Yörünge Dergisi

"Türkiye’nin Entelektüel Aklının Buluşma Noktası"

Pazar, Temmuz 3, 2022

21. Asrın Mihnesi ve Hariciyesi

Mihne, Abbasiler döneminde “halku’l-Kur’n” konusunda bazı kimselerin yönetim tarafından sorguya çekilip eziyet edilmesine ilişkin olaylara denir.

Hariciye ise, dini ve siyasi konularda aşırılığı prensip haline getiren bir fırkadır. Dolayısıyla tarih boyunca, kendileri gibi düşünmeyen ve kendilerine katılmayan herkesi suçlu kabul eden, tahkir eden, küfürle itham eden ve onlara savaş açan fırkalara “hariciye” denilmiştir.

Bilindiği gibi, Nebi as sonrası başta hilafet/siyaset olmak üzere irtidat, kader ve irade, Allah’ın sıfatları, büyük günah işleyenlerin durumu, halku’l-Kur’an, Kur’an ayetlerinin lafız ve mana bütünlüğü gibi konular asırlarca Müslümanlar arasında tartışılmış, halen tartışılmaktadır.

Sadece bu tartışmalar mı? Elbette değil; ulemanın “ehl-i rey (Irak) ve ehl-i hadis (Medine)” şeklinde iki ayrı merkezde ve iki farklı yöntemle çalışmış olması, kelam ve fıkıh merkezli fırkalara ve mezheplere ayılması, zamanla fikirlerin dokunulmaz hale gelmesi, mezhep mensuplarının birbirlerine karşı düşmanlıkları, siyasi yöneticiler tarafından desteklenmesi gibi hadiseler münakaşaları daha da artırmıştır.

Realite şudur ki Resulullah as sonrası Müslümanlar çeşitli sebeplerle ve çeşitli konularda karşı karşıya gelmiş, birbirleriyle münakaşa etmiş, birbirlerinin fikirlerine saygı duymayarak mihne/eza etmiş ve hatta dinden çıkarılmasına (tekfire) varan ağır fetvalar vermişlerdir.
Bir tane örnek vermek istiyorum.

Muhammed ez-Zühli (ö. 872) adında bir hadis alimi, “Kur’an Allah kelamıdır, mahluk değildir; ancak kulların fiilleri (Kur’an’ı okuyuşları) mahluktur” diyen İmam Buhari’nin bid’atçı olduğunu söyleyerek ona karşı halkı uyarır, ona gitmemelerini ve ondan hadis dinlememelerini ister. Sonuçta -bu şiddetçi tavrıyla- herkesin hadiste otorite kabul ettiği Buhari’yi “Kur’an’ın mahluk oluşu” konusunda suçlu ilan ederek sürgüne gönderir. (Buhari’nin bu sürgünde öldüğü söylenir.)

Muhammed ez-Zühli daha ileri giderek;
Kur’an’ın mahluk olduğunu söyleyen bir kimsenin imandan çıkıp küfre gireceğini, karısının kendisinden boşanmış olacağını, tövbeye davet edileceğini, tövbe etmemesi halinde öldürüleceğini, mal ve mülkünün Müslümanlar arasında ganimet olarak dağıtılacağını, cenazesinin Müslüman mezarlığına gömülmeyeceğini savunur. (Bak. İslam Ansk.) (İşte, çağdaş hariciye ve İşidçilere fetve/kaynak…!)

Görüldüğü gibi, bir dönem “Kur’an mahluktur” demeyenler mihne/eziyet görmüş, sonra da yönetim değişince “Kur’an mahluktur” diyenler mihne/eziyet görmüştür.

Şimdi, tarihten ders çıkarmak istemeyen ve halen fikir bazında tartışıp kardeşlerini töhmet altında bırakan, tahkir eden, eziyet veren, hatta tekfir eden (çağdaş mihneci ve hariciyeci) Müslüman kardeşlerimize soralım;

“Allah’ın ayetlerini farklı anlamayı hangi ayet yasaklamıştır? Her insanın Kur’an’ı farklı (hatta absürt dahi olsa) anlama hakkı yok mu?
Yahut sizin, ayetleri mutlak doğru anladığınıza, diğerlerinin yanlış anladığına dair size vahiy mi geliyor? Siz kendinizi ilah yerine (hadi yumuşatalım), Resul yerine mi koyuyorsunuz?

Allah’ın size vermediği bir yetkiyi nasıl Allah adına kullanarak insanların kendiniz gibi düşünmesini, bilgilenmesini ve inanmasını istersiniz? Şiddet uygulama, tahkir etme, tekfir etme, susturma, cezalandırma yetkisini/emrini Allah’ın hangi ayetinden alıyorsunuz?

Hayır! Allah, ayetleri ve dolayısıyla dini yanlış anlayanlara “müeyyide uygulayın, onları cezalandırın” şeklinde hiçbir uyarısı yoktur. Tam tersine “içtihadında/görüşünde yanılırsa, yine bir sevap vardır” şeklinde Nebi’nin bir ifadesi vardır.

Dolayısıyla eğer Allah’ın emirlerine göre hareket edecekseniz, Müslüman kardeşinizin yanlışını gördüğünüzde, -tahkir ve tekfir ederek değil- güzel bir dille eleştirerek doğru bildiğinizi söylersiniz. Düşüncesinden ve bilgisinden dolayı asla cezalandıramazsınız. Zaten Allah, kimlerin cezalandırılması gerektiğini Kitabında açıkça belirtmiştir. O suçlar da ölüm, hırsızlık, zina gibi birkaç suçtur ki onu da şahıs değil, ululemr/devlet yerine getirir.

M. Öztürk ve benzer hocaların, Kur’an’la ilgili dile getirdiği mevzu, -asla ontolojik bir mevzu değil- “vahyin indirilişi” ile ilgili ilmi/akademik bir mevzudur. Vahyin geliş şekillerini tartışan biri hakkında, “Kur’an Allah’ın kitabı değildir” dedi, diyerek tekfir ederseniz, o sizin cehaletinizi ve taassubunuzu gösterir; zira Kur’an’da bu ve benzer konular, her zaman uzmanları tarafından ele alınarak ayrıntılı bir şekilde tartışılmıştır. Hiçbir müfessir, kendi gibi düşünmeyenleri tahkir ve tekfir etmemiş, birbirlerinden yararlanarak “hayır” dualarında bulunmuşlardır.

Bilinsin ki “son saat” gelene dek konunun uzmanları, Kur’an’ı daha iyi anlamak ve mesajlarını çağa taşımak için yorumlayıp tartışacaklardır. Bu tartışmalarda çok yararlı açılımlar da olacak, çok absürt fikirler de olacaktır; ama hangisi olursa olsun, tahkir ve tekfir sebebi olmamalıdır. Zaten tahkir ve tekfir edenler, akademik anlamda yetersiz, hikmetsiz ve ilim ahlakına sahip olmayan ön yargılı kimselerden başkaları değildir.

Evet, Kur’an bir hazinedir. Müslüman olsun olmasın (çünkü bütün insanlara inmiştir), her insan, bu hazineden imkan ve kapasitesi kadar yararlanmaya hak sahibidir. Dolayısıyla taassupla hareket ederek Allah’ın, “müminler için şifa ve rahmet” (İsra 82) olarak indirdiği Kur’an’ı, mihne ve hariciye (şiddet) kaynağı haline getirmek büyük bir suçtur.

Müslüman kardeşlerimden talebim şudur:
gelin, -yanlış dahi olsa- ilimle/bilimle uğraşan, fikir üreten kimseler üzerinde değil, Müslümanların –hatta insanlığın- temel sorunları üzerinde yoğunlaşalım ve soralım birbirimize;

Niçin bugün Müslümanlar sekiz milyar karşısında kötü bir intibaya sahiptir?
Niçin tahrif olmamış İlahi bir kaynağa sahip olduğumuz halde dünyaya önderlik yapamıyoruz?
Niçin ezilmiş yoksul Müslümanlara çare olamıyoruz da bizden kaçarak Hristiyan alemine sığınmaktadırlar?
Niçin çok basit ve anlamsız tartışmalarla sürekli kendi aramızda kavga edip duruyoruz?
Niçin Müslümanların isimleri sürekli terörle anılmaktadır?
Niçin insan hakları, özgürlükler ve gelişmişlik konusunda dünyanın lideri değiliz?
Niçin insanlık için üretim yapamıyoruz ve sürekli tüketiyoruz? (Covid aşısını hangi ülkeden aldığımıza bakalım)

“Niçin”leri saymakla bitiremeyiz. Hakikat şudur ki dünya Müslümanları çok basit işlerle/fikirlerle meşgul olmakta, kendi aralarında peş para etmez mevzularda kavga etmekte, kendi kaynak ve imkanlarını hakkıyla kullanamamakta, kendi sorumluluklarını yerine getirememektedir. Bu bir marazdır; bu marazdan kurtulup hem Rabbine ve hem de insanlığa karşı sorumluluklarını yerine getirebilmeleri için, geniş çaplı bir reform/tecdid hareketine ihtiyaçları vardır.

Reform/tecdid dediğim şey, sağlam bir inanç ve dünyada geçerli olan paradigmaya (yöntem, bilim ve kültüre) sahip olmaktır. Yani, insanlığa değer katan ve hizmet eden bütün ilim/bilim dallarından yararlanarak dünyaya önderlik yapma zorunluluğumuz vardır.
(Hatırlayın! Allah, “siz insanlık için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz” buyuruyordu. (Al-i İmran 110) Soralım; sahiden öyle miyiz?)

Allah’ın istediği yerde ve konumda olmamız için, her şeyden önce mihne, hariciye, şarkiye (kavga, tekfir, tahkir, şiddet) yanlısı ilkel ve bedevi grupların aklıyla hareket etmemeli ve onlarla asla adımız anılmamalıdır. Nebi as gibi “medine/medeniyet kültürünü yeniden inşa edip dünyaya ihraç etmemiz lazım.

Evet, bütün bunları yapabilmemiz için, öncelikle Kur’an/din üzerinden kavgayı bırakmamız lazım. Bu ilk adımı atmadığımız sürece başarılı olamayız ve dolayısıyla rahmete ve selamete çıkmayız. inanmıyorsanız tarihte yaşananlara ve Kur’an’ın ne dediğine bir daha tarafsız bir gözlükle bakın!

Konuyu İbrahim as’ın yaptığı bir dua ile sonlandıralım:
“Rabbim! Bana hikmet (doğru ile yanlışı ayırabilme yeteneği) ver ve beni Salihler arasına kat!” (Şuara 83)

Selam ve muhabbetlerimle…

Daha Fazla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir