Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Perşembe, Aralık 9, 2021

Allah’ın Hakkını Korumak, Yaratılanların Hakkını Korumakla Mümkün Olacaktır; O da İlahi/Adil Sistemi Ayakta Tutmakla Ancak Sağlanır

“Ey İnsanlar! Biz size hakikati bildirdik; ancak çoğunuz hakikatten hoşlanmadınız. Yoksa hakikatin ne olması gerektiğine siz mi karar veriyorsunuz? Hayır, ona karar veren biziz.” (Zuhruf 78)

Tarih boyunca yüzde yüz ittifakla kabul edilir ki insan sorumlu/vazifeli bir varlıktır. Niçin? Çünkü yaratan Allah, insanı bir takım kabiliyet ve yeteneklerle donatarak evreni ona teslim etmiştir.

Peki, insan kime karşı sorumludur?

İnsan, kainatı ayakta tutan “HAK”ka karşı sorumludur.

Hak kimdir, nedir? Hak; var olan gerçeklik, varlığı kesin olan doğrular demektir. Allah haktır; çünkü uluhiyet ve rububiyet vasıflarına sahip olan tek varlıktır. Evet Allah, inkarı mümkün olmayan gerçek varlıktır; Kur’an kitabında kendisinin “hak” olduğunu açıkça belirtmiştir. (başkaları Tanrı da diyebilir)

“Allah mutlak hakikattir. Onun dışında yalvarıp yakardıklarınız ise, aslı astarı olmayan düzmece varlıklardır. Allah, eşi ve benzeri olmayan tek yüce ve büyük varlıktır.” (Hac 62)

Allah’ın kendisi hak/gerçek olduğu gibi, O’nun kainata yerleştirdiği sistem/düzen (sünnetullah) de haktır, gerçektir. Yine O’nun kitabı ve O’ndan gelen bütün söz ve eylemler de gerçeğe mutabık ve hak olarak Kur’an’da yerini almıştır.

Kur’an’da yaklaşık 250’ye yakın ayetlerde “hak” kelimesi geçmekte ve daha çok batılın zıddı, gerçeğe uygun söz ve haber, doğru bilgi ve doğru yol, doğru hüküm ve doğru inanç ve adalet anlamında kullanılmaktadır.

Hak kavramı üç kategoride ele alınır:

Birincisi, “varolma” anlamındaki hak; Allah vardır ve hakikattir. Yarattığı her varlık doğuştan varolmakla özgürce yaşama hakkına sahiptir.

İkincisi, “emek vererek kazanma” anlamındaki hak; her insanın çalışarak kazandığı, kendi hakkıdır.

Üçüncüsü de başkalarının üzerimizdeki hakkı; Ana-baba başta olmak üzere, yoksullar dahil diğer insanların ve diğer yaratıkların hakkıdır.

Hak kavramının çoğulu olan hukuk ise, iki anlamda kullanılmaktadır: Birincisi, “dinin ortaya koyduğu haklar (şeriat)” olarak kullanılırken, diğeri de din şartı olmaksızın, “toplum hayatını düzene koyan beşeri kurallar bütünü” olarak tanımlanmaktadır.

Allah’ın “hak” vasfına sahip olması, hem kainatın tek sahibi olması ve hem de uluhiyet ve rububiyette ortağının olmaması demektir. Yani, kainatta mutlak güç ve tasarruf sahibi, her şeye egemen olan, tek otorite, bütün mahlukatı yedirip içiren, terbiye edip yetiştiren, öldüren, tekrar dirilten ve hesaba çeken gerçek “hak” sadece O’dur.

Allah’ı gereği gibi –Kur’an’da vasfedildiği şekilde- tanımamak ve hakkını teslim etmemek şirktir ve dolayısıyla en büyük zulümdür (Lokman 13) ve dolayısıyla bağışlanmayan günahlardan sayılmıştır. (Nisa 48, 116)

Allah’a ortak edilen varlıklar ister insanlar, ister melekler, ister cinler, ister resuller ve isterse diğer varlıklar olsun fark etmez; şirk koşan kimse -hangi niyetle olursa olsun- Allah’ın hukukunu çiğnediği (sistemini deldiği) haddini aşıp nankörlük ettiği için müşriktir, hakikate aykırı davrandığı için kafirdir.

Esasen “Allah hakkı”, bir mahluka/şahsa ait olan hak gibi düşünülmemelidir. O’nun kimseye ihtiyacı yoktur. Hiç kimse O’nun ontolojik varlığına asla dokunamaz, zarar veremez. Dolayısıyla Allah’ın hakkı demek, tüm mahlukatın özgürce yaşamaları için öngördüğü haklar demektir. Dolayısıyla yaratılmışlardan birinin hakkının çiğnenmiş olması, aynı zamanda Allah’ın hakkının çiğnenmiş olacağını bilmemiz lazım.

Salih Nebi’nin devesinin, Süleyman Nebi’nin karıncasının, haksız yere kesilen ağaçların, sahip çıkılmayan ve hakkı ödenmeyen tüm mazlum insanların hakkı Allah’ın hakkıdır. Yani “kamu malı” ve “kul hakkı” dediğimiz bütün haklar, Allah hakkıdır ve Allah bu hakların korunup korunmadığını mutlaka soracaktır.

Allah, yarattığı varlıklar için kainatta “sünnetullah” denilen adil bir sistem yerleştirmiştir. Bu adil sistemle her varlık, kendisine tanıtılan hakla özgürce yaşayarak hayatını sürdürür. Hak ve adalet üzere inşa edilen bu ilahi sistemin ayakta kalmasının sorumluluğunu insana yüklemiştir. Dolayısıyla her insan, sorumlu olduğu alanlarda Allah’ın adil düzenini korumakla yükümlüdür.

İlahi adil düzeni korumak demek, Allah’ın ve dolayısıyla tüm varlıkların hakkını savunmak ve sahip çıkmak demektir. Varlıklardan birinin zulme uğraması demek, ilahi adil sistemin yara alması demektir. Onun içindir ki Allah, “hakkı ayakta tutun/çiğnetmeyin” ikazında bulunarak sistemin/düzenin korunmasını istemiştir.

Kainatı büyük bir gemiye benzetelim. Okyanusta seyir halinde olan geminin bir şekilde yara alıp su çekmeye başlaması ve gereken müdahalenin yapılmaması, zamanla tümden batması demektir. İşte ilahi sistem de böyledir. Hak üzere inşa edilmiş bu sistemin hak ve adalet kodlarını delmeye başlarsanız, hakkı ayakta tutmaya çalışmazsanız, adalet yerine zulüm hakim olur ve hesabı da çok ağır olacaktır.

Özetle belirtmek isterim ki “Allah hakkını korumak” demek, Allah’ın kainata yerleştirdiği adil sistemini korumak demektir. Bu adil sistemin korunması da tüm mahlukatın haklarını korumakla, salihat ve hasenat işlemekle ancak mümkün olacaktır.

Unutmayalım! Yaratılanların haklarını koruduğumuz ölçüde Allah’ın hakkını korumuş olacağız; zira yaratılanların hakkı, Allah’ın hakkıdır. Onun için salatımız, duamız, orucumuz, haccımız dahil olmak üzere tüm ibadetlerimiz adil sistemi/düzeni –dolayısıyla hakkı- ayakta tutuğu ölçüde değerlidir; değilse, spor, perhiz, seyahatten başka bir işe yaramaz.

“Allah için” denilse de esasen her bir ibadet, diğer varlıklara karşı duyarlı olmak içindir; zira hiç bir ibadetin/ritüelin, fiilen/hakikatte Allah’a bir faydası yoktur. Faydası, diğer varlıkları düşünüp yardım etmemize, ilahi/adil sistemi ayakta tutmamıza ve dolayısıyla kendi şahsiyetimize/ahlakımıza olacaktır.

Onun için tüm hayatımızın gayesi, ilahi/adil sistemi ayakta tutarak Allah’ın hakkını ödemek olmalıdır. Allah’ın insanlardan istediği hak/kulluk budur. Aksi takdirde “ibadetli” görünsek bile, zalim olmaktan kurtulamayız.

“Ahirette hesap vermeyi düşünmeyen, yetim ve yoksulun hakkını vermeyen, küçücük bir yardımı bile esirgeyen, ibadetlerini ciddiye almayıp dindarlık gösterisi yapanlara yazıklar olsun” (Maun suresi)

Selam ve muhabbetlerimle…

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir