulalım, Batı’yı, Batı düşüncesini iyi tanıyalım, ki ona karşı gerçek bir özgürlüğe sahip olalım. Biz dinin temel umdelerini ne kadar eleştirirsek eleştirelim kimseye yaranamayacağımızı hatta bu eleştirilerle dünyaya en ufak bir katkıda da bulunamayacağımızı idrak edelim. Zira dünyanın derdi bunlar değil, umurlarında bile değil. Ama temellerin böyle sorgulanmasından bıyık altından tebessüm ettikleri, keyif aldıkları da bir gerçek. Dinin temel umdelerini eleştirmekle aydın ve entelektüel sınıfına sıçrama yaptığımızı düşünmek yerine genç dimağları nasıl şüpheler içerisinde soktuğumuzu kavrayalım. Ne olursa olsun, ne kadar faydalansak faydalanalim, kafire bakışımızı kaybetmeyelim, kafir gibi düşünmeyelim, kafire benzememe hassasiyetimizi yitirmeyelim.

Çok şey mi istiyorum? Ya da çok yanlış şeyler mi istiyorum?

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir